10 Nisan 2024 Çarşamba

Not Defteri / Mart 2013






“Bizi Rahat Bırakın/Leave Us Alone” yüzlerce gönüllünün çalışmasıyla gerçekleştirilmiş. Sergi,adını fotografcı Niko Guido’nun, Amman’a son gidişinde, yüzünden 30 defa ameliyat olmuş bir Iraklının dile getirdiği sözlerden alıyor. Şöyle diyor Iraklı : “Sizin medeniyetinizi, paranızı, modern yaşantınızı istemiyoruz. Sadece bizi rahat bırakın!...”  Proje kapsamında kamera karşısına geçen Iraklılar, farklı çıkarlar uğruna kendi hayatlarıyla oynayanlara isyan ederek “Bizi rahat bıraksaydınız, bütün bunları yaşamazdık. Bana olan oldu, bari çocuklarımız savaş görmesin” diyorlar...



30 Mart Cumartesi : 2013
Savaşın devam ettiği coğrafyalarda insanlar birbirlerine her zamankinden daha fazla sımsıkı tutunur. Hırsızlar, katiller, mağdurlar, direnenler, acizler, mütecavizler; herkes bir benzeriyle ittifak içersindedir. Silahların gölgesinde yapılan gösteri, gerçeğin teşhiri değil, birbirinden ayrı hakikatların yazıldığı, gizli kimliklerin ifşa edildiği, şahsi tarihlerin ele geçirildiği sırat köprüsündeki yaşam mücadelesidir. Dışarıdan bakanlar mütereddittir; eylemin patosuna, doğrusuna/yanlışına, acı veren doğasına doğrudan müdahale yetkisi yoktur. Hayatla politika arasındaki uzlaşmaz paradoksun bir gösterenine pasif konumuna karşın ciddi görevler, paylaşılması gereken vicdani sorumluluklar düşmektedir. Sanatçı Niko Guido’nun sergisinde Irak'ın işgali sırasında ve sonrasında patlayan bombalarla yaralanmış 24 Iraklı gencin fotoğrafı yer alıyor. Etkinliğe, Türkiye’den sanatçılar, kısa ses kayıtlarıyla eşlik etmiş. Irak İşgali’nin 10. yıldönümünde “Bizi Rahat Bırakın” adlı fotoğrafik hatırlatma, İngiltere, Hindistan, İsveç, Lefkoşa'da eş zamanlı açıldı. Sergi, Novada AVM’de 30 Mart’a kadar ziyarete açık kalacak.
Bizi Rahat Bırakın / Leave Us Alone, 12 Mayıs 2013 tarihine kadar Piramid Sanat’ta izlenebilir.





***


29 Mart Cuma : 2013
Cesareti askıya alanlar için, bile bile esaret ilk adım..  Mimesis yeteneğini kaybetti. Temsil gücünün  g/ereği, nedeninden ayrıldı.  Sanatın doğal ortamından koparılıp kafeslenmesinin tarihi modernizmle başlar. Bugünse Beyaz küp denilen kuşatılmış alana payeler veren temsil,  meş'um gösteriyi, soytarılağa dönüştürmüştür. Sanatçı  mekana tutsak, sanat, sermayeye mahkum edilir.. Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğiyle çelişidir. Diyalektik süreç, tanzim edilemezliğinden dolayı inkara ve inkıtaya, bölünmüşlüğe uğramaktadır. Hayata ait olması gereken Bilgi şifrelenmiş ve bilme eylemi kurumsallaşmıştır. Kapitalizmin yeniden işleme teknikleri revaçta olduğu sürece, hiyerarşiye karşı gelenler cehaletle yargılanır. Galeriler, müzeler, eleştirmenler, akademik kadrolar aracılığıyla örgütlenen sabık kültür rejimi, sıradışılık zorlamasıyla, sıradan kişinin oyuna katılma hakkını elinden almaya yeltenir.. İzleyici, seyirci diye mübadele değeri üstünden bir kategori yaratılmıştır. Birey, kendini ifade etme, değiştirme talebini uygulama imkanı yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe, imkansızlığa, kültürel tacize mahkum edilmiştir.. 

http://emincetingirgin.blogspot.com/2011/04/beyaz-kup-elestirisi.html


***


Hasan Pehlevan "Eşit" sergisi ile 5-30 Nisan tarihleri arasında MERKUR'de / Mim Kemal Öke Caddesi Erenler Apt. No
12 Daire.2 Nişantaşı İstanbul  www.galerimerkur.com

Sunny Bank Mills Gallery presents Murat Özkasım. Indecisive moments
25th March 2013 - 12th April 2013
You can find more information about exhibition link below;

www.muratozkasim.com
http://cargocollective.com/mozy

Haftanın Sanat Çizelgesi 25 Mart-1 Nisan 2013

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=406412&kn=12&ka=4&kb=12


***





28 Mart Perşembe : 2013
Sorun et yememek, sebzeyle beslenmek kadar sığ ve kolay değildir. Acı'nın ekonomisi vardır ; bu, gittikçe daha fazla bilerek unutmak cesaretimiz, isyan cüretimiz, insanlık ideallerimiz kadar eskidir. Özgür irademiz gerçek bir talepten mi doğmaktadır? İnsan kendini, varlığının karşısında yer alan diğerlerinde tanır. Düşman, bize dostlardan çok yararlıdır.  Öteki, bize gücümüzü sınamak ve kazanmak için gereklidir. Sömürü ilişkilerinde denge, adalet, yüzde elli kuralı yoktur. Gelecek için biriktirmek, yaşamak için sürekli öldürmek şartlanması içindeyizdir. Zorunluluk, maddi imkanları genişletmek adına, düşünmeden paranteze aldıklarımızı giderek çoğaltmaktadır. Tekillik ve yerellik, küresel ideallerin postmodernist, şahsi hikayem, toplumsal gelişim süreçlerimle bağı olmayan maddi/manevi aşkın projelerine feda edilmiştir. Tepeden inmecilik Aydınlanma etiğinin genel karakteridir. Sorgulama yeteneğimizi, kimsenin dışarıda kalmadığı sermayeden beslenen meslek konumlarımıza, hepimiz adına düşünen kamu hukukunun otoritesine, uygarlığın metazori kabul etmek durumunda kaldığımız standartlarına/normlarına terketmişizdir.  Vicdanın sesini, ihtiraslarına, kibrine, sefasına, keyfiyetine, nevrotik çıkarlarına devreden kanlı işbölümünün asli unsuru çağdaş insan, doğal muhakeme gücünü askıya almış, geriye  umutsuzluk kalmıştır. Utku Varlık'ın blogda okurlara yönettiği 'Sanatın Bir Anlamı Kaldı mı?'  sorusuna, sapkın kültürün hallerini deşifre edip, vahşetin soykütüğünü sorgulama cesaretini gösteren cevap İspanya'dan geldi.

http://utkuvarlik.blogspot.fr/2013/03/sanatin-bir-anlami-kaldi-mi.html
Barcelona'daki Hayvan Hakları Protestosu - Mart 2013 ..  http://photos.denverpost.com/2013/03/20/photos-animal-rights-protest-in-
barcelona/#1



***


27 Mart Çarşamba : 2013
Kolektif hafızamız bizim kara mirasımız olabilir! ‘Akılalmaz’ın cümlesi bu sanırım? Tam da bu. İnsanoğlunun yarattığı saçma rasyonel hayat. Evreni ve doğayı açıklama biçimleri ve onların yol açtığı felaketler. İktidar sahibi olma çabası ve o hiçbir işe yaramayan merakı. Eğer insan doğası bu kadar kibirli, rekabetçi ve iktidar düşkünü olmasaydı, doğada yer alan tüm türlerle birlikte kendi türümüzün bir arada yaşayabileceği daha yaşanabilir bir hayat hayal edebilirdik.

Sanatçı İlke Yılmaz, 'Akılalmaz' sergisinde 'Kırmızı Başlıklı Kız' masalının günümüzdeki kodları üzerinde duruyor: "Küreselleşen bir kültüre ve hafızaya da dikkat çekmek istiyorum."diyor.


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1127284&CategoryID=41



***



Doğu dediğimiz ülkenin yarısı, Batı sanki burası. Aydınlanma Felsefesi, modern toplumların şahadet makamı. Peki ben, bile bile karanlıkta kalmak, amaçsız bir dünyada yaşamak istiyorsam, hayata karşı gelerek 'ilerlemek' istemiyorsam ne olacak? Buna hakkım olsa bile, kudretim ve hiçbir şekilde tarihin öncesine iade edilme imkanım yoksa, fikir özgürlüğünün bir anlamı kalır mı? Aydınlanmanın, sömürgecilik, kapitalizm ve devletci türevleriyle ilişkisi, cep telefonlarının baz istasyonlarıyla ilişkisi gibi; olmazsa olmaz! Asimetrik vahşet, geçmişe ait değil. Hitler'in Amerikan arşivlerinde bulunan rüya kayıdındaki gibi kötülüğün sıradanlığı modern toplumun bugününe ait; daha fazlasıyla gelecekte yüzleşeceğimiz tümüyle organize, kimsenin dışarıda kalmadığı müteselsil bir suç..




23 Mart Cumartesi: 2013
Bugün değişmez, kemikleşmiş genel doğrularımız var. Bilimi temel alsa da hergün değişme ihtimali olan söyleme özgür ruhumuzla karşı çıkamıyoruz. Bu mahcubiyet, taaccüp/şaşırma hâli, Aydınlanma felsefesinin modern insanın bilincinde yarattığı kırılmadan dolayı. Foucault, 'Aydınlanma bugün ne olduğumuzu, ne düşündüğümüzü, ne yaptığımızı belirleyen sorunun cevabıdır' der. İnsanın nesne dünyasına gösterdiği ilgi sağlık işareti sayılıyor; mülkiyetsizlerin ideolojisi mongolizm.. Down Sendromuysa hastalık.. Bulunduğumuz ikiyüz yıllık tarih, eşsiz ya da temel bir başlangıç olamayacak kadar mikronizedir. İnsanı içine çeken bu girdabın doğası, tarım toplumuna geçen dünyada tahılla beslenmeye başlayan beynin mutasyonuyla ilgilidir. Zamanın Ruhu/Zeitgeist denilerek kavramlaştırılan oluşum temsillerle geçiştirilemeyecek, dışarının önermesi denilemeyecek kadar diyalektik; kınanamayacak kadar bizim öteki yarımıza aittir. Emperyal sistemi tek seçenek olarak önümüze bırakan, tüm ideolojilerde kapitalizmin metastaz yaparak insanı insanlıktan çıkaran mekanizmasını anlamamız, şimdi'yi doğuran koşulları kurcalamamızla mümkün. Ve mutlaka elzem. Bostan korkuluğundan dehşete düşen burjuvazi aslında kapitalizmin hermeneutik türevlerinden, rejimi onarma realitesinden, göreceli/taraflı öznel bilgisinden ürkmüştür. Şüphe ve hayret; gözaltında tutulan tabiatın başkalığıdır. Radikal olmasa da aykırı yorumun kuşatmaya uğrayan ötekiliğidir. Üretimin, beyin adlı organda yol açtığı hasarların suptil bilincini, şeytani zekanın ruhsal örgütlenmesini, amorfik epistomolojiyi çözümlemeye çalışmamız, yaşamın burdan sonrasını, arta kalanını sürdürebilmek adına bize gereklidir. Söylediklerimizi bir kenara not edip aşağıdaki Anadolu Ajansı mahreçli habere göz atalım. Bu haberi okuduktan sonra sorumlu yurttaşın atacağı adım bellidir. Her söylemin iktisadi bir etki alanı, şeyin bir ekonomik karşılığı varsa, kolektif bir alanda başkalarının ihtirasını ve hayat tecrübesini paylaşan bireylerin özgül, biricik iradesinin olduğunu iddia edebilir miyiz? Kendisini kendimize sağlık ya da ölüm şeklinde dayatan bir 'Aydınlanma' kategorisiyle karşı karşıyayız. Foucault'nun söylediği gibi 'Aydınlanma’ya karşı olma' şantajından özgürleşmemiz için ruhun deneylerini, nesillerin sezgilerini, sektörel çıkarlarını iyiliğimiz için hizmete sunan organize aklın alarm tehditlerinden, taamüden/planlı tacizlerinden kurtulmamız gerekmektedir.. Post modern toplumda 'Aydınlanma nedir?' sorusuna verilen bugünkü gecikmeli cevap, insanoğlunun, yeryüzünün isim vererek işgal altına aldığı tüm kaynaklarını ele geçirme planının tetikleyicisi olduğudur; uçan kuşlar tarih boyunca çarpışmamışlar, debelenip duran insanlar bıkmadan çarpışmışlardır. Tarım devrimi insanın aleyhine çalışmıştır ; kuşakların şahitlikleri, sosyal tecrübeler, hayvan deneyleri vahşetin tarihini yalanlamaz. Üretim araçları ve ilişkilerine kilitlenen mantık, sentetik hayatı doğuran üretim biçimininin ilk adımını es geçmektedir . Beyin, kimyasal elementleri kullanır, fiziksel kurallarla işler. Algı ise bu yazılımın mekaniğini kullanarak nesnelerle rastlaşarak sevgi, öfke, bilinç, his, inanç, sorumluluk gibi henüz tanımlaması mümkün olmayan davranış modelleri ve dünya deneyleri yaratır. Organizmanın işleyişinde bir dahlimiz yokken, bir hücre bilinciyle devinen insanın, uyum içinde devinen kozmostaki büyük fotografı değiştirme iradesi hakikaten var mıdır? Neyin gerçek olduğunu bilmek için, ekonominin ihtiraslarının ve toplulukların hedeflerinin olmadığı kuruluş şemasına boyun eğdiğimiz amaçsız bir dünyaya geri dönmemiz ihtimalinin tartışılması gerekmektedir; inanıyorsak hemen şimdi!.. 



Immanuel Kant, kendisine yöneltilen Aydınlanma Nedir? sorusuna şu karşılığı verir: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır ; Sapere Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Bu söz, şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.." 

Peki, dünyada doğumdan ölüme kadar her hizmeti veren bir sektör varsa ve bunların arasındaki rekabet ve ihtiras bizim aklımızı çelmekte medyanın tüm olanaklarını, kültür endüstrisinin tüm enstürmanlarını eşsiz bir uyumla kullanma becerisine sahipse  Kant'ın vecizesine ve Radikal'in haberine nasıl inanacağız?.. Seküler toplumun dayanağı mercek ustası Baruh Spinoza bile, doğanın dışında ona aykırı bir insan doğası ve aklı olamayacağını beyan eder.. 'Düşünmeye Cesaretin Olsun' ama iki adım ötesi için sezgini de  muhafaza et!..



"NEW YORK - ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, Aralık ayında başlayan 2012-2013 grip sezonu süresinde şu ana kadar 105 çocuğun hayatını kaybettiğini açıkladı. Merkezin açıklamasına göre, her zamankinden bir ay önce görülmeye başlayan grip vakaları, yıl sonundaki salgınla zirveye ulaştı. Ölenlerin yüzde 90'ının grip aşısı olmadığı belirlendi. Grip nedeniyle sadece geçen hafta 6 çocuk hayatını kaybetti. Her yıl ortalama 100 çocuğun grip nedeniyle hayatını kaybettiği ABD'de, 2009-2010 grip sezonunda görülen Domuz Gribi sırasında 348 çocuk ölmüştü. Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi, 6 ay ve üzerindeki çocukların her sezon gribe karşı aşılanması gerektiğini belirtiyor. (aa)"

Haber böyle. Dünya sağlık sektörü yoğun olarak insanlık için çalışıyor. Ne var ki, Adam Smith haklı : Masamızdaki yemeği, köşe başındaki kasabın, bütün malları tezgahında toplayan marketin veya çeşit çeşit ekmek üreten fırıncının kadirşinaslık duygusundan yemiyoruz. Her gösterinin ardında bezirganların cirt attğı puslu bir simulasyon belirmekte. Çok iştirakçiyle halkın parasını borsada çeviren binlerce şirketin karar zirvesinde çok az sayıda isim var. Haberlerin insani boyutunun, gayri insani bir amaçla yıkıma uğratıldığı, geriye cesaretini kullanmaktan aciz bir öznenin kaldığı, tarihin Kant'ı olumlamadığı bir oluşumun/fenomenin akıl tutulmasıyla yüklü varlığını içimize sindirmeye zorlanıyoruz. 1940'da Hitleri'in yakın çevresine anlattığı bir rüya psiko arşivlere geçmiştir. "Dün gece rüyamda gelecekteki üst/ün insanı gördüm. O kadar acımasız, acılarımız karşısında kayıtsızlardı ki, ağladım" Tüm zamanların katili Hitler'in suptil bedeninin acı çektiği, bilinçaltının Nietzsche, Feuerbach ve Marks'ın, 'İnsan dediği gerçekte Alman'dır sözüne ithafen merhametle gözyaşı döktüğü Ahir gelecek, şimdi yaşanmaktadır. Kimiz, neyiz, nereye gidiyoruz?  'Tarihin gücünün, doğanınkinden daha büyük olması, sonuç olarak, tarihin doğayı bütünüyle örtmesine neden olan budur. Tarih başladığında artık doğa konuşmaz. Çünki tarihle doğa arasındaki savaşta her zaman tarih üstün gelir.' (1)  Mamur etme , imara açma ya da avcı/toplayıcılıkla parçası olduğumuz tabiata dokunmadan yaşama ; Aydınlanmanın doğruluk iddiası her bağlamda sorgulanamaz. Marks, 'insan doğası' fikrini reddeder. İnsan hayata boş bir sayfa / tabula rasa olarak başlar der. Bu insanın doğuştan gelen hiçbir özünün olmadığı nesneleri seçerken özünü/kendini oluşturduğu, değerlerini ve varlığının anlamını yarattığı demektir. Sartre'ın Varlık/Hiçlik mevzuu aynı kaynaktan ilhamını almıştır. Matertyalist diyalektik, sürece bağlı veçhelerde insanın mutlak fenomolojik bilincini, kültürünü, buna bağlı olarak günlük hayatta kullandığı değerleri ve kendi özünü, üretim ilişkileri temelinde yarattığını iddia eder. Marks'ın ünlü cümlesidir:  İnsanı yaratan bilinç değil, bilinci yaratan insandır..  Kapitalin 49 sayfasında 'İster mideden, ister hayalden çıkmış olsun değişmez' dedikten sonra dipnotta Nicholas Barbon'un cümlesini paylaşır : ' Şeylerin büyük kısmı, ruhun gereksinimlerini karşıladığı için değerlidir.'  dedikten sonra Kapitalin 1. cilt 86 sayfada sürdürür  : 'Oysa metaın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir.' Burada Marks'ın ruhun dengeleri, fizik ötesi  talepleri için söylemeye çalıştığı Adam Smith gibi Görünmez El fenomenidir herhalde. Oysa metafizikten kasıt 'doğa' olsa, ilerlemek için biraz gerileyip Spinoza'ya başvurması gerekirdi. Bilindiği gibi mercek ustası Baruh usta, doğa yasalarından ayrı, hiçbir insan doğası tanımının yerinde olmadığını söyler ve bağımsız metafizik bir 'bilinç' kavramını hafsalasının kabul etmediğini söylerdi. Zorunlu Neden'in varlığın ontik yapısını doğadan kopartan, malzemenin kendine yabancılaşan, ruhunu bitiren cevabı modern toplumun benliğinde, adam olma/çalışma görevi yüklü bilincimizde, küstah cesaretimizdedir. Kısaca ölümsüzlüğün peşinde olan insan için 'ölüm' her yerde saklı 'Akıl' ile çekilen sonsuz bir azaptır..

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1126364&CategoryID=81

http://blog.milliyet.com.tr/asi-hakkindaki-gercekler/Blog/?BlogNo=327201

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1126310&Yazar=METIN-ERCAN&CategoryID=80

(1) M.Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, s166



***



22 Mart Cuma : 2013
Cuma Adlı Adamlar / Açık Radyo- Her Cuma Saat 11 /


Arkadaşların ısrarla önerdiği bir program ; 'Cuma Adlı Adamlar'. Bilgisayardan bağlanamıyoruz. Herhalde yoğun bir izleyici kitlesi var ; canlı yayın kilitlenmiş. Ne olduğuna Ekşi Sözlük'ten bakıyoruz : şöyle yazıyor: "94.9 Açık Radyo'da cuma günleri 11:00'da yayınlanan, Halil Turhanlı'nın her hafta bir kitap hakkında konuştuğu ve oradan oraya savrulup bir kütüphaneyi doldurabilecek bilgilerini anlattığı, Ömer Madra'nın ise araya şarkılar serpiştirdiği çok acayip bir program."

Açık Radyo'nun sayfasından eski programları dinleyebiliyoruz : Geçen Cuma arşivden yayımlanan söyleşiye pürüzsüz ulaşılıyor. Transkritik'in başarılı çevirisinden tanıdığımız A.R konuşmacısı Turhanlı, 'felsefede epistomoloji yoktur' diyor. Bunu söyleyenlerin defalarca tekrar ettiği bilinen bir saptama.. Ne ki felsefe, böyle yapıldığında -gevezelikle karıştıranları- yalnızca yoruyor . Hayatın praksisinden kopartma mahareti gösterenlerin apolitik bakışıyla düşünceyi işlevsizleştiren bir temrine dönüştürme girişimi; entellektüelin patinaj çekmesine, çağdaş sanatın havanda su dövmesine 'neden' çok yayın var bu konuda.. Matematiğin sentetik bir yargı olduğu coğrafyada Hegel'in ifadesiyle aklın hilesinin galebe çalması, insanın felsefe aracılığıyla tilkileşmesinin ilk hamlesi. Zekayı kullanmanın amacı, yaşamın pratiğine bağlanmaktır ; esas bu. Bilinir ki nesne, insanların malı değildir ; varlığımız dışında öncesiz ve sonrasız bir nesneler dünyasının azade varlığıdır. Fiziğin ürünü değildir ama metafiziğin de ürünü değildir. Kendi durum bilgisiyle kuşatılmıştır. Biz kendimizi, görgü ve bilgimizi nesneler aracılığıyla ediniriz. Hegel'in söylemiyle rasyonel olan edimsel, edimsel olan rasyoneldir. Kullanılabilir realite, zayıf felsefe demektir. Pratik hayat somuttur; teori soyut. Yorumu 'bilgi' üstüne inşa etmiyorsan inançla söylediğin her keşif, canlandırdığın metinde ölü doğar . Fanatik serzenişler, mugalatayla çarpıtılmış dokunuşlar, fanzin olarak kalmaya mahkumdur. Meydanlarda fıçı yuvarlayanlar bile önce olayın örgüsüne kilitlenip 'mantık' diyorlar. Somut hallerden derlenen bilme'yi askıya alırsak, keyfiyetle bitiştirilen kelimelerden bir edebiyat girişiminin çatısı bile kurulmaz. Düşüncede yol açan tutarlı programı / araçları zihnen kullanılabilirliği içinde yaratmak, varlığın doğasını kelimeler vasıtasıyla taciz etmek zorunludur.. Apaçık hakikatlerin olmadığı yerde zihni daha da bulandırmanın sonu yoktur. Salikin bulunduğu Açık mecra, beynin çalışma/üretme edimininin uygulamaya yönelik kaidelerini, düşünmenin asli amaçlarını görmekten alıkoyuyor. Turhanlı, bilgiyi insiyaki aktarıyor. Ezberden konuşmak alışıldık münevver edası. Arşivden bazı eski kayıtları izledim ; popüler kültür programlarının nitelikli magazinlerinden; araya serpiştirilen melodileriyle müzikallerin iyilerinden. Çevreci alametler taşıyan Ömer Madra zaten yeteri kadar renkli. Zor da olsa azim gösterirsek belki dinlenebilir. Yoksa dediğimiz gibi arşivlerden ulaşabiliriz. Bugün saat 11'de..

http://www.yayinonline.com/asx/radyoplayer.asp?rd=acikradyo

http://www.acikradyo.com.tr/i/rss/Cuma_Adli_Adamlar.xml



***






Et yemeye sağlık olarak değil, insan olarak bir canlının başka canlıyı yemesinin temel içgüdüsünü onaylamadığım için şahsen karşıyımdır. Ve biliyoruz ki, ne hava, ne su, ne toprak ne de tohum ; tarlada yetişen bitkiler, sebzeler hiçbirisi artık masum değil. Biyogüvenlik alarm vermekte ; endemik örtü, biyolojik çatı, organik mimari rahatsız. Bu tür önerilerin,  azami üretime şartlanmış 
post modern teknolojilerin kullanıldığı  iklimlerde mantık hataları taşıdığını biliyoruz. Epigenetik hafızayı düşünürsek geleceğe umudu kaybetmemek gerekir. Saraç'ın tavsiyeleri bunun için  önemli. Bilincin eksik parçasına işaret ettiğince de yararlı. Ne ki, günümüzde bilim denilen matrisin anomalisini ortada.  Belki önerinin pragmatik yararından dolayı hayvanları katletmekten vazgeçebiliriz! 


21 Mart Perşembe : 2013
"Neden Et Yiyenler Daha Çok Hastalanır?" diye sormuş ve cevabını kendi vermiş Dr. Ender Saraç..

"Et, bağırsakta sindirim salgılarıyla reaksiyona girerek kanserojen kimyasal maddeler üretir. Etin sindirim için insan bedeninde uzun süre kalması çok olumsuz etkiler yaratmaktadır. İnsanın vücudundan etin sindirilerek tamamen terk edilmesi yaklaşık beş gün sürer. Oysa vejetaryen beslenmede bu süre bir buçuk gün civarındadır. Çürüyen et sindirim sisteminde toksik maddeler üretir ve bu maddeler bağırsakları önceden eskitip yıpratırlar. Bilim adamları da et yiyenler ile vejetaryenlerin bağırsak bakterilerinde farklılıklar bulmuşlardır.

Sindirim sistemimiz etle beslenmek üzerine yapılanmamış olduğu için, et ağırlıklı beslenildiğinde; kronik kabızlık, kolit gibi ciddi problemler başlayabilmektedir. Zamanla vejetaryen beslenmeye dönünce, lifli beslenmek etten daha tercih edilir olmaya başladığında bağırsak florası olumlu yönde değişiyor. Bu nedenle bağırsak kanserlerine Hindistan gibi vejetaryen ülkelerde çok az rastlanırken, özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa gibi etin ağırlıklı olarak tüketildiği bölgelerde yaygın olarak rastlanır. İngiltere ortalamasının yüzde 20 üzerinde et tüketilen İskoçya’da dünyanın en yüksek bağırsak kanseri oranı görülmektedir.

Bu ülkelerde ölümlerin çok büyük bir yüzdesini kalınbağırsak, kolon kanseri oluşturuyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik kriz döneminde beslenmede daha çok bakliyatlarla, lifli gıdalara zorunlu bir yönelme olmuştur. Bu dönemde, nedeni sindirim sistemi olan ölüm oranlarında belirgin bir düşüş olduğu saptanmıştır.

İnsan vücudu, dışarıdan yediği başka bir canlının proteinlerine bir müddet sonra alerjik reaksiyonlar gösterir. Birçok kişi kolit, astım ve cilt kaşıntılarına yol açan alerjik reaksiyonların sebebinin, hatalı beslenmek olduğunu bilmeden, kimyasal ilaçlar ve hatta kortizon kullanarak baskılamaya çalışmaktadır.

Zengin hastalığı diye de bilinen, ürik asit yüksekliğine bağlı gut hastalığı, etle beslenmenin en büyük belirtisidir. Üre ve ürik asit, etin atık maddeleri, yani nitrojen bileşimleridir. Çok et yiyen bir kişinin böbrekleri etten aldığı nitrojenden dolayı, et yemeyen bir kişinin böbreklerine göre üç kat daha fazla çalışmak zorundadır. İleriki yaşlarda bu yükü çekmek, daha da zorlaşabilir. Ürik asit, çeşitli eklemlerde gut hastalığını oluşturur. Günümüzde çok yaygın olduğu görülen gut hastalığından kurtulmak için, ürik asit düşürücü toksik ilaçlara yönelme, böbrekler için daha da ağır bir yük oluşturmaktadır. Bu, başka sistemlerde de bozukluğa yol açabilir.

Dünya Diyetisyenler Birliği ve İngiliz hekimlerinin birlikte yaptığı bir araştırmaya göre, etle beslenen insanlarda şu hastalıklar görülür: kalp hastalıkları, hipertansiyon, hiperkolestrolemi, insüline bağlı olmayan diyabet, kolon kanseri, meme kanseri, prostat kanseri, akciğer kanseri, osteoporoz (kemik erimesi), safra taşları, böbrek taşları, kolon, üre, şişmanlık. Hamilelik sırasındaki toksemilerin, eklem problemlerinin, romatoit artrit ve astımın da et yemekle ilişkisi olduğu saptanmıştır.

Ayrıca, genel olarak bakıldığında da vejetaryenler daha sağlıklı ve daha ince yapılıdırlar. Ortalama vücut ağırlıkları et yiyenlerden 10 kg kadar daha azdır, tansiyon ve nabız sayıları daha düşüktür."




***




20 Mart Çarşamba : 2013 
Kadın Cinayetlerini Durduracağız.. 
Sayaç ; Farklı Disiplinlerle İşbirliği Pratiği / Panel - Moderatör Evrim Altuğ, konuşmacılar Mehmet Çıtak, Gülsüm Kav, Zafer Kıraç ve sanatçı Zeren Göktan / 28 Mart Peşembe saat 18.30  Galeri Projecst, İstiklal Cad. Mısır Apt no 163 kat 1 daire 2 Galatasaray

Tünel CDA Project'teki, Zeren Göktan’ın sergisi Ümraniye T. Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundaki erkek hükümlülere uygulattığı tane tane işlenen boncuk işlerinden oluşuyor. Kefen örtüler, tavandan sarkan boncuk bebek anahtarlıklar ve bir ucu sanal dünyaya uzanan veri tabanıyla büyük bir enstalasyona dönüşüyor. Panelle birlikte Sayaç sergisi sanal boyutuyla, 2013 yılından geriye doğru şiddetten ölen kadınların konumunu tartışmaya açıyor; sayısını hatırlatıyor. Hayatsa bu nahoş konuya sürekli yeni veriler ekliyor. Güncellendikçe kalabalıklaşan listeyle, artış tehdidini doğasında barındıran bu sayaç, şiddetin sürekliliğinin de habercisi oluyor. Ölen kadınların isimleriyle hatırlandığı bu dijital anıt, ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platfomu’nun’ veri katkılarını da içeriyor.



***



CMYLMZ ve KRLMRKS / Esprinin ilahını yapacağı bir zeminde ciddi laflar ediyor; pratikte seçimlerine baktığımızda mesleğini başarıyla sürdürdüğünü görüyoruz..     

Kapital 1/167'de şöyle geçer. "Para da meta da yalnızca değerin kendi çeşitli varlık biçimlerini temsil ederler. Bunlardan para değerin genel biçimini, meta ise özel, deyim yerindeyse kılık değiştirmiş biçimini temsil eder. Hiç kaybolmadan sürekli olarak biçimden biçime girer ve böylece otomatik olarak etkin bir nitelik kazanır. Sermaye paradır, Sermaye metadır." der.  Marks'ın, kullanım/değişim değeri işleviyle bu önermesi doğrudur. Sanat gibi itibari bir değere ihtiyaç duyan ilişkiler  zincirinde metanın fiyatının durduğu yerde zıplaması, spekülatif olarak  yükselmesi için biçimden biçime giren gerçek komedyenlere ihtiyaç vardır. Cem Yılmaz onların yanında amatör kalır..


Sanatseverler, müzayede ehli, galeriler, kolleksiyonerler sanatçıyı oyuna katılması için provoke ederler ; başarılı da olurlar. Çünkü Adorna'nın söylediği gibi muhalif sanatçı ancak kendini düzene ekleyerek yaşayabilir. Aykırılığıyla 'mülayim', kültür endüstrisi tarafından bir kez kayda geçirildi mi tıpkı raftaki bir mal gibi bilgi alanının istatistiki bir parçası olarak yaşam hakkını elde eder. Kapitalist toplumu şenlendirmeyi, -PETA'ya inat-  anlamsız şaklabanlıklarla anlam yaratmış gibi oyunu  sürdürmeyi uhrevi bir görev edinir.. Kendini aşağılama yöntemiyle bütünü olumlamak post modernist jargonun aydın tezahürüdür..




19 Mart Salı : 2013
Sevilen aktör Cem Yılmaz, işi ciddiye almış. Yakın markaja aldığı sanat dünyasını bizden daha fazla takip ettiği ve malın iyisini bildiğini okudukça anlıyoruz. Artfulliving sitesinde Zeynep Berik, yaptığı söyleşinin girişinde " Cem Yılmaz, gerçekten samimi, ne istediğini bilen ve araştıran bir koleksiyoner. Invader, Shepard Fairey gibi; sokaklardan çıkan, sisteme karşı ve isyankar bir tavır sergileyen, diğer taraftan galeri sistemini reddetmeyen sanatçıların işlerini beğeniyor. Taner Ceylan, Erinç Seymen, Yaşam Şaşmazer, Haluk Akakçe takip ettiği sanatçılardan sadece birkaçı."diye yazmış. Sanatçı şöyle diyor : 'İlk İsmet Doğan aldım. Shepard Fairey’nin "Rock the Kasbah’ını aldım. Rayicinden yukarı bir fiyata almıştım; çünkü çok isteyen vardı. Fairey, Banksy gibi adamlar enteresan. Eserleri 1000 dolara da satılabiliyor, tek kopyalık bir iş de yapabiliyorlar. Banksy örneğin, şimdi İngiltere’de duvarları söküyorlar. Invader’ı beğeniyorum."



Biz dışarıdan böyle görüyoruz; hangi çehrenle bakarsan bak içeride farklı psiko süreçler yaşanıyor.. Neden içinden geçtiğimiz hayatsa, sanat bu ortamın sonucu. Buna rağmen, temsilde yer alan herkes şikayetçi.. Kimsenin ötekine kendi hayatını önerecek bir durumu, efsunlanmış bir bilgisi, gaipten gelen bir bilgeliği yok.. Yok da...

Cem Yılmaz içten bir sanatsever ve yapılan nitelikli bir röportaj ; itirazımız yok. Ne var ki, kaleydoskoptaki görüntüyü ve iyi niyeti ne kadar anlamaya çalışsak çalışalım, bizim eleştirimiz çıplak gözle baktığımız sistemin bütününe. 'Rebellious koyver gitsin' dese de  sermayenin gücü hayatımızı, zamanın ruhu yaşama bakışımızı, dost olduğumuz aparatlar beklentilerimizi tevazu göstermeden istediği gibi biçimlendiriyor. Hepimizin hayatı film, morfoloji bir bilim; biliyoruz. Ama bildiğimiz başka şeyler de var. Örneğin : Kendisini artık değerin son durağı olan mübadele sisteminin merkezine, küresel hedononizmin ideolojisine perçinleyen isyankar bir varlığın, huzur hakkımızı ihlal eden alternatif önerileri olamaz diyebiliriz. Çünkü biliriz ki kapitalizm, rejinin kurulu düzenini tedirgin eden her oluşumu, satın alma yoluyla temellük edilebilme kabiliyetine sahiptir. Finansın gücü, yarı zamanlı flanörün azmi, organize sermayenin entelektüel kudreti vardır. Sanatın zihni fenomenleri, kurgusal zekilikleri, öznenin tüm üretimini ve ilişkilerini şeyleştirmenin ötesinde bir idealizmi içermez. Sanat eserini, sosyolojisinin berraklığı, ekonomisinin mutlaklığından dolayı imkan sahipleri biriktirmezler. İsyankar kavramın letafetinin ardındaki hüzünlü mesaj, tabloların banka kasalarında, kâşânelerde istiflenmesinin tek nedeni değildir. -Şakaları ve hayatı mizah hikayesi tadındadır; biyografisini okumanızı öneririm.- İktisat ilminin! en komik mutemedi T.Veblen'in dediği gibi "zenginlerin zenginliklerinden zevk almaları için, bu zenginliğin toplumca bilinmesini isterler." Demek ki, eserin yüceliğini, pazarın manipülatif  yasalarında, sömürü düzenin kodlarında, meftunun toplum içindeki itibari gücünde aramamız gerekiyor ; kültürümüzde, bilgimizde, toplumun suretinden doğan sosyal tarihimizde ya da başka yerde değil. Kral çıplak ve herkesin bildiği sır, ifşa edilmeyi bekliyor ; biliyoruz, bekliyoruz. Tarihi sürekli devrim yapan  zenginler yazıyor, trajedi üniversitelerde öğrencilere 'bilim' diye aktarılıyor. Buna rağmen kötü espriden çok hakiki dram, hanutçuların ağına düşen rantiye sınıfa ücreti karşılığında ezberletilen  çakma sanat tarihi derslerinde.. . 'Olsun' diyenlere ya da  demeyenlere ; bir koleksiyonerin safiyane heyecanını anlatan bu renkli söyleşiyi okumalarını öneririz.. Cem Yılmaz'ın bu konuşmadaki masumiyetinden  çok, doğru soruları sorabilmek için sahnelerdeki hınzır görüntüsüne ihtiyaç var.


http://artfulliving.com.tr/detay/cem-yilmaz



***



Haftanın Sanat Çizelgesi 18/25 Mart 2013
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=405042&kn=12&ka=4&kb=12




***



Tiyatro..Tiyatro .. ..
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım .. Eser / Haldun Taner

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları - Müzikal / Yazan : Haldun TANER
Müzik : Selim ATAKAN - Yöneten: Can Doğan


OYUNCULAR : Can Alibeyoğlu, Şeyda Arslan, Özgür Atkın, İrem Arslan Aydın, Mert Aykul, Barış Çağatay Çakıroğlu, Uğur Dilbaz, İrem Erkaya, Can Ertuğrul, Elyesa Çağlar Evkaya, Yasemin Gezgin, Eftal Gülbudak, Ümran İnceoğlu, Yılmaz Meydaneri, Neslihan Öztürk, Sibel Topaloğlu, Ersin Umulu, Derya Keykubat, Zeynep Göktay Dilbaz, Pınar Demiral  KONUSU : 31 Mart Olayı ile başlayan ve 1960 yılının ortalarına kadar devam eden süreçte, ülkemizin siyasal ve toplumsal durumu tüm gerçekliğiyle yansıtılıyor. Beraber büyüyen Vicdani ile Efruz’un ilerleyen hayatları ve ilişkileri üzerinden, içindeki vatan sevgisini ve ülkesinin çıkarlarını kendi hayatından bile üstün tutan Vicdani Yurdakuler’in her zaman yenilmeye mahkûm, düzene ayak uyduramayan ve haksızlıklarla dolu hayatı gözler önüne seriliyor.

http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Program.aspx

OCAK / Yazan : Turgut ÖZAKMAN
Yöneten: Yıldırım Fikret URAĞ
OYUNCULAR ; Aslı İçözü, Hakan Güner, Mahperi Mertoğlu, Cengiz Tangör, Erkan Sever, Mana Alkoy, Soner Dinç

KONUSU ; 1960’lı yıllarda emekçi bir ailenin ekonomik güçlüklere ve geçim sıkıntısının getirdiği zorluklara rağmen bir arada durma çabasını anlatır. Anne, baba, çocuklar ve büyükanneden oluşan aile bireylerinin her biri farklı karakterlere ve hayallere sahiptir. Tüm sıkışmışlıklarına rağmen, birbirlerine duydukları sevgi, diğer tüm yoksunluklarını unutturmaktadır. Sahnede bir yandan aileyi izlerken, diğer yandan 1960'ların İstanbul'unu, hayallerini, müziğini ve radyosunu da hatırlarız.

http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=415



***



Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü..

Yönetmen Ümit Çırak
Oynayanlar: Ayşegül Aydın, Ümit Çırak, Tolga Çıklaçiftçi ..


3MOTAoyuncuları Mart ayı oyun programı;
23 Mart 2013 Cumartesi saat:20:30 - Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü
27 Mart 2013 Çarşamba saat:20:30 - Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü
30 Mart 2013 Cumartesi saat:20:30 - Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü

TİYATRO/SAHNE3
Adres: Meşrutiyet Mah. Halaskargazi Cad. Sebat Apt.
No:74 Kat:5 Daire:9 Osmanbey Şişli/İstanbul
Tel: 0 507 649 47 21 | 0 212 231 19 31
http://www.sahne3.com

SAHNE3 ve 3MOTAoyuncuları
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü'nü
"Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü" ile karşılıyor.

Günün Programı:
20:30 - Oyun "Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü"
21:40 - Ulusal ve Uluslararası Tiyatro Bildirilerinin Okunması
21:50 - Kutlama (Sazlı, Sözlü, Eğlenceli...)


3MOTAoyuncuları Facebook Sayfası
https://www.facebook.com/3MOTAoyunculari

3MOTAoyuncuları Twitter Sayfası
https://twitter.com/3MOTAoyunculari



***



18 Mart Pazartesi : 2013
Hegel'in devamı, velihatı olduğunu kimse kabul etmez ama öyledir. 26 Yaşındadır. 1844'ten itibaren Marx, sonradan dünyada takipçileri tarafından 'bilimsel sosyalizm' savunusunun ana teması haline gelecek 'emek, gasbedilen sermayedir' fikrini, felsefe doktorasını yaptığı Jena Üniversitesinde kuvvetle etkisi altında kaldığı Hegel'in temel argümanlarını kullanarak işler.  Bir farkla : 'Hegel işe varlıkla başlıyor; yani varlık kavramıyla. Ben ise niçin varlığın kendisiyle bakmayayım?' diye soran Feuerbach'ın peşine 'proletarya' kavramıyla takılır. Başlangıçtaki düşüncesinin ilhamını ise 1800'lerin başında New Lanark deneyimini uygulayan sosyalizmin ilk düşünürlerinden olan Robert Owen'ın kurduğu üretim köyü pratiğinden alır. Daha sonra 'Komün'ün çoğunluğu hiçbir zaman sosyalist değildi ve olamazdı da' diye yazsa da 1871'deki Paris'teki bu hareketten önerilerinde fazlasıyla esinlenmiştir: 'İnsanı biçimlendiren ortam ise,  bu ortam insanın mutlulukla yaşayacağı ve üreteceği, düşüncesiyle katılarak genişleteceği bir alan kılınmalıdır! der. İnsandan vekaleti alan iktidar her yerdedir. Ardıllarından Lenin ve havariyun  cenneti gösterip 1917'de cehennemi inşa ederler .. İnsan , paranteze alınır.  SSCB deneyi tersine çevrilmiş devrimci bir söylemdir ; halklar hapishanesi 70 yıl sürer. Zaman, İngiliz düşünür Owen'in ütopyasını, Marks'ın Feuerbach Üstüne 11 Tez'in 3.sünü kullanarak eğiticinin iktidarını distopyaya çevirmekte büyük maharet göstermiştir. 4. tez ise hala tartışılmayı bekliyor..

Herkesin hayata bakışında savunduğu temel bir paradigma vardır. Doğu ya da Batı. Kimi önce vatan der, kimi ne olursa olsun bireysel özgürlük. Toplumun ekonomik refahı söz konusuysa gerisi teferruat olarak da görülebilir. Sosyalizm, liberalizm, laiklik diyenler de mevcuttur.  Susanlara karşı, bana ne deyip şarkı söyleyenler de vardır. Benim için temel çelişki ezen/ezilen çelişkisidir. Onun için  aynı şeyi söyleyenler yanılır.. Marks, önce sanayileşme, teknoloji,disiplin ve üretim der..  

3. tezi hatırlayalım : "İnsanların, koşulların ve eğitimin ürünü oldukları, dolayısıyla değişik insanların başka koşulların ve farklı eğitimin ürünü oldukları biçimindeki materyalist öğreti, koşulların insanların kendileri tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur" der. Endüstri devrimi çalışanların sefaletini artırdığı gibi tarafları birarada tutma becerisine sahip yeni düşünürleri ve azami üretkenlik üzerine kurulu post-naturel çözümlerin doğumunu hazırlamıştır. Hegel'in sisteminde nesnel tin ile mutlak tin arasında diyalektik bir gerilim vardı; ne ki kralın yetkisini tartışmaya açan örtük devrimci potansiyel, modernist paylaşımın, eleştirel zekanın pratikteki eksik parçasıydı. Demokrasi idealinin, özgürleşme ereğinin tamamlanmamış hali, ilerlemenin gereğinden fazla mahçup bir tezahürüydü. Marx'ın Kapital'de yaptığı çözümlemeler, bariz önerisi olan bir siyasal iktisat analizi değildir. Fabrika düzeninde emeğin sermayeye dönüştürüldüğü durumu gözler, mekanizmanın eğrilerini, birikimin labirentlerini, serseri sermayenin çıkmazlarını saptar. Kitap, üretim sürecini verimlilik bilgeliğiyle çözümler, eşitsizler arasındaki zorunlu ilişkileri lime lime eder. Marksizmin iktisadi yorumu, emeğin değil sermayenin tanımı ve ulus, sermayenin sınırdışı devinimiyle başlar. Küreselliğe ve dolayısıyla Hindistan gibi örneklerde emperyalizme temayülünü mazlum/zalim makasında ya da emek/sömürü açmazında ilkesel olarak ele almaz. İlerleme/geri kalma konusundaki bakışı bugünkü mazlum/zalim paradoksundaki  'taraf'  beklentilerimizi karşılamaz. Sanayileşmenin anarşiden arınarak merkezileşmiş disiplini isteğiyle modern zamanlara ait siyasallaşmış bir paradigmayı yaratmıştır. 1842'de Odun Hırsızları Yasası'na karşı çıkmıştır. Sol ekolojistlerin  Marks'ın ilk/son kadrolu işi Ren Zeitung'dan ayrılma nedenin araştırılmasını öneririz. Endüstrileşmenin  sürdürülebilme formülasyonu ve sistemin revizyonu başattır. Eskinin Cedel'i öztürkçenin Eytişim'i : Doğayı, toplumu ve düşünceyi karşıtlıklarının çatışması ve aşılmasıyla durmaksızın devindiren ve geliştiren süreçtir. Lakin aksini çeşitli kereler ifade etseler de doktrin, teoride Diyalektik'tir. Sıfatı siyaseten kavradıkları aşamada, hayatın olağan akışında bir düzeltme talebi içerir. İsyan, iktidar tarafından ele geçirilebilme yeteneğine kurucu fikrin doğası itibariyle sahiptir. Ve münazaraya açık tutulması gereken devlete yönelik dinamik eleştiri, statik iktisadi bir kurama ve ağır idari bir dispozitife dönüşmüştür. İyi duygular, kötü sonuçlar doğurmuştur. Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'nde kendisinin dediği gibi "Belli anlamda her zorunlu varoluş, kaynağını yalnızca kendinden alan bir şeydir. Bu bakımdan hükümdar kadar, hükümdarın başında dolaşan bitler de böyledir."  Hükmetmenin gerçeğinden doğan tüm haller, kurumsalaşan otoritenin buyruğu tarafından meşrulaştırılır. Hobbes'in argümanını kullanarak söylersek, 'Yasayı yapan otoritedir. Hakikat değil!'dir. Bakunin kısa yoldan özetlemiştir: Tanrı ve Devlet.   Kurucu irade tarafından finansın merkezileşmesi, iktidarın ceberrutlaşması, uçucu  diktatörlük tezinin pratikteki özeti zorunluluktur. Tarihin yasalarını keşfettiğini söyler ; artı değerin ölümsüzlüğünü dayatır. Zenginliği yaratan üretimin nev'inden maada  toplumsal ilişkilerinden öte, bunların araçlarıdır. Amaç, tüm kurumsal yapısını muhafaza ederek işleyişi itibariyle kapitalizmin restorasyonuyla sınırlıdır. Çıkmazın görülmesiyle araçözümler gündeme gelmiş, azabın nimet ve külfetleri birlikte paylaşılma arayışlarına gidilmiştir.  İlk dönemdeki azami kar hırsının yerini daha küçük oranlarda kazançlarla ve 8 saatlik işgününe razı olan bir eğitilmiş burjuvazi kuşağını değişen şartlara uygun olarak iktidara taşımıştır. Her sınıfın değil, temsilcisi kişilerin şahsi fikirleri dönemin içtihadını oluşturmuştur. Daha geniş kitlelere ulaşma yöntemi ve rekabetin yok edici doğasına karşı akılcı eğitimin yeni fikirleri kullanma mahareti, ürün, metod veya hizmet gibi değeri yaratan çıktıları, amaçları doğrultusunda istediği biçeme dönüştüren inovasyon süreci  çelişkileri törpülemiştir. Taylorizmde şahikasına ulaşan özbilince saik patronsal fenomelojinin amacı, skolastik üretimin tüm aşamalarında azami faziletleriyle verimliliğin sağlanmasıdır. Negri'nin zilleri çalıyor ve kırmızı çizgilerle altını çizerek modern diyalektiği paranteze alıyor : 'Şayet bugün modernitenin teleolojisinden, yani Hobbes’un dayattığı buyruklardan ve kapitalist aşkınsalcılıktan kopmazsak, ne bir dengeye ulaşabiliriz, ne de herhangi bir umudumuz kalır'. Bu kadar yeter dememizi daha nasıl anlatabiliriz ? Owen, kapitalist geleneği doğuran üretim sürecindeki uzlaşma kültürünün ilk örneğiydi ; öyle kaldı. Marksist teolojiden yola çıkan sosyalist devlet ise papalık kurumu gibi sadece parazit değildir. Sosyal diktatörlüğün ajitatif simgesel düzeni, bizzat kadrolara artı değeri emanet eden zor aygıtının  metastaz yapmış aşılmaz varlığı katolik kilisenin simgesel düzeni gibi umut ve arzu yüklüdür ve suç ve cezanın ölümsüzlük kültürüyle yoğurulmuştur.. Asıl olarak gökyüzündeki aklın, yeryüzündeki devleti temsil etmesine karşı çıkan genç Hegelcilerle birlikte Hristiyan retoriğine muhalif, hesaplaşmaya giren Marks'ın henüz yayınlanmamış eserleri yayınlananlardan çoktur ; yayınlanırsa, kargacık burgacık yazısı çözülüp derlenebilirse 2020 yılında toplam kitaplarının 114 cilde çıkacağı varsayılmaktadır.  Marksı okurken yanıbaşında bulunan Moses Hess, Bruno Bauer, hatta bol bol kendisinden alıntı yapılan Max Stirner'in eserleri ( M. Hanifi Macit'in eşsiz mücadele ve saygın çabaları dışında ) bugüne kadar Türkçe'ye henüz eksiksiz çevrilmedi. Birçok okurun farkında olmadığı algısı tamamlanmamış bir bakıştan söz ediyoruz. İdeolojik devletin komünizmle sönümlemesini beklemek, süreçten beklentileri gözönüne alınsa bile hayalden bir  öte ters mantık, oksimorondan öte metafizik diyalektiktir.. Semiramis Pekkan'ın şarkısını Kargo topluluğu güncelleştirmiş : Bana yalan söylediler, kaderden bahsetmediler. Dinleme zamanıdır..

http://www.youtube.com/watch?v=RyzV2ebzwKI
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=381790



***



16 Mart Cumartesi : 2013
İdeolojiler, halkı kurtarmaktan öte, kendilerinin kurtarılması gereken tamamlanması imkansız öngörülerdir. Umutlar üstünden geleceği temellük eden her rejim, bugünü yönetme arzusuyla mücehhez sıradan bir  iktidar biçiminin işleyiş mekanizmasından farklı olmayan konjonktürel devamlılıkla aşırı iktidar ister. Ekonomiyi olduğu kadar tüm yatay denetim organlarını kilitlere boğar. Totaliter toplumlar, tepki duyulan tüm yönetim enstürmanlarını örnek alınan demokratik toplumlardan edinmişlerdir. Aşırı iktidar, olağanüstü durumun değil, sonuna kadar giden bir olağan halin devamıdır.   Yetkiyi paylaşan demokratik örgütlenme biçimleri sosyal şemada çeviklik sağlar. Faşizm, Stalinizm ya da modern zamana ait tüm baskıcı rejimler;  yersiz organları, anlamsız kolları, nedensiz fazlalıkları, geçmişten taşıdıkları aşırı korkuları ve yaşam endişeleriyle bilgiyi ve erk'i merkezi yapısında biriktiren  hantal gövdelerdir... 

Emek'i, ekonomi politiğin nesnesi, geleceği ayan beyan ortada diyalektik bir sürecin yükselen değeri, kerameti kendinden menkul bir bilimin materyali olarak yorumladıktan sonra öngörünün çıkmasını beklediler. Emek değer ise, mülkiyet ezeli/ebedi bir istihdam aracı olmaya devam edecekti. İdeolojiler, halkı kurtarmaktan öte, kendilerinin kurtarılması gereken ve yersiz fazlalıkları olan hantal gövdelerdir. İnsanlığın üretim araçlarını adres gösteren söylemin görkeminin çekim gücünden kurtulabilmesi içerinin pratiğinin sorgulanmasıyla mümkündür. Eşitsizliği doğuran üretimin bizatihi varlığıdır. Herhangi bir mantık sistemi içinde, bu sistemin kurallarını kullanarak kanıtlanması ya da çürütülmesi imkansız teoremler, ancak çalışanların ürettiği artı değerin paylaşım imkanlarında kendini doğrular. Olayların ve ilişkilerin bir amaca ya da sona yönelik olduğu görüşü doğrudur. Çünkü Olguların yalnızca hareket ettirici a priori nedenlerini değil, sonrasını, bir nedenle bağını, kitlesini ciddiye alıp 'kuru sıkı bir amaç!' demeden yorumlamak gerekir. İktidarı doğuran yaralanmış bilinç, kendi nedeni olsa da, öz farkındalık halinin sonucu değildir.

"Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler/ibretler vardır." Teoloji, kullanılan kaynağın tam kalbindedir ; iktidar yetisi Hegel'in doğum hukukuyla, dünya hayatın sunumuyla ilişkilendirilir. Kendini düşüncelerinin dolaysız faili olarak tanımlayabilecek bir özne yoktur. Bireyin ideolojik yapılar içindeki kısmi farkındalığı, benliksiz bir sistemin kendinin ileriye yönelik farkındalığıdır.




***




Bugün sağlık sektörü için Tıp bayramı ;  tedaviye muhtaç hasta içinse hergün kâbus..


15 Mart Cuma: 2013
Her kültür kendine özgü bir yaşama bilinci ve hayatta kalma pratiği ile bilgeliği geliştirdi. Binlerce yıldır deneylerini nesilden nesile aktaran  insanoğlu çoğaldı ;  soyu tükenmeden bu yaşa geldi. Evrenin bilgisiyle barış ve uyum içinde yaşadık. Sanki yaşamı onaran ilaçlarmış gibi bugün Tıp Bayramı. Maliyetin ağırlığını yüklenenler, sağlıkları gasbedilmiş hastalar.. Bayramın kurbanları için bugün neşe değil, hergün yas günü.. En basit vakaları sektörel bazda şifrelediler. Üşütmenin bile sıradışı tanımlarla Latincesini icat ettiler. Neyin hastalık, kimin hasta olduğu belirsiz ortamda tedavi yalnızca şeylerin islahından ibaret. Tıbbın aldatıcı vaatlerinin ve tehditlerinin toplumda  felç edici etkisi olmuştur. Sürecin her adımı bedeli ödeyen taraf için ızdıraplı ; kurumlar için 'tereddüt' ise istihdam vesilesi ve çok kazançlı. Trilyon dolarlık sağlık sektörünün insanlar üzerinde iktidar yaratma mücadelesi korku ve  dramanın becerisiyle ilintili.  Hastalığın kaynağı, ekonomiyi icat eden  insan beyni. Virüs akıldan bedene, oradan topluma, hayvanlara, bitkilere ve tüm dünyaya hiyerarşik olarak yayılmıştır. İşin aslı endüstri toplumunun şizofrenik ideolojisi, para kavramının paradigması,  meta ve hastalık üreten doğasındadır. Tanrı, insanları  ücreti karşılığı tüm medet üretenlerden esirgesin..


İnsanoğlu bugüne üfürükçülükle mi geldi? Daha öncesini saymayalım; 15 bin yıllık şehirleşme serüvenimizin 14.900 yılında doktor reçeteleri mevcut değil. Bugün ise onların bilgisinden ve ilaçlarından başka 'gerçek' yok. Gereği kadar çalışmaya değil, sonuna kadar üretmeye/tüketmeye şartlanmış sanayi toplumu bireyi tüm davranışlarıyla hastadır.. Tutarlı ve tabiatıyla dengeli değildir. Sağlık, bedenen tanımlanmış değil, zihnen karartılmış, yaşarken yitirilmiş bir terimdir. Meta değeri, meftanın son yolcuğuna kadar umut ve kaygı  üzerinden iş üretir. Şehrin ekonomisini hüsran ve şükran duygularıyla yüklü iştiraklerle işletir. İnsan beyni limitsiz  açlık ve doğal olmayan bir histerik deformasyon içinde mutasyonunu sürdürmektedir. Homo Sapiens, kendi ırkıyla tüm ilişkilerinde olduğu kadar, türü dışındaki varlıklara da her türlü acıyı vermeye, yaşamlarını tasarruf etmeye, iyilik/kötülüklerini istemeye, iktidar ve hegemonya uygulamaya kendinde hak gören zafiyet içinde bir canlıdır.. Tarihi maddecilik ya da coğrafi maneviyatçılık.. Durumu kurtaracak bir öngörünün, zeki ve cazip bir ideolojinin bu şartlarda yaşaması zordur. İlerleyerek post modern çağa geldiğimiz bu uğrakta, uygarlığın kazanımlarını reddi miras yapıp, fabrika değerlerine geri dönmek en akılcı hamle olacaktır..

Kırmızı et 'out' / beyaz et 'in'. Auswitch Kampı ile entegre tesisler arasında görüntü farkı yok. İstiflenen hayvanlar kesilmedikleri takdirde 45 gün sonra koşullar nedeniyle ölüyorlar. Sağlık için felçli tavukları, kanserli balıkları iştahla yemeye devam ediyoruz. Diğer tarafta severek tükettiklerimiz, köpekleştirdiklerimiz, koruma amaçlı kafeslediklerimiz var. İnsanoğu en büyük kötülüğü doğasını ekonomisiyle değiştirerek ve hayvanları kendine tâbi kılarak yapıyor. Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi şeklen mevcut. Hayvan hakları bildirgesi 15 Ekim 1978'de Paris UNESCO evinde ilan edilmiş. Neresinden bakarsak bakalım, insan varlığının kendini doğa içinde konumlayışının ve kainatı benmerkezli algılayışının bütünü sorunlu.. Artık kendimizi hiçbir programla özdeşleştiremiyor, ideolojilere ihtiyaç duymuyor ya da disiplinlere inanmıyoruz.  Tanrı, toplumu toplumculardan, sanatı sanatçılardan, sağlığı sağlıkçılardan, dini dincilerden, hayvanları hayvan severlerden esirgesin..


Kimileri zaten bir derisi varken başkasının derisinin içine girmeyi neden sever? Sökülmüş bir bedeni üzerine neden giyer? Ama şunu biliyoruz; hayvan hakları savunucularının lobi çalışmalarıyla bugün, kedi-köpek kürkleri hem Avrupa Birliği ülkelerinde hem de ABD’de yasaklandı. Ne var ki etiketlerde yapılan sahtekârlıklar sayesinde Çin’deki kedi-köpek katliamı devam ediyor. Üstelik hayvanlar, kürkleri daha dayanıklı olsun diye soğuk odalarda, aç-susuz günlerce bekletililiyor.


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1125020&CategoryID=41


http://gundem.milliyet.com.tr/-tavuk-diye-onunuze-konulan-hayvana-dikkat-edin-/gundem/gundemdetay/30.01.2013/1661939/default.htm

Ölüm Endüstrisi denilen sektörün arka planı hakkında bir inceleme :
farkınavar. blogspot .. Gıda, İlaç ve kozmetikte insan cenini.. 

Aşı Hakkında Gerçekler.. Milliyet Blog


Mesanemizin bir çeşit "Ev eczanesi" olduğunu belirtiyor yazar. Ve diyor ki, "İdrardan yararlanma konusunda benim asıl inancım doğada hiçbir zaman süprüntü (atılacak şey) üretilmediğidir. Her şey bir dolaşım içinde geçer."

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4828428.asp?yazarid=33


‘Beyaz önlüklü büyük adamların masalı’ ters yüz olurken başlığıyla verdiği yazıda 'Bugüne dek modernleşmeye dair anlatılar, lineer bir ilerleme çizgisi üzerinde işaretlenen ‘ilkel’ durakların karşısına dikilerek oluşmuştur.' saptamasını yapan Cansu Karagül, kitabın tanıtımını Agos'ta yapmış. Mary Lindemann, Erken Modern Avrupa'da Tıp ve Toplum adlı çalışmasıyla Michel Foucault ve Thomas Szasz’ın çalışmalarında öne sürdükleri gibi, akıl hastalıklarını toplumsal bir ürün ya da ‘mit’ olarak gören ve hastane tıbbının gelişmesini hekimlerin ve hastane kurumunun hasta üzerindeki iktidarının artması nedeniyle salt olumsuzlayan görüşü yine tarihten örneklere dayanarak yapısöküme uğratmayı denemesi Tıp konusundaki bilinen ezberleri bozuyor..



***



14 mart Perşembe : 2013
Bugün Karl Marks'ın ölümünün 130.Yılı. 
'Benim yaptığım şudur ; Sınıf savaşının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü kanıtlamak' diye özetliyordu siyasete katkısını. Yazdığı temel eseri Kapital'in önsözünü "Segui il tuo corso, e lascia dir genti/ Sen yolunda yürü ne derlerse desinler"  diye Dante'nin İlahi Komedyası'ndan afili bir cümle ile bitirdi. Tarihin bilimsel yasalarını bulduğuna inanıyordu. Ne ki, hayal kuran sosyalistler ondan önce de vardı. Onun teorisine 'Bilimsel Sosyalizm' denmesinin nedeni gene aynı önsözde ifade ettiği görüşleridir : ' Toplum belirli bir gelişme dönemini tamamlar tamamlamaz, belirli bir aşamadan bir ötekine geçerken, başka yasaların etkisi altına girmeye başlar. Ekonomik yaşam karşımıza biyolojinin öteki kollarındaki gibi evrim tarihine benzer bir olgu sunar." 

Yaşadık ve gördük ki, ekonominin değişmez, deneylerle doğrulanabilecek, matematiksel düşünceyle ulaşılacak  bilimsel yasaları değil, hayatın birbirine benzemez olasılıkları vardı. Yaptığı bir teklifti. Marks da   bu ihtimallerden biriydi ; olabilirdi . Tarih ona bu imkanı verse de Hayat  doğrulamadı.

Zamanın ruhu ondan yana hiç olmadı ; uzak da durmadı. Bugün ölümünün 170.yılı. Hala en çok alıntı yapılan, kutsal kitaplardan sonra en çok referans verilen, bilimden çok heyecanla başvurulan kaynakların birincisi. Post modernizm çağında aklın, delilikle arasındaki sınırların kalktığını ufuk çizgisindeyiz. Fizikle metafiziğin üstüste bastığı, mantık ölçüleriyle çığırından çıkmış bir dünyada çoğu insan, hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu morali onun düşüncelerinde buldu. Evrensel yasaları keşfettiğini iddia ettiği mecrada 'umut' onun öfkesinin retoriğinde ideolojiyi şekillendirdi. Filozoflar dünyayı yalnızca, çeşitli şekillerde yorumlamışlardı ; oysa sorun onu değiştirmekti. Felsefenin sanayi toplumu öncesi görevi, teorik kavramlarla sınırlıydı. Düşünce o güne kadar alacakaranlıkta uçan Minevra'nın Baykuşu'ydu. Şafağın horozu öttü ; hayat ekonomi-politikle şenlendi.  65 yıllık hayatının bilinçli bölümünde hukuk ve felsefeden gelmesine rağmen matematiği, iktisat ve dönemin raporları, istatistiklerini kendi azmiyle hatmetti. Alanda olmasa da kütüphanelerde, arşivlerde sıradışı gözlemlerde bulundu. 14 Mart günü çalışma koltuğunda oturan cansız gövdesini buldular. Yakın dostu Engels, '14 Mart günü öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Sadece iki dakika yalnız bıraktıktan sonra, odaya girince, onu koltuğunda rahat rahat, ama sonsuzluğa dek, uyumuş bulduk' diye yazar. Londra'daki cenazeye  kızları, damatları dışında Engels ve Liebknecht dahil 11 kişi yolcu etti. İnsan özgürleşmesinin mesihci ideologyası,  tarihin yasalarından doğan hayali tezlerinin pathosuydu. "Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu hayalinde kurabilmesidir" diye yazar.

Hegel, sadece felsefede değil, edimselliği içinde modern özne olma çabasında bir ufuk açmıştır. Tüm tarih, özgürlüklerin genişletilme mücadelesinden ibaret değil midir?. Doğa olayı olarak yaratılmış bilinç kendini ancak başkası vasıtasıyla görür ve başkası, toplumsal dolayımla kendini tanır. Kendi kendine olmaktan, kendi için olmayı tarih içinde ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu gibi değil, ancak tarihin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıda kavramsallaştırabilir. Biçimlenen düşünce 'ben' olarak ifade edilebilir bir süreçte özbilinciyle insanı yaratır. Hegel, 'prestij mücadelesi' diyor bu dolayıma; süreç doğadan insan olarak kopan tinin kendi olarak insana yabancılaşma sürecini de mümkün kılar. Bilinç gibi suptil bilinç ya da köle/efendi mücadelesinde tebarüz eden ve tarihle beraber inkişaf eden toplumsal bilinçdışı da insan olma edimiyle kendi gerçeğini kültürel bir koddan dolayımlayıp kavramak zorunluluğuna bağlanmıştır.

Aslında ne felsefeci ne de kapitalizme, artı değere el konmasına karşı önerisi olan tam bir ekonomistti. 'Filozofun görevi yalnızca düşünmek değil, ayrıca eylemek, başkalarına praksis alanı açmaktır' diyen hocası Arnold Ruge'den ve dostu ve muarızı Moses Hess' ten etkilenir. 23 yaşındayken derslerini birlikte izlediği Berlin Üniversitesi' nden hocası Gaus ve Cieszkowski'dir. Cieszkowski'nin, Prolegomena'sında yazıya döktüğü düşünceler Marks'ın sahiplendiği Hegel'in sürdürülen eleştirisidir ve tüm genç-hegelcileri derinden etkiler. Geleceklerini yönlendirir : 'Zorunluluk ve özgürlük teoride praksis'e ulaşır.' Marks'ın bizde ilk bölümü Alman İdeolojisi adıyla yayımlanan kitabında gördüğümüz gibi, Hegel'in asistanlığını yapmış hocalarının birebir tezlerini, proletarya çağın kölesi diyen formüllerini yansıtır. Dönemin ruhuyla 1845'de 27 yaşındayken Feuerbach üstüne 11 Tez'i kaleme alır. İnsanları proleter olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırır. Hegel'in fitratından gelen zorbalık hakkı tüm Alman felsefesinin üzerine sinmiştir. Varoluşunu gücünden alan Kralın yerine Proleteri koyması, hep bir merkezden yönetim/planlama tahayyül etmesi, asketik teoriyi mesihci Baba figürü üstüne iskan etmesi, sivil toplumun özgürleşmesi döneminin kendini dışında tutmaya çalışsa da döneminin Saint Simon'la ruhanileştirilmiş Genç Hegelciler söyleminin devamıdır. Alman İdeolojisi'nde yerden yere vurduğu Azizim Max / Stirner, Kutsal Aile'deki abi Bruno Bauer ve kardeş mesafesindeki Mose Hess'de 'melankolik maneviyat' tanımsızdır; 'Spinoza'nın Bir Şakirdi Tarafından Kaleme Alınan İnsanlığın Kutsal Tarihi' Moses Hess'in ilk yazısıdır;  ucu çağımızda Gramsci'ye kadar uzanan sekülerizmin ortak karinesinin değişmezliğini göstermesi bakımından da ilginçtir. Prusya devletinin çözülme süreçlerine endekslendikçe beklenti diyalektiktir. Hess'in, Yüce'nin tahtına oturan Hegel/Devlet eleştirilerinde, Plolegomento zur Historiosophie'siyle ilk kez büyük ustanın tin felsefesini bir praksis felsefesine doğru genişletmeye çalışan August Von Cieszkowski'nin yanısıra, Trier günlerinden Simoncu Ludwig Gall'ın, Berlin'den Karl Grünn'ün hatta Hegel'i güncelleştiren diğer hocası Gans'ın itirazları da kuvvetle üzerinde,kişiliğinde zuhur eder. Gans, sol Hegelciler için en önemli figürdür. Öyle bir kişiliktir ki, henüz Hegel yaşarken asistanı Gans'tan Hegel'in ders yorumlarını dinlemeyi tercih eder öğrencileri. Eduard Gans, yaptığı İngiltere ziyareti ve iktisatçılarla mesaisinden sonra Hegel'ideki korporasyon kavramını yeniden tanımlar. Fransız emek hareketinin teorisinde ve pratiğinde bulunan dikey örgütlenmeden yatay örgütlenmeye geçişi düşüncede yeniden üreten Gans'ın Fransa irtibatlarıyla Marks'ta teori başta Saint Simon gibi öncüllerinin etkisiyle metafizikle başlar. Simon ne diyordu hatırlayalım: toplumları yöneten bir ilerleme yasası vardır. Sosyoloji biliminin görevi, bu yasanın varlığını gösterip, in­sanlara bu yasaya itaat etmeyi öğretmek gerekmektedir. Meriktokraside her insan liyakatına göre toplumsal işbölüşümünde yerini alır. Çünkü, Societe c'est la travolo / toplum emektir, iştir, çalışmadır ; aylaklığa, rantiyelere yer yoktur... Bilimlerin ancak pozitif bir sosyal bilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanan Saint Simon, bu amaçla e sistemine 'Sosyal Fizik' adını verir. Bu tanım size birşeyleri çağırıştırıyor değilmi? Engels'in tanımıyla 'Bilimsel Sosyalizm'de pratikte talep ettiği değişimle Feurbach'ın apolitik insanına karşı çıkarak tecessüsle, ikircikli, kuşkulu adımlarla kısmen materyalizme dönüştürür. Saint Simon'dan Kant'tan Feuerbach'a hepsinde çatı Hristiyandır, teolojiktir ama 'onun örgütlenmesi esas itibariyle ekonomiktir' (A.İ. 72) diyen Marks lisanı münasiple mahşeri lisanı yeryüzü cehennemine bağlar. Mesihci komünizm hayali, adına 'hayat' denilen sonsuz olasılıklara açık deneyimin anlamını bu dünyada çekilecek acılar düzeyine indirger; toplumsal metaformozu dondurur, biyopolitik evrimi kemikleştirir..


Tabii ki biliyor ; modern sanayi toplumunda çağdaş köleliği yaratan mülkiyetin şekli değil, değişim değeridir. Sosyalizmde mülkiyet devletin olması bir aldatmadan başka şey değildir. Otorider/totalier patron devlettir. Emekle parayı takas eden değişim değeri olduğu müddetçe adı kapitalizm, sosyalizm, komünizm ne olursa olsun adaletsizlik, eşitsizlikten üreyen zorbalık da olacaktır. Grundrisse'de yazar : 'Değişim değeri, ürünlerin toplumsal biçimi olarak kaldığı müddetçe, paranın kendisini ortadan kaldırmak olanaksızdır.'  Bilir; zoru yaratan bizzat, insan eliyle üretimin kendi mesaisini örgütlenme zorunluluğu.. İlahi olanla, insani olananın, basit anlamıyla sorumluluk bilinciyle doğal hukukun aynı olduğu döneme  'ilerleyerek'  geri dönmek mümkün değildir.  Çare ya doğanın verdiğiyle yetinip avcı, toplayıcı olarak yaşamak ya da boş sözlerle kitleleri oyalamaktır. O da öyle yapar. Ustasından emanet aldığı paradigmadaki  köle/efendi çelişkisinin ilelebed kabulü, eşitler arasında eşitsizliğin süreceği anlamına gelir. 'İyiler kazanır ; kötüler kaybeder!' mottosu  safiyane bir temennidir. Devrim eşit darbedir ve meş'um yazgı pratikte doğrulanır. Özgürlük kavramı müştekinin lisanında muammalaşır. Sosyalist cennet ötelenir, devlet marazileşir, ütopya imkansızlaşır. Yüce için çalışmak ibadet olur.  Bireyin mahiyeti anlamsızlaşır ; kategorik tüketici olarak öznenin maliyeti tüm umutları tehir eder. Önerinin akılcı bir temeli olduğuna ilişkin varsayım uzun vadeli inanca bağlıdır. Kapitalizm, artı değerin  merkezini/yerini değiştirdiği,  kendi kopyasını üreterek yoluna devam ettiği bir meta üretim sürecinin kurnazlığıyla işçi sömürüsü, köleci toplum ilişkilerine doğru evrilir. Babanın ruhu Saint Simondur, bedeni Hegel'dir ; Marks depresif baba sendromuna, -1848'in tecrübesi, ardından 1871 yenilgisinin dürtüsüyle- burjuva muarızlarla ilgili şizoid teoriler katar. Lenin, burjuva devlet aygıtlarını, milliyetçi refleksleri, düzeltilmeye muhtaç protezleri, kurumsal şiddeti, organlardan azade olması gereken gövdeye  ekler. Diktatörlük, Rusya'yı  'işçi sınıfının anavatanı' ilan eder. Sosyalizmin teorisini gösterip, uyguladıkları akıl almaz vahşetin pratiğiyle, muhalifleri gönderdikleri Gulaglar, Sibiryalar, tımarhanelerle, Stalinler, Berialar, Kaganoviçler, Molotovlar, nomenkulaturacı aparaçiklerle dolu bir ucube teoriye tevil eder. Merkezi ekonominin hantallığını, polis gücünün kıvraklığıyla birleştiren Aşkın İktidar, entelektüel kamuoyundaki işbirlikçileriyle ve hayatın/sanatın tüm çok sesliliğini türbülansa alan propaganda yöntemleriyle bitkisel hayatta tutunmaya çalışan diktatörlüğü metazori 70 yıl yaşatır. Diyalektik düşünceden çıkarsamayla tasavvur edilen toplum, kendini diyalektik yöntemle,  düşünsel merhalelerin yaşanarak tamamlandığı rasyonel süreçlerle aşamaz ; kendi dinamiğini yaratamaz. Hitler, Stalin Musolinilerle karikatürleşen 'modern kitch' denilebilecek mübarek adamlar istibdatı tarih yazar, kült olur.  Sosyalist toplumda, siyaset imkanı, fikir hürriyeti, eylem pratiği askıya alınır; muadili yaratan tesirler itelenir, praksis kilitlenir.. Evrim, yerini çürümeye terkeder..

Amaç ilerlemek ve milli gelirin artmasıysa zaman bize gösterdi ki, Rusya'da ya da Çin'de devrim olmasa zenginliğin Amerikan emperyalizminin ve Avrupa kolonyalizmin elinde birikmesi bu kadar kolay olmayacaktı. Birilerinin ataleti, inanmış kuşakların kefaleti, zenginlerinin letafetini, Batı uygarlığının birikimini, emperyal sistemin göz boyayan ihtişamını artırdı. Uygulaması mümkün olmayan Marksist programların ithal edildiği ve yerel diktatörlerini ürettiği dayatmacı Boşevik örgütlenmelerde zaman tutsak edilen halkın aleyhine çalıştı.
Kant / Egitim Üstüne adlı eserinde Prusyanın başkentinde 1700'lerin sonunda şöyle der : Yargı gücünden bağımsız nüktedanlık kendi başına saçmalık dışında hiçbir hasıl etmez. Anlayış genelin bilgisidir. Yargı gücü, genelin özele uygulamasıdır. Akıl (Vernunft) genel ile özel arasındaki bağlantıyı/münasebeti anlama gücü ve yetisidir. Richard Stites'ın , 'Devrimci Hayaller' kitabında büyük bir cesaretle doğru olarak saptadığı gibi , komünist rejimlerde –sözgelimi Doğu Avrupa’nın birçok yerine– yönelik en yüzeysel bakış bile, Marksizm’in (tanımında yer aldığı halde) kendi kendine Rusya’da –ve başka yerlerde– devrimler sırasında ortaya çıkan o coşkulu hayalciliği, aşırılığı ve içi içine sığmayan beklentileri yaratmadığını kolayca göstermiştir. Yeni bir hukuk, kapitalizmin üretimi baz alan rekabetçi insan yapısına alternatif getiren farklı bir ahlak anlayışı icat etmedi. Buna rağmen ezenlerle ezilenin doğasından gelen mücadelesini, sınıfların savaşından proletaryanın galibiyetiyle kurtulacağımızı iddia etmesi, infial sonucu sınıfsız/ayrıcalıksız bir toplumu kurma ümidinin olduğunu söylemesi ona yönelen ilgiyi her zaman canlı tuttu. Önderlerden beklenen mesihci kurtuluş müjdesi verdi ; peygamber edasıyla çalıştı ve burjuvazinin kültürel olmasa da kurumsal değerleriyle çatıştı.

Frédéric Lordon'ın Metis'ten çıkan Kapitalizm, Arzu ve Kölelik / Marx ve Spinoza'nın İşbirliği adlı kitapta belirttiği gibi "Kapitalizme özgü toplumsal yapılardan kurtulmak, duygusal kölelikten kurtulmamızı sağlamaz. Tek başına, arzunun ve sarf edilen güçlerin başıbozuk şiddetinden kurtaramaz bizi. Spinoza'nın duygular konusundaki gerçekçiliği, bu noktada belki en çok Marksist ütopyanın işine yarar: Sarsıp kendine getirir. Sınıfların ve sınıf çatışmalarının tamamen tasfiyesiyle siyasetin ortadan kaldırılması, proletaryanın zaferiyle bütün husumetlerin aşılması, sınıf çıkarlarından tamamen arınmış sınıfsızlığın ortaya çıkması.. Bunların hepsi post-siyasal birer hayalden ibarettir ve belki de Marx'ın yaptığı en büyük antropolojik hata budur: Şiddeti kökünden yok edebileceğini sanmak; oysa en az tahripkâr şiddet biçimlenimlerini aramak dışında bir hedef olamaz ufkumuzda."
Suç/Ceza kavramlarının kalmadığı, iktidarsızlaşmış  bir devlet tahayüllüyle  vaadedilen cennetin mitolojisi, teolojinin disiplininden, sosyalizmin ideolojine trampa ederek, onun kur yaptığınıaçıkça  ifade ettiği Hegelci, krala doğal bir hak tanıyan refleksleri sayesinde katılmıştır. İnsonoğlunun özgürlük etiği, kralın yerine proletaryanın alması değil, tüm despotik makamları ve merkezi reddeden bir evrime doğru yol alıyordu. Üretimin olduğu her yerde araçların mülkiyeti mutlaka hiyerarşik bir örgütlenmeyi doğuracaktı; göremedi. İnsan olmanın psişik faktörünü  kaale almadı. Evrimin hedefi, tarihin yasaları, bilimin amacı yoktu; tezleri bütünsel değildi. Marks'ın sınıfsız toplum teorisi, imkansız bir insanlık pratiği olarak tarihe maloldu. Bir de bunların yanısıra yüzde yirmisi Moskova'da, yüzde sekseni bugün Hollanda/Amsterdam'da bulunan Marks'ın hayatı boyunca tuttuğu defterleri var. Bugüne kadar 14 cildinin deşifre edilip yayınlanmış olması, toplamı 32 adet olan bu defterlerin 16 cildinin halen okunmamış olması bu konudaki tartışmaları  akim kılmakta, amacı müphem ve eksik bırakmaktadır..  



***



Barış'a destek vermek gerekiyor ; ne var ki uzun vadeli bir uzlaşma projesi olarak hayata bakışımızı, adalet anlayışımızı ve insanlık bilgimizi nefreti tarihe gömerek yeniden temellendirmeliyiz..

Benim kendi dertlerim var, düşüncelerim var, kafamın içindeki birtakım özlemler, anılar, geçmişler var. 'Atın silahları' deyince barış gelmiyor diyor sinema yönetmeni Reha Erdem..

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1125189&CategoryID=41



***



Bugünde Roland Boer'in Cennetin Eleştirisi kitabı için yineleyelim. Eseri İngilizce'den Melih Pekdemir çevirmiş. Araştırmada bir sorun yok. Problem,  çevirmenin Harvard Referans Sistemini birebir aktarması ve kitaptaki alıntıların kaynağını türlü şekilli biçimlerde anlaşılmaz ve ulaşılmaz kılması.. Örnek mi Sayfa 37.  Dipnotta 22. Marks 1975 s. 309 yazıyor.  Bu şekilde şifrelenmiş ve perdelenmiş alıntının menşeine ne kitabın Kaynakça'sından ne de başka bir belirtilmiş dizinden hiç bir şekilde ulaşamıyorsunuz. Bu kitabın yarattığı okunma zorluğunu, defansif mücadelede kaynağa ulaşma sıkıntısını görünce  6 Mayıs 2011 tarihinde  CBT 1289'da yayımlanan Nazım Güvenç'in "Harvard usulü dipnotu" ayıbı yazısı geldi aklımıza. Gerçi daha önce de bloga almıştık. Tekrar edelim..


"Ayıptır ayıp! Yazara ayıp, okura ayıp!..
Ve bu sadece John O’Neil’in hatası / ayıbı değil. Harvard Referans Sistemi’nin kendisi bu ayıbın baş nedeni. O’Neil sisteme uymuş sadece" .. İsimleri değiştiriyoruz..


http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/4199/sayfa/2011/5/6/17.xhtml
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=398926


***


13 Mart Çarşamba : 2013
Utku Varlık devam ediyor..

Orsay müzesinin davetiyesini aldığımda gözlerime inanamadım ; Blog'da bir süredir "hayal müzeleri" olarak sürdürdüğüm ve belleğime resimlerini astığım ressamların bana bir çağrısı gibi geldi , bu akşam seni bekliyoruz gibi ; thématique bir yörüngede , 1930 yılında sanat tarihcisi Mario Praz'ın bir çağrışımından ; "romantism noir" başlığıyla resmin en şiirsel örneklerini , 1760-1770 yıllarındaki resmin gölge ve"irrational"i keşfettiği günden başlayarak 20. yüzyıla getiren çok ilginç bir sergiyle..

***


Berkay Buğdanoğlu’nun İstanbul’daki kişisel sergisi “Grigori” 29 Mart - 28 Nisan 2013 tarihleri arasında Mixer’de.

Basın Bülteninden / Buğdanoğlu’nun son dönem çalışmalarını içeren sergi, lüks tasarım markalarının demode olmuş ve bu nedenle çürümeye bırakılmış tabelaları üzerine kurguladığı yıkım estetiğini görselleştirdiği bir yapı üzerine kurgular. Pasifleştirilen toplumlarda zamanla bireyler hareketsiz homojen yapılara dönüşmektedir. Küçük reaksiyonlar ile de olsa bu edilgen yapı değiştirilmeye çalışılsa da kemikleşmiş yüzünden hareket etmek zorlaşmaktadır. Bunun sonucunda yapılanmalar içerisinde oluşan bozulmalar ve çözümlemelerin sonucunda varoluşsal olarak birey içinde yaşadığı topluma dair aidiyet duygusunu yitirir. Buğdanoğlu’nun çalışmalarında mekanın belirsizliği ekseninde değişkenlik gösteren kimlik kendi varoluş yolunu arayan konumda olarak görselleştirilmiştir. Berkay Buğdanoğlu’nun resim çalışmalarından oluşan kişisel sergisi lüks tüketimin bireyin bedensel ve ruhsal eylemlerinde ortaya çıkardığı zıtlıklar üzerine odaklanmıştır. Sanatçı çalışmalarında hazır halde bulduğu ya da aldığı metal tabakaların yüzeyine çalışmalarını yapmaktadır. Çalışmalar eskimiş metal tabakalara tarihsel bir kimlik kazandırdığı gibi kompozisyonlara da yeni bir benlik katmıştır.

Berkay Buğdanoğlu, sanat eğitimini Maryland Institute College of Art'ta David Jacobs ve C.V. Starr bursları ile tamamladı. 2007 - 2011 yılları arasında ABD ve Doğu Avrupayı serbest olarak animasyon ve illüstrasyon yaparak dolaştı. İlk kişisel sergisini "01; Ante Bellum" Mayıs 2012' Mim Art & Antiques de açtı.

Berkay Buğdanoğlu’nun Mixer’de 29 Mart – 28 Nisan 2013 tarihleri arasında devam edecek olan “Grigori” adlı sergisi Pazartesi hariç her gün 11.00 - 19.00 saatleri arasında görülebilir.

Tarih: 29 Mart - 28 Nisan 2013
Açılış: 29 Mart, 18.00
Adres: Mixer, Boğazkesen Cad. No: 45 Bodrum Kat Tophane Beyoğlu İstanbul
Tel: 0 212 243 54 43

www.mixerarts.com



***


BEDRİ BAYKAM NEW YORK’TA…

Sanatçının şaşırtıcı kavramsal çıkışı
“DUCHAMP WOULD HAVE BEEN DAMN JEALOUS” (Duchamp Kıskançlıktan Çatlardı)
3 Nisan - 12 Mayıs 2013 tarihleri arasında
New York The Proposition Gallery’de…

Kavramsal Sanat’ın öncüsü Marcel Duchamp’ın ünlü “Pisuar”ının ve New York’ta 1913’teki açılışıyla birlikte Modern Sanat’ın temel kavramlarını değiştirip genişleten Armory Show’un tam da 100. yılında Bedri Baykam, yine New York’ta açacağı olağandışı kavramsal sergiyle sanatın sunumunu provokatif bir bakış açısıyla yeniden sorguluyor.

80’lerin başından beri Yeni Dışavurumculuk Akımı ile özdeşleşen Baykam, sanatında tualin dışına defalarca ve farklı malzemeler kullanarak çıkmış bir sanatçı. Çokkatmanlı ve 3 boyutlu malzemelerle derinlik kazanan tualler, videolar, enstalasyonlar, “Livart” adını verdiği mekanı yönetme kavramıyla gelişen canlı enstalasyonlar, happening ve performanslar, son yıllarda dünyanın büyük sanat merkezlerinde galeri ve müzelerde defalarca sergilediği, boyasal ve dijital ortamda en üst sınırları zorladığı saydam katmanların adeta büyülü bir şekilde merceksel ortamda buluştuğu “4-D” çalışmalar, Türkiye’de demokrasi ve laiklik sorunlarına eğilen politik-yerleştirme çalışmaları ve graffitiler sanatçının tual dışı işlerine bazı örnekler olarak sayılabilir.

Sanat tarihine derin ve farklı açılardan yaklaşan, David, Géricault, Delacroix, Ingres gibi eski ustalardan, Picasso, Manet, Dali, Magritte gibi Modern Sanat’ın öncü isimlerine kadar birçok sanatçının çalışmalarını kendi sanat diliyle yeniden yorumlayan Baykam, 80’li yıllarda graffiti ile New York sokaklarını donatırken özellikle post-modern döneme bir nevi şapka oluşturan “This Has Been Done Before” tümcesi ile de tanındı.

Sanatçının New York, The Proposition Gallery’de açılacak sergisi ise, geçmişindeki tüm bu tualin dışında ve ötesindeki kavramsal işlerinin doruk noktasını oluşturuyor. Serginin kataloğu için yazılan metinler, Sanat Tarihçi Hasan Bülent Kahraman ve New York’lu eleştirmen Robert C. Morgan’ın imzalarını taşıyor.

Serginin açılışıyla birlikte sanat dünyası, Duchamp’dan bu yana nesiller boyu farklı açılardan yorumlanan Kavramsal Sanat’a dair çok farklı ve sınırları sonsuza dek genişleten bir dille tanışıyor olacak.

125. kişisel sergisini açan Baykam’ın New York’ta açtığı 8. kişisel sergi olacak (Baykam’ın Paris, Galerie Lavignes-Bastille’de süren sergisi 24 Mart 2013 tarihine kadar izlenebilir..



***


Haftanın sanat çizelgesi 11-18 mart 2013

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=403652&kn=12&ka=4&kb=12


***


Olduğumuz Gibi  /  The way we were

Galeri Zilberman'da  19 - 27 Nisan 2013 tarihleri arasında açık kalacak sergide Ruti Sela-Maayan Amir, Burçak Bingöl, Çınar Eslek, Ahmet Elhan, Serkan, Demir, Shaun Gladwell, Ahmet Elhan, Mustafa Kula, Franticek Klossner, MANON, Serkan Özkaya, Kazım Şimşek,Yuan Shun ve Roi Vaara'nın, farklı formatlarda yapıtları yer alıyor. Küratör Ferhat Özgür
http://www.cda-projects.com/current-exhibitions.asp


***


12 Mart Salı : 2013
Türkiye'de bilim anlayışı ve dilbilim başlıklı yazısında Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu  şöyle diyor : 20. yüzyılın başta gelen bilim
felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge
Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. 


***


11 Mart Pazartesi : 2013
Sosyolojinin kurucularından Max Weber, Protestan Ahlak anlayışının ekonomik toplum içindeki kurucu motivasyonunu inceler. Kapitalizmin gelişmesini sağlayan ruhun protestan ideoloji olduğunu sonucuna varır. Weber, Marks gibi kapitalizmin ekonomisini değil, kapitalizmin içindeki ruhu tartışmaya açar.  Metafizikten, fiziksel bir  davet çıkartır. Sanayileşmiş  bedene güç veren bilginin kaynağı kabul ettiği  gayri maddi tabiatıyla “kapitalist ruh”un sevgi/nefret ilişkilerini çözümlemeye çalışır..


Wikipedia şöyle yazıyor: Subliminal mesaj veya bilinçaltı mesaj, başka bir objenin içine gömülü olan bir işaret ya da mesajdır ve normal insan algısı limitlerinin altında kalmak, o anda fark edilmemek üzere tasarlanmıştır. Subliminal mesajlar insanın bilinçli dikkati tarafından fark edilemezler, ancak bu mesajların insanın bilinçaltını etkiledikleri ileri sürülmektedir. Subliminal teknikler reklamcılık ve propaganda alanlarında sıklıkla kullanılmaktadır. Dizilerde veya filmlerde karakterlerin içtiği içecek markaları, kıyafetleri subliminal mesaj örneklerindendir. Bu tekniklerin amaçları, etkisi, kullanım sıklığı ve rekabet gibi konularda ahlaka uygunluğu konuları tartışmalıdır. Marka ve ürünlerin pazarlamasından toplumun ilgi, ihtiyaç ve algısını değiştirmeye kadar bir çok konuda kullanılmaktadır. Bir kişiyi kurumu ya da ürünü kötü göstermek için o şey ile kötü olan bir nesnenin aynı temada işlenmesi subliminal mesajın en yaygın kullanılma şeklidir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar neticesinde en bilinçli ve defansif kişiler bile bu mesajları ilk bakışta %100 olarak çözememektedir. Bu da toplumlarımızı yönlendirmeli reklamlara karşı savunmasız bırakmaktadır. Ekleyelim subliminal mesajlar yalnızca reklam endüstrisiyle sınırlı değildir..


  Herkes işinde gücünde olsa da Batı uygarlığı, isimlerden tedirgin. Cihadlar, Cahit ve Mücahitlerin doğum yeri Paris, New York olduğu müddetçe rahat yüzü yok.. Göstergelerin şiddetinden, isimlerin sıfatından, sıfatın sembolik mesajından, geçmişin davetinden korkmakta haklılar. Kuşkuyu doğuran nefretin subliminal şifrelerini ne yazık ki her iki taraf birlikte üretmiş. Batı uygarlığı dediğimiz kavram Kant, Hegel, Marks hatta sivil toplum peygamberi Spinozasıyla aslında bütünüyle dini bir tahayyül.. Kapitalizm teolojik bir kurgu. Her yerde, her an  bulunan 'sebep' olarak ideoloji, kendi pratiklerini ve inançlılarını yaratmıştır. Protest/an erken modernist tasarımın yapısının sivil toplum  ya da proleter diktatorya tezinde korunması tesadüf değildir. Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlüsünün şemasıyla her konuda temsil yeteneği olan devlet, mesihçi ve havariyun iskeletini muhafaza eden kanonik bir örgütlenmedir. Diğer tarafın değerleri, mağdurun hayalleri, her an çağdaş kültürün hukukuna göre tartışma konusu yapılabilir. Doğuda kanaatkârlıkla teslimiyet, Batıda mükemmeliyetçilik, disiplin, zorunlu çalışma vd. var. Taban tabana zıt olan  toplum ve insan profilleri uyumsuz. Kültürel standartları ortak bir paydada toplamak olanaksız. Buna rağmen 1789 Fransada aristokrasiye karşı burjuvazinin devrimiyle ve Aydınlanma felsefesiyle  başlayan tüm profane merhaleleri, ilerlemeci/istilacı ekonomisine bağlamamız gereken bir coğrafyanın geleneklerinden  doğmuş olan bu söylemi tereddütsüz kullanabiliyoruz.  Copy-paste yapmak standartları dünya normu kılıyor. Alan/satan razıysa geçmişten özgürleşmek, kırsal mübadele ekonomisinin izlerini silmek ve her toprağın kendi ürünü olan kültürü tek potada eritmek mümkün. Tüm dinlerde tarihten gelen şayet'ler, geleneğin doğurduğu refleksler doğaları itibariyle mevcut. Peki kürecel iktisadın önüne çıkan kültür aşılamaz mı?


 Doktora öğrencisi Gamze Aslan Max Weber'in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu'nda ortaya koyduğu görüşleri şu cümlelerle özetler : İktisadi düşünce, sosyoloji ve din sosyolojisi alanındaki çalışmalarıyla tanınan ünlü Alman düşünür ve sosyolog Max Weber, orjinali Almanca “Die Protestanische Ehtik und der Geist des Kapitalizmus” olan “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı çalışmasını 1904–1905 yıllarında yazmış, eser ilk kez 1905 yılında Archiv für Sozialwissenchaft und Sozialpolitik dergisinin XX. ve XXI. ciltlerinde iki bölüm olarak yayınlanmıştır. Eserde, kapitalist ruhun gelişiminde dinin etkisinin olup olmadığı ya da ne dereceye kadar etkili olduğu ve kapitalist kültürün hangi yanının buna dayandırılabileceği araştırılmaktadır. Yazarın temel tezi, Protestan Ahlak anlayışının kapitalizmin gelişmesini sağlayan ruh olduğudur. Bu anlamda, kapitalizmi değil, kapitalizmi oluşturan ruhu yani “kapitalist ruh”u incelemiştir. Diğer yandan da, kapitalizmin yalnızca Batı Avrupa’da ve orada yer alan inanç ve değerler sisteminin etkisiyle ortaya çıkmış olduğunu ifade etmektedir..

http://www.e-akademi.org/makaleler/gaslan-1.htm


Zeytung haberi değil, gerçek. Zaman Gazetesi'nin Amerika baskısında çıktı. Haber şöyle : "Fransa'da Cihad adındaki oğlunu anaokula, 'Ben bir bombayım, 11 Eylül'de doğdum' yazılı tişörtle gönderdiği için hakkında dava açılan anne, ilk duruşmasında 'terörizmi savunduğu' iddialarını reddetti. 24 Eylül tarihinde anakoluna giderken üç yaşındaki Cihad'a giydirilen tişörtün ön tarafında, 'Ben bir bombayım', sırtında ise 'Cihad 11 Eylül'de doğdu' yazıyordu. .Fransa'nın güneyindeki Avignon kentinde yaşayan 35 yaşındakianne Bouchra Bagour geçen Eylül ayında okuldaki öğretmenler tarafından polise ihbar edilmiş ve daha sonra hakkında 'suç teşkil eden fiili övmek' suçlamasıyla dava açılmıştı. Savcı, sanıklardan anne Bouchra Bagour için 1000 euro para cezası istiyor." Gazetelerin yazdığına göre dava gelecek ay devam edecek.


http://www.zamanamerika.com/index.php/tr/gundem2/item/5604-fransa-da-3-yas-nda-cocugun-giydigi-11-eyluel-yaz-l-tisoerte-teroer-davas

Bir de işin öteki tarafından, yurdunda çaresizlik içinde bakanlar var. Hayat şekilleri, gelecek ümitleri baskılanıyor. Bu haberden sonra Mayıs içinde gazetelerde yayımlanan bir yazı, bu konunun tamamlayıcısı ..

Avrupa'yı Sarsan Katedral İntiharı..

Fransız tarihçi Dominique Venner’in Notre Dame katedralinde “öteki” ile tüm köprülere karşı bayrak açmak uğruna intihar etmesi Avrupa’daki paranoyanın boyutlarını gösteriyor.
Aynı zamanda aşırı sağ bir aktivist olan Venner; Paris’in simgesi Notre Dame katedralinin içinde katedrali o esnada gezen 1500 turistin gözleri önünde önceki akşam intihar etti.
Ağzına tabanca dayayarak yaşamına son veren 78 yaşındaki aktivist tarihçi, arkasından bıraktığı notta eşcinsel evlilikler kadar “Fransa’nın ebedi değerlerinin” melezleşmesini protesto etmek adına canına kıydığını beyan etti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=418318&kn=47&ka=4&kb=5&kc=47




Hayat birbirimize karşı yaptığımız hatalar, ilişkilerimizdeki zafiyetler , pişmanlıklar, ortak düşünce alanımızdaki hasarlar, kamusal alanda kuşakların yanlışlarını düzeltme, kendi doğrumuzu yüceltme çabalarımızdan oluşuyor.. İnsanoğlu yıkarak ve yaparak dehşet içinde ilerliyor..

Medeniyetler ittifakını binlerce yıllık şartlanmaları gidermeden çözmek zordur. Her iki tarafın da geleneksel davranışlarına, çağdaş kültürünün her dokusuna özenle işlenmiştir. Gerçek tarafından altüst edilen özne, kendisinin ve dünyasının güçsüz bir seyircisine dönüşmüşür diyen Zizek'i aşmak için yapılabilecek tek imkan kalıyor. Kavram eğiktir. Ve tepesi üstü duran ulusları aşan idealizme' amiyane tabirle 'Yamuk Bakmak' gerekmektedir. Dik, cepheden bir bakışla asla görülemeyen gizin üstündeki örtü, art niyeti saklamaktadır. Teyakkuz halini doğuran gayri fiziki, olabildiğince ahlaki nedenler her an, her toplumda mazeretler halinde tasniflenmiştir ve canlıdır. Uygarlığın kurucu ögesi düşünce katmanlarının mantığını tek tek açmak, gökkubbe altında tozlu yaprakları aralamak zarureti hasıl olur. Kitleler, bireylerin oluşturduğu bir yığındır ama ortak bir kimlik görsel olarak ancak tarihte mevcuttur . İstanbul'u kuşatan Yezid orduları, ezip geçen Haçlı savaşları, şehri düşüren Latin istilası, Aztekleri ortadan kaldıran Cortez ya da İnkaların soyunu kurutan Pizarro. Uslup farklı, görüntü benzer, harekete geçiren neden aynıdır. İnsan olarak ölü kuşakların geleneğinden doğup zihinlere tasallut olan ayrıştırıcı yazılım günceldir ama dogru mudur? Kendi kendini iyileştiren çiplerin bulunduğu zamanda kendini onaran toplumun geç kalması, idrak eksikliği  bizleri yorar. Bugünün sosyal platformunda kimseyi dışlamadan, zamirlerarası koşullanmaları tartışmanın yeridir ve zamanıdır.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1124810&CategoryID=41


***


10 Mart Pazar : 2013
Tarih profesörü ve Taraf Gazetesi yazarı Halil Berktay, barış sürecinden umutlu olduğunu söylüyor. Bir röportajdan çok renkli biyografi ve şaşırtan bir geçmiş ;  bazılarına göre inkar, bazılarına göre yüzleşme ve yıllar sonra ibretle izlenen bir iç hesaplaşma. .


http://www.zaman.com.tr/pazar_solculuk-hayatimda-cok-fazla-hiyarliklarim-oldu_2063144.html


***


9 Mart Cumartesi: 2013
Hafızayı yeniden inşa etmek..

Zamanın tanıklığından yola çıkan bellek, iki değişken arasında bu coğrafyada olağanüstü bir statü kazanmıştır.  Cennetle cehennem arasında beklerken, gözler açıldı. Ârafta yer aldılar ; imtiyazlı zümrenin egemenliğini  itiraz edenlerin tereddütünü çoğu zaman paylaştık. Ne var ki, reddiyemiz tutarlıdır. Batının tüm değerlerini inkar anlamına gelmez. Demokrasiyi herhalde Doğu'dan öğrenmedik. İnsan hakları, sivil toplum örgütleri, çevre bilinci, tartıştığımız sanat ve değiştirmeye çalıştığımız tarih. Batının karşısına Doğu bilincini  koyup saf seçmemizi  isteyenlere şaşmamak mümkün değil. Toplumlar arasında her zaman ödenmemiş borçlar olmuştur, devreden bakiyeler olacaktır. Post modern bir ideoloji halini alan fobik tüm yıkıcı nefret politikalarını gereğinden fazla ciddiye almak mümkün değildir. Dünyanın belleği sınırların ayıramayacağı kadar kolektiftir. ..  

Efkan Bahri Eskin  şöyle yazmıştı : " Sosyalist Olamayacak Kadar Postmodern; Postmodern Olamayacak Kadar Geleneksel; İslamcı Olamayacak Kadar Dünyevi; Dünyevi Olamayacak Kadar Dürüst: Oğuz Atay.. " Doğu Batı'nın 2000/11 sayısı hatırlanmaya değer ..

http://www.dogubati.com/tum-sayilar/yayinlanan-sayilar/11-sayi-11-turk-dusunce-seruveni-araftakiler.html

Oğuz Atay , İdris Küçükömer, Cemil Meriç, Kemal Tahir ve diğerleri Türk münevverinin Aydınlanmayla imtihanı macerasında asimetrik dokunuşlar geliştirdiler. Kalp gözüyle baktılar. İnsanların varlıklarını belirleyen onların bilinçleri değil, tersine bilinçlerini belirleyen onların toplumsal varlıklarıydı. Toplum buradaysa, bilinç başka coğrafyada yol alamazdı. Ülkenin ruhunu taşıyan muhafazakar temayülleri olan sol aydınlara bugünün olanaklarıyla makro bir düzeyden bakmak, mahrumiyetlerden doğan haklarını teslim etmek gerekiyor. İdolojilere yakından baktığımızda küresel olarak konformist ezberleri bozmak için bugün fazlasıyla argüman var sosyal medyada..

Diyalektik Materyalizm vurgusunu doğuran cümlenin kaynağını Marks'ın Engels'e yazdığı 'Benim yaptığım yalnızca tarihin yasalarını keşfetmektir diye başlayan' özette görürüz. Tarihin hep kötü taraftan ilerlediği bir gerçektir. Sosyal bilimlerde diyalektik diyebileceğimiz tek çizgi üzerinde dosdoğru ilerleyen matematiksel bir formül olmadığını yaşadık ve gördük.  Bugün devrimci de, evrimci de olan tüm kesimlerin ortak nefretini kazanmış bildiğimiz kapitalizmdir. Herkesin müşteki olduğu bu sistem her bakımdan dünyayı ve insanı kelimenin gerçek anlamıyla değiştirmiştir. Hayatımıza yeni organlar eklemiştir. Bize verdiği hiçbir üründen vazgeçemeyiz. Çalışkandır ; pazara yılmadan yenilikler sunar. Üretim araçlarını sürekli değiştiren kapitalizm  işvelidir, paylaşımcıdır, ilerlemeden yanadır. Parçalanmış mülkiyetin değişkenliğini göremeyen marksist sol ise muhafazakardır. Bookchine bakarsak isyankar anarşizm bile geçmişi, formülün değerlerini arar olmuştur.  Yeni köprülere, küresel mübadeleye, sınırları kaldıran özgürleşmeye tereddütle bakar. Doğal hayatı korumak ister. İroniyle biraz da abartarak söylersek adalet, eşitlik gibi uygulaması imkansız ilkel güdülerden kaynaklanan talepleri vardır.  Güdümlü tecrübelerimiz bizi gölgelik alanlara sürüklemiştir. Her olayın dünde bir nedeni, yarında bir sonucu olacaktır. Marksın,1848'de Manifestoda ve Kapital'in ilk cildinde ortaya koyduğu asketik kavramlar, kıyametçi ruh hali, 3.cilt 3. bölümde kar oranlarının düşmesiyle nıhai sonun geleceğine ait öngörülere dönüşmüştür. Tarihin yasaları ne keşfedilmiş, ne de icat edilmiştir. Ancak zamanın ruhuyla sonradan  görülmüştür ki birlikte oynanan bu  temsil  köle/efendi diyalektiğinin zaruretidir. Tıpkı Nâzım’ın dediği gibi: Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların/ zaruri neticesi bu!/ deme, bilirim!/ O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim./ Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz.  Sosyalist devletçi iktidarlar, emperyalist sistemi terbiye etmiştir. Düşman rakibi beslemiş, güçlü kılmıştır. Silah sanayinin şehvetinden doğan teknolojisiyle bir ayağı kozmosta, diğeri okyanusların tabanlarına kadar uzanan güvenlik sistemleri icat eder. Bugünkü sosyal paylaşımın imkanlarını,   finansal endüstrinin şizofrenik merakına ve korkutucu  nevrozlarına borçluyuzdur.  Pratikte görüyoruz ki, sümülasyon zıtların birliği üzerinden doğrulanmaktadır. Post modern çağda her kavram, kendini inkar eden teorileri ve düşmanını kullanarak güçlenmektedir. Jean-Jacques Rousseau'nun dediği gibi Tarih, aslında insanın bozuluşunun,  vasıfları itibariyle gerileyişinin tarihidir. 

***

8 Mart Cuma: 2013
Ayça Köseoğulları / Boyunca, 8 Mart-7 Nisan 2013 Mars / Artist run space

New York'ta yaşayan sanatçı Ayça Köseoğulları, karakalem desenlerinde, adeta kişisel bir evren kurma fikri ile uğraşmaktadır. Ardışık (sequential) bir dilin mütemadiyen kullanımı ve çalışma sekanslarının obsesif kararlılığı, çizimlerin gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklandığına bizi inandırır. Ayça, evreni kendi bakış açısından tanımlamaya çalışırken, hayali bir kozmogoni yaratır. Sanatçının desenlerindeki boşluk, daha doğrusu, sayfanın sınırları ile sanatçının sayfa üzerine koyduğu işaretler arasındaki yer, üretim potansiyelinin özgürleştirildiği alandır. Desenlerinde ön ile arka fon, resmedilen ve resmedilmeyen arasındaki gerginliği açığa çıkararak izleyiciye, bu mecrayı sanatçının elinin şekillendirdiğini hatırlatmış olur. Sanatçı, bir seri işaret ya da sembol üretmekten ziyade, -ki bu desenler kesinlikle böyle de okunabilir- desenlerle eleştirel bir ilişki kurmakla ilgilenmektedir; takıntılı, algısal ve keskin bir ilişki... Erken dönemlerinde yapmış olduğu manzara desenleri, yıllar içinde zihinsel bir 'kartografi'ye (mapping) dönüşerek gelişme göstermiş ve bugünkü halini almıştır. Ayça, kendisi, işleri ve izleyiciler arasında şiirsel bir temas noktası yaratırken, izleyiciyi içgüdüsel bir zaman ve mekan düzlemine taşır.

www.marsistanbul.net


***


7 Mart Perşembe : 2013
İnsan, eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı ..


http://www.youtube.com/watch?v=7Xn5NTk_FUM





***


6 Mart Çarşamba : 2013
Hiç'leşmede 'kayıp' vardır. Boşluk ise doldurulmayı bekler . Boş sayfa umut yüklüdür. Sanatı,  dil aracılığıyla aktaran  paradigma birini ötekine dönüştürür. Lisanın çaresizliğini, imgeler tamamlar.  Bugün  Brüksel Türkiye AB Temsilciği salonlarında ressam Metin Güçlü'nün Boşluk/Nothingness  adlı sergisi açılıyor.. AB nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliği kadrolarının böyle bir kültür hamlesine canıgönülden sahip çıkmaları, organizasyonun tüm detaylarıyla ilgilenip kültür/sanatın verdiği barışcı mesajları Avrupa kamuoyuyla paylaşmak için profesyonelce çaba göstermeleri  sevindiricidir. Bu etkinliğin ciddi bir ekip çalışmasının sonucu olduğunu biliyoruz.. 



























Ölüm denilen salınımda, perde kalktığında bir boş'luktan bir boşluk'a savruluruz.  Bedenin ayırıcılığı kalkar;  içerinin iradesi dışarının neş'esine katılır. Topraktan ışığa aktığımızda, 'hafıza' dediğimiz emaneti yanımızda taşırız. 
Son/suzluk tecrübemiz, damla damla ummana dökülür.. 
Metin Güçlü / Boşluk .. 
Küratör Beste Gürsu / Brüksel 6/26 Mart 2013



***


5 Mart Salı : 2013
Chavez öldü.. Çoğunluğun diktatörlüğünün,  acıları doğuran geleneği ortadan kaldıran bir örgütlenme olmadığını tarih bize gösterdi.. Tek bir mazlumun, ceza ile ödülün, eğitimle bankaların, hapisahanelerin olması bile düzenleyici bir iradenin zaruri iyiliğine, aşılmaz bir acziyetin yarattığı mesafenin varlığına işaret eder. Daha önce olduğu gibi merkezi üretimin yanıbaşındaki  makyajlanmış otoritenin  zapturaptını görmezden gelebiliriz.  Ya da anti kapitalist söylemler, kulağa hoş gelen senfonik bir retorik üretebilir. Chavez, Ahmedinejad, asık ya da güler yüzlü sosyalistler aynı şemsiyenin altında yer alabilir. Ne var ki, bugüne kadar haksızlıklardan, hoşnutsuzluklardan  doğan yaratıcı siyasi çözümler ne bilimden türemiştir ne de teorisi sorunlu sosyalizmden.   Tüm kurumlarıyla despotizm el değiştirmişse sorunu yeşerten, zorbaların yazdığı tarihi besleyen kültür yaşamaya devam edecektir. Hayat, muhayyilemizin zayıflıkları, hafızamızın kaytarmalarıyla ancak ağır aksak yaşanacak bir görev, eksiksiz yerine getirilemeyecek ağır bir ödev olmuştur.. Adalet duygumuzun doğuştan olması ve kalblerin solda yer alması yetmez. Cüzdanlarımızı sağ cebimizde taşırız. Umut, nisyana ihtiyaç duyar.. 

"yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular / o çelenk on bin yıllıktı, taşıyıp getirdiler / ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkemediler / bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi…"

Doğrudan demokrasinin bilincinde olmak, doğrudan bir temsil biçimi yaratmaz. Yarattığı temsilin söylemidir.  Her mecazla çizilmiş  maskenin ardında çüremeye açık kurumsal çıkarlar vardır. Hakikat diye bir şey yoktur. Yalnızca hakikat söylemini kullanan bir mecaz vardır. Bilimsel sosyalizm büyük bir aldatmacaydı. Zaman, siyasetten bir bilim üretmenin  mümkün olmadığını bize göstermiştir.. Onun yaptığı merkezi tutan paradigmanın baştan çıkarıcı söylemine karşı, doğru zamanda, uygun coğrafyada  kendi otoritesinin neş'esini yerleştirmekti. O kadar..  Kanserden ölen Venezüellanın sosyalist  Devlet Başkanı Hugo Chavez'in ölüm haberi dünyanın gündemini değiştirdi. Uygulamaya koyduğu radikal siyasal dönüşümler, neo-liberalizme karşı umut  oluşturdu..  Chávez, ülkesinde toplumu derinden sarsan hastalıklarla, dahası emperyal tahakküm mekanizmasına karşı yerleşmiş tepkilerle, sıradışı nevrozlarla, hatta ve hatta tepeden inme düzleyici/düzenleyici geleneklerle karşılaştı. Yoksulluk, açlık, cehalet, barınma, çalışma ve kadın hakları  gibi sorunların çözümünün kapitalist sistem içinde sağlanamayacağını savundu ; tabanın katılımıyla kurulacak  radikal bir değişimden söz etti..  Venezüela'da çok daha adil bir düzen, barışçı, eşit ve özgür bir toplum ancak despoitik olmayan bir sosyalizmle gerçekleşecekti.. Burada daha fazla demokrasi mi yoksa sosyalizm mi sorusunu sormamız yerinde olur ; ya sosyalizm ya barbarlık cümlesi fragman değeriyle önemlidir ama uygulamada sosyalist/kapitalist olsun her iktidar düzeni idame ettirecek yeterli kaynakları sağlamak, istenilen servisleri vermek, kadrolarını beslemek için zora başvurması kaçınılmazdır.  Venezüellanın zenginliği bir nebze bu zoru ertelemiştir.. Chavvez ya doğal kaynakları ya da emeği sömürecekti ; petrolü, doğalgazı  vardı, varoşlardaki yoksulluğu, muhaliflere yapılan baskıyı görmezden gelirsek nisbi bir adalet sağladı. En büyük sempati, danslar eşliğinde kolonyalist geleneği teşhir etmesineydi. Anti Amerikancı söylemiyle dünyanın dört bir yanında görüşlerinden çok davranışları yankı buldu. Latin rüzgarını arkasına aldı ;  Kuzey'in üstünde bir  kasırga  gibi esti. Başta Busch'un ve kıtadaki muz cumhuriyetlerini yönetmeye alışmış çokuluslu şirketlerin kabusu oldu.  Güney Amerika'nın aynı söylemi paylaşan 6 liderinin kanser olması dikkat çekicidir; uzun bir hastalık sürecinin ardından Chavvez öldü. 'Suikast mı?' sorusu akla gelirken, Venezuella liderinin ölümü Yaser Arafat'ınki gibi genetiği değiştirilen ürünlerde kişinin biyolojik kodlarına uygun kimyasallar geliştirerek servis yapma becerisine sahip modern tıp endüstrisinin maharetine bağlanabilir. Komplo teorileri küçümsenmemelidir ; bunlar perdelenen gerçeklerle ilintilidir..  Bugün ABD,, "Yeni bir sayfa açılıyor" açıklamasını yaptı. En ilginç yorum İran'dan geldi. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, "Chavez'in İsa gibi Mehdi gibi geri döneceğine şüphe yok" dedi.. Mazlumların olduğu dünyada, emperyal söylemden rahatsızlığını dile getirebilme yeteneğine sahip  kurtarıcılara her zaman ihtiyaç duyulacaktır.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/22747709.asp
http://siir.sitesi.web.tr/turgut-uyar/terziler-geldiler.html


***


Haftanın Sanat Çizelgesi 4 Mart - 10 Mart

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=402276&kn=12&ka=4&kb=12



***


Duygu Süzen / NABIZ
05 Mart 2013 – 30 Mart 2013

Basın bülteninden / MERKUR,  Duygu Süzen’in “Nabız” başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının en yeni işlerinin yer aldığı,  05 Mart 2013 – 30 Mart 2013 tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan sergi, insan-doğa ilişkisine genç bir sanatçının merceğinden bakma olanağı sunuyor. İnsanı, doğanın bir parçası olarak kabul eden ve varoluş bilincini sanat üretiminin duyumsattıklarıyla özdeşleştiren Duygu Süzen, bu bağlamda betimlediği görüntüleri, “anı/bellek” açısından geçmişe ait öz-yaşamsal mekanlardan aldığı ilhamla kurguluyor. Süzen'in, resimlerin içinde ve dışında olan kişi olarak, istemli bir şekilde yarattığı takip alanı, izleyiciyi, resme odaklarken, içsel yoruma açık bir nitelik kazandırıyor. Sanatçı, izleyiciyi bu yorumlama sürecine dahil ederek kendisi, resimdeki mekanda var olan öznenin duygu durumunun nabzını tutuyor.  Duygu Süzen, mekan-figür ilişkisini doğa-insan ilişkisi üzerine konumlandırırken, çini mürekkebi ve suluboyanın kağıt üzerindeki birlikteliğinde, duygusal derinliğini artırıyor.

MERKUR Galeri, sanatseverleri, Duygu Süzen’in belleğinden günümüze getirdiği anılarını, farklı tekniği ve içsel bir yorumuyla kağıda aktarışını izlemeye davet ediyor.



***


Duchamp'ın yolladığı pisuvar, kavramsal bir eser değil, sergi düzenleyicilerine işleviyle bağlantılı bir hakaret nesnesiydi; yıllar sonra farklı yorumlandı.   Dünya sanat tarihini şu an herkes -zan ettiği gibi- kendi hesabına yazıyor.. Amerikan tasarımının  elverişli öznesi Marina Abramoviç ise  hâlâ insanları kullanmaya devam ediyor.. İşin amacından ziyade biçimine yoğunlaşanlar görünmeyen o mucizenin peşinde.. Dünya ne kadar ilerlese ilerlesin, hikaye eski.. Ne mucize var, ne kurtarıcı ne kahraman.. Mazlumla zalimin hikayesinde değişmeyen rol, köle/efendi diyalektiği.. Aslı ile Kerem'in maceraları tadında bu sufli gösteriyi kenardan izleyen bizimkiler yıllardır yapılan her işe fena halde hayran.. 


4 Mart Pazartesi : 2013
Bugün cüretkarca e-skopta tartışmaya açılan konuyu  öğretim üyesi Tomur Atagök, sanatçılar Yusuf Taktak ile Bedri Baykam'la birlikte yer aldığımız 2009'daki bir panelde dile getirmiştik.  Hazırlıklı değillerdi.  "Bu saçmalıklara aldırmayın, bunlar sanat manat değil, arenada kan arayan çağdaş barbarlıklar" dediğimizde konformist bir sanat tarihçisi, bilinen martavalları tekrarlayan bir öğretim üyesi olan Tomur Atagök çok şaşırmış, Duchamp'dan başlayan eleştirilerimize tepki göstererek sanata saygı duyulması gereğini ifade etmişti.. Ardından görünmeden sessiz bir şekilde gitmişti.. Akademik kadro mutmain/tatmin olmuş bir güven formu üzerinde hergün bilinen ezberi tekrar ederler.. İşleri budur. Yerinde duramayan, sorgulayan, kalıpları terk etmeye meyilli olanlar, düşünce üretenler ise entellektüellerdir. Reseptörleri kurumsal zihniyeti sürdüren maaşa bağlı kadrolara göre çok daha açık olduğu halde diğerlerinin dediklerimizi kabul ettiği sanılmasın. Bedri ile Yusuf  değerlendirmemize katılmasalar da demokratik görüş çerçevesinde bunun da düşünülebileceğini hoşgörüyle söylemişlerdi ; o kadar.. Bu düşüncelere katılmak herkesin ayakları altındaki zemini yerinden kaydırır ; farkındayız. Ne ki zaruri şartların barizliği  bugün, sermayeyle içiçe geçmiş Çağdaş Sanatın gayri akli tavırlarını, zümresel kazançlara açık şahsi  çıkarlarını Batı üzerinden yavaş yavaş sorgulama gereğini doğuyor.  Biz konu üzerine 21 Mayıs 2010 tarihinde yandaki sütunda bulabileceğiniz düşüncelerimizi aktarmıştık. Kendi telif malzeme üretmeyen Türkiye'nin münevverleri aidiyetlerinden,  bağlı oldukları asimetrik zeminden tedirgin. E skop, ürkek de olsa sayfalarında radikal eleştirilere zaman zaman yer veriyor. Marina Abramovic eleştirisi bunlardan biri..   

16 Mayıs 2010'da Nur Çintay, Radikal Gazetesi'nde Pazar günü, 'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' başlıklı bir yazı yazdı..  New York'ta Abramovic sergisini izlemiş, belli ki çok etkilenmiş.Uzun uzun saçmalıklarda bulduğu hikmeti, insanın tükenmişliğinde bulduğu değeri, fotograf güzelliğindeki bir öyküye dönüştürerek anlattı..  : "Sanatçının bir de yeni, orijinal çalışması var: Hayatındaki en uzun süreli solo işini yapmak üzere, her gün MoMA’nın ikinci katındaki masanın başında sessiz ve hareketsiz oturuyor Abramovic. Karşısındaki sandalyenin sakini değişse de o kıpırtısız, mimiksiz, Dolmabahçe’nin kapısındaki askerlerden farksız... Her gün müze açılmadan önce sandalyedeki yerini alıyor, müze kapandıktan sonra kalkıyor. ‘The Artist Is Here’ takribi 600 saatlik bir performans. İnsan bunları görünce bizdeki bazı sergilerin sade suya tiritliğine daha çok acıyor."

Entellektüel bir kaygıydı bu. Enginliklere zıplamak, derinliklere kulaç atma isteğindeki Nur Çintay,  bunları yapamayan bir ülkenin sanatını izlemek zorunda olduğu için kendini kötü hissediyordu!

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=996941


 Sanat ve Emek / "Marina Abramoviç'in Sömürü ve İstismarına Karşı Performans İşçisi Bir Sanatçının İsyanı" başlıklı yazıda  04/03/2013 / skopbülten aynı konuyu 3 sene gecikmeyle işliyor . Yazının girişi şöyle :

"12 Kasım 2011’de Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi (MOCA) kuruma gelir sağlamak üzere her yıl düzenlediği gala gecelerinden birini düzenleyecektir. Gecenin şeref sanatçısı, çağdaş sanatın günümüzdeki en güçlü isimlerinden olan Marina Abramoviç’tir. Davetiye fiyatları 2500 dolardan başlayıp 100 bin dolara kadar çıkan; Hollywood yıldızlarından büyük koleksiyoncu ve oligarklara kadar %1’in en üst dilimine mensup 700’ü aşkın konuğun katılacağı gecede, başka birtakım gösterilerin yanı sıra Abramoviç’in iki performansı icra edilecektir. Gala öncesinde performansların içeriği büyük bir sır gibi saklanır. Abramoviç, eserlerinde görev alacak sanatçıları belirlemek üzere kentin çeşitli yerlerine asılan ilanlarla “performans sanatçısı, dansçı, yogi ve oyuncu” lara çağrıda bulunur: “Dinamik, mükemmel fiziksel dayanıklılığa sahip, odaklanma ve disiplin becerisi yüksek, 1.50-1.70 boylarında, her yaştan yetişkin kadın ve erkekler” aramaktadır. Ayrıca performansın icrası için “uzun süre hareketsiz ve sessiz durabilme” becerisi gerektiği, “sadece kadın icracıların bir kısmı” için çıplaklık koşulu olduğu belirtilir.. Devamı ..

http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-emek-marina-abramovicin-somuru-ve-istismarina-karsi-performans-iscisi-bir-sanatcinin-isyani/1179


***


İzmit Körfezi'nde 55 yıl önce yaklaşık 400 kişinin hayatını kaybettiği "Üsküdar Vapur Faciasını" anlatan "72 numaralı Üsküdar" belgesel filminin galası Kocaeli'de yapıldı . Belgesel filmin yönetmeni Berk Erözer, kendi imkanlarıyla iyi bir proje gerçekleştirdiğini düşündüğünü ifade ederek, iyi bir ekiple projenin tamamlandığını kaydetti..

“Üsküdar Vapur Faciası”nın son tanıklarından Hikmet Ağaçkoparan ise facia ile ilgili bir belgeselin yapılmasında çok geç kalındığını vurgulayarak, “İlk yıllarda yapılsaydı çok iyi olurdu ama zararın neresinden dönerseniz kardır. İbret alınması, ders çıkarılması gereken bir olay” diye konuştu..


***      


18 Ocak – 9 Mayıs 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Cda-Projects Grant Sunum-performans Serisi bağlamında Burak Delier, Merve Ünsal, Aykan Safoğlu, Jalal Toufic ve Selçuk Artut eserlerini sergileyecekler..


Her sanatçı sunum-performans formatını kendi pratiği içinden yorumlayacak. Söylemin sahnelenmesine yönelik stratejiler önerecek. Cda-Projects Grant Sunum-performans Serisi’nin tartışmaya açacağı konular arasında, sanatsal üretim ve nasıl pazarlandığı, otosansür, sanatçı öznenin kurgulanışı, sonsuz geri dönüşün kısır döngüsü ve Türkiye’deki sanat pratiğinin tarihi boyunca Batı ile sorunlu ilişkisi bulunuyor.


Merve Ünsal / Bir Metin Başlar, Biter.. 
Cda-Projects Grant Sunum-performans Serisi 12 Mart 2013, 18:30, İstiklal cad. no 163 Mısır Apt. KAT1 - Tünel ..  

Sanatçı, evden işe onyedi dakikada yürüyor. Bu zaman dilimini, düşünmek ve rahatlamak için kullanıyor ki bu iki unsur, üretimi -bütün üretimler- için önemli. Sunum-performansı onyedi dakikalık bu zaman dilimine ayna tutmak için aynı süre zarfında gerçekleştirerek pratiğini konumlandıracak. Herhangi bir mesleğin ya da iddia ettiğimiz kişisel tanımların sınırlarının izini sürmek aslında tanımladığımız o şeyin ne olduğuna dair inancımızla ilgilidir.

Merve Ünsal (d. 1985, Lahey) İstanbul’da yaşayan bir sanatçı. Sunum formatını kullanarak sanatsal üretiminin ne demek olduğunu sorguluyor. Daha önce bu konuyu yazar ve editör olarak da incelemiş olan sanatçı, ‘bulduğu’ kelime ve fotoğraflarla, otomatik süreçler kurgulayarak kolajlar yaptı. m-est.org‘un da kurucularından; sanatçıyı merkez olarak alan bu online proje, sanatçıların işlerini, atölye ziyaretlerini, görsel pratiklerle ilgili ya da görsel pratikleri temel alan yazılara yer veriyor.Sunum-performans Türkçe olacaktır.

İwww.cda-projectsgrant.org



***

CDA-Projects, genç sanatçıları GYF 2013'e katılmaya davet ediyor.. Son başvuru 31 Mart


http://www.cda-projects.com/tr-projects-gyf13.asp


***


Mağdurlar hunharca örgütlendi.. Böyle görmüşler, doğru bilmişlerdi. Politik bilgi, kundakçı ekonometri, yollar, fabrikalar, bankalar, istasyonlar. İdeoloji insanı yordu. Godot'yu bekledik gelmedi ; Dostum Elmor.. Düş/Man nerede?

Sanatçının yapıtı üstüne söylemini anlatarak biçimlendiren eleştiri,  yaratıcı bir müdahale değil, kültür endüstrisi içinde bir görev ifa etmektedir.. Erinç Seymen / Düşler Gerçeğe Dönünce Sergisi üstüne ..

http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=920&makale=Erinç Seymen ve Düşler Gerçeğe Dönünce

***


Aklın Çıkmazlar Douwe Draaisma'nın tıp alanındaki bir geri plan okuma çalışması. YKY'den çıktı. Perihan Özcan'ın tanıtımla ilgili yazı başlığı : Cins isimleri özel isimlere dönüştürme çabası.. Kitabın referans kaynağı  www.whonamedit.com adresine bakmakta fayda var diye yazıyor. http://kitap.radikal.com.tr/Makale/cins-isimleri-ozel-isimlere-donusturme-cabasi-351202



***



3 Mart Pazar : 2013
İstanbul Kadıköy'de iki şahin yaralı olarak bulundu. Kadıköy Belediyesi bakımevinde tedavi altına alınan şahinlerden biri kanadı alındığı için artık uçamayacak.. İyilik yaptığını sanan insanoğlunun bilinci yapısal olarak sapkın.  Ölümden kurtarılmak günümüzde, hayat boyu acı çekmek, tutsak kalmak anlamına geliyor. Böyle bir bedeli şahin ister miydi? ; cevabı yok..  Ne var ki, doğanın diyalektiğinde böyle bir uzatma da yok. Durumu en güzel bir Mevlana hihayesi özetliyor : Mesnevi'den.. 

http://tvarsivi.com/player.php?y=13&z=2013-03-05 07:35:00

Mevlânâ'nın Mesnevî’de geçen hikayesi bugünümüze ışık tutuyor.. Farsça kaleme alınıp bugünkü Türkçleştirilmiş haliyle metin şöyle :  "Yaralı şahin kuşu, bir yaşlı kadının bahçesine kondu. Yaşlı kadın perişan görünümlü şahine acıdı, merhamet etti yanına aldı.Aç şahinin önüne çocukları için hazırladığı hamur bulamacını koydu. Şahinin, önüne konan tasa gagasını daldırması ile başını sallayarak geri çekmesi bir oldu. Çünkü şahin et yerdi, hamur bulamacını yiyemedi.Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce üzüldü:«-Vah!» dedi, «Gagan uzamış, kıvrım kıvrım olmuş. Yumuşacık bir hamur bulamacını bile yiyemez olmuşsun. Senin önceki sahibin hiç mi Allah’tan korkmazdı ki, şu gaganı düzeltmemiş hiç!..» dedi ve eline aldığı kör makas ile şahinin gagasını kesmeye çalıştı.Şahin yaşlı kadının elinden kurtulmak için çırpınsa da, nâfile, kaçamadı. Yaşlı kadın şahinin gagasını kesti.Şahin çırpınırken, yaşlı kadın, şahinin kanatlarını gördü:«-Vah!..» dedi, «Senin eski sahibin sana hiç bakmamış, şu kanatların ne hâle gelmiş, kimi uzun, kimi kısa kalmış!..» diyerek, şahinin o güzelim kanatlarını elindeki makasla düzeltmeye başladı.Şahin acı ile kıvrandı, çırpındı… Çâresizce pençelerini kadının koluna attı ve tırnaklarını kadının koluna geçirdi. Yaşlı kadın, şahinin kanatlarını -güya- düzeltirken koluna batan tırnakları gördü:«-Vah vah! Önceki sahibin nasıl merhametsizmiş ki, bir kere bile tırnaklarını kesmemiş. Tırnakların ne de çirkin olmuş.» dedi ve elindeki makas ile şahinin avlanmakta kullandığı pençelerini söküp attı.

Câhil ve yaşlı bu kadının elinde rezil olan şahinin gözleri doldu. Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce hiddetlendi:“-Kimseye iyilik yaramıyor ki!..” dedi, “Ben iyilik yapıyorum, kuş ağlıyor.” diye söylendi. Sonra da elindeki kuşu:“-Git hadi, bildiğin yere!..” diyerek kaldırdı havaya attı.Şahin çırpındı uçmak için… Ama kanatları kesikti, uçamadı… Acı ile yere inmek istedi, tırnakları sökülmüştü yere de konamadı… Kendini yan üzeri bir kulübeciğin arkasına attı.  Koca koca avları, gökyüzünde süzüle süzüle avlayan cesur şahin kuşu, câhil kadının elinde korkak bir kargaya dönüşmüştü.."

Anlayana yaklaşık 800 yıl önce yazılmış bilgelik dolu temsili öykü çok şey anlatıyor.. İnsanoğlunun  ilerleyerek bugün geldiği yer  karanlık ve ızdırap dolu..


***


                          



2 Mart Cumartesi : 2013
"İlkokulu bitirdim. Gerisi yok.." Bunu diyen Müslüm Gürses milyonların kalbine taht kurdu. Mütevazı, derinlik sahibi, mahcup ve sakindi.. Şu an itibariyle durumu kritik.. Böyle yazıyor twitler, haberler, gazeteler..  Negri'nin söylediği gibi kapitalist sömürünün burjuva kimlik  politikası Nekro-politiktir.  Kurumsallaşan rolmodelleri yerinden oynatan varoşların seçkin kültürü aşma tekniklerine karşı biyo-statüko her yerde ve daima muhafazakardır ; entelektia anlamsız tepki gösterir. Jazzsever münevverlerin yürekleri cız etmeden medyada tepe tepe kullandıkları bir halk kahramanıdır Baba idolü.  'Dünyayı garipler kurtaracak' der. Ekonomi, hayatı matematiğe çevirerek yoketme rejimidir; sayıların efendilerine yoklukla yoksullar direnir. O, isyanın sırrını, öfkenin en naif biçimini  jiletler ve sazlar eşliğinde bir gösteriye dönüştürerek post modern/ist toplumun kodlarına bağışladı ...


İnsan dışında, hayatın ürünü hiçbir yaşam formunun lugatında 'özgürlük'  yoktur. Varlık, doğa içinde şayet kıstırılmışsa bu bir talep olur. Ekonominin deformasyonudur arabesk ; yoksa tabiat, hiçbir canlıyı bu kadar uzun bir süre acılar içinde ve çaresiz bırakmaz.  Keşfedilen bir alan değil, kuşatma altındaki sınırlı mekanın sürekli cançekişme duygusuyla dolu ideolojidir özgürlük.  Yalnızca 'insan', bu duyguyu idealleştirir, içselleştirir ve bulaştırır.  Kafese kapatılan bir canlının inlemesine benzetebiliriz onun yakarışını.. 

Hayatın bir biçimi yoktur ; biçimi veren, insana ve doğaya tasallut olan, mutluluğu, açlığı ve imkansızlığı birlikte yaratan üretim ekonomisidir. İngiliz kumaşı, mezura, iğne/iplik .. terziler geldiler ; makasları / tezgahlarıyla  nefesimizi kestiler ; nefretimize ve sevgimize 'değer'  biçtiler...  Kapitalizm bir yanda  Beethovenları, senfonileri, şehir yaşamının zenginliklerini, güzellik ve uçarılıklarını yaratırken diğer yanda  değişim değeriyle tüketim sektörüne Orhan Gencebayları, Müslim Gürsesleri, şehrin varoşlarının pejmurde  yalnızlığını, imtiyazsız gençliğini, yoksulların hıçkırıklarını hediye etti  .. Türkiyenin jazz'ı, arabesktir dersek alınırlar. Aydınların müstehzi bir hoşgörüyle izledikleri kıstırılanların, tutunamayanların müziği, görmezden gelinen bu kültürün haşarılıkları, mağduriyet ve  sömürüyle ilintili bir gerçek üzerine yükselmiştir ..  Paramparça olan Baba idolü, elitizmden üreyen  tüm çakma sanat gösterilerine karşı çok daha özgün ve bize aittir.. 


Haber ajanslarından beyin ölümünün gerçekleştiği yönünde gelen haberlerin ardından Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu “Müslüm Gürses'i kaybettik. Çok üzgünüm, başımız sağolsun. Ailesi ve yakınlarına başsağlığı diliyorum” dedi. Ancak Müezzinoğlu, Twitter hesabından Müslüm Gürses ile ilgili yaptığı açıklamayı daha sonra sildi. Kırklareli'nde bulunan Bakan Müezzinoğlu, "Müslüm Gürses'in dün gece durumu kötüydü" dedi.

Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Deniz Şener ölüm haberlerinin ardından kameraların karşısına geçerek bir açıklama yaptı. Şener, Gürses'in menajerinin 'beyin ölümü gerçekleşti' yönündeki açıklamaları için beyin ölümü kriterlerinin henüz gerçekleşmediğini, ancak durumunun çok kritik olmasının bu tür yorumlara neden olmuş olabileceğini söyledi : Gazetelerde yer alan  açıklama şöyle : Durumunda son günlerde olan durumundan farklı bir durum yok. Genel durumu iyi değil, iyiye gitmiyor. Hala yoğun bakımda. Makine desteğiyle hayatını sürdürmekte. Genel itibariyle iyi değil. Kaybedebiliriz. Ama beyin ölümü gerçekleşmiş değil. Özellikle son günlerde iyiye gitmediğini görüyoruz. Kaybedebiliriz. Bu risk yüksek..


http://www.sabah.com.tr/fotohaber/kultur_sanat/muslum-gurses-kimdir?albumId=45070
http://www.youtube.com/watch?v=g-9hiLT6LG4


***



1 Mart Cuma : 2013
Öyle bir hava estiriliyor ki, gizli kamerayla çekildiği düşünülen reklam filminde, Anadolu Efes oyuncuları kolektif zorunluluk temelinde  bir klasik müzik konserine gittiklerini düşünüyorlar ; Biz de ekran başında öyle  düşünüyoruz.. Konserin bir yerinde orkestra  Duman’ın ”Senden Daha Güzel” şarkısını çalmaya başlıyor.. Herkes şaşkın..

Türkiye, dünyadan ne kadar kopya çekerse çeksin, kendi benzemezliğini tekrarın merkezine maharetle yerleştirmekte olağanüstü bir beceri gösteriyor.. Eser kopya olsa da, kimlikler eşsiz, dünyaya bakışımız cüretkar ve benzersiz.. Bu, kötü bir şey değil..

Çoğumuz için eziyet olabilecek bir konser izleyeceğiz diyor filmin ilk karesinde  basket oyuncusu. Bu cümle birbirinin benzeri iki reklam filminin  'yerli'  versiyonunda yer aıyor. Tekrarın imkansızlığı burada devreye giriyor. Biliyoruz ki, Güncel Sanatta intihal yok ; buna yerel içeriklendirme diyorlar.. Post modernist toplumun reklamcısı, işveren lehine oyuncuları olduğu kadar gözü yaşlı izleyicileri de kullanmakta tereddüt etmiyor.. Çağdaş Türk resminin Empresyonistler'le başlayan ilk örneklerinden başlamak koşuluyla tüm çağdaş versiyonları sektirmeden daha önce yapılmış/This has been done before/bunlar daha önce yapıldı klişesini doğrulayan örneklerle dolu. Arşivler,eleştiriler, aydınlanmacı format ortada.. Bu ülkede intihal bir tarz ; suç olması mümkün değil.. Meşruiyetten devreden Cumhuriyet geleneği bu.. Özgünlük, yerli  filmin ilk sahnesinde  Anadolu Efesli basketçinin klasik müzik konseri için 'eziyet' vurgusuyla sağlanıyor. Batıda böyle bir yakarış kimseden duyamazsınız. Türkiye'de yapılan her girişim özgün kalmaya mahkumdur dersek mübalağa etmiş olmayız.. 


http://www.youtube.com/watch?v=28w1ryicl9A

http://www.youtube.com/watch?v=tEqJV1acgN4

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1123872&Yazar=SERHAN-BALI&CategoryID=41


***


Ahir zamanda inzar'ı dinle, nezir'e bak.. Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz ..






Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet..


Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com


***