Selim İleri nitelikli bir edebiyatçı ; aslına sadık kalarak başkasına ait bir hikayeyi roman şekline getiriyor . Gazeteci Murat Bardakçı'nın kınadığı bazı bestecilerimiz, yakın coğrafyadan bazı eserleri, aslına sadakatını yitirmişçesine yaşadığımız ülkenin sözcükleri, motifleriyle yerelleştirerek yeniden uyarlıyorlar.. Kültürel topografyanın sinyalleri huzursuz.. Oğuz Atay'dan Orhan Pamuk'a Selim İleri'ye kadar onlarca edebiyatçı ve sanatçı intihalle suçlandı ; Sezen Aksu 'Adı Bende Saklı' parçası için Yunanlılar tarafından mahkemeye verildi.. Konu dünyada mülkiyet haklarının daha fazla koruma altına alınmasıyla birlikte daha da derinleşti. Parmetreleri/değişkenleriyle İntihal, çağa özgü tartışmalı, muğlak bir kavramdır ; sanatta kolaylıkla entellektüel bir merkez yaratmak, patentler oluşturmak, düşünsel zeminde olduğu kadar uygulamalarda da tekeller kurmak mümkün değildir.. İntihali, zoraki bir bilimsel temelden çok hukuk ve geleneği yaratan günlük kullanım değerleri, hayatın bio-pratiklerine bakarak tartışmak gerekir.. Sanat bir ihtiyaçtan doğduysa, alıntı ve taklit'te insani anlatım güdüsünün tamamlayıcısıdır denilebilir. Yaşayan her birey tarafından an be an katkılarla zenginleştirilen sosyal kolektif bilincin ortak lisanından etkilenmek durumun tabiatından, benzer şartların zaruretindendir.. Ortak alanda yaptığımız tecrübede, her alıntı ve benzerliği 'intihal' olarak değerlendirmek doğru mudur?
İntihalin, 'fikri mülkiyet hakkı'ndan doğduğunu kabul edersek, Manet'nin kendi yolundan giden Empresyonistleri, Türkiye'den Nazmi Ziyaları, Hikmet Onatları , Picasso'nun Kübistleri neden mahkemelerde süründürmediğini anlamakta zorluk çekeriz.. Marcel Duchamp, Joseph Beuys, John Cage'in önce boy sırasına göre aralarında restleşmeleri sonra da bugünkü çağdaş sanatçılarla hukuk önünde hesaplaşmaları gerekir.. This has been done before/bunlar daha önce yapıldı klişesi böyle bir durumu anlatmaktadır.. Özgünlükte, ince bir sınır vardır ; inthalle ilgili teknik bir yargıda bulunmadan önce buna dikkat edilmelidir..
30 Ocak Çarşamba : 2013
Esinlenmeden öte etkilenme ; sanatta 'intihal' plagiarism ya da düz anlamıyla fikren (ç)alıntı sorunu.. Bilimin ölçüleri her yerde, her zaman geçerli midir?
Çokca tartışılan bir konudur akademik dünyada intihal suçlamaları. Entellektüel tekel yaratma diye de bakılabilir, emek hırsızlığı diye de. Hoşgörü nerede başlar, ne, ne kadar tolere edilebilir ; tartışma konusudur. Ne ki tek ölçü intihal'den kategorik bir sonuç yaratmaksa, yaptırım hukukunda, müeyidelerde aranan bilimsellikse durum daha da karışabilir. Çünkü bilimin amacıyla, sanatın amaçsızlığı tezattır. Bilimin lisanıyla, sanatın dilini anlamak mümkün değildir. İlerleme üzerine kurulu uygarlık bilinci, hedefsiz bir yaratma zenginliği sunan doğanın diliyle uyumlu değildir. Sanatın eylemini ve jargonunu anlamlandırmak için, insan varlığını yaratan doğal süreçle, 'bilim' kavramının uzlaşmazlığına dikkat çekiyoruz. Yaratıcı etkinliğin başlangıcından değil, toplum olarak kuruluşundan itibaren formel yapısını amorflaştırarak günümüze devreden ekonomik serüveninde son hedef kâr dürtüsüdür. Bugün sosyolojik hayatta oluşan, herkesin herkesle rekabetinde / savaşında olgunlaşan amaç, 'doğruyu bulmak' değil, doğruyu yaratmak obsesyonudur. Zümresel praksisin ilgili suçlamaları da bu hedefle ilgilidir. Kıyaslamaları yaparken, sanatın doğal uyum arayışını ve organizmanın bünyevi teminatlarına özenle, şuurla yeniden bakmalıyız ; özellikle sanatta sosyal 'etik' reflekslerden çok, insanın 'taklit' güdülerini göz ardı etmemek gerekiyor.. İnsanın kolektif dünyasının inşasında 'taklit'i etkisizleştirmek/hiçleştirmek mümkün değildir. Bu 'hiç' ortadan kaldırıldığında, geriye kalan -'her' şey- olmayacaktır.. Murat Bardakçı, Türk Pop müzğinin özgün olmadığını ifade ettiği 'Pop,arabesk ve İntihal 'başlıklı yazısında ' Türk pop müziği denen şey bize ait değil, halis muhlis Yunan, Balkan, Lübnan bir milletler çorbasıdır. Şıngır mıngır oynak bir palikarya havasını hıçkırıkla boğmak yahut bunun tersini yapıp salya sümük bir Lübnan namesini cıvıltıya çevirmekte üstümüze yoktur.' diyor. Pajoratif tanımlarla reddetiğinde bile yapılan çalışmanın bize ait bir özgünlük taşıdığını kabul ediyor Bardakçı..
Biz sanatta intihalin mümkün ol/a/madığını söylerken, Kierkegaard 'Tekrar eden, tekrarın imkansızlığının ta kendisidir' diyor.. İnsan türünün yaratıcı etkinliği tek bir kimsenin, kolektif zekadan, sosyal süreçten kopuk eseri olabilir mi? Etkilenmek, fikirlerimizi mübadele etmek, birbirimizi taklit etmek meşru mudur?
Fikrin sahibi, düşüncenin mülkiyeti olur mu? Mülkiyet haklarını titizlikle savunan çağdaş batı, patentleri koruma altına alıyor ; telif hakları üzerinden kültürün bireysel etkinliğini, sanki her şeyden bağımsız bir sürecin benzersiz ürünü imişcesine tekelinde tutmayı idealleştiriyor. İnsanoğlunun kolektif bilincinin eseri entellektüel birikim, özelleştirme sarmalına büyük bir iştahla yuvarlanıyor. Diğer endüstriyel alanları es geçelim ; peki sanatsal üretimde, ç/alma, intihal (plagiarism) mümkün müdür?
Günümüz romancısı Selim İleri, Halit Ziya Uşaklıglıgil'in eserini yeni baştan yazıyor. Tipik bir inithal vakası diyebiliriz olaya nereden baktığımıza bağlı olarak. Zaten kendisi de bu bağlantıyı açık açık vurguluyor. 616 Sayılı Radikal Kitap Eki'ndeki yazısından okuyalım : 'Kırık Deniz Kabukları’nı 1993 yılında yayımlamıştım; çok severek yazdığım bir romandı. O yıllarda sessizlikle karşılanmış, üzerinde hemen hiç durulmamıştı. Kırık Deniz Kabukları, Halid Ziya’nın hüzünlü eseri Bir Acı Hikâye’nin ‘roman’ıydı. Mehmet Rauf’un Eylûl’üne, Yakup Kadri’nin Nur Baba’sına yoğun göndermelerle yazmıştım Kırık Deniz Kabukları’nı.' Peki Selim İleri, Halit Ziya'nın romanını inthal ederek ,ç/alarak okuru yanıltmış, iki eser arasındaki farkı ortadan kaldırmış mıdır? Yaygın kanının aksine bizce değildir. Emek süreci, insanın varoluşunun bütün toplumsal aşamalarında ortaktır. " Üretken emek, yeni ürünü dönüştürürken kendi değerleri de ruh göçümüne uğrar. Tükenmiş bedenden ayrılıp yeni yaratılmış olana geçerler." Kap. 1/222 Zaten Deleuze'de daha geniş perspektiften baktığında şu saptamayı yapabiliyor : ' Tekrarın itici gücü, bir başarısızlık, bir eksiklik, bir kusur değil, fark, üretimin katıksız, aşırı olumlanmasıdır.' Özetle toparlarsak : Doğruyu bulmak ile doğruyu oluşturmak arasında fark büyüktür; sanatta intihal fenomeninin yeniden tartışmaya açılması gerektiğini söylüyoruz..Bir nesneyi, sanat eseri haline getiren şey, o nesneye, gündelik çıkarları paranteze alarak bakabilmektir ; Burada Kant'tan yola çıkan Japon felsefeci Karatani'nin saptamasına katılıyoruz. Lakin entelektüel tekelin misyonunu sürdüren intihal suçlamaları, çıkara dikkat çeken parantezin içine odaklanmış. Dışındaki oluşumun ne'liğini görmezden geliyor.. Daha fazlasını örneklerle bu blogdaki intihal konusunu işlediğimiz iki yazıda anlattığımız için tekrar etmeyelim ; tartışmanın ucu açık kalsın..
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/gunumuze-etkisiyle-350712
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/808694-pop-arabesk-ve-intihal
http://www.haberturk.com/polemik/haber/745223-siz-sadece-pop-yapin-hanimefendi
***
Fikrin sahibi, düşüncenin mülkiyeti olur mu? Mülkiyet haklarını titizlikle savunan çağdaş batı, patentleri koruma altına alıyor ; telif hakları üzerinden kültürün bireysel etkinliğini, sanki her şeyden bağımsız bir sürecin benzersiz ürünü imişcesine tekelinde tutmayı idealleştiriyor. İnsanoğlunun kolektif bilincinin eseri entellektüel birikim, özelleştirme sarmalına büyük bir iştahla yuvarlanıyor. Diğer endüstriyel alanları es geçelim ; peki sanatsal üretimde, ç/alma, intihal (plagiarism) mümkün müdür?
Günümüz romancısı Selim İleri, Halit Ziya Uşaklıglıgil'in eserini yeni baştan yazıyor. Tipik bir inithal vakası diyebiliriz olaya nereden baktığımıza bağlı olarak. Zaten kendisi de bu bağlantıyı açık açık vurguluyor. 616 Sayılı Radikal Kitap Eki'ndeki yazısından okuyalım : 'Kırık Deniz Kabukları’nı 1993 yılında yayımlamıştım; çok severek yazdığım bir romandı. O yıllarda sessizlikle karşılanmış, üzerinde hemen hiç durulmamıştı. Kırık Deniz Kabukları, Halid Ziya’nın hüzünlü eseri Bir Acı Hikâye’nin ‘roman’ıydı. Mehmet Rauf’un Eylûl’üne, Yakup Kadri’nin Nur Baba’sına yoğun göndermelerle yazmıştım Kırık Deniz Kabukları’nı.' Peki Selim İleri, Halit Ziya'nın romanını inthal ederek ,ç/alarak okuru yanıltmış, iki eser arasındaki farkı ortadan kaldırmış mıdır? Yaygın kanının aksine bizce değildir. Emek süreci, insanın varoluşunun bütün toplumsal aşamalarında ortaktır. " Üretken emek, yeni ürünü dönüştürürken kendi değerleri de ruh göçümüne uğrar. Tükenmiş bedenden ayrılıp yeni yaratılmış olana geçerler." Kap. 1/222 Zaten Deleuze'de daha geniş perspektiften baktığında şu saptamayı yapabiliyor : ' Tekrarın itici gücü, bir başarısızlık, bir eksiklik, bir kusur değil, fark, üretimin katıksız, aşırı olumlanmasıdır.' Özetle toparlarsak : Doğruyu bulmak ile doğruyu oluşturmak arasında fark büyüktür; sanatta intihal fenomeninin yeniden tartışmaya açılması gerektiğini söylüyoruz..Bir nesneyi, sanat eseri haline getiren şey, o nesneye, gündelik çıkarları paranteze alarak bakabilmektir ; Burada Kant'tan yola çıkan Japon felsefeci Karatani'nin saptamasına katılıyoruz. Lakin entelektüel tekelin misyonunu sürdüren intihal suçlamaları, çıkara dikkat çeken parantezin içine odaklanmış. Dışındaki oluşumun ne'liğini görmezden geliyor.. Daha fazlasını örneklerle bu blogdaki intihal konusunu işlediğimiz iki yazıda anlattığımız için tekrar etmeyelim ; tartışmanın ucu açık kalsın..
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/gunumuze-etkisiyle-350712
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/808694-pop-arabesk-ve-intihal
http://www.haberturk.com/polemik/haber/745223-siz-sadece-pop-yapin-hanimefendi
***
***
Sanatı anlamak zor / CERMODERN’de sanat tarihi seminerleri başlıyor. Bedia Ceylan Güzelce’nin program yönetmenliğinde gerçekleştirilecek olan “Sanatı Anlamak-Kısa Batı Sanatı Tarihi” atölyesi, bu varoluş sürecini incelemek, sanatı tanımak, anlamak ve anlamlandırmak isteyenler için iki aylık bir eğitim programı sunuyor.
Çağdaş sanatta hep bir alt metne ihtiyaç var. Rehber de bu noktada devreye giriyor..
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/10/08/cagdas-sanati-anlamak-artik-her-yigidin-harci
Sanatı anlamak zor / CERMODERN’de sanat tarihi seminerleri başlıyor. Bedia Ceylan Güzelce’nin program yönetmenliğinde gerçekleştirilecek olan “Sanatı Anlamak-Kısa Batı Sanatı Tarihi” atölyesi, bu varoluş sürecini incelemek, sanatı tanımak, anlamak ve anlamlandırmak isteyenler için iki aylık bir eğitim programı sunuyor.
Çağdaş sanatta hep bir alt metne ihtiyaç var. Rehber de bu noktada devreye giriyor..
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/10/08/cagdas-sanati-anlamak-artik-her-yigidin-harci
Çağdaş Estetik / Galerinin Doğuşu: Sanatın Hayattan Ayrışması
14/02/2013 / skopbülten / Giorgio Agamben, Çeviri: Elçin Gen
14/02/2013 / skopbülten / Giorgio Agamben, Çeviri: Elçin Gen
http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-estetik-galerinin-dogusu-sanatin-hayattan-ayrismasi/1129
Kültürel etinlikler/sergiler
*İsviçreli sanatçı Charles Weber’in TRILOGY Sergisi 7 Şubat 2013 Perşembe günü
*Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi
Tekkubbe Binası’nda sanatseverlerle buluşuyor.
*Ahmet Elhan / Mürekkep - Composed adlı sergisi / Galeri Zilberman/ Tünel /Mısır Apt. 8 Şubat
*Zeynep Kayan / Eksik - Uncomplete, cda project'te ; Tünel Mısır Apt, 9 Şubat/Mart
*Bilal Çınar, Yazılanlar ve Çizilenler Sergisi 25 Ocak - 6 Şubat Arası Galeri Espas'ta
*Bedia Dipşo, Espas ve Leke Sergisiyle Galeri Espas'ta , 9 Şubat
*SERKAN YÜKSEL’İN SON DÖNEM ÇALIŞMALARINDAN OLUŞAN “TAHAMMÜL” İSİMLİ SERGİ 20 ŞUBAT/20 Mart tarihlerinde Kare Sanat/Nişantaşı'nda görülebilir.
Yolu Trabzondan geçen sanatçılar, Beşiktaş Çağdaş
*I love you more than art / 19 Şubat - 10 Mart 2013 Ekavrt Galeri- Küratör: Denizhan Özer
Değişmekte olan günümüz gerçeklerine karşı sevginin, aşkın, gerçek mutluluğun ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu anlatan 16 sanatçı, kendi gerçeklerinden yola çıkarak farklı disiplinlerde ürettikleri eserlerle sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Pemra Aksoy, Mustafa Albayrak, Işıl Arısoy, Tomur Atagök, Yıldız Doyran, Leyla Emadi, Gülten İmamoğlu, Nesren Jake, Ekin Onat, Aslı Özok, Deniz Pireci, Ahmet Sarı, Nurseren Tor, Tansel Türkdoğan, Erkan Yaprakkıran ve Semih Zeki'nin yer aldığı sergide, sanatçılar kendilerine has bir dille ürettikleri yapıtlarda tutkuyu, sevgiyi, aşkı, çelişkileri anlatan sanatçılar, içlerinde taşıdıkları yaşam sevinçlerini " seni sanattan daha çok seviyorum" diyerek anlatıyorlar..
*Nafi Çil & Nazan Kuşçu Sergisi 26 Şubat 13 Mart Tarihleri Arası Galeri Espas'ta
THESE SURFACES / Hakan Dağdelen'in "Bu Yüzeyler" adlı fotoğraf sergisi yarın Daire Sanat Galerisi'nin Tophane'deki mekanında açılıyor.. Sanatçı “Bu Yüzeyler” isimli serisinde, insan, makine, makineleşen insan, modernleşme, teknoloji gibi kavramları irdeliyor . Fotoğraflarında organik ve inorganik formları zıtlıklar içinde kullanıyor ; görsel imgelerini inşacı ve yapı bozumcu bir anlayışla sunduğunu ifade ediyor. Dağdelen, basın bildirisinde ' Adeta yer çekimsiz bir alanda, yeni bir zaman ve mekan algısı yaratmaya çalıştığını' söylüyor. Üretimlerinde fotoğraf, resim, heykel, yerleştirme gibi plastik sanatlar ve hareket tiyatrosu, modern dans gibi performans sanatlarından yararlanıyor.. www.dairesanat.com
Kültürel etinlikler/sergiler
*İsviçreli sanatçı Charles Weber’in TRILOGY Sergisi 7 Şubat 2013 Perşembe günü
*Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi
Tekkubbe Binası’nda sanatseverlerle buluşuyor.
*Ahmet Elhan / Mürekkep - Composed adlı sergisi / Galeri Zilberman/ Tünel /Mısır Apt. 8 Şubat
*Zeynep Kayan / Eksik - Uncomplete, cda project'te ; Tünel Mısır Apt, 9 Şubat/Mart
*Bilal Çınar, Yazılanlar ve Çizilenler Sergisi 25 Ocak - 6 Şubat Arası Galeri Espas'ta
*Bedia Dipşo, Espas ve Leke Sergisiyle Galeri Espas'ta , 9 Şubat
*SERKAN YÜKSEL’İN SON DÖNEM ÇALIŞMALARINDAN OLUŞAN “TAHAMMÜL” İSİMLİ SERGİ 20 ŞUBAT/20 Mart tarihlerinde Kare Sanat/Nişantaşı'nda görülebilir.
Yolu Trabzondan geçen sanatçılar, Beşiktaş Çağdaş
*I love you more than art / 19 Şubat - 10 Mart 2013 Ekavrt Galeri- Küratör: Denizhan Özer
Değişmekte olan günümüz gerçeklerine karşı sevginin, aşkın, gerçek mutluluğun ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu anlatan 16 sanatçı, kendi gerçeklerinden yola çıkarak farklı disiplinlerde ürettikleri eserlerle sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Pemra Aksoy, Mustafa Albayrak, Işıl Arısoy, Tomur Atagök, Yıldız Doyran, Leyla Emadi, Gülten İmamoğlu, Nesren Jake, Ekin Onat, Aslı Özok, Deniz Pireci, Ahmet Sarı, Nurseren Tor, Tansel Türkdoğan, Erkan Yaprakkıran ve Semih Zeki'nin yer aldığı sergide, sanatçılar kendilerine has bir dille ürettikleri yapıtlarda tutkuyu, sevgiyi, aşkı, çelişkileri anlatan sanatçılar, içlerinde taşıdıkları yaşam sevinçlerini " seni sanattan daha çok seviyorum" diyerek anlatıyorlar..
*Nafi Çil & Nazan Kuşçu Sergisi 26 Şubat 13 Mart Tarihleri Arası Galeri Espas'ta
THESE SURFACES / Hakan Dağdelen'in "Bu Yüzeyler" adlı fotoğraf sergisi yarın Daire Sanat Galerisi'nin Tophane'deki mekanında açılıyor.. Sanatçı “Bu Yüzeyler” isimli serisinde, insan, makine, makineleşen insan, modernleşme, teknoloji gibi kavramları irdeliyor . Fotoğraflarında organik ve inorganik formları zıtlıklar içinde kullanıyor ; görsel imgelerini inşacı ve yapı bozumcu bir anlayışla sunduğunu ifade ediyor. Dağdelen, basın bildirisinde ' Adeta yer çekimsiz bir alanda, yeni bir zaman ve mekan algısı yaratmaya çalıştığını' söylüyor. Üretimlerinde fotoğraf, resim, heykel, yerleştirme gibi plastik sanatlar ve hareket tiyatrosu, modern dans gibi performans sanatlarından yararlanıyor.. www.dairesanat.com
***
29 Ocak Salı : 2013
Ressam Filiz Hatipoğlu'nun Zamansız adlı sergisi
Sanatçı, çalışmalarını şöyle tanımlıyor : Türk yazısının başlangıcından bu güne runik, arap ve latin harflerden oluşan imgeleri plastik öğeye dönüştürür¬ken yaşanmışlığın gerçekliğini kendi düşsel anlayışıyla tuvale aktarmaktadır. Özellikle latin alfabesinden önce yazı dili olarak kullanılan Osmanlı Türkçesini meydana getiren arap harflerinin kıvrak ve estetik değerini, üslup kaygısı taşımadan yorumlayarak resmetmektedir. Geçmişe olan bağlılığı onda yaşanmışlılığın izlerini duyumsatmaktadır. Yaşanmışlık duyusu ise düşsel imge¬lerle , Türk Sanatının da izlenimiyle sanatçının tuvaline yansımaktadır. Türk tarihinin eski yazma eserlerindeki temalar, şematik görseller, meridyenler.., geçmişten günümüze ışık tutan bilimsel gerçeklikte değerlerdir. Bu değerler; dairesel formlar içinde sanki tılsımlı gibi duran şekiller, sanatçının 'Zamansız' sergisine esin kaynağı olmuştur. Türk tarihinin eski yazma eserlerindeki temalar, şematik görseller, meridyenler.., geçmişten günümüze ışık tutan bilimsel gerçeklikte değerlerdir... Hatipoğlu, doğa'nın sonsuz renk ve enerjisi; yine doğaya ait zaman, kavram ve mekan duyumlarıyla 'Zamansız' bir yolculuğa çıkıyor..
http://www.filizhatipoglu.net/pPages/pArtist.aspx?paID=717§ion=120&lang=TR&bhcp=1&periodID=&pageNo=0&exhID=0
http://www.filizhatipoglu.net/pPages/pArtist.aspx?paID=717§ion=120&lang=TR&bhcp=1&periodID=&pageNo=0&exhID=0
***
İngiltere Başbakanı David Cameron, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada '2015 yılında İngiltere'yi , AB konusunda referanduma götürmeyi planladığını söylemiş. 'Etiyoloji' diye bir sözcük vardır. Vikipedi'ye baktık ; şöyle yazmışlar : "Terim Yunanca αἰτία aitia = sebep ve λόγος logos = kelime/lafız sözcüklerinden türemiştir. Felsefe, fizik, psikoloji ve biyolojide çeşitli fenomenlerin nedenlerini açıklamak, incelemek anlamında kullanılır." Genel olarak, 'etiyoloji', şeylerin niye olduğunu, olan şeylerin arkasındaki nedenleri inceleme bilimidir.. Demek ki fenomenlerin/oluşumların nedenlerini mantık çerçevesinde anlamak isteğimizde, bir 'bilim' kategorisine başvurmamız gerekiyor.. Özellikle Almanların, Merkel'in ve Avrupalı siyasilerin, Cameron'un Davos'ta AB bakanlarına yaşattığı sürprizden sonra literatüre almaları, elzem teknik kelimelere bir felsefe sözlüğüne ihtiyaçları var. Sözlük ellerinde beklerken, idrak süreleri dolduğunda bizim coğrafyadan yükselen bir sesle şok yaşamaları mukadder.. Roma hukunda'aklın ve gerçeğin uyumu/ Adequatio intellectus et rei' olarak geçer. Yani bir karar verirken kişinin, adil olması için aranan kıstas budur. Aklın ve gerçeğin uyumunun güncel politikanın bütün katmanlarında senkronize olması, ilişkilerde matematiksel bir denge sağlayacaktır. Bu güne kadar Türkiye'ye uyguladıkları 'havuç' politikasını ' etiyolojik' olarak Batılıların mantıken, olmadı vicdanen incelemeleri gerekiyor. Onlar inceleyedursun bizim tartışmamız gereken Türkiye'nin AB'nin ekonomik, ardından siyasi çöküşüne, kültürel erozyonuna karşı nerede konuşlanacağıdır.. Kendimizi ne gibi güvenlik duvarlarıyla, batan batıya karşı nasıl konumlandırabileceğiz?.. Diğer taraftan Çin gibi bir heyulaya karşı, hangi demokratik platformları yaratıp performansımızla dünyayı bundan sonrasını nasıl, hangi ittifaksal duruşla şekillendirebileceğiz? Rusya'nın Kafkaslar politikası, Türki uluslar paranoyası AB'ye rahmet okutur. Nefret söyleminin naçar ettiği halklarla çelişkilerin aşılması dünyayı olduğu kadar bu, ülkedeki her bireyi de doğrudan ilgilendiriyor. Ulusların parsellediği coğrafyalarda sıkıntılar yaderk/heteronom ; çözümler özerk değil. Lacan'ın 'ayna'sı gibi toplum dinamiklerini çalıştıran bir algı testi bekliyor. Çoklu katılımla yürürken karara bağlanacak askıda çözüm bekleyen temel çelişkimizle, kimlik bölünmemizle yüzleşmek zorundayız. Biz kimiz ve ne istiyoruz? Bu, önümüzde cevap bekleyen öncelikli soru..
28 Ocak Pazartesi : 2013
Biri diğerine galebe gelemeyecek kadar imkansız;
bir o kadar da mümkün bir talep..
Cumartesi akşamı tv'de Başbakan Erdoğan, 'Putin'e söyledim , alın bizi Şangay 5'lisine ; biz de AB'yi unutalım' dedi.. Batı'nın krizi derinleşiyor, genç nüfusu azalıyor. Amerika Detroid'de otomobil fabrikaları kapandı, metruk binalar yok bahasına satılıyor. Amerika, Çin ve Arap ülkelerinden aldığı kredilerle ayakta. ABD para birimi Dolar'ı ayakta tutacak itibari değerin ötesinde gerçek bir karşılığı yok. . Diğer yanda ürettiği her üründe dünyanın tüm dengelerini bozan, sömürüsü ve kural tanımazlığıyla tüm kavramları yoran bir Çin garabeti. Gene de böyle bir ekonomik coğrafyada bu teklif, fikren önemli ; AB'ye sitem ya da blöf diyemeyeceğimiz kadar da jeostratejik..
Dünyanın merkezinin Atlantik'ten Pasifik'e, Batı'dan Doğu'ya her geçen gün biraz daha hareketlenerek yer değiştirdiğini görüyoruz. Avrupa'nın ekonomik çöküşünün siyasal sonuçları olması kaçınılmazdır.. Röportajı dinlediğimizde yarın tartışılmaya başlayacak uzun bir sürece girdik diye düşündük. Taraf'ı saymazsak Cengiz Çandar'ın dışında bu önemli konuyu şimdilik değerlendiren olmadı.. Avrupa ne kadar eleştirirsek eleştirelim hristiyanlık kültürünün bütünleştirdiği birleşik bir coğrafyadır. Şangay 5'lisindeyse Çin, Rusya'nın dışında 3 Türki cumhuriyet Kırgızistan, Tacikistan,Özbekistan vardır. Hindistan girmek üzeredir. İran talep etmektedir. Büyük ekonomik boyutuna rağmen kültürel olarak çok parçalı bir yapıdır. Türkiye'nin tarihsel geçmişi, yönetim becerileri, nitelikli işgücü, çok uluslu kültürüyle iki ittifakta da yer alması nisbeten kolaydır. Ne ki, politik olarak düşünülme başladığını gördüğümüz önemli bir sürecin başındayız.. Geçmişe bakarsak, Çin dışındaki 4 ülkenin 1917 öncesi/sonrasında birlik konusunda sıkıntılı bir pratik yaptıklarını biliyoruz. Petro'dan ıı. Katherina'ya merkez ülke konumunda yer alan çarlık düzeninde, bizdeki tanzimat arayaşlarına parelel reform dönemleri yaşamıştır. 30/31 Aralık 1922 tarihli Lenin'in yazılarını okur, Stalin'in uygulamalarına bakarsak, Rusya'nın tarihsel olarak kendisine her dönemde nasıl bir siyasal misyon biçtiğini daha iyi değerlendirebiliriz.. Putin'le jeopolitik olarak bunun en üst düzeyde dile getirilmesi , Avrupa'yla ciddi bir restleşmedir. AB'ye blöftür veya değildir ; bilemeyiz. Johnson mektubundaki gibi bu, Türkiye'de politikanın içindeki çoğunluğun zaman zaman biraz sitemle dile getirdiği bir Batı'nın kendine çekidüzen vermesi talebidir. Batı'nın zararları, Türkiye'nin kâr hanesine yazılmaktadır. Her haliyle Erdoğan'ın Putin'e teklifi önemlidir ; yalnız bizde değil ilgili ülkelerde tüm düzeylerde tartışılmalıdır.. Japon denizinde başlayıp Akdeniz'de bitecek bir coğrafyanın yaratılmasıdır söz konusu olan. Rusya'yı anlamak için Sçerbatov'un 1784 tarihinde yazdığı bir ütopik devleti anlattığı 'Ofir Ülkesine Gezi'yi okumak yerinde olur. Güçlü merkezi devlet ideali çarlıktan bugüne kadar tüm kurumsal yapının demokrasiyi öteleyen esası.
Ekonomiye bakarsak Amerika'nın çöken otomobil endüstrisine karşın Çin 2102’de dördüncü kez yine dünyanın en büyük otomobil üreticisi ve piyasası oldu. 2009-2012 arasında yıllık otomobil üretimi 18 milyon adetin altına düşmedi. Rusya borsası 800 milyar, ABD borsası 2011'de 4 trilyon dolar kaybetmesine rağmen bugün 11 trilyon dolar hacminde. Çin borsası yaklaşık 4 trilyon dolar. Türkiye 300 milyar dolar. Hangisi olursa olur , bu eşitsiz güçler dengesinde şaibeli demokrasisi ve gerileyen nüfusu ve ekonomisiyle AB veya bütünüyle asimetrik duruşuyla Şangay 5'lisi ; Türkiye'nin katılımı, bu birliklerdeki hiç bir ülkenin olmadığı kadar dünyanın enerji merkezini belirleyecek, bu yapıları temelden yenileyecek, kültürel analojisinde/kıyas mantığında, tahayyülünde motivasyon yaratacak önemde bir seçim olacaktır. Bir Çin atasözü 'ilginç zamanlarda yaşayasın' der. O ilginç zamanların içinden geçtiğimiz bugün için küçük, yarın için büyük bir adımdır Putin'e Türkiye'nin teklifi.. Bu teklifin öncesinde Putin'den ilginç bir teklif geldiğini ve Şangay 5'lisine katılım isteğinin ona verilen cevap olduğunu Sami Kohen'in Milliyet'teki konuyla ilgili yazısından daha sonra öğrendik. Türkiye/Rusya ; her iki taraf için ezber bozan girişimleri takdir ediyoruz. Derin dondurucuda bekleyen sorunun karara bağlaması değil, imkansızın konuşulması bu coğrafyada mühimdir . Dünyada başka alternatiflerin mümkün olabilmesi fikrinin telaffuz edilebilmesi, ihtimalinden öte önemlidir...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1118662&Yazar=CENGIZ-CANDAR&CategoryID=98
http://gundem.milliyet.com.tr/dunyaya-cin-tehdidi/gundem/gundemyazardetay/29.01.2013/1661745/default.htm
http://gundem.milliyet.com.tr/dunyaya-cin-tehdidi/gundem/gundemyazardetay/29.01.2013/1661745/default.htm
***
27 Ocak Pazar : 2013
Amerika, evrensel standartları kurmakta zorlandığı kadar, bölgesel söylemi de anlamakta güçlük çekiyor..
Jeff Collins, Türk-Amerikan ilişkileri çerçevesinde iyi tanınan bir isim. 2006-2009 yılları arasında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde çalıştı. Türk siyasi hayatında birçok üst düzey isimle yakın diyalog kurdu. Obama yönetimi 2010’da Türkiye’ye özel bir önem atfederek Ulusal Güvenlik Konseyi bünyesinde Türkiye masasını kurduğunda bu sorumluluğu sırtlanan ilk isim oldu. Bu dönemde Amerikan siyasetinin en üst seviyesinde Türkiye ile ilgili diyaloğun parçasıydı.Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon’dan gelen bilgileri, kendi ilişkileri, deneyimleri ve soruşturmalarıyla zenginleştirerek üst düzey yönetime sunan kişiydi. Pozisyonun sorumluluklarını yakından tanıyan bir kaynağa göre “Karar verici değildi. Ama üst düzey yönetimin karar verirken kullandığı bilgileri kontrol ettiği için önemliydi.” Sonuçta Obama ve en yakın kurmaylarına Türkiye’yi anlatan kişiydi Türk tarafında sürekli yaşadıkları zorluk, liderlerin -hem iktidarda hem muhalefette- Türk halkına ilişkinin önemini açıkça savunmamaları... Amerikalı meslektaşlarına çok sıcak mesajlar veriyorlar. Ancak kamuoyuna karşı ABD’yi savunmuyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de ABD ile ilgili modası geçmiş komplo teorilerini azaltmakla ilgili hiçbir şey yapmamış oluyorlar. Pınar Ersoy'un Milliyet'teki haberi bizim buradan görüşümüze karşı, fotografa öteki yakadan bakan tuzukuru entelektüel bir Amerikalının portresini sunuyor..
***
26 Ocak Cumartesi : 2013
Hegel'e yakıştırılan 'camera obscura' metaforu, tersine merceğe düşen görüntüsüyle tepesi üstü duran bir filozofun eleştirisidir. Tam anlamıyla tersine çevrilmiş bir dünyanın değer yargılarına inat, yaşadığımız serüvenin ölmez doğrularını görebilmek/anlatabilmek için hakkı geç teslim edilmişlerin bilgeliğinden destek alırız... 'Gerçek' , zihinsel düzlemde materyalize olmuş bir halüsinasyondur. Yetmezlik duygusuyla yola çıkar sanat .. Mücadeleyle geçen yaşamda öznenin ve ortamın her anında, tüm görünen teferruatın ortasında zihnen huzuru ve bedenen uyumu arar. Hayata çıkarları gereği yamuk bakanlara çağdaş sanatın/tiyatronun mesajı her zaman, önce 'insan' olabilmektir. İrademiz dışında var olan, değiştirilemez talebin çağırdığı bu bio-politik ' gerçek' kadimdir ve evrenseldir. Ortak 'güzel' anlayışımız gibi bio genetik tabiatın tezahürü sosyaldir, ekonomiktir, edebidir. İnsani özgürlük tutkusunu canlandırma/resmedebilme ihtiyacı, her coğrafyada sanatın değişmez mottosudur. Temsil ister Jeanne D'arc'ı ister Yunus Emre'yi anlatsın, ister oyuncu/yorumcu Anton Pavloviç Çehov ya da Samuel Beckett'i oynasın , derdi, tasası hep kendinin merkezde yer aldığı insanların, halkının mutluluk/mutsuzluk hikayesidir.. Yazarın da öyle değil midir? Uzaktan baksın ya da yakında dursun.. Adı Nazım, Necip Fazıl veya Orhan Pamuk, Erol Akyavaş olsun ; ülkenin ruhu, eserine sinmemiş bir sanatçı var mıdır?
***
Tiyatro.. tiyatro..
3 MOTA oyuncuları d’Arc’ın Öteki Ölümü'nü sahneliyor .. "İster tarih yanlış yazılmış olsun, ister inanç yapıları.. Özde hep gerçek bir insanla karşılaştık.. Elimizde çarpıtılmadan kalan tek şey insan oldu.. Bu yüzden İster Tanrı İnsan’ı yaratmış olsun, İster İnsan Tanrı’yı ; bugün Tanrı da, İnsan da, İnsana inanmak zorunda…"
25 Ocak Cuma : 2013
Yönetmenliğini Ümit Çırak’ın yaptığı Stefan Tsanev’in “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” adlı oyunu Sahne3’te tiyatro severlerle buluşuyor. 3MOTAoyuncuları Ayşegül Aydın, Ümit Çırak ve Tolga Çıklaçiftçi’nin rol aldığı oyun, güncellenmiş ve düzenlenmiş son haliyle sahneleniyor. Oyunun yardımcı yönetmenliği Çağatay Çatal, müzik çalışmaları Pınar Dikbaş, kostüm tasarım ve uygulaması Mehmet Ali Zeren, dekor tasarım ve uygulaması ise Barış Dinçel tarafından yapılmıştır.
Atölye olmanın en önemli yanı; araştırmacı bir yapıya sahip olmasıdır. Bu yüzden “atölye” sözcüğünü yapılanmamıza temel alıyoruz ve bizi “bildik, bulduk, budur” kesinliğinden uzak tutmasını diliyoruz. Bu bakış açısı tüm çalışmalarımızı uzun soluklu arama, değerlendirme ve sınama süreçlerinden geçirmemize sebep oluyor.
Atölye çalışmalarına başlarken, bir yandan oyunculuk eğitimi vermeyi, bir yandan da insanı daha fazla tanımayı, anlamayı, ona daha fazla yaklaşabilmeyi hedeflemiştim. Bunun belki bilmediğim daha kolay binbir yolu varken oyunculuk benim elimde tutabildiğim en önemli alandı; öyle ki, sahneye çıktığınızda ya da kamera karşısına geçtiğinizde yaşayan “ben”inizde bir başka insan oluşumuna izin vermeniz gerekiyordu. Bu ilk bakışta empati ile beslenebilir görünse de; oyunculuk, kendinizi bir başkasının yerine koymaktan çok daha derin ve güçlü bir yapıya sahip. Bu da “ben”de yapılanacak her yeni gerçekliğinizle insanın, dolayısı ile insanlığın yapılandırdığı bir sürecin içinde gezinmenizi gerektiriyor. İnsanı aradığımız bir gezinti.
İnsanın gereksinimi ile başlayan sosyal yapılar ve bunların sistemleşmesi ve hatta kurumsallaşması dünden bugüne modern insanı nasıl biçimlemiş sorusunun yanıtı ancak tarihte gizlidir diyoruz. Ne var ki, yazılı tarih ve yaşanmış tarih arasındaki uçurumların köprülenmesi gerekiyor.
Üstelik bu insanın en büyük ihtiyacı olan inanç konusuna gelince işler daha da çetrefilli bir hal alıyor. Birbirinden farklı sosyal yaşam biçimlerinin ihtiyaç duyduğu inanç yapıları kendi varlıklarını koruyabilecek bir üst yapıyı da beraberinde getiriyor. Sosyal yapının ihtiyacı olan inanç, bulunduğu yapıyı yöneten kurumsallaşmış bir sisteme dönüşüyor. İnsan artık inançları ile kurumların dayattığı inanılması gerekenler arasına sıkışıyor, aynen yazılı tarih ile yaşanmış tarih arasına sıkıştığı gibi.
Bunları böylesine tartıştığımız sırada Bulgar yazar Stefan Tsanev’in yazdığı “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” adlı oyunu ile karşılaştık. Oyun bir yandan insan ve inanç kavramlarını tartışırken, öte yandan yazılmış resmi tarih ve yaşanan tarih arasındaki tezatı ortaya koyuyordu. Çevirisini Doç.Dr.Hüseyin Mevsim’in yaptığı oyunun dramaturjisi uzun bir süreçte tamamlandı. İnsan ve inanç bağının irdelenmesini hedeflediğimiz oyunun çalışma sürecinde, metinde ele alınan Hıristiyanlık dini yanısıra birçok inanç yapısını ele almak durumunda kaldık ki, Anadolu bu yönden çok zengin bir kültüre sahip. Tasavvuf bunların içinde kurumsallaşmaktan uzak yapısı ile oyunun temel algısına zemin oluşturdu.
İster tarih yanlış yazılmış olsun, ister inanç yapıları, özde hep gerçek bir insanla karşılaştık. Elimizde çarpıtılmadan kalan tek şey insan oldu.
Bu yüzden; İster Tanrı İnsan’ı yaratmış olsun, İster İnsan Tanrı’yı, bugün; Tanrı da, İnsan da, İnsana inanmak zorunda…
No:74 Kat:5 Daire:9 Osmanbey Şişli/İstanbul
Tel: 0 507 649 47 21 | 0 212 231 19 31
http://www.sahne3.com
***
22 Ocak Salı : 2013
Ciddiyet, sığlığı gizleme çabasıdır' demiş hazret ; haklı mı haklı...
Bu yüzyılın tüm deruni düşünürlerin toplanma alanıdır net üstünden yayın yapan sözlükler. Mahalenin delisi, günlük hayatın bilgesinin ötesinde bir ifşa etme rejiminin kurşun askerleridir sözlük yazarları. 'Maykıl ceksın ın bir sözüyle durumu açıklamaya çalışalım' dedikten sonra 'ciddiyet, sığlığı gizleme çabasıdır .' diyor bir Ekşi Sözlük filozofu. Biz dahil, fena halde hepimizi harcıyor. Erken öten horoz kategorisidedirler. Edebiyatta bir klasmandır ; Oğuz Atay'ın deyişiyle 'önsöz/sonsöz' yazının ilk keşşafları.. .. Buna rağmen tüm yazdıklarını, mizah yüklü eleştirisi içindeki bazılarına sempatik/antipatik gelebilecek, sınıfsız zümresiz herkese, her an çakabilecek kıvamdaki keskin zekayı ilgiyle takip ediyor, sevgiyle selamlıyoruz tüm sözlük yazarlarını...
***
Türkiye'de Komet/Gürkan Coşkun'u takdir edenler ya da sanatını araştıranlar için Rolan Topor sergisi Galeri Nev'de http://www.galerinev.com/tr/sezonsergileri görülmesi gereken bir etkinliktir.. Benzerlikler, bağlardan çok, Paris sıkıntısını, aynı bio-coğrafyanın hasatlarındaki çeşitliliğini, yaban/cı/laşmayı görmek kafkavari oyunları seven izleyiciyi zenginleştirecektir.
Haftanın sanat çizelgesi http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393698&kn=12&ka=4&kb=12
20 Ocak Pazar : 2012
Aslında her şey bizim idrakımızla başlar. Ne düşünüyorsak, neye inanıyorsak inanalım, merkez bizizdir ; önceliklerimiz vardır. Bu anlamda tarih ikiye bölünmüştür ; benden önce ve sonrasıyla. Felsefeciler, toplumla mutabık olamadıkları, hep yarım kalan hesaplaşmalarını miras bırakırlar gelecek kuşaklara. Analojik/metaformik bir figürdür o. Her düşünce üreten, aforizmalarından yararlanır. Ötekileşmeler üzerinden yapılan benzetmelerde dışlanan her düşünür, tutunamayan her yazar bir miktar onunla irtibatlanır. İnsanoğlu, yeryüzünün tarihinin yüzde birlik kısmında yaşadı; bundan sonraki kısmında da büyük ihtimalle türünün gelişimini tamamlamadan, dünyanın ontolojik varlığıyla doku uyuşmazlığı nedeniyle sahneden çekilecektir. Yabancılaşma, dışa doğru sosyolojik, içerde yarattığı tahribatla psikolojik bir süreçtir. Ocak ayı Nietzche'nin öldüğü son mekanı akıl hastahanesine yatmadan önceki o bilinen meş'um olayın yaşandığı tarihtir..

"Kendi berbat suratlarınızdan daha iyi maske takamazdınız, ey bugünün er kişileri!
Bedenin üstüne eğreti tutturduğunuz gerçek suratınızla, kiminle utanmadan yüzleşebilirsiniz!" diyor Nietzsche .. O dönemde 'insan' olarak Alman'ı tanımladıklarını unutmayalım.. Bugün uygarlık, tek bir ırkın refleksleriyle gittikçe her yabancılaşanı ortadan kaldırarak tek vücut, tek etik halinde hareket ediyor ; istenilen bu mudur?
Son on bir yılı boyunca bitkisel denebilecek bir hayat sürdü. Wagner, biraz da kinayeyle yanlış düşünmekten beyninin eriğidiğini söyler. 25 Ağustos 1900 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Bu sürecin başında hep anlatılan bir rivayet vardır. Toplumla uyum sağlamakta zorlanan filozof 3 Ocak 1889'da Alman kayseri Wilhem'in polisi tarafından kargaşa çıkarmaktan tutuklanır. Gerçekte orada tam olarak ne olduğu bilinmiyordur ; fakat sade tanıklar Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı söylerler. Aynı olay Dostoyevski'nin romanı Suç ve Ceza' da olayın kahramanı Raskolnikov'un başına gelmiştir.. Nietzsche aynı sahneyi bilerek ya da bilmeyerek yeniden canlandırır. Sonra Basel ve Jena'daki akıl hastahanelerine annesi tarafından yatırılır. Akıl hastanesini ziyaret edin ; orada kendine inancın ne kadar boş bir şey olduğunu göreceksiniz der. Onun yazdıkları psikolojinin temel argümanlarıdır; hayatıyla doğrulamıştır düşüncelerini. Suç ve Ceza'nın 67.sayfasında geçen öykü, arabacının parasını vererek aldığı, mülkiyetine geçirdiği bir beygire yaptığı zülmü ve bir çocuğun isyanını anlatır.. Bk . https://docs.google.com/file/d/0B5uyUUiBFgNlODBmejBxeGVXbnM/edit?pli=1
***
19 Ocak Cumartesi : 2013
Sanatçıların eserlerini para karşılığı değil de başka sanay eserleri, şiirler, İtalyanca kursu, hatta ömür boyu peynir tedariki karşılığında değiş-tokuş ettiği Art-Barter 5. Uluslararası Sergisi İstanbul'un alternatif sanat ortamlarından 5533’te gerçekleştiriliyor. Sergi daha önce Londra'da , Madrid ve Berlin'de de gerçekleştirildi.
26 Ocak’a kadar açık kalacak sergide eserlere para karşılığında sahip olmanız mümkün olmayacak. Beğendiğiniz eserleri almanız için para yerine sahip olduğunuz mal veya hizmetleri önermeniz gerekecek.
Serginin küratörlerinden ve 5533’ün direktörü Filiz Avunduk, Milliyet'ten Ulaş Gürşat'a Art Barter’ın ne olduğunu anlatmış..
26 Ocak Cumartesi : 2013
Hegel'e yakıştırılan 'camera obscura' metaforu, tersine merceğe düşen görüntüsüyle tepesi üstü duran bir filozofun eleştirisidir. Tam anlamıyla tersine çevrilmiş bir dünyanın değer yargılarına inat, yaşadığımız serüvenin ölmez doğrularını görebilmek/anlatabilmek için hakkı geç teslim edilmişlerin bilgeliğinden destek alırız... 'Gerçek' , zihinsel düzlemde materyalize olmuş bir halüsinasyondur. Yetmezlik duygusuyla yola çıkar sanat .. Mücadeleyle geçen yaşamda öznenin ve ortamın her anında, tüm görünen teferruatın ortasında zihnen huzuru ve bedenen uyumu arar. Hayata çıkarları gereği yamuk bakanlara çağdaş sanatın/tiyatronun mesajı her zaman, önce 'insan' olabilmektir. İrademiz dışında var olan, değiştirilemez talebin çağırdığı bu bio-politik ' gerçek' kadimdir ve evrenseldir. Ortak 'güzel' anlayışımız gibi bio genetik tabiatın tezahürü sosyaldir, ekonomiktir, edebidir. İnsani özgürlük tutkusunu canlandırma/resmedebilme ihtiyacı, her coğrafyada sanatın değişmez mottosudur. Temsil ister Jeanne D'arc'ı ister Yunus Emre'yi anlatsın, ister oyuncu/yorumcu Anton Pavloviç Çehov ya da Samuel Beckett'i oynasın , derdi, tasası hep kendinin merkezde yer aldığı insanların, halkının mutluluk/mutsuzluk hikayesidir.. Yazarın da öyle değil midir? Uzaktan baksın ya da yakında dursun.. Adı Nazım, Necip Fazıl veya Orhan Pamuk, Erol Akyavaş olsun ; ülkenin ruhu, eserine sinmemiş bir sanatçı var mıdır?
***
Tiyatro.. tiyatro..
Yazan: Stefan TSANEV
Çeviren: Doç.Dr.Hüseyin MEVSİM
Yönetmen: Ümit ÇIRAK
Dekor Tasarım ve Uygulama: Barış DİNÇEL
Kostüm Tasarım ve Uygulama: Mehmet Ali ZEREN
Müzik Tasarım ve Araştırma: Pınar DİKBAŞ
Yardımcı Yönetmen: Çağatay ÇATAL
3MOTAoyuncuları, modern insanın Jeanne d’Arc’ını Arıyor…
25 Ocak Cuma : 2013
Yönetmenliğini Ümit Çırak’ın yaptığı Stefan Tsanev’in “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” adlı oyunu Sahne3’te tiyatro severlerle buluşuyor. 3MOTAoyuncuları Ayşegül Aydın, Ümit Çırak ve Tolga Çıklaçiftçi’nin rol aldığı oyun, güncellenmiş ve düzenlenmiş son haliyle sahneleniyor. Oyunun yardımcı yönetmenliği Çağatay Çatal, müzik çalışmaları Pınar Dikbaş, kostüm tasarım ve uygulaması Mehmet Ali Zeren, dekor tasarım ve uygulaması ise Barış Dinçel tarafından yapılmıştır.
Ümit Çırak / Yönetmen yorumu: 'İnsanı aradığımız bir gezinti..
Atölye olmanın en önemli yanı; araştırmacı bir yapıya sahip olmasıdır. Bu yüzden “atölye” sözcüğünü yapılanmamıza temel alıyoruz ve bizi “bildik, bulduk, budur” kesinliğinden uzak tutmasını diliyoruz. Bu bakış açısı tüm çalışmalarımızı uzun soluklu arama, değerlendirme ve sınama süreçlerinden geçirmemize sebep oluyor.
Atölye çalışmalarına başlarken, bir yandan oyunculuk eğitimi vermeyi, bir yandan da insanı daha fazla tanımayı, anlamayı, ona daha fazla yaklaşabilmeyi hedeflemiştim. Bunun belki bilmediğim daha kolay binbir yolu varken oyunculuk benim elimde tutabildiğim en önemli alandı; öyle ki, sahneye çıktığınızda ya da kamera karşısına geçtiğinizde yaşayan “ben”inizde bir başka insan oluşumuna izin vermeniz gerekiyordu. Bu ilk bakışta empati ile beslenebilir görünse de; oyunculuk, kendinizi bir başkasının yerine koymaktan çok daha derin ve güçlü bir yapıya sahip. Bu da “ben”de yapılanacak her yeni gerçekliğinizle insanın, dolayısı ile insanlığın yapılandırdığı bir sürecin içinde gezinmenizi gerektiriyor. İnsanı aradığımız bir gezinti.
İnsanın gereksinimi ile başlayan sosyal yapılar ve bunların sistemleşmesi ve hatta kurumsallaşması dünden bugüne modern insanı nasıl biçimlemiş sorusunun yanıtı ancak tarihte gizlidir diyoruz. Ne var ki, yazılı tarih ve yaşanmış tarih arasındaki uçurumların köprülenmesi gerekiyor.
Üstelik bu insanın en büyük ihtiyacı olan inanç konusuna gelince işler daha da çetrefilli bir hal alıyor. Birbirinden farklı sosyal yaşam biçimlerinin ihtiyaç duyduğu inanç yapıları kendi varlıklarını koruyabilecek bir üst yapıyı da beraberinde getiriyor. Sosyal yapının ihtiyacı olan inanç, bulunduğu yapıyı yöneten kurumsallaşmış bir sisteme dönüşüyor. İnsan artık inançları ile kurumların dayattığı inanılması gerekenler arasına sıkışıyor, aynen yazılı tarih ile yaşanmış tarih arasına sıkıştığı gibi.
Bunları böylesine tartıştığımız sırada Bulgar yazar Stefan Tsanev’in yazdığı “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” adlı oyunu ile karşılaştık. Oyun bir yandan insan ve inanç kavramlarını tartışırken, öte yandan yazılmış resmi tarih ve yaşanan tarih arasındaki tezatı ortaya koyuyordu. Çevirisini Doç.Dr.Hüseyin Mevsim’in yaptığı oyunun dramaturjisi uzun bir süreçte tamamlandı. İnsan ve inanç bağının irdelenmesini hedeflediğimiz oyunun çalışma sürecinde, metinde ele alınan Hıristiyanlık dini yanısıra birçok inanç yapısını ele almak durumunda kaldık ki, Anadolu bu yönden çok zengin bir kültüre sahip. Tasavvuf bunların içinde kurumsallaşmaktan uzak yapısı ile oyunun temel algısına zemin oluşturdu.
İster tarih yanlış yazılmış olsun, ister inanç yapıları, özde hep gerçek bir insanla karşılaştık. Elimizde çarpıtılmadan kalan tek şey insan oldu.
Bu yüzden; İster Tanrı İnsan’ı yaratmış olsun, İster İnsan Tanrı’yı, bugün; Tanrı da, İnsan da, İnsana inanmak zorunda…
TİYATRO/SAHNE3
Adres: Meşrutiyet Mah. Halaskargazi Cad. Sebat Apt.No:74 Kat:5 Daire:9 Osmanbey Şişli/İstanbul
Tel: 0 507 649 47 21 | 0 212 231 19 31
http://www.sahne3.com
***
Dil, göstergeler üzerinden kurulur ; ne ki, özel isimler doğaları itibariyle tercüme edilemezliği ile perdelenip tekstte/metinde çevrim dışı kalırlar. Eleştiri, gündelik hayatta kozmik zekayla, ben'i kıyaslayıp hidayete erenleri, sapla samanı karıştırıp tozutanları bir nebze dolaylı yoldan hizaya davet etme sanatıdır ; Hegel, tekilliğin dilde ifade edilemeyeceğini söyler. Bu, burjuva dünyasının şekilsiz, birbirine/birine muhtaç, simbiyotik/ortak yaşamın alt/üst olmuş ilişkilerindeki hiyerarşik masonik dayanışmanın öznelliğini ortadan kaldırmaz. Eşitsizliğin yarattığı hasarın, dille ve kaderle açıklanamaz oluşu, zümreyle ilgili parçadan bütüne giden eleştirilerimize, ulusların sosyetesindeki şizofrenizmin tasvirine yönelik gözlemlerimize engel değildir.. Konu Figaronun berberi!.. .
23 Ocak Çarşamba : 2013
Van Gog'un, Patates Yiyenler tablosuna milyarlar yatıran koleksiyonerin ne patates yiyen yoksul köylüye ne de akıl hastanesinden firar eden ressamın varlığına tahammülü vardır. Eleştiri ve felsefe, abuk sabuk hakikatlerden, en olmaz fikirlerden, bilgece küfürler üretebilmek sanatıdır biraz da.. Ruhun keşiflerinin, en yüksek dünyevi değer olarak kullanılmasının önünde seçkinlerin algı engeli olduğu ise, egosantrik gerçeğin karanlık,sevimsiz yüzü..
Le Figaro gazetesinin haberine göre, yardımsever Matthieu takma adlı kişi, cumartesi günü yoksul bir aileyi Orsay Müzesi’ne götürmeye karar verdi. Haberde, Matthieu’nun, önce yoksul çifti ve oğullarını müzenin restoranında öğle yemeğine götürdüğü, restoranda ailenin ”hoş karşılandığı” belirtildi.
Daha sonra, müzede Van Gogh’un eserlerinin sergilendiği salondan çıkarken bir koruma görevlisi, diğer ziyaretçilerin kokudan rahatsız olduklarını belirterek, ailenin ve Matthieu’nun müzeyi terk etmesini istedi.
Ailenin kimseyi rahatsız etmediğini ve müze yönetmeliğinde kovulmalarını gerektirecek bir madde olmadığını söylemesine rağmen, aile ve Matthieu, önce daha az ziyaretçinin bulunduğu bir salona, daha sonra da müze dışına götürüldü. Bir yardım kuruluşunda görevli olan Matthieu, kendilerini çevreleyen 4 güvenlik görevlisinden açıklama istedi ancak alamadı. Müze yönetiminden Angelina Infanti, güvenlik görevlilerinin davranışını ”beceriksizlik” olarak nitelendirerek, görevlilerin kırıcı sözleri ya da tartışma riskini önlemek için aileyi müzeden çıkardığını belirtti. Matthieu ise, ”Hijyen nedeniyle kovulduklarında ısrar eden güvenlik görevlilerinin dışında kimsenin kırıcı sözler sarf etmediğini” vurguladı..
Her olay, bize bir şey öğretir. Dünyada hiçbir şey, tek temsilden meydana gelmez ; insanlık gösterisinin parçalı yapısı, pazılın sunumudur. Tekil olmak birey olmak değil, tek'e ait olmaktır. Tikel ise tümel'in çokluğun koparılmış parçası demektir. Bir türün bütün bireylerine değil de bir veya birkaç bireyine ilişkin olan, cüzi kısmı, parselitalesi tümelin karşıtıdır. Burjuvazinin suretinden yaratılan dünyada kolektif algının kendimizi biricik/eşsiz bulunmaz gösteren türlü halleri, tüm olumlu/olumsuz refleksleri tikel varlığımızın toplum olmasıyla insanlık milletinin her davranışında, zihnin bulutsu sisteminde yerli yersiz zuhur eder . Sınıfsal çelişkilerin ortak panosunda, sembollerin kollektif anlamı, göstergelerin ikonografik hareketleri vardır. Zerre/Toz, Ten'imiz/derimiz ise, kozmosta dışarı t/aşkın ruhumuz, 'Tin'imizdir ; Tin ne ölçüde insani hakikate katlanabilir, insani gerçek ne ölçüde kozmik hakikate tekabül eder? ; kıyas dışıdır. Mukayese arzusu, hedoniktir ; toposu/yüce ereği bölmüştür/bölünmüştür. Figaro'nun eylemi düğünsel/törenseldir. Taraftır, bağlıdır ; insanlık eleştirisiyle özgür değildir. Bir gösteren olarak tarafsız konumu çıkarsaldır ; yabancılaşması , çöken ahlakı, toplumu kurtarma girişimi olarak faydacıdır. Kantçı anlamda özgürlük, özgür olma buyruğundan doğmuştur. Figaro, kendinden iyi/kötü değildir. Sen kertede tin ile ten Fransa'nın uyumudur. Bilinmek ister ; görülmek için parçalanır.. Bazen iteler, bazen ötelenir.. Etrafında boşluk oluşturur, yer açar ; etik, kendini bütünden ayırır . Bilgeliğe ulaşmaktır amacı ; bazen göge, hep yaptığı üzre bazen ötekine doğru savrulur ..Konu avamın aşağılanmasıdır ve yüreklerin Fransız kalması mümkün değildir. Felsefeci Baudrillard'a sorarlar : Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmayı sürdürecek misiniz? Cevap verir Baudrillard: “Batı tarihinin temel yapı taşı moral bozukluğudur.” Bunu ben uydurmadım. “Yeni duygusal düzen” yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizasyon gibi sonuçlara yol açmış XIX. yüzyıla ait anlam bunalımının bir uzantısıdır ve bizim uzun XIX. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.
Soru: Batı’yı terk mi edelim?
Baudrillard: Batı dünyasının dışında kalan dünyalara da bakmak zorundasınız...
Dil, göstergeler üzerinden kurulur ; ne ki, özel isimler doğaları itibariyle tercüme edilemezliği ile perdelenip tekstte/metinde çevrim dışı kalırlar. Eleştiri, gündelik hayatta kozmik zekayla, ben'i kıyaslayıp hidayete erenleri, sapla samanı karıştırıp tozutanları bir nebze dolaylı yoldan hizaya davet etme sanatıdır ; Hegel, tekilliğin dilde ifade edilemeyeceğini söyler. Bu, burjuva dünyasının şekilsiz, birbirine/birine muhtaç, simbiyotik/ortak yaşamın alt/üst olmuş ilişkilerindeki hiyerarşik masonik dayanışmanın öznelliğini ortadan kaldırmaz. Eşitsizliğin yarattığı hasarın, dille ve kaderle açıklanamaz oluşu, zümreyle ilgili parçadan bütüne giden eleştirilerimize, ulusların sosyetesindeki şizofrenizmin tasvirine yönelik gözlemlerimize engel değildir.. Konu Figaronun berberi!.. .
23 Ocak Çarşamba : 2013
Van Gog'un, Patates Yiyenler tablosuna milyarlar yatıran koleksiyonerin ne patates yiyen yoksul köylüye ne de akıl hastanesinden firar eden ressamın varlığına tahammülü vardır. Eleştiri ve felsefe, abuk sabuk hakikatlerden, en olmaz fikirlerden, bilgece küfürler üretebilmek sanatıdır biraz da.. Ruhun keşiflerinin, en yüksek dünyevi değer olarak kullanılmasının önünde seçkinlerin algı engeli olduğu ise, egosantrik gerçeğin karanlık,sevimsiz yüzü..
Le Figaro gazetesinin haberine göre, yardımsever Matthieu takma adlı kişi, cumartesi günü yoksul bir aileyi Orsay Müzesi’ne götürmeye karar verdi. Haberde, Matthieu’nun, önce yoksul çifti ve oğullarını müzenin restoranında öğle yemeğine götürdüğü, restoranda ailenin ”hoş karşılandığı” belirtildi.
Daha sonra, müzede Van Gogh’un eserlerinin sergilendiği salondan çıkarken bir koruma görevlisi, diğer ziyaretçilerin kokudan rahatsız olduklarını belirterek, ailenin ve Matthieu’nun müzeyi terk etmesini istedi.
Ailenin kimseyi rahatsız etmediğini ve müze yönetmeliğinde kovulmalarını gerektirecek bir madde olmadığını söylemesine rağmen, aile ve Matthieu, önce daha az ziyaretçinin bulunduğu bir salona, daha sonra da müze dışına götürüldü. Bir yardım kuruluşunda görevli olan Matthieu, kendilerini çevreleyen 4 güvenlik görevlisinden açıklama istedi ancak alamadı. Müze yönetiminden Angelina Infanti, güvenlik görevlilerinin davranışını ”beceriksizlik” olarak nitelendirerek, görevlilerin kırıcı sözleri ya da tartışma riskini önlemek için aileyi müzeden çıkardığını belirtti. Matthieu ise, ”Hijyen nedeniyle kovulduklarında ısrar eden güvenlik görevlilerinin dışında kimsenin kırıcı sözler sarf etmediğini” vurguladı..
Her olay, bize bir şey öğretir. Dünyada hiçbir şey, tek temsilden meydana gelmez ; insanlık gösterisinin parçalı yapısı, pazılın sunumudur. Tekil olmak birey olmak değil, tek'e ait olmaktır. Tikel ise tümel'in çokluğun koparılmış parçası demektir. Bir türün bütün bireylerine değil de bir veya birkaç bireyine ilişkin olan, cüzi kısmı, parselitalesi tümelin karşıtıdır. Burjuvazinin suretinden yaratılan dünyada kolektif algının kendimizi biricik/eşsiz bulunmaz gösteren türlü halleri, tüm olumlu/olumsuz refleksleri tikel varlığımızın toplum olmasıyla insanlık milletinin her davranışında, zihnin bulutsu sisteminde yerli yersiz zuhur eder . Sınıfsal çelişkilerin ortak panosunda, sembollerin kollektif anlamı, göstergelerin ikonografik hareketleri vardır. Zerre/Toz, Ten'imiz/derimiz ise, kozmosta dışarı t/aşkın ruhumuz, 'Tin'imizdir ; Tin ne ölçüde insani hakikate katlanabilir, insani gerçek ne ölçüde kozmik hakikate tekabül eder? ; kıyas dışıdır. Mukayese arzusu, hedoniktir ; toposu/yüce ereği bölmüştür/bölünmüştür. Figaro'nun eylemi düğünsel/törenseldir. Taraftır, bağlıdır ; insanlık eleştirisiyle özgür değildir. Bir gösteren olarak tarafsız konumu çıkarsaldır ; yabancılaşması , çöken ahlakı, toplumu kurtarma girişimi olarak faydacıdır. Kantçı anlamda özgürlük, özgür olma buyruğundan doğmuştur. Figaro, kendinden iyi/kötü değildir. Sen kertede tin ile ten Fransa'nın uyumudur. Bilinmek ister ; görülmek için parçalanır.. Bazen iteler, bazen ötelenir.. Etrafında boşluk oluşturur, yer açar ; etik, kendini bütünden ayırır . Bilgeliğe ulaşmaktır amacı ; bazen göge, hep yaptığı üzre bazen ötekine doğru savrulur ..Konu avamın aşağılanmasıdır ve yüreklerin Fransız kalması mümkün değildir. Felsefeci Baudrillard'a sorarlar : Ne pahasına olursa olsun Batı’nın moralini bozmayı sürdürecek misiniz? Cevap verir Baudrillard: “Batı tarihinin temel yapı taşı moral bozukluğudur.” Bunu ben uydurmadım. “Yeni duygusal düzen” yani kurbanlardan oluşan duyarsızlık, pişmanlık üzerine oturmuş olan toplum, sanayi devrimi ve kolonizasyon gibi sonuçlara yol açmış XIX. yüzyıla ait anlam bunalımının bir uzantısıdır ve bizim uzun XIX. yüzyılımız boyunca da sürüp gitmiştir.
Soru: Batı’yı terk mi edelim?
Baudrillard: Batı dünyasının dışında kalan dünyalara da bakmak zorundasınız...
Fransa Baudrillard'ı hiç olmazsa bu olaydan sonra bir kere daha düşünmel, eleştirinin yükselen haykırışını dinlemeldir..
http://www.lefigaro.fr/actualite-france/2013/01/29/01016-20130129ARTFIG00323-une-famille-defavorisee-expulsee-du-musee-d-orsay.php
***
Simon Rees, Barber Visccher küratörlüğünde güncel sanatın İstanbul ayağı, Viyana'ya taşındı ..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1118569&Yazar=BAHAR-CUHADAR&CategoryID=41
***
Banasorma Onasor..
Işıl Eğrikavuk, Güncel Sanat hakkında okurlardan gelen soruları cevaplandırıyor ; iyi de yapıyor..
Nasıl Güncel Sanatçı Olurum?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1118799&Yazar=ISIL-EGRIKAVUK&CategoryID=41
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=DetayliAramaSonucV2&ItemsPerPage=10&PAGE=1&Keyword=&CategoryID=-1&prmEk=0&AuthorKeyword=I%DEIL+E%D0R%DDKAVUK&MuhabirKeyword=&startDateNull=&endDateNull=&Asc=0
http://www.lefigaro.fr/actualite-france/2013/01/29/01016-20130129ARTFIG00323-une-famille-defavorisee-expulsee-du-musee-d-orsay.php
***
Simon Rees, Barber Visccher küratörlüğünde güncel sanatın İstanbul ayağı, Viyana'ya taşındı ..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1118569&Yazar=BAHAR-CUHADAR&CategoryID=41
***
Banasorma Onasor..
Işıl Eğrikavuk, Güncel Sanat hakkında okurlardan gelen soruları cevaplandırıyor ; iyi de yapıyor..
Nasıl Güncel Sanatçı Olurum?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1118799&Yazar=ISIL-EGRIKAVUK&CategoryID=41
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=DetayliAramaSonucV2&ItemsPerPage=10&PAGE=1&Keyword=&CategoryID=-1&prmEk=0&AuthorKeyword=I%DEIL+E%D0R%DDKAVUK&MuhabirKeyword=&startDateNull=&endDateNull=&Asc=0
***
22 Ocak Salı : 2013
Ciddiyet, sığlığı gizleme çabasıdır' demiş hazret ; haklı mı haklı...
Bu yüzyılın tüm deruni düşünürlerin toplanma alanıdır net üstünden yayın yapan sözlükler. Mahalenin delisi, günlük hayatın bilgesinin ötesinde bir ifşa etme rejiminin kurşun askerleridir sözlük yazarları. 'Maykıl ceksın ın bir sözüyle durumu açıklamaya çalışalım' dedikten sonra 'ciddiyet, sığlığı gizleme çabasıdır .' diyor bir Ekşi Sözlük filozofu. Biz dahil, fena halde hepimizi harcıyor. Erken öten horoz kategorisidedirler. Edebiyatta bir klasmandır ; Oğuz Atay'ın deyişiyle 'önsöz/sonsöz' yazının ilk keşşafları.. .. Buna rağmen tüm yazdıklarını, mizah yüklü eleştirisi içindeki bazılarına sempatik/antipatik gelebilecek, sınıfsız zümresiz herkese, her an çakabilecek kıvamdaki keskin zekayı ilgiyle takip ediyor, sevgiyle selamlıyoruz tüm sözlük yazarlarını...
***
Türkiye'de Komet/Gürkan Coşkun'u takdir edenler ya da sanatını araştıranlar için Rolan Topor sergisi Galeri Nev'de http://www.galerinev.com/tr/sezonsergileri görülmesi gereken bir etkinliktir.. Benzerlikler, bağlardan çok, Paris sıkıntısını, aynı bio-coğrafyanın hasatlarındaki çeşitliliğini, yaban/cı/laşmayı görmek kafkavari oyunları seven izleyiciyi zenginleştirecektir.
Haftanın sanat çizelgesi http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393698&kn=12&ka=4&kb=12
***
20 Ocak Pazar : 2012
Aslında her şey bizim idrakımızla başlar. Ne düşünüyorsak, neye inanıyorsak inanalım, merkez bizizdir ; önceliklerimiz vardır. Bu anlamda tarih ikiye bölünmüştür ; benden önce ve sonrasıyla. Felsefeciler, toplumla mutabık olamadıkları, hep yarım kalan hesaplaşmalarını miras bırakırlar gelecek kuşaklara. Analojik/metaformik bir figürdür o. Her düşünce üreten, aforizmalarından yararlanır. Ötekileşmeler üzerinden yapılan benzetmelerde dışlanan her düşünür, tutunamayan her yazar bir miktar onunla irtibatlanır. İnsanoğlu, yeryüzünün tarihinin yüzde birlik kısmında yaşadı; bundan sonraki kısmında da büyük ihtimalle türünün gelişimini tamamlamadan, dünyanın ontolojik varlığıyla doku uyuşmazlığı nedeniyle sahneden çekilecektir. Yabancılaşma, dışa doğru sosyolojik, içerde yarattığı tahribatla psikolojik bir süreçtir. Ocak ayı Nietzche'nin öldüğü son mekanı akıl hastahanesine yatmadan önceki o bilinen meş'um olayın yaşandığı tarihtir..

"Kendi berbat suratlarınızdan daha iyi maske takamazdınız, ey bugünün er kişileri!
Bedenin üstüne eğreti tutturduğunuz gerçek suratınızla, kiminle utanmadan yüzleşebilirsiniz!" diyor Nietzsche .. O dönemde 'insan' olarak Alman'ı tanımladıklarını unutmayalım.. Bugün uygarlık, tek bir ırkın refleksleriyle gittikçe her yabancılaşanı ortadan kaldırarak tek vücut, tek etik halinde hareket ediyor ; istenilen bu mudur?
Son on bir yılı boyunca bitkisel denebilecek bir hayat sürdü. Wagner, biraz da kinayeyle yanlış düşünmekten beyninin eriğidiğini söyler. 25 Ağustos 1900 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Bu sürecin başında hep anlatılan bir rivayet vardır. Toplumla uyum sağlamakta zorlanan filozof 3 Ocak 1889'da Alman kayseri Wilhem'in polisi tarafından kargaşa çıkarmaktan tutuklanır. Gerçekte orada tam olarak ne olduğu bilinmiyordur ; fakat sade tanıklar Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı söylerler. Aynı olay Dostoyevski'nin romanı Suç ve Ceza' da olayın kahramanı Raskolnikov'un başına gelmiştir.. Nietzsche aynı sahneyi bilerek ya da bilmeyerek yeniden canlandırır. Sonra Basel ve Jena'daki akıl hastahanelerine annesi tarafından yatırılır. Akıl hastanesini ziyaret edin ; orada kendine inancın ne kadar boş bir şey olduğunu göreceksiniz der. Onun yazdıkları psikolojinin temel argümanlarıdır; hayatıyla doğrulamıştır düşüncelerini. Suç ve Ceza'nın 67.sayfasında geçen öykü, arabacının parasını vererek aldığı, mülkiyetine geçirdiği bir beygire yaptığı zülmü ve bir çocuğun isyanını anlatır.. Bk . https://docs.google.com/file/d/0B5uyUUiBFgNlODBmejBxeGVXbnM/edit?pli=1
***
19 Ocak Cumartesi : 2013
Boğaziçi Üniversitesi'nde 2013 Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda Amerikalı düşünür Noam Chomsky “Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni” başlıklı bir konuşma yaptı..
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393258&kn=12&ka=4&kb=12
Noam Chomsky kimdir? http://tr.wikipedia.org/wiki/Noam_Chomsky
Chomsky'le bir gün / Milliyet'ten Pelin Batu konuşmuş : http://siyaset.milliyet.com.tr/asil-umut-chomsky-gibi-insanlarda-/siyaset/siyasetyazardetay/20.01.2013/1657706/default.htm
Picasso'nun Guernica tablosunu Nilgün Cerrahoğlu yazmış : "Madrid’de 80’li yıllarda uzun zaman yaşadım. Yaşadığım ev kentin kalbindeki “Retiro” parkının karşısındaydı. “Guernica” tablosu da, Picasso’nun vasiyeti doğrultusunda, demokrasiye geçişle birlikte yurtdışından getirilerek, evimden birkaç metre ötedeki Prado Müzesi’nin bağımsız bir bölümüne yerleştirilmişti. Fırsat buldukça, kutsal bir mabet gibi ziyaret edilen Picasso’nun bu ölümsüz eseri karşısında dakikalar geçirirdim. İspanya İç Savaşı’nı anlatan dev yapıt, “Cason del Buen Retiro” ismiyle anılan Prado’nun ayrı pavyonu içinde kurşun geçirmez devasa bir camekân arkasında korunmaktaydı. Bask bölgesinin Guernica kentinde bir pazaryeri kalabalığının faşist Almanlarca bombalanmasını anlatan tablo, bir faşizm alegorisi olmuştu. Küçük çocuklara bugün müze gezdiren öğretmenin, “Nerede” diyerek sorduğu tablodaki “at” ve “boğa” figürleri de faşizmin gene dehşetini, vahşetini, baskısını ve barbarlıklarını simgeliyorlardı."
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393490&kn=47&ka=4&kb=5&kc=47
Hayvanların ressamı : Büyük bir şirkette üst düzey yöneticilik yapıyor. ‘No More Lies’ mahlasıyla, şehrin boş duvarlarına hayvan resimleri çiziyor. Ahırkapı mendireğinde bir kutup ayısı görürseniz şaşırmayın! F., “Kutup ayısı İstanbul’a gelse orada saklanır. Doğru hayvanın doğru duvarda olması lazım” diyor..
http://cadde.milliyet.com.tr/2013/01/21/HaberDetay/1658045/Birbirimize_yalan_soylemeyelim
***
İnsanlığın icat ettiği hiçbir silah, 'para' kadar tahribat yaratmamıştır toplumda.. Hiçbir virüs onun kadar DNA'larımızı işlememiş, hayatımızı, genetiğimizi, ufkumuzu, insanlığımızı değiştirmemiştir. Sanata 'para' değeriyle baktığımızda Doğançay '1' numaradır ; ya diğerleri?..
'New York'ta diplomat olarak bulunuyorum .. Hukuk okumuşum, doktora yapmışım. Devlet görevlisiyim ama kafamda sanat var.. Birgün geldi artık dayanamıyorum.. Pat; istifa ettim.. Bir anda her şeyi kaybettim.. İşi, arkadaşları, ekmeği, evi... Anlıyorsun dünyanın kaç bucak olduğunu... Ekmek alamıyorsun, kendinin ne kadar yalnız, insanların ne kadar adi olduğunu görüyorsun. Arkadaşların bile seni görünce yolunu değiştiriyor. Ama kafama koydum, yapacağım dedim.'. Yaptı da ama ne var ki bu yılların ardından, kapitalizmin şehvet ekonomisinin zoraki şartlandırmalarının görünür kıldığı bir ressam Burhan Doğançay silueti düştü medyanın üstüne. Rantiye sınıfın itibar nesnesinin üreticisi olmayı hazmetmek güçtür. 18. yüzyıl ekonomisti W.Petty'den yaptığı alıntıyla Marks, 'Para her şeyi güzelleştirir ; hele özellikle ona bolca sahip olan kişileri' der.. Hayatın arayüzü sanatın işçisi olmanın ötesine geçerek söyleyeceklerimiz tüm kahraman rolmodelleri kapsayan tatsız konulardır.. Doğançay' a, şahsına, sanatına saygımız vardır; ama medyada görünen değeri, kültürel bir ölçü değildir... Değerin ilk biçimi, ihtiyacı olanın kullanım değeridir. Para'ya sahip olanlar, kendi güzelliklerini gösteren bambaşka bir makyaj, bir itibar nesnesi olarak aynalı/ışıltılı bir 'Doğançay' mitosu yarattılar; Doğançay ruhundan önce ölecek olan da budur..
18 Ocak Cuma : 2013
Grundrisse'de Altının kıymetli olması az bulunmasından değil , insanların ona inanmasındandır der Marks.. Konumuz bugün yolcu ettiğimiz Burhan Doğançay..
Çarşamba günü ressam Burhan Doğançay öldü. Kendisini ‘Benim sanatım duvar sanatı. Ben wall-art’ın kurucusuyum’ diye tanımlardı.. Uzun yıllar sonra 1986'da Guggenheim'dan Moyer, Doğançay'ın bir kitabını yaptı. Yaklaşık 3 Kg ağırlığındaki kitabı Temmuz 1986'da bavulunda taşıyıp bana ulaştırdığında 'Artık ölsem gözüm arkada kalmaz, Wall Art'ın artık kitabı var' demişti. Çarşamba akşamı Mehmet Güleryüz'le sohbet ederken yıllar önce anlattığı Doğançay'ın New York'ta işinden istifa ettikten sonraki sefil günlerinden bahsettim. 'Doğru ama yalnızca aç olan o değildi ; ben de açtım. Resimle yaşayamıyordum.. Para için kanser hastalarına kanımı satıyordum.' dedi.. Damien Hirst'in İngiltere'de açlıktan iki defa ürün çalarken yakalandığı polis kayıtlarında mevcuttur. Sanat, böyle sefil bir durumda yeşeren bataklık çiçeğidir biraz da 'Ben alternatif bir ekonomi politik oluşturmak için değil ekonomi politiğin varsayımlarını tartışmak için bir girişimde bulundum' diye yazar bir başka açlıktan oğlu Edgar'ı beş yaşında kaybeden düşünür eseri Kapital'de.. Tartışılması gereken kölelerin ürettiği cevherin, mücevher olarak vitrinlerdeki şantajı, insanların buna gereksinim duymalarıdır. 'Şeylerin çok büyük kısmı,ruhun gereksinimlerini karşıladığı için değerlidir' 1/49
Selim Turan'dan Utku Varlık'a onlarca sanatçıdan birebir aynı öyküyü dinlemişizdir. Avni Arbaş, büyük bir inançla 'iyi olan mutlaka birgün görülecektir' dediğinde 1980'de Paris'ten yeni gelmişti; 'iyi' diye bir kavram olduğuna ve iyilerin kazanıp,kötülerin kaybedeceğine inanıyordu ilerlemiş yaşına rağmen.. Saatler boyu tartışmıştık 1984'te Tünel'deki İktisatçılar Lokali'nde. Bu güven olmasa zaten yapılacak iş değildir sanat. Sergisinde Güleryüz'le sohbetimize şahit olan Bedri lafı sürdürdü : 'Yurt dışında yaşayan tüm ressamlar büyük bir sefalet içinde tarif edilmez yoksulluklarla yaşadık. Süründük. Paris'te yaşayan Mübin Orhon için, Taviloğlu'nun anlattığını herkes duydu. Hepimiz biliyoruz ki, medyadaki görüntüye bakmak yanıltıcı olur' dedi.. Basındaki uzmanlar onun ne kadar 'büyük' ressam olduğunu anlatmaya giriştiler. Doğançay'a 'büyük' demek, ressam kitlesinin, çoğunluğun küçüklerden olduğunu/oluştuğunu onaylamak demektir.. Her insanın bulunmaz bir cevher olma gerçeğiyle uyuşmayan bir durumdur bu. Bir adamın değeri ya da kıymeti, diğer bütün şeylerde olduğu gibi fiyatıdır diyor Marks 1/186) Burhan Doğançay son yıllarda resminin kendi çabası dışında borsa oluşturulmasıyla tanındı. Burjuvanın yaşam alanlarına serpiştirdiği epistomolojik olmayan taşıma bir kültür var. Sanatın aracılığıyla müzayedelere, AVM'lere sıkışmış hayatın eksik parçasını tamamlayamayan şaibeli sanat gösterisi can sıkıyor.. Yaşam pratiğinin günaha davet eden ticari ikonu, gerçeğin şüpheli temsilini bu coğrafya dışındaki benzelerini tekrar ediyor. Tecrübe böyle bir şey..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1117229&CategoryID=41
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1117227&CategoryID=41
***
'Bu sergide sizin paranız geçmez' demişler manşetten..
Sanatçıların eserlerini değiş-tokuşla verdikleri farklı bir sergi açıldı. Art Barter’da almak istediğiniz sanat eseri için para yerine eşya, eser ya da hizmet teklif ediyorsunuz...
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393258&kn=12&ka=4&kb=12
Noam Chomsky kimdir? http://tr.wikipedia.org/wiki/Noam_Chomsky
Chomsky'le bir gün / Milliyet'ten Pelin Batu konuşmuş : http://siyaset.milliyet.com.tr/asil-umut-chomsky-gibi-insanlarda-/siyaset/siyasetyazardetay/20.01.2013/1657706/default.htm
Picasso'nun Guernica tablosunu Nilgün Cerrahoğlu yazmış : "Madrid’de 80’li yıllarda uzun zaman yaşadım. Yaşadığım ev kentin kalbindeki “Retiro” parkının karşısındaydı. “Guernica” tablosu da, Picasso’nun vasiyeti doğrultusunda, demokrasiye geçişle birlikte yurtdışından getirilerek, evimden birkaç metre ötedeki Prado Müzesi’nin bağımsız bir bölümüne yerleştirilmişti. Fırsat buldukça, kutsal bir mabet gibi ziyaret edilen Picasso’nun bu ölümsüz eseri karşısında dakikalar geçirirdim. İspanya İç Savaşı’nı anlatan dev yapıt, “Cason del Buen Retiro” ismiyle anılan Prado’nun ayrı pavyonu içinde kurşun geçirmez devasa bir camekân arkasında korunmaktaydı. Bask bölgesinin Guernica kentinde bir pazaryeri kalabalığının faşist Almanlarca bombalanmasını anlatan tablo, bir faşizm alegorisi olmuştu. Küçük çocuklara bugün müze gezdiren öğretmenin, “Nerede” diyerek sorduğu tablodaki “at” ve “boğa” figürleri de faşizmin gene dehşetini, vahşetini, baskısını ve barbarlıklarını simgeliyorlardı."
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=393490&kn=47&ka=4&kb=5&kc=47
Hayvanların ressamı : Büyük bir şirkette üst düzey yöneticilik yapıyor. ‘No More Lies’ mahlasıyla, şehrin boş duvarlarına hayvan resimleri çiziyor. Ahırkapı mendireğinde bir kutup ayısı görürseniz şaşırmayın! F., “Kutup ayısı İstanbul’a gelse orada saklanır. Doğru hayvanın doğru duvarda olması lazım” diyor..
http://cadde.milliyet.com.tr/2013/01/21/HaberDetay/1658045/Birbirimize_yalan_soylemeyelim
***
İnsanlığın icat ettiği hiçbir silah, 'para' kadar tahribat yaratmamıştır toplumda.. Hiçbir virüs onun kadar DNA'larımızı işlememiş, hayatımızı, genetiğimizi, ufkumuzu, insanlığımızı değiştirmemiştir. Sanata 'para' değeriyle baktığımızda Doğançay '1' numaradır ; ya diğerleri?..
'New York'ta diplomat olarak bulunuyorum .. Hukuk okumuşum, doktora yapmışım. Devlet görevlisiyim ama kafamda sanat var.. Birgün geldi artık dayanamıyorum.. Pat; istifa ettim.. Bir anda her şeyi kaybettim.. İşi, arkadaşları, ekmeği, evi... Anlıyorsun dünyanın kaç bucak olduğunu... Ekmek alamıyorsun, kendinin ne kadar yalnız, insanların ne kadar adi olduğunu görüyorsun. Arkadaşların bile seni görünce yolunu değiştiriyor. Ama kafama koydum, yapacağım dedim.'. Yaptı da ama ne var ki bu yılların ardından, kapitalizmin şehvet ekonomisinin zoraki şartlandırmalarının görünür kıldığı bir ressam Burhan Doğançay silueti düştü medyanın üstüne. Rantiye sınıfın itibar nesnesinin üreticisi olmayı hazmetmek güçtür. 18. yüzyıl ekonomisti W.Petty'den yaptığı alıntıyla Marks, 'Para her şeyi güzelleştirir ; hele özellikle ona bolca sahip olan kişileri' der.. Hayatın arayüzü sanatın işçisi olmanın ötesine geçerek söyleyeceklerimiz tüm kahraman rolmodelleri kapsayan tatsız konulardır.. Doğançay' a, şahsına, sanatına saygımız vardır; ama medyada görünen değeri, kültürel bir ölçü değildir... Değerin ilk biçimi, ihtiyacı olanın kullanım değeridir. Para'ya sahip olanlar, kendi güzelliklerini gösteren bambaşka bir makyaj, bir itibar nesnesi olarak aynalı/ışıltılı bir 'Doğançay' mitosu yarattılar; Doğançay ruhundan önce ölecek olan da budur..
18 Ocak Cuma : 2013
Grundrisse'de Altının kıymetli olması az bulunmasından değil , insanların ona inanmasındandır der Marks.. Konumuz bugün yolcu ettiğimiz Burhan Doğançay..
Çarşamba günü ressam Burhan Doğançay öldü. Kendisini ‘Benim sanatım duvar sanatı. Ben wall-art’ın kurucusuyum’ diye tanımlardı.. Uzun yıllar sonra 1986'da Guggenheim'dan Moyer, Doğançay'ın bir kitabını yaptı. Yaklaşık 3 Kg ağırlığındaki kitabı Temmuz 1986'da bavulunda taşıyıp bana ulaştırdığında 'Artık ölsem gözüm arkada kalmaz, Wall Art'ın artık kitabı var' demişti. Çarşamba akşamı Mehmet Güleryüz'le sohbet ederken yıllar önce anlattığı Doğançay'ın New York'ta işinden istifa ettikten sonraki sefil günlerinden bahsettim. 'Doğru ama yalnızca aç olan o değildi ; ben de açtım. Resimle yaşayamıyordum.. Para için kanser hastalarına kanımı satıyordum.' dedi.. Damien Hirst'in İngiltere'de açlıktan iki defa ürün çalarken yakalandığı polis kayıtlarında mevcuttur. Sanat, böyle sefil bir durumda yeşeren bataklık çiçeğidir biraz da 'Ben alternatif bir ekonomi politik oluşturmak için değil ekonomi politiğin varsayımlarını tartışmak için bir girişimde bulundum' diye yazar bir başka açlıktan oğlu Edgar'ı beş yaşında kaybeden düşünür eseri Kapital'de.. Tartışılması gereken kölelerin ürettiği cevherin, mücevher olarak vitrinlerdeki şantajı, insanların buna gereksinim duymalarıdır. 'Şeylerin çok büyük kısmı,ruhun gereksinimlerini karşıladığı için değerlidir' 1/49
Selim Turan'dan Utku Varlık'a onlarca sanatçıdan birebir aynı öyküyü dinlemişizdir. Avni Arbaş, büyük bir inançla 'iyi olan mutlaka birgün görülecektir' dediğinde 1980'de Paris'ten yeni gelmişti; 'iyi' diye bir kavram olduğuna ve iyilerin kazanıp,kötülerin kaybedeceğine inanıyordu ilerlemiş yaşına rağmen.. Saatler boyu tartışmıştık 1984'te Tünel'deki İktisatçılar Lokali'nde. Bu güven olmasa zaten yapılacak iş değildir sanat. Sergisinde Güleryüz'le sohbetimize şahit olan Bedri lafı sürdürdü : 'Yurt dışında yaşayan tüm ressamlar büyük bir sefalet içinde tarif edilmez yoksulluklarla yaşadık. Süründük. Paris'te yaşayan Mübin Orhon için, Taviloğlu'nun anlattığını herkes duydu. Hepimiz biliyoruz ki, medyadaki görüntüye bakmak yanıltıcı olur' dedi.. Basındaki uzmanlar onun ne kadar 'büyük' ressam olduğunu anlatmaya giriştiler. Doğançay'a 'büyük' demek, ressam kitlesinin, çoğunluğun küçüklerden olduğunu/oluştuğunu onaylamak demektir.. Her insanın bulunmaz bir cevher olma gerçeğiyle uyuşmayan bir durumdur bu. Bir adamın değeri ya da kıymeti, diğer bütün şeylerde olduğu gibi fiyatıdır diyor Marks 1/186) Burhan Doğançay son yıllarda resminin kendi çabası dışında borsa oluşturulmasıyla tanındı. Burjuvanın yaşam alanlarına serpiştirdiği epistomolojik olmayan taşıma bir kültür var. Sanatın aracılığıyla müzayedelere, AVM'lere sıkışmış hayatın eksik parçasını tamamlayamayan şaibeli sanat gösterisi can sıkıyor.. Yaşam pratiğinin günaha davet eden ticari ikonu, gerçeğin şüpheli temsilini bu coğrafya dışındaki benzelerini tekrar ediyor. Tecrübe böyle bir şey..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1117229&CategoryID=41
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1117227&CategoryID=41
***
'Bu sergide sizin paranız geçmez' demişler manşetten..
Sanatçıların eserlerini değiş-tokuşla verdikleri farklı bir sergi açıldı. Art Barter’da almak istediğiniz sanat eseri için para yerine eşya, eser ya da hizmet teklif ediyorsunuz...
Sanatçıların eserlerini para karşılığı değil de başka sanay eserleri, şiirler, İtalyanca kursu, hatta ömür boyu peynir tedariki karşılığında değiş-tokuş ettiği Art-Barter 5. Uluslararası Sergisi İstanbul'un alternatif sanat ortamlarından 5533’te gerçekleştiriliyor. Sergi daha önce Londra'da , Madrid ve Berlin'de de gerçekleştirildi.
26 Ocak’a kadar açık kalacak sergide eserlere para karşılığında sahip olmanız mümkün olmayacak. Beğendiğiniz eserleri almanız için para yerine sahip olduğunuz mal veya hizmetleri önermeniz gerekecek.
Serginin küratörlerinden ve 5533’ün direktörü Filiz Avunduk, Milliyet'ten Ulaş Gürşat'a Art Barter’ın ne olduğunu anlatmış..
***
Sevenleriyle yapılan röportajlara aldanmayın; zirveye kimseyi kırmadan gelmek mümkün değildir...
Birandca diye bir dil, adıyla anılan bir okul geliştirdi medyada. Bilerek çoğu zaman işgüzarlık yaptı, isteyerek densizlik gösterdi, dengeleri kuramadığında sürgün yedi.. Her zaman 'Kimlik' denilen kalıpları sorguladı, iklimi dönüşüme zorladı.. İç huzuru olan bir rahatsızdı, yapısökümcüydü. Umut taciri deseler de vicdan sahibi bir gazeteciydi. Yalnız birilerinin değil, bu ülkedeki herkesin sınırları ihlal edildi ,hatta değiştirildi diye ona kızmak bugün artık anlamsız!.. İnsanları ve oluşumları sınırsız hoşgörüyle değerlendirmesi bir tarz yarattı televizyonculukta. Ne var ki tüm gazetecilik serüveninde merkez medyanın bir mensubu olarak mağrurun baskısını hisseden tüm mağdurlara önyargısız el uzattığını söylemek de abartılı bir lepiska saçlı edebiyatı olur. Türkiye'deki hikayenin bütünü zaaflarla doludur ve ironiktir. Kargalar, tilkiler, sazanlar gibi medya mensupları da cemaatler halinde yaşar. O da bir cemiyetin üyesiydi ; seçkindi, beyazdı, akıllıydı, taraftı.. Sevenleriyle yapılan röportajlara aldanmayın ; zirveye kimseyi kırmadan gelmek mümkün değildir. Geçirdiği kaza, Galatasaray Lisesi'ndeki sınıf arkadaşları, Vehbi Koç'un onu okutması, gazeteciliğe girmesi ; hayatı haber değeri olan acaip tesadüfler üzerine kurulmuştu. Amerikan Hastahanesi'ne yürüyerek uğradı, morgunda sabahladı. Bu defa haberin bizatihi öznesi, kara mizahın kendisi Mehmet Ali Birand'dı..
17 Ocak Perşembe : 2013
Dün sabahın erken saatlerinde beklenmedik bir haberle uyandık. İnternet gazeteleri başlıktan verdiler : 'Dün safra kesesindeki stent değişimi için ameliyat olan Kanal D Haber Grup Başkanı Mehmet Ali Birand'ın beyin ölümünün gerçekleşti..' Ne var ki haberi resmi haber ajansları doğrulamıyordu. İlerleyen saatlerde Doğan medyanın CNN Türk kanalında yayın akışı değişti ; Akif Beki, Ayşegül Aslan'ın Medya Mahallesi olağan saatinde olması gereken yayına başlamadı. Olağanüstü gelişmeler yaşandığı gerçekti. Radikal'in ölüm haberine rağmen Saat 11'de hastahaneden yapılan açıklamada yoğun bakımda tedavinin sürdüğü açıklandı.. Karanlık tablodan olağanüstü kritik bir sürecin yaşandığı görülüyordu .. Belçika'daki görevinden döndüğü 1980'lerde, Milliyet'te köşe yazarı olarak çalıştığı dönemde mesaide bulunduğumuz usta gazeteci Birand'a bir an önce sağlığına kavuşmasını dilerken saat 18.29'da vefat ettiğini öğrendik.. Türkiye, hakkını vererek mesleğini yapan bir usta gazeteciyi, demokrat bir yurttaşını kaybetti. Erkut Yöntem'le büyüyen kuşaklar için 32.Gün bir vahaydı. 12 Eylül karanlığının ardından Birand'la siyah beyaz televizyon renklendi. Türkiye'de resmi görüşün dışında bir şeyler yapılabildiğini gördük. Rahat ve kendinle barışık, özgün bir insandı. Hem dönemsel değişimlerin iç dinamikleriyle, hem de bir nefer gibi katıldığı politik sürecin evrimi, ekonominin tabiatı gereği açtığı konu başlıklarıyla ülke biraz daha demokratikleşti . İnsanlar kısmen coğrafi, tarihsel, bünyevi/dünyevi değişimlerle farklılaştı, yayıncılık çeşitlendi zenginleşti.. Kısmen seçimleri, şansı, kısmen de iradesi, çalışması, yeteneği onu ekranın bir numarası yaptı. Fetişist değildi, açık fikirli ve liberaldi ; uzlaşmacıydı bir o kadar da özgürlükçüydü. En önemlisi mizah duygusu vardı, eleştiriye açıktı. Bu olumlu özelliklere rağmen obsesif taraflık sorunu olan merkez medyanın bir üyesiydi . İyilik duygusunu herkese eşit ölçüde dağıttı diyemeyiz. Hepimiz gibi onun da kişisel doğruları toplumsal yanlışlarına eklendi ; denklem eşitlendi.. Barış için umudun arttığı böyle bir dönemde paylaşabileceği sorumluluklarla daha çok yaratıcı katkı sağlayabilirdi ; vade bu kadarmış.. Türkiye'nin başı sağolsun..
Sevenleriyle yapılan röportajlara aldanmayın; zirveye kimseyi kırmadan gelmek mümkün değildir...
Birandca diye bir dil, adıyla anılan bir okul geliştirdi medyada. Bilerek çoğu zaman işgüzarlık yaptı, isteyerek densizlik gösterdi, dengeleri kuramadığında sürgün yedi.. Her zaman 'Kimlik' denilen kalıpları sorguladı, iklimi dönüşüme zorladı.. İç huzuru olan bir rahatsızdı, yapısökümcüydü. Umut taciri deseler de vicdan sahibi bir gazeteciydi. Yalnız birilerinin değil, bu ülkedeki herkesin sınırları ihlal edildi ,hatta değiştirildi diye ona kızmak bugün artık anlamsız!.. İnsanları ve oluşumları sınırsız hoşgörüyle değerlendirmesi bir tarz yarattı televizyonculukta. Ne var ki tüm gazetecilik serüveninde merkez medyanın bir mensubu olarak mağrurun baskısını hisseden tüm mağdurlara önyargısız el uzattığını söylemek de abartılı bir lepiska saçlı edebiyatı olur. Türkiye'deki hikayenin bütünü zaaflarla doludur ve ironiktir. Kargalar, tilkiler, sazanlar gibi medya mensupları da cemaatler halinde yaşar. O da bir cemiyetin üyesiydi ; seçkindi, beyazdı, akıllıydı, taraftı.. Sevenleriyle yapılan röportajlara aldanmayın ; zirveye kimseyi kırmadan gelmek mümkün değildir. Geçirdiği kaza, Galatasaray Lisesi'ndeki sınıf arkadaşları, Vehbi Koç'un onu okutması, gazeteciliğe girmesi ; hayatı haber değeri olan acaip tesadüfler üzerine kurulmuştu. Amerikan Hastahanesi'ne yürüyerek uğradı, morgunda sabahladı. Bu defa haberin bizatihi öznesi, kara mizahın kendisi Mehmet Ali Birand'dı..
17 Ocak Perşembe : 2013
Dün sabahın erken saatlerinde beklenmedik bir haberle uyandık. İnternet gazeteleri başlıktan verdiler : 'Dün safra kesesindeki stent değişimi için ameliyat olan Kanal D Haber Grup Başkanı Mehmet Ali Birand'ın beyin ölümünün gerçekleşti..' Ne var ki haberi resmi haber ajansları doğrulamıyordu. İlerleyen saatlerde Doğan medyanın CNN Türk kanalında yayın akışı değişti ; Akif Beki, Ayşegül Aslan'ın Medya Mahallesi olağan saatinde olması gereken yayına başlamadı. Olağanüstü gelişmeler yaşandığı gerçekti. Radikal'in ölüm haberine rağmen Saat 11'de hastahaneden yapılan açıklamada yoğun bakımda tedavinin sürdüğü açıklandı.. Karanlık tablodan olağanüstü kritik bir sürecin yaşandığı görülüyordu .. Belçika'daki görevinden döndüğü 1980'lerde, Milliyet'te köşe yazarı olarak çalıştığı dönemde mesaide bulunduğumuz usta gazeteci Birand'a bir an önce sağlığına kavuşmasını dilerken saat 18.29'da vefat ettiğini öğrendik.. Türkiye, hakkını vererek mesleğini yapan bir usta gazeteciyi, demokrat bir yurttaşını kaybetti. Erkut Yöntem'le büyüyen kuşaklar için 32.Gün bir vahaydı. 12 Eylül karanlığının ardından Birand'la siyah beyaz televizyon renklendi. Türkiye'de resmi görüşün dışında bir şeyler yapılabildiğini gördük. Rahat ve kendinle barışık, özgün bir insandı. Hem dönemsel değişimlerin iç dinamikleriyle, hem de bir nefer gibi katıldığı politik sürecin evrimi, ekonominin tabiatı gereği açtığı konu başlıklarıyla ülke biraz daha demokratikleşti . İnsanlar kısmen coğrafi, tarihsel, bünyevi/dünyevi değişimlerle farklılaştı, yayıncılık çeşitlendi zenginleşti.. Kısmen seçimleri, şansı, kısmen de iradesi, çalışması, yeteneği onu ekranın bir numarası yaptı. Fetişist değildi, açık fikirli ve liberaldi ; uzlaşmacıydı bir o kadar da özgürlükçüydü. En önemlisi mizah duygusu vardı, eleştiriye açıktı. Bu olumlu özelliklere rağmen obsesif taraflık sorunu olan merkez medyanın bir üyesiydi . İyilik duygusunu herkese eşit ölçüde dağıttı diyemeyiz. Hepimiz gibi onun da kişisel doğruları toplumsal yanlışlarına eklendi ; denklem eşitlendi.. Barış için umudun arttığı böyle bir dönemde paylaşabileceği sorumluluklarla daha çok yaratıcı katkı sağlayabilirdi ; vade bu kadarmış.. Türkiye'nin başı sağolsun..
http://video.cnnturk.com/2013/haber/1/17/iste-birandin-biyografisi
https://twitter.com/mabirand32gun
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1117698&Yazar=CUNEYT-OZDEMIR&CategoryID=97
***
Onay Akbas, " My Unfinished Works“ ,Galerie Artist Berlin, 23 January 2013 - 6 March 2013
https://twitter.com/mabirand32gun
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1117698&Yazar=CUNEYT-OZDEMIR&CategoryID=97
***
Onay Akbas, " My Unfinished Works“ ,Galerie Artist Berlin, 23 January 2013 - 6 March 2013
***
Batılılar, başka kültürlerin insanlarına -genelde- 'böcek' muamelesi yaparlar. Yüzlerce yıllık sömürgecilik ve emperyalizm barbarlığı, boşuna yaşanmadı, öyle değil mi? diye soruyor Yusuf Kaplan.
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/uygar-barbar-sarsak-surat-makinelesmis-fosil/35898
***
16 Ocak Çarşamba : 2013
Eğitimde Kuşaklararası Hareketlilik, Fırsat Eşitliğinde Türkiye Nerede? başlıklı yazısında TEPAV araştırmacısı Bilge Aslankurt, Eğitim almış ailelerin yüzde yetmişinin çocuklarının aynı eğitim düzeyini yakalayamadığını söylüyor. Yeni eğitimli nesil eğitim imkanı bulamamış ailelerden geliyor.. Eğitimli aileler ise bilgisini çocuklarına aktaramıyor..
http://www.tepav.org.tr/tr/ekibimiz/s/1250/Bilgi+Aslankurt
http://www.tepav.org.tr/upload/files/1358423734-2.Egitimde_Kusaklararasi_Hareketlilik___Firsat_Esitliginde_Turkiye_Nerede.pdf
Cda-Projec
***
15 Ocak Salı : 2013
Uygarlık İntihar Ediyor! Toplumsal çıkar, planlama yerine özel mülkiyete, bireysel çıkara; dayanışma yerine rekabete dayanan bir üretim tarzında bu soruna çözüm bulmak olanaksız. En iyisi sorunun varlığını inkar etmeye devam etmek...
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=392710&kn=887&ka=4&kb=5&kc=887
***
Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşındaki bir genç kızken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım" dedi. Rakip zeminde siyaset yapanların bile bir vicdani duyarlılıkla empati yaptıklarında kabul edemeyeceği bir durum ; sosyal tarafa ya da haklılığa bakılamayacak bir eylem.. İşkence tüm toplum katmanlarında infial yaratan bir vahşet. Buna rağmen binlerce insanın hayatını kurtarmak için bir insana işkence yapılması mazur gösterilebilir mi? 'Hayır' deseniz bile, ilkel bir zorunluluk ilkesinden hareketlenen insanın tüm tüm kan dökme eylemlerini paradigma değişikliğine gitmeksizin tutarlılıkla sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor. Zaten 11 Eylül'den sonra Amerikalılar da 'hayır' demiyorlar ; savaşlar gibi işkencenin de 'makul' gerekçelerinin olabilirliğine kendilerine inandırmaya başladılar.. Yalnız taşdevri bilgisizliği, ortaçağ karanlığı değil, insanlık, her döneminde olduğu gibi aynı vahşet çağrısını ileri teknolojik uygarlığında da tekrarlıyor.. İnsanlığı bir araya toplayan tüm cennet çağrılarına karşı yüzleştiğimiz tek gerçeğimiz var ; cehennem..
Bir sanat yapıtına, felsefi arayışlara ya da eyleme/etkinliğe hülesa işe bakarken 'Bu işte asıl amaç ne?' sorusunun sorulmasını öneririm her zaman.. O da sonucuna bakarak aynı yargıya ulaşıyor. Geçen gün İngiliz gazetesi The Guardian'ın yazarı Rachel Shabi, “Altın Küreyi kazanan İslamafobi” başlığıyla kaleme aldığı yazısında işledi . Shabi, İslam karşıtı unsurlar bulunduran film ve dizilere verilen ödülleri gözden geçiriyor . Ve ABD'nin Ortadoğu dış politikasına Hollywood’dan tam destek aldığını gözlemliyor . Shabi, bu filmlerin çok ABD halkı tarafından çok izlendiğini söylüyor . Kitlenin bu meraki desteğini işkence ya da insansız hava saldırılarına rağmen Amerika’nın uyguladığı bütün politikaların doğru olduğu inancından kaynaklandığını ifade ediyor.. Halkla manipüle eden yönetimin ayrılığı yok ; ahlaki anlamda yarılma, etik ayrışma gerçeklenmiyor. Argo adlı filmi Londra’da bir Türk arkadaşıyla izlediğini belirten Shabi, yalnızca kendilerinin filmin sonunda amacına ulaşan retoriğiyle nefret söylemini kamulaştıran başarı/cezalandırma sahnesini alkışlamadığını dile getiriyor .. Zero Dark Thirty’de ise kadın karakter sayesinde bir sinema hilesi kullanılarak filmin feminist bir söylemi olduğunun ima edildiğini, aslında “İşkencenin, Osama Bin Ladin’i yakalamak için meşru kılınabilir” mesajını verdiğini yazıyor... Shabi, Homeland dizisinde bütün Arap ve Müslüman karakterlerin uluslararası terör ağıyla bir bağlantısı varmış gibi gösterildiğini bariz şekilde izleyicilere hedef gösterildiğini söylüyor. Shabi yazısını “ ödül kazanan filmleri ödül kazanan filmleri sadece sinema diyerek görmezden gelinemeyeceği saptamasında bulunuyor . Özetle İngiliz gazeteci 'Bu ABD’nin Ortadoğu politikalarının kültürel yansımasıdır' diyor...
Hiyerarşinin en üstünde Amerikan yaşam şekli, Batının demokrasi değerleri var. Moderniteyi 'halk' adına talep ediyoruz. En kritik anlarda referanduma gideriz lafı Büyük Batı'dan , Fransa'dan ithal bir doğruluk sınama eylemidir ; en üst makama başvurma anlamına gelir. Halka bir onaylama makamı gibi bakılır. Kararı eğer o vermişse akan sular durur. Peki yığınların her talebi doğrudur, istekleri isabetledir diyebilir miyiz? Halk dediğimiz kolektif bilinç kolaylıkla manipüle edilebir, yönlendirilebilir. Stalin'in katliamlarında büyük bilge halk, ikonografik olarak despotun şahsında temsil ediliyordu. Hitler'i ise dünyanın başına musallat eden gene bir halktır. Onlarca milyonluk Alman ulusu içinden tek bir Alman , orduda basit bir çavuş rütbesinde olan Anton Schmidt dışında kimsenin sesi çıkmamıştı Yahudilere yapılan toplu infazlara karşı çıkan Çavuş Anton'un davranışı hayatına maloldu : Mart 1942'de asıldı. Konumuz Amerikan halkı : şimdi o ikna edilmeye çalışılıyor. Bir müddet sonra Gestapo'nun sürüleri gibi bir mutasyonla Batı menşeili obes ve psikopat bir heyula yaratılırsa şaşmamak gerekir. Bu ne ile mümkündür? Kültür sanatın yumuşak dili, demokrasinin netameli özgürlük kuramıyla .Fenomen oluşturulan bir plastidedir. Bugün Bin Ladin üstünden inşa edilen Amerikalıların kullandığı hukuk dışı yöntemlerin fenomolijisi bir filmin konusu . Amerikanın patolojisini bu filmle keşfetmiyoruz. 11 Eylül zanlılarını sorgulamak için ABD dışında kurulan gizli CIA kampları ve hapishanelerinin varlığını da öteden beri biliyoruz. Bu kamplarda işlenen işkence suçlarından ve insan hakları ihlallerinden de haberdarız…
Nilgün Cerrahoğlu son çekilen filmi gitmiş, görmüş : 'Ancak kendi adıma ben, bu insanlık suçlarının hangi oranda meşruiyet kazandığından ve içselleştirildiğinden yeterince haberdar olmadığımı öğrendim. “Zero Dark Thirty”yi izlerken tedirgin olduğum şey bu çıplak gerçeğin ayırdına varmak oldu' .diyor.. Amerika, geri politikalara inat teknolojide zamanın ötesine doğru ilerliyor. İspanya’nın tanınmış düşünürü Fernando Savater, 'Benim tercihim ilericilik' dedikten sonra, 21. yüzyılda sağ/sol şablonundan çıkıp, ilericiliği, gericiliği tartışmamız gerekiyor” diyor. Tartışılması gereken, kavramlarla içini boşalttığımız 'iyi'lik olgusunun soyutlanıp, sağ/sol bir ideolojiden medet umulduğunda, imkanın olguyu yeniden yaratma beceriksizliğinin nedeni.. Gerçek ise Hegel'in dediği gibi tartışılmayacak kadar somuttur. Yapay etik yerine doğanın, hayvanların yeryüzüyle uyumlu ahlakını benimsemek bile bu kaosta insani (!) çözüm için hakiki bir alternatif olabilir..
Sanatın kurumsal nizamı,kategorinin organizasyonu, hiyerarşinin örgütlenmesinde sermayenin koruyuculuğu onlar için önemli. Âdet üzere tırnak muayenesini yapmakla görevlendirilmiş malumatfuruş zevat sıkıntıda.. Çıkan yazılar, verilen demeçlerden anlıyoruz ki, özgür olması gereken sanat eleştirmenlerinin holdinglere verdikleri 'vale' hizmeti vicdanları perişan etti; papazı bulmalarıysa yakın..
Batılılar, başka kültürlerin insanlarına -genelde- 'böcek' muamelesi yaparlar. Yüzlerce yıllık sömürgecilik ve emperyalizm barbarlığı, boşuna yaşanmadı, öyle değil mi? diye soruyor Yusuf Kaplan.
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/YusufKaplan/uygar-barbar-sarsak-surat-makinelesmis-fosil/35898
***
16 Ocak Çarşamba : 2013
Eğitimde Kuşaklararası Hareketlilik, Fırsat Eşitliğinde Türkiye Nerede? başlıklı yazısında TEPAV araştırmacısı Bilge Aslankurt, Eğitim almış ailelerin yüzde yetmişinin çocuklarının aynı eğitim düzeyini yakalayamadığını söylüyor. Yeni eğitimli nesil eğitim imkanı bulamamış ailelerden geliyor.. Eğitimli aileler ise bilgisini çocuklarına aktaramıyor..
"Eğitim, bir ülkenin insan kaynağının kalitesini ve dolayısıyla rekabet gücünü belirleyen en önemli unsurlardan bir tanesidir. Eğitime erişimi kolaylaştıracak ve eğitimin kalitesini iyileştirecek adımlar, insan kaynaklarının en iyi şekilde kullanılmasına yardımcı olarak, ekonominin büyümesine de katkıda bulunabilir. Ayrıca, düşük gelirli bir aileye mensup olarak dünyaya gelen bir bireyin iyi bir eğitim alarak daha üst bir gelir grubuna sıçraması iyi bir eğitim alması ile mümkündür. Bir başka deyişle eğitim, kuşaklar arası sosyal hareketliliğin (intergenerational mobility) gerçekleşmesinde önemli bir araç olabilir.
Çocuklar ile anne-babalarının eğitim düzeyi arasındaki ilişki ne kadar kuvvetli ise, kuşaklararası sosyoekonomik hareketlilik ihtimali ve eğitimde fırsat eşitliğinin de o derece az olduğu iddia edilebilir.
http://www.tepav.org.tr/tr/ekibimiz/s/1250/Bilgi+Aslankurt
http://www.tepav.org.tr/upload/files/1358423734-2.Egitimde_Kusaklararasi_Hareketlilik___Firsat_Esitliginde_Turkiye_Nerede.pdf
Cda-Projects Grant / Sunum-Performans Serisi // Grant Lecture Performans Series // Burak Delier 18 Ocak 18.30 Tünel
***
15 Ocak Salı : 2013
Uygarlık İntihar Ediyor! Toplumsal çıkar, planlama yerine özel mülkiyete, bireysel çıkara; dayanışma yerine rekabete dayanan bir üretim tarzında bu soruna çözüm bulmak olanaksız. En iyisi sorunun varlığını inkar etmeye devam etmek...
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=392710&kn=887&ka=4&kb=5&kc=887
***
14 Ocak Pazartesi : 2013
Nilgün Cerrahoğlu , İspanya'da yeni izlediği güncel bir filmden bahsediyor : 'Film, işkencenin pervasız teşhiriyle başlıyor. 40 dakika süren işkence sahnelerinde Hollywood’un el üstünde tuttuğu kadın yönetmen Kathryn Bigelow, hiçbir eleştirel tavır almadığı gibi, meseleyi, Bin Ladin’in yakalanması uğruna göze alınması gereken bir zorunlu tatsızlıkmış gibi sunuyor..
Karşımızda sadist, canavar bir toplum fotoğrafı yok ; sıradan, korkutucu derecede vasat, normal, işinde gücünde bir 'insanlık' resmi var.. Bu toplumda İşkence, franchising sistemindeki gibi herkesin kolaylıkla hak sahibi olacağı basit, kullanım değeriyle toplumu ferahlatan bir hizmet gibi yeniden tedavüle çıkıyor : Dünya lanetlerken, Amerika Ortaçağ karanlığındaki kendine meşuiyet sağlayan o meş'um hakkı ve o sapkın güveni değişim değeriyle yeniden keşfediyor.. Reklamını yapıyor, filmini çekiyor.. Bir meta gibi kullanım değerini yüceltiyor ; ucuzlatarak kitleselleştiriyor .. Kötülüğün sıradanlığı en büyük sorun oldu uygarlık dünyasında . Modern ulusların resmi tarih anlayışları tüm coğrafyalarda birbirine benzerdir ..
Karşımızda sadist, canavar bir toplum fotoğrafı yok ; sıradan, korkutucu derecede vasat, normal, işinde gücünde bir 'insanlık' resmi var.. Bu toplumda İşkence, franchising sistemindeki gibi herkesin kolaylıkla hak sahibi olacağı basit, kullanım değeriyle toplumu ferahlatan bir hizmet gibi yeniden tedavüle çıkıyor : Dünya lanetlerken, Amerika Ortaçağ karanlığındaki kendine meşuiyet sağlayan o meş'um hakkı ve o sapkın güveni değişim değeriyle yeniden keşfediyor.. Reklamını yapıyor, filmini çekiyor.. Bir meta gibi kullanım değerini yüceltiyor ; ucuzlatarak kitleselleştiriyor .. Kötülüğün sıradanlığı en büyük sorun oldu uygarlık dünyasında . Modern ulusların resmi tarih anlayışları tüm coğrafyalarda birbirine benzerdir ..
Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, "Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşındaki bir genç kızken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım" dedi. Rakip zeminde siyaset yapanların bile bir vicdani duyarlılıkla empati yaptıklarında kabul edemeyeceği bir durum ; sosyal tarafa ya da haklılığa bakılamayacak bir eylem.. İşkence tüm toplum katmanlarında infial yaratan bir vahşet. Buna rağmen binlerce insanın hayatını kurtarmak için bir insana işkence yapılması mazur gösterilebilir mi? 'Hayır' deseniz bile, ilkel bir zorunluluk ilkesinden hareketlenen insanın tüm tüm kan dökme eylemlerini paradigma değişikliğine gitmeksizin tutarlılıkla sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor. Zaten 11 Eylül'den sonra Amerikalılar da 'hayır' demiyorlar ; savaşlar gibi işkencenin de 'makul' gerekçelerinin olabilirliğine kendilerine inandırmaya başladılar.. Yalnız taşdevri bilgisizliği, ortaçağ karanlığı değil, insanlık, her döneminde olduğu gibi aynı vahşet çağrısını ileri teknolojik uygarlığında da tekrarlıyor.. İnsanlığı bir araya toplayan tüm cennet çağrılarına karşı yüzleştiğimiz tek gerçeğimiz var ; cehennem..
Bir sanat yapıtına, felsefi arayışlara ya da eyleme/etkinliğe hülesa işe bakarken 'Bu işte asıl amaç ne?' sorusunun sorulmasını öneririm her zaman.. O da sonucuna bakarak aynı yargıya ulaşıyor. Geçen gün İngiliz gazetesi The Guardian'ın yazarı Rachel Shabi, “Altın Küreyi kazanan İslamafobi” başlığıyla kaleme aldığı yazısında işledi . Shabi, İslam karşıtı unsurlar bulunduran film ve dizilere verilen ödülleri gözden geçiriyor . Ve ABD'nin Ortadoğu dış politikasına Hollywood’dan tam destek aldığını gözlemliyor . Shabi, bu filmlerin çok ABD halkı tarafından çok izlendiğini söylüyor . Kitlenin bu meraki desteğini işkence ya da insansız hava saldırılarına rağmen Amerika’nın uyguladığı bütün politikaların doğru olduğu inancından kaynaklandığını ifade ediyor.. Halkla manipüle eden yönetimin ayrılığı yok ; ahlaki anlamda yarılma, etik ayrışma gerçeklenmiyor. Argo adlı filmi Londra’da bir Türk arkadaşıyla izlediğini belirten Shabi, yalnızca kendilerinin filmin sonunda amacına ulaşan retoriğiyle nefret söylemini kamulaştıran başarı/cezalandırma sahnesini alkışlamadığını dile getiriyor .. Zero Dark Thirty’de ise kadın karakter sayesinde bir sinema hilesi kullanılarak filmin feminist bir söylemi olduğunun ima edildiğini, aslında “İşkencenin, Osama Bin Ladin’i yakalamak için meşru kılınabilir” mesajını verdiğini yazıyor... Shabi, Homeland dizisinde bütün Arap ve Müslüman karakterlerin uluslararası terör ağıyla bir bağlantısı varmış gibi gösterildiğini bariz şekilde izleyicilere hedef gösterildiğini söylüyor. Shabi yazısını “ ödül kazanan filmleri ödül kazanan filmleri sadece sinema diyerek görmezden gelinemeyeceği saptamasında bulunuyor . Özetle İngiliz gazeteci 'Bu ABD’nin Ortadoğu politikalarının kültürel yansımasıdır' diyor...
Hiyerarşinin en üstünde Amerikan yaşam şekli, Batının demokrasi değerleri var. Moderniteyi 'halk' adına talep ediyoruz. En kritik anlarda referanduma gideriz lafı Büyük Batı'dan , Fransa'dan ithal bir doğruluk sınama eylemidir ; en üst makama başvurma anlamına gelir. Halka bir onaylama makamı gibi bakılır. Kararı eğer o vermişse akan sular durur. Peki yığınların her talebi doğrudur, istekleri isabetledir diyebilir miyiz? Halk dediğimiz kolektif bilinç kolaylıkla manipüle edilebir, yönlendirilebilir. Stalin'in katliamlarında büyük bilge halk, ikonografik olarak despotun şahsında temsil ediliyordu. Hitler'i ise dünyanın başına musallat eden gene bir halktır. Onlarca milyonluk Alman ulusu içinden tek bir Alman , orduda basit bir çavuş rütbesinde olan Anton Schmidt dışında kimsenin sesi çıkmamıştı Yahudilere yapılan toplu infazlara karşı çıkan Çavuş Anton'un davranışı hayatına maloldu : Mart 1942'de asıldı. Konumuz Amerikan halkı : şimdi o ikna edilmeye çalışılıyor. Bir müddet sonra Gestapo'nun sürüleri gibi bir mutasyonla Batı menşeili obes ve psikopat bir heyula yaratılırsa şaşmamak gerekir. Bu ne ile mümkündür? Kültür sanatın yumuşak dili, demokrasinin netameli özgürlük kuramıyla .Fenomen oluşturulan bir plastidedir. Bugün Bin Ladin üstünden inşa edilen Amerikalıların kullandığı hukuk dışı yöntemlerin fenomolijisi bir filmin konusu . Amerikanın patolojisini bu filmle keşfetmiyoruz. 11 Eylül zanlılarını sorgulamak için ABD dışında kurulan gizli CIA kampları ve hapishanelerinin varlığını da öteden beri biliyoruz. Bu kamplarda işlenen işkence suçlarından ve insan hakları ihlallerinden de haberdarız…
Nilgün Cerrahoğlu son çekilen filmi gitmiş, görmüş : 'Ancak kendi adıma ben, bu insanlık suçlarının hangi oranda meşruiyet kazandığından ve içselleştirildiğinden yeterince haberdar olmadığımı öğrendim. “Zero Dark Thirty”yi izlerken tedirgin olduğum şey bu çıplak gerçeğin ayırdına varmak oldu' .diyor.. Amerika, geri politikalara inat teknolojide zamanın ötesine doğru ilerliyor. İspanya’nın tanınmış düşünürü Fernando Savater, 'Benim tercihim ilericilik' dedikten sonra, 21. yüzyılda sağ/sol şablonundan çıkıp, ilericiliği, gericiliği tartışmamız gerekiyor” diyor. Tartışılması gereken, kavramlarla içini boşalttığımız 'iyi'lik olgusunun soyutlanıp, sağ/sol bir ideolojiden medet umulduğunda, imkanın olguyu yeniden yaratma beceriksizliğinin nedeni.. Gerçek ise Hegel'in dediği gibi tartışılmayacak kadar somuttur. Yapay etik yerine doğanın, hayvanların yeryüzüyle uyumlu ahlakını benimsemek bile bu kaosta insani (!) çözüm için hakiki bir alternatif olabilir..
***
Başlangıç noktasında duran Kant'ın eleştirisi bir amaçsallık içerir ve başlangıctan itibaren hedefiyle Doğa'nın doğrulanmasına dayalı simetrik ve uyumlu bir etkinliği talep eder...
Boşluğa düşen eleştirmenler 'bizi kim itti?' der gibi geriye bakıyorlar ve başlangıç çizgisinde Kant ile Diderot'yu görüyorlar. Bir tarih bir tarif istiyorlar gelinen adresteki tahrifi bulmak için . Ali Akay , "Eleştiri üzerine kurulu bir söylem, içinden çıktığı 18. yüzyıla aitti. Burada iki isim var karşımıza çıkan: Biri Kant, eleştiri ve yargıgücü kavramları üzerine bir felsefeyi başlattı; ikincisi ise Diderot, kraliyet dönemi Fransasındaki eserler üzerine sanat yazıları yazdı. Bu döneme ait bir yargıgücü kavramı ortaya atılmıştı. Eleştiri yargıgücünün bir tavrıydı. Sanat eserinin beğeni üzerine kurulu dönemine ait olarak eleştirmen, eserleri yargılamaktaydı ve dolayısıyla dönemindeki sanat kriterlerini belirliyordu. Böylece ‘yargıç olarak bir eleştirmen’ tipi belirdi." diye yazmış. Nedeni anlamak için Akay'ın yazdığı konunun bir öncesine bakmak lazım . O yargıgücü diye Almanca'dan düz çeviri yapmış. Türkçedeki haliyle Yargı Yetisinin Eleştirisi'nde dile getirdiği üzere Immanuel Kant güzellik hakkındaki içsel bilgi ve hormonal seviyemizle uyumlanan bio politik duygumuzun öznel yargımızın yapıtaşı olduğunu ve güzel'in insanın doğasıyla uyum içinde olmasının yanısıra evrensel olarak da geçerli bir isteğimiz olması gerektigini düsünüyordu. Öznel beğenimizin yargısını insanlığın bilgisi üzerinden evrenselleştirilmiş ve güncelliğin teorik bilgisine ve hukukun evrensel ahlakına bağlanmıştır.. 'Begeni yargısının çözümlenmesinde belirleyici kavramın doganın içsel erekselligi' olduğunu söyler. Kant'ın eleştirisi bir amaçsallık içerir ve başlangıç ve hedefiyle Doğa'nın doğrulanmasına dayanır.. Haklıdır ama haklı olması yaşanan gerçeğin bu olduğu anlamına gelmez. Uyumsuz öznenin yeryüzünün zekasını ihlal eden, biyolojik kurallarını geçersiz kılan bir evrimi vardır ; doğa çürüme, hastalıklar ve kaosla karşılık verir..
'Teşevvüş', bir realiteden diğerine geçerken düşülen boşluk ; şaşkınlık, şuur bulanıklığı, intibakatsızlık demek . Spirütüel dünyada yaygın kullanılan bir sözcük. Onlar da hayaller/hayaletler dünyasına ait ölmez ruhlarla ilişkideler.. Ya da materyalize olmuş fetişlerle çalışıyorlar. Hemen hemen hepsi holdinglere ya da çok amaçlı şirketlere bağlı iyiliksever kültür kurumlarında hizmet görüyorlar. Obsesif anlamda çağdaş ve günceller. Attıkları her adımda batıdaki meslektaşlarından ilham alan Türkiye'deki sanat eleştirmenleri, içinde bulundukları sakil durumun hâl tercümesini yapıp değişimi değil, günümüzde çürümenin hitabını, düştükleri teşevvüşle son tezahürün retoriğini, ekonominin diyalektiğini kavramaktan uzaklar..
13 Ocak Pazar : 2013
Sanatın yeniden örgütlenmesinde herkes onlardan azar azar rol çaldı . Eleştirmenler şaşkın!. . Değişen dünyanın güç dengelerinde açığa düştüler . Sanatın kurumsal yapısına verdikleri vale hizmeti kendilerini de rahatsız etmeye başladı. Papazı bulmaları yakın. Hristiyan ikonografisinin tüm - sembolik olmanın ötesinde- örgütlü değerlerine sahip çıkan sanat rejiminin sivilleşmesi olanaksız. Emperyalizmin yazdığı ve tedrisatında yetiştirdiklerine yazdırdığı kültür tarihini rafa kaldırmadan gerçek anlamda bundan öteye sanatın ve eleştirinin özgürleşmesi mümkün değil..
Önce Çağdaş Sanat Eleştirisi'nin sefaleti başlığıyla Amerika’nın önde gelen sanat eleştirmenlerinden Dave Hickey yazdı. Günümüz sanat dünyası karşısında sonunda sabrı taştı ve artık eleştirmenlik yapmayacağını açıkladı . Sonra Eleştirmenlik şef garsonluk mu oldu? Sarah Thorn-ton sordu. Sanat piyasası bu konuda haber ve eleştiri yapmanın yollarını tıkıyor muydu? Sanat Dünyasında 7 Gün adlı araştırmasında rahatsızlığı hissediliyordu .Amerikalı gazeteci olumsuz düşüncelerini bir manifesto şeklinde yayımladı. Ardından buğulanan bilinçlerde bir eksen kayması yaşandı. Türkiyeli eleştirmenler ise bu gidişin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar .. . Ev ödevi : Nepotismo'dan ürettiği Nepotizm ile Dante ..
Ali Akay yazmış : "Yargıç konumundaki eleştirinin bittiğinden bahsediliyor bugün. Bunu bitiren bir şey varsa eğer, o da sanat yapma biçimlerindeki değişim.."
Ali Artun ise şunları söylüyor : "Eleştirinin Diderot ve Baudelaire –modern ve modernist– dönemleri kapanmasına kapanmıştır, ama başka, çağdaş bir dönemi açılmıştır. Nitekim daha şimdiden, önceki dönemin formalist ve strüktüralist yöntemlerini terk ederek, 1968 filozoflarını ve çağdaş İtalyan düşüncesini arkasına alan, kültüralist akademizme karşı çağdaş/eleştirel siyaset teorisiyle iç içe üreyen ciddi bir sanat tarihi ve estetik felsefesi birikimi oluşmuştur. Eğer bu yeni tarih akımı “sanat tarihinin tarihi” olarak nitelenebilirse, yeni eleştiri hareketlerine de “eleştirinin eleştirisi” denebilir."(..)“Batı sanatı dahi eleştiriden yüz çevirdi, demek ki artık eleştiri, ne sanatın ne de araştıran düşüncenin yanında yer alabilir”
Cem Erciyes, Sanat yazarının piyasadan bıkkınlığı'nı yazmış. Yazar nasıl bağımsız olur?' diye soruyor.
Serkan Özkaya ; Yaşasın eleştiri! diyor..
Ayşegül Sönmez : 'Eleştiri zaten bu ülkeye uğrayamadı. Hep kişisel algılandı... Zaten eleştirmenden çok küratör ve sanata sektör diyen operatörün yer aldığı sahnemizde bu teslimiyet için şartlar çoktan hazır hale getirildi. Ama tam da böyle bir dönemde, çağdaş sanatın fena halde ticarileştiği, sergilerin “en pahalı sergi” olduğu için sanat tarihinde bir dönüm noktası olacağını ekonomi sayfalarından okuduğumuz böyle bir dönemde, ben mücadeleden, yani yazıdan salt yazıdan, fikirden yanayım. Hep de öyle olacağım..." diyor..
Netice itibariyle bu kıpırdanmalar onların miladı. Net fikirlerinin olmadığı ortada.. Durum muallak, zikir muhayyer.. Biraz ötesi karanlık, gelecek belirsiz.. En kötü şey sürekli Batıdan referans vererek davranmaları ; kendilerinin ne söylediğiyse zaten yok hükmünde..
***
Sanat günümüzde sömürüyü perdeleyen, mutad üzere Batının kültürel işgalini, soyut imgelerin ardına saklayarak somut durumunu, bulanık hedeflere çeviren bir arabulucudur .. Hep olduğu üzere işlevi biraz da kandırmaktır. Bugünse kendini soytaralaştıran sanat, umuda kanmaya, inanmaya hazır kitlesini para uğruna kaybetmiş, sosyetesini kurmuş, seçkinler arasında konuşulan bir kuş diline dönüşmüştür..
12 Ocak Cumartesi : 2013
Kehanet değildir; 11 Bienalin üstüne bindirilen 12.nin tekrar olacağı.. demişiz zamanında ; Fulya Erdemci'nin 8 Ocak'taki açıklamasından sonra değişen hiçbir şey olmadığını bir kere daha gördük. Tarih hep tekerrür ediyor. Ama Marks'ın dediği gibi ilkinde trajedi, sonrasındaysa komedi olarak.. Eski yazıyı arşivden bir kere daha çıkartıyoruz ; umutlanmak için bir neden yok!!
Sanat artık kitleler şevk ve mutluluk veren vasfını kaybetti; azap ve günahların dökümantasyonu ecel gününün hesaplarına aktarıldı. Global etkinlikler seçkini seçilemeyenden ayıran bir kırım tezgahı, sınav merkezi.. Kamunun oyuncaklarıyla oyalanmayı bir tarz edinen, tarladaki korkuluklardan lafı sokuşturma metaforları geliştiren adamın hikayesini biliyoruz. Kehanet değildir; 11 Bienalin üstüne bindirilen 12.nin tekrar olacağı..
Bir mizahi zekadan bereketlenen anti sanatçının ufki doğumunu beklemek zordur; ama imkansız değil..
Görülüyor ki, ufukta 12. İstanbul Bienali var. Kara bir bulut gibi çökecek şehrin üzerine. Bienaller kapitalizmin insanı ve halkı dönüştürme mekanizmasının en önemli parçasıdır.Hegel diyalektiğini baz alırsak sistem yaralarla, pansuman araçlarını birlikte üretir. Hatanın gerçek nedeni insanın ve pazarın anomalisidir. Çünkü 'insan' kaynağın bilgisinden uzaklaşmıştır. İnsan zihninin gerçek tabiatı ise artık asla eskisi gibi değildir; uygarlık bir canlı türü olarak insanı ve sanatı habisleştirmiştir..Aslında insanın diğer canlı türlerinin birlikte hareket eden senfonik uyumuna başkaldıran bir tümörleşme/timurlaşma, fetih sürecinde sanat ile bilimin de birlikte yeniden sorgulanması gerekir ki, bu konuyu doğa konulu yazılarımızda ayrıca sürdürüyoruz. Kapitalist pazarda her hülyanın imge değeri, ideolojisiyle değil fiyat etiketiyle itibar kazanmıştır. Paranın satın alamayacağı değerlerinse yaşamı imkanı kalmamıştır. Gene de beklentimiz, doğanın erdemi ile işbirliği yapacak, dünyayı bitiren kapitalizme oklarını atacak kirpilerin mizahi zekasıdır. Bienal konusunda daha söyleyeceklerimiz var ki, yeri geldiğinde devam edeceğiz..
***
11 Ocak Cuma : 2013
Pratik etkinliğimizle dolaşıma soktuğumuz nesne üzerinden bir anlam yaratma gayretimiz psikyatrlara sorarsak hasta ruhların uslanmaz faaliyetidir ; peki hasta olmayan ruh var mıdır?
İnsanoğlu kaybetmeye dayanamaz. Mülkiyet duygusu patolojik bir sorundur. Mahrum kaldığımızda, üzülüp mahzun olduğumuzda Giden, bir görüntü olarak hafızada geri çağrılır. İnsan, kaybettiği her şeyin aslını yerine koyduğuyla soyut bir replikasıyla ya da basit bir kopyasıyla değiştirir. Her kayıp, yerine başkasını koymadığımız müddetçe ruhta boşluk yaratır. Depresyon, varlığın yokluğa denk gelmediği, kaybı kazançla eşitleyemediğimiz durumlarda belirir.. Öznenin boşalttığı duyguyu hatırasıyla, ekonomik kayıpların hayatımızda açtığı yarayı siyasi taleplerle doldururuz. Hediye, eşya üzerinden bir görünme, hatırlanma isteğidir. Hatırlanmak isteği, ölmeye direnmek halidir.. İlişkisel sanat, nesneleri kullanarak değişen zemini kavramayı, yeni tezahhürleriyle absürd hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya uğraşıyor ; ne kadar saçma olsa da beyhude bir çaba diyemeyiz..
***
Sanat günümüzde sömürüyü perdeleyen, mutad üzere Batının kültürel işgalini, soyut imgelerin ardına saklayarak somut durumunu, bulanık hedeflere çeviren bir arabulucudur .. Hep olduğu üzere işlevi biraz da kandırmaktır. Bugünse kendini soytaralaştıran sanat, umuda kanmaya, inanmaya hazır kitlesini para uğruna kaybetmiş, sosyetesini kurmuş, seçkinler arasında konuşulan bir kuş diline dönüşmüştür..
12 Ocak Cumartesi : 2013
Kehanet değildir; 11 Bienalin üstüne bindirilen 12.nin tekrar olacağı.. demişiz zamanında ; Fulya Erdemci'nin 8 Ocak'taki açıklamasından sonra değişen hiçbir şey olmadığını bir kere daha gördük. Tarih hep tekerrür ediyor. Ama Marks'ın dediği gibi ilkinde trajedi, sonrasındaysa komedi olarak.. Eski yazıyı arşivden bir kere daha çıkartıyoruz ; umutlanmak için bir neden yok!!
Sanat artık kitleler şevk ve mutluluk veren vasfını kaybetti; azap ve günahların dökümantasyonu ecel gününün hesaplarına aktarıldı. Global etkinlikler seçkini seçilemeyenden ayıran bir kırım tezgahı, sınav merkezi.. Kamunun oyuncaklarıyla oyalanmayı bir tarz edinen, tarladaki korkuluklardan lafı sokuşturma metaforları geliştiren adamın hikayesini biliyoruz. Kehanet değildir; 11 Bienalin üstüne bindirilen 12.nin tekrar olacağı..
Bir mizahi zekadan bereketlenen anti sanatçının ufki doğumunu beklemek zordur; ama imkansız değil..
Görülüyor ki, ufukta 12. İstanbul Bienali var. Kara bir bulut gibi çökecek şehrin üzerine. Bienaller kapitalizmin insanı ve halkı dönüştürme mekanizmasının en önemli parçasıdır.Hegel diyalektiğini baz alırsak sistem yaralarla, pansuman araçlarını birlikte üretir. Hatanın gerçek nedeni insanın ve pazarın anomalisidir. Çünkü 'insan' kaynağın bilgisinden uzaklaşmıştır. İnsan zihninin gerçek tabiatı ise artık asla eskisi gibi değildir; uygarlık bir canlı türü olarak insanı ve sanatı habisleştirmiştir..Aslında insanın diğer canlı türlerinin birlikte hareket eden senfonik uyumuna başkaldıran bir tümörleşme/timurlaşma, fetih sürecinde sanat ile bilimin de birlikte yeniden sorgulanması gerekir ki, bu konuyu doğa konulu yazılarımızda ayrıca sürdürüyoruz. Kapitalist pazarda her hülyanın imge değeri, ideolojisiyle değil fiyat etiketiyle itibar kazanmıştır. Paranın satın alamayacağı değerlerinse yaşamı imkanı kalmamıştır. Gene de beklentimiz, doğanın erdemi ile işbirliği yapacak, dünyayı bitiren kapitalizme oklarını atacak kirpilerin mizahi zekasıdır. Bienal konusunda daha söyleyeceklerimiz var ki, yeri geldiğinde devam edeceğiz..
***
11 Ocak Cuma : 2013
Pratik etkinliğimizle dolaşıma soktuğumuz nesne üzerinden bir anlam yaratma gayretimiz psikyatrlara sorarsak hasta ruhların uslanmaz faaliyetidir ; peki hasta olmayan ruh var mıdır?
İnsanoğlu kaybetmeye dayanamaz. Mülkiyet duygusu patolojik bir sorundur. Mahrum kaldığımızda, üzülüp mahzun olduğumuzda Giden, bir görüntü olarak hafızada geri çağrılır. İnsan, kaybettiği her şeyin aslını yerine koyduğuyla soyut bir replikasıyla ya da basit bir kopyasıyla değiştirir. Her kayıp, yerine başkasını koymadığımız müddetçe ruhta boşluk yaratır. Depresyon, varlığın yokluğa denk gelmediği, kaybı kazançla eşitleyemediğimiz durumlarda belirir.. Öznenin boşalttığı duyguyu hatırasıyla, ekonomik kayıpların hayatımızda açtığı yarayı siyasi taleplerle doldururuz. Hediye, eşya üzerinden bir görünme, hatırlanma isteğidir. Hatırlanmak isteği, ölmeye direnmek halidir.. İlişkisel sanat, nesneleri kullanarak değişen zemini kavramayı, yeni tezahhürleriyle absürd hayatı tanımaya ve anlamlandırmaya uğraşıyor ; ne kadar saçma olsa da beyhude bir çaba diyemeyiz..
***
Koç Holding sponsorluğunda İKSV İstanbul Sanat Vakfı'nın düzenlediği dünyada ilgiyle izlenen önemli etkinlikler arasında sayılan 13. İstanbul Bienali’nin tanıtım toplantısı yapıldı . Yetkililer, sergi mekanları olarak kentsel dönüşüm sürecinde tahliye olunmuş kamusal yapıları kullanacaklarını açıkladılar . Bienal için planlanan binalar arasında, artık kullanılmayan adliyeler, metruk okullar, kışlalar, müzeye dönüşmüş postaneler, harabe tren istasyonları, eski ulaşım merkezleri, boş depolar, tersaneler, terkedilmiş fabrikalar var : çokluğu senkronize eden devrini tamamlamış organize endüstriyel yapılar dikkatle seçilmiş. Bienalin şef küratörü Fulya Erdemci, 'Kamusal alan demek, devletle ticaretin dışındaki sivil alan, devletin yaptığı belli uygulamaların müzakere edildiği, tartışıldığı, eleştirildiği bir alan. Bir nevi emniyet subabı, demokrasi için çok önemli bir parça' diyor. Bu bağlamda Taksim Meydanı ile Gezi Parkı gibi Cumhuriyet ideolojisinin sembolik taşıyacı ögeleri ile kamusal platformların toplumsal yeri/ agoramsı alanlar tartışmaya açılacak.. İKSV sorumlularının yaptığı basın toplantısına göre, alışveriş merkezleri, oteller, ofis-konut kuleleri gibi günümüz kent mimarlığının başarılı örneklerinin çağdaş mekanları da İstanbul Bienali etkinliği kapsamında küresel isimler tarafından yapılacak sanatsal müdahalelere açık olacak.. Bu aktivitenin önemli kitlesinin yurt dışından gelecek seçkin,meftun sanat meraklıları, elit koleksiyonerler, isim sahibi galericiler ve Batı medyasının entellektüelleri olacağını belirtelim. Dünya basını İstanbul Bienalini fazlasıyla önemsiyor...
http://bienal.iksv.org/tr/basin/basinbultenleri/2013
http://bienal.iksv.org/tr/basin/basinbultenleri/2013
Biz de böyle çalışırız : Önce konuşurken çalakalem alınan notlar daha sonra fırsat buldukça düzeltilmeyi bekler . O da öyle yapmış. 'Kamu kimdir, kamusal alan nedir' üstüne düşünmüş. Hasta Kimdir?' diye sorduktan sonra konuşma uslubuyla şu kelimeleri yazmış genç yaşta kaybettiğimiz felsefeci Ulus Baker : Foucault'nun büyük bir "doğruculukla" tasvir etmeyi başardığı "modern" denilen bütün bu kurumlar, önce modern askeri kışla sistemini, ardından önce askeri sonra "sivil" hastaneyi, sonra zorunlu okulu, hapishaneyi kurmuştur. Bütün bu "disiplin" kurumlarını ithal eden, bu satırları yazan kişi değildir.. Foucault'nun "postmodem" düşüncesini bu türden "disiplin" kurumlarının baskıları altında inlemekte olan koskoca bir nüfus için bir "lüks" olarak uzakta tutmaya çalışmak olsa olsa şuna varır: Bugün artık her bakımdan "sorunlu" oldukları besbelli olan bu kurumlara "içkin" olan bir eleştiri de vardı. Bu eleştiri ta başlangıçtan beri işin içindeydi.. Ve biz bu kurumları pekala ithal etmişken, bu eleştiriyi ithal etmemeyi makul görüyor haldeyiz ... Foucault'nun bu noktada sorduğu soru son derecede derindir: Nasıl oluyor da her biri kendi kurallarına, ritüellerine, amaçlarına sahip olan bütün bu kurumlar, hem birbirlerinden tümüyle farklı olduklarını iddia ediyorlar, hem de birbirlerini o kadar andırıyorlar?"
Ulus Baker'ın söylediklerini aklımızda tutalım ve devam edelim . Prosodos Latince bir kelime ; Kaynak anlamında kullanılır. Düz anlamı ise Rancieré'ye göre yolun hedefine vardığı, denizin kıyıya ulaştığı yer.. Düşüncesini ifade etme hakkı bulunan Demos/Halk ile Okhlos/Güruh'un buluştuğu orta yerde Prosodos her iki anlamıyla hem Kaynak hem de karayla 'denizin bitiştiği yer' anlamıyla var. Kitlelerin tüm özgürlük sorunlarının öncelikle bir kaynak yaratma/finans sorunu olduğunu biliyoruz. Habermas'ın, "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" yazılarında post modern özgürleşme etiğine ekleyerek ‘kamusal alan’ kavramını geliştirmiştir. Ne var ki bu kurumlar, kamusal alanlara hizmet vermek için bir sermaye rejimine ihtiyaç duyarlar. Gerekli finansmanın özgürleştirici hoşluğu, kapitalin tescili, kurumların tecellisiyle birlikte görmezden gelinen bir paradokstur zor'un kurumsallığının teyidi.. Batının kıstırılmış öznesinin kitlesel yaşamnda yönetici erke karşı duruşunun köklerinde her zaman zenginleşmenin yarattığı mercekten görünen 'din kültürü' vardır. Zaten bunu Habermas kendisi de ifade eder : Avrupa kamusal alanında laiklik ve dinin yerine dair görüşlerini dile getirdiği, 2004’de yayımlanan 'Geçiş Zamanı' kitabında görüşlerini özetler . "Tanrı ve Dünya üzerine" başlıklı makalesinde "Batı uygarlığının dayandığı özgürlük, vicdan, insan hakları ve demokrasi kavramlarının temelinde Hıristiyanlık ve yalnızca Hıristiyanlık yatar." der. Ekler,"bugün hâlâ bu temelden faydalanıyoruz - başka bir seçeneğimiz yoktur; geri kalan her şey postmodern zırvalamalardan ibarettir"(1) İKSV'nin etkinliğinde sorguladığı temel kavramın tetikleyicisi hıristiyanlıktan özgürleşmeye muktedir olamayan bir sivil toplum yapısının spekülatif kültür araçlarıyla ihraç ettiği kültürel işgal retoriği buğuludur. Bulanık kavramların umutsuzluğa sürüklediği azgelişmiş ülke monologları, hatta cüretkarca açılan konu başlıklarıyla bu tür diyaloglar kader değildir. Her şeyden önce kamusal alan kavramlarını berraklaştırmak lazımdır ; tüm çarpıklığına karşın mesihciliği sadeleştirme girişimi elzem.. Konunun çekirdeğine gizlenen sertliğin anlaşılır olması beklenir.. Ama bundan önce de gelen mefluç sükûtu aşıp, kişinin önce kendisine ve sonra çevresine beklentisiz, değişim arzusundan feragat ederek naif biçimde bakma kararı almasının özgürleştirici yanını merkeze çekmeliyiz. Emperyalizm, dünyayı tüm canlıların bir arada bulunulacağı bir yaşam alanı değil de, birinin ötekini ortadan kaldıracağı bir gayri ahlaki bir rekabet alanı olarak değerlendirmesini Bienalde tartışmaya açmalarını beklerdir.. Zihinlerin ikame adresi belli. Bunları yapmadan Batıdan ithal ettiği ham kültürel duruş, uygunsuz şablonlarla İstanbul Bienali uzman kadrosu, insanlığın önündeki asıl ahret sualinin perdelenmesine katkı sağlamaktadır..
Senin bir barbar olduğun sır değil evlat!
10 Ocak : Perşembe : 2013
Bu yıl sonbaharda, 13 Eylül-10 Kasım arasında gerçekleşecek 13. İstanbul Bienali'nin başlığı Lale Müldür'ün kitabının ismini taşıyor ; "Anne, ben barbar mıyım?" Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür'ün tersyüz ettiği haliyle 'barbar' tanımını bir anahtar olarak alıyor ve kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor.. Yaşadığımız dünyada Erdemci'nin sorunu, Marie Antoinette'in çözümü kadar gerçek..
10 Ocak : Perşembe : 2013
Bu yıl sonbaharda, 13 Eylül-10 Kasım arasında gerçekleşecek 13. İstanbul Bienali'nin başlığı Lale Müldür'ün kitabının ismini taşıyor ; "Anne, ben barbar mıyım?" Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür'ün tersyüz ettiği haliyle 'barbar' tanımını bir anahtar olarak alıyor ve kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor.. Yaşadığımız dünyada Erdemci'nin sorunu, Marie Antoinette'in çözümü kadar gerçek..
Kasapları kutsuyor, terzileri yüceltiyor, cellatlarla fikir alışverişinde bulunuyoruz.. İnsan, dünyayı değiştirirken kendi doğasını da değiştirdi. Foucault'nun deyişiyle insanlık, bir müddet sonra deniz kıyısındaki kuma çizilmiş bir resmin silinip gitmesi gibi varlığını yitirip, bizler henüz tartışırken kendisine,türüne doğa tarafından tanınan süresini doldurup sahneden çekilecek. Haman'a yapılan ikazı görmezden geliyoruz. Göğe doğru uzanan çok katlı yapılara girmeye çalışıyor, açılan kanalları, kazılan çukurları, ziftlenen toprakları talep ediyor, fabrika düzeni içinde eğleniyor, insana daha fazla yer açmak için teknoloji adına yapılan doğanın tüm sömürülme yöntemlerine saygıyla bakıyoruz. Müphem, bilgiyi kışkırtıcı. Obsesyon, durumunu aşan bir ideoloji, şüphe rejimi ilerletici. İnsanın, tam farkındalığa gözleri kapalı. Amprik özne bilebildiği kadarıyla kategorik bir yer kaplıyor ve görev ifa ediyor ; bilemediği kısmındaysa 'hiç' değerini, edilgen boşluğunu göremiyor . Başkası yokmuş gibi her etkinliğimizle tabiattan bir parça eksiltiyor arsızca yeşili tüketiyor, maviyi iştahla kirletiyoruz. Mekansal yapılara verilen ödünler, doğanın rasyonel düzenlenişi gibi asimetrik bulmacalar yarattı entelektüellerin zihin haritasında. Şehrin ürettiği kitleler, kavram ve değerler üstünden siyasal teoriler, kültürel imtiyazlar geliştirildi. Dünyanın kadastro geçmemiş hiçbir köşesi, işgal görmemiş, kamudan saklanan hiçbir coğrafyası kalmadı. Yanlış bilinç, hatalı bilinç değil, sapkın bir bilinçtir. İnsanın histerik bilgisinin zulmüyle kuşatılmış, doğa üzerindeki mülkiyetin tartışılması gereken böylesine mamur! bir topoğrafya var önümüzde.. Bienalin küratörü Fulya Erdemci, basın toplantısında 13. İstanbul Bienali’nin odak noktasının siyasi bir forum olarak kamusal alan fikri olacağını açıkladı. Fulya Erdemci’ye göre tanımı ve içeriği üzerine çok tartışılan bu kavram, güncel demokrasi biçimlerini sorgulayan, günümüzün mekansal-ekonomik politikalarını tartışmaya açan, uygarlık ile barbarlık kavramlarını sorunsallaştıran, ve bu bağlamda sanatın rolünü araştıran bir matris işlevi görecek. 13. Bienalde 'Anne ben barbar mıyım?' diye soracağını söylüyor küratör.' Dünyayı parselleyip ekolojik,teknolojik, kamusal alanlara bölen zihniyetin bizatihi kendisi türsel olarak hiçbir canlı türünde olmadığı kadar patolojiktir. 'Senin annen bir melekti yavrum' repliğiyle geçiştirmek zordur böylesi koşullandırılmış bir ödevi. Bienalcilerin konu başlığı olarak kamusal alana gösterdikleri humanistik inanç, sosyolojik bir gerekten çok post modernitenin politik anlamda hatalı bir hâl tercümesi, jenerikten sahte bir demokratik gösterisidir. Tarihi ve doktrinlerini yazan bilinen formatıyla Batıdır. Tek merkezli dünyada Erdemci'nin ortaya attığı yanlış sorunun, doğru bir cevabının olacağını ummak mümkün değildir...
Ceylan Öztürk'ün yeni kişisel sergisi "Gördüm", 26 Ocak tarihine kadar uzatıldı.. Sanatçı Daire Galeri'de gerçekleştireceği ikinci kişisel sergisinde, yaşanan bir takım olayların dikkatten kaçmış, üzerinde düşünülmeyen yönlerini ele alıyor. Barış niyetleri içinde gizlenmiş savaşın vurgulanması, haberlerin denetlenerek belirli kalıplarla sunulması, yeni beklentilerin umutla birlikte korku da üretmesi gibi konuları sunarken izleyiciyi dikkate davet ediyor ve göz önünde olan şeyin ardında yatan görünmeyeni anlamaya zorluyor.
(1) Habermas, Geçiş Zamanı, Vikipedia
***
9 Ocak Çarşamba : 2013
İki usta yazardan, iki tadımlık hikaye.. Birer sayfa ; edebiyat keyfi için okuyalım..
Herkes kendi hikayesini anlatır ama 'gerçek' yazar, kendi öyküsünü başkalarına yıllar sonra da ilgiyle okutabilendir.. Burada 'neyi' dediğinden çok, 'nasıl' diyebildiği, işe okuru nasıl katabildiğidir merak konusu olan..
Selim İleri’nin merakla beklenen yeni romanı “Mel’un” mart başında Everest Yayınları’ndan çıkacak. O vakte kadar sabredemeyip romandan tadımlık bir bölümü sizlerle paylaşalım istedik diyor kitap eki.
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/sayru-geri-donemezsin-351336
Radikal Kitap, Hakan Günday'ın 2011 Nisan'da yayımlanan 'Az' adlı romanıdan, yaratıcılığını okura altını çizerek gösterdiği bir bölümü yayımlamıştı ; yazıdaki kıvamı/ustalığı unutmadık . Şimdi bir de bunu okuyalım..
***
9 Ocak Çarşamba : 2013
İki usta yazardan, iki tadımlık hikaye.. Birer sayfa ; edebiyat keyfi için okuyalım..
Herkes kendi hikayesini anlatır ama 'gerçek' yazar, kendi öyküsünü başkalarına yıllar sonra da ilgiyle okutabilendir.. Burada 'neyi' dediğinden çok, 'nasıl' diyebildiği, işe okuru nasıl katabildiğidir merak konusu olan..
Selim İleri’nin merakla beklenen yeni romanı “Mel’un” mart başında Everest Yayınları’ndan çıkacak. O vakte kadar sabredemeyip romandan tadımlık bir bölümü sizlerle paylaşalım istedik diyor kitap eki.
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/sayru-geri-donemezsin-351336
Radikal Kitap, Hakan Günday'ın 2011 Nisan'da yayımlanan 'Az' adlı romanıdan, yaratıcılığını okura altını çizerek gösterdiği bir bölümü yayımlamıştı ; yazıdaki kıvamı/ustalığı unutmadık . Şimdi bir de bunu okuyalım..
8 Ocak Salı : 2013
Anadoluhisarı'ndaki esnaf bakkalı, yufkacısı,terzisiyle tarihe karıştı. Biz, 'Allah kahretsin!' derken Avusturyalı ekonomist Schumpeter buna 'yaratıcı yıkıcılık' diyor.. Önce durumu özetleyen Seyfettin Gürsel'in yazısını okuyup sonra bu gidişin sonunda merkezileşerek tek bir organizmaya inecek sentetik bünyenin yapısı hakkında düşünelim.. Marks, 'Gelecekte tek bir bilim olacak,insanlık bilimi' diyordu. Gelecek diye kastettiği güne/bugüne bakıp 'gelecekte tek bir insan,tek bir patron, tek bir şirket olacak ; hedef birlik/bütünlük, teklik' diyebilir miyiz? İnsanlık marketinin alıcısı çok. Satıcısı, tüm disiplinler ve kaynakları ele geçirerek büyüyor. Cern'de gördüğümüz gibi kozmosa uzanan yaşam alanları menzil kapsamında. Bilim tahakküm uyguluyor. İnsan toplumu, tüm formları, renkleri, kullanılabilir değerlerini standartlaştırarak bir'liği sağlandığı bir dünyaya doğru evriliyor..
***
-Merkur sanatçıları "Inside" isimli karma sergi ile 2 Ocak - 2 Mart 2013 tarihleri arasında Merkur' de
-Bedri Baykam'ın 122. kişisel sergisinin adı Tarihin Röntgencisi : Etkinlik, Ankara Siyah Beyaz Galerisi’ndeki açılışın ardından, Piramid Sanat’ta İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, Ankara ve İstanbul’un ardından 26 Şubat-24 Mart tarihleri arasında Paris’te Lavignes - Bastille Galerisi’nde izlenecek.
Galeri Nev İstanbul'da "NEJAD MELİH DEVRİM" sergisi : Açılış 18 Ocak Tünel
***
Deleuze, 'Hastalık, hayata bakış tarzıdır' diyor. Bu bakışa tutulanlara göre, düşüncelerinizi kelimelerle ifade ediyor, yazma eyleminden keyif alıyorsanız Hipergrafsınızdır. Koleksiyon yapıyor, objeleri biriktiriyorsanız Kompisif olduğunuzu söylerler. Dindar olup bazı ritüelleri takip ediyorsanız mutlaka Skrupulosite'sinizdir. Dünyanın halinden endişelenip sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyorsanız çıtayı yükseltip Hiperskrupulosite makamından değerlendirebilir ya da Fregoli Sendromundan yargılanabilirsiniz. Peki bu tespitler doğru mudur? Bu tespitler doğruysa bilimin yasasını ihlal edip, toplumun içinde bulunurken hangi hukuktan faydalanıyoruz? Bunca tehlikeye, obsesyona rağmen hâlâ serbestsek, toplumsal hoşgörü standartlarından şüphelenmemiz mi lazım? Hastalıklar mı fazla, yoksa gerçekler mi hasta? Belki de normalin olmadığı yerde hastalardır vücut bulmuş tek gerçek!
7 Ocak Pazartesi : 2013
Ontolojik bir değişim , biyolojik bir farklılık olmadan ruhta oluşan bozulma, kolektif bilinçte meydana gelen çürümedir belki de . Her şey yerli yerindeyken davranışlarımızdaki toplumla aramızı açan semptom, biyolojik bir tedavi ile -iyi ne ise- 'iyi' edilebilir mi? Yaşadığımız işbölümüyle paylaştığımız ikonografik kargaşada, gerçekliğin en işlenmemiş,ham, en sakil ve acımasız haliyle sembolleştirilmiş verilerimiz arşiv bilgisi hükmündedir. Niteliklerimizle uyum içindeki mesleki tasniflemede uygun şartlarda değerlendirilmek üzere apartta bekletiliriz.. Sistemin guruplaştırarak köleleştirdiği simgeleşmiş pediatrik düzende İnsan, sanıldığından daha çok çaresiz, sistem içinde zerreden öte küçük ve yaşamı alternatifsiz baskı altındadır .. Kendini yaratan doğasına karşı uyumsuzluğa, kötülüğe, yok ediciliğe doğru itiraz edilemez bir sosyal şiddetle evrilmektedir.. İnsanın toplumsal,ekonomik bedeninin teknolojik zaferi inkar edilemez. Ne var ki, bu azametin berisinde yaşadığı ortamda tüm canlı türlerini ortadan kaldıran, ruhsal olarak cüceleşerek ilerleyen obsesif kompulsif bir insan topluluğu sendromu vardır..
Ontolojik bir değişim , biyolojik bir farklılık olmadan ruhta oluşan bozulma, kolektif bilinçte meydana gelen çürümedir belki de . Her şey yerli yerindeyken davranışlarımızdaki toplumla aramızı açan semptom, biyolojik bir tedavi ile -iyi ne ise- 'iyi' edilebilir mi? Yaşadığımız işbölümüyle paylaştığımız ikonografik kargaşada, gerçekliğin en işlenmemiş,ham, en sakil ve acımasız haliyle sembolleştirilmiş verilerimiz arşiv bilgisi hükmündedir. Niteliklerimizle uyum içindeki mesleki tasniflemede uygun şartlarda değerlendirilmek üzere apartta bekletiliriz.. Sistemin guruplaştırarak köleleştirdiği simgeleşmiş pediatrik düzende İnsan, sanıldığından daha çok çaresiz, sistem içinde zerreden öte küçük ve yaşamı alternatifsiz baskı altındadır .. Kendini yaratan doğasına karşı uyumsuzluğa, kötülüğe, yok ediciliğe doğru itiraz edilemez bir sosyal şiddetle evrilmektedir.. İnsanın toplumsal,ekonomik bedeninin teknolojik zaferi inkar edilemez. Ne var ki, bu azametin berisinde yaşadığı ortamda tüm canlı türlerini ortadan kaldıran, ruhsal olarak cüceleşerek ilerleyen obsesif kompulsif bir insan topluluğu sendromu vardır..
Lacan'ı ya da yerli versiyonlarını tanıdıktan sonra Psikiyatri için 'bilim' denilebilir mi? Psikiyatrisler , tıbbın, bilimin değil de kapitalist ekonomik ekolojinin, globalleşen politik standartların, yüzünü Batıya dönmüş sosyal normlalliğin, toplumsal epistomoloji ya da normalojinin, sıradan ayrılan insana çeki düzen veren işgüzar görevlileri midirler?. Savunma hizmetlerinin ve sigortacılığın en muteber sektörler olduğu günümüz toplumunda, kimsenin kendini güvende hissetmediği böyle bir oluşumda, nevrotik bireyleri bu ortamdan ayırıp tedavi etmek mümkün müdür? Hegel'in tepesi üstü durduğunu söyleyenlere karşı, kendilerinin ayakları üstünde durduğunu ispatlayacak bir mekanizma var mıdır?
Cem Mumcu sevimli ,dışadönük bir psikolog, pedagog ; belki de psikiyatris . Disiplinler arası sınırlar kalktığı için sosyologlar terapi, psikologlar eleştiri, doktorlar sosyal transplantasyon, bankacılar,ekonomistler felsefe, nöroşirologlar post modern ahir dönemde çağdaş sanat yapıyorlar. Mumcu yeni çıkan kitabıyla ilgili yaptığı söyleşide 'Arkadaşımı gece yarısı arayıp bana bir sözcük söyle deyip o sözcükle başlarım yazmaya... Kelime uydururum, uyduruk isimler kullanırım. Öyle etrafa bakarak notlar alan yazarlardan hazzetmem.' diyor.. Beğenisi aynı zamanda önerisidir . Yalnızca Mumcu değil vitrinlerdeki onca isimle dinamik psikiyatri sosyal platformda yerini aldı, sahaya indi diyebiliriz. Bu kişiler antrenörün futbolcuyu kenara itip maça katılması gibi sosyo-loglar dokuyu dışarıdan katılarak , psiko-loglar bünyenin içine bakarak müdahale ediyorlar. Ekonomistler ortamı, siyasetcilerin baskıladığı bilinci sanatçılar dönüştürerek yeni insanı yaratmaya çalışıyorlar. Her reklam jeneriğinde mustafanın sesini duymamız gibi görünürdeki Laclacan psikanalizini, bilinçdışının kendini yazarak ifşa ettiği her yerde yapıyor . Disiplinler arasındaki çatışmanın ortasında benliğini oluşturuyor ; kimliğinin kabuğunu kendi macerasını yazarak sertleştiriyor.. Yazar yayımcısı olduğu kitabın tanıtımında bu paradigmik sıkıntıyı açıkça belirtiyor. Söyleneni Editör Mumcu'nun kabul edebiliriz : "Psikiyatri ise -neredeyse- tamamen biyolojik paradigmanın ve bu paradigmanın sorgulanması için yeterince elverişli olmayan diğer psikoterapi yöntemlerinin egemenliği altına girmiş durumda. Bu gerçeklik, psikanalizin salt entelektüel bir uğraşa dönüşmesine yol açıyor. Oysa, psikanaliz en başında pratiğin içinden; Freud’un hekimlik çalışmalarından ve hastalarla yaptığı görüşmelerden çıkmıştı. Psikanalizin gerek klinik bir tedavi yolu gerekse açıklayıcı bir yöntem olma gücünü yitirmesinde elbette kültür, ekonomi, politika, tıbbın kendisi vb alanlarda ortaya çıkan gelişmelerin önemli rolü oldu. Ancak, kuramsal düzeyde psikanalizin içinde var olan eleştirel yeteneğin giderek solmasının, giderek daha dogmatik ve Ortodoks bir hale gelmesinin, pratik düzeyde neredeyse mistik bir yapılanmaya yönelmesinin de bunda rolü büyük". Kaçınılmaz varlığıyla en baştan vardı ama psikiyatrinin giderek başka disiplinlere çengel atması, entellektüelleşmesi Jung'dan çok Lacan'la başladı. Konuşan varlıklarda bilinçdışı bir dil gibi yapılanıyorsa, meslekleri seçen bilincin de kendi sınırlarını yıkarak yaratıcı insan etkinliğiyle özgürce yenilenmesi kaçınılmazdır . İyi ya da kötü değil.. Toplumda ekonomik dönüşüme giren itibar görecektir .Yaşayacaktır. Paraya dönüştürülüp kabul edilmeyen yokluğa terkedilecektir ; medyatik figür Mumcu'nun yaptığı bize aykırı gelse de.. Bir adamın değeri bütün şeylerde olduğu gibi fiyatıdır. Onun gücünün kullanılması karşılığında ödenen miktardır der Kapital'de 1/186 'da Marks.. Tüm sanatçıların/edebiyatcıların endişesi örtülediği meramını anlatamamak, dert edindiğini görünür kılamamaktır. Doğada tutarsız davrandığı halde yaşayan tek tür insandır. Vebanın libidosunu,etnografisini, insanın tedavi olmazlığına/vebaline zerk eden psikanalist doktor Lacan, tuhaf giyinir, maskeli balolara giderdi. Tüm nevrotiklerin olduğu gibi nesnelerle buluşmada sorunlu psiko süreçlerden, beslenenlerin, eksik parçasını arayanların esas şüphesi nesne konumuna indirgediği partnerini/izleyicisini kaybetmektir ; beynindeki kabusu, onun görüntüsünü, biricikin düşüncesindeki yerini eksilmeden muhafaza edebilme endişesidir. . Ontolojisi hasar görmüştür . Öznesinin nesnesini fetişlerle mübadelesi etmesi çağın normalidir belki ama uhrevi sürecin bütünü mesihi bekleme,eksiği tamamlama beklentisiyle doludur.. İkonolardan tasvirler, analizanın resimlerdeki anlamdan simulatif hayatlar üretmesi, bunları farazi değil esas kabul etmesi, görünür dünyayla ya da görünmeyenle kurduğu tüm fiktif etkileşimler felsefidir . Derinliği olmayan tespitlerle depresyonun açıklanabilir formları, normları aranır ; hastayla doktorun/ analizanın, yaralıyla -yarayı- yaratanın sürekli yer değiştirmesiyle yeni deneyler oluşur. Subjektif ilişkiler her dönemin muğlak oluşumuyla, bulutsu yapısıyla rezonans içindedir. İnsan, haklı olarak durumunu sağlamlaştırmak, kırmızı enerji merkezini güvence altına almak ister. Muktedir olan ise tanrısal bakışa sahip istekleri değişken izleyicidir . Okur ya da hastadır ; ama hizmeti eksiksiz talep eden ve alan, uğruna vazgeçilendir. "İyi shopkeeper bir kimsenin olduğunu iddia ettiği ile gerçekten olduğu arasında ayrım yapmasını çok iyi bilendir ; ama insanlık tarihi henüz bu basit bilgiye henüz ulaşamamış"(1) ise normali tanımlamak nasıl mümkün olacaktır?..
(1) K.M. Feuerbach, s79
(1) K.M. Feuerbach, s79
***
Ceylan Öztürk'ün yeni kişisel sergisi "Gördüm", 26 Ocak tarihine kadar uzatıldı.. Sanatçı Daire Galeri'de gerçekleştireceği ikinci kişisel sergisinde, yaşanan bir takım olayların dikkatten kaçmış, üzerinde düşünülmeyen yönlerini ele alıyor. Barış niyetleri içinde gizlenmiş savaşın vurgulanması, haberlerin denetlenerek belirli kalıplarla sunulması, yeni beklentilerin umutla birlikte korku da üretmesi gibi konuları sunarken izleyiciyi dikkate davet ediyor ve göz önünde olan şeyin ardında yatan görünmeyeni anlamaya zorluyor.
***
Entelektüel dünyanın önemli bir kısmı, başkalarına duyduğu hayranlıktan ya da nefretten ilham alır ; kolektif öfke/sevgi nöbetlerinden beslenerek yaşar. Hangisi olursa olsun ufuk açan yaratım sürecimizin nedeni, kayıtsız kalamadığımız ikinci tekil şahısların hayatlarına eklediğimiz kendi fikir ve yaşam etkinliklerimizdir.. Çokluğun tekilliği, toplumun bireyi olarak pazılın eksik parçasını tamamlarız. Bir fikrin, o fikri doğuran sosyal oluşumları, kolektif merhaleleri yok sayarak vahimsi bir edayla yalnızca bize ait bir düşünceyi içerdiğini iddia etmek eşyanın tabiatına aykırıdır..
6 Ocak Pazar : 2013
http://dunya.milliyet.com.tr/berlin-de-yine-intihal-skandali/dunya/dunyadetay/07.02.2013/1665615/default.htm
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163519
***
E Skop Dergisi'ne bakmadan önce Burcu Korucu'nun Türk Hümanizminin çeviri boyutu, Tercüme Bürosu ve Tercüme Dergisi 1940-46 yüksek lisans çalışmasını okumakta fayda var ; bugüne taşınan benzerlikler ufuk açıcı..
http://www.belgeler.com/blg/1ftk/trk-hmanizmi-nin-eviri-boyutu-tercme-brosu-ve-tercme-dergisi-1940-1946-translation-aspect-of-turkish-humanism-translation-bureau-and-translation-journal-1940-1946
4 Ocak Cuma : 2013
***
24 Ocak Perşembe ; 2013
Utku Varlık'ın objektifinden hâl-i pür melâlimiz..
Utku Varlık Istanbul'a geldi. Utku'yla 30 yıllık dostluğumuza rağmen eşi Genévieve'le henüz tanıştık. Galata'daydık. Avukat oğlunun işlettiği mekanın terasından boğaz sularındaki balıkçı sandallarını pek göremesek de rengarenk küpeşteleriyle avlanan takaları ilgiyle izledik. Dünya denizlerinden kopup gelen büyük gemileri, minyatür tadında seyre daldık. . Rıhtımda balık tutan oltacıların durağınlığıyla tezat oluşturan pürtelaş koşturanlar, salına salına dolaşanlarla bir aradaydı.. İflas eden organik kimyamızla/yaşımızla uyumlu acı kahveleri içip eski anılardan, Paris'i mesken tutan Türk resim tarihinin içinden doğduğu edebiyatımızın ikinci yeni döneminden saatlerce konuştuk. İntihal hakkındaki yorumunu surdum ; bence yoktur böyle bir kavram sanatta dedi. . Daha çok ölen dostları andık. Zaman herkesin aleyhine çalışyor ; sular durulmuyor. Ocak ayında toplum tarafından ne çok bilinen isim aramızdan ayrıldı. aramızdan ; çoğunla meslek olarak tanışır, konuşurduk. NTV ABD muhabiri gazeteci Ümit Enginsoy'un ölümünü duyduk yılın ilk günü . Ardından ressama Burhan Doğançay geldi. Televizyoncu Mehmet Ali Birand, yazar Toktamış Ateş, romancı Metin Kaçan, İsmet Kür, tiyatrocu Alev Sururi, bilim adamı Ahmet Mete Işıkara, şarkıcılar Şenay Yüzbaşıoğlu vd. .. Sayılı günler geçiyor ; vadesi gelen gidiyor.. Hayat birkaç sahnelik düş, birkaç kelimelik epizot.. Onun resimlerini bilenler, ressamın içindeki gizli şairliği derinden hissederler. Yolladığı e- postada , o gün sezdirmeden çektiği siyah resmin altına şu cümleleri yazmış : Her zaman dalgın Emin Çetin , "bir bilsem o an hayali nerelerde dolaşıyor?-marmara'dan öte- ve de bilgi valiziyle! .. Bir ustanın objektifinden yansıyan bu siyah beyaz görüntüyü hem onun hem de kendimizin arşiv kayıtlarına ekliyoruz.. Varlık, Paris'teki çalışmalarını Eylül 2013'te Istanbul Mabeyn Galeri'de sergileyecek. Nice yıllara Utku Usta...
***
Ahir zamanda inzar'ı dinle, nezir'e bak.. Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz ..

Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet..
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com
***
Entelektüel dünyanın önemli bir kısmı, başkalarına duyduğu hayranlıktan ya da nefretten ilham alır ; kolektif öfke/sevgi nöbetlerinden beslenerek yaşar. Hangisi olursa olsun ufuk açan yaratım sürecimizin nedeni, kayıtsız kalamadığımız ikinci tekil şahısların hayatlarına eklediğimiz kendi fikir ve yaşam etkinliklerimizdir.. Çokluğun tekilliği, toplumun bireyi olarak pazılın eksik parçasını tamamlarız. Bir fikrin, o fikri doğuran sosyal oluşumları, kolektif merhaleleri yok sayarak vahimsi bir edayla yalnızca bize ait bir düşünceyi içerdiğini iddia etmek eşyanın tabiatına aykırıdır..
6 Ocak Pazar : 2013
Merkel'de İntihal yapmış suçlamasından sonra çıkan haberin başlığı : Berlin’de yine intihal skandalı. Almanya’da Angela Merkel hükümeti bir kez daha intihal skandalı ile sarsılıyor..
Bu tür haberleri okuyunca , yüzyılımızın son elli yılında fikri mülkiyet yasasıyla ayyuka varan entelektüel düşüncenin tekelleşmesi konusunun ne kadar imkansız olduğunu bir kere daha düşünüyorum. Örnekler geliyor aklıma. Mesela Marks'ın Kapitali. Her cümlesi bir başkasının oraya kadar getirip bıraktığı tezlerden oluşur. Kolajları birleştirdiğimizdeyse bambaşka bir öneri/kitap, külliyat çıkar ortaya..
Örnek verelim : Marks, Hegel'i kaynak gösterip kral ve tebaa metaforunu kullanır 'Bir insanın kral olmasının nedeni, diğer insanların onunla tebaa olarak ilişkiye girmesidir. Öte yandan onlar da o kral olduğu için kendilerini tebaa olarak tahayyül ederler' der. Kapital 1. cilt sayfa 72/Dipnottadaki bu düşünce aslında Hegel'in Hukuk Felsefesinin İlkeleri'nde geliştirdiği genel yapıya aittir. Marks, genel kabul ilkesini toplumun ortak değeri 'para' kavramına uygular, Ricardo'dan artı değer teorisini alır, kendi teorisini oluşturur. Ne ki, Transkritik adlı eserinde Karatani'nin dikkat çektiği gibi Ricardo'nun artı-değer teorisini ilk alan kişi Charles Wentworth Dilke idi. The Source and Remedy of the National Difficulties (1821) başlıklı bir broşür yazmıştı. Ardından Hodgskin Labour Defended against the Claims of Capital (1825) kaleme almıştı. Ricardo'nun Siyasal İktisadın İlkeleri ise 1871'de yayımlanmıştı. Ona çabucak yanıt verilmişti demek. Dilke ve Hodgskin'in eserleri , 1820'lerde başlayan Britanya emek hareketine teorik bir zemin sunmuştu. Artı değerin konumu= sömürü iddiasının Marks'ın keşfi olmadığı açıktır.. Yüzlercesi içinden bu blogda yazacağımız birinden bahsettik..
Bu tür haberleri okuyunca , yüzyılımızın son elli yılında fikri mülkiyet yasasıyla ayyuka varan entelektüel düşüncenin tekelleşmesi konusunun ne kadar imkansız olduğunu bir kere daha düşünüyorum. Örnekler geliyor aklıma. Mesela Marks'ın Kapitali. Her cümlesi bir başkasının oraya kadar getirip bıraktığı tezlerden oluşur. Kolajları birleştirdiğimizdeyse bambaşka bir öneri/kitap, külliyat çıkar ortaya..
Örnek verelim : Marks, Hegel'i kaynak gösterip kral ve tebaa metaforunu kullanır 'Bir insanın kral olmasının nedeni, diğer insanların onunla tebaa olarak ilişkiye girmesidir. Öte yandan onlar da o kral olduğu için kendilerini tebaa olarak tahayyül ederler' der. Kapital 1. cilt sayfa 72/Dipnottadaki bu düşünce aslında Hegel'in Hukuk Felsefesinin İlkeleri'nde geliştirdiği genel yapıya aittir. Marks, genel kabul ilkesini toplumun ortak değeri 'para' kavramına uygular, Ricardo'dan artı değer teorisini alır, kendi teorisini oluşturur. Ne ki, Transkritik adlı eserinde Karatani'nin dikkat çektiği gibi Ricardo'nun artı-değer teorisini ilk alan kişi Charles Wentworth Dilke idi. The Source and Remedy of the National Difficulties (1821) başlıklı bir broşür yazmıştı. Ardından Hodgskin Labour Defended against the Claims of Capital (1825) kaleme almıştı. Ricardo'nun Siyasal İktisadın İlkeleri ise 1871'de yayımlanmıştı. Ona çabucak yanıt verilmişti demek. Dilke ve Hodgskin'in eserleri , 1820'lerde başlayan Britanya emek hareketine teorik bir zemin sunmuştu. Artı değerin konumu= sömürü iddiasının Marks'ın keşfi olmadığı açıktır.. Yüzlercesi içinden bu blogda yazacağımız birinden bahsettik..
Buna rağmen bütüne baktığımızda Marks'ı bir marka, yapıtını orjinal kabul ediliyorsak, dünyada negatif/pozitif üstüne konuşulmaya değer görüyorsak bu başka fikirlerden yaptığı kolajın gerçek hayatta bir şeylere tekabül etmesinden, bir ihtiyacı karşılamasındandır. Körü körüne her alıntıyı intihalle suçlarsa, eserin bütünene bakmadan cımbızlanan cümlelerle genel bir yargıya varırsak bu eksik olur. Biliriz ki bir cümle, yaşadığımız hayattan ve tecrübelerden teşvikini almamışsa gerçek olmasına imkan yoktur. Önemli olan kitabın bütünü, diğer bir kitabın tekrarı mı değil mi; intihal demek için buna, küçük fotografa değil, en sonunda/ sonuç kısmında dile gelen büyük resme bakmamız gerekir.
http://dunya.milliyet.com.tr/berlin-de-yine-intihal-skandali/dunya/dunyadetay/07.02.2013/1665615/default.htm
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163519
***
http://www.belgeler.com/blg/1ftk/trk-hmanizmi-nin-eviri-boyutu-tercme-brosu-ve-tercme-dergisi-1940-1946-translation-aspect-of-turkish-humanism-translation-bureau-and-translation-journal-1940-1946
4 Ocak Cuma : 2013
E-Skop Dergisi Ekim 2011'de yayına başlamış. Arkadaşlar, Hickey'in ' Çağdaş Sanat Eleştirisinin Sefaleti' yazısı nedeniyle linkini göndermeseler varlığından haberdar olamayacaktık...
Okuduk ve gördük ki, E Skop'un sıkıntıları çok özgün değil ; ne var ki , çağdaş sanata yapışan bugünkü alengirli sorunu Batı üzerinden tercüme etmesine rağmen 'çok' önemli. Sanat Tarihi denilen amentünün dilini kullandığı müddetce de E Skop'un burjuvazinin suretinden yarattığı dünyanın gerçek halini bilmezden gelmesinin nedeni makul ; tereddütü anlaşılır. Onun içindir ki, araçlarına takılıp üretimin ne'liğini sorgulamadan kendi nevrotik sarmalında yuvarlanan 'ilerlemeciler' mezhebinden, modernistler tarikatından insanlığın uzlaşmaz çelişkilerini algılaması zor ; ölümsüzlüğü arayanın geçiciliğini anlamlandırması mümkün değil.. Kültür eleştirisi an be an burun buruna olunanla yeniden karşılaşmak değildir. Aksine aynı zeminden nemalanan varlığına rağmen ilkesel olarak restleşebilmek, paradoksal yanlışla yüzleş/ebil/mektir. Kaybedilen hakimiyetin, olası mağlubiyetlerin güç hazmedilir sonuçları olabilir. Hedonizmden nemalanan seçkinlerin yargısıyla , zenginlerin eğlencesine dönüşen sanatın dili çetrefilleşir, 'amaç' anlam kaybına uğrayabilir ; telaffuzlarının bozuk olması onların sorunudur. Agamben'in dediği gibi 'tebaalık ile egemenlik pareleldir ve birlikte üretilmiştir.' Buna rağmen bireyin söyleme, hatta rutinden kopup,sıradan ayrılıp saçmalama özgürlüğü vardır ama bu oyun içindeki hak mahrumiyetleri demektir. Hakikatle kurduğu ilişkide diğer taraftan bakınca masumiyeti çizilmiş, inanırlığı zedelenmiştir. Doğruyu söylemek başka, dönüştürmek ise bambaşkadır. İşin tecimsel ayaklarından birinde ne vesileyle olursa olsun mekan tutmuşsan, eleştirdiğin kitle ile bilgini trampa ettiğin, haklı huzursuzluğunu sattığın çok uluslu, aidiyetlerinden sıyrılmış uçar/kaçar zümre aynıysa özgünlük ve özgür düşünürlük, eleştiri hakkı mümkün değildir. Zizek, Sarah Thornton ya da E-Skop Dergisi ve Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri benzeri münevver kültür editoryası için söylenecek son söz şudur : Ya içindesin çemberin ya da dışında kalacaksın. Biz eleştirmen Hickey'in ne dediğine, (e skop gibi, neleri diyemediği konusunu mahfuz tutarak) bir bakalım..
Okuduk ve gördük ki, E Skop'un sıkıntıları çok özgün değil ; ne var ki , çağdaş sanata yapışan bugünkü alengirli sorunu Batı üzerinden tercüme etmesine rağmen 'çok' önemli. Sanat Tarihi denilen amentünün dilini kullandığı müddetce de E Skop'un burjuvazinin suretinden yarattığı dünyanın gerçek halini bilmezden gelmesinin nedeni makul ; tereddütü anlaşılır. Onun içindir ki, araçlarına takılıp üretimin ne'liğini sorgulamadan kendi nevrotik sarmalında yuvarlanan 'ilerlemeciler' mezhebinden, modernistler tarikatından insanlığın uzlaşmaz çelişkilerini algılaması zor ; ölümsüzlüğü arayanın geçiciliğini anlamlandırması mümkün değil.. Kültür eleştirisi an be an burun buruna olunanla yeniden karşılaşmak değildir. Aksine aynı zeminden nemalanan varlığına rağmen ilkesel olarak restleşebilmek, paradoksal yanlışla yüzleş/ebil/mektir. Kaybedilen hakimiyetin, olası mağlubiyetlerin güç hazmedilir sonuçları olabilir. Hedonizmden nemalanan seçkinlerin yargısıyla , zenginlerin eğlencesine dönüşen sanatın dili çetrefilleşir, 'amaç' anlam kaybına uğrayabilir ; telaffuzlarının bozuk olması onların sorunudur. Agamben'in dediği gibi 'tebaalık ile egemenlik pareleldir ve birlikte üretilmiştir.' Buna rağmen bireyin söyleme, hatta rutinden kopup,sıradan ayrılıp saçmalama özgürlüğü vardır ama bu oyun içindeki hak mahrumiyetleri demektir. Hakikatle kurduğu ilişkide diğer taraftan bakınca masumiyeti çizilmiş, inanırlığı zedelenmiştir. Doğruyu söylemek başka, dönüştürmek ise bambaşkadır. İşin tecimsel ayaklarından birinde ne vesileyle olursa olsun mekan tutmuşsan, eleştirdiğin kitle ile bilgini trampa ettiğin, haklı huzursuzluğunu sattığın çok uluslu, aidiyetlerinden sıyrılmış uçar/kaçar zümre aynıysa özgünlük ve özgür düşünürlük, eleştiri hakkı mümkün değildir. Zizek, Sarah Thornton ya da E-Skop Dergisi ve Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri benzeri münevver kültür editoryası için söylenecek son söz şudur : Ya içindesin çemberin ya da dışında kalacaksın. Biz eleştirmen Hickey'in ne dediğine, (e skop gibi, neleri diyemediği konusunu mahfuz tutarak) bir bakalım..
Amerika’nın önde gelen sanat eleştirmenlerinden Dave Hickey’nin de çağdaş sanat dünyası karşısında sonunda sabrı taştı ve artık eleştirmenlik yapmayacağını açıkladı. “Batman çizgi romanı okumuş” olan herhangi birinin bu piyasada kariyer yapabilir hale geldiğini söyleyen Hickey, Observer’a yaptığı açıklamada, sanat eleştirmenliğinin, sanat eserlerini riski olmayan birer yatırım aracı olarak gören zengin koleksiyonculara yatırım danışmanlığı yapmaya dönüştüğünü ve daha fazla buna devam edemeyeceğini belirtti. “Ben dahil diğer pek çok sanat eleştirmeni tıpkı kral danışmanı gibi ortalıkta dolaşıp bu çok zengin insanlara akıl vermekten başka bir iş yapamaz hale geldik. Gerçekten de buna değmez.” Hickey'e göre, sanat dünyasında bir turist mantığıyla hareket ediliyor: “Diyelim ki Londra’ya gittim, herkes Damien Hirst’ten bahsetmek istiyor. Ama o beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Hiçbir zaman da ilgilendirmedi."
http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-sanat-elestirisinin-sefaleti/1030
http://www.e-skop.com/skopdergi
Geçmişte aradığımız tarihselliği mi, onu yaşatan güncelliği mi? ; boşa kürek çekenin karşısında kim/kimi irşat edecek?.. Angarya ile görevli mi yoksa ilk elden oyun kurucu/sorumlu mudur eleştirmen?
'Sanat nasıl yapılır?'ın cevabını aramak gibi aydınlamacı bir çaba ve cevabını formüle etmenin zor olduğu bir süreç... İsyan eden değil, virtüel süreci tasdik eden, tabii olan bir kılavuz. Diğer konularda kritik yapanlardan değil de sanatla ilgili yazan eleştirmenden tarihteki örneklerde yola çıkan toplumun beklediği bir formasyon öngörülmüş. Kategorik bir işbölüşü olarak sırtlanan/sırtına yüklenen bir görevi var anlaşılan bu konuda yazanın. Sanat eleştirisinin nasıl yapılacağını yazan İsmail Mert Başar durumu derli toplu özetlemiş, okura uzun uzun anlatmış. Bu işi yapmak isteyen eleştirmenlerimize biçilen rolü yararlı olur düşüncesiyle buraya aktarmakta yarar var. Ne ki Hickey gibi isyankarları bu tasniflemede nasıl istifleyeceğimiz ise ayrı bir muamma. Ne gariptir ki 'insan' denilen olgu bu kitabi yükü gün geliyor taşıyamıyor ; kırılmalar yaşanıyor. Marks'ın dediği gibi tarih , her defasında yerini şaşıran bu çatlaklardan ilerliyor..
http://www.msxlabs.org/forum/sanat/12671-sanat-elestirisi.html
http://www.e-skop.com/skopdergi
Geçmişte aradığımız tarihselliği mi, onu yaşatan güncelliği mi? ; boşa kürek çekenin karşısında kim/kimi irşat edecek?.. Angarya ile görevli mi yoksa ilk elden oyun kurucu/sorumlu mudur eleştirmen?
'Sanat nasıl yapılır?'ın cevabını aramak gibi aydınlamacı bir çaba ve cevabını formüle etmenin zor olduğu bir süreç... İsyan eden değil, virtüel süreci tasdik eden, tabii olan bir kılavuz. Diğer konularda kritik yapanlardan değil de sanatla ilgili yazan eleştirmenden tarihteki örneklerde yola çıkan toplumun beklediği bir formasyon öngörülmüş. Kategorik bir işbölüşü olarak sırtlanan/sırtına yüklenen bir görevi var anlaşılan bu konuda yazanın. Sanat eleştirisinin nasıl yapılacağını yazan İsmail Mert Başar durumu derli toplu özetlemiş, okura uzun uzun anlatmış. Bu işi yapmak isteyen eleştirmenlerimize biçilen rolü yararlı olur düşüncesiyle buraya aktarmakta yarar var. Ne ki Hickey gibi isyankarları bu tasniflemede nasıl istifleyeceğimiz ise ayrı bir muamma. Ne gariptir ki 'insan' denilen olgu bu kitabi yükü gün geliyor taşıyamıyor ; kırılmalar yaşanıyor. Marks'ın dediği gibi tarih , her defasında yerini şaşıran bu çatlaklardan ilerliyor..
http://www.msxlabs.org/forum/sanat/12671-sanat-elestirisi.html
***
Bilinmeyen Ara Güler, Galeri G Art http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/ara-gulerbilinmeyen-ara-guler
Mixer, Sibel Kocakaya 10 Ocak , Boğazkesen Cd. no 45 Tophane
Cda-Projects : DENİZE AÇILMAK GEREK /// SAIL AWAY, WE MUST!. Küratör Övül Durmuşoğlu 10 Ocak 2 Şubat 2013,
Galeri Zilberman AYŞEGÜL SAĞBAŞ / NOT BEFORE MARRIAGE 10 Ocak ,Tünel
Daire Ceyla Öztürk, Gördüm http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/ceylan-ozturkgordumdaire-sanat
Galeri Zilberman AYŞEGÜL SAĞBAŞ / NOT BEFORE MARRIAGE 10 Ocak ,Tünel
Daire Ceyla Öztürk, Gördüm http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/ceylan-ozturkgordumdaire-sanat
***
3 Ocak Perşembe : 2013
Magdalena Abakanowicz , sermayenin ferahlama/tapınma mekanında İnsanlık Serüveni'ni anlatıyor. Ne ki, bu serüvenin orta yerinde her şeyi eğip büken, ekonomi denilen alanı yaratan 'Dil' var.. 'Beyin kelimeleri keşfetmese, ses çıkaran bir organa sahip olmasa, bunları yazı ve şekillere dönüştürmese kendisi için bir kader oluşturabilir miydi' diye sorabiliriz.. Sanat eseri beynin keşif ve inkişafında, insanın düşünme ediminin önüne geçen bir önsel seziş, kendinin/ temsil yeteneğinin ötesine geçen bir durugörü, düşünsel varoluştur.. Ne var ki görsel sanatların neyi yaptığını bildiren, eyleyeni konuşturan/söyleyen, mahsuplaşmaya yön veren bir anlatıcıya ihtiyacını da yerli yerinde kullanılan bir Dil giderir.. Yarımyamalak bilgiler ve dilin tam oturmadığı karalamalar/notlarla dolu bir düşünme temrini yaratıyor sergi. Uyum sağlamaya çalışıyoruz..
Heidegger'e bu cümleyle sınırlı olmak üzere hak veriyoruz : 'İnsan en temel düşünceleri düşünmüş ve bunları hafızaya emanet etmiştir. Bu şekilde düşünülmesi gerekene bağlı kalmış ve kalmaktadır. Ama yine de insan, düşünülmesi gerekeni sabitleyip sonra geri çekildiğinde, daha ötesinden kendini esirgediği sürece 'gerektiği gibi' düşünmeye muktedir olamayacaktır..' Yerli yerinde bir Dil Bilgisi olmadan gerçekleşen süreç, düşüncenin iletilmesinden acizdir.. Sanat, insanın tanrısıyla, tanrının insanıyla arasındaki köprüdür ; böyle ifade ediyor küratör Abakanowiczi.. İnsanın 30 bin yıllık serüveni sanatını, sanatın 30 bin yıllık serüveni -iki ayaklı ilerlemeci- insanı üretmiş.. 'Çağların ötesinden gelen, çağların içinden geçen bir serüvenin sergisi bu! diyor : İnsan ,sanatının külleriyse, bu sergi o külü yakan ateştir.' Böyle yazmış serginin küratörü HBK.. Sanatın fantazmına, güncel paronayanın üretimine değil ama laf olsun torba dolsun mealinden yapılan vasıfsız tespitlere, şiirsel laf paralanmalarına takılıyoruz . Sergi tanıtım yazısı, izleyicinin zeka seviyesine hakaret düzeyinde ; uzandığı dallar, yeltendiği naif analiz kitlesiyle uyumlu değil. Tespitler yakışık almıyor . Küratörün koymaya çalıştığı tavır belirsiz ve eklektik. Cümlelerinin amacı muğlak.. . Burada adıyla çağrılmayan lirik manifestonun ya da şöyle diyelim ; reklam jargonunu yakalamaya çalışan felsefenin sefaletine, Akbank'a hizmet veren küratif masadaki müştekinin yaklaşımındaki zerafetin riyakar hafifliğine katılamıyoruz..
Akbank'ta açılan Abakanowicz'in yeryüzüne hikayesiyle birlikte geldiğini idda ettiği sergi vesile oldu. Daha önce Ekşi Sözlük müeelifi konuyu açmıştı ; biz hem Magdalena'nın hem de ekşi yazarının söylediklerini temel alarak geliştirelim .. Çünkü bir malı/metayı alarak, bir söze katarak/katılarak, belki de bir esere bakarak hayata biraz daha yanaşır, materyalin ikinci doğayı kuran tınısına, rezonansın etki alanına , mesajina ekleniriz . Althusser'in söylediği gibi 'masum okuma yoktur' . Sanatseverin praksisi, olağan aydın edimidir. Politikasıyla kurucu etkinliğin çekirdeğine yaklaşmak ister. Özne, bir sergi gezer, bir konser dinler, kitap okurken , entellektüel eylemindeki masumiyeti yitirmek zorundadır . Post-modernizm çağında kişi, yaşarken eşlik ettiği her şeyi inkar ederek tüketmek durumundadır . Herkesin gerekçeli bir nedeni, parsellenen topografyada kalabalıkları, üstüste örtüşen başıbozuk özgürlük alanları vardır. Çağın pragmatizmi, ideolojileri reddediyor, kişileri, olguları, metodolojik bağlaçlar arasındaki iletişimi yok sayıyor . İster Derrida gibi yapı sökelim, ister Bakunin gibi arzı temelinden sarsalım. Şayet insan yerine birşey koymak arzusundaysa bilir ki, her çürüyen yapıyı kudretiyle oranlı tevil etmekle mücehhezdir . Teklik üzerinden toplumu/çokluğu, değişime zorlayan işbölümüdür. Legomsu parçalanmış yaratıcılık misyonu kurgulanmıştır. Varlıktaki yokluğu geri kazanmak/dönüştürmek için bu adil olmasa da zaruridir.. Lakin bilginin etrafı karanlık,en umulmadık kovuklardan ortaya zıplayan, tecessüsle konuyu deşip kenara sıçrayan takipçileri de şeytanidir ; yol/u keserler. Utku Varlık Haçlı Seferlerini anlatırken Avrupa'dan derlenip Jarusalem'e doğru yola çıkan Haçlı ordusu örneğini veriyor .. Ordu 10.000 askerse , bu ordunun arkasına takılan : dilenci , orospu , şarlatan , değnekci , büyücü , cambaz , hokkabaz , üfürükcü , cüzzamlı vs . sayısının askerden daha fazla olduğuna dikkat çekiyor . Töz'ün cevheri efsunludur ; kabuk içindedir. Tüm düm dünyada Çağdaş Sanat, küratörü, galericisi, mekanın mimari tasarımcısı, spakülatörü, simsarı, koleksiyoneri, eleştirmeni, halkla ilişkiler uzmanı, müzecisi, müzayedecisi, gazete editoryası, dergi yazarı, medyası, tv'si, program sunucusu, borsa uzmanı, sanat tarihçisi, arşivcisi, kültür yayımcısı, müşfik yatırımcısı, iyiliksever müteşebbisi ve saireyle haçlı seferlerinde ordunun gerisinden gelen yığınlara benzer. Negatif idealin büyüleyici kişi/kitlesiyle, dünya mekanını işgal eden ben'in kütlesi, et yığını arasındaki uçurumu kapatmak tutku, azim ve hüner ister ; tecrübeye dönüşen oyunun düşünsel değerlendirilmesinde kelimenin spekülasyon gücünü bizzat adıyla çağrırız. Çağımızda kabuğun ötesine geçmek, mistik tülü kaldırmak reklamcının ya da medyatik cambazın işidir ; göstermek, parasal bir görevdir . Her türlü nesnellikle sarmalanan öznelliğin cirit attığı aydınlanmanın tartışmalı kazanımlarıyla edinilen bilginin post modernist kaosta çürütülmesi için sağlam bir mantık ve kullanışlı, ikna edici grameriyle dile ihtiyaç vardır . Filizlenen gövdede şeyleşen harfler yeniden derlenir ; materyalin albenisini göstermekte enerji/yakıt görevi görür. İlham alma, ç/alma, amiyane araklama mantığı sosyal paylaşım içinde paylaşımdır, olağandır. Çokluk içinde adacıklar oluşturup mülkiyetimize geçirdiğimiz pratik kazanımların gölgeleriyle mesafe alırız. Dil ile özneleri birbirine bağlayan gerçek temaslarda boşluklar, boşluklarda izler, yoğunlukta inkıtalar yaratırız. Abakanowicz, yeryüzüne serüveniyle birlikte gelen insanın yolculuğunu anlattığını söylüyor . ' İnsanın serüveni dünyayı değiştirmekti. Bunu çoğu zaman kendisine rağmen yaptı. Yabancısı olduğu bir evrene, onun zamanına ve mekanına uyum sağlamak, yani onları kendisine uyarlamak çabasındaydı. Zamanın içinde sanatla dönüştü insan, mekanı sanatla dönüştürdü. Yalnızlığına ve yabancılığına sanatla direndi. Yaratarak var oldu. Mağaranın duvarına bıraktığı izlerle takip ediliyor. Sanat, yaratmanın öteki adıdır. Tıpkı insanın doğanın en yüce hali olması gibi' diyor. 'Doğanın en yüce hali' cümlesi kantgillererden aparılmış büyük iddiadır. Kant'ın sözcükleriyle 'doğadaki yüceden hoşlanma yalnızca olumsuzdur(1) Sanatçı, oyuna katılmamızı bekler, bir varsayımı iddia eder .. Mimesis fena halde tahrik altındadır çünkü dünyanın oluşum hallerinden geçici birini, yani insanı merkeze alıyor ; tevazu değil kibir gösteriyor. Bu sürpriz kutudan yayıyla fırlayan kuklaya benzese de ; reklamın dili, pazarlamanın jargonu günlük hayatın duyarlılıklarını, hayatın kutsiyetlerini arsızca tepe tepe tüketmekte yeis görmez. Aynı aymaz tavır, kapitalizmin her tezgahında, paranın her egemenlik alanında tüm kullanılabilir figürlerle devam ediyor. Sanatçının demeyelim ama Akbank'a ücreti karşılığı hizmet veren küratörün bize perde ardında gösterdiği dünyanın merkezini, kökenin zahiri zuhurunu kabul etmeli miyiz?
Derrida’ya göre söz konusu ikilik, sağlam temelleri olmayan bir ayrımdır. Gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Biz bir gösterenden gösterilene gitmek isterken aslında başka bir gösterenler yığınına ulaşırız. Böylelikle karşımıza çıkan, anlamın tek bir göstergeye dayanamayacağı, anlamın sonsuz bir zincir üzerinde sabitlenemeyeceğidir. Dil, bu düşünceye göre, postyapısalcı başka düşünürlerde de görülebileceği üzere, sabit bir yapıya sahip değildir. Derrida’ya göre “Gösterilen ile gösteren arasında bir ayrım yoktur.” Bu durum dilin yapısını yeniden düşünmemiz gerektiğini gösterir; çünkü “Batı metafiziği dilbilimsel bir biçimin tahakkümü olarak üretilir.” Öyleyse bu tahakkümü aşmak demek belirli bir düşünme biçimini de aşmak anlamına gelecektir. Bu nedenle gösteren/gösterilen ayrımının varolmadığını ileri süren Derrida ‘iz’ kavramını devreye sokacaktır.. (2)
Gösteri dünyasının bugünkü repliklerini, kapitalizme sitüasyonun 1968'lerde ortaya çıkan tepkilerine bağlayabiliriz. Bu dünyayı anlamak için nisbeten yakın tarihte yayımlanmış bir kaynaktan, nisbeten diskalifiye bir yayından yararlanalım.. Bu kitap neden ortaya çıktı: diye soruyor sitüasyoncular sonra da kendileri cevaplandırıyor : "Hep olduğunca bir filmi tadındaki ülkelerde tarih, nesneleştirilir ve satılır, kapitalin malı edilir. Sözde muhalif de kör alıcı konumundadır. Bu her an "enternasyonal"in de başına gelebilir, "piyasa" bunu gösteriyor. Debordun "satıldığı" bir dünyada sanırım "gösteri"den bahsetmeye artık gerek yok. Blissetin dediğince: "Debord harbiden öldü" ama "akbabalar" yaşıyor. Kültür seviciliğin kuşları... Katıldığımız bir Sitüasyonizm üzerine panelde, iki akademisyenin nasıl zırvaladığını gördükten sonra alınan karar neticesinde ortaya çıktı. Enternasyonalin "yığın" halinde külliyatını bütününden neredeyse bir şey anlamayacak olan insanların önüne koymak anlamsızlığın ta kendisidir. Manifestosal bütüne pratiksiz bugünden bakmanın saçmalığı üzerine konuşmaya da hiç gerek yoktur. Yapılması gerekenin ne olduğu üzerine değerli insanların katılımı ve fikirleriyle kısa bir yürüyüş sonrasında alınan karar şuydu: "nedir" sorusunun net cevabının verilmesine yaklaşılması ve tam anlamıyla pop yapılanmadan uzak "hap" kavramı dışında bir "giriş" sunarak; bu, "nedir" ortadan kaldırışını çok yönlü beslemek. Bu oldu " Bu nedir'i cevaplarken iktidar ya da muhalefet ; beyne önceden bindirilmiş, sosyal bedene giydirilmiş formatları hatırlıyoruz, sonra yenilenmek için siliyor, cilayı kazıyoruz : altından hep libodonal cesaret öyküleri çıkıyor . Kökeni somut morfolojik bilgi alanlarını bir kenara bırakırsak, yutağın reflekslerinden kopartılan dil, kurbağının hali gibi mimesisin ötesinden sosyal ve ekonomik disiplinlere bağlanmaya çalışan sanat, sorunun epistemolojik anlamıyla bilim değil gına getiren tekrarlarlarıyle her şeye muhalif zemini oluşturmaya, sözü diri tutmaya , kapitalizmin eleştirisini revize ederek toplumsal hoşnutsuzlukların gazını alan, restrasyonu/arınmayı sistemleştirilmeye çalışan ilgi alanlarıdır . Bunları yaparken çağdaş sanat nesneler üzerinden kelimeleri,sözcükleri,cümleleriyle dili yardıma çağrıyor. Nereden başlamalı, Nasıl ? sosyal analizin ötekileştirdiği benlikleri, kültürel terapinin mağdurlarını gözleyerek . Eyleyen kişiliğin öznesel mevkilerini şeyleştiren emareden önce düşüncedeki kelimelerle . Nasıl tarihsel bakımdan 'dilbilim', psikanalizden sonra ortaya çıkmış ise, eleştiri de dilbilim ve psikanalizin kazanımlarını, keşiflerini kullanmak zorunluluğu içindedir ; günün ilişkilerinin ürettiği verilerini, sesleri, karışımları, mecazların araçlarını, ilki trajedi tekrarı komediyi yok sayamayız.. Sözlük yazarı sitüasyoncuları anlatırken güzel özetlemiş : 'kapitalizmde insanların büyük bir bölümünün yaratıcılığı saptırılmış ve boğulmuş, toplum aktörler ile seyircilere, üreticiler ile tüketicilere bölünmüştü. bu nedenle situationistler farklı türden bir devrim istediler: iktidarı ele geçirmek için bir grup insan değil hayal gücü istediler; şiir ve sanat herkes tarafından gerçekleştirilmeliydi. yeter! diyorlardı, işe boş verin, can sıkıntısına boş verin! sonsuz bir festival yaratın' Ne var ki hayaller de eski programın üzerine formatlanıyor ; çürümüş yapı ancak kurtlanıyor. Ceninin cam kavaonozda formaldeite yatırılması gibi sosyal beden de kimyasal bozulmanın kuşatması altındadır. Önlem deneyden önce zihin gücündedir ; zihinse kelime demektir. Derrida'ya bakarsak "İnsan bedeninin girişlere, sızmalara açık geçirgen doğasını düşünürken akla gelen fiillerden biridir 'zerk etmek'.. Modern çağların filozofu orijinal olmaya çalıştıkça, felsefe anlaşılır/sahih,somut olmaktan uzaklaşır; karmaşıklaşır. Ne ki felsefe tarihi, insan bedeniyle birlikte ruhunun da deva bulmak, şifaya kavuşmak için karışımlara, keşiflere, eczalara, ilaçlara ihtiyacı olduğunu söyleyen filozoflarla doludur.. Baldıran, ne Sokrates'e ne de rahatsız takipçilerine medet olmamıştır ; bilinmesine rağmen . Sonu gelmez tartışmalara yol açan durumu ekşi yazarının değindiği gibi Platonun Phaedrusunda burada açığa çıkar. Derrida, bu tartışmaya, mitle felsefenin iç içe geçişini vurgulayarak sıra dışı bir katkıda bulunur. Yazar/Sanatçı -apriori- bilinçdışıdır ; diliyle eşdeğer bir taklit sunmaktadır. Yazı mitolojinin ve felsefenin dediği gibi ruha fısıldadığı gibi zerk edilen bir zehirse sözcükler, kelimeler ve cümlelerle tüm anlatılanın serencamı nerededir ve amacı nedir? Bilgi, ezberle öğrenebilecek görgüsel bir şey değildir. Tecrübe gereklidir ; deneyden önce/sonra, apriori/A posteriori'nin tecrübesi taraflılık yaratır . Bilmek, güc ve iktidar demektir . Paradoks güç ve iktidar üzerinden sözü yaratır diyebiliriz. Foucault, "dünyadaki temel güç/iktidar mücadelesi, kim tarafından üretilen bilginin meşru olarak kabul edileceği mücadelesidir" olduğunu iddia eder. Biz sözün çevirmenliğini üstleniyoruz ; kelimenin resmini, hareketin, duygunun tasvirini yapıyoruz . Yazı, eylemin şahididir, suç ortağı fotografiktir . Şekilden ibaret sözcüğü üreten araçların sahibi sınıf değildir ; kelimelere hayat veren doğuran kapitalizmdir ; o büyük bir fabrika düzeneğidir . Üretimin kültür ideolojisi çıkarına kilitlenmiş tek firma, hayatı yeniden yorumlayıp cinazdan sonra değişimi/metaformozu sağlayan, insanı, malzemeyi dönüştüren büyük bir okul gibi işlev görmektedir. Abakannowicz'in yurttaşı spartakusun meleği Rosa Luksemburg'dan öğrenecekleri vardır. Gücün simgesel düzeninde örgütlenip toplumsal arşivle, kişisel dağarcıkla şekle sokulup beynin yarattığı görsel boşukta materyalize olan sözcüklerle tasnifleyen öylesine bir zümre kuramı sadece sade suya tirit bir başvuru argümanı değildir... Kurulu düzeni sürdürenlerin rezervlerinin, çağdaşlığın bir mezhebinin muhayelesinin ürettiği, sembolleştirilmiş kurumlarıyla politik organizmanın yaşattığı bu konformizmin yüzyüze bir hesaplaşmayla değil de kelimelerle itibarsızlaştırarak etrafından eritmeyle, entellektüel kemirmeyle sorgulanmadan geçersiz kılınacağını ilan etmek, pratik, ihtiyaçtan doğan sınıfların, iradi olarak hükmünü yitireceğini iddia etmek ancak Fransızların yapabileceği bir kara absürttür. Sorunlu her yazar gibi o da bir nebze şedittir , bunu ifade eder zaten . Harfler, ruha zerk edilmiyor mu diye sorar Derrida? 'Söz gibi yazı da doğaya kafa tutuşun ta kendisidir ; Biz bunu gönülden doğrular, meslekten 'evet' deriz. Felsefeci, soruları yanıtlayan üretici güçten ziyade, sorarak eleştirendir ; kimsesizin takdiridir . Tekdir ya da yalnızca herhangi birisidir. Kümesel zekadır . Her hareket bedeni ve ruhu mekanından, sözü olağan seyrinden , insanı doğasından, cevheri kaynağından uzaklaştırır ; itici kuvvetin hurucunda zuhur eden tekamül budur .. İlerlemeyse farklı bir durum, bir endişe, uzaklaşma, siren sesi hali.. Zizek tamamlanamayacak eksik parçayı kadından doğaya taşır : Biyolojik psikoloji bir gün bir insanın beyninin tam bir modelini yapabilecek olsa da, hâlâ geride açıklanamayan bir şey kalmış olacaktır' der . Bu şey doğrudan Freudcu ölüm içgüdüsünün tam simetrisinde yer alan ölümün hayata uyarlanışı, intibakıdır. Biri diğerini ötelese de varlıklarına muhtaçtır ; ikisinin ortak hali direnci mamur ettiği gibi biri diğerinin anlamına, gölgesine, bir arada olamadığı için göremediğini doğrulayamadığı varlığına/yokluğuna damgasının izini bırakmıştır. Mühür kakmış izi kalmıştır . Acılarını dindireyim derken an'ı bozmuş, iz'le oluşmuş, eksik parçasıyla tekamül etmiş tüm bedenler zehirlenmiştir. İlerleyerek zihinsel duraklardan, tercümesi hatalı yegane uğraklara kaçarız. Biz bunları söylüyoruz ama Lacan'la terapi düzlemine taşıyan ekşi yazarı , Jacques Derrida'nın Platonun Eczanesini Türkçeye kazandıran Zeynep Direk'in cümlesinden medet ummuş ; çevirmen şunları söylüyor : "Bugün Platonun Eczanesini sadece yorumlama pratiği, Platonun metninin dramatik sunumuna, kavramsallığına, hareketine gösterdiği dikkat için bile sevebilirdik. Üstada göre okuma da bir yazmadır; okur metne kendi ipliğini katmadan onu bir anlamda dokumadan okuyamaz. Bu yüzden bir metnin tek bir anlamı olamaz; her iplikle, her okurla anlam da çoğullaşır." Bu doğrudur .. Söylediklerimize, duvarımıza bir tuğla ilave diyor Direk . Değil mi ki, bir şey yıkılmış, gün doğmuş , herkesin öğreneceği parçalar dağılan zerrelerden şuyu ve vuku bulmuştur .. Eprimiş, iplikler görünür olmuştur. Mamur olmak üzere kodları kendinde gizli olmasına karşın yeniden dirilemeyen organ , süresini dolduran bedenle uyumsuzlaşır ; hayat tükenir. Buğulanmıştır zaman ; kendi düzlemi doğrultusunda lineer olarak yaşayamaz olur .
Hasan Bülent Kahraman , "Marlborough Gallery önüme sayısız Abakanowicz yapıtı sunduğu zaman, obur bir biçimde, Türkiye bu başyapıtları görsün diye biraz da mekanın sınırlarını zorlayacak bir seçim yaptım. Bu heykeller çok güçlü, ifadeleri çok güçlü. Girişe koyduğum kuşu verin bana, sadece onunla bir sergi yaparım. O kadar kuvvetli heykeller! Bu kadar yapıtla bir sergi yapmak söz konusu olunca bir tek problem kaldı; eserleri mekana nasıl yerleştireceğiz? Eserleri ‘insanlık serüveni’ diye bir kavram etrafında topladım tamam ama mekana nasıl yerleştireceğiz? İşte benim günler süren faaliyetim bu oldu. Ve mekana odalar oluşturarak, çeşitli mizansenler yaparak bir sergi meydana getirdim." diyor. Kahraman'ın söylediklerinden yola çıkıp Derrida'ya uzanırsak şunları söylememiz mümkün olabilir : Gösteren'in gösterdiğinin ötesine geçen izleyicinin dizginleri alarak oyuna katılması, gösteriyi zenginleştirir .. Sanat eseri tetikleyendir ; ötesi yeniden yaratılmaya muhtaçtır. Söz her şeydir ; sergi salonunda işbirliği içindeki tüm yaratıcı ekibin nesne aracılığıyla koymaya çalıştığı sınır çizgisi/ ufuk çizgisi yok olmak zorundadır.. Mekanın boşalması, kimsesizleşmesi, kapanmasıyla izleyici eser üstünde yeni bir iz oluşturmuştur.. Bu iz ise yeni bir gözü, yeniden görülmeyi ve düşünen insanını beklemektedir..
Aynadaki görüntüye düşen birey bilir ki geçicidir ama biriciktir . Değişimin başladığı, öznenin özgürleşmeye, kurtuluşa en yakın olduğu, yoğunluğun 'en' olduğu zamandır; o , sanata kendi eylemiyle katılanın eksik parçanın sıçrama anıdır. Çokluk içindeki özne sürelidir , kışkırtılmış ve yalnız başınadır ; organ yardım/sız k/alır. Okuma, izleme, görme eylemiyle birlikte kimse eski beni/bedeni içinde başladığından önceki halinde değildir. Cennetten kovulan ademin suçuna iştirak etmiş, dünyanın acısını yüklenmiş, kadim sırrın taşıyıcısı, Atlas misali hakikatın sırtlanıcısı olmuştur.. Hakikat ; hiçbir zaman saydamlaşamayan gerçektir ; kime göre? Gösterenin işaretine seğirten 'gören' ; eğer edilgen bir işleve sahipse bunu kırmak yine kendine düşer. Sular yükselir ; balıklar karıncaları yer. Sular çekildiğinde karıncalar balıkları yer. Zaviyeler değiştikçe oluşum farklılaşır . Kimin ,kimi yiyeceğine, kimi ovaya kimi tepeye zirveye sürükleneceğine mişli geçmiş zamandan bugüne taşınan öznesinin hakimi olan kader, münavabe ister .. Hayatımızın akışı, öznemizin fiili ile tarihin enkazını denkleştirme problemi vardır. Sembolik düzende, nesneler üzerinden özneleşiriz. Marks'ın dediği gibi ' ilk bakışta meta son derece aşikar, önemsiz bir şey olarak görülür, ama bu meta çözümlendiği zaman, onun metafizik inceliklerle, teolojik esrarlarla dolup taşan çok garip bir şey olduğu ortaya çıkar'. Sistem, eşyalar üzerinden kimlikler, nüfuzlar üretir. Son söze suyun akışkan ruhu karar verirse de değişken özne değişken, akışkan, her an yeri değişebilen çok olasılıklı /bedenli merkezdedir ve her şeydir. .. Negri'nin işaret ettiği (2) Spinozacılığın bizce güncellemesi budur diyelim : Şimdi buradacılık, güçle dolu bir varlığın, tekkilleşen yıkılmaz umudunun, tahayyül ufkunun anı, şimdiki anının/zamanının değişkenliğiyle doluluğudur.. Kim izleyici kim izlenen, gösteren ve gören? : Sorumluluk sahibi paylaşımcı/katılımcı, kendisi için yazarı göreve davet eden okuyucu.. Kabuklara sarmalanmış hakikatın üstündeki sözcükleri soymak, cevheri göstermek, kuyuyu ya da derindeki çığlığı, duyuruyu deşifre etmek maddeyle kararsız bir işbirliğidir. Somutun sarmalanmış halini temsil eden ürün hayretle tarafları bir arada -geçicilikle- tutar .. Hayatın ve sevincin zaman kipini gösterge ve sözcüklerde okur ve yazar uyuşmayla/mutabakatla kurarlar ; iki tarafın azmiyle gerçek değişkenliği içinde hakikat oluşturulur.. Bu gerçek, dönemin kendi halusinasyonudur biliriz. Bunun için boşluk bırakıp "bir gösterenin iç/dış bükey aynaların zaman tünelinde deformasyona uğratarak bize gösterdiğini filrelemeden kabul etmek zorunda değilizdir ; katılıdığımız ölçüde yürürken değişiriz/değiştiririz.. Dipnot niyetine bu uzun şerhi, Abakanowicz'in sergisi nedeniyle düştük...
http://www.abakanowicz.art.pl/
(1) kant, critique of judgment s 129, karatani 274
2) Utku Özmakas, Derrida, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1041797&CategoryID=40
Negri,Aykırı Spinoza s 114
Magdalena Abakanowicz, İnsanlığın Serüveni sergisi, The Human Adventure, Akbank Sanat, Curator Hasan Bülent Kahraman 20 Kasım 30 Ocak İstiklal Caddesi Beyoğlu
http://gundem.milliyet.com.tr/yaraya-parmak-sokan-sanatci/gundem/gundemdetay/04.01.2013/1650853/default.htm
3 Ocak Perşembe : 2013
Magdalena Abakanowicz , sermayenin ferahlama/tapınma mekanında İnsanlık Serüveni'ni anlatıyor. Ne ki, bu serüvenin orta yerinde her şeyi eğip büken, ekonomi denilen alanı yaratan 'Dil' var.. 'Beyin kelimeleri keşfetmese, ses çıkaran bir organa sahip olmasa, bunları yazı ve şekillere dönüştürmese kendisi için bir kader oluşturabilir miydi' diye sorabiliriz.. Sanat eseri beynin keşif ve inkişafında, insanın düşünme ediminin önüne geçen bir önsel seziş, kendinin/ temsil yeteneğinin ötesine geçen bir durugörü, düşünsel varoluştur.. Ne var ki görsel sanatların neyi yaptığını bildiren, eyleyeni konuşturan/söyleyen, mahsuplaşmaya yön veren bir anlatıcıya ihtiyacını da yerli yerinde kullanılan bir Dil giderir.. Yarımyamalak bilgiler ve dilin tam oturmadığı karalamalar/notlarla dolu bir düşünme temrini yaratıyor sergi. Uyum sağlamaya çalışıyoruz..
Heidegger'e bu cümleyle sınırlı olmak üzere hak veriyoruz : 'İnsan en temel düşünceleri düşünmüş ve bunları hafızaya emanet etmiştir. Bu şekilde düşünülmesi gerekene bağlı kalmış ve kalmaktadır. Ama yine de insan, düşünülmesi gerekeni sabitleyip sonra geri çekildiğinde, daha ötesinden kendini esirgediği sürece 'gerektiği gibi' düşünmeye muktedir olamayacaktır..' Yerli yerinde bir Dil Bilgisi olmadan gerçekleşen süreç, düşüncenin iletilmesinden acizdir.. Sanat, insanın tanrısıyla, tanrının insanıyla arasındaki köprüdür ; böyle ifade ediyor küratör Abakanowiczi.. İnsanın 30 bin yıllık serüveni sanatını, sanatın 30 bin yıllık serüveni -iki ayaklı ilerlemeci- insanı üretmiş.. 'Çağların ötesinden gelen, çağların içinden geçen bir serüvenin sergisi bu! diyor : İnsan ,sanatının külleriyse, bu sergi o külü yakan ateştir.' Böyle yazmış serginin küratörü HBK.. Sanatın fantazmına, güncel paronayanın üretimine değil ama laf olsun torba dolsun mealinden yapılan vasıfsız tespitlere, şiirsel laf paralanmalarına takılıyoruz . Sergi tanıtım yazısı, izleyicinin zeka seviyesine hakaret düzeyinde ; uzandığı dallar, yeltendiği naif analiz kitlesiyle uyumlu değil. Tespitler yakışık almıyor . Küratörün koymaya çalıştığı tavır belirsiz ve eklektik. Cümlelerinin amacı muğlak.. . Burada adıyla çağrılmayan lirik manifestonun ya da şöyle diyelim ; reklam jargonunu yakalamaya çalışan felsefenin sefaletine, Akbank'a hizmet veren küratif masadaki müştekinin yaklaşımındaki zerafetin riyakar hafifliğine katılamıyoruz..
Akbank'ta açılan Abakanowicz'in yeryüzüne hikayesiyle birlikte geldiğini idda ettiği sergi vesile oldu. Daha önce Ekşi Sözlük müeelifi konuyu açmıştı ; biz hem Magdalena'nın hem de ekşi yazarının söylediklerini temel alarak geliştirelim .. Çünkü bir malı/metayı alarak, bir söze katarak/katılarak, belki de bir esere bakarak hayata biraz daha yanaşır, materyalin ikinci doğayı kuran tınısına, rezonansın etki alanına , mesajina ekleniriz . Althusser'in söylediği gibi 'masum okuma yoktur' . Sanatseverin praksisi, olağan aydın edimidir. Politikasıyla kurucu etkinliğin çekirdeğine yaklaşmak ister. Özne, bir sergi gezer, bir konser dinler, kitap okurken , entellektüel eylemindeki masumiyeti yitirmek zorundadır . Post-modernizm çağında kişi, yaşarken eşlik ettiği her şeyi inkar ederek tüketmek durumundadır . Herkesin gerekçeli bir nedeni, parsellenen topografyada kalabalıkları, üstüste örtüşen başıbozuk özgürlük alanları vardır. Çağın pragmatizmi, ideolojileri reddediyor, kişileri, olguları, metodolojik bağlaçlar arasındaki iletişimi yok sayıyor . İster Derrida gibi yapı sökelim, ister Bakunin gibi arzı temelinden sarsalım. Şayet insan yerine birşey koymak arzusundaysa bilir ki, her çürüyen yapıyı kudretiyle oranlı tevil etmekle mücehhezdir . Teklik üzerinden toplumu/çokluğu, değişime zorlayan işbölümüdür. Legomsu parçalanmış yaratıcılık misyonu kurgulanmıştır. Varlıktaki yokluğu geri kazanmak/dönüştürmek için bu adil olmasa da zaruridir.. Lakin bilginin etrafı karanlık,en umulmadık kovuklardan ortaya zıplayan, tecessüsle konuyu deşip kenara sıçrayan takipçileri de şeytanidir ; yol/u keserler. Utku Varlık Haçlı Seferlerini anlatırken Avrupa'dan derlenip Jarusalem'e doğru yola çıkan Haçlı ordusu örneğini veriyor .. Ordu 10.000 askerse , bu ordunun arkasına takılan : dilenci , orospu , şarlatan , değnekci , büyücü , cambaz , hokkabaz , üfürükcü , cüzzamlı vs . sayısının askerden daha fazla olduğuna dikkat çekiyor . Töz'ün cevheri efsunludur ; kabuk içindedir. Tüm düm dünyada Çağdaş Sanat, küratörü, galericisi, mekanın mimari tasarımcısı, spakülatörü, simsarı, koleksiyoneri, eleştirmeni, halkla ilişkiler uzmanı, müzecisi, müzayedecisi, gazete editoryası, dergi yazarı, medyası, tv'si, program sunucusu, borsa uzmanı, sanat tarihçisi, arşivcisi, kültür yayımcısı, müşfik yatırımcısı, iyiliksever müteşebbisi ve saireyle haçlı seferlerinde ordunun gerisinden gelen yığınlara benzer. Negatif idealin büyüleyici kişi/kitlesiyle, dünya mekanını işgal eden ben'in kütlesi, et yığını arasındaki uçurumu kapatmak tutku, azim ve hüner ister ; tecrübeye dönüşen oyunun düşünsel değerlendirilmesinde kelimenin spekülasyon gücünü bizzat adıyla çağrırız. Çağımızda kabuğun ötesine geçmek, mistik tülü kaldırmak reklamcının ya da medyatik cambazın işidir ; göstermek, parasal bir görevdir . Her türlü nesnellikle sarmalanan öznelliğin cirit attığı aydınlanmanın tartışmalı kazanımlarıyla edinilen bilginin post modernist kaosta çürütülmesi için sağlam bir mantık ve kullanışlı, ikna edici grameriyle dile ihtiyaç vardır . Filizlenen gövdede şeyleşen harfler yeniden derlenir ; materyalin albenisini göstermekte enerji/yakıt görevi görür. İlham alma, ç/alma, amiyane araklama mantığı sosyal paylaşım içinde paylaşımdır, olağandır. Çokluk içinde adacıklar oluşturup mülkiyetimize geçirdiğimiz pratik kazanımların gölgeleriyle mesafe alırız. Dil ile özneleri birbirine bağlayan gerçek temaslarda boşluklar, boşluklarda izler, yoğunlukta inkıtalar yaratırız. Abakanowicz, yeryüzüne serüveniyle birlikte gelen insanın yolculuğunu anlattığını söylüyor . ' İnsanın serüveni dünyayı değiştirmekti. Bunu çoğu zaman kendisine rağmen yaptı. Yabancısı olduğu bir evrene, onun zamanına ve mekanına uyum sağlamak, yani onları kendisine uyarlamak çabasındaydı. Zamanın içinde sanatla dönüştü insan, mekanı sanatla dönüştürdü. Yalnızlığına ve yabancılığına sanatla direndi. Yaratarak var oldu. Mağaranın duvarına bıraktığı izlerle takip ediliyor. Sanat, yaratmanın öteki adıdır. Tıpkı insanın doğanın en yüce hali olması gibi' diyor. 'Doğanın en yüce hali' cümlesi kantgillererden aparılmış büyük iddiadır. Kant'ın sözcükleriyle 'doğadaki yüceden hoşlanma yalnızca olumsuzdur(1) Sanatçı, oyuna katılmamızı bekler, bir varsayımı iddia eder .. Mimesis fena halde tahrik altındadır çünkü dünyanın oluşum hallerinden geçici birini, yani insanı merkeze alıyor ; tevazu değil kibir gösteriyor. Bu sürpriz kutudan yayıyla fırlayan kuklaya benzese de ; reklamın dili, pazarlamanın jargonu günlük hayatın duyarlılıklarını, hayatın kutsiyetlerini arsızca tepe tepe tüketmekte yeis görmez. Aynı aymaz tavır, kapitalizmin her tezgahında, paranın her egemenlik alanında tüm kullanılabilir figürlerle devam ediyor. Sanatçının demeyelim ama Akbank'a ücreti karşılığı hizmet veren küratörün bize perde ardında gösterdiği dünyanın merkezini, kökenin zahiri zuhurunu kabul etmeli miyiz?
Derrida’ya göre söz konusu ikilik, sağlam temelleri olmayan bir ayrımdır. Gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Biz bir gösterenden gösterilene gitmek isterken aslında başka bir gösterenler yığınına ulaşırız. Böylelikle karşımıza çıkan, anlamın tek bir göstergeye dayanamayacağı, anlamın sonsuz bir zincir üzerinde sabitlenemeyeceğidir. Dil, bu düşünceye göre, postyapısalcı başka düşünürlerde de görülebileceği üzere, sabit bir yapıya sahip değildir. Derrida’ya göre “Gösterilen ile gösteren arasında bir ayrım yoktur.” Bu durum dilin yapısını yeniden düşünmemiz gerektiğini gösterir; çünkü “Batı metafiziği dilbilimsel bir biçimin tahakkümü olarak üretilir.” Öyleyse bu tahakkümü aşmak demek belirli bir düşünme biçimini de aşmak anlamına gelecektir. Bu nedenle gösteren/gösterilen ayrımının varolmadığını ileri süren Derrida ‘iz’ kavramını devreye sokacaktır.. (2)
Gösteri dünyasının bugünkü repliklerini, kapitalizme sitüasyonun 1968'lerde ortaya çıkan tepkilerine bağlayabiliriz. Bu dünyayı anlamak için nisbeten yakın tarihte yayımlanmış bir kaynaktan, nisbeten diskalifiye bir yayından yararlanalım.. Bu kitap neden ortaya çıktı: diye soruyor sitüasyoncular sonra da kendileri cevaplandırıyor : "Hep olduğunca bir filmi tadındaki ülkelerde tarih, nesneleştirilir ve satılır, kapitalin malı edilir. Sözde muhalif de kör alıcı konumundadır. Bu her an "enternasyonal"in de başına gelebilir, "piyasa" bunu gösteriyor. Debordun "satıldığı" bir dünyada sanırım "gösteri"den bahsetmeye artık gerek yok. Blissetin dediğince: "Debord harbiden öldü" ama "akbabalar" yaşıyor. Kültür seviciliğin kuşları... Katıldığımız bir Sitüasyonizm üzerine panelde, iki akademisyenin nasıl zırvaladığını gördükten sonra alınan karar neticesinde ortaya çıktı. Enternasyonalin "yığın" halinde külliyatını bütününden neredeyse bir şey anlamayacak olan insanların önüne koymak anlamsızlığın ta kendisidir. Manifestosal bütüne pratiksiz bugünden bakmanın saçmalığı üzerine konuşmaya da hiç gerek yoktur. Yapılması gerekenin ne olduğu üzerine değerli insanların katılımı ve fikirleriyle kısa bir yürüyüş sonrasında alınan karar şuydu: "nedir" sorusunun net cevabının verilmesine yaklaşılması ve tam anlamıyla pop yapılanmadan uzak "hap" kavramı dışında bir "giriş" sunarak; bu, "nedir" ortadan kaldırışını çok yönlü beslemek. Bu oldu " Bu nedir'i cevaplarken iktidar ya da muhalefet ; beyne önceden bindirilmiş, sosyal bedene giydirilmiş formatları hatırlıyoruz, sonra yenilenmek için siliyor, cilayı kazıyoruz : altından hep libodonal cesaret öyküleri çıkıyor . Kökeni somut morfolojik bilgi alanlarını bir kenara bırakırsak, yutağın reflekslerinden kopartılan dil, kurbağının hali gibi mimesisin ötesinden sosyal ve ekonomik disiplinlere bağlanmaya çalışan sanat, sorunun epistemolojik anlamıyla bilim değil gına getiren tekrarlarlarıyle her şeye muhalif zemini oluşturmaya, sözü diri tutmaya , kapitalizmin eleştirisini revize ederek toplumsal hoşnutsuzlukların gazını alan, restrasyonu/arınmayı sistemleştirilmeye çalışan ilgi alanlarıdır . Bunları yaparken çağdaş sanat nesneler üzerinden kelimeleri,sözcükleri,cümleleriyle dili yardıma çağrıyor. Nereden başlamalı, Nasıl ? sosyal analizin ötekileştirdiği benlikleri, kültürel terapinin mağdurlarını gözleyerek . Eyleyen kişiliğin öznesel mevkilerini şeyleştiren emareden önce düşüncedeki kelimelerle . Nasıl tarihsel bakımdan 'dilbilim', psikanalizden sonra ortaya çıkmış ise, eleştiri de dilbilim ve psikanalizin kazanımlarını, keşiflerini kullanmak zorunluluğu içindedir ; günün ilişkilerinin ürettiği verilerini, sesleri, karışımları, mecazların araçlarını, ilki trajedi tekrarı komediyi yok sayamayız.. Sözlük yazarı sitüasyoncuları anlatırken güzel özetlemiş : 'kapitalizmde insanların büyük bir bölümünün yaratıcılığı saptırılmış ve boğulmuş, toplum aktörler ile seyircilere, üreticiler ile tüketicilere bölünmüştü. bu nedenle situationistler farklı türden bir devrim istediler: iktidarı ele geçirmek için bir grup insan değil hayal gücü istediler; şiir ve sanat herkes tarafından gerçekleştirilmeliydi. yeter! diyorlardı, işe boş verin, can sıkıntısına boş verin! sonsuz bir festival yaratın' Ne var ki hayaller de eski programın üzerine formatlanıyor ; çürümüş yapı ancak kurtlanıyor. Ceninin cam kavaonozda formaldeite yatırılması gibi sosyal beden de kimyasal bozulmanın kuşatması altındadır. Önlem deneyden önce zihin gücündedir ; zihinse kelime demektir. Derrida'ya bakarsak "İnsan bedeninin girişlere, sızmalara açık geçirgen doğasını düşünürken akla gelen fiillerden biridir 'zerk etmek'.. Modern çağların filozofu orijinal olmaya çalıştıkça, felsefe anlaşılır/sahih,somut olmaktan uzaklaşır; karmaşıklaşır. Ne ki felsefe tarihi, insan bedeniyle birlikte ruhunun da deva bulmak, şifaya kavuşmak için karışımlara, keşiflere, eczalara, ilaçlara ihtiyacı olduğunu söyleyen filozoflarla doludur.. Baldıran, ne Sokrates'e ne de rahatsız takipçilerine medet olmamıştır ; bilinmesine rağmen . Sonu gelmez tartışmalara yol açan durumu ekşi yazarının değindiği gibi Platonun Phaedrusunda burada açığa çıkar. Derrida, bu tartışmaya, mitle felsefenin iç içe geçişini vurgulayarak sıra dışı bir katkıda bulunur. Yazar/Sanatçı -apriori- bilinçdışıdır ; diliyle eşdeğer bir taklit sunmaktadır. Yazı mitolojinin ve felsefenin dediği gibi ruha fısıldadığı gibi zerk edilen bir zehirse sözcükler, kelimeler ve cümlelerle tüm anlatılanın serencamı nerededir ve amacı nedir? Bilgi, ezberle öğrenebilecek görgüsel bir şey değildir. Tecrübe gereklidir ; deneyden önce/sonra, apriori/A posteriori'nin tecrübesi taraflılık yaratır . Bilmek, güc ve iktidar demektir . Paradoks güç ve iktidar üzerinden sözü yaratır diyebiliriz. Foucault, "dünyadaki temel güç/iktidar mücadelesi, kim tarafından üretilen bilginin meşru olarak kabul edileceği mücadelesidir" olduğunu iddia eder. Biz sözün çevirmenliğini üstleniyoruz ; kelimenin resmini, hareketin, duygunun tasvirini yapıyoruz . Yazı, eylemin şahididir, suç ortağı fotografiktir . Şekilden ibaret sözcüğü üreten araçların sahibi sınıf değildir ; kelimelere hayat veren doğuran kapitalizmdir ; o büyük bir fabrika düzeneğidir . Üretimin kültür ideolojisi çıkarına kilitlenmiş tek firma, hayatı yeniden yorumlayıp cinazdan sonra değişimi/metaformozu sağlayan, insanı, malzemeyi dönüştüren büyük bir okul gibi işlev görmektedir. Abakannowicz'in yurttaşı spartakusun meleği Rosa Luksemburg'dan öğrenecekleri vardır. Gücün simgesel düzeninde örgütlenip toplumsal arşivle, kişisel dağarcıkla şekle sokulup beynin yarattığı görsel boşukta materyalize olan sözcüklerle tasnifleyen öylesine bir zümre kuramı sadece sade suya tirit bir başvuru argümanı değildir... Kurulu düzeni sürdürenlerin rezervlerinin, çağdaşlığın bir mezhebinin muhayelesinin ürettiği, sembolleştirilmiş kurumlarıyla politik organizmanın yaşattığı bu konformizmin yüzyüze bir hesaplaşmayla değil de kelimelerle itibarsızlaştırarak etrafından eritmeyle, entellektüel kemirmeyle sorgulanmadan geçersiz kılınacağını ilan etmek, pratik, ihtiyaçtan doğan sınıfların, iradi olarak hükmünü yitireceğini iddia etmek ancak Fransızların yapabileceği bir kara absürttür. Sorunlu her yazar gibi o da bir nebze şedittir , bunu ifade eder zaten . Harfler, ruha zerk edilmiyor mu diye sorar Derrida? 'Söz gibi yazı da doğaya kafa tutuşun ta kendisidir ; Biz bunu gönülden doğrular, meslekten 'evet' deriz. Felsefeci, soruları yanıtlayan üretici güçten ziyade, sorarak eleştirendir ; kimsesizin takdiridir . Tekdir ya da yalnızca herhangi birisidir. Kümesel zekadır . Her hareket bedeni ve ruhu mekanından, sözü olağan seyrinden , insanı doğasından, cevheri kaynağından uzaklaştırır ; itici kuvvetin hurucunda zuhur eden tekamül budur .. İlerlemeyse farklı bir durum, bir endişe, uzaklaşma, siren sesi hali.. Zizek tamamlanamayacak eksik parçayı kadından doğaya taşır : Biyolojik psikoloji bir gün bir insanın beyninin tam bir modelini yapabilecek olsa da, hâlâ geride açıklanamayan bir şey kalmış olacaktır' der . Bu şey doğrudan Freudcu ölüm içgüdüsünün tam simetrisinde yer alan ölümün hayata uyarlanışı, intibakıdır. Biri diğerini ötelese de varlıklarına muhtaçtır ; ikisinin ortak hali direnci mamur ettiği gibi biri diğerinin anlamına, gölgesine, bir arada olamadığı için göremediğini doğrulayamadığı varlığına/yokluğuna damgasının izini bırakmıştır. Mühür kakmış izi kalmıştır . Acılarını dindireyim derken an'ı bozmuş, iz'le oluşmuş, eksik parçasıyla tekamül etmiş tüm bedenler zehirlenmiştir. İlerleyerek zihinsel duraklardan, tercümesi hatalı yegane uğraklara kaçarız. Biz bunları söylüyoruz ama Lacan'la terapi düzlemine taşıyan ekşi yazarı , Jacques Derrida'nın Platonun Eczanesini Türkçeye kazandıran Zeynep Direk'in cümlesinden medet ummuş ; çevirmen şunları söylüyor : "Bugün Platonun Eczanesini sadece yorumlama pratiği, Platonun metninin dramatik sunumuna, kavramsallığına, hareketine gösterdiği dikkat için bile sevebilirdik. Üstada göre okuma da bir yazmadır; okur metne kendi ipliğini katmadan onu bir anlamda dokumadan okuyamaz. Bu yüzden bir metnin tek bir anlamı olamaz; her iplikle, her okurla anlam da çoğullaşır." Bu doğrudur .. Söylediklerimize, duvarımıza bir tuğla ilave diyor Direk . Değil mi ki, bir şey yıkılmış, gün doğmuş , herkesin öğreneceği parçalar dağılan zerrelerden şuyu ve vuku bulmuştur .. Eprimiş, iplikler görünür olmuştur. Mamur olmak üzere kodları kendinde gizli olmasına karşın yeniden dirilemeyen organ , süresini dolduran bedenle uyumsuzlaşır ; hayat tükenir. Buğulanmıştır zaman ; kendi düzlemi doğrultusunda lineer olarak yaşayamaz olur .
Hasan Bülent Kahraman , "Marlborough Gallery önüme sayısız Abakanowicz yapıtı sunduğu zaman, obur bir biçimde, Türkiye bu başyapıtları görsün diye biraz da mekanın sınırlarını zorlayacak bir seçim yaptım. Bu heykeller çok güçlü, ifadeleri çok güçlü. Girişe koyduğum kuşu verin bana, sadece onunla bir sergi yaparım. O kadar kuvvetli heykeller! Bu kadar yapıtla bir sergi yapmak söz konusu olunca bir tek problem kaldı; eserleri mekana nasıl yerleştireceğiz? Eserleri ‘insanlık serüveni’ diye bir kavram etrafında topladım tamam ama mekana nasıl yerleştireceğiz? İşte benim günler süren faaliyetim bu oldu. Ve mekana odalar oluşturarak, çeşitli mizansenler yaparak bir sergi meydana getirdim." diyor. Kahraman'ın söylediklerinden yola çıkıp Derrida'ya uzanırsak şunları söylememiz mümkün olabilir : Gösteren'in gösterdiğinin ötesine geçen izleyicinin dizginleri alarak oyuna katılması, gösteriyi zenginleştirir .. Sanat eseri tetikleyendir ; ötesi yeniden yaratılmaya muhtaçtır. Söz her şeydir ; sergi salonunda işbirliği içindeki tüm yaratıcı ekibin nesne aracılığıyla koymaya çalıştığı sınır çizgisi/ ufuk çizgisi yok olmak zorundadır.. Mekanın boşalması, kimsesizleşmesi, kapanmasıyla izleyici eser üstünde yeni bir iz oluşturmuştur.. Bu iz ise yeni bir gözü, yeniden görülmeyi ve düşünen insanını beklemektedir..
Aynadaki görüntüye düşen birey bilir ki geçicidir ama biriciktir . Değişimin başladığı, öznenin özgürleşmeye, kurtuluşa en yakın olduğu, yoğunluğun 'en' olduğu zamandır; o , sanata kendi eylemiyle katılanın eksik parçanın sıçrama anıdır. Çokluk içindeki özne sürelidir , kışkırtılmış ve yalnız başınadır ; organ yardım/sız k/alır. Okuma, izleme, görme eylemiyle birlikte kimse eski beni/bedeni içinde başladığından önceki halinde değildir. Cennetten kovulan ademin suçuna iştirak etmiş, dünyanın acısını yüklenmiş, kadim sırrın taşıyıcısı, Atlas misali hakikatın sırtlanıcısı olmuştur.. Hakikat ; hiçbir zaman saydamlaşamayan gerçektir ; kime göre? Gösterenin işaretine seğirten 'gören' ; eğer edilgen bir işleve sahipse bunu kırmak yine kendine düşer. Sular yükselir ; balıklar karıncaları yer. Sular çekildiğinde karıncalar balıkları yer. Zaviyeler değiştikçe oluşum farklılaşır . Kimin ,kimi yiyeceğine, kimi ovaya kimi tepeye zirveye sürükleneceğine mişli geçmiş zamandan bugüne taşınan öznesinin hakimi olan kader, münavabe ister .. Hayatımızın akışı, öznemizin fiili ile tarihin enkazını denkleştirme problemi vardır. Sembolik düzende, nesneler üzerinden özneleşiriz. Marks'ın dediği gibi ' ilk bakışta meta son derece aşikar, önemsiz bir şey olarak görülür, ama bu meta çözümlendiği zaman, onun metafizik inceliklerle, teolojik esrarlarla dolup taşan çok garip bir şey olduğu ortaya çıkar'. Sistem, eşyalar üzerinden kimlikler, nüfuzlar üretir. Son söze suyun akışkan ruhu karar verirse de değişken özne değişken, akışkan, her an yeri değişebilen çok olasılıklı /bedenli merkezdedir ve her şeydir. .. Negri'nin işaret ettiği (2) Spinozacılığın bizce güncellemesi budur diyelim : Şimdi buradacılık, güçle dolu bir varlığın, tekkilleşen yıkılmaz umudunun, tahayyül ufkunun anı, şimdiki anının/zamanının değişkenliğiyle doluluğudur.. Kim izleyici kim izlenen, gösteren ve gören? : Sorumluluk sahibi paylaşımcı/katılımcı, kendisi için yazarı göreve davet eden okuyucu.. Kabuklara sarmalanmış hakikatın üstündeki sözcükleri soymak, cevheri göstermek, kuyuyu ya da derindeki çığlığı, duyuruyu deşifre etmek maddeyle kararsız bir işbirliğidir. Somutun sarmalanmış halini temsil eden ürün hayretle tarafları bir arada -geçicilikle- tutar .. Hayatın ve sevincin zaman kipini gösterge ve sözcüklerde okur ve yazar uyuşmayla/mutabakatla kurarlar ; iki tarafın azmiyle gerçek değişkenliği içinde hakikat oluşturulur.. Bu gerçek, dönemin kendi halusinasyonudur biliriz. Bunun için boşluk bırakıp "bir gösterenin iç/dış bükey aynaların zaman tünelinde deformasyona uğratarak bize gösterdiğini filrelemeden kabul etmek zorunda değilizdir ; katılıdığımız ölçüde yürürken değişiriz/değiştiririz.. Dipnot niyetine bu uzun şerhi, Abakanowicz'in sergisi nedeniyle düştük...
http://www.abakanowicz.art.pl/
(1) kant, critique of judgment s 129, karatani 274
2) Utku Özmakas, Derrida, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1041797&CategoryID=40
Negri,Aykırı Spinoza s 114
Magdalena Abakanowicz, İnsanlığın Serüveni sergisi, The Human Adventure, Akbank Sanat, Curator Hasan Bülent Kahraman 20 Kasım 30 Ocak İstiklal Caddesi Beyoğlu
http://gundem.milliyet.com.tr/yaraya-parmak-sokan-sanatci/gundem/gundemdetay/04.01.2013/1650853/default.htm
***
2 Ocak Çarşamba : 2013
Damien Hirst'ü bilmek ve doğru hazmede/bilmek..
Çağdaş sanatın pırıltılı isimlerinden Damien Hirst, ilk kez kişisel bir sergiyle şehrimize geliyor. 11 Ocak’ta Portakal Sanat Evi’nde yapılacak etkinlikte sanatçının 31 eseri satışa açık olarak ziyaretçilere sunulacak. Genç Britanyalı Sanatçılar akımının en ünlü isimlerinden olan Damien Hirst, sansasyonel eserleriyle olduğu kadar sanat ve ticaret arasındaki sınırları bulandırmasıyla da ünlü. Formaldehit ile doldurulmuş akvaryumlara yerleştirdiği balıklar,Saatçi'nin milyon dolarlık spekülasyon materyali, borsa malzemesi koyunları dışında 8601 adet pırlanta ile kapladığı 10 milyon euroluk kafatası ve yaşam ile ölüm arasındaki ironik ilişkiyi anlatmak için oluşturduğu kelebek odaları ünlü. Meşhur ve meş'um Hirst’ün sergilenecek eserleri sürprizlere açık... Oldukça genç yaşında Tate Modern’de sergisi açılan ve böylece müzenin en çok ziyaretçi çeken bireysel sergisine imza atan Hirst kapitalizmin sentetk ikonlarından . Portakal Sanat Evi, son döneminde Hirst’ü anlatan ve onun önemli eserlerini getirmeye odaklanmış ... Sergi, 31 0cak’a kadar devam edecek.....
***
1 Ocak Perşembe : 2013
İnsanlık büyük bir gerçeği keşfetti : kızgın yağda kızartılmak üzere tavaya atılan yengeçler acı çekiyormuş! Çok basit bir deneyle acı çektiği kanıtlanan yengeçler konusunda bundan önce onlarda acı mekanizmasının olmadığını söyleyenlerin kimliğiyse belirsiz..
Pişirilmek için canlı olarak kaynar suya atıldıklarında acıyı hissetmediklerine inanılan yengeçlerin bilinenin aksine acı çektiği belirlendi. İrlanda'daki Queen's Üniversitesi'nden Biyolog Bob Elwood, milyarlarca kabuklu hayvanın gıda sanayinin ihtiyaçları için yakalandığını, bu hayvanların acıyı hissetmediği düşüncesiyle memelilerin aksine neredeyse hiçbir şekilde korunmadığını vurguladı. Elwood, 90 yeşil yengeç (Carcinus maenas) üzerinde araştırma yaptı..
Pişirilmek için canlı olarak kaynar suya atıldıklarında acıyı hissetmediklerine inanılan yengeçlerin bilinenin aksine acı çektiği belirlendi. İrlanda'daki Queen's Üniversitesi'nden Biyolog Bob Elwood, milyarlarca kabuklu hayvanın gıda sanayinin ihtiyaçları için yakalandığını, bu hayvanların acıyı hissetmediği düşüncesiyle memelilerin aksine neredeyse hiçbir şekilde korunmadığını vurguladı. Elwood, 90 yeşil yengeç (Carcinus maenas) üzerinde araştırma yaptı..
***
Utku Varlık'ın objektifinden hâl-i pür melâlimiz..
Utku Varlık Istanbul'a geldi. Utku'yla 30 yıllık dostluğumuza rağmen eşi Genévieve'le henüz tanıştık. Galata'daydık. Avukat oğlunun işlettiği mekanın terasından boğaz sularındaki balıkçı sandallarını pek göremesek de rengarenk küpeşteleriyle avlanan takaları ilgiyle izledik. Dünya denizlerinden kopup gelen büyük gemileri, minyatür tadında seyre daldık. . Rıhtımda balık tutan oltacıların durağınlığıyla tezat oluşturan pürtelaş koşturanlar, salına salına dolaşanlarla bir aradaydı.. İflas eden organik kimyamızla/yaşımızla uyumlu acı kahveleri içip eski anılardan, Paris'i mesken tutan Türk resim tarihinin içinden doğduğu edebiyatımızın ikinci yeni döneminden saatlerce konuştuk. İntihal hakkındaki yorumunu surdum ; bence yoktur böyle bir kavram sanatta dedi. . Daha çok ölen dostları andık. Zaman herkesin aleyhine çalışyor ; sular durulmuyor. Ocak ayında toplum tarafından ne çok bilinen isim aramızdan ayrıldı. aramızdan ; çoğunla meslek olarak tanışır, konuşurduk. NTV ABD muhabiri gazeteci Ümit Enginsoy'un ölümünü duyduk yılın ilk günü . Ardından ressama Burhan Doğançay geldi. Televizyoncu Mehmet Ali Birand, yazar Toktamış Ateş, romancı Metin Kaçan, İsmet Kür, tiyatrocu Alev Sururi, bilim adamı Ahmet Mete Işıkara, şarkıcılar Şenay Yüzbaşıoğlu vd. .. Sayılı günler geçiyor ; vadesi gelen gidiyor.. Hayat birkaç sahnelik düş, birkaç kelimelik epizot.. Onun resimlerini bilenler, ressamın içindeki gizli şairliği derinden hissederler. Yolladığı e- postada , o gün sezdirmeden çektiği siyah resmin altına şu cümleleri yazmış : Her zaman dalgın Emin Çetin , "bir bilsem o an hayali nerelerde dolaşıyor?-marmara'dan öte- ve de bilgi valiziyle! .. Bir ustanın objektifinden yansıyan bu siyah beyaz görüntüyü hem onun hem de kendimizin arşiv kayıtlarına ekliyoruz.. Varlık, Paris'teki çalışmalarını Eylül 2013'te Istanbul Mabeyn Galeri'de sergileyecek. Nice yıllara Utku Usta...***
Ahir zamanda inzar'ı dinle, nezir'e bak.. Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz ..
Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet..
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com
***

33.jpg)




