1 Mart 2026 Pazar

Not Defteri / Mart 2026

Doğada ya da tarihteki belirlenmiş olan yerini sadece edilgen olarak işgal etmeyip kendi etkinliğiyle kendine bir yer oluşturan birey temsili olarak özgürdür. Bu temsili dünyada yeterince risk alıp en sıradışı, şaşırtıcı ve yaratıcı performans sergileyen bireyler ise delilerdir.


Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Aralarında henüz bağ kurulmamış iki olgu arasında bir ilişki tesis edilmesi için birinin tesiriyle ötekinin müteessir olması gerekir.


Hiram'ın taşlarla duvar örmesi ya da emekle sermayenin gerilimi gibidir düşünce süreci. Birinin varlığıdır ötekinin nedeni. 

Filozoflar filozoflara, fikirler fikirlere, antitezler sentezlere payanda olmadan felsefe yapılmaz. 

Doğruyu anlamaya çalışanlar hakikati ellerinden kaçırırlar. 

İnsan için kök içinde yuvaladığımız dünyadır; hareket ve kaldıraç noktası ayağımızı bastığımız zemindir. 

Bazı insanların zekası pencere camından yansıyan ışık gibi göz kamaştırır, bazıları ise kör mağaradır. 

Sınırsızlık, karanlık bir kavramdır. Buradaki önerme birinin, öteki içinde kalma dürtüsünün alternatifidir; zorunluluk teğetinde, hududunda konumlanmaktır. Felsefe kavramlarla konuşur ancak her şartta "sınır" bilincin sınırıdır.


Gayesini, ahlaki bir teklif olarak dünyaya dayatmayan hiçbir tarihsel oluşumun yaşama şansı yoktur


***


1994 Ruanda Soykırımı / Hutular ve Tutsiler



Afrika'daki "Hutu" ve "Tutsi" toplulukları arasındaki gerilim, tarihin en trajik olaylarından biri olan 1994 Ruanda Soykırımı ile sonuçlanan derin bir geçmişe sahiptir. Bu çatışma sadece etnik bir nefret değil; sömürgecilik, sınıf ayrımı ve siyasi manipülasyonun bir sonucudur.

Başlangıçta Hutu ve Tutsi ayrımı keskin bir etnik çizgiden ziyade sosyo-ekonomik bir statüydü. iki kavim de aynı dili konuşmaktadır. Tutsiler, genellikle hayvancılıkla uğraşan daha varlıklı ve yönetici sınıftır. Hutular'sa tarımla uğraşan çoğunluktur. Ne var ki bir Hutu zenginleşip inek sahibi olduğunda Tutsi sayılabilir, bir Tutsi fakirleştiğinde Hutu olarak görülebilirdi.

Sömürge döneminde (1890 - 1962) kimlikler keskinleşmiştir. Öncesinde Almanya, ardından I. Dünya Savaşı sonrası Belçika bölgeyi yönetmeye başlar. Avrupalılar, Tutsilerin daha uzun boylu ve ince yapılı olmalarını "Nilotik" (Etiyopya kökenli, yani Avrupalılara daha yakın) bir ırk oldukları şeklinde yorumlamışlardır. 1935'te Belçika yönetimi herkesin etnik kökenini belirten zorunlu kimlik kartları çıkardı. Bu durum sınıflar arası geçişi imkansız hale getirdi. Tutsilere yönetimde, eğitimde ayrıcalıklar tanıdı. Eşitsizliği bozan uygulamalar Hutularda büyük bir öfke birikimine yol açtı.

1959 - 1962 yılları arasında bağımsızlık rüzgarları eserken Belçika strateji değiştirdi ve çoğunluk olan Hutuları desteklemeye başladı. 1959'da Hutular, Tutsi monarşisine karşı ayaklandı. Binlerce Tutsi öldürüldü ve 300 binden fazlası komşu ülkelere: Uganda, Burundi'ye kaçtı. 1962'te Ruanda bağımsızlığını kazandı ve yönetim Hutu çoğunluğun eline geçti. Tutsiler dışlanmış bir azınlık haline geldi. 1990 - 1993 arasında sürgündeki Tutsiler, Uganda'da Ruanda Vatansever Cephesi'ni (RPF) kurdu. Paul Kagame liderliğindeki RPF, Ruanda'ya girerek yönetimi ele geçirmeye çalıştı. Ruanda hükümeti, radikal bir milliyetçilik olan "Hutu Power" ideolojisini yaymaya başladı. Medya (özellikle RTLM radyosu), Tutsileri "hamamböceği" (Inyenzi) olarak nitelendirerek halkı silahlanmaya çağırdı. Kırılma soykırıma yol açan kırılma eşiği 6 Nisan 1994'tür. Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’nın (Hutu) uçağı düşürüldü. Suç hemen Tutsilere ve RPF'ye atıldı. 7 Nisan'da başlayan planlı katliamlarda ordunun ve Interahamwe adı verilen Hutu milislerinin öncülüğünde yaklaşık 800.000 ile 1 milyon arasında Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. Bosna'da olduğu gibi BM barış gücü (UNAMIR) yetersiz kaldı ve dünya bu vahşeti durdurmakta geç kaldı.

Temmuz 1994: RPF başkent Kigali'yi ele geçirerek soykırımı durdurdu. Bu kez milyonlarca Hutu (suçlularla birlikte masumlar da) intikam korkusuyla komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne (o zamanki Zaire) kaçtı. Bu kaçış, Kongo'da yıllarca sürecek olan ve "Afrika'nın Dünya Savaşı" olarak bilinen büyük çatışmaları tetikledi. Paul Kagame liderliğindeki Ruanda, "Hutu-Tutsi" ayrımını yasakladı ve kimliklerden etnik ibareleri kaldırdı. Ülke ekonomik olarak hızla gelişse de, siyasi baskı ve geçmişin travmaları hâlâ tartışılmaktadır.

***



Dizi, Tarlabaşı'nda yaşayan Toptaş ailesinin İstanbul'a göç hikâyesini ve komşuları Aysel'in etrafındaki ilişkileri merkezine alır. Toplam 26 bölüm yayınlandı. Gökçe Bahadır herhalde tek etkendir ancak konu, sekanslar, anlatım ve tüm ekibin de hakkını vermek gerekir. Baştan sona izlediğim tek dizidir. Kayıp Şehir (2012-2013) ve başlıca oyuncuları ve rolleri

Gökçe Bahadır (9 Kasım 1981) — Aysel (hayatı bilen, güçlü ve açık sözlü ana kadın karakter)

Nik Xhelilaj (5 Mart 1983) — Kadir Toptaş (sorumluluk sahibi kardeş, ailenin destekçisi)

İlker Kaleli (11 Mayıs 1984) — İrfan Toptaş (sıra dışı, hayalperest kardeş; Aysel'e âşık)

Nazan Kesal (28 Mart 1969) — Meryem Toptaş (aile annesi, dul ve mücadeleci)

Uğur Polat (4 Eylül 1961) — Ethem (Aysel'e uzun zamandır ilgi duyan karakter)

Cansu Tosun (26 Ocak 1988) — Zehra (Mardinli komşu kız, Kadir'in ilgilendiği karakter)

Tugay Mercan (10 Aralık 1982) — İsmail Toptaş (ailedeki en büyük kardeş, sağlayıcı)

Elifcan Ongurlar (7 Haziran 1993) — Seher Toptaş (ailenin tek kızı)

Taner Ölmez (9 Ağustos 1986) — Sadık Toptaş (okumayı sevmeyen, sorunlu kardeş)

İhsan Berk Aydın — Hakan Toptaş (ailenin en küçük kardeşi; bazı kaynaklarda geç dönemde Şükrü Özyıldız ile ilişkilendirilir)

Ahmet Mekin — İsmail Dede (Meryem'in ölen eşinin babası, ailenin yaşlı ferdi)

Ayta Sözeri — Duygu (Aysel'in transseksüel arkadaşı)

Diğer Önemli Yan Roller:
Şebnem Hassanisoughi — Zeynep
Demet İyigün, Banu Fotocan, Şerif Bozkurt, Sevcan Yaşar, Faruk Akgören, Dilek Güven, Bülent Düzgünoğlu, Deniz Gürzumar

Mert Yazıcıoğlu — Furkan (gençlik/çete bağlantılı rollerden biri)


***


Romalı hiciv şairi Juvenalis:
Quis custodiet ipsos custodes?"

​Muhafızları kim muhafaza edecek?" veya "Denetçileri kim denetleyecek?" Juvenalis (Satires VI)

Karl Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin III.'sü "Eğitmenleri kim eğitecek?" veya "Gözetleyenleri kim gözetleyecek?" dir. Cümlenin tamamı şöyledir: Materyalist öğreti koşulların ve eğitimin insanları değiştirdiğini söylerken, koşulları insanların değiştirdiğini ve eğitmenin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur.

***

Marxist diyalektik "ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist, komünist" olarak sıralanan ilerlemeci toplum tezlerine dayanır. Ancak hayata baktığımızda tarih aslında böyle düzenli, mantıklı, öngörülebilir bir yol izlemez. Tarih rastlantısal, kaotik, tesadüfi olaylarla, bireysel kararlarla, beklenmedik kırılmalarla doludur. Savaşlar, salgınlar, liderlerin kişiliği, olağandışı tesadüfler, emrivaki karşılaşmalar, coğrafya, teknoloji keşifler gibi birçok etken vardır ve bunlar diyalektik bir mantığa ve tasarıma uymaz. Dolayısıyls tarih çizgisel süreklilikte ilerlemez; bazen geriler, döngüsel olabilir ya da sıçramalı seyir gösterebilir, zigzaglar çizebilir veya Lucretius'un anlatısında olduğu gibi öngörülemez sapmalar sergileyebilir

Marxist diyalektiğin ilerlemeci toplum şeması —ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist, komünist— tarihsel oluşumu bir tür içsel zorunluluklar dizisine bağlayarak açıklama iddiasındadır. Bu şema, tarihin belirli aşamalardan geçerek zorunlu olarak ileriye doğru aktığı varsayımını içerir; sanki toplumsal gerçeklik kendi iç çelişkilerini çöze çöze daha yüksek biçimlere doğru yönelen bir mantık tarafından düzenleniyormuş gibidir. Bu bakış açısı, tarihe bir düzen, bir tutarlılık ve hatta bir anlam yükleme arzusunun ürünüdür. Ancak tarihsel deneyimin kendisi, bu tür bir düzenlilik iddiasına sürekli olarak direnç gösterir. Çünkü tarih, soyut bir mantığın pürüzsüz ilerleyişi değil somut, dağınık, çoğu zaman da öngörülemez olayların kesişim alanıdır. Gerçek tarihsel süreçlere bakıldığında çizgisel bir süreklilikten çok kopuşlar, sapmalar ve beklenmedik kırılmalar görülür. Toplumsal biçimlerin birbirini düzenli bir sırayla izlemesi bir yana çoğu zaman farklı tarihsel evrelerin unsurları aynı anda, iç içe geçmiş şekilde varlığını sürdürür. Aynı toplumda hem ileri üretim teknikleri hem de ilkel ilişkiler yan yana bulunabilir; aynı tarihsel momentte hem geriye çekilme hem de ileri sıçrama yaşanabilir. Bu durum, tarihin tek bir doğrultuda akan bir süreç olmadığını, aksine çok katmanlı ve eşzamanlı dinamikler içerdiğini gösterir. Böyle bir yapıda "aşama" fikri, açıklayıcı olmaktan çok indirgemeci bir çerçeveye dönüşür. Tarihin belirleniminde yalnızca üretim ilişkilerinin iç çelişkilerden çok geniş ve heterojen bir etkenler ağı rol oynar. Savaşlar, salgın hastalıklar, doğal afetler, iklim değişimleri, coğrafi koşullar, teknolojik keşifler, hatta bireysel kararlar ve tesadüfi karşılaşmalar tarihsel yönelimleri kökten değiştirebilir. Bu tür olaylar, çoğu zaman önceden öngörülemez ve mevcut yapısal dengeleri ani biçimde altüst eder. Bir salgın, nüfus yapısını ve emek ilişkilerini dönüştürür; bir savaş, siyasal sınırları ve ekonomik dengeleri yeniden çizer; bir teknik buluş, üretim tarzını ve gündelik yaşamı kökten değiştirir. Bu müdahaleler, tarihin kendi içinde kapalı ve tutarlı bir mantıkla ilerlediği fikrini zayıflatır; çünkü bu tür kırılmalar, sistemin içinden değil çoğu zaman dışsal ya da rastlantısal görünen etkenlerden doğar. Bu noktada rastlantı ile zorunluluk arasındaki ilişki belirleyici hale gelir. Tarih, ne tamamen rastlantısaldır ne de bütünüyle zorunlu bir yasaya tabidir. Ancak rastlantının rolü, çoğu ilerlemeci anlatının kabul etmek istediğinden çok daha büyüktür. Rastlantı burada yalnızca "bilinmeyen" ya da "henüz açıklanmamış" olan değildir; bizzat tarihsel sürecin kurucu bir öğesidir. Küçük bir olayın büyük sonuçlara yol açması, önemsiz görünen bir karşılaşmanın tarihsel yönü değiştirmesi, bireysel bir tercihin geniş toplumsal sonuçlar doğurması bu durumu açıkça ortaya koyar. Bu tür olaylar, tarihsel akışın doğrusal değil, kırılgan ve hassas dengelere bağlı olduğunu gösterir. Bireysel özne de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. İlerlemeci tarih anlayışları genellikle bireyin rolünü yapısal zorunluluklara indirger; birey, yalnızca daha geniş bir sürecin taşıyıcısı olarak görülür. Oysa tarihsel gerçeklikte bireylerin kararları, karakterleri ve hatta psikolojik eğilimleri belirleyici olabilir. Bir liderin tereddüdü, bir komutanın stratejik hatası ya da bir düşünürün beklenmedik bir fikri, geniş ölçekli süreçlerin yönünü değiştirebilir. Bu durum, tarihin yalnızca anonim güçler tarafından değil, somut ve tekil eylemler tarafından da şekillendiğini gösterir. Böylece tarih, hem yapısal hem de öznel boyutların sürekli etkileşim içinde olduğu bir alan olarak belirir. Zamanın kendisi de bu tartışmada merkezi bir rol oynar. Çizgisel ilerleme fikri, zamanı homojen ve sürekli bir akış olarak varsayar. Oysa tarihsel zaman çoğu kez kesintilidir; hızlanır, yavaşlar, hatta duraklar. Bazen uzun süreler boyunca belirgin bir değişim gözlenmezken, kısa bir zaman diliminde yoğun ve radikal dönüşümler yaşanabilir. Bu durum tarihin ritminin sabit olmadığını, aksine değişken ve düzensiz olduğunu gösterir. Bu düzensizlik ilerleme fikrini sorunlu hale getirir; çünkü ilerleme, belirli bir süreklilik ve yön varsayımına dayanır. Ayrıca tarihsel süreçler çoğu zaman geri dönüşler ve döngüsellik içerir. Bir toplum belirli bir kurumsal ya da siyasal formu aşmış gibi görünse bile, farklı koşullar altında benzer yapılar yeniden ortaya çıkabilir. Bu geri dönüşler tarihin doğrusal bir çizgide ilerlemediğini aksine karmaşık bir hareket sergilediğini gösterir. Bu hareket bazen ileri doğru sıçramalar, bazen geriye doğru çekilmeler, bazen de yerinde saymalar şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle tarihsel gelişimi tek bir yönlü okuma girişimi, bu çok boyutlu hareketi basitleştirmekten başka bir sonuç vermez. Coğrafya ve maddi çevre de tarihsel akışın biçimlenmesinde belirleyici bir rol oynar. Dağlar, nehirler, iklim koşulları ve doğal kaynaklar, toplumların gelişim yollarını sınırlar ya da yönlendirir. Bu tür etkenler, çoğu zaman insan iradesinden bağımsızdır ve tarihsel süreçlere dışsal bir boyut kazandırır. Aynı şekilde teknolojik keşifler, epistemolojik kopuşlar da önceden planlanmış bir ilerleme çizgisine değil çoğu zaman deneme-yanılma, ihtiyaç ve rastlantıların birleşimine dayanır. Bu keşifler ortaya çıktıklarında ise yalnızca teknik alanı değil toplumsal ilişkileri, üretim biçimlerini ve hatta düşünce tarzlarını dönüştürür. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, tarihsel sürecin tek bir mantıksal tasarıma indirgenemeyeceği açıkça görülür. Tarih, önceden belirlenmiş bir amaca doğru ilerleyen bir süreç değil; farklı güçlerin, eğilimlerin ve rastlantıların kesiştiği açık bir alandır. Bu alan, sürekli yeniden şekillenir ve hiçbir zaman tamamen öngörülebilir hale gelmez. Bu nedenle tarihsel açıklama, kesin ve kapalı şemalar yerine, açıklığa ve çoğulluğa izin veren bir yaklaşım gerektirir.

Sonuç olarak tarih, çizgisel süreklilik içinde ilerleyen bir yapı değil; yeri geldiğinde karı dırdırı, kaynana zırıltısı, elti fişteklemesi gibi arazlarla ciddiyeti deforme olan sıçramalar, kırılmalar, geri dönüşler ve sapmalarla dolu karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, bazen ilerler, bazen geriler bazen de beklenmedik yönlere savrulur. İçinde düzenli bir mantık arayışı, çoğu zaman bu karmaşıklığı gözden kaçırma riskini taşır. Tarih, belirli bir planın ya da tasarımın gerçekleşmesi değil sürekli oluş halinde olan, açık uçlu ve öngörülemez bir hareket olarak kavranmalıdır. Bu nedenle onu anlamak, tek bir doğrultu ya da aşama şemasıyla değil çoklu nedenlerin ve olasılıkların iç içe geçtiği bir perspektifle mümkündür.

***

Tarih, sürekli parçalanan zeminlerde, kırılan çatlakta diyalektik değil ilerisini bilmediği güzergahta, tecessüsle, tesadüflerle ilerler. Bilinen tek şey bugün ya da yarın denilecek şeyin geçmişimizin bir bakiyesi olduğudur. Geleceği yaratacak sınıfların, geçmişi yaratan despotlardan farkı olmayacaktır. Tarih varsa bu insanın eşyayı üretme kapasitesindendir; haksızlıkları, hiyerarşiyi, iktidarları ve sömürüyü yaratan neden hep aynıdır. Nesneler, öznenin kaderini belirlemektedir.

Geleceğe ait ütopyalarıyla ideolojiler, misyonerlerine imtiyazlar ve bahtiyarlar ekonomisi etrafında kümelenmiş bir ilahiyat rejimi sunarlar. Galerilerde, müzelerde, müzayedelerde devrim yapan gerçeküstü isyancılar, 1871'lerdeki dünyanın bugüne agrandize edilmiş metafizik görüntüsüyle avunurlar; hepsi değil. Dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı insanın kendine karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetidir.

***

Melek'le bugün arabada konuşurken kırmızı ışıkta durdum, sordum: "Benim adım, benim profilimi yansıtıyor mu? Senin adın "Durgun" olmalıydı, dedi, ekledi: "Hep durgunsun, tepkisizsin, sessizsin; yüzüne bakınca ne düşündüğün anlaşılmıyor. Ekşimiş bir ifade, suratına geçirilmiş bir maske gibi sabit." Yeşil yandı, gazladım geçtim.

***

ABD emperyalizmi haklılığına kanıt olarak gücünü test ettiği savaş aygıtlarını ve barbarlık menşeili uygarlık referanslarını gösterirken, liderlerinin absürd siyasetleri kolaylıkla dünyanın maskarası olabilmektedir. Sıfatlar eylemleriyle tanımlanabilir. İyi, varlığıyla şifa verendir. Kötü, canlı yaşamın sağlık pınarlarına, hayat damarlarına, moral değerlerine kast edendir. Benjamin Netanyahu'nun varlığında temsil gücünü bulan Kötülük, özgür bir pozisyon değildir; ister ikili ilişkilerde, mikro cemaatlerde ya da türler ve halklar arasındaki irtibatlarda olsun dibine kadar politik bir terimdir; hayatta alçağın, hainin, sahtekarın, itin, uğursuzun, acılardan sevinç devşiren psikopatların, işbirlikçiler ile ahlaksızlıkların rafine suçlarının ve eylemlerinin tamamlayıcısıdır.



Günümüzdeki savaş foto muhabirlerini öznel bir seçimle şöyle sıralayabiliriz: James Nachtwey, (1948) Don McCullin, (1935) Lynsey Addario, (1973) Sebastião Salgado, (1944) Susan Meiselas, (1948) Peter van Agtmael, (1981) Ron Haviv (1965) Mohamad Abazeed, Abdullah Doumany, Sameer Al-Doumy, (1998) Karam Al-Masri, (1991) Delil Souleiman, Joseph Eid. Uluslararası ödüller, uzun bir kariyer ve çatışma bölgelerindeki etkileriyle öne çıkan muhabirler arasında takip ettiğim bir isim olan AFP'den Amer Almohibany'nin 2016 tarihli "Suriye'de Bayram" kadrajı benim gözümde unutulmazdır.

***

Paris Komünü, 18 Mart 1871 - 28 Mayıs 1871

Determinizm, "her şey zorunludur, başka türlüsü olamaz" derken volontarizm," her şey iradenin ürünüdür, irade isterse başka türlü olur" der.


Resim: Wojciech Weiss, 1950 Manifesto

Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.

Parafraz (anonim aforizma) tarihsel determinizmin nadide bir örneğidir. Tarihte gerçekleşen her olayın zorunlu olduğu ve başka türlü olamayacağı iddiası klasik determinist tarih anlayışının en yoğun ifadesidir. Bu yaklaşım Hegel’in tarih felsefesinde temellenir; zira Hegel’e göre tarih rastlantıların değil aklın kendi kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu nedenle tarihsel olan yalnızca olmuş olduğu için değil aklın zorunlu bir uğrağı olduğu için olması gerekendir. Bu düşünce onun "gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir" önermesinde kristalize olur. Ancak bu formülasyon tarihsel sürecin her aşamasını mutlak bir zorunluluk olarak kavrama riskini de beraberinde getirir. Marx ise Hegelci diyalektiği maddi temele oturtarak bu zorunluluğu yeniden yorumlar. Ona göre tarih soyut bir aklın değil üretim ilişkilerinin ve sınıf mücadelelerinin belirlediği somut bir süreçtir. Bu bağlamda tarihsel olaylar keyfi değil belirli ekonomik ve toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkar; dolayısıyla "başka türlü olamazdı" iddiası ancak bu maddi koşulların belirleyiciliği çerçevesinde anlam kazanır. Ne var ki Marx'ta bile bu zorunluluk mutlak değildir; tarih belirli sınırlar içinde insan eylemine açık bir süreçtir. Bu nedenle "tarihte ne olduysa olması gerektiği için olmuştur ifadesi felsefi açıdan güçlü bir soyutlama olmakla birlikte eleştirel bir dikkatle ele alınmalıdır. Zira bu tür bir yaklaşım tarihsel olumsallığı insan iradesini ve alternatif olasılıkları dışlama tehlikesi taşır; böylece tarih yalnızca gerçekleşmiş olanın meşrulaştırıldığı kapalı bir zorunluluk alanına indirgenebilir.

1871 Paris Komünü, modern tarihin en önemli devrimci deneylerinden biri olarak kabul edilir. Bu kısa süreli (18 Mart – 28 Mayıs 1871) yönetim, işçi sınıfının ilk kez devlet iktidarını doğrudan ele geçirdiği ve kendi adına yönettiği bir girişimdir. Komün, Fransa-Prusya Savaşı'nın (1870-1871) yarattığı kriz ortamında doğmuş, Üçüncü Cumhuriyet'in kurulması ve Paris'in kuşatılması sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmuştur.

Fransa-Prusya Savaşı, Napolyon III'ün İkinci İmparatorluğu'nu çökertmiş ve Eylül 1870'te Üçüncü Cumhuriyet ilan edilmiştir. Paris, yaklaşık dört ay süren Prusya kuşatmasına maruz kalmış; açlık, hastalık ve bombardıman kenti harap etmiştir. Savaşın ardından Fransa, Frankfurt Antlaşması ile Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmiş ve ağır tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Bu yenilgi ulusal onur kırılmasına yol açarken Paris'teki Ulusal Muhafızlar (çoğunlukla işçi ve küçük burjuva unsurlardan oluşan silahlı halk gücü) arasında radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Yeni cumhuriyet hükümeti, başkanı Adolphe Thiers önderliğinde Paris'teki topları (özellikle Montmartre'dekileri) geri almak istemiş; bu girişim 18 Mart 1871 sabahı halk direnişiyle karşılaşmıştır. Ulusal Muhafızlar ve halk, askerlerin toplara el koymasını engellemiş, iki general (Lecomte ve Clément Thomas) linç edilmişlerdir. Thiers hükümeti Versay'a kaçmış, Paris'te fiili bir iktidar boşluğu oluşmuştur. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi geçici yönetimi üstlenmiş ve 26 Mart'ta seçimler düzenlenerek Paris Komünü resmen kurulmuştur.

Komün diğer cemaatler gibi heterojen bir siyasal bileşime sahipti. Blanquistler (devrimci komplo yanlısı), Proudhoncular (federalist ve kooperatifçi sosyalistler), Jakoben gelenekten gelen radikaller ve Marxist etkiler taşıyan unsurlar bir aradaydı. Yönetim organı Komün Konseyi, doğrudan demokrasi ilkelerine dayanmaktaydı. Temsilciler her an geri çağrılabilir, maaşları ortalama işçi ücretini aşamazdı. Bu durum yürütme ile yasama ayrımını ortadan kaldırılmaktadır.

Komün'ün temel politikalarıysa şunlardır:
Kilise ile devletin ayrılması; dinî kurumların kamulaştırılması ve okulların laikleştirilmesi. Gece fırınlarda çalışmanın yasaklanması, 10 saatlik işgünü uygulaması ve kadın-erkek eşit ücret talebi. Fabrikaların (sahibi tarafından terk edilenlerin) işçi kooperatiflerine devri. Rehinelerin serbest bırakılması girişimleri ve kamu hizmetlerinin halk denetimine açılması. Ordu yerine halk milisi (Ulusal Muhafız) oluşturulması.

Bu önlemler, 19. yüzyıl sosyalist akımlarının eklektik bir sentezini yansıtsa da proletarya diktatörlüğünün ilk somut biçimini temsil etmektedir. Karl Marx, Komün'ü "burjuva devletinin parçalanması" ve "işçi sınıfının kendi kendini yönetmesi" olarak değerlendirir. Fransa'da İç Savaş adlı eserinde dünya tarihindeki bu eşsiz tecrübeyi analiz eder.

Komün, Versay hükümetinin ordusu karşısında savunma pozisyonu aldı ancak proaktif bir taarruz stratejisi geliştiremedi. 21 Mayıs 1871'de Versay birlikleri Paris'e girdi ve 28 Mayıs'a kadar süren "Kanlı Hafta" (Semaine Sanglante) başladı. Barikat savaşları, sokak çatışmaları ve toplu infazlarla karakterize edilen bu hafta, Komün'ün sonunu getirdi. Komüncüler bazı simgesel yapıları (Tuileries Sarayı, Hôtel de Ville) ateşe vermiş olsa da askeri üstünlük Versay tarafındaydı. Ne ki bastırma sırasında 20.000 ila 30.000 Komüncü öldürüldü (çoğu teslim olduktan sonra kurşuna dizildi) on binlercesi tutuklandı ve sürgüne (özellikle Yeni Kaledonya'ya) gönderildi. Versay hükümeti, Komün'ü "kızıl terör" olarak damgalayarak gayri-meşrulaştırmaya çalıştı.

Paris Komünü, işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirdiği ilk tarihsel deneyim olması bakımından dönüm noktasıdır. Marx ve Engels için proletarya diktatörlüğünün pratik biçimi; Lenin için ise Ekim Devrimi'ne ilham kaynağı olmuştur. Komün, doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir temsilciler, halk milisi ve kilise-devlet ayrılığı gibi kavramların somut uygulamalarını sunmuştur. Aynı zamanda yenilgisi, devrimci hareketlere kritik dersler vermiştir: Merkezi otorite eksikliği, askeri hazırlıksızlık, iç bölünmeler ve burjuva devletinin direncinin hafife alınması gibi unsurlar sonraki devrimlerin stratejilerini şekillendirmiştir. Anarşist, sosyalist ve komünist geleneklerde sembolik bir yer tutan Komün, "ezilenlerin kendi kaderini tayin hakkı" ve "devletin söndürülmesi" fikirlerinin öncüsü kabul edilir. Sonuç olarak, 72 günlük Paris Komünü hem büyük umutların hem de acımasız karşı-devrimin somutlaştığı tarihsel bir laboratuvardır. Yenilgiye rağmen modern sosyalist hareketin temel taşlarından biri olarak kalmaya devam etmektedir.

Marx ve Engels'in Paris Komünü (1871) üzerine yazdıkları Fransa’da İç Savaş (The Civil War in France, 1871) kitabı (makaleler) ile Engels'in bu kitaba yazdığı 1891 tarihli önsözde ve çeşitli mektuplarında yer alır. Bu metinler özetle şöyledir:

İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz. İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini kanıtlamıştır.

→ Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto’nun 1872 Almanca baskısına yazdıkları Önsöz (Paris Komünü deneyiminden çıkarılan en temel teorik ders; Komün'ün devlet teorisine etkisi burada vurgulanır). Paris Komünü, proletarya diktatörlüğünün somut biçimidir. Paris Komünü'ne bakın – işte proletarya diktatörlüğü odur.
→ Friedrich Engels (1891 tarihli önsözde ve çeşitli yazılarında; proletarya diktatörlüğünün ilk tarihsel örneği olarak Komün'ü gösterir).
Paris Komünü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesidir.
Komün esas olarak bir işçi sınıfı hükümetiydi; üreten sınıf ile gasp eden sınıf arasındaki mücadelenin ürünüydü; emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesiydi.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün tarihsel önemi üzerine en çarpıcı tanımdır): İşçi sınıfı Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. İşçi sınıfının Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. Şehitleri işçi sınıfının büyük yüreğinde ebedileşmiştir. Katilleri ise tarihin duaları bile kurtulamayacakları o ebedi teşhir direğine çivilemiştir.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 - Kanlı Hafta sonrası, Komün'ün şehitlerini ve katillerini karşılaştıran unutulmaz kapanış cümleleri şöyledir.
Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyor!
- Bu Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyorlar!"
→ Karl Marx, Ludwig Kugelmann’a mektup, 12 Nisan 1871 (Komün'ün başlangıcındaki coşkusunu yansıtan ünlü ifade: Proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini merak ediyorsanız, Paris Komünü’ne bakın!
→ Friedrich Engels (1891 önsözü ve sonraki yazılarında yankılanan en özlü hali; Komün'ü proletarya diktatörlüğünün pratik örneği olarak sunar).
Komün, mucizeler beklemiyordu; hazır ütopyaları halk kararnameleriyle dayatacak değildi.
"İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. Halk kararnameleriyle hazır ütopyaları dayatacak değildi."
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün gerçekçi ve bilimsel karakterini vurgulayan ifade).
Komün'ün tarihsel önemi, kısa ama güçlü darbelerle, eşi benzeri görülmemiş bir açıklık ve doğrulukla çizilmiştir.
→ Friedrich Engels, Fransa’da İç Savaş’a 1891 Önsözü (Marx'ın eserini överek Komün'ün analizinin eşsizliğini vurgular).
Bu alıntılar, Marx ve Engels'in Komün'ü hem büyük bir coşkuyla selamladığını hem de bilimsel bir eleştiriyle (askeri hatalar, merkeziyet eksikliği vb.) incelediğini gösterir. En kapsamlı Türkçe kaynaklar arasında Sol Yayınları'nın Paris Komünü Üzerine (Marx-Engels-Lenin derlemesi, Kenan Somer çevirisi) ve Fransa’da İç Savaş eserleri yer alır. Komün, Marksizm tarihinde devlet teorisinin, proletarya diktatörlüğünün ve devrim stratejisinin temel taşlarından biri olarak kalmıştır.

Konuyla elimizdeki ilgili üç kitap: Serol Teber, Paris Komününde Üç Türk, Tales 1871, Olivier Lissagaray Paris Komün Tarihi, Victor Hugo, 1871 Günlük ayrıca 1866'da Istanbul'da bir gazete çıkartıktan sonra Paris Komünü'nünde öldürülen Gustave Flourens'i Taner Timur yazar

***

Eğer kapitalist üretim yerine toplumsal üretim söz konusu olsaydı toplumun elinde bulunan toplumsal emek-zamanının ancak toplumun çeşitli kullanım-değerleri üretmek için gereksinim duyduğu emek-zamanı oranında çeşitli üretim dalları arasında tüketime göre dağıtılması gerekirdi. Toplumsal emeğin farklı üretim dalları arasında belirli bir oranda dağılımı dengesiz kıtlık ve bolluk sorununu çözerdi. Ama meta üretimi koşullarında bu orantılı dağılım ancak değer yasasının kör işleyişi aracılığıyla ve piyasa fiyatlarının sürekli dalgalanmaları yoluyla gerçekleşir. Bu dalgalanmalar toplumsal emeğin belirli üretim dallarına aşırı veya yetersiz hasatına yol açar; sonuç belirli üretim dallarında aşırı diğerlerinde ise yetersiz üretim yaratır; krizler ve durgunluk dönemleri birbirini izler.

***

Toplumlar yalnızca siyasal ya da hukuksal sistemlerinin meşruiyetini yitirmesiyle çözülmezler. Çürüme, kanuniliğini halk nezdinde yitirmiş uygulamaların gündelik hayatın tabii bir eklentisi olmasıyla başlar. Aykırı olanın sıradanlaşması, adaletsizliğin, kayırmacılığın, talanın ve eşkiyalığın olağan bir düzen gibi kabul edilmesi ve oligarklar lehine kurallaştırılan istisnanın normun yerini almasıyla sürer. Parçapinçik olan toplumsal bilinç dumura uğrar, gabi önermelerle kurumsal organizasyon aşınmaya başlar. Sorun artık rejimin meşru olup olmadığında değil hayatlarımız temellük eden pratiklerle varlığımıza el koyma modellerinin olağan kabul edilmesiyle ortaya çıkar. Az gelişmiş demokrasiler, ortaçağ ahlakını içinde barındıran kusurlu ekonomilerdir; topluma sirayet eden çöküş tam da bu kanıksama zaafiyeti ile başlar.

***

Melek, "blogda bu kadar yazıyorsun, kimse okuyor mu? diye sordu. "Bir kişi bile okusa yeter" dedim. "Ya bir kişi bile okumazsa?" diye sordu. "Yine de yazardım" dedim.

***

Ankara’nın alamet-i farikası olan Erdal Akalın'ın sahibi olduğu Dost'un 49 yıllık serüvenini Nazlı Berivan Ak ölümsüzleştirdi. Bugün sıkça Dost'tan bahsedilme vesilesiyle açılan diğer kitap sergileri...

1965 yılında Erdal Öz ile Ünal Üstün Ankara Kızılay'da Zafer Çarşısı'nda Büyük Sinema'nın üst katında Sergi Kitabevi'ni kurdular. Dönemin genç aydınları, üniversite öğrencileri, İlhan Berk, Turgut Uyar, Bilge Karasu, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Fethi Naci gibi yazarlar buranın müdavimleri arasındadır. Erdal Akalın birkaç yıl sonra gene Sıhhıye'deki Zafer Çarşı'sında bugün efsane addedilen Dost'u açtı. Dost daha sonra Konur ve Karanfil sokaklarında bir inat haline gelen meşgalesine devam etti. 1984'te meslekten kitapçı Sabri Kabalcı'nın Beşiktaş'taki Kabalcı yayıneviyse çok geniş yayın skalasıyla kültür dünyamıza unutulmaz telif ve çeviri eserler kazandırmıştır.

Fransız yazar Jean Rouaud, 1983-1990 yılları arasında Paris'in 19. arrondissement'ında (rue de Flandre'de) bir gazete büfesi/kiosku işletti. 1990'da Les Champs d'honneur romanıyla Prix Goncourt'u kazandıktan sonra işi bıraktı. Bu deneyimlerini otobiyografik bir seri olan "La vie poétique"nin 5. cildi Kiosque (2019, Grasset yayınları) adlı kitabında detaylıca anlatır. Kitap, o yıllardaki günlük hayatını, müşterileriyle ilişkilerini, Paris sokaklarındaki gözlemlerini, basın dünyasının değişimini ve yazarlığa geçiş sürecini yansıtır. Kiosque'tan dünyayı izleme metaforik bir pencere gibi betimlenir; soğuk kışlar, sıcak yazlar, haberlerin akışı ve insanlık halleri üzerine şiirsel bir anlatımla aktarılır. Gazete Büfesi / Bayii İşleten Türk Yazarlar şunlardır: Metin Savaş, Türk edebiyatının özgün ve az bilinen yazarlarından biridir. Yıllarca Balıkesir merkezde, Zağnos Paşa Camii karşısındaki küçük bir büfeyi sahiplenmiştir.

Kitapçılık, yazarlar arasında yaygın meslektir. En bilinen örnek Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz. Ankara'daki kitap tezgahından sonra Istanbul Ankara caddesi üstünde meşhur Enver Paşa'nın atıyla tırmandığı Vilayet'in hemen yanıbaşında 1970'lerde bugün de yaşayan Can yayınlarını kurdu. Bir başka örnek ise Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Aksaray'daki Betik Kitapevi'dir. Valide Cami'nin karşısında, Valentin Kemeri'ne giden yolun köşesindedir. Diğerleri: Ahmet Halit Yaşaroğlu: Cumhuriyet dönemi şair ve yazar (Halit Fahri Ozansoy, Şukufe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi isimlerin ilk kitaplarını bastı. İşyerini daha sonra oğullarına devretti. Hüseyin Hilmi Çığıraçan (Hilmi Kitabevi): Ahmed Refik, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların yayıncısıydı. Babıali'de uzun yıllar kitapçı işletti. Semih Lütfü Erciyas (Semih Lütfü Kitabevi): 1906'da kurulan dükkânı yaklaşık 80 yıl sürdürdü; ölümünden sonra eşi devraldı. Yayıncılık da yaptı. Tarık Edip Burkan (Tarık Edip Kitabevi): Babası Ahmet Edip Bey'in Ankara'da açtığı kitapçı dükkânını devraldı ve işletti. Hem kitapçı hem yayıncıydı. Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları sahibi): Kitapçı / yayınevi sahibi olarak tanınır; eşi Ayşe Zarakolu ile birlikte uzun yıllar bu alanda çalıştı.

İrfan Yalçın, (1934-2024) Küçük insanın trajedilerini, yalnızlığı, toplumsal yaraları işleyen gerçekçi ve derin anlatımıyla tanınır. 1960'ta İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı'nı bitirdikten sonra Kozan, Çarşamba ve Zonguldak'ta yaklaşık 6 yıl Fransızca öğretmenliği yaptı. 1973'te Zonguldak'taki öğretmenlik görevinden ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Bu dönemde Z Yayınları'nı kurup yönetti. 1973 - 1985 arasında Taksim, Meşelik Sokak'ta küçücük bir kitabevi işletti. İrfan Yalçın'ın eserlerinde (örneğin Genelevde Yas gibi romanlarında) Taksim civarı mekanlar (Maksim Gazinosu önü gibi) betimlenir, ama kendi büfesiyle ilgili Fransız yazar Jean Rouaud gibi otobiyografik ögeler doğrudan eserlerine yansımaz. Önemli eserleri: Genelevde Yas (1978), Ölümün Ağzı (1979), Fareyi Öldürmek (1980), Büyük Soytarı (1983), Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi (1991), Annem, Babam ve Ben (1995), Pansiyon Huzur. Bir dönem Fransızca öğretmenliği, çevirmenlik yaptı. Arkadaşım Emel Eratlı Taksim'deki büfenin müdavimlerindendi, adını ondan sıkça duyardım. 2024'te 90 yaşında vefat etti.

İrfan Yalın: T24'te "Koleksiyoncu" köşesiyle yazan yazar/edebiyatçı. Daha çok deneme ve koleksiyonculuk temalı yazılarla biliniyor.

Mütedeyyin Ömer Lekesiz'in Kadıköy Mühürdar'daki dükkanı uzun yıllar önce kapandı. Nişantaşı, Nişantaşı kitabının yazarı rahmetli Suha Tuğtepe'nin (1956-2009) Nişantaşı cadde üstünde Olgunlaşma'nın önünde sahaf tezgahında sık sık Orhan Pamuk'la rastlaşırdık. Birgün Zeyyat Selimoğlu'yla (1922-2000) yürürken Üçgen'in önünde Pamuk ile karşılaştık. Selimoğlu, "Cumhuriyet'ten Emin Çetin'i tanıyorsun değil mi?" diye sorduğunda "tanıyorum ama buradaki Emin ile gazetede yazan Emin Çetin'in aynı kişi olduğunu bilmiyordum" dedi. Biraz ileride ressam Cemil Başo, onun ilerisinde Teşvikiye Cami önünde oyuncu Nejat İşler'in ikinci el yayınlar sergisi vardı.

Aklıma geldikçe diğerlerini de yazarım.

***

Alfa Yayınları'ndan çıkan Henrik Eberle ve Matthias Uhl imzalı Hitler Kitabı, Stalin için hazırlanan gizli raporlara ve tanık ifadelerine dayanan, Hitler'in özel hayatı ile yönetim tarzını inceleyen kapsamlı bir biyografik çalışmadır. 664 sayfalık eser, Berlin sığınağındaki son günlerini de kapsayan detaylı tarihsel bir belgedir. Hitler'in yaverleri Heinz Linge ve Otto Günsche'nin Sovyetler tarafından sorgulanmasıyla elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur. Araştırmanın odaklandığı yer Hitler'in kişiliği, günlük alışkanlıkları, üst düzey Nazilerle ilişkileri ve savaş kararlarını nasıl aldığı konusudur. Joseph Stalin için özel olarak hazırlanan bu rapor, "Hitler Dosyası" olarak da bilinir. 150 sayfayı aşan kaynakça (s. 513-664) rejimin eylemlerini anbean izlemekte ve paylaşılan belgeler faillerin cürüm teşkil eden eylemlerinin köklerine inmektedir. Ayrıca, Alfa Yayınları'nın Mark Mazower tarafından yazılan Hitler İmparatorluğu: İşgal Avrupa'sında Nazi Yönetimi adlı bir diğer önemli inceleme de mevcuttur.



***

Sadece eldeki olgular tarafından koşullandırıldığında siyasal, taraflı olan gerçeği üretir. Birlikte, bir arada yaşam olarak adlandırılan mefhumdan bahsetmemiz elbette meşrudur. Halbuki tarihte hiçbir filozof, emeğin mübadeleye açıldıktan sonra emekle sermaye birlikteliğinin üretici olduğu kadar öldürücü olan etkisinden bahsetmez, sermayenin olmadığı bir toplum önerisinde bulunmaz.

***

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi hikayesinin merkezinde klasik Freudcu melankoli mekanizmasının en saf hali vardır. Kaybedilen nesneyi yas tutarak içselleştirmek yerine onu fetiş nesneye dönüştürerek dışsallaştırılması gerçek anlamda kaybı inkâr etme çabasının semptomatik halidir.

Romanıyla aynı adı taşıyan müzeyi 28 Nisan 2012 tarihinde açtı. Merhamet Apartmanı'nda başladı her şey. Füsun'la Kemal'in hatırası olan eşyaların toplanıp, sergilendiği müze fikri Orhan Pamuk'un kafasında romanla birlikte şekillendi. Nobel ödüllü yazar, bu projenin 15 yıllık hayali olduğunu belirtiyor. Füsun Keskin'in ailesiyle oturduğu dört katlı ev artık zihinsel değil maddesel bir gerçek. Kendi roman kahramanı Kemal gibi satın alıp müzeye dönüştürdüğü bina İstiklal Caddesi'ne yakın, Çukurcuma'da. 1200’den fazla nesnenin/eşyanın sergilendiği mekanı yazar, en ince ayrıntısına kadar tasarlamış. Orhan Pamuk, bu projenin içindeki ressamı ortaya çıkartan bir iş olduğunu söylüyor...



"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" der ve biter roman. Herkesin bilmesi/bilinmesi isteği, yazarın içten bir talebidir. Samimiyetini, 'masumiyet' projesini görünür kılarak gerçekleştirir. Müzeler, aksi yönde bir hamle çabası olarak ortaya çıksa da, uygulamada çürümenin ontik/varlıksal kaderine, malzemenin zamana direnişine karşı durmak imkansızdır; süreç perdelenir.. Ölümsüzlüğü isteyen yazarın burada 'kendi' kavramıyla karşıt, antagonist dayanışma mücadelesine şahit oluyoruz.. Ne var ki diyalektik terminolojisiyle söylersek, çelişki ile antagonizm aynı şey değildir. Beni öldürmeyen beni yaşatır, der Nietzsche.. Ölümsüz olma mekanı hazırdır ama Adorna'nın söylediği gibi "Kültür endüstrisinin ürünleri, insanları perişan halde bile olsalar, canlı biçimde tüketecektir." Buna rağmen, müzeye kaçmak, materyalin zamana karşılık yarışında mümkün olduğunca olabildiğince yaşatacaktır popüler yazarın şimdiki zamanla sınırlı kendi/lik hikayesini..

Istanbul Masumiyet Müzesi ..

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabını görselleştirdi. Çok açık olarak söylenebilir ki, yazarın/sanatçının amacı meramını ifade etmekse, Pamuk rahatlıkla kulvar değiştirebilir. Yazarlığı çetrefilli, hakikatı buğulu, dili yorucudur Pamuk'un. Buna rağmen görsel sanatlarda bariz bir tasvir, sahih bir aktarım becerisine, malumu paletinde renklendirme yeteneğine sahiptir. Yaratıcı bir zekanın işlevi anlatıcı da as'l bundan sonra başlar. Ne ki materyalize olmuş Masumiyet Müzesi'nde, sığ bir hikaye çerçevesinde imkanlarını hovardaca savurduğu bir işgüzarlık sergilediği de söylenebilir; bu da işin diğer yanı.. Bundan sonra yapması muhtemel işlerde yazarın işaret ettiği panoramada göstereceği ekonomi, imkanlarını teşhirde tevazu önemli.. Niye önemli? Pragmatik bir amaç uğruna; seyirciyi tüketmemek ve kaybetmemek için. İzleyicinin dikkatini, teferruata boğmadan enerjisini en başta -ilk katta- yitirmemesi için gerekliliktir bu tasarruf.. Daha gerilimsiz bir şahsi üslupla, ilgiyi kendi üstüne kilitlemeden.. Ortak zihine, toplumsal paradokslara ait sorunların, memnuniyetsiz ruh hallerinin, kıstırılmışlığın, nekrofobiyi-hobiyi değil, yaşamı kışkırtan hikayelerin anlatıldığı yeni ev/müzelerin bu mefluç şehre zenginliğin ötesinde dönemsel bir yorum da katacağı muhakkaktır. Geriye kalıyor, Füsun'la Kemal hikayesinde bizi ilgilendiren bir efsun var mı?' Müzelerin asıl konusu gururdur, diyor Kemal; bu oyuna katılarak 'Biz' bu eylemde kimi eyliyor, kimi temsil edip, kime hizmet ediyoruz ? Önemli olan piyonu oynayan öznenin esere yabancılaşması, kendini bir yere yerleştirememe sorunu.. Soru varmış gibi şey'lerin dünyası hareketli; nesnelerin eylem hali ışıltılı.. Masal dünyasından bize göz kırparak kurmaya çalışılan diyalog. Zor olan bu oyuna gönüllü katılmak!

Bilinen hikayedir: Büyük Rus edebiyatçı Vladimir Mayakovski, Liliya Yurevna Brik'e aşık olur. Lilly'ye şiirler yazar. Sevgiyle yazılmış sözler şairin ruh halini gösteren eşsiz dizelerdir. Devlet başkanı Lenin'e Mayakovsk'nin şiirlerini gösterirler. 'Kitap olarak basalım mı?' diye sorarlar. 'Basın!' der. Kaç adet basılacağını sorduklarında iki adet basılmasını önerir. 'Birini şaire diğerini de sevgilisine verin!' der. Çünkü bu iki kişilik bir hikayedir; bizi ilgilendirmez..

Yaygın olan bu hikayenin asıl versiyonu şöyledir: Şair Konstantin Simonov'un nişanlısı Valentina Serova'ya yazdığı şiirleri gören Stalin, matbaaya gönderilen kitabın sadece iki adet basılmasını ve nüshaların sevgililere verilmesini söyler: "İki kişi arasındaki meseledir, onlardan başka kimseyi ilgilendirmez." Bkz. Pavel Sudoplatov, Özel Görevler, s. 178 

Biri çıkar da Mayakovsky, Lilly için, Orhan Pamuk bizim için yazdı diyebilir. O zaman ona şu soruyu sormak gerekir: Materyalize edilen müzelik bu öyküdeki amaç ne? Görsel malzemenin bizi ikaz ettiği sıradışı bir farkındalık, günlük ya da ufki yaşama ait bir soru, Füsun'la Kemal’in hatırası dışında öğrettiği bilinmedik bir şey var mı? Biz böyle söylüyoruz ama Pamuk'un yaptığı çalışmayı benzersiz bulup, edebiyatçının kitabı aşan yaratıcılığını eleştiri dışında tutan sivil bir müfreze var; gazete/dergi köşelerinden yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Moralite olarak yazdıklarıyla kültür hayatına yaptığı katkı inkar edilemez; bizse görsel malzemeyi tartışıyoruz..

***

Rahmetli Ahmet Cemal, 2012 Nisan tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Masumiyet Müzesi’ ya da Birey Nedir? diye soruyor ve gene kendi cevaplandırıyor : 'Orhan Pamuk, dünyada bir ilk olan bu girişimiyle bir yazarın hayatını anlatmıyor. Bir yazarın bir romanının öyküsünü anlatmıyor. Yaptığı –ne kadar vurgulansa azdır!-, bir yazarın bir romanındaki baş kişilerin yaşamlarını, o kişilerin yaşamları boyunca günlerin akışı içerisinde en yakın çevrelerinde yer almış nesneler ve belgeler aracılığıyla belli bir mekânda görselleştiriyor..'

Masumiyet Müzesi web sayfası
https://www.masumiyetmuzesi.org/

***




Doç. Dr Hanifi Macit'in daha önce yayımlanan Anarşist, Egoist, Nihilist kitabının devamı Max Stirner : Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm

Çevirmenler Fikret Arargüç ile Hanifi Macit'in önsözde çok doğru bir tespitleri var. "Stirner, sorunları çözme gayretiyle değil, görme ve gösterme gayretiyle çalışmış bir düşünürdür." diyorlar. Bu tespit çok yerinde ve önemlidir. Çünkü tüm modern düşünürlerin büyük bir heyecanla katıldığı Hegelci tez/antitez/sentez iddiasına karşın hakikati bulmak için referans gösterdiğimiz doğada 'sentez' diyebileceğimiz bir 'doğru' yoktur. Hayat sadece tek başına gerçekleştirdiğimiz bir tecrübeden ibarettir. Dünyadaki tüm tepeden inme müdahaleler, doğruyu bildiğini, sentezi yaptığını sanan kaba gücün 'sorunları çözme gayretiyle' insan iradesini ortadan kaldıran eylemleridir ki, toplumsal çıkmazın nedenidir. Zaten kendisi de 'ölmeyi bilen bilgi, hayatın kendisidir' diyor. Günümüzde asıl tartışılması gereken budur!

Burjuvazinin kültürüne karşın proletaryanın ideolojisi vardır. Aksi zannedilse de kültürüyle bir proletarya yoktur ama folkloruyla köylülük ve müzeleri, kurumlarıyla bujuvazi vardır. İşçi sınıfı felsefesi dediğimiz 'diyalektik materyalizm', burjuva ve köylülük arasına sıkışıp ezilenlere direnme gücü veren bir moral değer, hak iddia eden politik risale, zamanın ruhuna ait bir beden ve ekonomik refahı arzulayan bir sınıf için geçici bir siyasi malzemedir. Bugün postadan çıkan kitabı elime geçtikten yarım saat sonra bitirdim. Konu bir ölçüde bugüne kadar süren bir haksızlığı telafi etme zarureti, hatta sınıfların büyük anlatısında yeteri kadar açılmamış bir pasaj olduğu için önemlidir. Çeviriyi Dr. Fikret Arargüç ve öğretim üyesi Doç.Dr. Hanifi Macit yapmışlar. Stirner'in makalesini eğer Hegel'in Tüze Felsefesi'ni okudunuzsa rahat değerlendirebilir, döneme ait gereken irtibatlandırmaları yapar, Genç Hegelcilerin topyekun ifade ettiği karşı çıkışları bir nedene bağlar ve yerli yerine oturtabilirsiniz. -Dönem algısı için Nota Bene'den daha önce çıkmış olan bir başka eseri, Bruno Bauer ve Karl Marks'ı burada analım- Ancak Stirner'i anlamak için geçen yıl tamamı yayımlanan Marks'ın Alman İdeolojisi'ndeki 299 sayfa tutan yazıyı sakın kaynak kabul etmeyin. İkinci elden aktarımlarla 'biricik ve mülkiyet'i okumayın. O, Marks'ın bir başka vechesini dile getirdiği dönemin Hegel okumaları içinde ayrı değerlendirilmeyi hak eden tüm erk mekanizmalarının önüne savunduğu 'büyük' insanı koyan özgün ve yaratıcı bir ustadır. Makinanın dişlisi, devletin palikaryası, toplumun fedaisi olmayı kabul etmeyen 'özne' kabul etmek gerekir ki Freud'a yem olacak zenginlikte muhteşem egosuyla biraz netameli bir şahsiyettir. Fabrikalarda, pazarda, refah toplumunun üretim histerisiyle yabancılaştığı tüm toplum oluşumunda; kısaca Marks'ta.. Çokluğun içinde yok olmuş bireyin savunucusudur. Modernizm, Batının empoze ettiği yaşam şekliyle zuhur eden sanayi toplumunun geleceğine, ilerlemenin mecburiyet olduğuna inancın adıdır. Şizoid tutku ve güvenlik takıntılarıyla tüketim toplumu ritüellerine uygun meta/kültür mübedelesini yaratma telaşındaki müzakere pratiğinin amacı Avrupanın emperyal değerleriyle bir yaşam tarzı istibdadır. Postmodernizm ise bu inancın hedeflerinin serap olduğunun ve ilerlemenin rüya değil kabus hatta geri çıkamayacağımız topyekun obsesyon olabileceğinin anlaşılmasıdır. Her kültür ekonomik pozisyonundan önce diğer tarafa önermeleri ve genetik bağ, aşiretçi irtibatlarıyla narsist ve dolayısıyla etnosentriktir. O, akıl tutulmasına uğramış coğrafi oluşuma içeriden yöneltilen erken ve akılcı bir tepkidir. Modern insanın bilinç dışına gönderdiği nevrotik duygu ve patojen davranışlarına başkaldırır. Endüstri toplumunun düşünürü olarak yanlışı doğrulamaktan ziyade bir büyük oyun bozandır; yapıcı değil yıkıcıdır. Ne var ki, hiçbir dönem ne kendine ne felsefesine, ürününe, 'anarşist' demez. Ne var ki, devletin bağnazlığı karşısında idol arayan 'açık toplum' savunucuları anarşizmin felsefesini onunla başlatırlar. Nietzsche ise itiraf etmek gerekir ki, müştereklerindeki asli gerçeğiyle ruhi ve edebi varlığını doğrudan ona borçludur. Kapitalizm, Marksizm ve sermayenin bağrından doğan türevleriyle tüm ideolojiler; gene kendi muarızları tarafından revizyona tabi tutulmuşlardır. Buna karşın bireyi hayatın merkezine alan Stirnerci düşünce vahim kabul edilmiştir. Reddi oluşturan eşik 'emek' tanımına bağlanan şizoid arzudur; toplumun tüm değerlerini inkişaf ettiren 'üretim' paranoyasıdır. Entelijansıyanın başa çıkamadığı gücü sarakaya alma yolunu seçmiş olmasına hayret etmiyoruz. Her şartta günah keçisi ilan edilerek lanetlenen liberterlere, anarşistlere reva görülen bu muamele eski bir itibarsızlaşma yöntemidir. Bilinen az sayıdaki resminden biri Engels'in yukarıda yer alan karikatür. Bolca referans verilen, etkisi büyük olmasına rağmen neredeyse hiç bilinmeyen bu düşünürü Türkiye, İbrahim Türkdoğan'ın web üzerinden yaptığı nitelikli paylaşımlar ve değerli akademisyen Hanifi Macit'in daha önce yayımladığı kitap ve makalelerle bir nebze tanımıştı. 'Eğitimimizin Sahte İlkesi' başlıklı makale, Nisan 1842'den itibaren Marx'ın yönettiği Rhein Zeitung'un dördüncü sayısında yer aldı. Gazetenin genel yayın yönetmeninin bu yazıyı Stirner'den talep ettiğini düşünürsek aralarındaki husumetin, hasım/rakip olmaktan kaynaklandığını daha iyi teşhis edebiliriz. Zaten daha sonra kılıçların çekildiği Marx'ın 'Leipzig Konsili, Aziz Max' krıtiğinde 'kendi kurgusuyla hoşnut Stirner' hakkında bol hakaret, aşağılama, makaraya alma dışında da tutarlı bir eleştiri, ütopikliği karşısında tutarlı modernist bir öneri yer almaz. Gazetenin Nisan nüshasında yer alan 'Eğitimin Sahte İlkesi' yazısını Genç Hegelcilerin fikriyatın her bir parçasını tamamladığı düşünürün öteki yazıları takip etti. Fenomen Yayıcılık'tan çıkan kitap, bundan sonra da devam edeceğini umduğumuz Stirner araştırmalarının ilkini temsil ediyor diyebiliriz. Sn. Hanifi Macit ve Sn. Fikret Arargüç kültür yayımcılığında önemli bir eksiği kapamışlar ve çağı derinden etkiyen yazarına gereken itinayı gösterdikleri çevirileriyle bir görevi yerine getirmişlerdir.

www.fenomenyayimcilik.com
http://www.idefix.com/kitap/max-stirner-anarsist-egoist-nihilist-m-hanifi-macit/tanim.asp?sid=K1XQ881F6S7SF7VK5WDC
http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner

***

Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin bir boşluk, bir yabancılık yabancılaşma olarak görür ve ilişkileri bazen dostça ihlal, bazen düşmanca istismar etmekte mahsur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler.

***

İnsanlarda mesafeyi kestirebilme duygusu vardır. Karşıdan karşıya geçmeden önce kişi hesaplar. Beyin algoritmik geometrik işlemler yapar. Düşen, katetmesi gereken yolu, gücünü, ağırlıklarını, zeminin girdi çıktılarını, taşın sertliğini, sürtünme engelini, yoldaki karşılaşmaları, yere kapaklanırken doğru pozisyonu hep hesaba katmak mecburiyetindedir.

Enis Batur, Sekizinci Günahın Sonrası adını verdiği denemelerinin Kırık başlıklı bölümünde (s. 25) 14 Mart 2013 tarihinde bir DVD dükkanında anlık zafiyetten doğan dikkatsizlikle girişteki basamağa takılıp düşmesini ve kırık kolla geçen süreçteki sıkıntılarını anlatıyor. Benzer bir hikayeyi 18 Mart 2024'te yaşadığım için yazmak gereğini duydum. Gerçi düştüğüm ve kolumu kırdığım yer kapalı bir mekan değil Şirince'de yedi dönümlük bir zeytin bahçesiydi. Bir anlık zafiyet değildi. Altı fazla yürümekten düzleşmiş Camper marka şehirli bir ayakkabı hafif yokuşu çıkarken kaymıştı. Sonunda o yakındaki Amerikan Hastanesi'ne gitmiş (olmalı) bense Şirince'ye en yakın olan Selçuk Devlet Hastahanesi'ne gittim. Daha sonra tam donanımlı bir sağaltım merkezine sevkettiler. Onun kolu askıya alınmış, benim kolum iki saat süren bir ameliyatın ardından alçılanmıştı. EB'nin 18 gün sonra çözülen askısına karşı benim 21 gün sonra açılan alçım, kolumda kasların katılaşmasına ve kemiklerin kireçlenmesine ve dolayısıyla ne klavyeye ne de kaleme dokunamama neden oldu. 3 haftalık bir fizik tedavi programı belimde hasar yarattı, iki hafta yattım. Enis Batur benimle yaşıt sayılır. Düştüğünde 61 yaşındaydı, onun sol, benim sağ kolum kırıldı. Neden yazdım bunları: çünkü insan hep kıyaslar. Hakikat bizi yaşatır ve yerden yere çarparak dönüştürür. Sınırları bilmek yaşamanın tek çaresidir. Toprak görmemiş, asfaltta ve merdivenlerde yaşamış insanlarız. Arazi, tarla, toprak artık doğal müttefikimiz değil. Taşraya karşı şehirde yaşamanın imkanları yabancılaştığımız tabiata nazaran daha iyi sayılır.


***

Kader yoktur; en azından insanın kendisini edilgen bir yazgının önüne bırakmasını meşrulaştıracak, hayatı dışarıdan yönetilen kapalı bir senaryo gibi kavramayı haklı çıkaracak bir yazgı yoktur. İnsan, hayatın tüm alanlarını ve her anını bilinç aracılığıyla tasarlar; kimi zaman açık seçik kararlarla, kimi zaman tereddütle, korkuyla, alışkanlıkla, hatta susarak ve geri çekilerek kendi varoluşunu biçimlendirir. Bu yüzden insanın dünyadaki gerçek varlığı, ona dışarıdan verilmiş bir öz değil kendi eylemlerinin, seçimlerinin, vazgeçişlerinin ve üstlendiği sorumlulukların toplamı olarak ortaya çıkan hakikattedir. İnsan yaşamı önceden tamamlanmış bir kader metninin okunması değil sürekli düzeltilen, bozulan, yeniden kurulan bir anlam inşasıdır. Tam da bu nedenle kişi yalnızca ne yaptığıyla değil neye razı olduğu, neyi reddettiği ve neyi mümkün kılmaya, muktedir kılmaya cesareti ölçüsünde kendi olur. Edebi düşünce uzun zamandır insanı bu kurucu gerilim içinde kavrar: İnsan hem dünyaya atılmıştır hem de o dünyada bir iz bırakmak, bir biçim vermek zorundadır. Trajedilerden modern romana kadar uzanan çizgide "karakter" dediğimiz şey çoğu kez dış koşulların içinde sınanan ama son tahlilde kendini seçimleriyle açığa çıkaran bir varlıktır. İnsanın hakikati çoğu zaman söylediği ilk sözlerde değil kritik anlarda aldığı tavırda belirir; çünkü bilinç yalnızca düşünen bir iç alan değil dünyaya yönelen, dünyayı yorumlayan ve ona biçim vermeye çalışan etkin bir kudrettir. İnsan kendini kurarken dili, hafızayı, arzuyu, korkuyu ve umudu birlikte kullanır; bu yüzden onun hayatı yalnız biyolojik bir sürüp gitme değildir. Tercihler anlamla örülmüş bir tarih yaratır. Kişi kendi hikâyesinin yazarıdır ancak bu bütünüyle özgür olduğu anlamına gelmez; tersine, tam da bu sınırlar içinde seçim yapmaya mecbur olduğu için özgürlüğünün ağırlığını taşır. Felsefi düzlemde bu düşünce insanın özünü hazır bulmadığı, onu yaşayarak ürettiği fikrine yaslanır.

Aristoteles, bu fikrin erken bir öncüsü olarak kabul edilir. De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinde, insan aklını bir "yazı tahtası" (tabula) olarak tanımlar ve bu tahtanın başlangıçta boş olduğunu, bilgilerin duyular yoluyla yazıldığını belirtir. Aristoteles'e göre zihin doğuştan herhangi bir içerik taşımaz; bilgi, duyusal deneyimler ve gözlemlerle şekillenir. Şu ünlü ifadesi bu fikri özetler: "Zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış bir yazı tahtası gibidir." Bkz. De Anima (Ruh Üzerine) Kitap III, Bölüm 4 (430a1-2) Bu görüş, Locke'un empirist yaklaşımının temel taşlarından biri olarak görülebilir. Kavramsal çerçeve bir manifestoya ihtiyaç duyar. Boş bir sayfada başlayan kişisel yazma eylemi, paylaşımdan sonra müşterek aklın bileşenleri olur. John Lock, 1690'da "İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Deneme" adlı eserinde insanın boş bir levha, "tabula rasa" olarak doğduğunu söyler

İnsan, ne salt doğanın kör zorunluluğuna indirgenebilir ne de toplumsal rollerin pasif bir taşıyıcısıdır. Bilinç, burada yalnızca farkındalık değil, aynı zamanda mesafe alma, yargıda bulunma, seçenek üretme ve kendini yeniden belirleme yetisidir. Kişi başına gelen her şeyi seçmez; fakat başına gelen karşısında nasıl bir anlam kuracağını, nasıl bir yönelim geliştireceğini, hangi değerleri kendi hayatının merkezi haline getireceğini belirler. Bu bakımdan insanın hakikati ona verilmiş bir yazgıdan değil yaşadığı çelişkiler içinde aldığı biçimden doğar. Varlık burada donmuş bir kimlik değil oluş halinde, sürekli sınanan, kendi üzerine dönebilen ve kendini aşmaya çalışan bir süreçtir. Bilinç, insanı yalnızca dünyayı bilen bir özne yapmaz; aynı zamanda onu kendi yaşamının mimarı haline getirir. Sosyal bilimler açısından bakıldığında da insan hayatı, bütünüyle dışsal yapıların ürünü olarak açıklanamaz. Elbette sınıf, aile, devlet, ideoloji, piyasa, gelenek ve kültür bireyin ufkunu sınırlar; hangi dili konuşacağımızı, neyi makul sayacağımızı, neye inanacağımızı, neyi arzulayacağımızı büyük ölçüde bu tarihsel yapılar belirler. Fakat insan tam da bu belirlenimler içinde konum alır, uyum sağlar, direnç gösterir, dönüştürür ya da yeniden üretir. Toplumsal olan ile kişisel olan arasındaki ilişki bu yüzden tek yönlü değildir. İnsan, toplumsal dünyanın sadece nesnesi değil aynı zamanda taşıyıcısı ve kurucusudur. Gündelik hayatın sıradan görünen seçimlerinde bile bilinç, mevcut düzeni onaylayan ya da ona çatlak açan bir etki yaratır. Bir meslek seçimi, bir arkadaşlık, bir suskunluk, bir itiraz, bir sevgiyi sürdürme ya da terk etme kararı; bunların hiçbiri salt bireysel psikolojiye indirgenemez ama hiçbiri de insanın etkin katılımı olmadan açıklanamaz. İnsan, kendini yalnız iç dünyasında değil kurduğu toplumsal ilişkilerde de tasarlar.
Gerçek kişinin dünyadaki varlığı kendi hakikati olur. Bu yalnızca ahlaki bir öğüt değil ontolojik ve toplumsal bir önermedir. Kişi hakikatini soyut ideallerde değil yaşanmışlığın somut dokusunda meydana getirir. Hakikat burada metafizik bir öz değil; insanın kendi bilinciyle dünya arasında kurduğu ilişkinin sahiciliğidir. Bir insanın neye inandığından çok, o inancı hayatında nasıl cisimleştirdiği önemlidir. Adalet dediğini gerçekten savunuyor mu, özgürlük dediğini başkaları için de istiyor mu, sevgi dediğini emekle derinleştiriyor mu, korkularını ilkeye dönüştürmeden yaşayabiliyor mu? İnsan, kendini ancak bu sınavların içinden geçerken görünür kılar. Bu yüzden hayat düşüncelerin vitrini değil; öznel karakterin tarihidir.
Kader fikri çoğu zaman insanın omuzlarındaki yükü hafifletmek için çağrılır; yenilgiyi, teslimiyeti, ataleti veya suçu aşkın bir plana havale eder. Oysa bilinç sahibi olmak, mazeretlerin azalması demektir. İnsan her şeyi kontrol edemez ama kendi tavrını, yorumunu, yönelişini ve sorumluluğunu kurabilir. Asıl trajik olan da budur: İnsan özgür olduğu ölçüde yaralı, bilinçli olduğu ölçüde huzursuz, seçim yaptığı ölçüde suç ve pişmanlık ihtimaliyle karşı karşıyadır. Fakat aynı nedenle onurludur da; çünkü hakikati ona bağışlanmaz, onu kendi yaşamıyla üretir. Dünyadaki gerçek varlığı adına yazılmış bir kaderin pasif sonucu değil bilincin, iradenin, çelişkinin ve eylemin içinden süzülerek oluşan canlı bir hakikatin eseridir. İnsan yaşadığı hayat kadar vardır; hayatına verdiği biçim kadar hakikidir.

***

Hayat hiçbir yerde diyalektik bir bütün oluşturmaz. Yaşam öyküsü yazmak biraz da birbirine benzemez aykırı parçaları emrivakilerle bir araya getirmeye benzer.

Hayatın diyalektik bir bütün oluşturmadığı iddiası, klasik anlamda diyalektik kavrayışın –özellikle Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve daha sonra Karl Marx tarafından geliştirilen– bütünsellik, çelişki ve sentez fikrine yöneltilmiş güçlü bir itiraz olarak okunabilir. Diyalektik düşüncede, gerçeklik parçalı değil; tersine, karşıtlıkların içsel ilişkisi içinde anlam kazanan bir süreçtir. Ancak somut yaşam deneyimi, bu teorik bütünlüğü çoğu zaman doğrulamaz. Bireyin yaşamı, ardışık ve tutarlı bir gelişim çizgisi izlemekten ziyade, kırılmalar, kopuşlar ve beklenmedik yön değişimleriyle şekillenir. Bu anlamda hayat, diyalektik bir “sentez”e ulaşmaktan çok, birbirine eklemlenmesi zor olan deneyim parçalarının gevşek bir toplamı gibi görünür. Modern sosyoloji, özellikle Max Weber’in "anlamacı" yaklaşımı toplumsal eylemin her zaman tutarlı bir bütünlük arz etmediğini vurgular. Weber’e göre bireyler, farklı bağlamlarda farklı anlam sistemlerine göre hareket ederler; dolayısıyla bir yaşamın tekil ve bütünlüklü bir rasyonaliteye indirgenmesi çoğu zaman mümkün değildir. Aynı şekilde Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, bireyin pratiklerinin belirli bir tarihsel ve toplumsal yapı içinde şekillendiğini kabul etmekle birlikte, bu pratiklerin zorunlu olarak tutarlı bir bütün oluşturmadığını da ima eder. Habitus, süreklilik kadar kırılma ve uyumsuzluk da üretir; bireyin yaşamı, farklı alanların çelişkili talepleri arasında bölünür. Biyografi yazımı tam da bu noktada problemli bir faaliyet haline gelir. Çünkü biyografi, doğası gereği dağınık ve çoğu zaman çelişkili olan yaşam deneyimini, geriye dönük bir kurgu ile anlamlı ve tutarlı bir anlatıya dönüştürmeye çalışır. Paul Ricoeur'ün "anlatı kimliği" kavramı burada belirleyicidir. Birey, kendi yaşamını ancak bir anlatı içinde kavrayabilir. Fakat bu anlatı, yaşanmış deneyimin kendisi değil onun yeniden düzenlenmiş bir versiyonudur. Ricoeur'e göre anlatı, zamansal dağınıklığı bir olay örgüsü (plot) içinde birleştirir; böylece kopukluklar sanki zorunlu bir gelişimin parçalarıymış gibi görünür. Oysa bu birlik, ontolojik değil, hermeneutik bir birliktir – yani gerçekliğin değil yorumun ürünüdür. Bu bağlamda biyografi yazmak aslında hermeneutik bir müdahaledir: Birbirine benzemez, hatta çoğu zaman birbirini dışlayan deneyimleri, anlatısal zorunluluklar yoluyla bir araya getirme çabasıdır. Bu çaba, çoğu zaman “emrivaki”dir; çünkü anlatının tutarlılığı, yaşamın kendisinde bulunmayan bağlantıları kurmayı gerektirir. Michel Foucault’nun özne eleştirisi de bu noktada önemlidir: Foucault’ya göre özne, sabit ve bütünlüklü bir varlık değil farklı söylemler ve iktidar ilişkileri içinde parçalanmış bir oluşumdur. Dolayısıyla bir yaşamı tek bir öznenin sürekliliği olarak anlatmak, bu parçalanmışlığı gizleyen bir söylemsel stratejiye dönüşür. Benzer şekilde Theodor W. Adorno, modern yaşamın bütünlük iddialarına karşı negatif diyalektik yaklaşımını geliştirir. Adorno'ya göre gerçeklik, kavramların iddia ettiği türden bir bütünlüğe indirgenemez; tersine, her bütünlük iddiası tikelliğin bastırılması pahasına kurulur. Bu perspektiften bakıldığında bir yaşam öyküsünün bütünlüklü bir anlatı olarak kurulması yaşamın çelişkili ve uyumsuz yönlerinin silinmesi anlamına gelir. Yani biyografi, yalnızca birleştiren değil aynı zamanda dışlayan bir pratiktir. Bireysel yaşam farklı zamanlarda, farklı koşullar altında ve çoğu zaman birbirleriyle bağdaşmayan anlam sistemleri içinde şekillenir. Biyografi ise bu dağınıklığı ortadan kaldırmak için geriye dönük bir düzenleme yapar; kopuklukları süreklilik, çelişkileri gelişim olarak yeniden kodlar. Bu nedenle yaşam öyküsü yazmak, hakikati olduğu gibi yansıtmak değil onu belirli bir anlatı mantığı içinde yeniden kurmaktır. Hayatın kendisi parçalıdır; bütünlük ise çoğu zaman anlatının zorlayıcı müdahalesinin bir sonucudur.


***

google-site-verification: google4860ba34f47a9f67.html

1 Şubat 2026 Pazar

Not Defteri / Şubat 2026

 


İstenildiğinde en meş'ûm eyleme bile nezaret edecek bir mazeret, karanlıkta bile yol bulan bir akıl, en hırçın edayı bile mazur gösterebilecek, hatta savunulabilecek rasyonel bir neden mutlaka bulunur.

***

Tarihsel serüvene baktığımızda sınırlara düşman olanlar serbest ticareti savunan liberallerdir. Doğumu İngiltere mahreçli olan liberallere uygun bir entelektüalizm tanımı bile sınıflar üstü bir yapıyı değil burjuvaziyi temsil eder. Fazla hoşgörüye eskiler "mezhebi geniş" derlerdi

***

Leibniz'ın "mümkün dünyaların en iyisi" tasavvurunun ana fikri, savunusunun temeli Spinoza'nın Etika 1. Bl. XXXIII, Not II'de dile getirdiği önermedir: Şeyler olduklarından farklı olsalardı Tanrı'nın iradesinde bir değişim olması gerekirdi. Öyleyse şeyler olduklarından başka türlü olamazlar. René Descartes'ın "Cogito, ergo sum" argümanına ilham verense Augustinus'tur. Varolmayan biri aldatılamaz, eğer aldatılmışsam varım" (FM109) Gene Leibniz'ın "Mümkün dünyaların en iyisi" cümlesi de İtiraflar'da "Varolan her şey iyidir" diyen Aziz Augustinus'un tınılarını taşır 12/18 "Kötülük yoktur, kötülük denilen şey sadece hiçbir iyi kalmayıncaya kadar iyilikten mahrum kalmaktır" cümlesi Spinoza okuruna hiç yabancı gelmeyecekti. Bkz: Aziz Augustinus, İtiraflar, 7/12 (s. 111)

***

Söz ile yazının doğaları farklıdır. İlki özeldir, hitap ettiğiniz kişinin bakışları, mimikleri bir diyalog zemini oluşturur. Yazar okunmak için yazar; yazının muhatabı herkes olmasına rağmen yazar masada kimsesizdir. Okur sadece bıraktığı izleri takip eder. Geriye dönüp ses tonunuzu duyamaz, duraksamanızı, yüz ifadenizi göremez. O yüzden yazı daha sert bir sözleşme talep eder. Söz ile yazı arasındaki en temel fark birincisi bir silsile izlemeden damdan saçağa konar. Yazı dilindeyse diyalektik bir hareket ve söz ile cümleyi birbirlerine bağlayan bir mantık zinciri vardır. Sürekli kendiyle oyalanan, boy aynasında eda, işve talimleri yapan yazarlar var, ben onlardan değilim. Ne bir yazı programım ne de disiplinim, heyecanım var. Gerçi her yazar okurunu arar, ne ki buluşmalar, karşılaşmalar da benden uzak. "Ne için yazıyorsun?" diye sorulabilir. Düşüncenin getirisidir yazmak. İnsan yalnız ise yazmak kaderdir.

***

Cehaletinin üstünü hamasetle örten "kıvrak zeka" sadece kuyu kazar, nifak sokar, hile yapar, atar tutar vd. İllaki bu işler yetenek, maharet gerektirir; kabul. Ancak konu bilgi ve birikime geldiğinde eğer kimse kulağına fısıldamaz ise bu tür insanlar çapraz bulmacayı bile çözemez. Yalan söylemek bile olası bir hikaye ve ortalama bir zeka gerektirir. Tarihi tersyüz ederek sıyrılacaklarını düşünenler, felaketlerin sadece geçmişin değil bütünün parçası olduğu gerçeğini gizliyorlar. Her bireyin kendi faaliyet ve konumunun yarattığı bir hakikat söylencesi var.

***

Yapay zeka ile insan zekası arasındaki fark şudur: İlkinin yapabilecekleri öngörülebilir, ikincisinin ise yapabileceklerini tahmin etmek zordur.

***

Francis Fukuyama'ya atfedilen "Tarihin Sonu" tezi aslında Marxsist öngürünün "sıralı toplum" tezlerinin bir yansımasıdır. Engels, Köken'de üreticilerin özgür ve eşit bir birlik temeli üzerinde yeniden düzenlenecek toplum eski mekanizmayı asar-ı atika müzesinde, çıkrık ve tunç baltanın yanına koyacaktır, der. Yordam s. 215 - Sol, s. 203

***

Filozof Gadamer, 100. yaşına girdiği sıralarda kendiyle yapılan bir röportajda dinç olmasını merdiven çıkmasına ve zihini ezberle diri tutmasına bağlıyordu. Doğrudur: Merdiven çıkmak yürümekten önemli; bacak kaslarını çalıştırır, kanın beyne pomlanmasını sağlar. Eskimeyen insanlar nasıl yaşlanıyor, buna bakmak, tatbikatı görmek, kişisel hikayeleri duymak önemli. Hans-Georg Gadamer'in (1900-2002) ömrü bir asıra yaklaştığı günlerde bir televizyon muhabirinin uzun ve sağlıklı hayatın sırrını sorması üzerine filozof, zihni diri tutmak için yaptığı alıştırmalardan bahseder. Gadamer, merdiven çıkmanın bacak kaslarını (özellikle baldırları) çalıştırdığını, bunun da kan dolaşımını hızlandırarak beyne daha fazla oksijen ve besin pompaladığını, bu yöntemle zihinsel dinçliğini koruduğunu söyler. Sağlık kitapları merdiven çıkmanın düz yolda yürümekten çok daha yoğun bir egzersiz olduğunu yazar, tıp camiası sakin antreman tavsiyesinde bulunur. "Baldır kasları (gastrocnemius ve soleus) güçlü bir pompa gibi çalışır → venöz dönüşü (toplardamar kanının kalbe geri dönüşünü) hızlandırır → kardiyak output artar → beyne giden kan akımı belirgin şekilde yükselir" Bu etki özellikle yaşlılarda daha kritiktir çünkü yaşla vasküler esneklik azalır. Benzer aerobik egzersizlerin hipokampus hacmini koruduğu, prefrontal korteks fonksiyonlarını iyileştirdiği, nörotrofik faktörleri (BDNF) artırdığı nörobilim çalışmalarında tekrarbetekrar ifade edilir. 2022'de Neurology dergisinde yayımlanan bir makale günlük merdiven çıkmanın yaşa bağlı beyin hacmi kaybını yavaşlattığı iddiasında bulunulur. BBC'nin 2025'teki bir programda merdiven çıkmanın bilişsel esneklik, hafıza ve problem çözme yetilerini artırdığı vurgulanır, şu bilgiler paylaşılır: "Yaşlılıkta düşme önleme + beyin sağlığı: Merdiven, denge, propriosepsiyon ve alt ekstremite gücünü geliştirerek düşme riskini azaltır. Düşme → kafa travması → bilişsel gerileme zinciri kırıldığı için dolaylı yoldan da zihni korur." Ne var ki Gadamer'in sözünün tam olarak bilimsel bir tez olmadığını da eklemek lazım: O dönemde (1990'lar sonu-2000 başı) bugünkü kadar detaylı nörogörüntüleme ve longitudinal çalışmalar yoktur. Gadamer'in sözleri muhtemelen kendi gözlemine ve klasik fizyoloji bilgisine dayanır. Dergide yer alan diğer ifadeler şöyledir: Zihni diri tutmanın en güçlü kanıtlanmış yolları şu kombinasyondur: Düzenli aerobik + direnç egzersizi + bilişsel uyarım (ezber, yeni dil öğrenme, enstrüman çalma, felsefi tartışma) + sosyal etkileşim + uyku + Akdeniz tipi beslenme. Kısaca: Gadamer'in gözlemi bugün daha da güçlü kanıtlarla destekleniyor. İkinci katta oturmak nedeniyle test ettiğim bir gerçektir: Merdiven çıkmak ileri yaşlarda yürümekten daha önemli bir fark yaratıyor. Eğer mümkünse asansör yerine merdiven tercih etmek, hem bacaklara hem beyne yapılabilecek en ucuz, en erişilebilir yatırımlardan biridir.

***


Tv ekranlarında ya da sosyal medyada her meslek grubunun kendi kategorik kelimelerini çeşnilendirerek cümlelerini tohumlandırdığı klişeler ve yoğun olarak dile getirdikleri bıktırıcı ezberler var.

***

Hermetik felsefenin en önemli metinlerinden biri olan Zümrüt Tabletler'de (Tabula Smaragdina / Emerald Tablet) yer alan özdeyişleri Latince ve Türkçeleri:

Zümrüt Tablet özdeyişleri (Latince / Türkçe): 1. Verum sine mendacio, certum, et verissimum. / Yalansız, kesin ve en gerçek. 2. Quod est inferius est sicut quod est superius, et quod est superius est sicut quod est inferius, ad perpetranda miracula rei unius. / Aşağıdaki yukarıdaki gibidir ve tersi, tek şeyin mucizeleri için. 3. Et sicut res omnes fuerunt ab uno, meditatione unius, sic omnes res natae ab hac una re, adaptatione. / Bütün şeyler birdendir, birin düşüncesiyle, hepsi bu tek şeyden doğmuştur, uyarlamayla. 4. Pater eius est Sol, mater eius est Luna. / Babası Güneş, annesi Ay. Bkz. Viki, Zümrüt Metinler

***



Jeffrey Epstein / Gabriella Rico Jimenez, 2019'da sadece elitlerin olduğu bir partiye katıldı ve gördükleri karşısında bir şekilde kaçmayı başardı. "İnsan eti yediler" diye bağırmaya başladı ancak çevredekiler onun deldirdiğini düşünüyordu. Gabriella, bu açıklamayı yaptıktan sonra kayboldu ve hâlâ bulunamadı. Gabriella, haklıydı. Cannibalism: Jeffrey Epstein'ın Little Saint James (nam-ı diğer Pedo Island veya "Orgy Island) adasında garip bir mavi-beyaz çizgili kubbe yapısı (temple) olduğu söyleniyor. Tapınağın anlaşılıyor ki Moloch'a çocuk kurban etme ile ilişkilendirilen eski Kenan tanrısının rituelleri gerçekleştiren mekanı ile bir benzerliği kurulmuş. Tröstler, insanların bağırsaklarındaki kurtlar gibi bir devletin içinde bulunan devletçiklere benzerler, diyen Thomas Hobbes 'un Leviathan'ında önemli bir yer tutar. Leviathan'ı alt başlığı "Din ve Dünya Devletinin İçeriği Biçimi ve Kudreti" dir. Hobbes/Leviathan s. 337 (yky) Putprest Yahudiler çocuklarını Molok putuna kurban ederlerdi. Krallar XXIII'de Yoşiya, Molok rahiplerini kendi sunaklarına gömer. Söndürülemez ateş fikrinin kaynağı Yahudilerin Hinon vadisindeki "Gehenna" adlı bölgedeki yerde sürekli ateş yakmalarıdır.

Jeffrey Epstein ile Alman MIT bilişsel bilimcisi Joscha Bache arasında 2016 yılında gerçekleşen bir e-posta yazışması var; bu yazışmada ikisi de sakin bir şekilde ırka dayalı zekâ, nöronlar gibi "kullanılmayan" insanları ayıklama, nüfus kontrolü olarak kitlesel ölüm ve faşizmin etkili bir yönetim sistemi olduğu konularını tartışıyorlar. Karl Marx, konu hakkında epey makale kaleme almıştır. Thomas Malthus, seyreltim teorisinde kaynakların geometrik oranda artan nüfusa yetmeyeceğini savunur; dengesizliğin savaşlar, kıtlıklar, salgınlarla kontrollü düzeltilebileceğini öne sürer. Jeffrey Epstein'ın kendi DNA'sını yayarak insan ırkını "iyileştirmek" ve transhümanist ideallerle gen havuzunu manipüle etmek yönündeki sapkın vizyonu Malthusçu dengelenmeyi pasif bir doğal süreçten aktif bir müdahaleye dönüştürmüştür. Kontrollu soykırımla elitist seçilim mekanizmalarının tarihsel trajedileri tekrar etme riski hep var olmuştur. Ne ki kapitalizmle Batı'yı eşleştirme çabası irrasyonel bir gayretkeşliktir. Her yerde okültist sapkınlıklar dışarıdan bakanların suratlarını buruşturacağı aynı edimleri, dünyanın çehresini belirleyen istisnaların sıradanlaştığı tek kopyadan üretilmiş benzer eylemleri sergiliyor.

Bkz. Gabriella Rico Jimenez'in ifşası:
https://youtu.be/qLkULjwBApM?si=jkcOEyPrABNAv0ST

***

Enis Batur, "Orhan Pamuk'un hiçbir işi özgün değil" diyor. (Alacakaranlıkta El Yordamı, s. 34) Polemikçiler: Kedi tırnaklılar, ayı pençeliler, timsah dişliler, köpekbalığı çeneliler, su aygırı ağızlılar, akrep zehirliler, kirpi oklular, boğa/gergedan boynuzlular, aslan yeleliler, eşek kulaklılar, zürafa boyunlular, deve hörgüçlüler, kartal kanatlılar, şahin gözlüler, ahtapot kollular, çekirge bacaklılar, fil ayaklılar, maymun elliler, panda yüzlüler, penguen ceketliler, yılan dilliler, sırtlan kahkahalılar, kaplumbağ kabuklular, akbaba gagalılar, papağan akıllılar, solucan gövdeliler (omurgasızlar) porsuk kuyruklular, kelebek ömürlüler, istakoz kıskaçlılar, yengeç yürüyüşlüler, fil hortumlular, devekuşu kafalılar, tahtakurusu antenliler, salyangoz kabuklular, tavuskuşu tüylüler,

***

İnsanın kusurlarının değişen deri dokusunun cildi onarması ya da yaraların kabuk bağlaması gibi kendini yenileme ve inşa etme sürecinde önemli avantajları vardır. Yapay Zeka modelleri kusursuz hafızaları nedeniyle sıklıkla mevcut kalıplara hapsolurken unutmanın, rehabilitasyon ve yaratıcı hikayecilik gibi yararları ortadadır. Unutma süreci beyinde bilgi yükünü hafifletir, travmatik anıları yumuşatır, duygusal iyileşmeyi hızlandırır; hafıza boşluklarını doldururken hayal gücünü tetikleyerek özgün anlatılar üretmemizi sağlar. Unutmasak biriktirdiğimiz acılar ve bunca ağırlıkla nasıl yaşardık diye insanın kendine sorması gerekir.

***

Taha Akyol, 6 Şubat 2026 tarihli Oksijen gazetesindeki yazısının başlığında "Marx Bir İktisatçıdır yazmış. Karl Marx iktisatçı değildir ama burjuva üretim ilişkilerinin ekonomisinin şifrelerini çözen ve para-meta-para (PMP) rejimini teşrih masasına yatıran kişidir. Haliyle "Kapital" bir iktisat kitabı değil burjuva ekonomisinin eleştirisidir; iktisat biliminin anatomisi ve otopsisidir. Kapital'in alt başlığı da zaten "Politik Ekonominin Eleştirisi"dir. Felsefenin Sefaleti'nde (s. 132 Sol, 137 Yordam) iktisatçıları, "burjuva sınıfının bilimsel temsilcileri" olarak tanımlar. Ekonominin burjuva bilimi olduğunu söyler. Kojin Karatani, Slavoj Zizek, Terry Eagleton gibi düşünürler onu "kültür eleştirmeni" olarak adlandırır.1841'de Jena Üniversitesi'ne verdiği "Demokritos ile Epikuros'un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark" başlıklı doktora tezininin kapağındaysa "Karl Heinrich Marx, Doctor philosophiae" (Felsefe Doktoru) yazar.

***

Dün ip atan bugün el uzatan Devlet Bahçeli'nin 2015 sonrası muhalefetten vazgeçip AKP ile ittifak kurmasının temel nedeni Erdoğan'ın PKK'ya karşı sertleşen politikasıydı. İlk defa Kasım 2025 tarihinde TBMM Grup Toplantısı sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada dile getirdiği Demirtaş'a yönelik çağrısı ise milliyetçi sertlikten pragmatik barışa geçişi yansıtır. Fasılalarla en son 3 Şubat 2026 tarihli TBMM Grup Toplasında sarfettiği benzer sözler CHP'nin yükselişini engellemek için Kürtlerle ittifakı genişletme hamlesidir. Demirel'in MC döneminde uyguladığı benzer politikaların yarattığı ironi, renkli efekt 1977'de yayımlanan Akbaba mizah dergisinde yer bulmuştur; görenler hatırlar.




Tarihe bakıp ecdad diyor, zihnine Arabın gölgesi düşüyor. Oysa beğenmediği uluslarla melez evliliklerden doğmuştur hanedan. Okusa hiçbir padişahın annesinin Ortadoğu coğrafyasından getirilmediğini görecektir. "Sırp Despotu Georg Vulkoviç (Osmanlıların Vulkoglusu) padişaha boyun eğerek kızı Mara'yı zevce olarak vermeyi kabul etti" diyen (s.105 ve s.135, 154, 166, vd.) Halil İnalcık, Fatih kitabında bir Sırp prensesi olan Fatih Sultan Mehemet Han'ın üvey annesi hakkında net bilgiler verir. Fatih 1432 doğumlu olduğuna göre din değiştirmediği ifade edilen Mara Hatun'un kaç yaşında anne olduğu ortadadır. Fesli şaklabanlar gibi diğer seçeneği kullanarak II. Murad'ın eşi Huma Hatun diyorsa da onun da Trabzon despotunun kızı olduğu gene aynı kaynakta yazılıdır. Saltanat sahiplerine yamanan kökene dair fantaziler yaşanmışlığa yabancılaşmanın ve eklemlenen tarih anlatısındaki sahtekarlığın en açık kanıtıdır.

Avrupa'nın çeperlerinden itibaren tüm toplumların bariz çelişkisi kapitalist üretim ilişkileriyle, feodal kültürel ilişkiler arasındadır. Bu eşik aşılmadan diğer çelişkileri aşmak zordur. Tüm uzlaşmazlıklar giderildikten sonra bile yaşamaya devam eden bu virütik yapı dirençlidir.

***

Liberal ekonomistler büyük marketlerin %1, 2 gibi marjlarla çalıştığını ve halk dostu olduklarını iddia ediyor. Sermaye kârın düşük olmasını sattığı ürüne attırdığı taklalarla dengeler; diğer anlamda sürümden kazanır. Karl Marx /Kapital s. 727, dipnot 250'de T. J. Dunning'den bir alıntı paylaşır: Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmamasından ya da çok az kâr halinden dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun aslan kesilir. %10 kârla her yerde çalışmaya razıdır; kesin bir %20 iştahını kabartır; %50 ile cesareti mutlaklaşır; %100 için tüm yasaları çiğner; %300 kârla sahibinin asılması pahasına olsa bile işlemeyeceği suç, almayacağı risk yoktur.

***

İnsan bazı konularda kuralı bilmese de doğruyu, insiyaki olarak bilir; bilemiyor.

***

İran'a karşı savaş tamtamlarını çalan Trump, dünyayı sürekli kendi ile meşgul ediyor. Şair Allen Ginsberg, 17 Ocak 1956'da "İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?" diye soruyordu. 7 Ocak 2026 tarihinde Minnesota, Minneapolis'te federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurları tarafından arabasının içinde vurularak öldürülen Renee Good'un ardından 24 Ocak 2026 sabahı federal ajanların tartakladığı 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti'nin infaz görüntüleri sosyal medyaya düştü. Epstein dosyası, Madoro'nun kaçırılması, Grönland, Kanada, Meksika, Filistin vd. Rakipler gibi müttefikler de dünyanın gidişatını değiştiren sıradışı görüntülere tepkisiz. Sıradan Amerikalının kafası ise çok karışık, işin tuhafı bu olağanüstü hal onlar için olağan bir durum. "İnsan eti yiyorlar" diye haykıran Gabriella Rico Jimenez o günden bugüne kayıp. Batman, Superman gibi dünyayı kurtaran yarı zamanlı kahramanların oyunlarına endekslenmiş merkezi kültür, ekrana düşen gerçek ile sürreal hakikatı tahrif eden simulasyonu ayırtetme becerisine sahip değil. Kötüyü temsil eden Ötekinin hayaleti, krizlerle yaşayan emperyal tahakkümün garantisi

***

Bir psikiyatrist on cümleden oluşan bir video çekmiş iddiası şu: Müslüman düşünürler gayba inandıkları için Yunan felsefecilerden daha üstündürler. Kastettiği Sokrates, Platon, Aristoteles'le ile İbn Arabi, El Kindi, Frabi, Abdülkadir Geylani, İbn Sina, El Cezairi, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyll, İbn Rüşd vd. kıyaslaması ise Böyle bir üstünlük anlayışındaki cendereye alınmış, çevresi daraltılmıştır. Rekabetçi bakışı bir yana bıraktığımızda bile aradaki yüzlerce yılla mesele kendi başına anakroniktir.

***

Ksenophon: ( ... ) Apollon'un göstediği yerden tanrıça için bir arazi satın aldı. Arazinin ortasından Selinous adlı bir nehir akıyordu. Ephesos'ta da Artemis Tapınağı'nın yakınlarından Selinous diye bir nehir geçer. Her iki nehirde de balık ve midyeler vardır. Anabasis 5. Kitap, 3. 8 - Oğuz Yarlıgaş çevirisi (s. 373) Kabalcı. Bir diğer çeviri için bkz. İskultur, Ari Çokona (s. 146)

***

Küba'nın ABD'nin 4000 dolarlık çeklerini bozdurmayı reddetmesi, Guantanamo Körfezi'ndeki ABD deniz üssüyle ilgili uzun yıllardır devam eden sembolik bir protesto eylemidir. ABD, 1903'te Küba ile yaptığı bir anlaşmayla, (Platt Değişikliği sonrası zorla kabul ettirilen bir kira sözleşmesiyle) Guantanamo Körfezi'ni süresiz olarak kiralamış ve bunun karşılığında yılda yaklaşık 4.085 dolar (bugün yaklaşık 4.000-4.500 dolar arası) kira ödemeyi taahhüt etmiştir. Bu ödeme her yıl ABD Hazine Bakanlığı tarafından Küba hükümetine çek olarak gönderilir. 1959 Küba Devrimi'nden sonra Fidel Castro liderliğindeki hükümet, bu anlaşmayı "hukuka aykırı ve zorla dayatılmış" olarak kabul ettiği için ödemeleri kabul etmeyi reddetmiştir. Çekleri bozdurmamak, üssün ABD tarafından "işgal" altında tutulduğunu ve anlaşmanın meşru olmadığını simgeleyen bir jesttir.

***

İyi okur, yazar olmak alzheimera, demansa çare olsa Friedrich Nietzsche, Emmanuel Levinas, Gabriel García Márquez, Willard Van Orman Quine, P.D. James, Iris Murdoch bu hastalığa yakalanmazlardı. Yönetmen Çağan Irmak'ın 2014'te vizyona giren "Unutursam Fısılda" konuyla ilgili bir filmdir. Türkiye'de Yalçın Küçük, Fethi Naci, Mümtaz soysal, Hikmet Çetinkaya ise en bilinen örnekler; başka var mı bilmiyorum.

***

Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 228-229 "Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yarattıklarından önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez."

***

Sözlüklerde en donanımlı uzmanları bile tökezletecek kuralsızlıklara şahidizdir. Örn. Atatürkçü → Atatürkçülerin (kesme yok) Ama Atatürk’ün → Atatürk’ün düşüncesine (kesme var) veya karadut, beyaz dut ya da dereotu, semizotu bitişik, güzelavrat otu ayrı. Yine öncesinde ima var, 1985 sonrasında kural olarak İstanbul Üniversitesi'nde, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde değil İstanbul Üniversitesinden, Ankara Büyükşehir Belediyesinden, yazılıyor. Bkz. 1985 Prof. Dr. Hasan Eren başkanlığında hazırlanan TDK İmlâ Kılavuzu.

***

Masumiyet haresini başının üzerine kondurduğumuz "kitle", bizatihi dersler çıkartılması gereken tüm acıların ilk elden sorumlusudur.

Türkiye’de 2002 yılından bu yana siyasal alanı belirleyen iktidar yapısı, öncelikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) etrafında şekillenmiştir. Yirmi yılı aşkın süreklilik gösteren bu iktidar deneyimi yalnızca seçim kazanma kapasitesiyle ya da kurumsal dönüşümlerle açıklanamaz; daha derin bir analiz için ideolojik, kültürel ve toplumsal rıza üretim süreçlerine odaklanmak gerekir. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı Türkiye’deki güncel rejimin karakterini anlamada güçlü bir teorik araçtır. Modern devlet yalnızca zor aygıtlarının (ordu, polis, yargı) işleyişiyle değil aynı zamanda sivil toplum alanında rıza üretimiyle varlığını sürdürür. Hegemonya, egemen bir toplumsal bloğun kendi dünya görüşünü toplumun geniş kesimleri açısından doğal ve kaçınılmaz hale getirmesiyle kurulur. Bu nedenle uzun süreli bir iktidarın başarısı sadece siyasal toplum üzerinde denetim kurmasında değil sivil toplum alanında kültürel ve ideolojik üstünlük sağlamasında yatar. Kültürel iktidarı alamadıklarını defaatle dile getirseler de Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkan yeni siyasal düzen ancak tam da bu çerçevede okunabilir. AK Parti’nin yükselişi ekonomik kriz sonrası dönemde yeni bir tarihsel blokun inşasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Anadolu sermayesinin yükselen fraksiyonları, muhafazakâr orta sınıflar, kentleşme sürecindeki alt sınıflar ve devlet içindeki milliyetçi unsurlar arasında kurulan koalisyon ekonomik kalkınma söylemi ile kültürel muhafazakârlığın sentezine dayalı bir hegemonik çerçeve üretmiştir. 2002–2013 döneminde görece yüksek büyüme oranları, altyapı yatırımları ve sosyal yardım ağlarının genişlemesi iktidarın maddi meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Bu ekonomik performans, kültürel alanla birleşerek muhafazakâr kimliğin merkezileşmesini sağlamış, daha önce periferide konumlanan toplumsal kesimler siyasal merkeze taşınmıştır. Bu süreçte sivil toplum alanında belirgin yeniden derlenmiş ve sehven bazı dönüşümler yaşanmıştır. Medya mülkiyet yapısındaki değişimler, eğitim müfredatındaki düzenlemeler, dini kurumların kamusal görünürlüğünün artışı ve tarih anlatısında Osmanlı referanslarının güçlenmesi, hegemonik projenin kültürel boyutunu oluşturmuştur. İktidar kendisini eski vesayetçi elitlere karşı halkın temsilcisi olarak konumlandırarak karşı-hegemonik bir söylem üzerinden hegemonya kurmuştur. Gramsci’nin kavramlarıyla ifade edilecek olursa, bu dönemde egemen blok yalnızca siyasal iktidarı değil ortak aklı da tedricen yeniden şekillendirmiştir. Ancak hegemonik yapı statik değildir; ekonomik ve siyasal krizler ve ittifaklar hegemonya dengesini de dönüştürmüştür. 2010’lu yılların ortalarından itibaren ekonomik dalgalanmalar, enflasyon, gelir dağılımı sorunları ve dış politika gerilimleri rıza üretim kapasitesini zorlamıştır. 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme erkinin merkezileşmesini artırmış ve güç yoğunlaşmasını kurumsal hale getirmiştir. Bu bağlamda literatürde rekabetçi otoriterlik ya da illiberal demokrasi olarak tanımlanan modellerle benzerlikler kurulmaktadır. Seçimlerin varlığını sürdürmesi çok partili sistemin devamı ve açık bir biyolojik ırk ideolojisinin bulunmaması Türkiye’deki rejimi klasik Avrupa faşizmlerinden ayırmaktadır. Bununla birlikte lider merkeziliğinin güçlenmesi, medya alanındaki yoğunlaşma ve muhalefetin siyasal alanının daralması, liberal demokratik normlardan uzaklaşma yönünde işaretler sunmaktadır. Gramsci’nin organik kriz kavramı burada açıklayıcıdır. Hegemonik blokun maddi ve ideolojik kapasitesi zayıfladığında, zor aygıtlarının ağırlığı artabilir ve siyasal söylem güvenlik ve milliyetçilik eksenine kayabilir. Son yıllarda siyasal dilde gözlenen sertleşme ve kutuplaşma, hegemonik dengenin rıza ve zor arasında yeniden ayarlandığını düşündürmektedir. Bununla birlikte seçimlerin düzenli biçimde yapılması ve muhalefetin belirli ölçülerde siyasal varlığını sürdürebilmesi, Türkiye’deki rejimin totaliter bir formdan ziyade çoğulcu alanı daralmış bir başkanlık sistemi olarak değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. Sonuç olarak Türkiye’de yirmi yılı aşan iktidar deneyimi yalnızca kurumsal güç yoğunlaşmasıyla değil aynı zamanda geniş bir toplumsal koalisyonun kültürel ve ekonomik beklentilerini karşılayabilme kapasitesiyle açıklanabilir. Gramsciyen perspektif bu sürecin hem rıza hem de zor boyutlarını birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Türkiye’deki güncel rejimin geleceği hegemonik bloğun ekonomik performans, kültürel üstünlük ve siyasal meşruiyet arasındaki dengeyi sürdürebilme yeteneğine bağlı görünmektedir. Rıza üretiminin zayıflaması durumunda zor aygıtlarının ağırlığının artması olasılığı, rejimin karakterini daha belirgin biçimde otoriterleştirebilir; ancak rızanın yeniden tahkimi farklı bir dönüşüm ihtimalini de içinde barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye örneği, çağdaş siyaset sosyolojisi açısından hegemonya, popülizm ve otoriterleşme tartışmalarının kesişiminde yer alan dinamik bir laboratuvar niteliği taşır.

***

Yol kısaldıkça insan daha çok dönüp arkasına bakıyor, sanki. Hayatın büyük bölümü arkada, azı önümüzdedir. Yol kısaldıkça biriktirilen anılar artar, siyah beyaz fotograflar renklenir, dostlar, düşmanlar çoğalır.

***

Etik ile ahlak arasındaki temel fark, kavramsal köken ve uygulama düzlemindedir. Etik, felsefi bir disiplin olarak doğruyla yanlışın evrensel ilkelerini, ahlaki yargıların temellerini ve rasyonel gerekçelendirmelerini diyalektik ve sistematik bir disiplinle sorgular; iyinin ne olduğu, neden belirli eylemlerin doğru sayıldığı üzerine teorik bir sorgulamadır. Ahlaksa bu etik değerlerin toplum, kültür, din, gelenek tarafından somutlaştırılmış, günlük hayatta uygulanabilir hale getirilmiş halidir; fiilen benimsenen norm, kural, değerler bütünüdür. Kısaca etik, düşünme ve sorgulama odaklı felsefi bir çabadır; ahlak ise bu düşüncenin tarihsel ve sosyal bağlamda uyarlanmış, içselleştirilmiş pratik biçimidir.

Not/ ek olarak ahlakın etikten bağımsız olarak da var olabileceğini, örneğin geleneksel toplumlarda felsefi temellendirme olmadan işleyen ahlaki sistemler olduğunu vurgulamak gerekir.

***

Darwin "Hayatta kalma konusundaki önemli unsur ne zeka ne güçtür; uyumdur" diyor. Gücün, sadece doğaya değil içinde bulunduğu şartlara uyum sağlama gücü olduğu zaten cümlede barizdir.

***

Mutlak artı değer, emeğin sermayeyle girdiği ilişkideki mücbir nedenin maddi ifadesiyse, sanayi rejiminin eşitlikçi dağılımıyla meşrulaştırılan artı değer üretimi de, proleterin her koşulda sömürüsü ve merkeziyetçi yapıya gerçek tabiyetinin net ifadesidir.

***

Aptallık, insanlığın en büyük suçu "budalalık" ise bu durumun sonucu ve en ağır cezasıdır. Bu iki kavram, birbirine zincirlenmiş bir döngüde, insanın kendi zihninin tuzağına düşmesinin hikâyesini anlatır. Aptallık, düşünmeden hareket etmek, apaçık olan gerçeği görmezden gelmek, yahut bencilliğin serin gölgesinde kaybolmaktır; budalalık ise bu hatanın bedelini çoğu zaman farkında bile olmadan kendi elleriyle ödemektir. Ne bir mahkeme ne de bir yargıç gerekir; çünkü bu suçun cezası insanın kendi aymazlığında saklıdır.

***

Üslup öncelikle bir dil sorunudur. Dil toplumsal bir göstergedir; tümeldir, değerleri verilidir, önceden kararlaştırılmıştır, ortak mutabakat gerektirir. Gramerle arasındaki fark biri toplumu kucaklarken diğeri separatör işlevi görür. İnsanlar aynı ressamlar gibi sesleri ve üsluplarıyla ayrışırlar. Söz tekildir, anbean çatılan bir yapıdır, bireysel bir işarettir. Edebiyat da olduğu gibi farklı, kanon dışı ressamlar vardır; ancak görsel üretimlerle düşüncenin içeriği arasında doğrudan bir ilgi olamadığını gösteren onlarca örnek de mevcuttur. Dil, öteki insanlar için var olduğu gibi benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir, yalnızca başka insanlarla temas kurma ihtiyacı ve zorunluluğundan doğar. Açıktır ki her bireye göre ait olduğu dili ancak bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendi dili olarak algılar. Dilin tek bir bireyin ürünü olduğunun düşünülmesi saçmalıktır.

***

Yahşi Baraz'a yakışan bir gösteri yurdu diyebileceğim -1985- 1988 yılları arasında Hasan Bülent Kahraman'ın editörü olduğu- Kalın dergisinin finansörü olduğunu duyduğumu söylediğimde reddetmiştir, inanmadım.

***

Yazar dünyaya paralel bir evren yaratır. Romanda, hikayede her şey birbirine bağlı ve nedenlidir, hayattaysa anlam, nedensiz ve birbirinden kopuktur. Edebiyatın ontolojik yapısı, metinsel bir inşa olarak, gerçekliğin kaotik ve nedensellikten yoksun dokusuna karşıt bir düzen sunar. Yazar ise romanda veya hikâyede bir paralel evren kurar, olaylar arasında sıkı bir nedensellik bağı kurarak her unsuru anlamlı bir bütünün parçası haline getirir. Gerçek hayatta anlam, rastlantısal ve parçalıdır; olaylar birbirinden kopuk, nedensellik zincirleri belirsizdir. Bu ayrım edebiyatın temel işlevini belirler: Metin, varoluşun amorfluğunu estetik bir forma dönüştürerek, okuyucuyu labirentvari bir yapı içinde anlam üretmeye davet eder. Literal bir bakışla, edebiyatın "ne'liği", dilsel bir mimari olarak tanımlanabilir. Aristoteles'in Poetikasında vurguladığı gibi, mimesis (taklit) ilkesi, gerçekliği yansıtmakla kalmaz, onu idealize eder; trajedi veya epik, tesadüfleri nedensel bir zorunluluğa indirger. Modern edebiyat teorisinde, örneğin Umberto Eco'nun Açık Yapıtında, metin bir labirent olarak ele alınır: Okuyucu, yazarın kurduğu bağlantıları izleyerek, metnin içsel tutarlılığını keşfeder. Bu durum romandaki "her şeyin birbirine bağlı" olması kompozisyonuyla örtüşür; karakterlerin motivasyonları, olayların sırası ve temaların iç içe geçmesi bir kozmik düzen simülasyonu yaratır. Buna karşın, gerçek hayatta anlamın "nedensiz ve kopuk" oluşu, postyapısalcı düşüncede Derrida'nın différance kavramıyla yankılanır: "Anlam sürekli ertelenir, sabitlenmez, bağlamlar arasında kayar." Akademik bağlamda bu ikilik, edebiyatın epistemolojik rolünü aydınlatır. Roman, hayatın fragmanlarını birleştirerek, bir tür hermeneutik araç olur; okuyucu, metnin nedensel ağında kendi deneyimlerini yorumlar. Yazma süreci emek yoğun bir yapılandırmadır: Yazar, hayatın çatlaklarını (şiddet, hastalık) estetize etmeden, nedensel zincirlere dönüştüremez, bunu istese de yapamaz. Ancak edebiyatın terapötik boyutunu vurgular; hayattaki kopukluk, metinde bütünleşerek, okuyucuya yargı dolu bir bakış sağlar. Sonuçta, edebiyatın ne'liği, gerçekliğin tıpkısı ve aynası değil onun alternatif bir yorumu olarak belirir: Paralel evren nedensizliği nedenle, kopukluğu bağla dönüştürür. Okurun soluğunu kesen, takipçilerini tıknefes bırakan metinler sadeleştirilmelidir. Editörün işlevi kitapta ortaya çıkar ancak bugün editsiz, denetimsiz, emrivaki olarak okurun önüne düşen, istemsiz kasılmalara neden olan sosyal medya gibi bir mecra var. Entelektüel katkılar biraz kısa ve anlaşılır olmalıdır. zira burada mesele artık katmanlı bir estetik yaratmak değil, bir anlık keskin bir bıçak darbesiyle zihni uyandırmaktır. Yoğunluk uzun cümlelerin yığılmasında değil, tek bir vuruşta saklı kalan hakikatin çıplaklığındadır. Ekranda okur kaydırırken duracaksa, o duruşu hak edecek kadar yalın ve acımasız yazmalıdır. Sosyal medyada paylaşılan cümle sonsuz akışta bir toz zerresi gibi silinip gider. Derinlik, kısalıkta gizlenir bugün: fazla kelime, fazla nefes, fazla zaman ister, mecra ise hiçbirini bağışlamaz. Bu yüzden entelektüel müdahale bir hançer gibi kısa ve tam isabetli olmalı, kurgu bir saat zembereği gibi kusursuz işlemelidir.

***

Emin Çetin Girgin, İstanbul'da doğdu.1979 yılında üniversiteyi bitirdi. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazdı. Babıali'deki çeşitli basın kuruluşlarının kadrolarında yer aldı. 1980'le başlayan "dergiler" döneminde Gösteri, Kalın, Yazko gibi yayınlarda, gazete ve medya organlarında kültür eleştirisi, felsefe yazıları okurlarla buluştu. Yazışma adresi: cagdaskulturelestirisi@gmail.com