30 Nisan 2026 Perşembe

Not Defteri / Nisan 2026

 




30 Nisan günü saat dörde birkaç dakika kala intihar eden Adolf Hitler ve Eva Braun'un son anlarını cesetleri yakan yaverleri Heinz Linge (1913 - 1980) ve Otto Günsche, (1917 - 2003) şöyle anlatır: Hitler, emir subayı Linge ve askeri sekreteri Krüger'in ellerini sıkarak onlarla vedalaşır. Linge ve Krüger hazırola geçip Hitler’e son selamlarını vermek için kollarını kaldırdılar. Sonra Hitler'in odasının kapısını kapadılar. Linge, Günsche'nin önünden geçerken, "Sanırım, bitti" dedi ve hızla hole geçti. Holde burnuna bir barut kokusu çarptı. Linge tekrar toplantı odasının holüne çıktı ve orada Bormann'la karşılaştı. Bormann, toplantı odasının kapısında başını eğmiş duruyor ve koluyla masaya yaslanıyordu. Linge, Bormann'a, Hitler'in koridorundan barut kokusu geldiğini söyledi. Bormann doğruldu ve Linge'yle birlikte Hitler'in çalışma odasına koştu. Linge kapıyı açtı ve Bormann'la birlikte içeriye girdi. Karşılaştıkları manzara şöyleydi: Divanın solunda Hitler, sağında Eva Braun oturuyordu. Hitler'in sağ şakağında bir feniklik madeni para büyüklüğünde bir kurşun yarası vardı. Yanağından iki kan damlası iniyordu. Duvara ve divana kan sıçramıştı. Hitler'in sol eli bedeninden aşağı sarkıyordu. Hitler'in sağ ayağının sol yanında Walther tipi, 7,65 mm'lik, sol ayağının yanındaysa 6,35 mm'lik bir tabanca vardı. Hitler, son günlerde hep yaptığı gibi, üzerinde Altın Parti Nişanı, Birinci Sınıf Demir Haç Nişanı ve I. Dünya Savaşı Gazilik Nişanı takılı gri savaş ceketini giymişti. Beyaz gömlek üstüne siyah kravat takmış, siyah pantolon, siyah çoraplar giymişti; ayaklarında siyah deri iskarpinler vardı. Eva Braun cesedi bacaklarını divana çekmiş oturur vaziyetteydi. Yüksek topuklu açık ayakkabıları yerde duruyordu. Dudakları sıkı sıkıya kapalıydı. Kendini potasyum siyanürle zehirlemişti. Bormann, cesetleri bahçeye taşıyacak olan SS askerlerini çağırdı. Linge, Hitler'in üstünü örtmek için holde sakladığı battaniyeleri aldı. Battaniyelerden bir tanesini çalışma odasının zeminine serdi. Linge ve Bormann henüz soğumamış cesetleri yere indirdi ve yakmadan önce battaniyeye sardı.

***

Nisan 1945 tarihi kitle desteğini arkasına alan güçlerin on yıllık yükselme döneminin ardından Avrupa'da İspanya dışında faşizmin ezildiği bir aydır. Birbuçuk yıl önce feldmareşallerine söylediği "Birgün Almanya'nın son saati gelirse umarım kılıçlarınızı çekip benimle barikatlarda çarpışırsınız" sözünün (s. 430) aksine Hitler, bunkerinde intihar etti. Oysa arzusu kahramanca bir sondu. Mussolini ise kaçarken yakalandı; genç sevgilisi Clara Petacci ile birlikte infaz edildiler ve ayaklarından asılan cesetleri halkın öfkesine maruz kaldı. İki diktatör de rejimlerinin çöküşüyle yüzleştiler ama Mussolini'nin sonu daha aşağılayıcı oldu.

Mussolini'nin sonu Hitler'in intiharından oldukça farklı gelişti. Hitler, Sovyet Kızıl Ordu'su Berlin'deki Führerbunker'ine yaklaşırken karısı Eva Braun ile birlikte 30 Nisan 1945'te intihar etti. Mussolini ise sevgilisiyle birlikte yakalanarak İtalyan partizanları tarafından idam edildi.

25 Nisan günü Müttefikler ve İtalyan partizanlar kuzey İtalya'da ilerlerken Mussolini Milano'dan kaçtığında İsviçre sınırına ulaşmayı veya son direniş için Valtellina vadisine gitmeyi planlıyordu. Kendinden 30 yaş genç sevgilisi Clara Petacci ile birlikte Alman konvoyuna katıldı. Alman üniforması giymesine rağmen 27 Nisan'da Como Gölü yakınlarında (Dongo civarı) partizanlar konvoyu durdurdu. Mussolini tanındı ve Petacci ile birlikte yakalandı. Kendisi teslim oldu ve "Ben Mussolini'yim, sorun çıkarmayacağım" dedi.

27-28 Nisan gecesi partizanlar onu ve Petacci'yi güvenli bir yerde sakladı. Ulusal Kurtuluş Komitesi Mussolini'nin hemen idamına karar verdi. 28 Nisan öğleden sonra Giulino di Mezzegra köyünde (Villa Belmonte önü) kurşuna dizildiler. Walter Audisio tarafından makineli tüfekle vuruldular. Mussolini'nin son sözleri tartışmalıdır; bazı kaynaklara göre idam mangasından alınmasını istedi.

Cesetleri Milano'ya götürüldü ve 29 Nisan'da Piazzale Loreto'da ters asılarak teşhir edildi. Kalabalık öfkeyle cesetlere saldırdı. Bu görüntü Hitler'e ulaşınca onu derinden etkilediği söylenir.



Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Arnavutluk ve Çekoslovakya’da II. Dünya Savaşı sonrası kurulan komünist yönetimlerin ilk veya en önemli liderleri şunlardır: Bulgaristan’da Georgi Dimitrov (1882-1949) ilk komünist lider olarak iktidara geldi, onu uzun yıllar Todor Zhivkov (1911-1998) izledi; Romanya’da Gheorghe Gheorghiu-Dej (1901-1965) ilk lider oldu, ardından Nicolae Ceaușescu (1918-1989) yönetimi devraldı; Yugoslavya’da Josip Broz Tito (1892-1980) bağımsız komünist rejimin kurucusu ve uzun süre lideriydi; Macaristan’da Mátyás Rákosi (1892-1971) Stalinist dönemin başlıca lideriydi ve 1956’dan sonra János Kádár (1912-1989) iktidara geldi; Arnavutluk’ta Enver Hoxha (1908-1985) 1944’ten ölümüne kadar ülkeyi yöneten diktatördü; Çekoslovakya’da ise Klement Gottwald (1896-1953) 1948 darbesinden sonra ilk komünist cumhurbaşkanı oldu. Bu liderler Sovyet etkisinde veya bağımsız yollarla (özellikle Tito gibi) komünist rejimleri kurdular ve Soğuk Savaş döneminde ülkelerini yönettiler.

Mihver'in akıbeti şöyle oldu: Adolf Hitler (1889-1945) intihar etti, Almanya kayıtsız şartsız teslim olup işgal edildi ve Nazi liderleri Nuremberg Mahkemeleri'nde yargılandı; Benito Mussolini (1883-1945) partizanlarca yakalanıp idam edildi, İtalya Müttefiklere teslim olup demokratik cumhuriyet oldu; Japonya atom bombaları ve Sovyet işgaliyle teslim oldu, Başbakan Hideki Tojo (1884-1948) idam edildi, İmparator Hirohito (1901-1989) sembolik rolünü korudu ve ülke ABD işgali altında demokratikleşti. Macaristan'da Ferenc Szálasi (1897-1946), Romanya'da Ion Antonescu (1882-1946), Slovakya'da Jozef Gaspar Tiso (1887-1947) gibi kukla liderler idam edildi veya rejimler çöktü. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Arnavutluk, Çekoslavakya gibi ülkelerde komünist yönetimler kuruldu.

30 Nisan gününü 1 Mayıs 1945'e bağlayan gece saat 4'e birkaç dakika kala intihar eden Adolf Hitler ve Eva Braun'un son anlarını cesetleri yakan yaverleri Heinz Linge (1913 - 1980) ve Otto Günsche, (1917 - 2003) şöyle anlatır: Hitler, Linge ve Krüger'in ellerini üstünkörü sıkarak onlarla vedalaştı ve sağ kolunu kaldırdı. Linge ve Krüger hazırola geçip Hitler’e son selamlarını vermek için kollarını kaldırdılar. Sonra Hitler'in çalışma odasının kapısını kapadılar ve birlikte eski sığınağa doğru yürüdüler. Linge yürürlerken Krüger'e “Yeter ki bir şey görmeyelim ve duymayalım!” dedi.

Eva Braun, Goebbels'in odasından ayrılmadan önce iki, üç dakika daha bekledi. Yavaş adımlarla önce Hitler'in çalışma odasına girdi. Birkaç dakika sonra Goebbels odadan çıktı. Bormann, Krebs, Burgdorf, Naumann, Rattenhuber ve Axmann’ın bulunduğu toplantı odasına yöneldi. Birkaç dakika geçmeden Linge Hitler'in sığınağına girdi. Toplantı odasının açık duran zırhlı kapısının önünde Günsche, görevli SS-Obersturmführer Frick ile duruyordu. Şimdi 4:00'e birkaç dakika vardı. Linge, Günsche'nin önünden geçerken, "Sanırım, bitti" dedi ve hızla hole geçti. Holde burnuna, sanki ateş edilmiş gibi bir barut kokusu çarptı. Linge tekrar toplantı odasının holüne çıktı ve orada beklenmedik biçimde Bormann'la karşılaştı. Bormann, toplantı odasının kapısında başını eğmiş duruyor ve koluyla masaya yaslanıyordu. Linge, Bormann'a, Hitler'in holünde barut koktuğunu söyledi. Bormann doğruldu ve Linge'yle birlikte Hitler'in çalışma odasına koştu. Linge kapıyı açtı ve Bormann'la birlikte içeriye girdiler. Karşılaştıkları manzara şöyleydi: Divanın solunda Hitler oturuyordu. Ölüydü. Yanında da ölü Eva Braun vardı. Hitler'in sağ şakağında bir feniklik madeni para büyüklüğünde bir kurşun yarası vardı. Yanağından aşağıya iki kan izi iniyordu. Divanın yanındaki halının üstünde de tabak büyüklüğünde bir kan birikintisi oluşmuştu. Duvara ve divana kan sıçramıştı. Hitler'in sol eli bedeninden aşağı sarkıyordu. Hitler'in sağ ayağının sol yanında Walther tipi, 7,65 mm'lik bir tabanca duruyordu. Sol ayağının yanında da aynı tipten 6,35 mm'lik bir tabanca vardı. Hitler, son günlerde hep yaptığı gibi, üzerinde Altın Parti Nişanı, Birinci Sınıf Demir Haç Nişanı ve I. Dünya Savaşı Gazilik Nişanı takılı gri savaş ceketini giymişti. Ayrıca beyaz gömlek üstüne siyah kravat takmış, siyah pantolon, siyah çoraplar giymişti; ayaklarında siyah deri iskarpinler vardı. Eva Braun bacaklarını divana çekmiş oturur vaziyetteydi. Yüksek topuklu açık ayakkabıları yerde duruyordu. Dudakları sıkı sıkıya kapalıydı. Kendini potasyum siyanürle zehirlemişti. Bormann, cansız bedenleri bahçeye taşıyacak olan SS askerlerini çağırmak için hole koştu. Linge, Hitler'in üstünü örtmek için holde sakladığı battaniyeleri aldı. Battaniyelerden bir tanesini çalışma odasının zeminine serdi. Linge, geri gelmiş olan Bormann'ın yardımıyla, Hitler'in henüz soğumamış cesedini yere indirdi ve battaniyeye sardı.

Günsche toplantı odasına koştu. Kapıyı öyle bir telaşla açtı ki, masanın başında oturan Goebbels, Krebs, Burgdorf, Axmann, Naumann ve Rattenhuber korkuyla yerlerinden fırladılar. “Führer öldü” diye bağırdı Günsche. Hepsi hole akın ettiler. Aynı anda, Linge ve ardından Hitler'in cesedini taşıyan SS askerleri, Lindloff ve Reisser çalışma odasından çıktılar. Battaniyenin altından, Hitler'in siyah çoraplı ve iskarpinli ayakları çıkmıştı. Cesedi, toplantı odasının holünden, bahçeye açılan acil çıkışa götürdüler. Hâlâ holde duran Goebbels, Burgdorf, Krebs, Axmann, Naumann, Günsche ve Rattenhuber kollarını kaldırıp selama durdular. Sonra Bormann ve ardından Kempka, kollarında Eva Braun'un cesediyle, Hitler'in çalışma odasından çıktılar. Goebbels, Axmann, Naumann, Rattenburger, Krebs ve Burgdorf acil çıkışa kadar Hitler'in cesedinin ardından gittiler. Günsche, Kempka'nın yanına geldi, henüz üzeri örtülmemiş olan Eva Braun'un cesedini elinden aldı ve çıkışa taşıdı. Eva Braun'dan yoğun bir siyanür kokusu geliyordu. Konuyla ilgi bkz. Hitler Kitabı, s. 437, 438 @alfakitap.

***



Dr. Hikmet Hamdi, (1872-1931)
Kız Kulesi Önünde Balıkçılar, 1927
Tuval üzerine yağlıboya, 55 × 68 cm

***

Baba tarafından kan bağı bulunan topluluğa Arap kültüründe "asabe" denirdi. İbn Haldun, toplumdaki unsurları birbirine bağlayan güce "asabiyet" adını verir. Sosyologların lisanıyla kavram "dayanışma ruhu" nu işaret eder. Hegel'in ‘ben ki biz’ anlayışına benzer sosyolojik bir ethostur. Bu açıdan asabiyet, modern sosyolojide Durkheim'ın mekanik dayanışma kavramına veya Tönnies'in cemaat (Gemeinschaft) bağlarına benzer şekilde toplumu bir arada tutan görünmez bir tutkal işlevi görür. Asabiyet, salt duygusal bir birlik değil, pratikte dayanışmayı mümkün kılan dayanma gücüdür. Dayanışma, birlik olmanın sonucudur dayanma gücü ise dayanışmanın köküdür. İbn Haldun bunu özellikle devletin kurucu enerjisi olarak görür; "güçlü asabiyet olmadan ne büyük fetihler ne de kalıcı bir umran (medeniyet) mümkündür."

***

Emperyalizmin son çağında barbarlık artık kuramsız ise kuram yeniden yazılmak zorundadır.


Kuramı olmayan bir topyekun barbarlığı, insan evladı tarafında yer alarak kuramsal olarak çürütmenin olanağı yoktur. Ne de olsa kedilerin zaviyesinden bakmıyoruz önümüzden süzülüp giden yaşama. Sınıflandırılması müphem sınıfların, eprimiş sararmış zümrelerin birbiri içine geçmiş, hükümranlık alanları deşile deşile kahrolmuş kitlelerin tüketme yarışında mezar kazıcı özneler değil olsa olsa metastaz yapan obez ekonomiler üretir. Metastaz yapan obez ekonomilerin damarlarında dolaşan kan, kırmızı değil; petrol, dolar yeşili arasında bir tonda akar, sentetik bir iksir gibi. İnsan evladı, kendi mezarını kazmakla yetinmez; o mezarı bir anıt haline getirir. Sınıflar müphemleştiğinde proleterin torunu influencer olur, burjuvanın torunu sürdürülebilirlik adına Amazon'dan organik kahve sipariş verir. Hükümranlık alanları deşilmiştir; o deliklerden sızan artık kan değil dijital veridir. Her tıklama, her beğeni, her like bir neşter darbesidir; bedenimiz değil ruhumuz ameliyat masasındadır. Kediler haklı belki, bizden daha dürüstler; onlar avlarını yer sonra uyurlar. Biz ise avımızı kutsar, farkındalık diye ağlarız. Eprimiş zümrelerin külleri arasında dolaşıyoruz; bir zamanlar devrim diye haykıran sesler şimdi podcastte kişisel gelişim paylaşımlarına dönüşmüştür. Barbarlık kuramsızdır. o zaman son bir imkân kalıyor: Kuramsız barbarlığa kuramsız bir karşı-barbarlık. Sessizlik, onların metastazını durdurur; çünkü büyüme, gürültü ister. İşte bu yüzden, dosya kâğıdının kenarına bir not düşüyorum: Barbarlık kuramsızsa biz kuramı yeniden icat etmek zorundayız.

***

Teoride "Sınıf mücadelesi" diye okunur, pratikte "güç istenci" olarak yaşanır.




Ölüm haberini aldığımda Erzincan 59. Topçu Tugayı'nda kısa dönem askerlik görevini yapıyordum. Bir pazar sabahı Hürriyet gazetesinin ön sayfasında intihar haberini okuyunca oturduğum masadan insiyaki olarak ayağa kalktığımı hatırlarım. Enver Hoca'nın en yakın yoldaşı ve halef adayı Mehmet Şehu (1913-1981), savaş yıllarında partizan komutanı olarak sivrilmiş, 1954'ten 1981'e kadar başbakanlık yapmıştır. Savunma bakanıdır, işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi tecrübesiyle ordunun başındadır. Resmi açıklamaya göre 17 Kasım 1981'de bir Merkez Komitesi toplantısında çıkan tartışmada intihar eder (bazı kaynaklar vurulduğunu söyler). Enver Hoca vukuatın ardından 41 yıldır CIA, İngiliz istihbaratı, Tito ve KGB'ye hizmet eden çok taraflı ajan olduğunu ilan eder. Ailesi ve yakınları tutuklanır, mallarına el konur. Kanlar içindeki cesedi bir gece sessizce dört adam eşliğinde açık arazide ıssız bir mezara gömülür; cenaze töreni yapılmaz.

Mehmet Şehu, Arnavutluk'un yalnızlık politikasına karşı aynı Hitler'in yakın çevresinden Heinrich Himmler, Rudolf Hess'in İngiltere ziyareti ve Stalin'in Paris'e yolladığı Nikolai Buharin'in Menşeviklerle resmi teması gibi diplomatik ilişkiler kurmak için İtalya, İngiltere ve Almanya gibi bazı Batılı ülkelere gitti. Bu buluşmalar nedeniyle sürüldü. Halk düşmanı olarak ilan edildi, öldürüldü. İntihar ettiği açıklandı. Tiran yakınlarındaki Ndroq kasabasının yakınlarında boş bir araziye gömüldü. Şehu'nun sadece Yugoslavya ajanı olarak değil, CIA ve KGB için de çalıştığı iddia edildi. Hoca'nın Titocular (1982) isimli kitabında yer alan bazı bölümlerde Şehu'nun işlediği suçlar listelenir. Ölümünün ardından fotografları, yazıları sansürlendi, biyografisi AEP tarihinden çıkartıldı. İsmail Kadare'nin "Halef " adlı romanı, Enver Hoca döneminde 2. adam olan Mehmet Şehu'nun düşüşünü, 1981'deki infazını ve gömülmesini kurgusal bir şekilde anlatır.

Şehu'nun dul eşi Fikret ve iki oğlu hiçbir sebep açıklama belirtilmeden tutuklandı farklı bahaneler sunularak hapse konuldu. Bir oğlu cezaevinde intihar etti, karısı Fikret 1988'de yine cezaevinde öldü. Şehu'nun hayatta kalan oğullarından biri daha sonra babasının ölümünün cinayet olduğunu kanıtlamak için bir kampanya başlattı. Komünizmin çöküşünden ve 1991'de hapishaneden serbest bırakılmasından sonra Mehmet Şehu'nun küçük oğlu Başkim babasının kalıntılarını aramaya başladı. 19 Kasım 2001'de Mehmet Şehu'nun kalıntılarının bulunduğu açıklandı.

Şehu'nun ölümü, AEP rejimi içindeki en karanlık olaylardan biridir. Hoca, Stalin'in ölümünden sonra Kruçevle yollarını ayırmış, Mao'nun ölümünden sonra radikal sosyalizmin temsilcisi olmuş, "Emperyalizm ve Devrim" (1978) gibi eserlerinde hem Sovyetleri hem Çin'i revizyonist ilan etmiştir. Dünyaya devrim ihraç edecek bir kapasitesi yoktur, dış dünyaya kapalı bir ekonomidir, dünyada sadece Türk solunda etkisi görülen radikal bir figürdür. Arnavutluk, 1970 döneminde Perinçekçiler hariç "Halkın" diye başlayan grupların ve gazetelerin idolüdür. Ali Özkan'ın "Enver Hoca Dönemi Arnavutluk (1945-1985) kitabı araştırmacılar için derli toplu bir kaynaktır. Geçenlerde olaya yakından tanıklık eden oğlunun o günleri anlattığı bir röportajı sosyal medyada yayımlandı.

İsmail Kadare'nin "Halef " adlı romanı, Enver Hoca döneminde 2. adam olan Mehmet Şehu'nun düşüşünü, 1981'deki infazını ve gömülmesini kurgusal bir şekilde anlatır. Arnavutluk'taki Mehmet Şehu trajedisinin karşılığı Kıta Çin'deki Lin Biao'dur; ölümüne kadar Mao'nun halefiydi. Eylül 1971'de Moğolistan sınırında, ailesi ile birlikte içinde olduğu uçağın düşürüldüğü ve darbe lideri olduğu açıklandı. ÇKP yönetimi suçlama olarak okuduğu kitaplar yanına Konfüçyüs'ten pasajlar yazma dışında komünist rejimi tehdit eden fikirleri, eylemleri, örgütlenmesi hakkında bir bilgi paylaşmadı. Halen dünya kamuoyu Biao ile birlikte kimlerin darbeye katıldığını ve adamlarının sayısını, akıbetlerini öğrenemedi.

Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Shehu

***



Resim: Joseph Magnus Stäck, (1812 - 1868)

Engels, kapitalizmin dünyada ilk filizlendiği yerler içinde Istanbul'u da sayar. Limanlar genellikle su ağızlarına yakındır. Nehirlerdeki normal su akışı gölleri, dereler, menderesler hep birlikte barajları besler; birikimin fazlası sellere, taşkınlara, afetlere, krizlere sebep olur. Yazar, kapitalizmin eşitsiz gelişme dinamiklerini ve emperyalizmin rolünü açıklarken sistemi neredeyse doğal jeolojik bir süreç gibi okuyor. Oysa kapitalizm, doğadaki nehir gibi kendiliğinden akan tarafsız bir mekanizma değildir. Tarihsel olarak belirli toplumsal ilişkiler, mülkiyet biçimleri ve devlet müdahaleleriyle şekillendirilmiş, bilinçli politik tercihlerin ürünüdür. Bazı iktisatçılar sermayenin birikim dinamiklerini, teknolojik değişimleri ve uluslararası ticaret eşitsizliklerini ustaca betimliyor ancak bu süreçleri adeta fiziksel bir yasanın kaçınılmaz sonucu gibi ele alıyor. Bunlar sıralı toplum tezlerinin bir yansımasıdır. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi, nehirlerin yatağını takip etmesi gibi doğal bir şeymiş izlenimi yaratır. Halbuki sermaye birikimi, sömürü, değer transferi ve emperyalist ilişkiler göreceli değil rasyoneldir. Sınıf mücadelesi tarihle başlar. Devlet politikaları, savaşlar ve bilinçli neoliberal dönüşümler ritmsiz gelişmenin sonucunda ortaya çıkar. Bunlar doğal süreçler değil değiştirilebilir tarihsel yapılardır. Bazı ekonomistler okura "sistem böyle işliyor, eleştirmek yerine anlamaya çalış" mesajı veriyor. Oysa asıl yapılması gereken, nehir yatağını değiştirebilecek olan toplumsal gücü (sınıf mücadelesini, alternatif üretim ilişkilerini) görünür kılmaktır. Emperyalizmin iktisadi mantığını anlamak önemli olsa da, onu doğal bir akış olarak kabul etmek eleştirel analizi, pasif bir gözlemciliğe indirgemektir. Teşhis koyarken çareyi belirsizleştirir, sınıfsal eleştirinin önünü tıkar.

***

İnsan ömrü günümüzde ortalama 70 yıl civarındadır. Böcekler kelebekler birkaç gün, sürüngenler birkaç yıl, kedi köpek türleri 10 yılı aşkın yaşıyor. Aslanlar kaplanlar biraz daha uzun, filler kaplumbağalar en uzun yaşıyorlar. İstisnaları olmakla birlikte beden formları küçüldükçe hayvanlarda ömür azalıyor. Eğer insan ömrü 20 yıl olsa kişiler bambaşka amaçlar edinebilirlerdi. Tabii bu sadece bir fikir temrini. Gerçek hayatta ömür uzadıkça insanlar daha çok ertelemeye, daha çok plan yapmaya, daha çok “yarın” demeye başladılar. 70-80 yıllık ömür bize bazen nimet bazen lanet olarak geri döndü; zamanı bol buldukça değeri eksildi.

***

Diyalektik, toplumun yasalarını toplumun bağrında bulmak değil toplumun yararına, rasyonel olanı aramaktır. Esas mesele yıktıktan sonra yerine neyin konacağıdır; akıl, kabiliyet ve birikim yıkarken değil yaparken lazımdır.

Siyaset, negatif imgeleri barındıran bir korku odasıdır. Sosyolojideki logic eki mantık, akıl yürütme anlamı taşır. Siyaset biliminde değişmez ve değiştirilemez kesinlikler değil neden sonuç ilişkilerinden edinilen, ufuk çizgisini farklılaştıran yargılar olduğu için zihnin doğası göz yanılgıları, eksen kaymaları, ışık oyunlarıyla dolu keşiflere açıktır. Acımasız bir yargıyı ancak kalabalıkların homurtusu ortadan kaldırabilir. Karanlıkta yankılanan sesler, sesten azade hayaletler, çarpık refleksler, göz kamaştıran röfleler, yakamozlar, emanet alınan ya da sirayet eden korkulara insan paratoner olur, çoğaltır. Politika çoğu zaman rasyonel tartışmadan ziyade duygusal rezonanslardan, grup kimliklerinden, güç oyunlarından beslenir. Orada Hakikat nadir bulunur; daha çok, kimin anlatısı daha gürültülü, kimin korkusu daha bulaşıcıdır, buna bakılır. Bunlar "yargı" değil ölçülebilir, falsifiye edilebilir (yanlışlanabilir) gerçeklik parçalarıdır. Perspektif farkı, yorumda ve yeni paradigmaların doğuşunda devreye girer. Hakikat eylemlerle yaratılır. Ona önce bireyler erişir; güruh sonradan ortaya çıkar, arkadan gelir ama değişimin öncüsü olur.

***

Denenmemiş hiçbir koşturmaca hiçbir şişirme, hiçbir şarlatanlık, halka yönelik hiçbir sırnaşıklık bırakılmadı. Şaşırtıcı olmayan biçimde bu çabalar başarıya ulaştı. Halinden çok memnun olan Gottfied artık kendini kendi şöhreti içinde kristal sarayının dev aynasında görüyordu. Karl Marx ve Dünya Edebiyatı, s.173


Kendine "Deli Çocuk" denmesini çok severdi. Yalçın Küçük profili, 1960'lardan 2020'lere uzanan entelektüel serüveninde Marksist devrimcilikten "orducu sosyalist" kimliğe, cuntacı eğilimlerden, PKK ile yakınlaşmaya, Sabetaycılık gibi konspiratif tezlerden militan Kemalizme sıçrayabilen semptomik bir portredir. Erken dönem eserlerinde (Yön, Emek, Ant dergilerindeki yazıları ve Türkiye Üzerine Tezler serisinde) sosyalist devrimi savunan sol bir düşünürdür. 1990'larda Bekaa Vadisi'nde Öcalan'la görüşerek "Kürt Bahçesinde Sözleşi" ve "Dirilişin Öyküsü" kitaplarını yayımlamış, daha sonra 2000'lerde Tekelistan ve Gizli Tarih gibi eserlerde Sabetaycılık tezlerini sistematikleştirmiştir. 1985 - 1997 yılları arasında yaşadığı Karakusunlar Köyü (Orta Doğu Sitesi, 3. Cadde no 25 Ankara) yazılarında rotasını demokratik devrimden ayrılıkçı paradigmaya çevirdiğini görürüz. AKP'nin yükselişiyle birlikte "AKP bizi tekrar Kemalist yaptı" (Küçük, 2011) diyerek ideolojik bir U-dönüşü gerçekleştirir. Ergenekon Davası'nda tutuklanması ve 2009 Ocak - Ağustos 2014 arası fasılalarla hapis yatması bu döneme denk gelir. Kürtçülük propagandası nedeniyle yerleştiği Fransa'dan döndüğü 1998 ile 2000 arasında 2 yıllık cezaevi serüveni vardır. İçinde bulunduğu aydın grubunun Türk rönesansını başlattığını söyler. (Çözülüş, s.11) Dönüşümleri entelektüel tutarlılığın değil konjonktürel oportünizmin, zigzaglı yürüme temrininin bir ürünüdür. Küçük, 27 Mayıs 1960 Darbesini destekleyen öğrenci liderlerinden biridir. Devlet Planlama Teşkilatı'nda görev yapar. Bir tarafta plancıların diğer yanda Turgut Özallı pilavcıların olduğunu söyler. Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı'nın etki alanına girdiği gençlik yıllarında "Orducu sosyalist" sıfatını benimser.

Yalçın Küçük, 1960’lı yıllarda Yön, Emek ve Ant dergilerindeki yazılarında ve DPT’deki görev yıllarında, orduyu burjuvazinin ilerici kanadı ve devrimci dönüşümün motoru olarak değerlendirerek kendisini orducu sosyalist" olarak tanımlamış; bu sıfatı Doğan Avcıoğlu çizgisiyle de ilişkilendirerek "biz bu orduyu Koçlara, Sabancılara bırakmayız" demiştir. Bu ifade, Küçük'ün erken dönem düşüncesinin temel taşlarından biri olup "asker-sivil aydınlar" öncülüğünde bir "demokratik devrim" arayışını yansıtır. Tavrı, Mihri Belli-Hikmet Kıvılcımlı etkisindeki "orducu" sosyalizm geleneğinin tipik bir örneğidir.

Türkiye Üzerine Tezler (1978-1991, 5 cilt) serisinde Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk tarihini Marksist bir matrisle analiz etmiş ancak bu analizler zamanla sınıf mücadelesinden masonik örgütlenmelerdeki "gizli elit" detektifliğine kaymıştır. Muhteşem kaynak taramaları hakkı teslim edilmesi gereken bir gayrettir. Rusçasını geliştirdiği ve Sovyet tecrübesini incelediği Endüstrileşmenin Temel Sorunları (1975) ve inatla "proletarya" yerine "proleterya" yazdığı Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin Kuruluşu (1987) Çöküşü (Bkz. Önsöz, Karakusunlar Köyü, 1990) kitaplarında Marksçı bir önerme olan planlama ekonomiyi över. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında hapis cezaları alması darbecilerin ciddiyetine ket vuran ironik bir tutarsızlıktır. 1960 darbesinde cuntacıları desteklemiş 1971 ve 80'de anti-emperyalist söylemleriyle askeri rejimleri eleştirmiştir. Bu evrede Atatürk eleştirisi "gevşek" düzeydedir. Emperyalist Türkiye (1992) kitabında Mustafa Kemal'i Korkunç İvan'a benzeterek Kemalist mirası sosyalizm lehine aşmaya çalışır. Emperyalist Türkiye kitabının 24. sayfasında "Kemal Paşa 20. yy. Türk politikacıları içinde en temkinlisi ve ufku en dar olanlardan biridir" der. Türkiye'de vücut bulmuş aydın muhalefetiyim ve ülkedeki tek muhalifim, cümleleri hatırlardadır. 1993'te Suriye Bekaa Vadisi'nde Abdullah Öcalan'la gerçekleştirdiği görüşmeler Küçük'ün en tartışmalı dönemini oluşturur. Kürt Bahçesinde Sözleşi ve Dirilişin Öyküsü kitaplarında Öcalan'a "sevgili başkanım" diye hitap eder. Küçük, PKK’nın "Türkiye bütünlüğü içinde" tutulması için kritik bir rol üstlendiğini ima eder. Kürt örgütleri tarafından Öcalan'ı Kemalize etmekle suçlanmıştır. Küçük, bu ilişkiyi entelektüel bir diyalog olarak sunarken aynı dönemde "Kürtler Üzerine Tezler" (1990) kitabında etnik kimlik analizini sınıf analizinin üstüne çıkarır. Bu tutarsızlık, sol enternasyonalizmden milliyetçi-Kürtçü bir pragmatizme kayışını gösterir, Teorik devrimciliği bebek katilinden bir kahraman silueti yaratarak pratik dağ siyasetine indirger. Fatih, Tahtaminare Mahallesi Fener Kireçhane Sokağı'daki evde tutuklanmasıyla başlayan süreç kesintisizdir; baskı gazetecileri, yazarları, aydınları kuşatır. 2009 - 2014 arasında Ergenokon Davaları nedeniyle Silivri'de kalır. 2000'li yıllar arifesinde Küçük'ün düşüncesi hızla komplocu bir boyuta evrilir. İsimlerin İbranileştirilmesi / Tekelistan (2003), Gizli Tarih (2006) ve Tekeliyet serisinde onomastik (isim bilimi) yöntemiyle Türk elitlerini, medyayı, eğlence sektörünü ve hatta Cumhuriyet'in kurucu kadrolarını Sabetayist (kripto-Yahudi) kökenli ilan eder. Ona göre "Türkiye'deki seçkin ailelerin çoğunluğu Sabetayisttir. Hasip Kaplan ona göre Kürt ekaliyetidir. İsmail Cem İpekçi'yi, Hülya Avşar'ı, Kemal Derviş'i, Cem Boyner'i ve yüzlerce tanınmış ismi "İbrani asıllı" ilan etmiştir. Bir başka programda Koç soyadını Kohen varyantı saymış, Sabancı'yı Sabetaycı kökene bağlamış, hatta bazı siyasetçilerin Mansur/Manzur gibi isimlerini bile "tarihi Yahudi köken diye deşifre etmiştir. Gizli Tarih (2006) ve Tekeliyet serisinde bu iddialar kitap sayfalarına dökülürken, televizyonlarda sarı rehberle somutlaştırılmıştır. Tezi, ampirik veriler yerine isim benzerliklerine dayandırılır. Antisemittik stereotipleri "devrimci eleştiri" kılıfına sokar. Küçük, bu tezleri "devrimcilik" olarak sunarken sansasyonel ve magazinel gösterisiyle sonuç itibariyle sınıf mücadelesini terk eder; erken dönem Marksist damar (1992) materyalizmi, etnik-dini komplo teorilerine feda eder. Eleştirmenler tarafından faşizan ve ırkçı bulunması tesadüf değildir: Sabetaycılık karşıtlığı, Küçük'ü entelektüel bir antisemitizm tuzağına sürüklemiştir.

Nur Baba, başlıklı yazısı 4 Ekim 2011 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır. Konspiratif üslubuyla Alevi-Bektaşi kimliğine yönelik "mum söndü" göndermesi onun geç dönem yazılarındaki provokatif tarzın tipik bir örneğidir, büyük infial yaratır. AKP iktidarının yükselişiyle Küçük, 2011'de "Kemalizm'in Dönüşü" yazılarında ideolojik bir metamorfosis yaşar: "Biz sosyalisttik, AKP bizi tekrar Kemalist yaptı" der. Cumhuriyet'in ideolojini, kurumsal yapısını, Mustafa Kemal'i militanca savunmaya başlar. Erken dönemdeki gevşek Atatürk eleştirisini unutan Küçük, Aydın Üzerine Tezler (2025) gibi geç dönem eserlerinde münevver figürünü "iç savaşı olan insan" olarak tanımlarken amacı gelgitlerini ve tutarsızlıklarını örtbas etmektir. Ergenekon sürecinde beş yıla yaklaşan tutukluluk hali ve 28 Şubat'ta Refah Partisi’nin kapatılmasına destek vermesi, Kemalist dönüşü pragmatik bir savunma mekanizması haline getirmiştir. Maksimleri değişmiş, sonuçta sol cuntacılıktan PKK dağlarına, Sabetaycılık nefretinden antisemitizme, oradan militan Kemalizmle sekmiştir. Amalgam haline gelen düşünsel metaformozu yoldaşı Doğu Perinçek'le birlikte omuz omuza yaşadığı entelektüel bir saçmalama maratonudur.

Doğada ya da tarihteki belirlenmiş olan yerini sadece edilgen olarak işgal etmeyip kendi etkinliğiyle kendine bir yer oluşturan birey temsili olarak özgürdür. Bu temsili dünyada yeterince risk alıp en sıradışı, şaşırtıcı ve yaratıcı performans sergileyen bireyler ise delilerdir.

Konuşmalarında havada el çırpışları, sempozyumlarda konferanslarda heyecanla koltuğundan havaya sıçramaları sağlıksız bir ruh halinin işaretleridir. Kalpağı, kırmızı kaşkolu, şovmen edası vakai adiyedendir. Kendinin karikatürü olarak Yalçın Küçük, bir meczubun ömrü boyunca ulaşabileceği maksimum tutarsızlığı sergilemiştir. Türkiye Üzerine Tezler serisindeki Marksist analizlerden Sabetaycılık konspirasyonlarına evrilmesi, militarist öfkeden Kemalist manifestolara geçişi ideolojik derinlikten ziyade konjonktürel adaptasyon macerasını yansıtır. Sabetaycılık tezleri antisemitizmi devrimcilik sanmanın tipik örneğidir; Atatürk eleştirisi ise militan Kemalizme devşirilmesiyle kendi kendini yalanlar. Fesin yerini kalpak almıştır. Kadir Mısırlığlu'nun sol cenahtaki benzeridir. Küçük'ün mirası Aclan Sayılgan, Münir Ramazan Aktolga, İrfan Uçar çizgisinden edinilmiş bir bakiyedir. Entelektüel tutarlılık olmadan ne sol ne de Kemalizm sahici olabilir. Demans öncesi ve sonrası dönüşümleri yalnızca bireysel bir trajedi değil savruk bir fikir işçisi uğraşının da aynasıdır.

Kaynakça:
Küçük, Y. (1978-1991). Türkiye Üzerine Tezler (5 cilt).
Küçük, Y. (1993). Kürt Bahçesinde Sözleşi.
Küçük, Y. (2003). Tekelistan.
Küçük, Y. (2011). Kemalizm'in Dönüşü.

Not/ 8 Nisan tarihinde cenazesi askerlerin omuzlarında tören kıtasıyla Cebeci Mezarlığı'nda defnedildi. Dün @veliyalcin "Otobüse binerken Kıbrıs gazisi kartını kullanmak onun için ayrı bir gurur kaynağıydı. Şoföre her defasında 'Ben Kıbrıs gazisiyim' diye özellikle belirtirdi. Birlikte birkaç kez otobüse bindik; bu cümleyi her seferinde tekrarlaması bana hep ilginç gelmişti" diye yazdı.1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'na topçu asteğmen rütbesiyle katılmış ve "gazi" unvanı almıştır.

***

6 Nisan - 17 Temmuz 1994, Ruanda Soykırımı / Hutular ve Tutsiler




Afrika'daki "Hutu" ve "Tutsi" toplulukları arasındaki gerilim, tarihin en trajik olaylarından biri olan 1994 Ruanda Soykırımı ile sonuçlanan derin bir geçmişe sahiptir. Bu çatışma sadece etnik bir nefret değil; sömürgecilik, sınıf ayrımı ve siyasi manipülasyonun bir sonucudur.

Başlangıçta Hutu ve Tutsi ayrımı keskin bir etnik çizgiden ziyade sosyo-ekonomik bir statüydü. iki kavim de aynı dili konuşmaktadır. Tutsiler, genellikle hayvancılıkla uğraşan daha varlıklı ve yönetici sınıftır. Hutular'sa tarımla uğraşan çoğunluktur. Ne var ki bir Hutu zenginleşip inek sahibi olduğunda Tutsi sayılabilir, bir Tutsi fakirleştiğinde Hutu olarak görülebilirdi.

Sömürge döneminde (1890 - 1962) kimlikler keskinleşmiştir. Öncesinde Almanya, ardından I. Dünya Savaşı sonrası Belçika bölgeyi yönetmeye başlar. Avrupalılar, Tutsilerin daha uzun boylu ve ince yapılı olmalarını "Nilotik" (Etiyopya kökenli, yani Avrupalılara daha yakın) bir ırk oldukları şeklinde yorumlamışlardır. 1935'te Belçika yönetimi herkesin etnik kökenini belirten zorunlu kimlik kartları çıkardı. Bu durum sınıflar arası geçişi imkansız hale getirdi. Tutsilere yönetimde, eğitimde ayrıcalıklar tanıdı. Eşitsizliği bozan uygulamalar Hutularda büyük bir öfke birikimine yol açtı.

1959 - 1962 yılları arasında bağımsızlık rüzgarları eserken Belçika strateji değiştirdi ve çoğunluk olan Hutuları desteklemeye başladı. 1959'da Hutular, Tutsi monarşisine karşı ayaklandı. Binlerce Tutsi öldürüldü ve 300 binden fazlası komşu ülkelere: Uganda, Burundi'ye kaçtı. 1962'te Ruanda bağımsızlığını kazandı ve yönetim Hutu çoğunluğun eline geçti. Tutsiler dışlanmış bir azınlık haline geldi. 1990 - 1993 arasında sürgündeki Tutsiler, Uganda'da Ruanda Vatansever Cephesi'ni (RPF) kurdu. Paul Kagame liderliğindeki RPF, Ruanda'ya girerek yönetimi ele geçirmeye çalıştı. Ruanda hükümeti, radikal bir milliyetçilik olan "Hutu Power" ideolojisini yaymaya başladı. Medya (özellikle RTLM radyosu), Tutsileri "hamamböceği" (Inyenzi) olarak nitelendirerek halkı silahlanmaya çağırdı. Kırılma soykırıma yol açan kırılma eşiği 6 Nisan 1994'tür. Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’nın (Hutu) uçağı düşürüldü. Suç hemen Tutsilere ve RPF'ye atıldı. 7 Nisan'da başlayan planlı katliamlarda ordunun ve Interahamwe adı verilen Hutu milislerinin öncülüğünde yaklaşık 800.000 ile 1 milyon arasında Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. Bosna'da olduğu gibi BM barış gücü (UNAMIR) yetersiz kaldı ve dünya bu vahşeti durdurmakta geç kaldı.

Temmuz 1994: RPF başkent Kigali'yi ele geçirerek soykırımı durdurdu. Bu kez milyonlarca Hutu (suçlularla birlikte masumlar da) intikam korkusuyla komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne (o zamanki Zaire) kaçtı. Bu kaçış, Kongo'da yıllarca sürecek olan ve "Afrika'nın Dünya Savaşı" olarak bilinen büyük çatışmaları tetikledi. Paul Kagame liderliğindeki Ruanda, "Hutu-Tutsi" ayrımını yasakladı ve kimliklerden etnik ibareleri kaldırdı. Ülke ekonomik olarak hızla gelişse de, siyasi baskı ve geçmişin travmaları hâlâ tartışılmaktadır.

***

Aristoteles'in Kütüphanesi




Antik Yunan düşüncesinin en sistematik filozoflarından Aristoteles, yalnızca felsefi bir sistem kurmamış aynı zamanda araştırma temelli bilgi üretimini de kurumsallaştırmıştır. Atina'daki Lykeion'da oluşturduğu kütüphane antik dünyanın ilk organize araştırma merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Ne var ki Aristoteles'in eserleri günümüze doğrudan ve kesintisiz bir aktarım yoluyla ulaşmamıştır. Aksine, metinlerin korunması ve dolaşımı politik, coğrafi ve kültürel dönüşümlerin belirlediği karmaşık bir tarihsel süreç içinde gerçekleşmiştir.

-İlk Aktarım Theophrastos ve Lykeion geleneğindendir

Aristoteles'in ölümünden sonra eserleri öğrencisi Theophrastus'a (MÖ 371–287) kalır. Antik biyografi yazarı Diogenes Laertius'e göre Aristoteles vasiyetinde hem okulun idaresini hem de yazmalarını Theophrastos'a emanet eder. Theophrastos, Lykeion geleneğini sürdürür ve Aristoteles'in eserlerini yaklaşık otuz yıl boyunca korur. Bu dönemde yazılar Atina'da kurumsal bir bağlam içinde varlığını sürdürür. Ders notları, felsefi metinler ilgilileriyle paylaşılır.

-II. Adım Neleus'un evrak-ı metrukeyi Skepsis'e taşıma sürecidir:

Theophrastos'un ölümünden sonra kütüphane, öğrencisi Neleus'a (Neleus of Scepsis) devredilir. Coğrafyacı Strabon'un aktardığına göre Neleus, bu koleksiyonu Atina'dan alarak Anadolu'daki Skepsis'e götürür. Çanakkale/Bayramiç merhalesi Aristoteles külliyatının dolaşımında kritik bir kopuştur. Neleus'un mirasçıları, Pergamon (Bergama) Krallığı'nın kitap toplama faaliyetlerinden çekinerek yazmaları bulundukları mekanın bodrum katında saklarlar. Tereke sahiplerinin ölümünün ardından metinler evin mahzenindeki çamur tabakasına gömülür. Tabletler uzun ihmal neticesinde tarihin katmanlarında kaybolur. Süreç MÖ 300'den MÖ 100'e kadar sürer. Bu aralık Aristoteles metinlerinin dolaşım dışı kaldığı 2 asırlık bir kayıp dönemidir.

-III. dönemde (MÖ 100 dolaylarında) kitap koleksiyoncusu Appellicon, (Apellicon of Teos) el yazmalarını yeniden gün yüzüne çıkarır. Metinleri Atina'ya taşır ve zamanın bağlamından koparttığı ya da sildiği sayfalardan okunamayan kısımları tamamlamaya çalışır. Strabon, bu müdahalelerin bilimsel yöntemlere dayanmadığını ve metinlerin bazı bölümlerinin bu süreçte bozulmuş ya da tahrif edilmiş olabileceğini belirtir. Bu aşama Aristoteles külliyatının hem kurtarılması hem de metinsel bütünlüğünün tartışmalı hale gelmesi açısından çift yönlü bir sonuç doğurur.

-Roma’ya Transfer: Sulla ve Andronikos

MÖ 86 yılında Atina, Romalı komutan Lucius Cornelius Sulla tarafından ele geçirilir. Apellicon kütüphanesi Roma'ya taşınır. Bu olay Aristoteles metinlerinin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Roma'da papiruslar Peripatetik filozof Andronicus (Andronicus of Rhodes) tarafından sistematik biçimde düzenlenir. Aristoteles'in eserlerinin bugün bilinen sınıflandırması büyük ölçüde bu editoryal faaliyetlerin sonucudur. Roma döneminden sonra Aristoteles metinleri Doğu Roma (Bizans) dünyasında Yunanca olarak korunmuştur. Ancak Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte Latin dünyasında Aristoteles fikriyatının büyük kısmı unutulmuş, yalnızca mantık alanındaki bazı eserleri sınırlı biçimde varlığını sürdürmüştür. MS 5–7. yy'lar arasında Aristoteles eserleri Edessa ve Nisibis gibi merkezlerde Yunancadan Süryaniceye çevrildiği bilinir. Bunlar daha sonra Arapça çeviriler için temel oluşturur. MS 8.–10. yüzyıllarda Abbasid Caliphate döneminde, Bağdat'ta kurulan Bayt al-Hikma bünyesinde geniş çaplı bir çeviri hareketi gerçekleşir. Süreçte Aristoteles eserleri Arapçaya tercüme edilir, metinler yorumlanıp sistemleştirilir. Özellikle Hunayn ibn Ishaq bu çeviri faaliyetlerinde merkezi rol oynar. İslam Felsefesinde Aristoteles yalnızca korunmamış aynı zamanda yeniden yorumlanmıştır. Bu bağlamda: Al-Farabi, Avicenna, Averroes isimleri anılmalıdır. Bu entelektüel bağla Aristotelesçi düşünce tarihte gömüldüğü yerden diriltilmiş ve sistematik biçimde yeniden inşa etmişlerdir. 13. yüzyıllarda, özellikle Toledo ve Sicilya'da Aristoteles metinleri Arapçadan Latinceye çevrilir. Eşik skolastik felsefenin doğuşuna zemin hazırlar. Thomas Aquinas gibi düşünürler Aristoteles'i Hristiyan teolojisiyle sentezler. Aristoteles külliyatının tarihsel dolaşımı kesintisiz bir nakil değil çok katmanlı ve kopuşlarla dolu bir süreçtir. Eserler kültürel aktarım zincirinin ortak ürünü olarak değerlendirilmelidir.

Bkz. Aristoteles, Diogenes Laertius, V. kitap. s. 205-233 YKY

***

Katı olan her şey buharlaşmadan önce çözülür, gevşer ve her anlamda cıvıklaşır. İflah olmaz inat ise sabit kimlik biçimini alır. Her nerede yaşanırsa yaşansın farklılık, değişmez ortak kaderdir.



Aralarında henüz bağ kurulmamış iki olgu arasında bir ilişki tesis edilmesi için birinin tesiriyle ötekinin müteessir olması gerekir. Üstteki fotoğraf, birkaç yıl önce büyük AVM'lerden birinde çekildi. İndirimlerin başladığı, kâr oranlarının düştüğü şu günlerde -pazarın bir reklam unsuru olmasına şerh koymadığı, tüccarın varlığından rahatsızlık duymadığı, devletin ve demokrasinin duruşundan imtina etmediği- radikal özne Karl Marx, adı ve bilinen simasıyla vitrinleri süslüyor. Toplumsal küratör artık ona "her şartta, iyi günde kötü günde 'bızımlesın!" dedi. Oysa Marx, krizin kâr oranlarının düşmeye başlamasıyla ortaya çıkacağını söylüyor ve ekliyordu: (...) yeni, daha yüksek üretim ilişkileri, maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında olgunlaşmadan önce eskilerinin yerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar; çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da oluşmakta olduğu yerde ortaya çıkar." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 24)

Kâr oranlarındaki düşüşün kapitalizmin sonunu getireceği savı, Marx'a atfedilir. Ancak bunu ilk ileri süren Adam Smith'dir. David Ricardo ise bunu farklı ve kesin bir biçimde sunmuş; John Stuart Mill de yaptığı çalışmada bunu savunmuştur. Ricardo ve Mill için söz konusu eğilim, ekonominin artık büyümediği, durağanlaştığı bir noktada son bulur. Çünkü kâr oranındaki düşme öyle yavaş olmuştu ki, yeni yatırımlar artık karlı değildir. Bu Ricardo'nun kabusu olan sondur. Mill için ise neredeyse distopik bir olasılıktır. Ancak her ikisi de düşen kâr oranını, kapitalizmi bir tür sona taşıyan bir eğilim olarak görülmüşlerdir. Marx da aynı fikirdedir. Ne var ki kapitalizmin, burjuva iktisatçıların savunduğu şekliyle değil ancak bir işçi ayaklanmasının hızlandırılmasıyla yıkılacağı ve devrimin olacağı savının mücidi Marx'tır. Birinci cildi tamamladıktan sonra, iktisat tezi üzerine devam ettiği çalışmasının planlarına ilişkin Engels'e yazdığı mektubunda kâr oranındaki düşüşün, Kapital'in ilk cildinde yer verdiği üretimin toplumsal gücünün gelişimi ile birlikte sermayenin bileşiminde görülen değişime dair yeni geliştirdiği fikrinden kaynaklandığını açıklar. Bu, önceki iktisat tezlerine karşısında kazanılmış en büyük zaferdir. Marx'ın 3. ciltte yer alan analizinin temellinde, kapitalistler arasındaki rekabetin daha çok makinanın dervreye girmesine ve dolayısıyla makine, yapı, yakıt, ham madde gibi üretim araçlarının değerinin emek gücü karşısında yükselmesine zemin hazırladığı ve böylece kapitalistlerin daha üretken olmasına yol açtığı görüşü yatar. Başka bir deyişle Marx, sabit sermayenin, değişken sermayeye oranının -sermayenin organik bileşiminin- arttığını söyler. Emek-değer kuramına göre değeri arttıran ya da artı değeri yaratan sadece emektir. Dolayısıyla sadece üretilen malların fiyatının üzerine çıkan üretim araçlarının fiyatı, ardından da sermayenin büyüyen organik bileşimi, kâr oranı, artı değerin sermayeye oranını düşürmek zorundadır. 1857-1858 yıllarında kaleme aldığı Grundrisse'de Marx, kâr oranındaki düşme eğiliminin devrime götüreceğini söyler. Bu, kitapta sermaye ile ilgili bölümün sonunda yer alan bir iddiadır. Çünkü üretim güçleri gelişirken makinaların sağladığı imkan, işçilerin kapitalist üretim sürecinde oynadığı rolü azaltmakta ve sermayenin kâr oranını artırmaktadır. Marx daha önceden hiç kavranmamış bu yasanın modern ekonomi politiğin en önemli yasası olduğunu ifade eder. Aslına buna benzer bir pasajı yıllar önce 1844'teki el yazmalarında da dile getirmiştir. "Ücretlerin düşme eğilimi zorunlu olarak devrime götürecektir" Bundan 13 yıl sonra Grundrisse'de tam olarak şunları yazar "Bu yüzden üretici gücün en yüksek gelişimi mevcut zenginliğin en büyük yayılımıyla birlikte sermayenin değer kaybetmesiyle emekçinin aşağılık bir duruma düşmesiyle ve onun yaşamsal güçlerinin en sıkı şekilde tüketilmesiyle uyuşacaktır. Bu çelişkiler patlamalara, felaketlere, buhranlara neden olur. Bu durumda bir an için işin askıya alınması ve sermayenin büyük bir kısmının yok olması, intiharlara kalkışmadan üretici güçlerini tamamen kullanarak devam edebilecek noktaya kapitalizmi hızla geri götürür. Düzenli olarak meydana gelen bu krizler daha yüksek derecede tekrarlara ve sonunda şiddetli bir şekilde kapitalizmin alaşağı edilmesine yol açar." Kapitalizmin zorunlu çöküşü ve yukarıdaki beklentilere yol açan düşüncenin nirengi noktası Marx’ın Grundrisse’de tanımlamış olduğu, kapitalizmin gelişiminin zorunlu bir merhalesinde tıkanmanın eşiğinde devrimi ortaya çıkaran zorunlu diyalektik çapraz bağdır. Kitapta: Kâr oranının düşmesi (2/199) ve Zenginliğin emek tarafından yaratılmasının ve emek zamanla ölçülmesinin ortadan kalkması (2/263 vd.) vardır. Görüyoruz ki Marx'ın öngörüsü üretim sürecinde makinalar tarafından devre dışı bırakılan işçinin kâr oranlarının düşüşe geçmesiyle birlikte uygun zafiyet anında üretim araçlarına el koymasının beklentisidir. Bu durum 18. yüzyıldan itibaren bir marxist mücadele enstürmanı olarak değerlendirilmiştir.

***

İslam Öncesi Arabistan



Pre-İslami Hicaz (Mekke ve Yesrib/Medine) Tarihî

İslam öncesi dönem (Cahiliye, yaklaşık M.S. 5.-7. yüzyıl başı), özellikle Mekke ve Yesrib için doğrudan çağdaş (contemporary) yazılı tanıklıkların son derece sınırlı veya yok olduğu bir dönemdir. Klasik Yunan, Roma, Bizans, Süryanice veya diğer non-Müslüman kaynaklarda (Strabo, Pliny the Elder, Periplus of the Erythraean Sea, Procopius gibi) Mekke’nin bir ticaret veya hac merkezi olarak bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Bu yazarlar Arabistan’ın coğrafyasını, kabilelerini ve ticaret yollarını detaylı tarif etmelerine rağmen Mekke’yi (veya Kureyş’in iddia edilen hâkimiyetini) kaydetmemişlerdir. Bazı revizyonist araştırmacılar bunu, Mekke’nin 7. yüzyıldan önce önemli bir yerleşim olmadığı veya geleneksel anlatıdaki konumunun abartıldığı şeklinde yorumlar. Medine/Yesrib ise biraz daha iyi belgelenmiştir. Nabatça, Aramice ve Güney Arapça epigrafik buluntularda (kitabeler) Yahudi varlığına dair izler (örneğin Tayma, Hegra ve Dedan’da Yahudi isimleri taşıyan mezar yazıtları) bulunur. Ancak bunlar genel Hicaz Yahudiliğini gösterir, detaylı sosyal/politik anlatı sunmaz. Mekke için ise 8. yüzyıl öncesi arkeolojik buluntu (madeni para, kitabe, ithal mal) neredeyse hiç yoktur; şehirdeki yoğun modern inşaat ve Suudi Arabistan'daki arkeolojik kısıtlamalar da araştırmayı zorlaştırmaktadır. Yunan/Roma coğrafyacıları (M.Ö. 4. yy.'dan M.S. 3. yy'a kadar) Batı Arabistan'ı haritalamış, kabile ve şehirleri kaydetmişlerdir, ancak Mekke hiçbirinde geçmez. Strabo (M.Ö. 64 – M.S. 23) tüccar rivayetlerine güvenilmemesi lazım geldiğini vurgular ve resmi gözlemleri tercih eder; yine de Mekke'den söz etmez. Periplus (M.S. 1. yy sonu) ve Pliny’nin Naturalis Historia'sı da benzer şekilde sessizdir. Erken İslami fetihlere dair non-Müslüman kaynaklar (örneğin Sebeos'un Ermeni tarihi ~660’lar veya Thomas the Presbyter’in Süryanice fragmanı ~630’lar) "Muhammed'in Arapları"ndan bahseder ama pre-İslami Mekke'nin detaylarını vermez. Epigrafik kanıt: Hicaz'da binlerce graffiti ve kitabe vardır (Nabatça, Thamudic, erken Arapça), ancak pre-İslami Mekke veya Kureyş'e doğrudan atıf çok azdır. Yahudi varlığı için Kuzey Hicaz'da (Tayma, Hegra) M.S. 1.-4. yy'a ait ~30 kadar Yahudi yazıtı bilinir; bunlar genellikle mezar taşları veya adak yazıtlarıdır, Yahudi isimleri (Isaiah, Benjamin vb.) taşır. Ancak küçük, asimile bir topluluğu işaret eder, büyük bir Yahudi devletine dair bilgiler vermez. İsrailiyatın mitoloji olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yoktur. Medine Yahudileri (Banu Kaynuka, Nadir, Kurayza) için epigrafik destek sınırlıdır. Bu boşluk, Mekke'nin 4. yüzyıldan önce var olmadığı veya ticaret merkezi olarak abartıldığı tartışmalarını doğurur. Patricia Crone'un Meccan Trade and the Rise of Islam (1987) gibi çalışmalar, Mekke'nin iddia edilen uluslararası ticaret rolünün arkeolojik ve dış kaynaklarla uyuşmadığını savunur. Fred Donner ve Jeremy Johns gibi araştırmacılar da erken İslam'ın ilk 70 yılı için arkeolojik kanıtın nadir olduğunu, bunun devlet oluşumu öncesi doğal bir durum olabileceğini belirtir. Bilgilerin Hadis ve Erken İslami Rivayetlere Dayanması: Pre-İslami dönemin yakın geçmişini (Cahiliye'nin son yüzyılı) araştıranlar, zorunlu olarak İslam sonrası derlenen sözlü geleneklere (hadis, siyer, ensâb/soy kütükleri, Cahiliye şiirleri) başvurur. Ne ki bu argümanlar fiiliyatlarından 100-250 yıl sonra yazıya geçirilmişlerdir.

Temel yöntem: İsnat (rivayet zinciri) – Bilgi, sahabe → tabiîn → müellif zinciriyle aktarılır. Ancak isnatlar her zaman tam değildir, eleştiriye açıktır.

Ana kaynaklar:
İbn İshak (ö. 768): Sîrat Rasûlullah – Mekke’nin Kureyş tarihi, Kâbe idaresi, Yesrib’teki Evs-Hazrec ve Yahudi kabile ilişkileri (Buâs Savaşı, ittifaklar) için en detaylı derleme. Rivayetleri Medineli yaşlılar, Kureyşliler ve şiirlerden gelir. İbn Hişam (ö. 833) tarafından kısaltılmış hali günümüze ulaşmıştır; bazı utandırıcı veya siyasi olarak sorunlu kısımlar çıkarılmıştır. Hadis âlimleri (Buhari, Müslim) İbn İshak'ın materyalini nadiren kullanır, çünkü isnatları zayıf bulunur. Hişâm ibn el-Kelbî (ö. 819) ve babası: Soy kütükleri (Cemheretü’n-Neseb) ve putperestlik üzerine. Kureyş'in Adnânî kökeni, Mekke putları (Hubal vb.) ve Medine Yahudilerinin köken rivayetlerini kaydeder. el-Vâkıdî (ö. 823) ve İbn Sa’d (ö. 845): Megâzî ve tabakât eserleri; Yahudi kabilelerin ekonomisi (hurma bahçeleri, zanaat) hakkında bilgi verir.
et-Taberî (ö. 923): Târîh er-Rusül ve’l-Mülûk – Birçok erken kaynağı (İbn İshak dahil) aktarır; Yahudilerin Hicaz'a Babil/Roma sürgünleri sonrası geldiği rivayetlerini derler. Bu rivayetler sözlü kültürün ürünüdür. Cahiliye şiirleri (Muallakat şairleri: Imru'ul-Kays, Zuhayr vb.) kabile savaşlarını, politeizmi ve sosyal yapıyı yansıtır ama yazılı hale getirilmeleri İslam sonrasıdır. Hadis eleştirisi (hadis ilmî) 8.-9. yüzyılda sistematikleşmiş; sahih/zayıf ayrımı yapılmıştır, ancak tarihî (megâzî, siyer) rivayetlerde standart hadis kriterleri kadar katı uygulanmamıştır. Joseph Schacht, Ignaz Goldziher gibi oryantalistler ve modern revizyonistler (Patricia Crone, Michael Cook'un erken çalışmaları), hadislerin büyük kısmının 2./8. yüzyılda siyasi/dini ihtiyaçlara göre üretildiğini, şekillendirildiğini savunur. Buna karşılık geleneksel âlimler isnat metodunun güvenilirliğini vurgular. Michael Lecker'in Jews and Arabs in Pre- and Early Islamic Arabia (1998) ve Muslims, Jews and Pagans (1995) gibi çalışmalar bu rivayetleri titizlikle analiz eder: Medine Yahudilerinin klan yapısı, Arap kabileleriyle (Evs/Hazrec) ittifak/rekabet ilişkileri, ekonomik roller (Banu Nadir ve Kurayza'nın hurma bahçeleri, Banu Kaynuka'nın zanaatı) detaylandırılır. Lecker, İbn İshak ve Kelbî'yi temel alır ama epigrafik buluntularla karşılaştırır; Yahudi varlığının küçük ve asimile olabileceğini belirtir. Sözlü gelenek sorunları: Rivayetler nesiller boyu aktarılırken değişime uğrayabilir; efsanevi unsurlar (örneğin Kâbe'nin İbrahim'e dayandırılması) eklenebilir. İbn İshak'ın kendisi bazı rivayetleri güvenilmez olarak işaret eder; İbn Hişam siyasi/ahlaki nedenlerle sansür uygular.
Arkeolojik boşluk: Mekke'de pre-İslami katman kazısı pratikte imkânsızdır (Kâbe çevresi kutsal alan). Medine'de de sınırlıdır. Erken cami kıble yönleri (7.-8. yy) bazı araştırmalarda Mekke'den sapma gösterir (örneğin Wasit ve Bağdat camilerinin kıbleleri ~30-33 derece kuzeye yönelir), bu da erken kıblenin Petra veya başka bir yer olabileceği hususunu tartışmaya açar. Revizyonist görüşler: Mekke'nin büyük ticaret merkezi anlatısı, 8.-9. yüzyılda Abbasî dönemi ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir kutsal coğrafya inşası olabilir. Yahudi kabileler Himyer Krallığı etkileri veya Roma sürgünleriyle açıklanır, ancak epigrafik kanıt azdır. Karşı görüş: Birçok akademisyen (örneğin Robert Hoyland, Ahmad Al-Jallad), Hicaz'ın sözlü/poetik geleneğinin tarihi değer taşıdığını, epigrafik buluntuların (Allâh vurgulu monoteist yazıtlar) İslam'ın yükselişine zemin hazırladığını savunur. Tam yokluk, önemsiz bir yerel kült merkezi anlamına da gelebilir. Sonuç olarak pre-İslami Mekke ve Medine'nin tarihi büyük ölçüde İslam'ın kendi hafızasına (hadis, siyer, şiir) dayanır. Bu kaynaklar zengin detay sunsa da modern tarihçi için eleştirel okuma, isnat analizi ve dış/arkeolojik karşılaştırma şarttır. Tam bir "çağ tanığı" tarihçileri yoktur; en yakın şahitlikler dolaylıdır (şiirler, sınırlı kitabeler). Bu durum, İslam tarihçiliğinin sözlü gelenekten yazılıya geçişinin tipik bir örneğidir, hem inanç hem akademik tartışmalarda merkezî rol oynar.

Başlıca Kaynaklar:
İbn İshak/İbn Hişam, Sîrat Rasûlullah (A. Guillaume İngilizce çevirisi).
Michael Lecker, Jews and Arabs in Pre- and Early Islamic Arabia (1998).
Patricia Crone, Meccan Trade and the Rise of Islam (1987).
Robert G. Hoyland, Seeing Islam as Others Saw It (1997).
Jeremy Johns, "Archaeology and the History of Early Islam" (2003).
Epigrafik çalışmalar: Christian Robin, Ahmad Al-Jallad ve ilgili makaleler.

***

Arnavutluk Emek Partisi lideri Enver Hoca, (1908 - 1985) ve devrim ile karşı devrimin başbakanı Ramiz Alia
(1925 – 2011)


Ramiz Alia, parti hiyerarşisine göre 2. adam olan Mehmet Şehu'nun (1913 -1981) 8 Aralık 1981 gecesi ortadan kaldırılmasından sonra Enver Hoca'nın halefi olmuştur. Gorbachov'la sona eren SSCB'deki 25 Aralık 1991 darbesinden önce 12 Aralık 1990'da komünist iktidarın infaz kararını imzalamıştır.



II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1944’te Nazi işgalinden kurtulan Arnavutluk, Enver Hoca önderliğindeki partizanların zaferiyle komünist bir rejime geçti. 1946’da Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi ve ülke, Doğu Bloku’nun en radikal, en izolasyonist örneklerinden biri haline geldi. Bu dönemin mimarı Enver Hoca (1908-1985), Stalinist bir modelle tek ülkede sosyalizm paradigmasını savundu. Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Çin'le ardı ardına kopuşlar yaşandı. Eşi Necmiye (Nexhmije) Hoca, Ramiz Alia gibi isimler ise hem rejimin inşasında hem çöküşünde kritik roller üstlendiler. Enver Hoca, 1941’de Arnavutluk Komünist Partisi’nin kuruluşunda yer alan genç bir devrimcidir. Partizan ordusu 1944'te ülkeyi kurtardıktan sonra Arnavutluk Emek Partisi'nin genel sekreteri ve fiili lideri oldu. Rejimi, Sovyet modeline dayalı kolektivizasyon, sanayileşme ve katı merkeziyetçilikle şekillendirdi. 1948’de Stalin'le eşzamanlı Tito-Yugoslavya ile kopuşu, 1960’ta Kruşçev’in revizyonizmine karşı Stalin savunusu ve Sovyetler'le ayrılık, 1978'de de Mao sonrası Çin'le kopuş yaşandı. Arnavutluk 1967'de "dünyanın ilk ateist devleti" ilan edildi; camiler, kiliseler kapatıldı, din yasaklandı. Hoca'nın paranoid güvenlik anlayışı, ülkenin her yerine 750 bin civarında sığınak (bunker) inşa ettirdi. Dışarıya kapalı, kendi kendine yeten bir "kale sosyalizm" modeli kuruldu. İzolasyon politikaları çevrim içi iktisadın yarattığı üretimden ve ticaretten arınmış modeliyle ekonomik durgunluk ve siyasi baskılarla bütünleşti.

Arnavutluk Emek Partisi (PPSh) Politbürosu, ülkenin komünist dönemindeki en yüksek karar alma organıydı. Bu yapı sadece siyasi bir birlik değil, aynı zamanda aile bağlarının ve sadakatin iç içe geçtiği kapalı bir kutu gibiydi.

Merkezdeki Güç Odakları ve Aileleri:
Enver Hoca (Enver Hoxha): Partinin Birinci Sekreteri ve "Sarsılmaz" lideri.
Necmiye Hoca: Enver Hoca’nın eşi. Marksist-Leninist Çalışmalar Enstitüsü Başkanı.
Mehmet Şehu (Mehmet Shehu): Uzun süre Başbakanlık yaptı, rejimin "iki numarası" olarak görüldü. 1981'de intihar ettiği açıklandı.
Fikret Şehu: Mehmet Şehu’nun eşi. Parti içinde üst düzey görevlerde bulundu ve eşinin ölümünden sonra hapse atıldı.
Hüsnü Kapo (Hysni Kapo): Partinin üçüncü ismi ve Enver Hoca’nın en güvendiği sırdaşı. 1979'da kanserden öldü.
Vito Kapo: Hüsnü Kapo’nun eşi. Hafif Sanayi Bakanı ve Arnavutluk Kadın Birliği Başkanı
Ramiz Alia, Hüsnü Kapo ve Mehmet Şehu sonrası Enver Hoca'nın halefi oldu. 1985'te Hoca'nın ölümünden sonra Arnavutluk’un son komünist lideri olarak görev yaptı.

Diğer Önemli Politbüro Üyeleri şöyledir:
Rejimin farklı dönemlerinde (özellikle 70'ler ve 80'ler) bu çekirdek kadroya eşlik eden isimler şunlardır:

Beqir Balluku: Savunma Bakanı. 1974'te "darbe planlamak" suçlamasıyla idam edildi.

Adil Çarçani: Mehmet Şehu'dan sonra Başbakanlık görevini üstlendi (1981-1991).

Spiro Koleka: Teknik konularda uzman, Başbakan Yardımcılığı yapmış uzun süreli üye.

Rita Marko: Sendikalar Birliği Başkanı ve Meclis Başkanı olarak görev yaptı.

Manush Myftiu: Eğitim ve kültür işlerinden sorumlu kıdemli üye.

Pali Miska: Tarım Bakanı ve Meclis Başkanı.

Muho Asllani: Bölgesel parti sekreterliklerinde etkili bir isimdir.

Lenka Çuko: Politbüro'daki nadir kadın üyelerdendir. (Hoca döneminin sonları)

Simon Stefani: İçişleri Bakanlığı yapmış, güvenlik bürokrasisinde etkili olmuştur.

Hekuran Isai: İçişleri Bakanı olarak görev yaptı, rejimin son yıllarında kilit rol oynadı.

Arnavutluk Politbürosu, Enver Hoca'nın paranoyaları nedeniyle sık sık kanlı tasfiyelere sahne olmuştur. Koçi Dzodze (1949'da asıldı), Abdyl Këllezi, Koço Theodhosi ve Kiço Ngjela gibi isimler de bir dönem bu listenin en tepesindeyken "vatan haini" ilan edilerek sistem dışına itilmişlerdir.

Ölüm haberini aldığımda Erzincan 59. Topçu Tugayı'nda kısa dönem askerlik görevini yapıyordum. Bir pazar sabahı Hürriyet gazetesinin ön sayfasında intihar haberini okuyunca oturduğum yerden ayağa kalktığımı hatırlarım. Enver Hoca'nın en yakın yoldaşı ve halef adayı Mehmet Şehu (1913-1981), savaş yıllarında partizan komutanı olarak sivrilmiş, 1954’ten 1981’e kadar başbakanlık yapmıştı. Savunma bakanı olarak ordunun başındaydı. Resmi tarihe göre 17 Kasım 1981’de bir Merkez Komitesi toplantısında çıkan tartışmada intihar etti (bazı kaynaklar vurulduğunu söyler). Hoca hemen ardından onu 41 yıldır CIA, İngiliz istihbaratı, Tito ve KGB’ye hizmet eden çok taraflı ajan ilan etti. Ailesi ve yakınları tutuklandı, mallarına el kondu. Cenazesi bir gece sessizce ıssız bir araziye gömüldü; resmi cenaze töreni yapılmadı. Şehu'nun ölümü, rejimin içindeki en karanlık olaylardan biridir. 2020'de ölen Enver'in eşi Necmiye Hoca (1921-2020) rejimin ideolojik ve örgütsel omurgalarındandır. 21 yaşında partinin kuruluşuna katılmış, uzun yıllar Merkez Komitesi üyesi ve teorisyen olarak görev yapmıştır. O donemde Enver Hoca'nın 40 yıllık eşi olarak hem özel hem kamusal hayatta etkilidir. 1985’te Hoca'nın ölümünden sonra birkaç yıl MK üyesi olarak kaldı. Sosyalizmin tasfiyesinde net bir pozisyon almadı ve muhalefet gösteremedi; darbeden sonra bir süre hapsedildi. Serbest kaldıktan sonra Tiran'da röportaj veren Necmiye Hoca, "Politikayla ilgilenmeyi bıraktım, artık sadece torunlarım ve çocuklarım var" dedi. Partinin teorisyenlerinden biri olan Necmiye Hoca'nın hikâyesi, rejimin elit kadrolarının genel tutumunu yansıtır.
Enver Hoca 11 Nisan 1985'te öldü. Yerine Ramiz Alia (1925-2011) geçti. Alia, 1960'lardan beri MK üyesi ve ideolojik kadrolardan biridir. Hoca'nın genç haleflerinin sonuncusudur. (öncekiler Hüsnü Kapo eceliyle ölmüş, Şehu ise hain ilan edilerek tasviye edilmiştir.) 1985-1991 arası Genel Sekreter ve fiili devlet başkanıdır. İlk yıllarda Hoca çizgisini korur ancak ekonomik kriz ve Doğu Bloku'ndaki çöküş (1989-1990) karşısında adım adım reformlara yönelir. 1990'da çok partili sisteme geçişe izin verir; öğrenci protestoları ve kitlesel göç dalgaları (Tiran Büyükelçiliği olayı) rejimi sarsar. Alia, 1991'de cumhurbaşkanı olur. Ne var ki 1992 seçimlerinde Demokrat Parti'nin zaferiyle saf dışı kalır. Acıdır ki Alia sosyalizmin tasfiyesi sürecinde Parti MK üyesidir, tasfiyenin sürecini yönetir. Ramiz Alia ile birlikte Enver Hoca'nın Nisan 1985'teki ölümünün ardından Fatos Nano, Adil Çarçani, Sali Berisha gibi isimler bir gecede saf değiştirip yeni düzenin aktörleri olurlar. 1992'den sonra Arnavutluk, kaotik bir geçiş yaşar. Zenginlerden yoksullara uzanan piramit şemalar neticesinde 1990 ortalarında ekonomi çöker. 1997'de iç savaşa ramak kalır. Uluslararası müdahale beklenir. Sali Berisha başkanlığı (1992-1997) otoriter eğilimler taşır. 2000'lerde istikrar sağlanır; ülke 2009'da NATO üyesi, 2014’te AB aday ülkesi olur. Bugün Arnavutluk, bir ressam olan Edi Rama liderliğinde parlamenter demokrasiyle yönetilmektedir. Ancak yolsuzluk, göç, yoksulluk ve bölgesel gerilimler (Kosova, Kuzey Makedonya ile ilişkiler) devam etmektedir. Sosyalist miras, hem nostalji hem eleştiri konusudur. Hoca’nın anıt mezarı rejim sonrası kaldırılır, heykelleri sökülür. Türk solu 1970'lerde AEP'yi dünya komünist hareketinin önderi ve ayakta kalan tek sosyalist ülke olarak görür. Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği Halkın Yolu dergiler 1968'in üç halk önderinin mirasını sürdüren 1973'ten itibaren Arnavutluk çizgisine evrilen haftalık gazetelerdir. Bunların bilgi kaynağı sadece Tiran radyosu, Zëri i Popullit gazetesi ve Hoca'nın kitaplarıdır. Gerçek Arnavutluk'ta işçi refahı, parti-kitle ilişkisi, kadınların durumu yeterince sorgulanmamıştır. Fanatizm, körleşmeye yol açmış, kağıttan kuleler inşa eden sosyalizm çökerken elitlerin direnişsiz saf değiştirmesi, sistemin zafiyetlerini, ekonomiyi yapay sancılarla doğurtan kurumsallığın zayıflığını göstermiştir.

1978'de Çin’le kopuşun ardından Arnavutluk’u dünyanın tek gerçek sosyalist ülkesi olarak konumlandıran Hoca'nın ideolojisi (Hoxhaism), Sovyet revizyonizmine ve Mao sonrası Çin'e karşı saf Marksizm-Leninizm arayışındaki gruplar için bir çekim merkezi haline gelmiştir. Türkiye’de 1960'lar ve 1970'lerin radikal sol ortamında, özellikle Maoist kökenli bazı fraksiyonlar bu çizgiye kaymıştır. Bu etki, büyük kitle partilerinden ziyade küçük, ideolojik olarak katı Enverciler diye anılan çevrelerde görülmüştür. Hoca’nın eserleri Türkçeye çevrilir, yayınlanır ve tartışılır; ancak Türkiye’nin özgün sol dinamikleri nedeniyle etkileri sınırlı ve marjinal kalır.

Tarihsel Bağlam ve İlk Etkileşimler
Türkiye solu, 1960’larda TIP (Türkiye İşçi Partisi) ve devrimci gençlik hareketleriyle canlanmış, 1970’lerde ise THKP-C, THKO, TKP/ML gibi örgütlerle parçalanmıştır. Çoğu grup başlangıçta Mao Zedung Düşüncesi’ne yakın duruyordu; Çin Kültür Devrimi, anti-emperyalizm ve halk savaşı tezleri Türkiye’de yankı bulmuştu. Ancak 1976-1978 arası Çin’deki "üç dünya teorisi" ve ABD’ye yakınlaşma, Hoxha’nın sert eleştirileriyle uluslararası komünist harekette krize yol açtı. Hoca, "Emperyalizm ve Devrim (1978) gibi eserlerinde hem Sovyetleri hem Çin'i revizyonist ilan etti. Bu kopuş, Türkiye'de bazı Maoist çevreleri gerçek sosyalizm arayışına itti. 1970'lerin sonlarında TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) gibi örgütler veya bunlardan kopan fraksiyonlar Arnavutluk Emek Partisi çizgisine yöneldi. Bu gruplar, Hoca'yı Stalin’in gerçek mirasçısı olarak gördü; Kruşçev ve Mao sonrası sapmaları eleştirdi. Ali Özkan'ın "Enver Hoca Dönemi Arnavutluk (1945-1985)" kitabında belirttiği gibi, Türkiye'de Enverciler olarak anılan komünist çevreler, Arnavutluk modelini (kolektivizasyon, ateizm, bunker sosyalizmi ve anti-revizyonizm) ideolojik ve yaşam tarzı olarak benimsedi. Bu etki, daha çok entelektüel ve öğrenci çevrelerinde, yeraltı yayıncılığı üzerinden yayıldı. Ana akım sol (Dev-Yol, Dev-Sol, TKP) ise Hoca'yı marjinal buldu, izolasyoncu diye eleştirmiştir.

Enver Hoca’nın Türkiye soluna etkisi, nicelikten ziyade nitelikseldi. Enverciler, revizyonizme karşı katı bir duruş arayan küçük bir kesimi temsil etti; ancak Türkiye’nin özgün koşulları nedeniyle kitleselleşemedi. Yıldız Yayınevi'nin yayınları ve Halkın Birliği gibi çevreler, Hoca'nın eserlerini Türkçeye taşıyarak ideolojik bir köprü kurdu. 1985 ölümü ve 1991 çöküşüyle bu etki azaldı; bugün Hoxhaism, küresel solun unutulmuş bir damarı olarak tarihe karışmıştır.


***


Eski dergiler, ansiklopediler, atlaslar, Hayat, 7 Gün, mizah dergileri, çizgi romanlar... Olağanüstü bir dijital arşiv: https://archive.org/details/@georgzavier

25 Mart 2026 Çarşamba

Not Defteri / Mart 2026

Doğada ya da tarihteki belirlenmiş olan yerini sadece edilgen olarak işgal etmeyip kendi etkinliğiyle kendine bir yer oluşturan birey temsili olarak özgürdür. Bu temsili dünyada yeterince risk alıp en sıradışı, şaşırtıcı ve yaratıcı performans sergileyen bireyler ise delilerdir.


Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

Aralarında henüz bağ kurulmamış iki olgu arasında bir ilişki tesis edilmesi için birinin tesiriyle ötekinin müteessir olması gerekir.


Hiram'ın taşlarla duvar örmesi ya da emekle sermayenin gerilimi gibidir düşünce süreci. Birinin varlığıdır ötekinin nedeni. 

Filozoflar filozoflara, fikirler fikirlere, antitezler sentezlere payanda olmadan felsefe yapılmaz. 

Doğruyu anlamaya çalışanlar hakikati ellerinden kaçırırlar. 

İnsan için kök içinde yuvaladığımız dünyadır; hareket ve kaldıraç noktası ayağımızı bastığımız zemindir. 

Bazı insanların zekası pencere camından yansıyan ışık gibi göz kamaştırır, bazıları ise kör mağaradır. 

Sınırsızlık, karanlık bir kavramdır. Buradaki önerme birinin, öteki içinde kalma dürtüsünün alternatifidir; zorunluluk teğetinde, hududunda konumlanmaktır. Felsefe kavramlarla konuşur ancak her şartta "sınır" bilincin sınırıdır.


Gayesini, ahlaki bir teklif olarak dünyaya dayatmayan hiçbir tarihsel oluşumun yaşama şansı yoktur


***


1994 Ruanda Soykırımı / Hutular ve Tutsiler



Afrika'daki "Hutu" ve "Tutsi" toplulukları arasındaki gerilim, tarihin en trajik olaylarından biri olan 1994 Ruanda Soykırımı ile sonuçlanan derin bir geçmişe sahiptir. Bu çatışma sadece etnik bir nefret değil; sömürgecilik, sınıf ayrımı ve siyasi manipülasyonun bir sonucudur.

Başlangıçta Hutu ve Tutsi ayrımı keskin bir etnik çizgiden ziyade sosyo-ekonomik bir statüydü. iki kavim de aynı dili konuşmaktadır. Tutsiler, genellikle hayvancılıkla uğraşan daha varlıklı ve yönetici sınıftır. Hutular'sa tarımla uğraşan çoğunluktur. Ne var ki bir Hutu zenginleşip inek sahibi olduğunda Tutsi sayılabilir, bir Tutsi fakirleştiğinde Hutu olarak görülebilirdi.

Sömürge döneminde (1890 - 1962) kimlikler keskinleşmiştir. Öncesinde Almanya, ardından I. Dünya Savaşı sonrası Belçika bölgeyi yönetmeye başlar. Avrupalılar, Tutsilerin daha uzun boylu ve ince yapılı olmalarını "Nilotik" (Etiyopya kökenli, yani Avrupalılara daha yakın) bir ırk oldukları şeklinde yorumlamışlardır. 1935'te Belçika yönetimi herkesin etnik kökenini belirten zorunlu kimlik kartları çıkardı. Bu durum sınıflar arası geçişi imkansız hale getirdi. Tutsilere yönetimde, eğitimde ayrıcalıklar tanıdı. Eşitsizliği bozan uygulamalar Hutularda büyük bir öfke birikimine yol açtı.

1959 - 1962 yılları arasında bağımsızlık rüzgarları eserken Belçika strateji değiştirdi ve çoğunluk olan Hutuları desteklemeye başladı. 1959'da Hutular, Tutsi monarşisine karşı ayaklandı. Binlerce Tutsi öldürüldü ve 300 binden fazlası komşu ülkelere: Uganda, Burundi'ye kaçtı. 1962'te Ruanda bağımsızlığını kazandı ve yönetim Hutu çoğunluğun eline geçti. Tutsiler dışlanmış bir azınlık haline geldi. 1990 - 1993 arasında sürgündeki Tutsiler, Uganda'da Ruanda Vatansever Cephesi'ni (RPF) kurdu. Paul Kagame liderliğindeki RPF, Ruanda'ya girerek yönetimi ele geçirmeye çalıştı. Ruanda hükümeti, radikal bir milliyetçilik olan "Hutu Power" ideolojisini yaymaya başladı. Medya (özellikle RTLM radyosu), Tutsileri "hamamböceği" (Inyenzi) olarak nitelendirerek halkı silahlanmaya çağırdı. Kırılma soykırıma yol açan kırılma eşiği 6 Nisan 1994'tür. Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’nın (Hutu) uçağı düşürüldü. Suç hemen Tutsilere ve RPF'ye atıldı. 7 Nisan'da başlayan planlı katliamlarda ordunun ve Interahamwe adı verilen Hutu milislerinin öncülüğünde yaklaşık 800.000 ile 1 milyon arasında Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. Bosna'da olduğu gibi BM barış gücü (UNAMIR) yetersiz kaldı ve dünya bu vahşeti durdurmakta geç kaldı.

Temmuz 1994: RPF başkent Kigali'yi ele geçirerek soykırımı durdurdu. Bu kez milyonlarca Hutu (suçlularla birlikte masumlar da) intikam korkusuyla komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne (o zamanki Zaire) kaçtı. Bu kaçış, Kongo'da yıllarca sürecek olan ve "Afrika'nın Dünya Savaşı" olarak bilinen büyük çatışmaları tetikledi. Paul Kagame liderliğindeki Ruanda, "Hutu-Tutsi" ayrımını yasakladı ve kimliklerden etnik ibareleri kaldırdı. Ülke ekonomik olarak hızla gelişse de, siyasi baskı ve geçmişin travmaları hâlâ tartışılmaktadır.

***



Dizi, Tarlabaşı'nda yaşayan Toptaş ailesinin İstanbul'a göç hikâyesini ve komşuları Aysel'in etrafındaki ilişkileri merkezine alır. Toplam 26 bölüm yayınlandı. Gökçe Bahadır herhalde tek etkendir ancak konu, sekanslar, anlatım ve tüm ekibin de hakkını vermek gerekir. Baştan sona izlediğim tek dizidir. Kayıp Şehir (2012-2013) ve başlıca oyuncuları ve rolleri

Gökçe Bahadır (9 Kasım 1981) — Aysel (hayatı bilen, güçlü ve açık sözlü ana kadın karakter)

Nik Xhelilaj (5 Mart 1983) — Kadir Toptaş (sorumluluk sahibi kardeş, ailenin destekçisi)

İlker Kaleli (11 Mayıs 1984) — İrfan Toptaş (sıra dışı, hayalperest kardeş; Aysel'e âşık)

Nazan Kesal (28 Mart 1969) — Meryem Toptaş (aile annesi, dul ve mücadeleci)

Uğur Polat (4 Eylül 1961) — Ethem (Aysel'e uzun zamandır ilgi duyan karakter)

Cansu Tosun (26 Ocak 1988) — Zehra (Mardinli komşu kız, Kadir'in ilgilendiği karakter)

Tugay Mercan (10 Aralık 1982) — İsmail Toptaş (ailedeki en büyük kardeş, sağlayıcı)

Elifcan Ongurlar (7 Haziran 1993) — Seher Toptaş (ailenin tek kızı)

Taner Ölmez (9 Ağustos 1986) — Sadık Toptaş (okumayı sevmeyen, sorunlu kardeş)

İhsan Berk Aydın — Hakan Toptaş (ailenin en küçük kardeşi; bazı kaynaklarda geç dönemde Şükrü Özyıldız ile ilişkilendirilir)

Ahmet Mekin — İsmail Dede (Meryem'in ölen eşinin babası, ailenin yaşlı ferdi)

Ayta Sözeri — Duygu (Aysel'in transseksüel arkadaşı)

Diğer Önemli Yan Roller:
Şebnem Hassanisoughi — Zeynep
Demet İyigün, Banu Fotocan, Şerif Bozkurt, Sevcan Yaşar, Faruk Akgören, Dilek Güven, Bülent Düzgünoğlu, Deniz Gürzumar

Mert Yazıcıoğlu — Furkan (gençlik/çete bağlantılı rollerden biri)


***


Romalı hiciv şairi Juvenalis:
Quis custodiet ipsos custodes?"

​Muhafızları kim muhafaza edecek?" veya "Denetçileri kim denetleyecek?" Juvenalis (Satires VI)

Karl Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin III.'sü "Eğitmenleri kim eğitecek?" veya "Gözetleyenleri kim gözetleyecek?" dir. Cümlenin tamamı şöyledir: Materyalist öğreti koşulların ve eğitimin insanları değiştirdiğini söylerken, koşulları insanların değiştirdiğini ve eğitmenin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur.

***

Marxist diyalektik "ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist, komünist" olarak sıralanan ilerlemeci toplum tezlerine dayanır. Ancak hayata baktığımızda tarih aslında böyle düzenli, mantıklı, öngörülebilir bir yol izlemez. Tarih rastlantısal, kaotik, tesadüfi olaylarla, bireysel kararlarla, beklenmedik kırılmalarla doludur. Savaşlar, salgınlar, liderlerin kişiliği, olağandışı tesadüfler, emrivaki karşılaşmalar, coğrafya, teknoloji keşifler gibi birçok etken vardır ve bunlar diyalektik bir mantığa ve tasarıma uymaz. Dolayısıyls tarih çizgisel süreklilikte ilerlemez; bazen geriler, döngüsel olabilir ya da sıçramalı seyir gösterebilir, zigzaglar çizebilir veya Lucretius'un anlatısında olduğu gibi öngörülemez sapmalar sergileyebilir

Marxist diyalektiğin ilerlemeci toplum şeması —ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist, komünist— tarihsel oluşumu bir tür içsel zorunluluklar dizisine bağlayarak açıklama iddiasındadır. Bu şema, tarihin belirli aşamalardan geçerek zorunlu olarak ileriye doğru aktığı varsayımını içerir; sanki toplumsal gerçeklik kendi iç çelişkilerini çöze çöze daha yüksek biçimlere doğru yönelen bir mantık tarafından düzenleniyormuş gibidir. Bu bakış açısı, tarihe bir düzen, bir tutarlılık ve hatta bir anlam yükleme arzusunun ürünüdür. Ancak tarihsel deneyimin kendisi, bu tür bir düzenlilik iddiasına sürekli olarak direnç gösterir. Çünkü tarih, soyut bir mantığın pürüzsüz ilerleyişi değil somut, dağınık, çoğu zaman da öngörülemez olayların kesişim alanıdır. Gerçek tarihsel süreçlere bakıldığında çizgisel bir süreklilikten çok kopuşlar, sapmalar ve beklenmedik kırılmalar görülür. Toplumsal biçimlerin birbirini düzenli bir sırayla izlemesi bir yana çoğu zaman farklı tarihsel evrelerin unsurları aynı anda, iç içe geçmiş şekilde varlığını sürdürür. Aynı toplumda hem ileri üretim teknikleri hem de ilkel ilişkiler yan yana bulunabilir; aynı tarihsel momentte hem geriye çekilme hem de ileri sıçrama yaşanabilir. Bu durum, tarihin tek bir doğrultuda akan bir süreç olmadığını, aksine çok katmanlı ve eşzamanlı dinamikler içerdiğini gösterir. Böyle bir yapıda "aşama" fikri, açıklayıcı olmaktan çok indirgemeci bir çerçeveye dönüşür. Tarihin belirleniminde yalnızca üretim ilişkilerinin iç çelişkilerden çok geniş ve heterojen bir etkenler ağı rol oynar. Savaşlar, salgın hastalıklar, doğal afetler, iklim değişimleri, coğrafi koşullar, teknolojik keşifler, hatta bireysel kararlar ve tesadüfi karşılaşmalar tarihsel yönelimleri kökten değiştirebilir. Bu tür olaylar, çoğu zaman önceden öngörülemez ve mevcut yapısal dengeleri ani biçimde altüst eder. Bir salgın, nüfus yapısını ve emek ilişkilerini dönüştürür; bir savaş, siyasal sınırları ve ekonomik dengeleri yeniden çizer; bir teknik buluş, üretim tarzını ve gündelik yaşamı kökten değiştirir. Bu müdahaleler, tarihin kendi içinde kapalı ve tutarlı bir mantıkla ilerlediği fikrini zayıflatır; çünkü bu tür kırılmalar, sistemin içinden değil çoğu zaman dışsal ya da rastlantısal görünen etkenlerden doğar. Bu noktada rastlantı ile zorunluluk arasındaki ilişki belirleyici hale gelir. Tarih, ne tamamen rastlantısaldır ne de bütünüyle zorunlu bir yasaya tabidir. Ancak rastlantının rolü, çoğu ilerlemeci anlatının kabul etmek istediğinden çok daha büyüktür. Rastlantı burada yalnızca "bilinmeyen" ya da "henüz açıklanmamış" olan değildir; bizzat tarihsel sürecin kurucu bir öğesidir. Küçük bir olayın büyük sonuçlara yol açması, önemsiz görünen bir karşılaşmanın tarihsel yönü değiştirmesi, bireysel bir tercihin geniş toplumsal sonuçlar doğurması bu durumu açıkça ortaya koyar. Bu tür olaylar, tarihsel akışın doğrusal değil, kırılgan ve hassas dengelere bağlı olduğunu gösterir. Bireysel özne de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. İlerlemeci tarih anlayışları genellikle bireyin rolünü yapısal zorunluluklara indirger; birey, yalnızca daha geniş bir sürecin taşıyıcısı olarak görülür. Oysa tarihsel gerçeklikte bireylerin kararları, karakterleri ve hatta psikolojik eğilimleri belirleyici olabilir. Bir liderin tereddüdü, bir komutanın stratejik hatası ya da bir düşünürün beklenmedik bir fikri, geniş ölçekli süreçlerin yönünü değiştirebilir. Bu durum, tarihin yalnızca anonim güçler tarafından değil, somut ve tekil eylemler tarafından da şekillendiğini gösterir. Böylece tarih, hem yapısal hem de öznel boyutların sürekli etkileşim içinde olduğu bir alan olarak belirir. Zamanın kendisi de bu tartışmada merkezi bir rol oynar. Çizgisel ilerleme fikri, zamanı homojen ve sürekli bir akış olarak varsayar. Oysa tarihsel zaman çoğu kez kesintilidir; hızlanır, yavaşlar, hatta duraklar. Bazen uzun süreler boyunca belirgin bir değişim gözlenmezken, kısa bir zaman diliminde yoğun ve radikal dönüşümler yaşanabilir. Bu durum tarihin ritminin sabit olmadığını, aksine değişken ve düzensiz olduğunu gösterir. Bu düzensizlik ilerleme fikrini sorunlu hale getirir; çünkü ilerleme, belirli bir süreklilik ve yön varsayımına dayanır. Ayrıca tarihsel süreçler çoğu zaman geri dönüşler ve döngüsellik içerir. Bir toplum belirli bir kurumsal ya da siyasal formu aşmış gibi görünse bile, farklı koşullar altında benzer yapılar yeniden ortaya çıkabilir. Bu geri dönüşler tarihin doğrusal bir çizgide ilerlemediğini aksine karmaşık bir hareket sergilediğini gösterir. Bu hareket bazen ileri doğru sıçramalar, bazen geriye doğru çekilmeler, bazen de yerinde saymalar şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle tarihsel gelişimi tek bir yönlü okuma girişimi, bu çok boyutlu hareketi basitleştirmekten başka bir sonuç vermez. Coğrafya ve maddi çevre de tarihsel akışın biçimlenmesinde belirleyici bir rol oynar. Dağlar, nehirler, iklim koşulları ve doğal kaynaklar, toplumların gelişim yollarını sınırlar ya da yönlendirir. Bu tür etkenler, çoğu zaman insan iradesinden bağımsızdır ve tarihsel süreçlere dışsal bir boyut kazandırır. Aynı şekilde teknolojik keşifler, epistemolojik kopuşlar da önceden planlanmış bir ilerleme çizgisine değil çoğu zaman deneme-yanılma, ihtiyaç ve rastlantıların birleşimine dayanır. Bu keşifler ortaya çıktıklarında ise yalnızca teknik alanı değil toplumsal ilişkileri, üretim biçimlerini ve hatta düşünce tarzlarını dönüştürür. Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, tarihsel sürecin tek bir mantıksal tasarıma indirgenemeyeceği açıkça görülür. Tarih, önceden belirlenmiş bir amaca doğru ilerleyen bir süreç değil; farklı güçlerin, eğilimlerin ve rastlantıların kesiştiği açık bir alandır. Bu alan, sürekli yeniden şekillenir ve hiçbir zaman tamamen öngörülebilir hale gelmez. Bu nedenle tarihsel açıklama, kesin ve kapalı şemalar yerine, açıklığa ve çoğulluğa izin veren bir yaklaşım gerektirir.

Sonuç olarak tarih, çizgisel süreklilik içinde ilerleyen bir yapı değil; yeri geldiğinde karı dırdırı, kaynana zırıltısı, elti fişteklemesi gibi arazlarla ciddiyeti deforme olan sıçramalar, kırılmalar, geri dönüşler ve sapmalarla dolu karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, bazen ilerler, bazen geriler bazen de beklenmedik yönlere savrulur. İçinde düzenli bir mantık arayışı, çoğu zaman bu karmaşıklığı gözden kaçırma riskini taşır. Tarih, belirli bir planın ya da tasarımın gerçekleşmesi değil sürekli oluş halinde olan, açık uçlu ve öngörülemez bir hareket olarak kavranmalıdır. Bu nedenle onu anlamak, tek bir doğrultu ya da aşama şemasıyla değil çoklu nedenlerin ve olasılıkların iç içe geçtiği bir perspektifle mümkündür.

***

Tarih, sürekli parçalanan zeminlerde, kırılan çatlakta diyalektik değil ilerisini bilmediği güzergahta, tecessüsle, tesadüflerle ilerler. Bilinen tek şey bugün ya da yarın denilecek şeyin geçmişimizin bir bakiyesi olduğudur. Geleceği yaratacak sınıfların, geçmişi yaratan despotlardan farkı olmayacaktır. Tarih varsa bu insanın eşyayı üretme kapasitesindendir; haksızlıkları, hiyerarşiyi, iktidarları ve sömürüyü yaratan neden hep aynıdır. Nesneler, öznenin kaderini belirlemektedir.

Geleceğe ait ütopyalarıyla ideolojiler, misyonerlerine imtiyazlar ve bahtiyarlar ekonomisi etrafında kümelenmiş bir ilahiyat rejimi sunarlar. Galerilerde, müzelerde, müzayedelerde devrim yapan gerçeküstü isyancılar, 1871'lerdeki dünyanın bugüne agrandize edilmiş metafizik görüntüsüyle avunurlar; hepsi değil. Dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı insanın kendine karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetidir.

***

Melek'le bugün arabada konuşurken kırmızı ışıkta durdum, sordum: "Benim adım, benim profilimi yansıtıyor mu? Senin adın "Durgun" olmalıydı, dedi, ekledi: "Hep durgunsun, tepkisizsin, sessizsin; yüzüne bakınca ne düşündüğün anlaşılmıyor. Ekşimiş bir ifade, suratına geçirilmiş bir maske gibi sabit." Yeşil yandı, gazladım geçtim.

***

ABD emperyalizmi haklılığına kanıt olarak gücünü test ettiği savaş aygıtlarını ve barbarlık menşeili uygarlık referanslarını gösterirken, liderlerinin absürd siyasetleri kolaylıkla dünyanın maskarası olabilmektedir. Sıfatlar eylemleriyle tanımlanabilir. İyi, varlığıyla şifa verendir. Kötü, canlı yaşamın sağlık pınarlarına, hayat damarlarına, moral değerlerine kast edendir. Benjamin Netanyahu'nun varlığında temsil gücünü bulan Kötülük, özgür bir pozisyon değildir; ister ikili ilişkilerde, mikro cemaatlerde ya da türler ve halklar arasındaki irtibatlarda olsun dibine kadar politik bir terimdir; hayatta alçağın, hainin, sahtekarın, itin, uğursuzun, acılardan sevinç devşiren psikopatların, işbirlikçiler ile ahlaksızlıkların rafine suçlarının ve eylemlerinin tamamlayıcısıdır.



Günümüzdeki savaş foto muhabirlerini öznel bir seçimle şöyle sıralayabiliriz: James Nachtwey, (1948) Don McCullin, (1935) Lynsey Addario, (1973) Sebastião Salgado, (1944) Susan Meiselas, (1948) Peter van Agtmael, (1981) Ron Haviv (1965) Mohamad Abazeed, Abdullah Doumany, Sameer Al-Doumy, (1998) Karam Al-Masri, (1991) Delil Souleiman, Joseph Eid. Uluslararası ödüller, uzun bir kariyer ve çatışma bölgelerindeki etkileriyle öne çıkan muhabirler arasında takip ettiğim bir isim olan AFP'den Amer Almohibany'nin 2016 tarihli "Suriye'de Bayram" kadrajı benim gözümde unutulmazdır.

***

Paris Komünü, 18 Mart 1871 - 28 Mayıs 1871

Determinizm, "her şey zorunludur, başka türlüsü olamaz" derken volontarizm," her şey iradenin ürünüdür, irade isterse başka türlü olur" der.


Resim: Wojciech Weiss, 1950 Manifesto

Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.

Parafraz (anonim aforizma) tarihsel determinizmin nadide bir örneğidir. Tarihte gerçekleşen her olayın zorunlu olduğu ve başka türlü olamayacağı iddiası klasik determinist tarih anlayışının en yoğun ifadesidir. Bu yaklaşım Hegel’in tarih felsefesinde temellenir; zira Hegel’e göre tarih rastlantıların değil aklın kendi kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu nedenle tarihsel olan yalnızca olmuş olduğu için değil aklın zorunlu bir uğrağı olduğu için olması gerekendir. Bu düşünce onun "gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir" önermesinde kristalize olur. Ancak bu formülasyon tarihsel sürecin her aşamasını mutlak bir zorunluluk olarak kavrama riskini de beraberinde getirir. Marx ise Hegelci diyalektiği maddi temele oturtarak bu zorunluluğu yeniden yorumlar. Ona göre tarih soyut bir aklın değil üretim ilişkilerinin ve sınıf mücadelelerinin belirlediği somut bir süreçtir. Bu bağlamda tarihsel olaylar keyfi değil belirli ekonomik ve toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkar; dolayısıyla "başka türlü olamazdı" iddiası ancak bu maddi koşulların belirleyiciliği çerçevesinde anlam kazanır. Ne var ki Marx'ta bile bu zorunluluk mutlak değildir; tarih belirli sınırlar içinde insan eylemine açık bir süreçtir. Bu nedenle "tarihte ne olduysa olması gerektiği için olmuştur ifadesi felsefi açıdan güçlü bir soyutlama olmakla birlikte eleştirel bir dikkatle ele alınmalıdır. Zira bu tür bir yaklaşım tarihsel olumsallığı insan iradesini ve alternatif olasılıkları dışlama tehlikesi taşır; böylece tarih yalnızca gerçekleşmiş olanın meşrulaştırıldığı kapalı bir zorunluluk alanına indirgenebilir.

1871 Paris Komünü, modern tarihin en önemli devrimci deneylerinden biri olarak kabul edilir. Bu kısa süreli (18 Mart – 28 Mayıs 1871) yönetim, işçi sınıfının ilk kez devlet iktidarını doğrudan ele geçirdiği ve kendi adına yönettiği bir girişimdir. Komün, Fransa-Prusya Savaşı'nın (1870-1871) yarattığı kriz ortamında doğmuş, Üçüncü Cumhuriyet'in kurulması ve Paris'in kuşatılması sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmuştur.

Fransa-Prusya Savaşı, Napolyon III'ün İkinci İmparatorluğu'nu çökertmiş ve Eylül 1870'te Üçüncü Cumhuriyet ilan edilmiştir. Paris, yaklaşık dört ay süren Prusya kuşatmasına maruz kalmış; açlık, hastalık ve bombardıman kenti harap etmiştir. Savaşın ardından Fransa, Frankfurt Antlaşması ile Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmiş ve ağır tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Bu yenilgi ulusal onur kırılmasına yol açarken Paris'teki Ulusal Muhafızlar (çoğunlukla işçi ve küçük burjuva unsurlardan oluşan silahlı halk gücü) arasında radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Yeni cumhuriyet hükümeti, başkanı Adolphe Thiers önderliğinde Paris'teki topları (özellikle Montmartre'dekileri) geri almak istemiş; bu girişim 18 Mart 1871 sabahı halk direnişiyle karşılaşmıştır. Ulusal Muhafızlar ve halk, askerlerin toplara el koymasını engellemiş, iki general (Lecomte ve Clément Thomas) linç edilmişlerdir. Thiers hükümeti Versay'a kaçmış, Paris'te fiili bir iktidar boşluğu oluşmuştur. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi geçici yönetimi üstlenmiş ve 26 Mart'ta seçimler düzenlenerek Paris Komünü resmen kurulmuştur.

Komün diğer cemaatler gibi heterojen bir siyasal bileşime sahipti. Blanquistler (devrimci komplo yanlısı), Proudhoncular (federalist ve kooperatifçi sosyalistler), Jakoben gelenekten gelen radikaller ve Marxist etkiler taşıyan unsurlar bir aradaydı. Yönetim organı Komün Konseyi, doğrudan demokrasi ilkelerine dayanmaktaydı. Temsilciler her an geri çağrılabilir, maaşları ortalama işçi ücretini aşamazdı. Bu durum yürütme ile yasama ayrımını ortadan kaldırılmaktadır.

Komün'ün temel politikalarıysa şunlardır:
Kilise ile devletin ayrılması; dinî kurumların kamulaştırılması ve okulların laikleştirilmesi. Gece fırınlarda çalışmanın yasaklanması, 10 saatlik işgünü uygulaması ve kadın-erkek eşit ücret talebi. Fabrikaların (sahibi tarafından terk edilenlerin) işçi kooperatiflerine devri. Rehinelerin serbest bırakılması girişimleri ve kamu hizmetlerinin halk denetimine açılması. Ordu yerine halk milisi (Ulusal Muhafız) oluşturulması.

Bu önlemler, 19. yüzyıl sosyalist akımlarının eklektik bir sentezini yansıtsa da proletarya diktatörlüğünün ilk somut biçimini temsil etmektedir. Karl Marx, Komün'ü "burjuva devletinin parçalanması" ve "işçi sınıfının kendi kendini yönetmesi" olarak değerlendirir. Fransa'da İç Savaş adlı eserinde dünya tarihindeki bu eşsiz tecrübeyi analiz eder.

Komün, Versay hükümetinin ordusu karşısında savunma pozisyonu aldı ancak proaktif bir taarruz stratejisi geliştiremedi. 21 Mayıs 1871'de Versay birlikleri Paris'e girdi ve 28 Mayıs'a kadar süren "Kanlı Hafta" (Semaine Sanglante) başladı. Barikat savaşları, sokak çatışmaları ve toplu infazlarla karakterize edilen bu hafta, Komün'ün sonunu getirdi. Komüncüler bazı simgesel yapıları (Tuileries Sarayı, Hôtel de Ville) ateşe vermiş olsa da askeri üstünlük Versay tarafındaydı. Ne ki bastırma sırasında 20.000 ila 30.000 Komüncü öldürüldü (çoğu teslim olduktan sonra kurşuna dizildi) on binlercesi tutuklandı ve sürgüne (özellikle Yeni Kaledonya'ya) gönderildi. Versay hükümeti, Komün'ü "kızıl terör" olarak damgalayarak gayri-meşrulaştırmaya çalıştı.

Paris Komünü, işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirdiği ilk tarihsel deneyim olması bakımından dönüm noktasıdır. Marx ve Engels için proletarya diktatörlüğünün pratik biçimi; Lenin için ise Ekim Devrimi'ne ilham kaynağı olmuştur. Komün, doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir temsilciler, halk milisi ve kilise-devlet ayrılığı gibi kavramların somut uygulamalarını sunmuştur. Aynı zamanda yenilgisi, devrimci hareketlere kritik dersler vermiştir: Merkezi otorite eksikliği, askeri hazırlıksızlık, iç bölünmeler ve burjuva devletinin direncinin hafife alınması gibi unsurlar sonraki devrimlerin stratejilerini şekillendirmiştir. Anarşist, sosyalist ve komünist geleneklerde sembolik bir yer tutan Komün, "ezilenlerin kendi kaderini tayin hakkı" ve "devletin söndürülmesi" fikirlerinin öncüsü kabul edilir. Sonuç olarak, 72 günlük Paris Komünü hem büyük umutların hem de acımasız karşı-devrimin somutlaştığı tarihsel bir laboratuvardır. Yenilgiye rağmen modern sosyalist hareketin temel taşlarından biri olarak kalmaya devam etmektedir.

Marx ve Engels'in Paris Komünü (1871) üzerine yazdıkları Fransa’da İç Savaş (The Civil War in France, 1871) kitabı (makaleler) ile Engels'in bu kitaba yazdığı 1891 tarihli önsözde ve çeşitli mektuplarında yer alır. Bu metinler özetle şöyledir:

İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz. İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini kanıtlamıştır.

→ Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto’nun 1872 Almanca baskısına yazdıkları Önsöz (Paris Komünü deneyiminden çıkarılan en temel teorik ders; Komün'ün devlet teorisine etkisi burada vurgulanır). Paris Komünü, proletarya diktatörlüğünün somut biçimidir. Paris Komünü'ne bakın – işte proletarya diktatörlüğü odur.
→ Friedrich Engels (1891 tarihli önsözde ve çeşitli yazılarında; proletarya diktatörlüğünün ilk tarihsel örneği olarak Komün'ü gösterir).
Paris Komünü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesidir.
Komün esas olarak bir işçi sınıfı hükümetiydi; üreten sınıf ile gasp eden sınıf arasındaki mücadelenin ürünüydü; emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesiydi.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün tarihsel önemi üzerine en çarpıcı tanımdır): İşçi sınıfı Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. İşçi sınıfının Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. Şehitleri işçi sınıfının büyük yüreğinde ebedileşmiştir. Katilleri ise tarihin duaları bile kurtulamayacakları o ebedi teşhir direğine çivilemiştir.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 - Kanlı Hafta sonrası, Komün'ün şehitlerini ve katillerini karşılaştıran unutulmaz kapanış cümleleri şöyledir.
Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyor!
- Bu Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyorlar!"
→ Karl Marx, Ludwig Kugelmann’a mektup, 12 Nisan 1871 (Komün'ün başlangıcındaki coşkusunu yansıtan ünlü ifade: Proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini merak ediyorsanız, Paris Komünü’ne bakın!
→ Friedrich Engels (1891 önsözü ve sonraki yazılarında yankılanan en özlü hali; Komün'ü proletarya diktatörlüğünün pratik örneği olarak sunar).
Komün, mucizeler beklemiyordu; hazır ütopyaları halk kararnameleriyle dayatacak değildi.
"İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. Halk kararnameleriyle hazır ütopyaları dayatacak değildi."
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün gerçekçi ve bilimsel karakterini vurgulayan ifade).
Komün'ün tarihsel önemi, kısa ama güçlü darbelerle, eşi benzeri görülmemiş bir açıklık ve doğrulukla çizilmiştir.
→ Friedrich Engels, Fransa’da İç Savaş’a 1891 Önsözü (Marx'ın eserini överek Komün'ün analizinin eşsizliğini vurgular).
Bu alıntılar, Marx ve Engels'in Komün'ü hem büyük bir coşkuyla selamladığını hem de bilimsel bir eleştiriyle (askeri hatalar, merkeziyet eksikliği vb.) incelediğini gösterir. En kapsamlı Türkçe kaynaklar arasında Sol Yayınları'nın Paris Komünü Üzerine (Marx-Engels-Lenin derlemesi, Kenan Somer çevirisi) ve Fransa’da İç Savaş eserleri yer alır. Komün, Marksizm tarihinde devlet teorisinin, proletarya diktatörlüğünün ve devrim stratejisinin temel taşlarından biri olarak kalmıştır.

Konuyla elimizdeki ilgili üç kitap: Serol Teber, Paris Komününde Üç Türk, Tales 1871, Olivier Lissagaray Paris Komün Tarihi, Victor Hugo, 1871 Günlük ayrıca 1866'da Istanbul'da bir gazete çıkartıktan sonra Paris Komünü'nünde öldürülen Gustave Flourens'i Taner Timur yazar

***

Eğer kapitalist üretim yerine toplumsal üretim söz konusu olsaydı toplumun elinde bulunan toplumsal emek-zamanının ancak toplumun çeşitli kullanım-değerleri üretmek için gereksinim duyduğu emek-zamanı oranında çeşitli üretim dalları arasında tüketime göre dağıtılması gerekirdi. Toplumsal emeğin farklı üretim dalları arasında belirli bir oranda dağılımı dengesiz kıtlık ve bolluk sorununu çözerdi. Ama meta üretimi koşullarında bu orantılı dağılım ancak değer yasasının kör işleyişi aracılığıyla ve piyasa fiyatlarının sürekli dalgalanmaları yoluyla gerçekleşir. Bu dalgalanmalar toplumsal emeğin belirli üretim dallarına aşırı veya yetersiz hasatına yol açar; sonuç belirli üretim dallarında aşırı diğerlerinde ise yetersiz üretim yaratır; krizler ve durgunluk dönemleri birbirini izler.

***

Toplumlar yalnızca siyasal ya da hukuksal sistemlerinin meşruiyetini yitirmesiyle çözülmezler. Çürüme, kanuniliğini halk nezdinde yitirmiş uygulamaların gündelik hayatın tabii bir eklentisi olmasıyla başlar. Aykırı olanın sıradanlaşması, adaletsizliğin, kayırmacılığın, talanın ve eşkiyalığın olağan bir düzen gibi kabul edilmesi ve oligarklar lehine kurallaştırılan istisnanın normun yerini almasıyla sürer. Parçapinçik olan toplumsal bilinç dumura uğrar, gabi önermelerle kurumsal organizasyon aşınmaya başlar. Sorun artık rejimin meşru olup olmadığında değil hayatlarımız temellük eden pratiklerle varlığımıza el koyma modellerinin olağan kabul edilmesiyle ortaya çıkar. Az gelişmiş demokrasiler, ortaçağ ahlakını içinde barındıran kusurlu ekonomilerdir; topluma sirayet eden çöküş tam da bu kanıksama zaafiyeti ile başlar.

***

Melek, "blogda bu kadar yazıyorsun, kimse okuyor mu? diye sordu. "Bir kişi bile okusa yeter" dedim. "Ya bir kişi bile okumazsa?" diye sordu. "Yine de yazardım" dedim.

***

Ankara’nın alamet-i farikası olan Erdal Akalın'ın sahibi olduğu Dost'un 49 yıllık serüvenini Nazlı Berivan Ak ölümsüzleştirdi. Bugün sıkça Dost'tan bahsedilme vesilesiyle açılan diğer kitap sergileri...

1965 yılında Erdal Öz ile Ünal Üstün Ankara Kızılay'da Zafer Çarşısı'nda Büyük Sinema'nın üst katında Sergi Kitabevi'ni kurdular. Dönemin genç aydınları, üniversite öğrencileri, İlhan Berk, Turgut Uyar, Bilge Karasu, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Fethi Naci gibi yazarlar buranın müdavimleri arasındadır. Erdal Akalın birkaç yıl sonra gene Sıhhıye'deki Zafer Çarşı'sında bugün efsane addedilen Dost'u açtı. Dost daha sonra Konur ve Karanfil sokaklarında bir inat haline gelen meşgalesine devam etti. 1984'te meslekten kitapçı Sabri Kabalcı'nın Beşiktaş'taki Kabalcı yayıneviyse çok geniş yayın skalasıyla kültür dünyamıza unutulmaz telif ve çeviri eserler kazandırmıştır.

Fransız yazar Jean Rouaud, 1983-1990 yılları arasında Paris'in 19. arrondissement'ında (rue de Flandre'de) bir gazete büfesi/kiosku işletti. 1990'da Les Champs d'honneur romanıyla Prix Goncourt'u kazandıktan sonra işi bıraktı. Bu deneyimlerini otobiyografik bir seri olan "La vie poétique"nin 5. cildi Kiosque (2019, Grasset yayınları) adlı kitabında detaylıca anlatır. Kitap, o yıllardaki günlük hayatını, müşterileriyle ilişkilerini, Paris sokaklarındaki gözlemlerini, basın dünyasının değişimini ve yazarlığa geçiş sürecini yansıtır. Kiosque'tan dünyayı izleme metaforik bir pencere gibi betimlenir; soğuk kışlar, sıcak yazlar, haberlerin akışı ve insanlık halleri üzerine şiirsel bir anlatımla aktarılır. Gazete Büfesi / Bayii İşleten Türk Yazarlar şunlardır: Metin Savaş, Türk edebiyatının özgün ve az bilinen yazarlarından biridir. Yıllarca Balıkesir merkezde, Zağnos Paşa Camii karşısındaki küçük bir büfeyi sahiplenmiştir.

Kitapçılık, yazarlar arasında yaygın meslektir. En bilinen örnek Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz. Ankara'daki kitap tezgahından sonra Istanbul Ankara caddesi üstünde meşhur Enver Paşa'nın atıyla tırmandığı Vilayet'in hemen yanıbaşında 1970'lerde bugün de yaşayan Can yayınlarını kurdu. Bir başka örnek ise Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Aksaray'daki Betik Kitapevi'dir. Valide Cami'nin karşısında, Valentin Kemeri'ne giden yolun köşesindedir. Diğerleri: Ahmet Halit Yaşaroğlu: Cumhuriyet dönemi şair ve yazar (Halit Fahri Ozansoy, Şukufe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi isimlerin ilk kitaplarını bastı. İşyerini daha sonra oğullarına devretti. Hüseyin Hilmi Çığıraçan (Hilmi Kitabevi): Ahmed Refik, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların yayıncısıydı. Babıali'de uzun yıllar kitapçı işletti. Semih Lütfü Erciyas (Semih Lütfü Kitabevi): 1906'da kurulan dükkânı yaklaşık 80 yıl sürdürdü; ölümünden sonra eşi devraldı. Yayıncılık da yaptı. Tarık Edip Burkan (Tarık Edip Kitabevi): Babası Ahmet Edip Bey'in Ankara'da açtığı kitapçı dükkânını devraldı ve işletti. Hem kitapçı hem yayıncıydı. Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları sahibi): Kitapçı / yayınevi sahibi olarak tanınır; eşi Ayşe Zarakolu ile birlikte uzun yıllar bu alanda çalıştı.

İrfan Yalçın, (1934-2024) Küçük insanın trajedilerini, yalnızlığı, toplumsal yaraları işleyen gerçekçi ve derin anlatımıyla tanınır. 1960'ta İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı'nı bitirdikten sonra Kozan, Çarşamba ve Zonguldak'ta yaklaşık 6 yıl Fransızca öğretmenliği yaptı. 1973'te Zonguldak'taki öğretmenlik görevinden ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Bu dönemde Z Yayınları'nı kurup yönetti. 1973 - 1985 arasında Taksim, Meşelik Sokak'ta küçücük bir kitabevi işletti. İrfan Yalçın'ın eserlerinde (örneğin Genelevde Yas gibi romanlarında) Taksim civarı mekanlar (Maksim Gazinosu önü gibi) betimlenir, ama kendi büfesiyle ilgili Fransız yazar Jean Rouaud gibi otobiyografik ögeler doğrudan eserlerine yansımaz. Önemli eserleri: Genelevde Yas (1978), Ölümün Ağzı (1979), Fareyi Öldürmek (1980), Büyük Soytarı (1983), Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi (1991), Annem, Babam ve Ben (1995), Pansiyon Huzur. Bir dönem Fransızca öğretmenliği, çevirmenlik yaptı. Arkadaşım Emel Eratlı Taksim'deki büfenin müdavimlerindendi, adını ondan sıkça duyardım. 2024'te 90 yaşında vefat etti.

İrfan Yalın: T24'te "Koleksiyoncu" köşesiyle yazan yazar/edebiyatçı. Daha çok deneme ve koleksiyonculuk temalı yazılarla biliniyor.

Mütedeyyin Ömer Lekesiz'in Kadıköy Mühürdar'daki dükkanı uzun yıllar önce kapandı. Nişantaşı, Nişantaşı kitabının yazarı rahmetli Suha Tuğtepe'nin (1956-2009) Nişantaşı cadde üstünde Olgunlaşma'nın önünde sahaf tezgahında sık sık Orhan Pamuk'la rastlaşırdık. Birgün Zeyyat Selimoğlu'yla (1922-2000) yürürken Üçgen'in önünde Pamuk ile karşılaştık. Selimoğlu, "Cumhuriyet'ten Emin Çetin'i tanıyorsun değil mi?" diye sorduğunda "tanıyorum ama buradaki Emin ile gazetede yazan Emin Çetin'in aynı kişi olduğunu bilmiyordum" dedi. Biraz ileride ressam Cemil Başo, onun ilerisinde Teşvikiye Cami önünde oyuncu Nejat İşler'in ikinci el yayınlar sergisi vardı.

Aklıma geldikçe diğerlerini de yazarım.

***

Alfa Yayınları'ndan çıkan Henrik Eberle ve Matthias Uhl imzalı Hitler Kitabı, Stalin için hazırlanan gizli raporlara ve tanık ifadelerine dayanan, Hitler'in özel hayatı ile yönetim tarzını inceleyen kapsamlı bir biyografik çalışmadır. 664 sayfalık eser, Berlin sığınağındaki son günlerini de kapsayan detaylı tarihsel bir belgedir. Hitler'in yaverleri Heinz Linge ve Otto Günsche'nin Sovyetler tarafından sorgulanmasıyla elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur. Araştırmanın odaklandığı yer Hitler'in kişiliği, günlük alışkanlıkları, üst düzey Nazilerle ilişkileri ve savaş kararlarını nasıl aldığı konusudur. Joseph Stalin için özel olarak hazırlanan bu rapor, "Hitler Dosyası" olarak da bilinir. 150 sayfayı aşan kaynakça (s. 513-664) rejimin eylemlerini anbean izlemekte ve paylaşılan belgeler faillerin cürüm teşkil eden eylemlerinin köklerine inmektedir. Ayrıca, Alfa Yayınları'nın Mark Mazower tarafından yazılan Hitler İmparatorluğu: İşgal Avrupa'sında Nazi Yönetimi adlı bir diğer önemli inceleme de mevcuttur.



***

Sadece eldeki olgular tarafından koşullandırıldığında siyasal, taraflı olan gerçeği üretir. Birlikte, bir arada yaşam olarak adlandırılan mefhumdan bahsetmemiz elbette meşrudur. Halbuki tarihte hiçbir filozof, emeğin mübadeleye açıldıktan sonra emekle sermaye birlikteliğinin üretici olduğu kadar öldürücü olan etkisinden bahsetmez, sermayenin olmadığı bir toplum önerisinde bulunmaz.

***

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi hikayesinin merkezinde klasik Freudcu melankoli mekanizmasının en saf hali vardır. Kaybedilen nesneyi yas tutarak içselleştirmek yerine onu fetiş nesneye dönüştürerek dışsallaştırılması gerçek anlamda kaybı inkâr etme çabasının semptomatik halidir.

Romanıyla aynı adı taşıyan müzeyi 28 Nisan 2012 tarihinde açtı. Merhamet Apartmanı'nda başladı her şey. Füsun'la Kemal'in hatırası olan eşyaların toplanıp, sergilendiği müze fikri Orhan Pamuk'un kafasında romanla birlikte şekillendi. Nobel ödüllü yazar, bu projenin 15 yıllık hayali olduğunu belirtiyor. Füsun Keskin'in ailesiyle oturduğu dört katlı ev artık zihinsel değil maddesel bir gerçek. Kendi roman kahramanı Kemal gibi satın alıp müzeye dönüştürdüğü bina İstiklal Caddesi'ne yakın, Çukurcuma'da. 1200’den fazla nesnenin/eşyanın sergilendiği mekanı yazar, en ince ayrıntısına kadar tasarlamış. Orhan Pamuk, bu projenin içindeki ressamı ortaya çıkartan bir iş olduğunu söylüyor...



"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" der ve biter roman. Herkesin bilmesi/bilinmesi isteği, yazarın içten bir talebidir. Samimiyetini, 'masumiyet' projesini görünür kılarak gerçekleştirir. Müzeler, aksi yönde bir hamle çabası olarak ortaya çıksa da, uygulamada çürümenin ontik/varlıksal kaderine, malzemenin zamana direnişine karşı durmak imkansızdır; süreç perdelenir.. Ölümsüzlüğü isteyen yazarın burada 'kendi' kavramıyla karşıt, antagonist dayanışma mücadelesine şahit oluyoruz.. Ne var ki diyalektik terminolojisiyle söylersek, çelişki ile antagonizm aynı şey değildir. Beni öldürmeyen beni yaşatır, der Nietzsche.. Ölümsüz olma mekanı hazırdır ama Adorna'nın söylediği gibi "Kültür endüstrisinin ürünleri, insanları perişan halde bile olsalar, canlı biçimde tüketecektir." Buna rağmen, müzeye kaçmak, materyalin zamana karşılık yarışında mümkün olduğunca olabildiğince yaşatacaktır popüler yazarın şimdiki zamanla sınırlı kendi/lik hikayesini..

Istanbul Masumiyet Müzesi ..

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabını görselleştirdi. Çok açık olarak söylenebilir ki, yazarın/sanatçının amacı meramını ifade etmekse, Pamuk rahatlıkla kulvar değiştirebilir. Yazarlığı çetrefilli, hakikatı buğulu, dili yorucudur Pamuk'un. Buna rağmen görsel sanatlarda bariz bir tasvir, sahih bir aktarım becerisine, malumu paletinde renklendirme yeteneğine sahiptir. Yaratıcı bir zekanın işlevi anlatıcı da as'l bundan sonra başlar. Ne ki materyalize olmuş Masumiyet Müzesi'nde, sığ bir hikaye çerçevesinde imkanlarını hovardaca savurduğu bir işgüzarlık sergilediği de söylenebilir; bu da işin diğer yanı.. Bundan sonra yapması muhtemel işlerde yazarın işaret ettiği panoramada göstereceği ekonomi, imkanlarını teşhirde tevazu önemli.. Niye önemli? Pragmatik bir amaç uğruna; seyirciyi tüketmemek ve kaybetmemek için. İzleyicinin dikkatini, teferruata boğmadan enerjisini en başta -ilk katta- yitirmemesi için gerekliliktir bu tasarruf.. Daha gerilimsiz bir şahsi üslupla, ilgiyi kendi üstüne kilitlemeden.. Ortak zihine, toplumsal paradokslara ait sorunların, memnuniyetsiz ruh hallerinin, kıstırılmışlığın, nekrofobiyi-hobiyi değil, yaşamı kışkırtan hikayelerin anlatıldığı yeni ev/müzelerin bu mefluç şehre zenginliğin ötesinde dönemsel bir yorum da katacağı muhakkaktır. Geriye kalıyor, Füsun'la Kemal hikayesinde bizi ilgilendiren bir efsun var mı?' Müzelerin asıl konusu gururdur, diyor Kemal; bu oyuna katılarak 'Biz' bu eylemde kimi eyliyor, kimi temsil edip, kime hizmet ediyoruz ? Önemli olan piyonu oynayan öznenin esere yabancılaşması, kendini bir yere yerleştirememe sorunu.. Soru varmış gibi şey'lerin dünyası hareketli; nesnelerin eylem hali ışıltılı.. Masal dünyasından bize göz kırparak kurmaya çalışılan diyalog. Zor olan bu oyuna gönüllü katılmak!

Bilinen hikayedir: Büyük Rus edebiyatçı Vladimir Mayakovski, Liliya Yurevna Brik'e aşık olur. Lilly'ye şiirler yazar. Sevgiyle yazılmış sözler şairin ruh halini gösteren eşsiz dizelerdir. Devlet başkanı Lenin'e Mayakovsk'nin şiirlerini gösterirler. 'Kitap olarak basalım mı?' diye sorarlar. 'Basın!' der. Kaç adet basılacağını sorduklarında iki adet basılmasını önerir. 'Birini şaire diğerini de sevgilisine verin!' der. Çünkü bu iki kişilik bir hikayedir; bizi ilgilendirmez..

Yaygın olan bu hikayenin asıl versiyonu şöyledir: Şair Konstantin Simonov'un nişanlısı Valentina Serova'ya yazdığı şiirleri gören Stalin, matbaaya gönderilen kitabın sadece iki adet basılmasını ve nüshaların sevgililere verilmesini söyler: "İki kişi arasındaki meseledir, onlardan başka kimseyi ilgilendirmez." Bkz. Pavel Sudoplatov, Özel Görevler, s. 178 

Biri çıkar da Mayakovsky, Lilly için, Orhan Pamuk bizim için yazdı diyebilir. O zaman ona şu soruyu sormak gerekir: Materyalize edilen müzelik bu öyküdeki amaç ne? Görsel malzemenin bizi ikaz ettiği sıradışı bir farkındalık, günlük ya da ufki yaşama ait bir soru, Füsun'la Kemal’in hatırası dışında öğrettiği bilinmedik bir şey var mı? Biz böyle söylüyoruz ama Pamuk'un yaptığı çalışmayı benzersiz bulup, edebiyatçının kitabı aşan yaratıcılığını eleştiri dışında tutan sivil bir müfreze var; gazete/dergi köşelerinden yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Moralite olarak yazdıklarıyla kültür hayatına yaptığı katkı inkar edilemez; bizse görsel malzemeyi tartışıyoruz..

***

Rahmetli Ahmet Cemal, 2012 Nisan tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Masumiyet Müzesi’ ya da Birey Nedir? diye soruyor ve gene kendi cevaplandırıyor : 'Orhan Pamuk, dünyada bir ilk olan bu girişimiyle bir yazarın hayatını anlatmıyor. Bir yazarın bir romanının öyküsünü anlatmıyor. Yaptığı –ne kadar vurgulansa azdır!-, bir yazarın bir romanındaki baş kişilerin yaşamlarını, o kişilerin yaşamları boyunca günlerin akışı içerisinde en yakın çevrelerinde yer almış nesneler ve belgeler aracılığıyla belli bir mekânda görselleştiriyor..'

Masumiyet Müzesi web sayfası
https://www.masumiyetmuzesi.org/

***




Doç. Dr Hanifi Macit'in daha önce yayımlanan Anarşist, Egoist, Nihilist kitabının devamı Max Stirner : Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm

Çevirmenler Fikret Arargüç ile Hanifi Macit'in önsözde çok doğru bir tespitleri var. "Stirner, sorunları çözme gayretiyle değil, görme ve gösterme gayretiyle çalışmış bir düşünürdür." diyorlar. Bu tespit çok yerinde ve önemlidir. Çünkü tüm modern düşünürlerin büyük bir heyecanla katıldığı Hegelci tez/antitez/sentez iddiasına karşın hakikati bulmak için referans gösterdiğimiz doğada 'sentez' diyebileceğimiz bir 'doğru' yoktur. Hayat sadece tek başına gerçekleştirdiğimiz bir tecrübeden ibarettir. Dünyadaki tüm tepeden inme müdahaleler, doğruyu bildiğini, sentezi yaptığını sanan kaba gücün 'sorunları çözme gayretiyle' insan iradesini ortadan kaldıran eylemleridir ki, toplumsal çıkmazın nedenidir. Zaten kendisi de 'ölmeyi bilen bilgi, hayatın kendisidir' diyor. Günümüzde asıl tartışılması gereken budur!

Burjuvazinin kültürüne karşın proletaryanın ideolojisi vardır. Aksi zannedilse de kültürüyle bir proletarya yoktur ama folkloruyla köylülük ve müzeleri, kurumlarıyla bujuvazi vardır. İşçi sınıfı felsefesi dediğimiz 'diyalektik materyalizm', burjuva ve köylülük arasına sıkışıp ezilenlere direnme gücü veren bir moral değer, hak iddia eden politik risale, zamanın ruhuna ait bir beden ve ekonomik refahı arzulayan bir sınıf için geçici bir siyasi malzemedir. Bugün postadan çıkan kitabı elime geçtikten yarım saat sonra bitirdim. Konu bir ölçüde bugüne kadar süren bir haksızlığı telafi etme zarureti, hatta sınıfların büyük anlatısında yeteri kadar açılmamış bir pasaj olduğu için önemlidir. Çeviriyi Dr. Fikret Arargüç ve öğretim üyesi Doç.Dr. Hanifi Macit yapmışlar. Stirner'in makalesini eğer Hegel'in Tüze Felsefesi'ni okudunuzsa rahat değerlendirebilir, döneme ait gereken irtibatlandırmaları yapar, Genç Hegelcilerin topyekun ifade ettiği karşı çıkışları bir nedene bağlar ve yerli yerine oturtabilirsiniz. -Dönem algısı için Nota Bene'den daha önce çıkmış olan bir başka eseri, Bruno Bauer ve Karl Marks'ı burada analım- Ancak Stirner'i anlamak için geçen yıl tamamı yayımlanan Marks'ın Alman İdeolojisi'ndeki 299 sayfa tutan yazıyı sakın kaynak kabul etmeyin. İkinci elden aktarımlarla 'biricik ve mülkiyet'i okumayın. O, Marks'ın bir başka vechesini dile getirdiği dönemin Hegel okumaları içinde ayrı değerlendirilmeyi hak eden tüm erk mekanizmalarının önüne savunduğu 'büyük' insanı koyan özgün ve yaratıcı bir ustadır. Makinanın dişlisi, devletin palikaryası, toplumun fedaisi olmayı kabul etmeyen 'özne' kabul etmek gerekir ki Freud'a yem olacak zenginlikte muhteşem egosuyla biraz netameli bir şahsiyettir. Fabrikalarda, pazarda, refah toplumunun üretim histerisiyle yabancılaştığı tüm toplum oluşumunda; kısaca Marks'ta.. Çokluğun içinde yok olmuş bireyin savunucusudur. Modernizm, Batının empoze ettiği yaşam şekliyle zuhur eden sanayi toplumunun geleceğine, ilerlemenin mecburiyet olduğuna inancın adıdır. Şizoid tutku ve güvenlik takıntılarıyla tüketim toplumu ritüellerine uygun meta/kültür mübedelesini yaratma telaşındaki müzakere pratiğinin amacı Avrupanın emperyal değerleriyle bir yaşam tarzı istibdadır. Postmodernizm ise bu inancın hedeflerinin serap olduğunun ve ilerlemenin rüya değil kabus hatta geri çıkamayacağımız topyekun obsesyon olabileceğinin anlaşılmasıdır. Her kültür ekonomik pozisyonundan önce diğer tarafa önermeleri ve genetik bağ, aşiretçi irtibatlarıyla narsist ve dolayısıyla etnosentriktir. O, akıl tutulmasına uğramış coğrafi oluşuma içeriden yöneltilen erken ve akılcı bir tepkidir. Modern insanın bilinç dışına gönderdiği nevrotik duygu ve patojen davranışlarına başkaldırır. Endüstri toplumunun düşünürü olarak yanlışı doğrulamaktan ziyade bir büyük oyun bozandır; yapıcı değil yıkıcıdır. Ne var ki, hiçbir dönem ne kendine ne felsefesine, ürününe, 'anarşist' demez. Ne var ki, devletin bağnazlığı karşısında idol arayan 'açık toplum' savunucuları anarşizmin felsefesini onunla başlatırlar. Nietzsche ise itiraf etmek gerekir ki, müştereklerindeki asli gerçeğiyle ruhi ve edebi varlığını doğrudan ona borçludur. Kapitalizm, Marksizm ve sermayenin bağrından doğan türevleriyle tüm ideolojiler; gene kendi muarızları tarafından revizyona tabi tutulmuşlardır. Buna karşın bireyi hayatın merkezine alan Stirnerci düşünce vahim kabul edilmiştir. Reddi oluşturan eşik 'emek' tanımına bağlanan şizoid arzudur; toplumun tüm değerlerini inkişaf ettiren 'üretim' paranoyasıdır. Entelijansıyanın başa çıkamadığı gücü sarakaya alma yolunu seçmiş olmasına hayret etmiyoruz. Her şartta günah keçisi ilan edilerek lanetlenen liberterlere, anarşistlere reva görülen bu muamele eski bir itibarsızlaşma yöntemidir. Bilinen az sayıdaki resminden biri Engels'in yukarıda yer alan karikatür. Bolca referans verilen, etkisi büyük olmasına rağmen neredeyse hiç bilinmeyen bu düşünürü Türkiye, İbrahim Türkdoğan'ın web üzerinden yaptığı nitelikli paylaşımlar ve değerli akademisyen Hanifi Macit'in daha önce yayımladığı kitap ve makalelerle bir nebze tanımıştı. 'Eğitimimizin Sahte İlkesi' başlıklı makale, Nisan 1842'den itibaren Marx'ın yönettiği Rhein Zeitung'un dördüncü sayısında yer aldı. Gazetenin genel yayın yönetmeninin bu yazıyı Stirner'den talep ettiğini düşünürsek aralarındaki husumetin, hasım/rakip olmaktan kaynaklandığını daha iyi teşhis edebiliriz. Zaten daha sonra kılıçların çekildiği Marx'ın 'Leipzig Konsili, Aziz Max' krıtiğinde 'kendi kurgusuyla hoşnut Stirner' hakkında bol hakaret, aşağılama, makaraya alma dışında da tutarlı bir eleştiri, ütopikliği karşısında tutarlı modernist bir öneri yer almaz. Gazetenin Nisan nüshasında yer alan 'Eğitimin Sahte İlkesi' yazısını Genç Hegelcilerin fikriyatın her bir parçasını tamamladığı düşünürün öteki yazıları takip etti. Fenomen Yayıcılık'tan çıkan kitap, bundan sonra da devam edeceğini umduğumuz Stirner araştırmalarının ilkini temsil ediyor diyebiliriz. Sn. Hanifi Macit ve Sn. Fikret Arargüç kültür yayımcılığında önemli bir eksiği kapamışlar ve çağı derinden etkiyen yazarına gereken itinayı gösterdikleri çevirileriyle bir görevi yerine getirmişlerdir.

www.fenomenyayimcilik.com
http://www.idefix.com/kitap/max-stirner-anarsist-egoist-nihilist-m-hanifi-macit/tanim.asp?sid=K1XQ881F6S7SF7VK5WDC
http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner

***

Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin bir boşluk, bir yabancılık yabancılaşma olarak görür ve ilişkileri bazen dostça ihlal, bazen düşmanca istismar etmekte mahsur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler.


***




Tanıl Bora yalnız değil; ona eşlik eden liberallerin hepsi de solcu değil: Murat Belge, Ömer Laçiner, Ahmet İnsel, Halil Berktay, Oral-İpek Çalışlar, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Ali Nesin, Adalet Ağaoğlu, Hadi Uluengin, Emre Aköz, Nur Çintay, Basķın Oran, Nilüfer Göle, Yasemin Çongar, Abdüllatif Şener, Akif Beki, Çetin Altan ve mahdumları Ahmet-Mehmet Altan, Mithat Sancar, Eser Karakaş, Asaf Savaş Akat, Muhsin Kızılkaya, Necmiye Alpay, Ufuk Uras, Ertuğrul Günay, Yıldıray Oğur, Perihan Mağden, Eser Karakaş, Taner Akçam, Ufuk Uras, Sinan Çetin, Ayşe Kadıoğlu, Ayşe Hür, Seyfettin Gürsel, Nuray Mert, Etyen Mahçupyan, Aydın Engin, Mehmet Ali Birand, Cüneyt Özdemir, Murat Belge, Ertuğrul Özkök, Ahmet İnsel, Ali Bulaç, Alper Görmüş, Aydın Engin, Oya Baydar, Fehmi Koru gibi isimlerle birlikte, 2002 sonrası Türkiye'de AKP'nin yükselişini teşvik eden entelektüel bir çevre oluşturdular. Eski Birikim dergilerinin kapakları ve yazıları incelendiğinde, bu grubun Kemalist vesayete karşı demokratikleşme vaadiyle AKP'yi destekleyerek bugünün otoriter iktidarının zeminini hazırladığı açıkça görülür; onlar, askeri darbe kalıntılarını temizleme bahanesiyle sivil toplumun liberal illüzyonunu pompaladılar, ancak bu süreçte özgürlükler yerine yeni bir hegemonyanın inşasına aracılık ettiler. Tarihin "yetmez ama evet" şafağında, Tanıl Bora'nın adı Baskın Oran, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Nuray Mert ve eski ikinci cumhuriyetçi klikle birlikte anılırken, bu liberal kesim AKP'nin AB reformları kisvesi altında yürüttüğü güç konsolidasyonunu alkışladı, fakat sonuçta laiklikten uzaklaşan, yargıyı siyasallaştıran ve muhalefeti bastıran bir rejimin suç ortağı haline geldi; post-2002 liberalizmi eleştirisi işte bu noktada yoğunlaşır, zira bu entelektüellerin naif demokratik hayalleri, neoliberal ekonomiyle iç içe geçen İslamcı otoriterizmin yükselişini maskelemiş, toplumun özgürlük taleplerini manipüle ederek bugünün baskıcı yapısını kalıcılaştırmıştır.





Murat Sevinç, aynı liberal sol profilin farklı bir görüntüsünü, tatlı yüzünü yazmış: Tanıl Bora ve 'Cereyanlar'… https://www.diken.com.tr/tanil-bora-ve-cereyanlar/ @dikencomtr

***


İnsanlarda mesafeyi kestirebilme duygusu vardır. Karşıdan karşıya geçmeden önce kişi hesaplar. Beyin algoritmik geometrik işlemler yapar. Düşen, katetmesi gereken yolu, gücünü, ağırlıklarını, zeminin girdi çıktılarını, taşın sertliğini, sürtünme engelini, yoldaki karşılaşmaları, yere kapaklanırken doğru pozisyonu hep hesaba katmak mecburiyetindedir.

Enis Batur, Sekizinci Günahın Sonrası adını verdiği denemelerinin Kırık başlıklı bölümünde (s. 25) 14 Mart 2013 tarihinde bir DVD dükkanında anlık zafiyetten doğan dikkatsizlikle girişteki basamağa takılıp düşmesini ve kırık kolla geçen süreçteki sıkıntılarını anlatıyor. Benzer bir hikayeyi 18 Mart 2024'te yaşadığım için yazmak gereğini duydum. Gerçi düştüğüm ve kolumu kırdığım yer kapalı bir mekan değil Şirince'de yedi dönümlük bir zeytin bahçesiydi. Bir anlık zafiyet değildi. Altı fazla yürümekten düzleşmiş Camper marka şehirli bir ayakkabı hafif yokuşu çıkarken kaymıştı. Sonunda o yakındaki Amerikan Hastanesi'ne gitmiş (olmalı) bense Şirince'ye en yakın olan Selçuk Devlet Hastahanesi'ne gittim. Daha sonra tam donanımlı bir sağaltım merkezine sevkettiler. Onun kolu askıya alınmış, benim kolum iki saat süren bir ameliyatın ardından alçılanmıştı. EB'nin 18 gün sonra çözülen askısına karşı benim 21 gün sonra açılan alçım, kolumda kasların katılaşmasına ve kemiklerin kireçlenmesine ve dolayısıyla ne klavyeye ne de kaleme dokunamama neden oldu. 3 haftalık bir fizik tedavi programı belimde hasar yarattı, iki hafta yattım. Enis Batur benimle yaşıt sayılır. Düştüğünde 61 yaşındaydı, onun sol, benim sağ kolum kırıldı. Neden yazdım bunları: çünkü insan hep kıyaslar. Hakikat bizi yaşatır ve yerden yere çarparak dönüştürür. Sınırları bilmek yaşamanın tek çaresidir. Toprak görmemiş, asfaltta ve merdivenlerde yaşamış insanlarız. Arazi, tarla, toprak artık doğal müttefikimiz değil. Taşraya karşı şehirde yaşamanın imkanları yabancılaştığımız tabiata nazaran daha iyi sayılır.


***

Kader yoktur; en azından insanın kendisini edilgen bir yazgının önüne bırakmasını meşrulaştıracak, hayatı dışarıdan yönetilen kapalı bir senaryo gibi kavramayı haklı çıkaracak bir yazgı yoktur. İnsan, hayatın tüm alanlarını ve her anını bilinç aracılığıyla tasarlar; kimi zaman açık seçik kararlarla, kimi zaman tereddütle, korkuyla, alışkanlıkla, hatta susarak ve geri çekilerek kendi varoluşunu biçimlendirir. Bu yüzden insanın dünyadaki gerçek varlığı, ona dışarıdan verilmiş bir öz değil kendi eylemlerinin, seçimlerinin, vazgeçişlerinin ve üstlendiği sorumlulukların toplamı olarak ortaya çıkan hakikattedir. İnsan yaşamı önceden tamamlanmış bir kader metninin okunması değil sürekli düzeltilen, bozulan, yeniden kurulan bir anlam inşasıdır. Tam da bu nedenle kişi yalnızca ne yaptığıyla değil neye razı olduğu, neyi reddettiği ve neyi mümkün kılmaya, muktedir kılmaya cesareti ölçüsünde kendi olur. Edebi düşünce uzun zamandır insanı bu kurucu gerilim içinde kavrar: İnsan hem dünyaya atılmıştır hem de o dünyada bir iz bırakmak, bir biçim vermek zorundadır. Trajedilerden modern romana kadar uzanan çizgide "karakter" dediğimiz şey çoğu kez dış koşulların içinde sınanan ama son tahlilde kendini seçimleriyle açığa çıkaran bir varlıktır. İnsanın hakikati çoğu zaman söylediği ilk sözlerde değil kritik anlarda aldığı tavırda belirir; çünkü bilinç yalnızca düşünen bir iç alan değil dünyaya yönelen, dünyayı yorumlayan ve ona biçim vermeye çalışan etkin bir kudrettir. İnsan kendini kurarken dili, hafızayı, arzuyu, korkuyu ve umudu birlikte kullanır; bu yüzden onun hayatı yalnız biyolojik bir sürüp gitme değildir. Tercihler anlamla örülmüş bir tarih yaratır. Kişi kendi hikâyesinin yazarıdır ancak bu bütünüyle özgür olduğu anlamına gelmez; tersine, tam da bu sınırlar içinde seçim yapmaya mecbur olduğu için özgürlüğünün ağırlığını taşır. Felsefi düzlemde bu düşünce insanın özünü hazır bulmadığı, onu yaşayarak ürettiği fikrine yaslanır.

Aristoteles, bu fikrin erken bir öncüsü olarak kabul edilir. De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinde, insan aklını bir "yazı tahtası" (tabula) olarak tanımlar ve bu tahtanın başlangıçta boş olduğunu, bilgilerin duyular yoluyla yazıldığını belirtir. Aristoteles'e göre zihin doğuştan herhangi bir içerik taşımaz; bilgi, duyusal deneyimler ve gözlemlerle şekillenir. Şu ünlü ifadesi bu fikri özetler: "Zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış bir yazı tahtası gibidir." Bkz. De Anima (Ruh Üzerine) Kitap III, Bölüm 4 (430a1-2) Bu görüş, Locke'un empirist yaklaşımının temel taşlarından biri olarak görülebilir. Kavramsal çerçeve bir manifestoya ihtiyaç duyar. Boş bir sayfada başlayan kişisel yazma eylemi, paylaşımdan sonra müşterek aklın bileşenleri olur. John Lock, 1690'da "İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Deneme" adlı eserinde insanın boş bir levha, "tabula rasa" olarak doğduğunu söyler

İnsan, ne salt doğanın kör zorunluluğuna indirgenebilir ne de toplumsal rollerin pasif bir taşıyıcısıdır. Bilinç, burada yalnızca farkındalık değil, aynı zamanda mesafe alma, yargıda bulunma, seçenek üretme ve kendini yeniden belirleme yetisidir. Kişi başına gelen her şeyi seçmez; fakat başına gelen karşısında nasıl bir anlam kuracağını, nasıl bir yönelim geliştireceğini, hangi değerleri kendi hayatının merkezi haline getireceğini belirler. Bu bakımdan insanın hakikati ona verilmiş bir yazgıdan değil yaşadığı çelişkiler içinde aldığı biçimden doğar. Varlık burada donmuş bir kimlik değil oluş halinde, sürekli sınanan, kendi üzerine dönebilen ve kendini aşmaya çalışan bir süreçtir. Bilinç, insanı yalnızca dünyayı bilen bir özne yapmaz; aynı zamanda onu kendi yaşamının mimarı haline getirir. Sosyal bilimler açısından bakıldığında da insan hayatı, bütünüyle dışsal yapıların ürünü olarak açıklanamaz. Elbette sınıf, aile, devlet, ideoloji, piyasa, gelenek ve kültür bireyin ufkunu sınırlar; hangi dili konuşacağımızı, neyi makul sayacağımızı, neye inanacağımızı, neyi arzulayacağımızı büyük ölçüde bu tarihsel yapılar belirler. Fakat insan tam da bu belirlenimler içinde konum alır, uyum sağlar, direnç gösterir, dönüştürür ya da yeniden üretir. Toplumsal olan ile kişisel olan arasındaki ilişki bu yüzden tek yönlü değildir. İnsan, toplumsal dünyanın sadece nesnesi değil aynı zamanda taşıyıcısı ve kurucusudur. Gündelik hayatın sıradan görünen seçimlerinde bile bilinç, mevcut düzeni onaylayan ya da ona çatlak açan bir etki yaratır. Bir meslek seçimi, bir arkadaşlık, bir suskunluk, bir itiraz, bir sevgiyi sürdürme ya da terk etme kararı; bunların hiçbiri salt bireysel psikolojiye indirgenemez ama hiçbiri de insanın etkin katılımı olmadan açıklanamaz. İnsan, kendini yalnız iç dünyasında değil kurduğu toplumsal ilişkilerde de tasarlar.
Gerçek kişinin dünyadaki varlığı kendi hakikati olur. Bu yalnızca ahlaki bir öğüt değil ontolojik ve toplumsal bir önermedir. Kişi hakikatini soyut ideallerde değil yaşanmışlığın somut dokusunda meydana getirir. Hakikat burada metafizik bir öz değil; insanın kendi bilinciyle dünya arasında kurduğu ilişkinin sahiciliğidir. Bir insanın neye inandığından çok, o inancı hayatında nasıl cisimleştirdiği önemlidir. Adalet dediğini gerçekten savunuyor mu, özgürlük dediğini başkaları için de istiyor mu, sevgi dediğini emekle derinleştiriyor mu, korkularını ilkeye dönüştürmeden yaşayabiliyor mu? İnsan, kendini ancak bu sınavların içinden geçerken görünür kılar. Bu yüzden hayat düşüncelerin vitrini değil; öznel karakterin tarihidir.
Kader fikri çoğu zaman insanın omuzlarındaki yükü hafifletmek için çağrılır; yenilgiyi, teslimiyeti, ataleti veya suçu aşkın bir plana havale eder. Oysa bilinç sahibi olmak, mazeretlerin azalması demektir. İnsan her şeyi kontrol edemez ama kendi tavrını, yorumunu, yönelişini ve sorumluluğunu kurabilir. Asıl trajik olan da budur: İnsan özgür olduğu ölçüde yaralı, bilinçli olduğu ölçüde huzursuz, seçim yaptığı ölçüde suç ve pişmanlık ihtimaliyle karşı karşıyadır. Fakat aynı nedenle onurludur da; çünkü hakikati ona bağışlanmaz, onu kendi yaşamıyla üretir. Dünyadaki gerçek varlığı adına yazılmış bir kaderin pasif sonucu değil bilincin, iradenin, çelişkinin ve eylemin içinden süzülerek oluşan canlı bir hakikatin eseridir. İnsan yaşadığı hayat kadar vardır; hayatına verdiği biçim kadar hakikidir.

***

Hayat hiçbir yerde diyalektik bir bütün oluşturmaz. Yaşam öyküsü yazmak biraz da birbirine benzemez aykırı parçaları emrivakilerle bir araya getirmeye benzer.

Hayatın diyalektik bir bütün oluşturmadığı iddiası, klasik anlamda diyalektik kavrayışın –özellikle Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve daha sonra Karl Marx tarafından geliştirilen– bütünsellik, çelişki ve sentez fikrine yöneltilmiş güçlü bir itiraz olarak okunabilir. Diyalektik düşüncede, gerçeklik parçalı değil; tersine, karşıtlıkların içsel ilişkisi içinde anlam kazanan bir süreçtir. Ancak somut yaşam deneyimi, bu teorik bütünlüğü çoğu zaman doğrulamaz. Bireyin yaşamı, ardışık ve tutarlı bir gelişim çizgisi izlemekten ziyade, kırılmalar, kopuşlar ve beklenmedik yön değişimleriyle şekillenir. Bu anlamda hayat, diyalektik bir “sentez”e ulaşmaktan çok, birbirine eklemlenmesi zor olan deneyim parçalarının gevşek bir toplamı gibi görünür. Modern sosyoloji, özellikle Max Weber’in "anlamacı" yaklaşımı toplumsal eylemin her zaman tutarlı bir bütünlük arz etmediğini vurgular. Weber’e göre bireyler, farklı bağlamlarda farklı anlam sistemlerine göre hareket ederler; dolayısıyla bir yaşamın tekil ve bütünlüklü bir rasyonaliteye indirgenmesi çoğu zaman mümkün değildir. Aynı şekilde Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, bireyin pratiklerinin belirli bir tarihsel ve toplumsal yapı içinde şekillendiğini kabul etmekle birlikte, bu pratiklerin zorunlu olarak tutarlı bir bütün oluşturmadığını da ima eder. Habitus, süreklilik kadar kırılma ve uyumsuzluk da üretir; bireyin yaşamı, farklı alanların çelişkili talepleri arasında bölünür. Biyografi yazımı tam da bu noktada problemli bir faaliyet haline gelir. Çünkü biyografi, doğası gereği dağınık ve çoğu zaman çelişkili olan yaşam deneyimini, geriye dönük bir kurgu ile anlamlı ve tutarlı bir anlatıya dönüştürmeye çalışır. Paul Ricoeur'ün "anlatı kimliği" kavramı burada belirleyicidir. Birey, kendi yaşamını ancak bir anlatı içinde kavrayabilir. Fakat bu anlatı, yaşanmış deneyimin kendisi değil onun yeniden düzenlenmiş bir versiyonudur. Ricoeur'e göre anlatı, zamansal dağınıklığı bir olay örgüsü (plot) içinde birleştirir; böylece kopukluklar sanki zorunlu bir gelişimin parçalarıymış gibi görünür. Oysa bu birlik, ontolojik değil, hermeneutik bir birliktir – yani gerçekliğin değil yorumun ürünüdür. Bu bağlamda biyografi yazmak aslında hermeneutik bir müdahaledir: Birbirine benzemez, hatta çoğu zaman birbirini dışlayan deneyimleri, anlatısal zorunluluklar yoluyla bir araya getirme çabasıdır. Bu çaba, çoğu zaman “emrivaki”dir; çünkü anlatının tutarlılığı, yaşamın kendisinde bulunmayan bağlantıları kurmayı gerektirir. Michel Foucault’nun özne eleştirisi de bu noktada önemlidir: Foucault’ya göre özne, sabit ve bütünlüklü bir varlık değil farklı söylemler ve iktidar ilişkileri içinde parçalanmış bir oluşumdur. Dolayısıyla bir yaşamı tek bir öznenin sürekliliği olarak anlatmak, bu parçalanmışlığı gizleyen bir söylemsel stratejiye dönüşür. Benzer şekilde Theodor W. Adorno, modern yaşamın bütünlük iddialarına karşı negatif diyalektik yaklaşımını geliştirir. Adorno'ya göre gerçeklik, kavramların iddia ettiği türden bir bütünlüğe indirgenemez; tersine, her bütünlük iddiası tikelliğin bastırılması pahasına kurulur. Bu perspektiften bakıldığında bir yaşam öyküsünün bütünlüklü bir anlatı olarak kurulması yaşamın çelişkili ve uyumsuz yönlerinin silinmesi anlamına gelir. Yani biyografi, yalnızca birleştiren değil aynı zamanda dışlayan bir pratiktir. Bireysel yaşam farklı zamanlarda, farklı koşullar altında ve çoğu zaman birbirleriyle bağdaşmayan anlam sistemleri içinde şekillenir. Biyografi ise bu dağınıklığı ortadan kaldırmak için geriye dönük bir düzenleme yapar; kopuklukları süreklilik, çelişkileri gelişim olarak yeniden kodlar. Bu nedenle yaşam öyküsü yazmak, hakikati olduğu gibi yansıtmak değil onu belirli bir anlatı mantığı içinde yeniden kurmaktır. Hayatın kendisi parçalıdır; bütünlük ise çoğu zaman anlatının zorlayıcı müdahalesinin bir sonucudur.


***

google-site-verification: google4860ba34f47a9f67.html