30 Nisan günü saat dörde birkaç dakika kala intihar eden Adolf Hitler ve Eva Braun'un son anlarını cesetleri yakan yaverleri Heinz Linge (1913 - 1980) ve Otto Günsche, (1917 - 2003) şöyle anlatır: Hitler, emir subayı Linge ve askeri sekreteri Krüger'in ellerini sıkarak onlarla vedalaşır. Linge ve Krüger hazırola geçip Hitler’e son selamlarını vermek için kollarını kaldırdılar. Sonra Hitler'in odasının kapısını kapadılar. Linge, Günsche'nin önünden geçerken, "Sanırım, bitti" dedi ve hızla hole geçti. Holde burnuna bir barut kokusu çarptı. Linge tekrar toplantı odasının holüne çıktı ve orada Bormann'la karşılaştı. Bormann, toplantı odasının kapısında başını eğmiş duruyor ve koluyla masaya yaslanıyordu. Linge, Bormann'a, Hitler'in koridorundan barut kokusu geldiğini söyledi. Bormann doğruldu ve Linge'yle birlikte Hitler'in çalışma odasına koştu. Linge kapıyı açtı ve Bormann'la birlikte içeriye girdi. Karşılaştıkları manzara şöyleydi: Divanın solunda Hitler, sağında Eva Braun oturuyordu. Hitler'in sağ şakağında bir feniklik madeni para büyüklüğünde bir kurşun yarası vardı. Yanağından iki kan damlası iniyordu. Duvara ve divana kan sıçramıştı. Hitler'in sol eli bedeninden aşağı sarkıyordu. Hitler'in sağ ayağının sol yanında Walther tipi, 7,65 mm'lik, sol ayağının yanındaysa 6,35 mm'lik bir tabanca vardı. Hitler, son günlerde hep yaptığı gibi, üzerinde Altın Parti Nişanı, Birinci Sınıf Demir Haç Nişanı ve I. Dünya Savaşı Gazilik Nişanı takılı gri savaş ceketini giymişti. Beyaz gömlek üstüne siyah kravat takmış, siyah pantolon, siyah çoraplar giymişti; ayaklarında siyah deri iskarpinler vardı. Eva Braun cesedi bacaklarını divana çekmiş oturur vaziyetteydi. Yüksek topuklu açık ayakkabıları yerde duruyordu. Dudakları sıkı sıkıya kapalıydı. Kendini potasyum siyanürle zehirlemişti. Bormann, cesetleri bahçeye taşıyacak olan SS askerlerini çağırdı. Linge, Hitler'in üstünü örtmek için holde sakladığı battaniyeleri aldı. Battaniyelerden bir tanesini çalışma odasının zeminine serdi. Linge ve Bormann henüz soğumamış cesetleri yere indirdi ve yakmadan önce battaniyeye sardı.
***
Nisan 1945 tarihi kitle desteğini arkasına alan güçlerin on yıllık yükselme döneminin ardından Avrupa'da İspanya dışında faşizmin ezildiği bir aydır. Birbuçuk yıl önce feldmareşallerine söylediği "Birgün Almanya'nın son saati gelirse umarım kılıçlarınızı çekip benimle barikatlarda çarpışırsınız" sözünün (s. 430) aksine Hitler, bunkerinde intihar etti. Oysa arzusu kahramanca bir sondu. Mussolini ise kaçarken yakalandı; genç sevgilisi Clara Petacci ile birlikte infaz edildiler ve ayaklarından asılan cesetleri halkın öfkesine maruz kaldı. İki diktatör de rejimlerinin çöküşüyle yüzleştiler ama Mussolini'nin sonu daha aşağılayıcı oldu.
Mussolini'nin sonu Hitler'in intiharından oldukça farklı gelişti. Hitler, Sovyet Kızıl Ordu'su Berlin'deki Führerbunker'ine yaklaşırken karısı Eva Braun ile birlikte 30 Nisan 1945'te intihar etti. Mussolini ise sevgilisiyle birlikte yakalanarak İtalyan partizanları tarafından idam edildi.
25 Nisan günü Müttefikler ve İtalyan partizanlar kuzey İtalya'da ilerlerken Mussolini Milano'dan kaçtığında İsviçre sınırına ulaşmayı veya son direniş için Valtellina vadisine gitmeyi planlıyordu. Kendinden 30 yaş genç sevgilisi Clara Petacci ile birlikte Alman konvoyuna katıldı. Alman üniforması giymesine rağmen 27 Nisan'da Como Gölü yakınlarında (Dongo civarı) partizanlar konvoyu durdurdu. Mussolini tanındı ve Petacci ile birlikte yakalandı. Kendisi teslim oldu ve "Ben Mussolini'yim, sorun çıkarmayacağım" dedi.
27-28 Nisan gecesi partizanlar onu ve Petacci'yi güvenli bir yerde sakladı. Ulusal Kurtuluş Komitesi Mussolini'nin hemen idamına karar verdi. 28 Nisan öğleden sonra Giulino di Mezzegra köyünde (Villa Belmonte önü) kurşuna dizildiler. Walter Audisio tarafından makineli tüfekle vuruldular. Mussolini'nin son sözleri tartışmalıdır; bazı kaynaklara göre idam mangasından alınmasını istedi.
Cesetleri Milano'ya götürüldü ve 29 Nisan'da Piazzale Loreto'da ters asılarak teşhir edildi. Kalabalık öfkeyle cesetlere saldırdı. Bu görüntü Hitler'e ulaşınca onu derinden etkilediği söylenir.
Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Arnavutluk ve Çekoslovakya’da II. Dünya Savaşı sonrası kurulan komünist yönetimlerin ilk veya en önemli liderleri şunlardır: Bulgaristan’da Georgi Dimitrov (1882-1949) ilk komünist lider olarak iktidara geldi, onu uzun yıllar Todor Zhivkov (1911-1998) izledi; Romanya’da Gheorghe Gheorghiu-Dej (1901-1965) ilk lider oldu, ardından Nicolae Ceaușescu (1918-1989) yönetimi devraldı; Yugoslavya’da Josip Broz Tito (1892-1980) bağımsız komünist rejimin kurucusu ve uzun süre lideriydi; Macaristan’da Mátyás Rákosi (1892-1971) Stalinist dönemin başlıca lideriydi ve 1956’dan sonra János Kádár (1912-1989) iktidara geldi; Arnavutluk’ta Enver Hoxha (1908-1985) 1944’ten ölümüne kadar ülkeyi yöneten diktatördü; Çekoslovakya’da ise Klement Gottwald (1896-1953) 1948 darbesinden sonra ilk komünist cumhurbaşkanı oldu. Bu liderler Sovyet etkisinde veya bağımsız yollarla (özellikle Tito gibi) komünist rejimleri kurdular ve Soğuk Savaş döneminde ülkelerini yönettiler.
Mihver'in akıbeti şöyle oldu: Adolf Hitler (1889-1945) intihar etti, Almanya kayıtsız şartsız teslim olup işgal edildi ve Nazi liderleri Nuremberg Mahkemeleri'nde yargılandı; Benito Mussolini (1883-1945) partizanlarca yakalanıp idam edildi, İtalya Müttefiklere teslim olup demokratik cumhuriyet oldu; Japonya atom bombaları ve Sovyet işgaliyle teslim oldu, Başbakan Hideki Tojo (1884-1948) idam edildi, İmparator Hirohito (1901-1989) sembolik rolünü korudu ve ülke ABD işgali altında demokratikleşti. Macaristan'da Ferenc Szálasi (1897-1946), Romanya'da Ion Antonescu (1882-1946), Slovakya'da Jozef Gaspar Tiso (1887-1947) gibi kukla liderler idam edildi veya rejimler çöktü. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Arnavutluk, Çekoslavakya gibi ülkelerde komünist yönetimler kuruldu.
30 Nisan gününü 1 Mayıs 1945'e bağlayan gece saat 4'e birkaç dakika kala intihar eden Adolf Hitler ve Eva Braun'un son anlarını cesetleri yakan yaverleri Heinz Linge (1913 - 1980) ve Otto Günsche, (1917 - 2003) şöyle anlatır: Hitler, Linge ve Krüger'in ellerini üstünkörü sıkarak onlarla vedalaştı ve sağ kolunu kaldırdı. Linge ve Krüger hazırola geçip Hitler’e son selamlarını vermek için kollarını kaldırdılar. Sonra Hitler'in çalışma odasının kapısını kapadılar ve birlikte eski sığınağa doğru yürüdüler. Linge yürürlerken Krüger'e “Yeter ki bir şey görmeyelim ve duymayalım!” dedi.
Eva Braun, Goebbels'in odasından ayrılmadan önce iki, üç dakika daha bekledi. Yavaş adımlarla önce Hitler'in çalışma odasına girdi. Birkaç dakika sonra Goebbels odadan çıktı. Bormann, Krebs, Burgdorf, Naumann, Rattenhuber ve Axmann’ın bulunduğu toplantı odasına yöneldi. Birkaç dakika geçmeden Linge Hitler'in sığınağına girdi. Toplantı odasının açık duran zırhlı kapısının önünde Günsche, görevli SS-Obersturmführer Frick ile duruyordu. Şimdi 4:00'e birkaç dakika vardı. Linge, Günsche'nin önünden geçerken, "Sanırım, bitti" dedi ve hızla hole geçti. Holde burnuna, sanki ateş edilmiş gibi bir barut kokusu çarptı. Linge tekrar toplantı odasının holüne çıktı ve orada beklenmedik biçimde Bormann'la karşılaştı. Bormann, toplantı odasının kapısında başını eğmiş duruyor ve koluyla masaya yaslanıyordu. Linge, Bormann'a, Hitler'in holünde barut koktuğunu söyledi. Bormann doğruldu ve Linge'yle birlikte Hitler'in çalışma odasına koştu. Linge kapıyı açtı ve Bormann'la birlikte içeriye girdiler. Karşılaştıkları manzara şöyleydi: Divanın solunda Hitler oturuyordu. Ölüydü. Yanında da ölü Eva Braun vardı. Hitler'in sağ şakağında bir feniklik madeni para büyüklüğünde bir kurşun yarası vardı. Yanağından aşağıya iki kan izi iniyordu. Divanın yanındaki halının üstünde de tabak büyüklüğünde bir kan birikintisi oluşmuştu. Duvara ve divana kan sıçramıştı. Hitler'in sol eli bedeninden aşağı sarkıyordu. Hitler'in sağ ayağının sol yanında Walther tipi, 7,65 mm'lik bir tabanca duruyordu. Sol ayağının yanında da aynı tipten 6,35 mm'lik bir tabanca vardı. Hitler, son günlerde hep yaptığı gibi, üzerinde Altın Parti Nişanı, Birinci Sınıf Demir Haç Nişanı ve I. Dünya Savaşı Gazilik Nişanı takılı gri savaş ceketini giymişti. Ayrıca beyaz gömlek üstüne siyah kravat takmış, siyah pantolon, siyah çoraplar giymişti; ayaklarında siyah deri iskarpinler vardı. Eva Braun bacaklarını divana çekmiş oturur vaziyetteydi. Yüksek topuklu açık ayakkabıları yerde duruyordu. Dudakları sıkı sıkıya kapalıydı. Kendini potasyum siyanürle zehirlemişti. Bormann, cansız bedenleri bahçeye taşıyacak olan SS askerlerini çağırmak için hole koştu. Linge, Hitler'in üstünü örtmek için holde sakladığı battaniyeleri aldı. Battaniyelerden bir tanesini çalışma odasının zeminine serdi. Linge, geri gelmiş olan Bormann'ın yardımıyla, Hitler'in henüz soğumamış cesedini yere indirdi ve battaniyeye sardı.
Günsche toplantı odasına koştu. Kapıyı öyle bir telaşla açtı ki, masanın başında oturan Goebbels, Krebs, Burgdorf, Axmann, Naumann ve Rattenhuber korkuyla yerlerinden fırladılar. “Führer öldü” diye bağırdı Günsche. Hepsi hole akın ettiler. Aynı anda, Linge ve ardından Hitler'in cesedini taşıyan SS askerleri, Lindloff ve Reisser çalışma odasından çıktılar. Battaniyenin altından, Hitler'in siyah çoraplı ve iskarpinli ayakları çıkmıştı. Cesedi, toplantı odasının holünden, bahçeye açılan acil çıkışa götürdüler. Hâlâ holde duran Goebbels, Burgdorf, Krebs, Axmann, Naumann, Günsche ve Rattenhuber kollarını kaldırıp selama durdular. Sonra Bormann ve ardından Kempka, kollarında Eva Braun'un cesediyle, Hitler'in çalışma odasından çıktılar. Goebbels, Axmann, Naumann, Rattenburger, Krebs ve Burgdorf acil çıkışa kadar Hitler'in cesedinin ardından gittiler. Günsche, Kempka'nın yanına geldi, henüz üzeri örtülmemiş olan Eva Braun'un cesedini elinden aldı ve çıkışa taşıdı. Eva Braun'dan yoğun bir siyanür kokusu geliyordu. Konuyla ilgi bkz. Hitler Kitabı, s. 437, 438 @alfakitap.
***
Dr. Hikmet Hamdi, (1872-1931)
Kız Kulesi Önünde Balıkçılar, 1927
Tuval üzerine yağlıboya, 55 × 68 cm
***
Baba tarafından kan bağı bulunan topluluğa Arap kültüründe "asabe" denirdi. İbn Haldun, toplumdaki unsurları birbirine bağlayan güce "asabiyet" adını verir. Sosyologların lisanıyla kavram "dayanışma ruhu" nu işaret eder. Hegel'in ‘ben ki biz’ anlayışına benzer sosyolojik bir ethostur. Bu açıdan asabiyet, modern sosyolojide Durkheim'ın mekanik dayanışma kavramına veya Tönnies'in cemaat (Gemeinschaft) bağlarına benzer şekilde toplumu bir arada tutan görünmez bir tutkal işlevi görür. Asabiyet, salt duygusal bir birlik değil, pratikte dayanışmayı mümkün kılan dayanma gücüdür. Dayanışma, birlik olmanın sonucudur dayanma gücü ise dayanışmanın köküdür. İbn Haldun bunu özellikle devletin kurucu enerjisi olarak görür; "güçlü asabiyet olmadan ne büyük fetihler ne de kalıcı bir umran (medeniyet) mümkündür."
***
Emperyalizmin son çağında barbarlık artık kuramsız ise kuram yeniden yazılmak zorundadır.
Kuramı olmayan bir topyekun barbarlığı, insan evladı tarafında yer alarak kuramsal olarak çürütmenin olanağı yoktur. Ne de olsa kedilerin zaviyesinden bakmıyoruz önümüzden süzülüp giden yaşama. Sınıflandırılması müphem sınıfların, eprimiş sararmış zümrelerin birbiri içine geçmiş, hükümranlık alanları deşile deşile kahrolmuş kitlelerin tüketme yarışında mezar kazıcı özneler değil olsa olsa metastaz yapan obez ekonomiler üretir. Metastaz yapan obez ekonomilerin damarlarında dolaşan kan, kırmızı değil; petrol, dolar yeşili arasında bir tonda akar, sentetik bir iksir gibi. İnsan evladı, kendi mezarını kazmakla yetinmez; o mezarı bir anıt haline getirir. Sınıflar müphemleştiğinde proleterin torunu influencer olur, burjuvanın torunu sürdürülebilirlik adına Amazon'dan organik kahve sipariş verir. Hükümranlık alanları deşilmiştir; o deliklerden sızan artık kan değil dijital veridir. Her tıklama, her beğeni, her like bir neşter darbesidir; bedenimiz değil ruhumuz ameliyat masasındadır. Kediler haklı belki, bizden daha dürüstler; onlar avlarını yer sonra uyurlar. Biz ise avımızı kutsar, farkındalık diye ağlarız. Eprimiş zümrelerin külleri arasında dolaşıyoruz; bir zamanlar devrim diye haykıran sesler şimdi podcastte kişisel gelişim paylaşımlarına dönüşmüştür. Barbarlık kuramsızdır. o zaman son bir imkân kalıyor: Kuramsız barbarlığa kuramsız bir karşı-barbarlık. Sessizlik, onların metastazını durdurur; çünkü büyüme, gürültü ister. İşte bu yüzden, dosya kâğıdının kenarına bir not düşüyorum: Barbarlık kuramsızsa biz kuramı yeniden icat etmek zorundayız.
***
Teoride "Sınıf mücadelesi" diye okunur, pratikte "güç istenci" olarak yaşanır.
Ölüm haberini aldığımda Erzincan 59. Topçu Tugayı'nda kısa dönem askerlik görevini yapıyordum. Bir pazar sabahı Hürriyet gazetesinin ön sayfasında intihar haberini okuyunca oturduğum masadan insiyaki olarak ayağa kalktığımı hatırlarım. Enver Hoca'nın en yakın yoldaşı ve halef adayı Mehmet Şehu (1913-1981), savaş yıllarında partizan komutanı olarak sivrilmiş, 1954'ten 1981'e kadar başbakanlık yapmıştır. Savunma bakanıdır, işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi tecrübesiyle ordunun başındadır. Resmi açıklamaya göre 17 Kasım 1981'de bir Merkez Komitesi toplantısında çıkan tartışmada intihar eder (bazı kaynaklar vurulduğunu söyler). Enver Hoca vukuatın ardından 41 yıldır CIA, İngiliz istihbaratı, Tito ve KGB'ye hizmet eden çok taraflı ajan olduğunu ilan eder. Ailesi ve yakınları tutuklanır, mallarına el konur. Kanlar içindeki cesedi bir gece sessizce dört adam eşliğinde açık arazide ıssız bir mezara gömülür; cenaze töreni yapılmaz.
Mehmet Şehu, Arnavutluk'un yalnızlık politikasına karşı aynı Hitler'in yakın çevresinden Heinrich Himmler, Rudolf Hess'in İngiltere ziyareti ve Stalin'in Paris'e yolladığı Nikolai Buharin'in Menşeviklerle resmi teması gibi diplomatik ilişkiler kurmak için İtalya, İngiltere ve Almanya gibi bazı Batılı ülkelere gitti. Bu buluşmalar nedeniyle sürüldü. Halk düşmanı olarak ilan edildi, öldürüldü. İntihar ettiği açıklandı. Tiran yakınlarındaki Ndroq kasabasının yakınlarında boş bir araziye gömüldü. Şehu'nun sadece Yugoslavya ajanı olarak değil, CIA ve KGB için de çalıştığı iddia edildi. Hoca'nın Titocular (1982) isimli kitabında yer alan bazı bölümlerde Şehu'nun işlediği suçlar listelenir. Ölümünün ardından fotografları, yazıları sansürlendi, biyografisi AEP tarihinden çıkartıldı. İsmail Kadare'nin "Halef " adlı romanı, Enver Hoca döneminde 2. adam olan Mehmet Şehu'nun düşüşünü, 1981'deki infazını ve gömülmesini kurgusal bir şekilde anlatır.
Şehu'nun dul eşi Fikret ve iki oğlu hiçbir sebep açıklama belirtilmeden tutuklandı farklı bahaneler sunularak hapse konuldu. Bir oğlu cezaevinde intihar etti, karısı Fikret 1988'de yine cezaevinde öldü. Şehu'nun hayatta kalan oğullarından biri daha sonra babasının ölümünün cinayet olduğunu kanıtlamak için bir kampanya başlattı. Komünizmin çöküşünden ve 1991'de hapishaneden serbest bırakılmasından sonra Mehmet Şehu'nun küçük oğlu Başkim babasının kalıntılarını aramaya başladı. 19 Kasım 2001'de Mehmet Şehu'nun kalıntılarının bulunduğu açıklandı.
Şehu'nun ölümü, AEP rejimi içindeki en karanlık olaylardan biridir. Hoca, Stalin'in ölümünden sonra Kruçevle yollarını ayırmış, Mao'nun ölümünden sonra radikal sosyalizmin temsilcisi olmuş, "Emperyalizm ve Devrim" (1978) gibi eserlerinde hem Sovyetleri hem Çin'i revizyonist ilan etmiştir. Dünyaya devrim ihraç edecek bir kapasitesi yoktur, dış dünyaya kapalı bir ekonomidir, dünyada sadece Türk solunda etkisi görülen radikal bir figürdür. Arnavutluk, 1970 döneminde Perinçekçiler hariç "Halkın" diye başlayan grupların ve gazetelerin idolüdür. Ali Özkan'ın "Enver Hoca Dönemi Arnavutluk (1945-1985) kitabı araştırmacılar için derli toplu bir kaynaktır. Geçenlerde olaya yakından tanıklık eden oğlunun o günleri anlattığı bir röportajı sosyal medyada yayımlandı.
İsmail Kadare'nin "Halef " adlı romanı, Enver Hoca döneminde 2. adam olan Mehmet Şehu'nun düşüşünü, 1981'deki infazını ve gömülmesini kurgusal bir şekilde anlatır. Arnavutluk'taki Mehmet Şehu trajedisinin karşılığı Kıta Çin'deki Lin Biao'dur; ölümüne kadar Mao'nun halefiydi. Eylül 1971'de Moğolistan sınırında, ailesi ile birlikte içinde olduğu uçağın düşürüldüğü ve darbe lideri olduğu açıklandı. ÇKP yönetimi suçlama olarak okuduğu kitaplar yanına Konfüçyüs'ten pasajlar yazma dışında komünist rejimi tehdit eden fikirleri, eylemleri, örgütlenmesi hakkında bir bilgi paylaşmadı. Halen dünya kamuoyu Biao ile birlikte kimlerin darbeye katıldığını ve adamlarının sayısını, akıbetlerini öğrenemedi.
Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Shehu
***
Resim: Joseph Magnus Stäck, (1812 - 1868)
Engels, kapitalizmin dünyada ilk filizlendiği yerler içinde Istanbul'u da sayar. Limanlar genellikle su ağızlarına yakındır. Nehirlerdeki normal su akışı gölleri, dereler, menderesler hep birlikte barajları besler; birikimin fazlası sellere, taşkınlara, afetlere, krizlere sebep olur. Yazar, kapitalizmin eşitsiz gelişme dinamiklerini ve emperyalizmin rolünü açıklarken sistemi neredeyse doğal jeolojik bir süreç gibi okuyor. Oysa kapitalizm, doğadaki nehir gibi kendiliğinden akan tarafsız bir mekanizma değildir. Tarihsel olarak belirli toplumsal ilişkiler, mülkiyet biçimleri ve devlet müdahaleleriyle şekillendirilmiş, bilinçli politik tercihlerin ürünüdür. Bazı iktisatçılar sermayenin birikim dinamiklerini, teknolojik değişimleri ve uluslararası ticaret eşitsizliklerini ustaca betimliyor ancak bu süreçleri adeta fiziksel bir yasanın kaçınılmaz sonucu gibi ele alıyor. Bunlar sıralı toplum tezlerinin bir yansımasıdır. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi, nehirlerin yatağını takip etmesi gibi doğal bir şeymiş izlenimi yaratır. Halbuki sermaye birikimi, sömürü, değer transferi ve emperyalist ilişkiler göreceli değil rasyoneldir. Sınıf mücadelesi tarihle başlar. Devlet politikaları, savaşlar ve bilinçli neoliberal dönüşümler ritmsiz gelişmenin sonucunda ortaya çıkar. Bunlar doğal süreçler değil değiştirilebilir tarihsel yapılardır. Bazı ekonomistler okura "sistem böyle işliyor, eleştirmek yerine anlamaya çalış" mesajı veriyor. Oysa asıl yapılması gereken, nehir yatağını değiştirebilecek olan toplumsal gücü (sınıf mücadelesini, alternatif üretim ilişkilerini) görünür kılmaktır. Emperyalizmin iktisadi mantığını anlamak önemli olsa da, onu doğal bir akış olarak kabul etmek eleştirel analizi, pasif bir gözlemciliğe indirgemektir. Teşhis koyarken çareyi belirsizleştirir, sınıfsal eleştirinin önünü tıkar.
***
İnsan ömrü günümüzde ortalama 70 yıl civarındadır. Böcekler kelebekler birkaç gün, sürüngenler birkaç yıl, kedi köpek türleri 10 yılı aşkın yaşıyor. Aslanlar kaplanlar biraz daha uzun, filler kaplumbağalar en uzun yaşıyorlar. İstisnaları olmakla birlikte beden formları küçüldükçe hayvanlarda ömür azalıyor. Eğer insan ömrü 20 yıl olsa kişiler bambaşka amaçlar edinebilirlerdi. Tabii bu sadece bir fikir temrini. Gerçek hayatta ömür uzadıkça insanlar daha çok ertelemeye, daha çok plan yapmaya, daha çok “yarın” demeye başladılar. 70-80 yıllık ömür bize bazen nimet bazen lanet olarak geri döndü; zamanı bol buldukça değeri eksildi.
***
Diyalektik, toplumun yasalarını toplumun bağrında bulmak değil toplumun yararına, rasyonel olanı aramaktır. Esas mesele yıktıktan sonra yerine neyin konacağıdır; akıl, kabiliyet ve birikim yıkarken değil yaparken lazımdır.
Siyaset, negatif imgeleri barındıran bir korku odasıdır. Sosyolojideki logic eki mantık, akıl yürütme anlamı taşır. Siyaset biliminde değişmez ve değiştirilemez kesinlikler değil neden sonuç ilişkilerinden edinilen, ufuk çizgisini farklılaştıran yargılar olduğu için zihnin doğası göz yanılgıları, eksen kaymaları, ışık oyunlarıyla dolu keşiflere açıktır. Acımasız bir yargıyı ancak kalabalıkların homurtusu ortadan kaldırabilir. Karanlıkta yankılanan sesler, sesten azade hayaletler, çarpık refleksler, göz kamaştıran röfleler, yakamozlar, emanet alınan ya da sirayet eden korkulara insan paratoner olur, çoğaltır. Politika çoğu zaman rasyonel tartışmadan ziyade duygusal rezonanslardan, grup kimliklerinden, güç oyunlarından beslenir. Orada Hakikat nadir bulunur; daha çok, kimin anlatısı daha gürültülü, kimin korkusu daha bulaşıcıdır, buna bakılır. Bunlar "yargı" değil ölçülebilir, falsifiye edilebilir (yanlışlanabilir) gerçeklik parçalarıdır. Perspektif farkı, yorumda ve yeni paradigmaların doğuşunda devreye girer. Hakikat eylemlerle yaratılır. Ona önce bireyler erişir; güruh sonradan ortaya çıkar, arkadan gelir ama değişimin öncüsü olur.
***
Denenmemiş hiçbir koşturmaca hiçbir şişirme, hiçbir şarlatanlık, halka yönelik hiçbir sırnaşıklık bırakılmadı. Şaşırtıcı olmayan biçimde bu çabalar başarıya ulaştı. Halinden çok memnun olan Gottfied artık kendini kendi şöhreti içinde kristal sarayının dev aynasında görüyordu. Karl Marx ve Dünya Edebiyatı, s.173
Kendine "Deli Çocuk" denmesini çok severdi. Yalçın Küçük profili, 1960'lardan 2020'lere uzanan entelektüel serüveninde Marksist devrimcilikten "orducu sosyalist" kimliğe, cuntacı eğilimlerden, PKK ile yakınlaşmaya, Sabetaycılık gibi konspiratif tezlerden militan Kemalizme sıçrayabilen semptomik bir portredir. Erken dönem eserlerinde (Yön, Emek, Ant dergilerindeki yazıları ve Türkiye Üzerine Tezler serisinde) sosyalist devrimi savunan sol bir düşünürdür. 1990'larda Bekaa Vadisi'nde Öcalan'la görüşerek "Kürt Bahçesinde Sözleşi" ve "Dirilişin Öyküsü" kitaplarını yayımlamış, daha sonra 2000'lerde Tekelistan ve Gizli Tarih gibi eserlerde Sabetaycılık tezlerini sistematikleştirmiştir. 1985 - 1997 yılları arasında yaşadığı Karakusunlar Köyü (Orta Doğu Sitesi, 3. Cadde no 25 Ankara) yazılarında rotasını demokratik devrimden ayrılıkçı paradigmaya çevirdiğini görürüz. AKP'nin yükselişiyle birlikte "AKP bizi tekrar Kemalist yaptı" (Küçük, 2011) diyerek ideolojik bir U-dönüşü gerçekleştirir. Ergenekon Davası'nda tutuklanması ve 2009 Ocak - Ağustos 2014 arası fasılalarla hapis yatması bu döneme denk gelir. Kürtçülük propagandası nedeniyle yerleştiği Fransa'dan döndüğü 1998 ile 2000 arasında 2 yıllık cezaevi serüveni vardır. İçinde bulunduğu aydın grubunun Türk rönesansını başlattığını söyler. (Çözülüş, s.11) Dönüşümleri entelektüel tutarlılığın değil konjonktürel oportünizmin, zigzaglı yürüme temrininin bir ürünüdür. Küçük, 27 Mayıs 1960 Darbesini destekleyen öğrenci liderlerinden biridir. Devlet Planlama Teşkilatı'nda görev yapar. Bir tarafta plancıların diğer yanda Turgut Özallı pilavcıların olduğunu söyler. Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı'nın etki alanına girdiği gençlik yıllarında "Orducu sosyalist" sıfatını benimser.
Yalçın Küçük, 1960’lı yıllarda Yön, Emek ve Ant dergilerindeki yazılarında ve DPT’deki görev yıllarında, orduyu burjuvazinin ilerici kanadı ve devrimci dönüşümün motoru olarak değerlendirerek kendisini orducu sosyalist" olarak tanımlamış; bu sıfatı Doğan Avcıoğlu çizgisiyle de ilişkilendirerek "biz bu orduyu Koçlara, Sabancılara bırakmayız" demiştir. Bu ifade, Küçük'ün erken dönem düşüncesinin temel taşlarından biri olup "asker-sivil aydınlar" öncülüğünde bir "demokratik devrim" arayışını yansıtır. Tavrı, Mihri Belli-Hikmet Kıvılcımlı etkisindeki "orducu" sosyalizm geleneğinin tipik bir örneğidir.
Türkiye Üzerine Tezler (1978-1991, 5 cilt) serisinde Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türk tarihini Marksist bir matrisle analiz etmiş ancak bu analizler zamanla sınıf mücadelesinden masonik örgütlenmelerdeki "gizli elit" detektifliğine kaymıştır. Muhteşem kaynak taramaları hakkı teslim edilmesi gereken bir gayrettir. Rusçasını geliştirdiği ve Sovyet tecrübesini incelediği Endüstrileşmenin Temel Sorunları (1975) ve inatla "proletarya" yerine "proleterya" yazdığı Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin Kuruluşu (1987) Çöküşü (Bkz. Önsöz, Karakusunlar Köyü, 1990) kitaplarında Marksçı bir önerme olan planlama ekonomiyi över. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında hapis cezaları alması darbecilerin ciddiyetine ket vuran ironik bir tutarsızlıktır. 1960 darbesinde cuntacıları desteklemiş 1971 ve 80'de anti-emperyalist söylemleriyle askeri rejimleri eleştirmiştir. Bu evrede Atatürk eleştirisi "gevşek" düzeydedir. Emperyalist Türkiye (1992) kitabında Mustafa Kemal'i Korkunç İvan'a benzeterek Kemalist mirası sosyalizm lehine aşmaya çalışır. Emperyalist Türkiye kitabının 24. sayfasında "Kemal Paşa 20. yy. Türk politikacıları içinde en temkinlisi ve ufku en dar olanlardan biridir" der. Türkiye'de vücut bulmuş aydın muhalefetiyim ve ülkedeki tek muhalifim, cümleleri hatırlardadır. 1993'te Suriye Bekaa Vadisi'nde Abdullah Öcalan'la gerçekleştirdiği görüşmeler Küçük'ün en tartışmalı dönemini oluşturur. Kürt Bahçesinde Sözleşi ve Dirilişin Öyküsü kitaplarında Öcalan'a "sevgili başkanım" diye hitap eder. Küçük, PKK’nın "Türkiye bütünlüğü içinde" tutulması için kritik bir rol üstlendiğini ima eder. Kürt örgütleri tarafından Öcalan'ı Kemalize etmekle suçlanmıştır. Küçük, bu ilişkiyi entelektüel bir diyalog olarak sunarken aynı dönemde "Kürtler Üzerine Tezler" (1990) kitabında etnik kimlik analizini sınıf analizinin üstüne çıkarır. Bu tutarsızlık, sol enternasyonalizmden milliyetçi-Kürtçü bir pragmatizme kayışını gösterir, Teorik devrimciliği bebek katilinden bir kahraman silueti yaratarak pratik dağ siyasetine indirger. Fatih, Tahtaminare Mahallesi Fener Kireçhane Sokağı'daki evde tutuklanmasıyla başlayan süreç kesintisizdir; baskı gazetecileri, yazarları, aydınları kuşatır. 2009 - 2014 arasında Ergenokon Davaları nedeniyle Silivri'de kalır. 2000'li yıllar arifesinde Küçük'ün düşüncesi hızla komplocu bir boyuta evrilir. İsimlerin İbranileştirilmesi / Tekelistan (2003), Gizli Tarih (2006) ve Tekeliyet serisinde onomastik (isim bilimi) yöntemiyle Türk elitlerini, medyayı, eğlence sektörünü ve hatta Cumhuriyet'in kurucu kadrolarını Sabetayist (kripto-Yahudi) kökenli ilan eder. Ona göre "Türkiye'deki seçkin ailelerin çoğunluğu Sabetayisttir. Hasip Kaplan ona göre Kürt ekaliyetidir. İsmail Cem İpekçi'yi, Hülya Avşar'ı, Kemal Derviş'i, Cem Boyner'i ve yüzlerce tanınmış ismi "İbrani asıllı" ilan etmiştir. Bir başka programda Koç soyadını Kohen varyantı saymış, Sabancı'yı Sabetaycı kökene bağlamış, hatta bazı siyasetçilerin Mansur/Manzur gibi isimlerini bile "tarihi Yahudi köken diye deşifre etmiştir. Gizli Tarih (2006) ve Tekeliyet serisinde bu iddialar kitap sayfalarına dökülürken, televizyonlarda sarı rehberle somutlaştırılmıştır. Tezi, ampirik veriler yerine isim benzerliklerine dayandırılır. Antisemittik stereotipleri "devrimci eleştiri" kılıfına sokar. Küçük, bu tezleri "devrimcilik" olarak sunarken sansasyonel ve magazinel gösterisiyle sonuç itibariyle sınıf mücadelesini terk eder; erken dönem Marksist damar (1992) materyalizmi, etnik-dini komplo teorilerine feda eder. Eleştirmenler tarafından faşizan ve ırkçı bulunması tesadüf değildir: Sabetaycılık karşıtlığı, Küçük'ü entelektüel bir antisemitizm tuzağına sürüklemiştir.
Nur Baba, başlıklı yazısı 4 Ekim 2011 tarihinde Aydınlık Gazetesi'nde yayımlanmıştır. Konspiratif üslubuyla Alevi-Bektaşi kimliğine yönelik "mum söndü" göndermesi onun geç dönem yazılarındaki provokatif tarzın tipik bir örneğidir, büyük infial yaratır. AKP iktidarının yükselişiyle Küçük, 2011'de "Kemalizm'in Dönüşü" yazılarında ideolojik bir metamorfosis yaşar: "Biz sosyalisttik, AKP bizi tekrar Kemalist yaptı" der. Cumhuriyet'in ideolojini, kurumsal yapısını, Mustafa Kemal'i militanca savunmaya başlar. Erken dönemdeki gevşek Atatürk eleştirisini unutan Küçük, Aydın Üzerine Tezler (2025) gibi geç dönem eserlerinde münevver figürünü "iç savaşı olan insan" olarak tanımlarken amacı gelgitlerini ve tutarsızlıklarını örtbas etmektir. Ergenekon sürecinde beş yıla yaklaşan tutukluluk hali ve 28 Şubat'ta Refah Partisi’nin kapatılmasına destek vermesi, Kemalist dönüşü pragmatik bir savunma mekanizması haline getirmiştir. Maksimleri değişmiş, sonuçta sol cuntacılıktan PKK dağlarına, Sabetaycılık nefretinden antisemitizme, oradan militan Kemalizmle sekmiştir. Amalgam haline gelen düşünsel metaformozu yoldaşı Doğu Perinçek'le birlikte omuz omuza yaşadığı entelektüel bir saçmalama maratonudur.
Doğada ya da tarihteki belirlenmiş olan yerini sadece edilgen olarak işgal etmeyip kendi etkinliğiyle kendine bir yer oluşturan birey temsili olarak özgürdür. Bu temsili dünyada yeterince risk alıp en sıradışı, şaşırtıcı ve yaratıcı performans sergileyen bireyler ise delilerdir.
Konuşmalarında havada el çırpışları, sempozyumlarda konferanslarda heyecanla koltuğundan havaya sıçramaları sağlıksız bir ruh halinin işaretleridir. Kalpağı, kırmızı kaşkolu, şovmen edası vakai adiyedendir. Kendinin karikatürü olarak Yalçın Küçük, bir meczubun ömrü boyunca ulaşabileceği maksimum tutarsızlığı sergilemiştir. Türkiye Üzerine Tezler serisindeki Marksist analizlerden Sabetaycılık konspirasyonlarına evrilmesi, militarist öfkeden Kemalist manifestolara geçişi ideolojik derinlikten ziyade konjonktürel adaptasyon macerasını yansıtır. Sabetaycılık tezleri antisemitizmi devrimcilik sanmanın tipik örneğidir; Atatürk eleştirisi ise militan Kemalizme devşirilmesiyle kendi kendini yalanlar. Fesin yerini kalpak almıştır. Kadir Mısırlığlu'nun sol cenahtaki benzeridir. Küçük'ün mirası Aclan Sayılgan, Münir Ramazan Aktolga, İrfan Uçar çizgisinden edinilmiş bir bakiyedir. Entelektüel tutarlılık olmadan ne sol ne de Kemalizm sahici olabilir. Demans öncesi ve sonrası dönüşümleri yalnızca bireysel bir trajedi değil savruk bir fikir işçisi uğraşının da aynasıdır.
Kaynakça:
Küçük, Y. (1978-1991). Türkiye Üzerine Tezler (5 cilt).
Küçük, Y. (1993). Kürt Bahçesinde Sözleşi.
Küçük, Y. (2003). Tekelistan.
Küçük, Y. (2011). Kemalizm'in Dönüşü.
Not/ 8 Nisan tarihinde cenazesi askerlerin omuzlarında tören kıtasıyla Cebeci Mezarlığı'nda defnedildi. Dün @veliyalcin "Otobüse binerken Kıbrıs gazisi kartını kullanmak onun için ayrı bir gurur kaynağıydı. Şoföre her defasında 'Ben Kıbrıs gazisiyim' diye özellikle belirtirdi. Birlikte birkaç kez otobüse bindik; bu cümleyi her seferinde tekrarlaması bana hep ilginç gelmişti" diye yazdı.1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'na topçu asteğmen rütbesiyle katılmış ve "gazi" unvanı almıştır.
***
6 Nisan - 17 Temmuz 1994, Ruanda Soykırımı / Hutular ve Tutsiler
Afrika'daki "Hutu" ve "Tutsi" toplulukları arasındaki gerilim, tarihin en trajik olaylarından biri olan 1994 Ruanda Soykırımı ile sonuçlanan derin bir geçmişe sahiptir. Bu çatışma sadece etnik bir nefret değil; sömürgecilik, sınıf ayrımı ve siyasi manipülasyonun bir sonucudur.
Başlangıçta Hutu ve Tutsi ayrımı keskin bir etnik çizgiden ziyade sosyo-ekonomik bir statüydü. iki kavim de aynı dili konuşmaktadır. Tutsiler, genellikle hayvancılıkla uğraşan daha varlıklı ve yönetici sınıftır. Hutular'sa tarımla uğraşan çoğunluktur. Ne var ki bir Hutu zenginleşip inek sahibi olduğunda Tutsi sayılabilir, bir Tutsi fakirleştiğinde Hutu olarak görülebilirdi.
Sömürge döneminde (1890 - 1962) kimlikler keskinleşmiştir. Öncesinde Almanya, ardından I. Dünya Savaşı sonrası Belçika bölgeyi yönetmeye başlar. Avrupalılar, Tutsilerin daha uzun boylu ve ince yapılı olmalarını "Nilotik" (Etiyopya kökenli, yani Avrupalılara daha yakın) bir ırk oldukları şeklinde yorumlamışlardır. 1935'te Belçika yönetimi herkesin etnik kökenini belirten zorunlu kimlik kartları çıkardı. Bu durum sınıflar arası geçişi imkansız hale getirdi. Tutsilere yönetimde, eğitimde ayrıcalıklar tanıdı. Eşitsizliği bozan uygulamalar Hutularda büyük bir öfke birikimine yol açtı.
1959 - 1962 yılları arasında bağımsızlık rüzgarları eserken Belçika strateji değiştirdi ve çoğunluk olan Hutuları desteklemeye başladı. 1959'da Hutular, Tutsi monarşisine karşı ayaklandı. Binlerce Tutsi öldürüldü ve 300 binden fazlası komşu ülkelere: Uganda, Burundi'ye kaçtı. 1962'te Ruanda bağımsızlığını kazandı ve yönetim Hutu çoğunluğun eline geçti. Tutsiler dışlanmış bir azınlık haline geldi. 1990 - 1993 arasında sürgündeki Tutsiler, Uganda'da Ruanda Vatansever Cephesi'ni (RPF) kurdu. Paul Kagame liderliğindeki RPF, Ruanda'ya girerek yönetimi ele geçirmeye çalıştı. Ruanda hükümeti, radikal bir milliyetçilik olan "Hutu Power" ideolojisini yaymaya başladı. Medya (özellikle RTLM radyosu), Tutsileri "hamamböceği" (Inyenzi) olarak nitelendirerek halkı silahlanmaya çağırdı. Kırılma soykırıma yol açan kırılma eşiği 6 Nisan 1994'tür. Ruanda Devlet Başkanı Juvenal Habyarimana’nın (Hutu) uçağı düşürüldü. Suç hemen Tutsilere ve RPF'ye atıldı. 7 Nisan'da başlayan planlı katliamlarda ordunun ve Interahamwe adı verilen Hutu milislerinin öncülüğünde yaklaşık 800.000 ile 1 milyon arasında Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. Bosna'da olduğu gibi BM barış gücü (UNAMIR) yetersiz kaldı ve dünya bu vahşeti durdurmakta geç kaldı.
Temmuz 1994: RPF başkent Kigali'yi ele geçirerek soykırımı durdurdu. Bu kez milyonlarca Hutu (suçlularla birlikte masumlar da) intikam korkusuyla komşu Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne (o zamanki Zaire) kaçtı. Bu kaçış, Kongo'da yıllarca sürecek olan ve "Afrika'nın Dünya Savaşı" olarak bilinen büyük çatışmaları tetikledi. Paul Kagame liderliğindeki Ruanda, "Hutu-Tutsi" ayrımını yasakladı ve kimliklerden etnik ibareleri kaldırdı. Ülke ekonomik olarak hızla gelişse de, siyasi baskı ve geçmişin travmaları hâlâ tartışılmaktadır.
***
Aristoteles'in Kütüphanesi
Antik Yunan düşüncesinin en sistematik filozoflarından Aristoteles, yalnızca felsefi bir sistem kurmamış aynı zamanda araştırma temelli bilgi üretimini de kurumsallaştırmıştır. Atina'daki Lykeion'da oluşturduğu kütüphane antik dünyanın ilk organize araştırma merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Ne var ki Aristoteles'in eserleri günümüze doğrudan ve kesintisiz bir aktarım yoluyla ulaşmamıştır. Aksine, metinlerin korunması ve dolaşımı politik, coğrafi ve kültürel dönüşümlerin belirlediği karmaşık bir tarihsel süreç içinde gerçekleşmiştir.
-İlk Aktarım Theophrastos ve Lykeion geleneğindendir
Aristoteles'in ölümünden sonra eserleri öğrencisi Theophrastus'a (MÖ 371–287) kalır. Antik biyografi yazarı Diogenes Laertius'e göre Aristoteles vasiyetinde hem okulun idaresini hem de yazmalarını Theophrastos'a emanet eder. Theophrastos, Lykeion geleneğini sürdürür ve Aristoteles'in eserlerini yaklaşık otuz yıl boyunca korur. Bu dönemde yazılar Atina'da kurumsal bir bağlam içinde varlığını sürdürür. Ders notları, felsefi metinler ilgilileriyle paylaşılır.
-II. Adım Neleus'un evrak-ı metrukeyi Skepsis'e taşıma sürecidir:
Theophrastos'un ölümünden sonra kütüphane, öğrencisi Neleus'a (Neleus of Scepsis) devredilir. Coğrafyacı Strabon'un aktardığına göre Neleus, bu koleksiyonu Atina'dan alarak Anadolu'daki Skepsis'e götürür. Çanakkale/Bayramiç merhalesi Aristoteles külliyatının dolaşımında kritik bir kopuştur. Neleus'un mirasçıları, Pergamon (Bergama) Krallığı'nın kitap toplama faaliyetlerinden çekinerek yazmaları bulundukları mekanın bodrum katında saklarlar. Tereke sahiplerinin ölümünün ardından metinler evin mahzenindeki çamur tabakasına gömülür. Tabletler uzun ihmal neticesinde tarihin katmanlarında kaybolur. Süreç MÖ 300'den MÖ 100'e kadar sürer. Bu aralık Aristoteles metinlerinin dolaşım dışı kaldığı 2 asırlık bir kayıp dönemidir.
-III. dönemde (MÖ 100 dolaylarında) kitap koleksiyoncusu Appellicon, (Apellicon of Teos) el yazmalarını yeniden gün yüzüne çıkarır. Metinleri Atina'ya taşır ve zamanın bağlamından koparttığı ya da sildiği sayfalardan okunamayan kısımları tamamlamaya çalışır. Strabon, bu müdahalelerin bilimsel yöntemlere dayanmadığını ve metinlerin bazı bölümlerinin bu süreçte bozulmuş ya da tahrif edilmiş olabileceğini belirtir. Bu aşama Aristoteles külliyatının hem kurtarılması hem de metinsel bütünlüğünün tartışmalı hale gelmesi açısından çift yönlü bir sonuç doğurur.
-Roma’ya Transfer: Sulla ve Andronikos
MÖ 86 yılında Atina, Romalı komutan Lucius Cornelius Sulla tarafından ele geçirilir. Apellicon kütüphanesi Roma'ya taşınır. Bu olay Aristoteles metinlerinin tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Roma'da papiruslar Peripatetik filozof Andronicus (Andronicus of Rhodes) tarafından sistematik biçimde düzenlenir. Aristoteles'in eserlerinin bugün bilinen sınıflandırması büyük ölçüde bu editoryal faaliyetlerin sonucudur. Roma döneminden sonra Aristoteles metinleri Doğu Roma (Bizans) dünyasında Yunanca olarak korunmuştur. Ancak Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte Latin dünyasında Aristoteles fikriyatının büyük kısmı unutulmuş, yalnızca mantık alanındaki bazı eserleri sınırlı biçimde varlığını sürdürmüştür. MS 5–7. yy'lar arasında Aristoteles eserleri Edessa ve Nisibis gibi merkezlerde Yunancadan Süryaniceye çevrildiği bilinir. Bunlar daha sonra Arapça çeviriler için temel oluşturur. MS 8.–10. yüzyıllarda Abbasid Caliphate döneminde, Bağdat'ta kurulan Bayt al-Hikma bünyesinde geniş çaplı bir çeviri hareketi gerçekleşir. Süreçte Aristoteles eserleri Arapçaya tercüme edilir, metinler yorumlanıp sistemleştirilir. Özellikle Hunayn ibn Ishaq bu çeviri faaliyetlerinde merkezi rol oynar. İslam Felsefesinde Aristoteles yalnızca korunmamış aynı zamanda yeniden yorumlanmıştır. Bu bağlamda: Al-Farabi, Avicenna, Averroes isimleri anılmalıdır. Bu entelektüel bağla Aristotelesçi düşünce tarihte gömüldüğü yerden diriltilmiş ve sistematik biçimde yeniden inşa etmişlerdir. 13. yüzyıllarda, özellikle Toledo ve Sicilya'da Aristoteles metinleri Arapçadan Latinceye çevrilir. Eşik skolastik felsefenin doğuşuna zemin hazırlar. Thomas Aquinas gibi düşünürler Aristoteles'i Hristiyan teolojisiyle sentezler. Aristoteles külliyatının tarihsel dolaşımı kesintisiz bir nakil değil çok katmanlı ve kopuşlarla dolu bir süreçtir. Eserler kültürel aktarım zincirinin ortak ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Bkz. Aristoteles, Diogenes Laertius, V. kitap. s. 205-233 YKY
***
Katı olan her şey buharlaşmadan önce çözülür, gevşer ve her anlamda cıvıklaşır. İflah olmaz inat ise sabit kimlik biçimini alır. Her nerede yaşanırsa yaşansın farklılık, değişmez ortak kaderdir.
Aralarında henüz bağ kurulmamış iki olgu arasında bir ilişki tesis edilmesi için birinin tesiriyle ötekinin müteessir olması gerekir. Üstteki fotoğraf, birkaç yıl önce büyük AVM'lerden birinde çekildi. İndirimlerin başladığı, kâr oranlarının düştüğü şu günlerde -pazarın bir reklam unsuru olmasına şerh koymadığı, tüccarın varlığından rahatsızlık duymadığı, devletin ve demokrasinin duruşundan imtina etmediği- radikal özne Karl Marx, adı ve bilinen simasıyla vitrinleri süslüyor. Toplumsal küratör artık ona "her şartta, iyi günde kötü günde 'bızımlesın!" dedi. Oysa Marx, krizin kâr oranlarının düşmeye başlamasıyla ortaya çıkacağını söylüyor ve ekliyordu: (...) yeni, daha yüksek üretim ilişkileri, maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında olgunlaşmadan önce eskilerinin yerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar; çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da oluşmakta olduğu yerde ortaya çıkar." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 24)
Kâr oranlarındaki düşüşün kapitalizmin sonunu getireceği savı, Marx'a atfedilir. Ancak bunu ilk ileri süren Adam Smith'dir. David Ricardo ise bunu farklı ve kesin bir biçimde sunmuş; John Stuart Mill de yaptığı çalışmada bunu savunmuştur. Ricardo ve Mill için söz konusu eğilim, ekonominin artık büyümediği, durağanlaştığı bir noktada son bulur. Çünkü kâr oranındaki düşme öyle yavaş olmuştu ki, yeni yatırımlar artık karlı değildir. Bu Ricardo'nun kabusu olan sondur. Mill için ise neredeyse distopik bir olasılıktır. Ancak her ikisi de düşen kâr oranını, kapitalizmi bir tür sona taşıyan bir eğilim olarak görülmüşlerdir. Marx da aynı fikirdedir. Ne var ki kapitalizmin, burjuva iktisatçıların savunduğu şekliyle değil ancak bir işçi ayaklanmasının hızlandırılmasıyla yıkılacağı ve devrimin olacağı savının mücidi Marx'tır. Birinci cildi tamamladıktan sonra, iktisat tezi üzerine devam ettiği çalışmasının planlarına ilişkin Engels'e yazdığı mektubunda kâr oranındaki düşüşün, Kapital'in ilk cildinde yer verdiği üretimin toplumsal gücünün gelişimi ile birlikte sermayenin bileşiminde görülen değişime dair yeni geliştirdiği fikrinden kaynaklandığını açıklar. Bu, önceki iktisat tezlerine karşısında kazanılmış en büyük zaferdir. Marx'ın 3. ciltte yer alan analizinin temellinde, kapitalistler arasındaki rekabetin daha çok makinanın dervreye girmesine ve dolayısıyla makine, yapı, yakıt, ham madde gibi üretim araçlarının değerinin emek gücü karşısında yükselmesine zemin hazırladığı ve böylece kapitalistlerin daha üretken olmasına yol açtığı görüşü yatar. Başka bir deyişle Marx, sabit sermayenin, değişken sermayeye oranının -sermayenin organik bileşiminin- arttığını söyler. Emek-değer kuramına göre değeri arttıran ya da artı değeri yaratan sadece emektir. Dolayısıyla sadece üretilen malların fiyatının üzerine çıkan üretim araçlarının fiyatı, ardından da sermayenin büyüyen organik bileşimi, kâr oranı, artı değerin sermayeye oranını düşürmek zorundadır. 1857-1858 yıllarında kaleme aldığı Grundrisse'de Marx, kâr oranındaki düşme eğiliminin devrime götüreceğini söyler. Bu, kitapta sermaye ile ilgili bölümün sonunda yer alan bir iddiadır. Çünkü üretim güçleri gelişirken makinaların sağladığı imkan, işçilerin kapitalist üretim sürecinde oynadığı rolü azaltmakta ve sermayenin kâr oranını artırmaktadır. Marx daha önceden hiç kavranmamış bu yasanın modern ekonomi politiğin en önemli yasası olduğunu ifade eder. Aslına buna benzer bir pasajı yıllar önce 1844'teki el yazmalarında da dile getirmiştir. "Ücretlerin düşme eğilimi zorunlu olarak devrime götürecektir" Bundan 13 yıl sonra Grundrisse'de tam olarak şunları yazar "Bu yüzden üretici gücün en yüksek gelişimi mevcut zenginliğin en büyük yayılımıyla birlikte sermayenin değer kaybetmesiyle emekçinin aşağılık bir duruma düşmesiyle ve onun yaşamsal güçlerinin en sıkı şekilde tüketilmesiyle uyuşacaktır. Bu çelişkiler patlamalara, felaketlere, buhranlara neden olur. Bu durumda bir an için işin askıya alınması ve sermayenin büyük bir kısmının yok olması, intiharlara kalkışmadan üretici güçlerini tamamen kullanarak devam edebilecek noktaya kapitalizmi hızla geri götürür. Düzenli olarak meydana gelen bu krizler daha yüksek derecede tekrarlara ve sonunda şiddetli bir şekilde kapitalizmin alaşağı edilmesine yol açar." Kapitalizmin zorunlu çöküşü ve yukarıdaki beklentilere yol açan düşüncenin nirengi noktası Marx’ın Grundrisse’de tanımlamış olduğu, kapitalizmin gelişiminin zorunlu bir merhalesinde tıkanmanın eşiğinde devrimi ortaya çıkaran zorunlu diyalektik çapraz bağdır. Kitapta: Kâr oranının düşmesi (2/199) ve Zenginliğin emek tarafından yaratılmasının ve emek zamanla ölçülmesinin ortadan kalkması (2/263 vd.) vardır. Görüyoruz ki Marx'ın öngörüsü üretim sürecinde makinalar tarafından devre dışı bırakılan işçinin kâr oranlarının düşüşe geçmesiyle birlikte uygun zafiyet anında üretim araçlarına el koymasının beklentisidir. Bu durum 18. yüzyıldan itibaren bir marxist mücadele enstürmanı olarak değerlendirilmiştir.
***
İslam Öncesi Arabistan
Pre-İslami Hicaz (Mekke ve Yesrib/Medine) Tarihî
İslam öncesi dönem (Cahiliye, yaklaşık M.S. 5.-7. yüzyıl başı), özellikle Mekke ve Yesrib için doğrudan çağdaş (contemporary) yazılı tanıklıkların son derece sınırlı veya yok olduğu bir dönemdir. Klasik Yunan, Roma, Bizans, Süryanice veya diğer non-Müslüman kaynaklarda (Strabo, Pliny the Elder, Periplus of the Erythraean Sea, Procopius gibi) Mekke’nin bir ticaret veya hac merkezi olarak bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Bu yazarlar Arabistan’ın coğrafyasını, kabilelerini ve ticaret yollarını detaylı tarif etmelerine rağmen Mekke’yi (veya Kureyş’in iddia edilen hâkimiyetini) kaydetmemişlerdir. Bazı revizyonist araştırmacılar bunu, Mekke’nin 7. yüzyıldan önce önemli bir yerleşim olmadığı veya geleneksel anlatıdaki konumunun abartıldığı şeklinde yorumlar. Medine/Yesrib ise biraz daha iyi belgelenmiştir. Nabatça, Aramice ve Güney Arapça epigrafik buluntularda (kitabeler) Yahudi varlığına dair izler (örneğin Tayma, Hegra ve Dedan’da Yahudi isimleri taşıyan mezar yazıtları) bulunur. Ancak bunlar genel Hicaz Yahudiliğini gösterir, detaylı sosyal/politik anlatı sunmaz. Mekke için ise 8. yüzyıl öncesi arkeolojik buluntu (madeni para, kitabe, ithal mal) neredeyse hiç yoktur; şehirdeki yoğun modern inşaat ve Suudi Arabistan'daki arkeolojik kısıtlamalar da araştırmayı zorlaştırmaktadır. Yunan/Roma coğrafyacıları (M.Ö. 4. yy.'dan M.S. 3. yy'a kadar) Batı Arabistan'ı haritalamış, kabile ve şehirleri kaydetmişlerdir, ancak Mekke hiçbirinde geçmez. Strabo (M.Ö. 64 – M.S. 23) tüccar rivayetlerine güvenilmemesi lazım geldiğini vurgular ve resmi gözlemleri tercih eder; yine de Mekke'den söz etmez. Periplus (M.S. 1. yy sonu) ve Pliny’nin Naturalis Historia'sı da benzer şekilde sessizdir. Erken İslami fetihlere dair non-Müslüman kaynaklar (örneğin Sebeos'un Ermeni tarihi ~660’lar veya Thomas the Presbyter’in Süryanice fragmanı ~630’lar) "Muhammed'in Arapları"ndan bahseder ama pre-İslami Mekke'nin detaylarını vermez. Epigrafik kanıt: Hicaz'da binlerce graffiti ve kitabe vardır (Nabatça, Thamudic, erken Arapça), ancak pre-İslami Mekke veya Kureyş'e doğrudan atıf çok azdır. Yahudi varlığı için Kuzey Hicaz'da (Tayma, Hegra) M.S. 1.-4. yy'a ait ~30 kadar Yahudi yazıtı bilinir; bunlar genellikle mezar taşları veya adak yazıtlarıdır, Yahudi isimleri (Isaiah, Benjamin vb.) taşır. Ancak küçük, asimile bir topluluğu işaret eder, büyük bir Yahudi devletine dair bilgiler vermez. İsrailiyatın mitoloji olduğunu düşünmemek için hiçbir neden yoktur. Medine Yahudileri (Banu Kaynuka, Nadir, Kurayza) için epigrafik destek sınırlıdır. Bu boşluk, Mekke'nin 4. yüzyıldan önce var olmadığı veya ticaret merkezi olarak abartıldığı tartışmalarını doğurur. Patricia Crone'un Meccan Trade and the Rise of Islam (1987) gibi çalışmalar, Mekke'nin iddia edilen uluslararası ticaret rolünün arkeolojik ve dış kaynaklarla uyuşmadığını savunur. Fred Donner ve Jeremy Johns gibi araştırmacılar da erken İslam'ın ilk 70 yılı için arkeolojik kanıtın nadir olduğunu, bunun devlet oluşumu öncesi doğal bir durum olabileceğini belirtir. Bilgilerin Hadis ve Erken İslami Rivayetlere Dayanması: Pre-İslami dönemin yakın geçmişini (Cahiliye'nin son yüzyılı) araştıranlar, zorunlu olarak İslam sonrası derlenen sözlü geleneklere (hadis, siyer, ensâb/soy kütükleri, Cahiliye şiirleri) başvurur. Ne ki bu argümanlar fiiliyatlarından 100-250 yıl sonra yazıya geçirilmişlerdir.
Temel yöntem: İsnat (rivayet zinciri) – Bilgi, sahabe → tabiîn → müellif zinciriyle aktarılır. Ancak isnatlar her zaman tam değildir, eleştiriye açıktır.
Ana kaynaklar:
İbn İshak (ö. 768): Sîrat Rasûlullah – Mekke’nin Kureyş tarihi, Kâbe idaresi, Yesrib’teki Evs-Hazrec ve Yahudi kabile ilişkileri (Buâs Savaşı, ittifaklar) için en detaylı derleme. Rivayetleri Medineli yaşlılar, Kureyşliler ve şiirlerden gelir. İbn Hişam (ö. 833) tarafından kısaltılmış hali günümüze ulaşmıştır; bazı utandırıcı veya siyasi olarak sorunlu kısımlar çıkarılmıştır. Hadis âlimleri (Buhari, Müslim) İbn İshak'ın materyalini nadiren kullanır, çünkü isnatları zayıf bulunur. Hişâm ibn el-Kelbî (ö. 819) ve babası: Soy kütükleri (Cemheretü’n-Neseb) ve putperestlik üzerine. Kureyş'in Adnânî kökeni, Mekke putları (Hubal vb.) ve Medine Yahudilerinin köken rivayetlerini kaydeder. el-Vâkıdî (ö. 823) ve İbn Sa’d (ö. 845): Megâzî ve tabakât eserleri; Yahudi kabilelerin ekonomisi (hurma bahçeleri, zanaat) hakkında bilgi verir.
et-Taberî (ö. 923): Târîh er-Rusül ve’l-Mülûk – Birçok erken kaynağı (İbn İshak dahil) aktarır; Yahudilerin Hicaz'a Babil/Roma sürgünleri sonrası geldiği rivayetlerini derler. Bu rivayetler sözlü kültürün ürünüdür. Cahiliye şiirleri (Muallakat şairleri: Imru'ul-Kays, Zuhayr vb.) kabile savaşlarını, politeizmi ve sosyal yapıyı yansıtır ama yazılı hale getirilmeleri İslam sonrasıdır. Hadis eleştirisi (hadis ilmî) 8.-9. yüzyılda sistematikleşmiş; sahih/zayıf ayrımı yapılmıştır, ancak tarihî (megâzî, siyer) rivayetlerde standart hadis kriterleri kadar katı uygulanmamıştır. Joseph Schacht, Ignaz Goldziher gibi oryantalistler ve modern revizyonistler (Patricia Crone, Michael Cook'un erken çalışmaları), hadislerin büyük kısmının 2./8. yüzyılda siyasi/dini ihtiyaçlara göre üretildiğini, şekillendirildiğini savunur. Buna karşılık geleneksel âlimler isnat metodunun güvenilirliğini vurgular. Michael Lecker'in Jews and Arabs in Pre- and Early Islamic Arabia (1998) ve Muslims, Jews and Pagans (1995) gibi çalışmalar bu rivayetleri titizlikle analiz eder: Medine Yahudilerinin klan yapısı, Arap kabileleriyle (Evs/Hazrec) ittifak/rekabet ilişkileri, ekonomik roller (Banu Nadir ve Kurayza'nın hurma bahçeleri, Banu Kaynuka'nın zanaatı) detaylandırılır. Lecker, İbn İshak ve Kelbî'yi temel alır ama epigrafik buluntularla karşılaştırır; Yahudi varlığının küçük ve asimile olabileceğini belirtir. Sözlü gelenek sorunları: Rivayetler nesiller boyu aktarılırken değişime uğrayabilir; efsanevi unsurlar (örneğin Kâbe'nin İbrahim'e dayandırılması) eklenebilir. İbn İshak'ın kendisi bazı rivayetleri güvenilmez olarak işaret eder; İbn Hişam siyasi/ahlaki nedenlerle sansür uygular.
Arkeolojik boşluk: Mekke'de pre-İslami katman kazısı pratikte imkânsızdır (Kâbe çevresi kutsal alan). Medine'de de sınırlıdır. Erken cami kıble yönleri (7.-8. yy) bazı araştırmalarda Mekke'den sapma gösterir (örneğin Wasit ve Bağdat camilerinin kıbleleri ~30-33 derece kuzeye yönelir), bu da erken kıblenin Petra veya başka bir yer olabileceği hususunu tartışmaya açar. Revizyonist görüşler: Mekke'nin büyük ticaret merkezi anlatısı, 8.-9. yüzyılda Abbasî dönemi ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş bir kutsal coğrafya inşası olabilir. Yahudi kabileler Himyer Krallığı etkileri veya Roma sürgünleriyle açıklanır, ancak epigrafik kanıt azdır. Karşı görüş: Birçok akademisyen (örneğin Robert Hoyland, Ahmad Al-Jallad), Hicaz'ın sözlü/poetik geleneğinin tarihi değer taşıdığını, epigrafik buluntuların (Allâh vurgulu monoteist yazıtlar) İslam'ın yükselişine zemin hazırladığını savunur. Tam yokluk, önemsiz bir yerel kült merkezi anlamına da gelebilir. Sonuç olarak pre-İslami Mekke ve Medine'nin tarihi büyük ölçüde İslam'ın kendi hafızasına (hadis, siyer, şiir) dayanır. Bu kaynaklar zengin detay sunsa da modern tarihçi için eleştirel okuma, isnat analizi ve dış/arkeolojik karşılaştırma şarttır. Tam bir "çağ tanığı" tarihçileri yoktur; en yakın şahitlikler dolaylıdır (şiirler, sınırlı kitabeler). Bu durum, İslam tarihçiliğinin sözlü gelenekten yazılıya geçişinin tipik bir örneğidir, hem inanç hem akademik tartışmalarda merkezî rol oynar.
Başlıca Kaynaklar:
İbn İshak/İbn Hişam, Sîrat Rasûlullah (A. Guillaume İngilizce çevirisi).
Michael Lecker, Jews and Arabs in Pre- and Early Islamic Arabia (1998).
Patricia Crone, Meccan Trade and the Rise of Islam (1987).
Robert G. Hoyland, Seeing Islam as Others Saw It (1997).
Jeremy Johns, "Archaeology and the History of Early Islam" (2003).
Epigrafik çalışmalar: Christian Robin, Ahmad Al-Jallad ve ilgili makaleler.
***
Arnavutluk Emek Partisi lideri Enver Hoca, (1908 - 1985) ve devrim ile karşı devrimin başbakanı Ramiz Alia
(1925 – 2011)
Ramiz Alia, parti hiyerarşisine göre 2. adam olan Mehmet Şehu'nun (1913 -1981) 8 Aralık 1981 gecesi ortadan kaldırılmasından sonra Enver Hoca'nın halefi olmuştur. Gorbachov'la sona eren SSCB'deki 25 Aralık 1991 darbesinden önce 12 Aralık 1990'da komünist iktidarın infaz kararını imzalamıştır.
II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1944’te Nazi işgalinden kurtulan Arnavutluk, Enver Hoca önderliğindeki partizanların zaferiyle komünist bir rejime geçti. 1946’da Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi ve ülke, Doğu Bloku’nun en radikal, en izolasyonist örneklerinden biri haline geldi. Bu dönemin mimarı Enver Hoca (1908-1985), Stalinist bir modelle tek ülkede sosyalizm paradigmasını savundu. Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Çin'le ardı ardına kopuşlar yaşandı. Eşi Necmiye (Nexhmije) Hoca, Ramiz Alia gibi isimler ise hem rejimin inşasında hem çöküşünde kritik roller üstlendiler. Enver Hoca, 1941’de Arnavutluk Komünist Partisi’nin kuruluşunda yer alan genç bir devrimcidir. Partizan ordusu 1944'te ülkeyi kurtardıktan sonra Arnavutluk Emek Partisi'nin genel sekreteri ve fiili lideri oldu. Rejimi, Sovyet modeline dayalı kolektivizasyon, sanayileşme ve katı merkeziyetçilikle şekillendirdi. 1948’de Stalin'le eşzamanlı Tito-Yugoslavya ile kopuşu, 1960’ta Kruşçev’in revizyonizmine karşı Stalin savunusu ve Sovyetler'le ayrılık, 1978'de de Mao sonrası Çin'le kopuş yaşandı. Arnavutluk 1967'de "dünyanın ilk ateist devleti" ilan edildi; camiler, kiliseler kapatıldı, din yasaklandı. Hoca'nın paranoid güvenlik anlayışı, ülkenin her yerine 750 bin civarında sığınak (bunker) inşa ettirdi. Dışarıya kapalı, kendi kendine yeten bir "kale sosyalizm" modeli kuruldu. İzolasyon politikaları çevrim içi iktisadın yarattığı üretimden ve ticaretten arınmış modeliyle ekonomik durgunluk ve siyasi baskılarla bütünleşti.
Arnavutluk Emek Partisi (PPSh) Politbürosu, ülkenin komünist dönemindeki en yüksek karar alma organıydı. Bu yapı sadece siyasi bir birlik değil, aynı zamanda aile bağlarının ve sadakatin iç içe geçtiği kapalı bir kutu gibiydi.
Merkezdeki Güç Odakları ve Aileleri:
Enver Hoca (Enver Hoxha): Partinin Birinci Sekreteri ve "Sarsılmaz" lideri.
Necmiye Hoca: Enver Hoca’nın eşi. Marksist-Leninist Çalışmalar Enstitüsü Başkanı.
Mehmet Şehu (Mehmet Shehu): Uzun süre Başbakanlık yaptı, rejimin "iki numarası" olarak görüldü. 1981'de intihar ettiği açıklandı.
Fikret Şehu: Mehmet Şehu’nun eşi. Parti içinde üst düzey görevlerde bulundu ve eşinin ölümünden sonra hapse atıldı.
Hüsnü Kapo (Hysni Kapo): Partinin üçüncü ismi ve Enver Hoca’nın en güvendiği sırdaşı. 1979'da kanserden öldü.
Vito Kapo: Hüsnü Kapo’nun eşi. Hafif Sanayi Bakanı ve Arnavutluk Kadın Birliği Başkanı
Ramiz Alia, Hüsnü Kapo ve Mehmet Şehu sonrası Enver Hoca'nın halefi oldu. 1985'te Hoca'nın ölümünden sonra Arnavutluk’un son komünist lideri olarak görev yaptı.
Diğer Önemli Politbüro Üyeleri şöyledir:
Rejimin farklı dönemlerinde (özellikle 70'ler ve 80'ler) bu çekirdek kadroya eşlik eden isimler şunlardır:
Beqir Balluku: Savunma Bakanı. 1974'te "darbe planlamak" suçlamasıyla idam edildi.
Adil Çarçani: Mehmet Şehu'dan sonra Başbakanlık görevini üstlendi (1981-1991).
Spiro Koleka: Teknik konularda uzman, Başbakan Yardımcılığı yapmış uzun süreli üye.
Rita Marko: Sendikalar Birliği Başkanı ve Meclis Başkanı olarak görev yaptı.
Manush Myftiu: Eğitim ve kültür işlerinden sorumlu kıdemli üye.
Pali Miska: Tarım Bakanı ve Meclis Başkanı.
Muho Asllani: Bölgesel parti sekreterliklerinde etkili bir isimdir.
Lenka Çuko: Politbüro'daki nadir kadın üyelerdendir. (Hoca döneminin sonları)
Simon Stefani: İçişleri Bakanlığı yapmış, güvenlik bürokrasisinde etkili olmuştur.
Hekuran Isai: İçişleri Bakanı olarak görev yaptı, rejimin son yıllarında kilit rol oynadı.
Arnavutluk Politbürosu, Enver Hoca'nın paranoyaları nedeniyle sık sık kanlı tasfiyelere sahne olmuştur. Koçi Dzodze (1949'da asıldı), Abdyl Këllezi, Koço Theodhosi ve Kiço Ngjela gibi isimler de bir dönem bu listenin en tepesindeyken "vatan haini" ilan edilerek sistem dışına itilmişlerdir.
Ölüm haberini aldığımda Erzincan 59. Topçu Tugayı'nda kısa dönem askerlik görevini yapıyordum. Bir pazar sabahı Hürriyet gazetesinin ön sayfasında intihar haberini okuyunca oturduğum yerden ayağa kalktığımı hatırlarım. Enver Hoca'nın en yakın yoldaşı ve halef adayı Mehmet Şehu (1913-1981), savaş yıllarında partizan komutanı olarak sivrilmiş, 1954’ten 1981’e kadar başbakanlık yapmıştı. Savunma bakanı olarak ordunun başındaydı. Resmi tarihe göre 17 Kasım 1981’de bir Merkez Komitesi toplantısında çıkan tartışmada intihar etti (bazı kaynaklar vurulduğunu söyler). Hoca hemen ardından onu 41 yıldır CIA, İngiliz istihbaratı, Tito ve KGB’ye hizmet eden çok taraflı ajan ilan etti. Ailesi ve yakınları tutuklandı, mallarına el kondu. Cenazesi bir gece sessizce ıssız bir araziye gömüldü; resmi cenaze töreni yapılmadı. Şehu'nun ölümü, rejimin içindeki en karanlık olaylardan biridir. 2020'de ölen Enver'in eşi Necmiye Hoca (1921-2020) rejimin ideolojik ve örgütsel omurgalarındandır. 21 yaşında partinin kuruluşuna katılmış, uzun yıllar Merkez Komitesi üyesi ve teorisyen olarak görev yapmıştır. O donemde Enver Hoca'nın 40 yıllık eşi olarak hem özel hem kamusal hayatta etkilidir. 1985’te Hoca'nın ölümünden sonra birkaç yıl MK üyesi olarak kaldı. Sosyalizmin tasfiyesinde net bir pozisyon almadı ve muhalefet gösteremedi; darbeden sonra bir süre hapsedildi. Serbest kaldıktan sonra Tiran'da röportaj veren Necmiye Hoca, "Politikayla ilgilenmeyi bıraktım, artık sadece torunlarım ve çocuklarım var" dedi. Partinin teorisyenlerinden biri olan Necmiye Hoca'nın hikâyesi, rejimin elit kadrolarının genel tutumunu yansıtır.
Enver Hoca 11 Nisan 1985'te öldü. Yerine Ramiz Alia (1925-2011) geçti. Alia, 1960'lardan beri MK üyesi ve ideolojik kadrolardan biridir. Hoca'nın genç haleflerinin sonuncusudur. (öncekiler Hüsnü Kapo eceliyle ölmüş, Şehu ise hain ilan edilerek tasviye edilmiştir.) 1985-1991 arası Genel Sekreter ve fiili devlet başkanıdır. İlk yıllarda Hoca çizgisini korur ancak ekonomik kriz ve Doğu Bloku'ndaki çöküş (1989-1990) karşısında adım adım reformlara yönelir. 1990'da çok partili sisteme geçişe izin verir; öğrenci protestoları ve kitlesel göç dalgaları (Tiran Büyükelçiliği olayı) rejimi sarsar. Alia, 1991'de cumhurbaşkanı olur. Ne var ki 1992 seçimlerinde Demokrat Parti'nin zaferiyle saf dışı kalır. Acıdır ki Alia sosyalizmin tasfiyesi sürecinde Parti MK üyesidir, tasfiyenin sürecini yönetir. Ramiz Alia ile birlikte Enver Hoca'nın Nisan 1985'teki ölümünün ardından Fatos Nano, Adil Çarçani, Sali Berisha gibi isimler bir gecede saf değiştirip yeni düzenin aktörleri olurlar. 1992'den sonra Arnavutluk, kaotik bir geçiş yaşar. Zenginlerden yoksullara uzanan piramit şemalar neticesinde 1990 ortalarında ekonomi çöker. 1997'de iç savaşa ramak kalır. Uluslararası müdahale beklenir. Sali Berisha başkanlığı (1992-1997) otoriter eğilimler taşır. 2000'lerde istikrar sağlanır; ülke 2009'da NATO üyesi, 2014’te AB aday ülkesi olur. Bugün Arnavutluk, bir ressam olan Edi Rama liderliğinde parlamenter demokrasiyle yönetilmektedir. Ancak yolsuzluk, göç, yoksulluk ve bölgesel gerilimler (Kosova, Kuzey Makedonya ile ilişkiler) devam etmektedir. Sosyalist miras, hem nostalji hem eleştiri konusudur. Hoca’nın anıt mezarı rejim sonrası kaldırılır, heykelleri sökülür. Türk solu 1970'lerde AEP'yi dünya komünist hareketinin önderi ve ayakta kalan tek sosyalist ülke olarak görür. Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği Halkın Yolu dergiler 1968'in üç halk önderinin mirasını sürdüren 1973'ten itibaren Arnavutluk çizgisine evrilen haftalık gazetelerdir. Bunların bilgi kaynağı sadece Tiran radyosu, Zëri i Popullit gazetesi ve Hoca'nın kitaplarıdır. Gerçek Arnavutluk'ta işçi refahı, parti-kitle ilişkisi, kadınların durumu yeterince sorgulanmamıştır. Fanatizm, körleşmeye yol açmış, kağıttan kuleler inşa eden sosyalizm çökerken elitlerin direnişsiz saf değiştirmesi, sistemin zafiyetlerini, ekonomiyi yapay sancılarla doğurtan kurumsallığın zayıflığını göstermiştir.
1978'de Çin’le kopuşun ardından Arnavutluk’u dünyanın tek gerçek sosyalist ülkesi olarak konumlandıran Hoca'nın ideolojisi (Hoxhaism), Sovyet revizyonizmine ve Mao sonrası Çin'e karşı saf Marksizm-Leninizm arayışındaki gruplar için bir çekim merkezi haline gelmiştir. Türkiye’de 1960'lar ve 1970'lerin radikal sol ortamında, özellikle Maoist kökenli bazı fraksiyonlar bu çizgiye kaymıştır. Bu etki, büyük kitle partilerinden ziyade küçük, ideolojik olarak katı Enverciler diye anılan çevrelerde görülmüştür. Hoca’nın eserleri Türkçeye çevrilir, yayınlanır ve tartışılır; ancak Türkiye’nin özgün sol dinamikleri nedeniyle etkileri sınırlı ve marjinal kalır.
Tarihsel Bağlam ve İlk Etkileşimler
Türkiye solu, 1960’larda TIP (Türkiye İşçi Partisi) ve devrimci gençlik hareketleriyle canlanmış, 1970’lerde ise THKP-C, THKO, TKP/ML gibi örgütlerle parçalanmıştır. Çoğu grup başlangıçta Mao Zedung Düşüncesi’ne yakın duruyordu; Çin Kültür Devrimi, anti-emperyalizm ve halk savaşı tezleri Türkiye’de yankı bulmuştu. Ancak 1976-1978 arası Çin’deki "üç dünya teorisi" ve ABD’ye yakınlaşma, Hoxha’nın sert eleştirileriyle uluslararası komünist harekette krize yol açtı. Hoca, "Emperyalizm ve Devrim (1978) gibi eserlerinde hem Sovyetleri hem Çin'i revizyonist ilan etti. Bu kopuş, Türkiye'de bazı Maoist çevreleri gerçek sosyalizm arayışına itti. 1970'lerin sonlarında TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) gibi örgütler veya bunlardan kopan fraksiyonlar Arnavutluk Emek Partisi çizgisine yöneldi. Bu gruplar, Hoca'yı Stalin’in gerçek mirasçısı olarak gördü; Kruşçev ve Mao sonrası sapmaları eleştirdi. Ali Özkan'ın "Enver Hoca Dönemi Arnavutluk (1945-1985)" kitabında belirttiği gibi, Türkiye'de Enverciler olarak anılan komünist çevreler, Arnavutluk modelini (kolektivizasyon, ateizm, bunker sosyalizmi ve anti-revizyonizm) ideolojik ve yaşam tarzı olarak benimsedi. Bu etki, daha çok entelektüel ve öğrenci çevrelerinde, yeraltı yayıncılığı üzerinden yayıldı. Ana akım sol (Dev-Yol, Dev-Sol, TKP) ise Hoca'yı marjinal buldu, izolasyoncu diye eleştirmiştir.
Enver Hoca’nın Türkiye soluna etkisi, nicelikten ziyade nitelikseldi. Enverciler, revizyonizme karşı katı bir duruş arayan küçük bir kesimi temsil etti; ancak Türkiye’nin özgün koşulları nedeniyle kitleselleşemedi. Yıldız Yayınevi'nin yayınları ve Halkın Birliği gibi çevreler, Hoca'nın eserlerini Türkçeye taşıyarak ideolojik bir köprü kurdu. 1985 ölümü ve 1991 çöküşüyle bu etki azaldı; bugün Hoxhaism, küresel solun unutulmuş bir damarı olarak tarihe karışmıştır.
***
Eski dergiler, ansiklopediler, atlaslar, Hayat, 7 Gün, mizah dergileri, çizgi romanlar... Olağanüstü bir dijital arşiv: https://archive.org/details/@georgzavier
Eski dergiler, ansiklopediler, atlaslar, Hayat, 7 Gün, mizah dergileri, çizgi romanlar... Olağanüstü bir dijital arşiv: https://archive.org/details/@georgzavier
