23 Ocak 2011 Pazar

Beyaz Küp Eleştirisi


İsa peygamber 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor . Zaferlerin, ceset ve eserlerin sahibi mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün..


Galeri ya da diğer adıyla beyaz küp, kurtarılmış bir alan, müze öncesi bir müze diyorlar. Görülüyor ki insanların yolculuğunun kabristanda, eserlerin ise müzede sonlanması amaçlanan bir olgu.. Müzeler çağrışımla mezarlıkları hatırlatıyorsa, zirvedeki galeriler de müzelenmeden önce bitkisel hayata giren sanatçının son mekanıdır dersek doğru olur mu?.. Yoksa doğru'nun bu laf oyunlarıyla bir ilgisi yok, onun yeri burası değil mi demeli! Başka bir tarih/coğrafya, yurttaşlık bilgisi sayfalarında, yeri geldiğinde Marks, Brecht'te, yeri geldiğinde değişim değeriyle müzayede salonları, bienaller, banka koleksiyonlarında onu aramak gerekir dersek daha mı 'doğru' olur.. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslın esasını tahrip eden simülakratörler , çakma bir siyasetin peşine takılmış bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir uygarlık! tarihini Guantanamo'da Fukuşima'da, Mısır,Libya, Ortadoğu ya da Guggenheim, Maxi Roma,Bienaller'de tek bir algı çerçevesinde şu an oluşturuluyorlar ; işimiz uzun ..


Fatih Özgüven 8 Mayıs tarihli yazısı, 'En güzeli Füsun Onur' arabaşlığında 'Ama belki de serginin en güzel işi, mekana geniş geniş yayılmasına izin verilen Füsun Onur’unki. Füsun Onur’un işlerinin mekana ihtiyacı vardır çünkü bu işler gerçek anlamda mekana ve mekanda yayılır, onu ‘kullanırlar’. Bir beyaz sayfa gibi de demeli, çünkü Onur 70’lerden beri yapmakta olduğu işlerde mekana dizdiği nesnelerle esrarengiz cümleler, sentaktik birtakım yapılar, oyunlar kurar. Bu yüzden onu aynı şeyi sayfa üzerinde yapan Sevim Burak’a benzetmek mümkün. Arter’deki işinde Onur’un örgü şişleri, parlak yün yumakları, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor, hatta ‘duyulur’ da. Bu işe baktıktan sonra birkaç adım ötedeki Robinson Crusoe’dan Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okuyunuz! ' diyor. Gözlerini ufka çevirmiş sonsuz zekayı arayan insan, sınırlı aklı ,sonsuz isteğiyle dünyada ilahlığını ilan etmiştir. 'Metalarda eksik olan somutluk duygusunu, mal sahipleri kendi beş ya da daha çok duyusuyla giderir.' diyen Marks haklıdır.(1) Mekanı görünür/duyulur kılarak tanrısallaştırılan, mekanı bir sunağa çevirip ilahlaştırılan, mülkiyeti kutsayan, sanata can verip seçkinlere köleleştiren, özneden nesneye geçen yeni bedeni yeni bir ruh haliyle dirilten, post modern çağda insan uzuvlarına, toplumsal algı aparatalarına yeni eklemeler yapan, gittikçe yabancılaştığımız Amerikan icadı bir global kültür canavarıdır..


Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne..


Mekanı görünür kılan Füsun Onur'un işlerine baktıktan sonra Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okumak önerisi düşündürücü ama daha ötesine geçmek, ses görüntü duvarını aşmak gerekiyor. Çünkü tüm sanat aşığı yazarlarda Duchamp'lı beslemeler tarihinden , Clement Greenberg'in ulusal tarzını yaratan ABD'nin ihtiyacı Sol Lewit'in sallama saptamalarıyla yaratılan çağdaş sanatın dili üstünden tekrarlara bolca rastlarız.. 'Mekan' kelimesini -bir paragrafta altı tekrar- ve 'Mekanı görünür kılmak' cümlesini çok seviyorlar. Totalde çağdaş sanat, mekanın ruhunu emen imgenin asıl olanı örten görünmezliğiyle, itinayla asimetrik bir hakikatın izleyiciyi aşan ahlaki endişelerini taşıdığı iddiasındadır. 1700'ler değil ama 18oo'lerin üretim araçlarının yöntemsel olarak dönüşümü, insani olanın amaçsal olanla araçsal olanın yerlerini, önceliklerini farklılaştırmıştır . Kral Jayavarman yaptırdığı 1186 tarihli Budist tapınak gibi ; dışarıdaki ağaç kökleri mekanın üzerini kuşatmış ; Kamboçya Rajavihara'da dışarıda olması gerekenle, toprağın altından beslenen yer değiştirmiştir. Durulmanın ardından gelen dönemde isyansız nisyan, özgürlüğü kullanarak yeni putlar yaratır. Aşikar kılınan ile teşhir edilen arasındaki fark , görünen 'gerçek'i aşan nevrozlar yaratmıştır. Doğasını terkeden hakikata rampalanmaya çalışılan bir 'hiç' uğruna, doksanın doksandokuz halinde unutulan tüm herşey görünür olur. Ne var ki nesneler üzerinden göndermelerle çökertilen, pop kültür tarafından yıkılan eşrefi mahlukatın yani aklın/insanın saltanatıdır. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslını tahrip eden simülakratörler, çakma bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir tarihin korpratörleri olarak karınca gibi çalışıyorlar. Nietzsche'nin 'Alçak İnsanların Yaşamı' özelden âri/geneli ilgilendiren yanıyla günümüze bağlanabilecek bir makaledir. Ahu Antmen 9 Mart'taki yazısında insanın dışlandığı mekanın keşfiyle ilgili aynı beklentileri tekrar/takdir ederek 'Ayşe Erkmen’in sanatı, Türkiye sanat ortamı için her zaman biraz fazla soğuk, mesafeli, zihinsel ve entelektüel bir pratiğin ifadesi oldu. Bunun bir nedeni, sanatının içeriğinin, mekân ve algı gibi birtakım temel meseleler dışına hemen hemen hiç çıkmamasıydı.(..) İzleyicinin fiziksel olarak içinde gezdiği mekânı algılamasını sağlamak, farklı algı biçimlerinin bilincine varmasına aracı olmak gibi meselelerle ilgilenen Erkmen, (..) galeri mekânlarını yalnızca biçimsel olarak dönüştüren değil, sanat mekânlarının otoritesini ideolojik olarak da sorgulayan işler yaptı.' diyor. Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne.. İstenen hiyerarşi yaratarak seçkinler üzerinden bir müesses nizam oluşturmaksa işe yarar bir hizmettir. Kitleler üzerinden seçkinlere yer açmak, avamı şaşkına çevirmek, anlamaz konumuna düşürüp sokaktaki insanı sıradanlaştırmak, yurdum insanı deyip aşağılamaksa bu da yapılıyor: ne de olsa sanatın değişim değerini oluşturan metalaştırmaktan önce matahlaştırma eylemidir.. Sol Lewit'in öğrettiği budur. Musa'nın on emrine karşı 'Sol'un manifestosunun çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Yalnızca Yankee sanatının ekonomisine uygun tahakkümüne ilişkin bir konfigürasyondur. Çağdaş Sanat'ta taklit/kopyayı içselleştiren simülakrizmi aşan ‘takıyye’nin modernleşen öyküsü, cinsler arasındaki renkleri düzlemliyen mahşerin yaygın/pop kültürü , cehenneme düşen kimlikleri farklı nüfuzlara peşkeş çeken marketingi işbaşındadır.. Kendi suretinden bir dünya yaratan emperyalizmin truva atlarından güncel sanatı temizlemekse bir yurttaş sorumluluğu..


Yapabileceklerini boşver, yaptıklarını göster! Konseptin bir anlatıcıya ihtiyaç duyması , boşluğu kelimelerle dolduranın, yetkiyi eline geçiren tarafından tayin edilmiş olmasındandır..


Mekanları görünür kılmak, pragmatik bir talebin özgürlük etiğiyle ilintilendirilmesi mi? Yoksa ortasında durduğumuz, ekmeğini yediğimiz alanda ideolojik sorgu kayıtları oluşturmak, fabrika içindeki proleteryanın durumu gibi, sermayeyle birlikte oluşan gömücünün nalına/mıhına eylemi, kendine rağmen oluşanın reddinin teatral bir tekrarı mıdır? Farkı farkedenler tarafından teorize edilen gerçek, Marksizmden rücu edenlerin, zengin müşteriye sunduğu papparazi tadında kültürel bir hizmettir. Ortalama zeka sahibi bir insanın gördüğünün dışında mekanın farklı bir görüntüsü için gönül gözünün açılması, çakraların çalıştırılması temrinine ihtiyaç yok. Nedir görünürlüğüne perde düşmüş/katarkt inmişçesine mekanı kutsayan bu aracın ardındaki amacıyla esası müphem, soykütüğü kırma post modern öznenin beklentisi?.. Kartların yeniden dağıtılmasıysa ortaya çıkan zanaatsız sanattan, maça kızı, tüsiad beyi, medya soytarısı,kafaya çerçeve geçirilen galerici, mübaşir tayin edilen eleştirmen -Marksın jargonuyla seçkin iplikçi, büyük sosis fabrikatörü, saygın kundura boyası tüccarı dahil- herkesin duhül olduğu bu oyundan, salvoları çeken, cazgırlık yapan ,tearuz eden, üten/ütülen, yer ya da yol gösteren, şaşıran, ayılan/bayılan vesaire herkes memnundur. Tekvinden sonraki çıkış, yeniden yaratılış öyküsüne, ondan sonrasıysa karşılaşmalara aittir. Sermayeden vahimi sanattan mekandan kaçış da bir ara çözüm olabilir. Ne de olsa çağdaş bir mezbah, kurbanlar ister..


Beyaz Küp dedikleri adres, jenerikteki tekinsiz perili köşk.. Meydandaki saati, bakana satandan ve tahta bavullu yoksul köylüden geriye kalan envanter zengindir..


Özgüven 'örgü şişler, parlak yün yumaklar, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor,' diyor sanatçı için. Marks ' Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide ne de elmasta değişim değerini keşfedemedi.' der 1/98
Peki nasıl okumalıyız mekanın ruhuyla oynaşan, durduğu yere yakışan sarihi meftun edilen protest 'Das Kapital'i. Eleştiri konusu hem Das Kapital, hem de ideolojik maskeyle hakikatın arasındaki mesafeyi kullanarak değişim değerine dönüştüren yerli das kapital ve işgüzar katipleri. Yani Marks'tan türeyen yerli yersiz göstergelerle sermayeleşen sanatın -11.Bienal'de Brecht'in par(ç)alanması ,ardından kolektif tüketilmesi örneği- paranın sanata eskort görevi, mesenlerin gayretkeşliği.. Ömrünün son baharında Marchel Duchamp'ı danışman olarak işe alan Madam Guggenheim örneğinde olduğu gibi sinizm yalnız ideolojik maskeyi popüler kültür içinde soylulaştırıp soytarılaştırarak, yalanı en etkili 'gerçek' malzeme olarak meşrulaştırıp olumlamıyor ; yüceltilen kamburu çıkmış özneyi de kutsal mezbahı, mahzeni/mekanında eti için rezervleyip saklamayı tercih ediyor. Petrus Şarapları gibi mahzenden kucağımıza verilen toraman bir Duchamp efsanesi var kitaplara sonradan duhul olan . Dünyada mekan dersek, sanat dünyasının Kaban'la yeniden yazılan tarihinde Duchamp'la yeniden dirilen -zombimsi bir nekrohobiye uygun- entellektüel yazarların mahreç göstermeden tepe tepe kullandığı bu istenilen beyaz küp algısına belki hariçten asist yaparız. Feuerbach üzerine 11/8. Tez'de yazılan doğrulanır : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir . Teoriyi gizemciliğe götüren bütün giz'ler, akılcı çözümlemelerini insan pratiğinde ve bunun yaşanarak kavranmasında bulur' . Bütün gizlenenler -yazarların/mekanların perdeledikleri dahil- bütün giz'ler, efsunlanmış sırlar ancak amaçlarıyla birlikte vardır. Petrus'un horozu üç kez ötmüştür. Özneleri değiştirmekle yükümlü olan araçlar, görünürlüğü ezerek eşitler ; uç noktaları, alternatif eleştiriyi tırpanlayarak monotip resmi tarihi yaratır.. Kronstadt Denizcilerinin 1921 ayaklanmasını ezen Sovyetler Birliği’nin Stalin'den dayak yiyen dahi generali Tukaçevsi'nin bir sonraki hamlede ezilenlerin ilahı olması gibi, ezen/ezilen, mağdur/mağrur farkı devreden bir zuhurdur ; kanlı/şanlı tarihin olduğu kadar kültür/düşün sürecinin de sayfalarında oyunun kuralları birdir değişmez. 1921 Mart'ı için 'gerçeğe bundan iyi ışık tutan bir şey olamaz' demişti Lenin. Devrim mutad üzerine evlatlarını yiyordu ; orda algıdaki farklılığı yaratmak adına değiştirmeye yarattıkları mekan Moskova'da halen zenginliğin ve nar gibi kuzuların, İdil boylarındaysa insan etinin yendiği Rusya'dır. Ütopyaya darbe yapan distopyasının iktidarındaki tüm mekanda , zan'dan arındırılmış 'gerçek' ne adil , ne sovyet, ne sosyalisttir . 1930'larda felsefi düşünce sürecini askıya alan Stalinci terörün muhakemeleri 39 yılının hataları/baskıları, 68'lerin bir kısım spastik düşünürünü ve diyalektiğin sırtına yüklenen hazinelerin ağırlığı, günümüzüne intikal eden taşınamaz paranoyaları, sanat/yaşam farkını ortadan kaldıracağına derinleştiren tikleri, disiplinlerarası nevrozları doğurmuştur. Ne ki çağdaş sanatın sahte mesihinin Radek misali ölümünden sonra iade edilen itibarı, sonradan yazılan tarihi, rüyet eylemleri var ; -artık kimsenin savunamaması gibi- Haliç'teki Feshane binası ya da Diyarbakır Hapisanesi.. ; mecrasını bedeller ödeyerek oluşturmuş, gereğini yerine gelmiş bir hâl'in ufukta oluşturduğu çizgidir artık ; mekan, zamanı yaratmıştır.


Marks, 'Papaza verilen öşür, kutsamalarından daha gerçektir' diyor.
Bienaller , fuar, galeri, müzayedeler tarafından şereflendirilen, ödüllerle soylulaştırılan sanatçı asli görevlerini, toplumu değiştirebilme, dönüştürebilme kabiliyetini , eleştirmenin 'gerçek' gücünü , muhalifet reflekslerini ve teçhizatını kaybeder.. Esaret için ilk adım, doğal ortamından koparılıp kafeslenmesi ,beyaz küp denilen kuşatılmış alana payeler verilerek mahkum edilmesidir.. ....


Marks'tan sonra gelen yeni mezar kazıcı bir kuşağın varlığını mı ima ediyor yazar? Bir salyangozun, özgürlük adına kendi koruyucu kabuğunu kırma talebi gibi absürd bir durum. Radikal bir imkansızlığın imansızlığı, yazarı olduğu kadar sanatçıyı da yeni karnasyonlar edinmesi için' tanrım beni yeni baştan yarat ' diyeceği bir düşünce sürecine itiyor ; lakin çakıldığımız yerden bildiklerimizin ağırlığıyla kıpırdamak mümkün değil.. Günümüz trendini algıyı farklılaştırarak belirleyenlerden biri de 1934 doğumlu İrlanda kökenli Amerikalı Brian O'Doherty'dir . Artforum'da 1976'da yayımlanan makaleleri sanat piyasası için kullanım kılavuzu hükmündedir. Beyaz Küpün İçinde kitabında , 'Herşeye rağmen izleyicinin köklü bir soydan geldiği unutulmamalıdır' diyor. Rüşvet gibi bir cümlenin ardından devam ediyor 'Sanatçı, bir sanat tüccarıyla anlaşmaya varmak dışındaki kabüllerin farkına varmamıştır. Ötesini sezse bile değiştiremeyeceği bir sosyal gerçeği kabullenmesi, aklını kullandığının göstergesidir.' Bu da Türkçesiyle aba altında sopa göstermek. O'Doherty'nin işaret ettiği şudur ; necip ariflerin son mekanı, ebedi istirihatgâhı her zaman müze olmayabilir ; entellektüel birikimine, sanatsal yeteneklerine güvenip araya eş dost koymadan yapılan rezervasyonlar onaylanmayabilir . Bütün bunlara rağmen 'sanat mekanlarının otoritesini ideolojik olarak sorgulamanın' pratikte bir anlamı var mıdır; önümüze düşen bu cümleyi karşılayan cevap nedir? Yoktur diyerek Erasmus gibi aklı başında deli taklidi yapmaktansa ,eylemin anlamıyla buluşması izansızlığının bilincine sahip cennetten kovulmuş bir günahkar olmayı yeğleriz .. Bu yolda Max Stirner'a tesadüf eder, her an yeniden yol kesen birden çok 'güç istenci'ne rastlarsak şaşırmayalım.. Biliyoruz ki 'hazinen neredeyse, yüreğin oradadır.' Yalanlar üzerine 1945'lerden itibaren sonradan yazılan, olmayan sanat tarihinin kalbindeki beyaz küp ise tekinsiz perili köşk.. İsa, 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor. Mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün. Yoksa bu coğrafyada küresel insiyatifler ve sermaye tarafından ele geçirilerek beyaz küp denilerek tütsülenen mekan ile moron/android karışımı algının sanat/sanatçısını kemirdiği bu yolun sonu selamettir de diyemeyiz, nekropoller şehrin bittiği yerde başlar..

(1) Kapital 1/100 Sol Yay.

**

Not-Burada bir tekrar yapalım. Bu yazdıklarımızın ne üstte adı geçen sanatçılarla, ne de işini gücünü yapan yukarıdaki sanat yazarlarıyla ilgisi var. Onlar, bugüne kadr herkesin yaptıklarını, genel doğruyu sürdürüyorlar. Devamlı söylediğimiz gibi bizim yaptığımızsa bir sistem eleştirisi ; -Ortadoğu'ya ihraç edilen demokrasi hizmeti gibi- manipule edilen bir dünyada yalanlar üzerine yazılmış bir sanat tarihine, muzaffer tarih yazıcının kaleminden çıkmış evrimleşmeden ilerleyen içi/içeriği boşaltılmış, günümüzü ele geçirmiş dünya sanatına topyekun itirazdır.. Bunu kabul etme becerisine ulaşanların eleştirisiyse farklı bir yazı konusu.. Peki ne yapmalı diyen okura 'Dünyanın talan edilmesine sessiz kalan sanatın huzur hakkı yoktur..' başlıklı yazıyı bir daha okumalarını öneririm.

***




emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com