Şehri Musallaştırmak 8-10 Şubat 2013
23 Şubat Cumartesi : 2013
İstanbul Bienali etkinlikleri Kamusal Program ile başlıyor .. Sigaya çekmek ya da cehaletle suçlayıp hizaya getirmek. Amaç önce elverişli tabanı yontmak, halkı eğitimek.. 'Dışarıda duran' edebiyatı üzerinden içeride, sermayenin cümbüş alanında huysuz tebası, tabiyetine geçirdiği isyankarlarıyla muhalif bir külliyat geliştiren bienalin parfüm kokan simyası, şehrin egsoz gazı ve tere boğulmuş kimyasıyla ne kadar örtüşecek? Hayatın bilinen anlamını, sanatla parlatılan tüketim toplumunun kavramlarını ne kadarını değiştirecek.. / zaman gösterecek..
Bu hafta kitapçılarda yerini alan Jean Baudrillard'ın yazdığı Tarihi Materyalizm eleştirisine odaklanacaktık. Doğru ama eksik bu çabadaki eleştirinin büyüğünü tüketim toplumuna değil, Marks'ın fiziki aparatlar beyin,kol/bacak etkinliğiyle değinilip es geçilen emeğin tamamlayıcısı 'üretim' olgusunun zorunluluk mastarının sorgulanmasına ayıracaktık. 'Bir nesne, yararlı bir şey değilse, değere sahip olamaz. Eğer o şey yararsız ise, onda bulunan emek de yararsızdır.'1/55 Kavramların kabulü, küresel yaşamın Batılı değerlerinin tüm toplumlarda 'ortak' bir diyalektik süreçten geçtiğini onaylamamızla başlıyor. Süreç acaba gerçekten diyalektik mi? İnsan eliyle yaratılan kışkırtılmış tarihin olabilir. Ama parçası olduğumuz zamanın ve doğanın mutasyon gibi bir amacı var mı? Marks olduğu kadar Baudrillard da aynı algıdan, mesafesiz hafızadan besleniyor..
Kendi yazdığımız eleştiriyi erteleyip 'Küreselleşmenin Parçalanışı ve Çağdaş Sanatın Açmazları başlıklı makaleye dikkat çekelim. Dazlak münevverler, kahküllü entellektüeller, post-modern kadınlar ya da rantiye erkekler.. Telif düşünceden ürken , böyle alıntılara daha çok itibar eden bir kesim hep vardır. 23/02/2013 / Skopbülten'de çıkan Julian Stallabrass'un yazdığı, çevirisini Nursu Örge'nin yaptığı yazı, şirazeden çıkan gösterinin maruzatına yoğunlaşmış.. Biz yıllardır söylüyoruz deyip kesip atamayız.. Gecenin karanlığında yahut sabah alacasında 'Minevranın Baykuşu' son kez uyarmış, kıyameti başkası görmüş, sanat magazin tekrar etmiş önemi yok : Gerçek bir.. Yangın alarmı!.. Sanat rejimi can çekişiyor.. Kimin söylediği değil, bugün adamın nereye işaret ettiği önemli..
'.. bienallerin bir diğer bilinen özelliği de, bulundukları kentlerin ya da bölgelerin kentsel dönüşüm çabalarını kolaylaştırmak ve yerel sanat piyasalarına katkı sağlamak, hatta bu piyasaları oluşturmaktır. Bienali oluşturacak sergileri ve koleksiyonları düzenlemek elbette masraflı bir iş ve etkinliği finanse eden sponsorların Bienal’i kendi çıkarlarına alet etme hedeflerini iyice görünür kılmaları (örneğin marka logolarıyla dolu fuayeler) ve hediyelik bardaklar ya da ıvır zıvırlar satarak etkinliğin kendisinin pazarlanması ise, bienalin saf idealizmiyle örtüşmeyen diğer unsurlar. Yine de aslında olup biten şu: Paranın ışıltısı ve cazibesi, bienalin liberal idealleri ve sanat dünyasının küreselleşmesiyle resmen alay ediyor. Neoliberalizmin en temel yönlerinden biri de, yalnızca en yoksul kesimin değil, aynı zamanda her geçen yıl gelirleri daha da azalan ücretli çalışanların aksine, refah içinde yaşayan kesimin ve özellikle de süper zenginlerin sürekli artan gelir ve varlıkları nedeniyle oluşan eşitsizlik elbette.[5] Bu küresel ölçekte süper-zengin seçkinlerin tüketim güçlerini sergileyebilecekleri alanlardan biri de hiç kuşkusuz sanat arenası...
http://www.e-skop.com/skopbulten/kuresellesmenin-parcalanisi-ve-cagdas-sanatin-acmazlari/1160
Bugün artık şirketlerin veya bankaların sponsorluğu altında düzenlenen etkinliklerin, içerdikleri sanatın toplumsallığı veya siyasallığıyla aralarındaki riyakârlık ilişkisini ifşa etmek, neredeyse malumu ilam etmeye denk düşer hale geldi. “Kentsel dönüşüm” temalı İstanbul Bienali’nin sponsorları Koç ve Eczacıbaşı’nın İstanbul’un “kentsel dönüşüm”ünden rant sağladıklarını dile getirmek, sigara paketlerinin üzerindeki “sigara öldürür” mesajları kadar etkili. Çünkü nasıl ki sigara içmeye öleceğimizi bile bile devam ediyorsak, bienallere katılmaya, bienalleri gezmeye de öyle devam edeceğiz.. Devamı
http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-emek-aclik-sanatcisi-ve-kar-amaci-gutmeyen-bienaller%e2%80%a6/1150
En masumane kültürel davranışlar, sanatsal tavır ve hareketler, en derin ekonomik güçlerin hizmetindedir. Sıradan pazar ilişkileri, zamanın ruhuyla baskılanmış yeniden üretim sürecinin bütün veçhelerini ve toplumun tüm davranışları ekonomik ideolojiyle kuşatılmıştır. Eserin değerinin, kitlesinin zenginliğiyle meşru bir bağı yoktur. Banksy örneğinden devam edersek, 'önem', mekanın seçkinliğinden, -Damien Hirst gibi- malzemesinin bulunmazlığından da gelmez. Onun zehir zemberek eleştirisinin doğruluğu varsa dikkat çeker. Anlatıyı görünür kılan farklılığıdır. Biz bir görüntüyü/viziyonu görerek onaylarsak o, yaşar, aralıksız solur. İzleyicisinin rivayet eylemiyle zamandaki yolculuğun sürdürür. Mesajın idrak ettiği kadarını aktaranın gücünden beslenir.. Marks, tepesi üstü durduğunu iddia ettiği Hegeli' anlatırken kullandığı 'camera obscura' metaforuyla bizim somut kavrayışımızın dışında her şeyi ters gösteren soyuttan beslenen ayrı bir mekanizmanın varlığına işaret eder. Bu düşünülmesi elzem bir konudur.. Çünkü sözün taşıyıcıları görüntüyü düşüncelerle birlikte anlatır/aktarırken, kendi maddi yaşamlarını da eserler aracılığıyla istem dışı deforme edebilirler.. Burada terziler, ışıkçılar, toplum mühendisleri, yardımsever sivil toplum örgütleri devreye girer.. İsyankar bakış, başıbozuk algı normlaştırılır. SALT amaç, bizim iyiliğimizdir!
13. İstanbul Bienali etkinlikleri Şubat ayında gerçekleştirilecek kamusal programla başlıyor. Fulya Erdemci’yle beraber, Goldsmiths, Londra Üniversitesi Sanat Bölümü Öğretim Görevlisi ve Güzel Sanatlar ve Küratörlük Doktora Araştırmaları Programı Direktörü Dr. Andrea Phillips’in eş küratörlüğünü üstlendiği “Kamusal Simya” başlığını taşıyan kamusal program, sanatsal üretimle bilgi üretimini bir araya getirmeyi amaçlıyor. 13.İstanbul Bienali kamusal programı kapsamında, Şubat ayından bienalin sonuna kadar beş farklı başlık altında düzenlenecek, bir dizi konuşma, atölye, seminer ve performansla hem Türkiye’de hem de dünyanın dört bir yanında geleneksel anlamıyla “kamu” kavramını dönüştüren siyasi ve şiirsel simyanın nasıl işlediği araştırılacak. Etkinliklerde ayrıca kamusallığın sanatsal ve siyasi bir araç olarak küresel finans emperyalizmi ve yerel toplumsal kırılma bağlamında nasıl tekrar kullanıma sokulabileceği incelenecek. On ay süresince beş ayrı hafta sonunda konuşmalar, atölyeler, seminerler ve performanslarla gerçekleştirilecek kamusal programın her bir ayağında kamusal dönüşümün ayrı boyutuna odaklanılacak. Sanatçılar, mimarlar, planlamacılar, kuramcılar, aktivistler, şairler ve müzisyenleri bir araya getirecek kamusal programın, 8 Şubat Cuma, 9 Şubat Cumartesi ve 10 Şubat Pazar tarihleri arasında düzenlenecek.
ilk ayağı “Şehri Kamusallaştırmak”, 22 Mart Cuma ve 23 Mart Cumartesi düzenlenecek ikinci ayağı “Kamuya Hitap Etmek”, 10 Mayıs Cuma ve 11 Mayıs Cumartesi düzenlenecek üçüncü ayağı “Kamusal Sermaye”, bienalin açılacağı hafta sonu, 14 Eylül Cumartesi ve 15 Eylül Pazar düzenlenecek dördüncü ayağı “Nasıl Kamusal Özne Olunur?”, 1 Kasım Cuma ve 2 Kasım Cumartesi düzenlenecek son ayağı ise “Geleceğin Kamuları/ Kolektifler” başlıklarını taşıyacak.
Kamusal program kapsamında bir kitap da yayımlanacak. Program için özel olarak yazılan metinler ve sanatsal katkılar içerecek “Kamusal Simya” kitabı okurlara, 13. İstanbul Bienali’nin açılışında sunulacak.
Kamusal program kapsamında ayrıca sanat eleştirmenlerine yönelik “Sanat Yazarlığı” atölye çalışması düzenlenecek. Bienalin küratöryal ekibiyle çalışacak yazarların, atölye kapsamında sanatsal ve küratöryal projeler üzerine geliştirecekleri yeni metinler, bienalin sonuna kadar çevrimiçi bir platformda yayımlanacak.
Katılımcıları, açık çağrıyla belirlenecek atölyeyle ilgili detaylı bilgilere 13b.iksv.org adresinden ulaşılabilecek.
KAMUSAL PROGRAMIN İLK ETKİNLİĞİ: “ŞEHRİ KAMUSALLAŞTIRMAK”
Kimse üzerine alınmasa da "Anne, ben barbar mıyım?" diye soran Bienalin küratörü Fulya Erdemci, Müldür'ün tersyüz ettiği haliyle 'barbar' tanımını bir anahtar olarak alıyor ve kentsel dönüşüm üzerinden kamusal alan kavramını tartışmaya açıyor. Kamusal program kapsamında yapılacak konuşmalar, atölyeler, seminerler ve performanslarda, kamusal dönüşümün ayrı bir boyutuna odaklanılacak. Kamusal programın, 8 Şubat Cuma, 9 Şubat Cumartesi ve 10 Şubat Pazar tarihlerinde düzenlenecek ilk ayağı “Şehri Kamusallaştırmak” başlığını taşıyor. Bu başlık altında yapılacak etkinlikler kapsamında, İstanbul’un kentsel dönüşümünün toplumsal ve kültürel etkisi ve vatandaşların buna tepkileri tartışılacak. Bunun yanı sıra, bu dönüşümün gerçekleştirilme biçimi ve kültürel endüstrilerin bu dönüşümde oynadığı rol sorgulanacak..
http://bienal.iksv.org/tr
http://bienal.iksv.org/tr/arsiv/haberarsivi/p/1/628
http://www.radikal.com.tr/hayat/sanat_sistemin_icinde_ama-1132877
***
Duygu Süzen "Nabız" sergisiyle 5 - 30 Mart 2013 tarihleri arasında Merkür'de
***
Bazı sıradan insanların sıradışı düşünceleri vardır. Bazı sıradışı şahsiyetler ise sıradan işler yaparak olağanüstü bir kariyere sahip olurlar.. İlkine örnek Banksy ; ünlü olmak istemeyen bir ölümlü.. İkinci için ise verilecek örnek çok..
21 Şubat Perşembe ; 2013
Sahi, kim bu insanlar! 'Banksy' adını aranızda duymayan var mı? Kendisi Londra sokaklarında çalışan bir sokak sanatçısı. Yüzünü bilen, şahsını tanıyan yok. Sanat diye bize yutturulan , pazarlanan, satılan hemen her şey ile dalga geçerek sanatını sokaklarda bedava yapıyor.. Bugünlerde duvarlara çocuk işçilerle ilgili çizdiği eleştirel bir resmi çalındı ; ardından New York'ta bir müzayedede satışa sunuldu.. Amerika köle ticareti mantığını sürdürüyor ; talan ettiği her nesneyi pazara sürüyor.. Ruhunu şeytana satan bir ekonomi, cüssesi itibariyle insanlığa ne gelecek vadedebilir?.
Saatchi Galery : İngiltere'de çağdaş sanatın meş'um tapınağı . Gitti/gördü ve yenildi.. İnancını yitirdi. 'Sergide hızla bir tur attım. İçimin kaldırmadığı, bu sefaletin sanata dönüşmesi ve sanat piyasasında satılmasıydı.. Sahi Kim Bu İnsanlar?' diye soruyor Cüneyt Özdemir.. Bazı sıradan insanların muhteşem düşünceleri , hayatlarının sıra dışı anlarını kapsayan unutulmaz işleri vardır. Bazı muhteremler ise sıradan işler üreterek olağanüstü bir kariyer yaparlar.. Biraz istemek, biraz da rastlaşmak gerekiyor önemli olmak için..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?type=RadikalYazar&ArticleID=1122102&Yazar=CUNEYT-OZDEMIR&CategoryID=97
http://tr.wikipedia.org/wiki/Banksy
http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=banksy
http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/gercek-bir-sokak-sanatcisi-banksy-15066
http://www.guardian.co.uk/artanddesign/video/2013/feb/24/banksy-mural-miami-auction-video
***
Kültürel etinlikler/sergiler
Mixer, 22 Şubat- 24 Mart 2013 tarihleri arasında, 9 sanatçının “Salt Soyut” isimli grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Funda Alkan, Yeni Anıt, Ahmet Duru, Eceşan Erdem, İsmail Anıl Güzeliş, Ahmet Sait Kaplan, Hakan Kırdar, Gülay Yaşayanlar, Orhan Yıldız’ın katılımıyla düzenlenen sergi, soyut sanatın güncel örneklerini biraraya getirerek, günümüz sanatında yeterli ilgiyi görmeyen soyut sanata odaklanıyor ve buradan hareketle Türkiye’nin modernleşmesi meselesine yeniden bakmayı hedefliyor.
Hüsamettin Koçan, “41 Adım” başlıklı retrospektif sergisiyle 13 Şubat - 30 Mart 2013 tarihleri arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde
http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/husamettin-kocan41-adimis-sanat-kibele-galerisi
Kıyıda Yaşayanlar .. http://www.saatchi-gallery.co.uk/artists/russia/
***
20 Şubat Çarşamba : 2013
Sağ ya da sol hiçbir sistem gerçek anlamıyla özgürlükçü/liberter değildir. Her ideoloji dünyayı değiştirmeye, kavram olarak kullandığı özgürlüklere kendi biçimini vermeye çalışır .. Hamaset ya da retorik ; en çok kullanılanlar edebiyatçılar/sanatçılardır..
Bazı işler, toplumsal angaryada istedikleri için kullanamadıkları için meslekten sayılmaz. Mesleği soranlar, ikinci cümlede aidiyet ararlar ; nerede? Bundan dolayı Kapitalistler, edebiyatçıları/eleştirmenleri reklamcı, Bolşevikler ise parti propogandacısı yaparlar. 'Sosyalizm, özgürlüktür' diyenlere, Lenin'in 13 Kasım 1905 tarihinde Novaya Jizn'de yayımlanan makalesine bakmalarını tavsiye ederim. 'Batsın partisiz yazarlar, Batsın edebiyatla ilgili üstün insanlar!' diye yazdığı makaleyi Sol Yayınları'ndan çıkan İşçi Sınıfı Parisi Üstüne'nin 220. sayfasında okuyabilirler.. Yazma eylemi ya da sanatsal üretim kavramı, bunu iş kabul eden insanın var olmasını sağlayan temel hareket biçimidir. Siyasetin mantığıyla, üretene ait iradi bir toplumsallık ve kendi gereğinden yola çıkan bir akılcılık tanımlasını yok saymak antroplojinin ya da yaşamı kuran her değerin ilga edilmesidir. Otoriter düşünce talep eder ; ne ki formasyona kendi sureti dışında bir çehre vermez. Kapitalizme alternatif iddiasıyla ortaya çıkan oligarşik sosyalizmdir ; liderin beyanıyla çoğalmış -söylemiyle 'looser' olanın bile yaşatılmadığı- Nietzsche'nin mebzul miktarda aşağaladığı maskeli insanlık dramıdır..
Looser deyince bu vesileyle Esat Adil'i bir kere daha hatırlamamak mümkün değil..
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=7403
***
Şair 'Artık elmas sertliğinde soruları sormanın zamanı gelmiştir. herkesi içini dökmeye, ortak psikoterapiye davet ediyorum: - anne ben barbar mıyım? arşivlerde izim bulunmasın isterdim! - orient'in ışığını, yüksek salonlarını anlamazsan, evet!" diyor ; bunlar ise inadına 'hayır!'...
"Lale Müldür, işaretlerin anlamını yitirdiği, göstergelerin içinin boşaldığı, neredeyse artık konuşmanın bile anlamsızlaştığı, karşılıklı iletişimin, -aşırı iletişimden olsa gerek- devrelerinin koptuğu bir dünyada konuşmaktadır. Sadece Müldür mü? Ancak Müldür’ün farkı, onun böyle bir dünyada konuştuğunun farkında olmasıdır. Onu bir çok şairden ayırıp “has” bir şair olma mertebesine yükselten de bu farkındalığıdır. Lale Müldür “gizli” bir dilin de peşindedir. Bu dil, doğrudan olması dolayısıyla ilkel, barbar dildir. Karmaşanın içinde ilkeldir. Bu dil, saydam ve geçirgen olacak ve ne ise o olarak gösterecektir dünyayı: Ara renkler de belirginleşecek, kendini öne çıkaracak, melankolik duyarlık yaşam alanı bulacak, görünür olacaktır. Böyle bir dünyanın kodlarını araştırmak, onları deşifre etmek Müldür’ün tutkularından biridir ayrıca. İlk bakışta kolay kolay içine girilemeyen Lale Müldür dünyasını tanımak, onun ferahlatıcı havasını solumak için “Anne ben barbar mıyım? sorusu çok yararlı olacaktır okuyucuya." Bir cümlesi kopartılan kitabın tanıtımında böyle yazmış Osman Çakmakçı..
Bienalin alıp kullandığı cümlenin bugünden geleceğe yollanan bir arşiv etiketi olduğu ortada. Kuşatıcı praksis, metnin bütününü tekzip ediyor. Mülga, bile bile lades. Bir cümleyle oyuna davet edilen öznenin hikayesinin bütünü burada amaçsız.. Lale Müldür iyi bir şair. Tabii ki katılıyoruz ama konu bu değil .. Herkesi kullanan, istediği gibi öyküyü parçalayıp aktarmakta yeis görmeyen bienal aracalığıyla karşılaştığımızın bu sakil durumun, soba yaldızıyla parlatılarak saklanmış sefaletin , derme çatma felsefenin bariz hakikatinin vehameti anlattığımız ; farkında mıyız?.. Esas merakımız bu!
Su gelir güldür güldür, bienalin konusu Lale Müldür.. Soru : Anne ben barbar mıyım? Bundan önce üç kuruşa Brecht'i harcamışlardı.. Şairlere kıymayın efendiler!
19 Şubat Salı : 2013
Kapitalizm, güzel şehirler, lüks tüketim malları, bakımlı kadınlar, bankalar, otomobiller, konutlar, muhteşem sanat eserleri demektir. Şayet birileri kazanıyorsa, biliriz ki birileri de kaybediyordur. Bu zenginliği, doğanın kaynaklarını, insanın emeğini sömürmeden üretmenin imkanı yoktur. Çoğunluğun kaybettiği, azınlığın kazandığı bir sistemin yerine konulacak yapılanma ise yönetenle yönetilen arasındaki mesafeyi kaldıran, yönetimin ayrıcalıksız hizmetlerine bedelsiz / ücretsiz ulaşılan sosyal devlet olgusudur. Metalar itibari değeriyle değil, ihtiyaç ve kullanım değeriyle tüketilirse yoksulluk azalacaktır. Peki özgürlüklerin sorgulanması üzerinden böyle bir yapılanmada sanatın 'huzur' talebi ne anlama gelir?.. 2009'da, 11 Uluslararası İstanbul Bienali'nin kavramsal çerçevesi, Alman yazar Bertold Brecht'in 80 yıl önce yazdığı “Üç Kuruşluk Opera” oyunuydu. Kötü harcadılar. Bugün,mizansen aynı ; isimler değişti. Marks'ın dediği gibi 'tarihte yaşanılan olayların ilki trajedi, tekrarı komedi.' Su gelir güldür güldür, 12. bienalin konusu Lale Müldür.. Soru : Anne ben barbar mıyım? Şairlere kıymayın efendiler ! Çocuk edebiyatı desen değil . İlkokul müsameresi bile, kıvamında bir ciddiyete ve uyardığı duygularda inandırıcılığa gereksinim duyar. Sanatın geçmişini yücelterek, bugünü sarakaya alarak, - projenin kapsamında, Bizans'ın kalbinde- sivil-kristolojinin geleceğini yapılandırmak isteği tam bir parodi. Takipçisi olduğumuz Batı uygarlığına rengini/biçimini veren eko-teolojiyi, devamında onu yaratan sembolik/ikonik kültürü ve çağdaş misyon/erlerin ders kitaplarını Sol Lewit'ten itibaren güncelleştirmemiz elzemdir. Pro-ikonokırıcılığın bienal üsünden tasvirini sorgulamadan kapitalist manifestoyu anlamlandırmak mümkün değildir..
Çağdaş sanatın tarihini yazanlar, kendilerinin 'kim' olduklarının bilincindedirler. Bundan başka doğru yokmuş gibi 'okutanlar' ise sahiplendiklerini tanırlar, büyük yalanın farkındadırlar. Dile getirmeleri zordur.. İcazet almadan 'Doğruyu Adıyla Çağırmak' imkansızdır. Herkesin bildiği sır ifşa edilirse sanat tarihçileri ıskartaya çıkar ; yalandan beslenen akademisyenler mesnetsiz / mesleksiz kalır.. Hamaseti seven münevverlerin matbuatında bazı düşünürler referans kaynağı olarak demirbaştır. Ders kitaplarında, seminerlerde adlarını hürmetle anarlar.. Bizim entelijansiyanın, söylediği her cümleden sonra yeniden hizalandığı kültür eleştirmeni Jacques Ranciére, 'Sanat Rejimi ve Politika' yazısında şöyle der : 'Düşüncedeki çelişkiyi ortadan kaldırmak isteyen, koruduğunu sandığı sanatı ve estetik duyguyu da ortadan kaldırır.'
Sanıldığı gibi resimler, heykeller, sırma çerveli tablolar, müzeleri dolduran devasa arkeolojik kalıntılar, piramitler, kabartmalı kral lahitleri, ilahi Roma/Yunan tapınakları çok da masum değillerdir. Benjamin'in dediği gibi 'Zafer Takları, hem bir kültür eseri, hem de ayrılmaz biçimde savaşı ve katliamı kutsayan birer barbarlık anıtlarıdır. ' Emperyal sistemin editoryası, kremanın altındaki kanı gizler. İzleyici, çarmıha gerilenin, Guernica'da öldürülen , Ebu Garip'te işkence gören ötekinin acısına bir bilet parasıyla huşu içinde katılır. Duchamp'ın pisuarı ile AVM'deki pisuar arasındaki fark belirsizdir. İlki değişim değeriyle burjuvazinin, ikincisinin kullanım değeriyle sıradan insanların ihtiyacını giderir. Hakikatı biçimlendiren zamanın efendileridir. Okur, inandırıcı hikayeler ister. Aidiyetin kefaretini ödettikleri sanat tarihçiliği, kurmaca bir meslektir. Eleştirmenlik, küratörlük, akademik bilgelikler, entelektüel kimlikler, müzecilik, galericilik gibi himayeci titrler paradoksaldır; tiko kazanırlar, geleceğe yatırım yaparlar, inanç bağlamında çalışırlar. Batının tasallutundaki kültürel mirası koruyan işbölüşümünün güzide hizmetlileri, sömürü düzeninin mümtaz görevlileri üst yapıda senkron tutturmuşlardır ; alt yapıda organizedirler. Onların ikrarı, hakikatin inkarı demektir..12. Istanbul Bienal küratoryası zekamıza hakaret ediyor. Eleştiriyi görmezden gelerek mekanın dışında tutuyor, husumet gösteriyor. Örgütlü suçu, entellektüel bir mübadele değerine çeviriyor. Sanki bilgiyle sulandırılan talan, ilerleme adına mazur gösterilebilirmiş gibi. İdeolojilerinin bir kabus gibi insanlığın üzerine çöken kahramanları da öyle yaptılar. Kolonyalist bilinç psikopat, emperyal zihniyet pespaye ve sapkın ; barbar olan onlar ; Ortadoğuda kafa, kol, gövde, bacak havada uçuşuyorsa bu onların eseridir.. Şiirin şehveti, perdelenen olayın vahşetini saklamaya yetmiyor.. Küratör uzmanlık sorusunu mağrur'a soracağına, mağdur'a soruyor...
Ekonomi, insanı insanlıktan çıkarır. O, her canlıyı yeryüzüne yabancılaştıran icat edilmiş bir kavramdır.. Feuerbach, 'İnsan kendini, kendi nesneleri aracılığıyla tanır. Nesnenin bilinci, insanın kendi bilincidir' diyor. Onlarda şairler aracılığıyla emperyal sistemin haşin gerçeğini, nesneleri kullanarak romantik hakikate dönüştürüyorlar. Müzeledikleri mekan boğaz kenarında liman. Çocuk edebiyatı desen değil . Rondo, kanto.. Birkaç müsvette.. Meş'um tabloyu zenginleştiren, aralara serpiştirilen küresel iklimden simulasyon, replika pazar eşyası.. Muhalif taklidi yapan muhtelif kırık dökük zihni sinir projesi. Batıdan ithal edilen radyo piyesi, ilkokul müsameresi.. Brecht'i kullandıkları Bienalde, içinde yatan beş kişinin kimliğinden bi haber Mağribi'nin mezar taşını sergilediler..
Doğal sisteme baktığımızda aynı frekansın sürdüğünü görürüz. Yeryüzüne kendini yenileme imkanı veren, sıçramalar ve zorlamalardır. Benjamin'in 'kefaret' anına denktir. İnsani tanımlamalarla tam karşılığı olan uygun kelimeyi bulmakta ve sarfetmekte zorlanırız. Demokrasi ya da dizginsiz/merkezsiz anarşi .. Çok seslilik yoksa entropi yasasına göre toplum kendini içeriden kilitler. Mülkiyet kaynaklı aile/yakınlarla evlilikler gibi kapalı devre ilişkiler bünyeye zarar verir. Dışarıdan katılım olmazsa genetik, organizmayı arıtmaz. Tortulanma temizlenmez. Yeni kan ile beslenmezse içe doğru erime, kendini kemirme başlar ; sosyal sistem çöker. Kitlesel atalet, kurumlaşan sefaletten kurtulmak için sosyal DNA dışarıdan müdahale , münferit katılım ister. Eleştirel aşındırma, evrensel işbirliği, organik melezleme çürümeyi ortadan kaldıran, hücreleri dönüştüren değerlerdir.. Kerubilere özenip çarın çizmelerini giyen diktatörler deşifre oldu. Fiziki iktidarlarına metafizik bir öğreti sağlayan, halklar hapisanesine dönen ülkenin karalar bağlamış teolojini, emperyal ideolojisini 'koy sepete!' dememek lazımdır. İzm'lerin doğasına sosyalizmin damarlarına inmeden salt parlak ikonların bulanık propogandasıyla yüceltilen bienallerden, birbiri ardına gelen derinliksiz aynı tür demokratik önerilerden bahsediyoruz. Bienalin kullandığı eprimiş örnekler, pratikte özgürlük vaadedebilir mi?
Asıl sorun tamamlanmışlık yanılgısıyla ütopyası kastrasyondan geçirilmiş özgürlük ideolojisidir.. Pozitivist, bilimci ve üretkenlik üzerine kurulu bir kültürün metaforları her bienalde parlatılıp yeniden önümüze sürülüyor. Otoriter söylemin geçerliliği geleceğe ait umutlar değil, geçmişe doğru sorgulamalar oluşturmalıdır!..
Ezilenlerin geleneğine karşı zalimlerin alternatif diyalektiği. Hegel'in mahdumu kabul edersen diyalektiktir ; ne ki hesapta tarihteki ilk bilimsel sosyalisttir. Aslında ne felsefeci ne de kapitalizme, artı değere el konmasına karşı önerisi olan tam bir ekonomisttir. İnsanları proleter olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırır. Varlığından gücünü alan Kralın yerine Proleteri koyması, hep bir merkezden yönetim/planlama tahayyül etmesi teoriyi mesihci Baba figürüne bağlar ; hayatın anlamını bu dünyada çekilecek acılar düzeyine indirgeyerek kemikleştirir.
Ustasından emanet aldığı paradigmadaki köle/efendi çelişkisinin ilelebed kabulü, eşitsizliğin süreceği anlamına gelir. Pratikte öyle de olur. Özgürlük kavramı muammalaşır. Sosyalist cennet ötelenir , ütopya imkansızlaşır. Yüce/devlet için çalışmak ibadet olur. Birey olarak düşünmek anlamsızlaşır ; tüm umutlar tehir eder. Önerinin akılcı bir temeli olduğuna ilişkin varsayım uzun vadeli inanca bağlıdır. Kapitalizm, artı değerin merkezini/yerini değiştirdiği, kendi kopyasını üreterek yoluna devam ettiği bir meta üretim sürecinin kurnazlığıyla işçi sömürüsü köleci toplum ilişkilerine doğru evrilir. 'Tanrının (babanın) kendisini, tanrının oğlu olarak kendisinden ayıretmesi ve ikisinin de aynı yaşta olması ve gerçekte bir tek kişi olmalarına rağmen, başlangıçtaki değer olarak, kendisini artı değer olarak kendisinden ayırır.' Kap.1/168 der. Bu sürecin nedeni dolaşıma girme mücbir sebebi olan fazla üretimin bizatihi mübadele zorunluluğudur . Yani kullanımdan fazlasını üretmek zorunda inşa edilen bilincin örselediği ekonomik yapıdır. Kapitalist ya da sosyalist ; ekonominin refleksi değişmez. Dolaşıma giren mal her aşamasında üstüne eklenen artı değeriyle mübadele edilmelidir. Artı Değer'i üreten Emek teoride paradoks yaratır. Diyalektik düşünceden zuhur ettiği iddia edilen toplum, kullanım değeri değil, fabrikanın meta üretimi olduğu sürece kendini diyalektik bir yöntemle aşamaz. Üretim yapan proleteryanın değil, devleti ele geçiren darbecilerin istibdatı, politbüronun diktatörlüğü bilinen anlamıyla faşizmdir. Ritler/ritüelleriyle bireyi kıstıran iktidar her yerdedir. Kâr gasbedilmiş emektir ; değişmez. Ücretli kölelik, feda etme eylemiyle zorunluluk biçemine bürünür. Tek sesli toplum, düşman paranoyasından beslenen rantiye sınıf, seçkin zümreler, tüm ulusun her türlü birikimini tasarruf etme kabiliyetiyle donatılmış diktatöre itaat, piramit örgütlenme, eleştirinin yerini alan methiye, coşkun ajitasyon, mahkumlaşan işçiler, bedava emek.. Amaç daha iyi bir dünya için daha fazla üretimdir. Manifestoyu yazan ustanın şablonu bütünüyle cennet/cehenem, melekler/zebaniler, baba/oğul, kutsal ruh temaları ve putları, ikonografisiyle eski/yeni-ahit izlerini taşır. Neş'e değil, içselleşmiş iktidarın, itaatkar teorinin bedenlenmesidir sosyalist yurttaş profili. Amaç sosyal adalet, hizmetin örgütlenmesi yerine, ekonomik istikrar ve sus payı erzaktır ; ulaşılamayan bolluktur. Ne ki düşünce üretemeyen, muhalefeti yaşatmayan 'sosyalist' demokrasi kıtlık getirir. Kaynak yetersizliğinden sistem çöker!..
Bienal organizasyonlarının Kentucky Fried Chicken, Burger King, Mc Donalds gibi fast food restoranların zincirlerinden, Starbucks, Zara, Lewis, Apple Storelardan, küresel hizmet sektörünün herbiri değişik fiziksel ya da ruhsal ihtiyacımızı gideren farklı muadillerinin benzer kurumsal yapılarından bir farkı yoktur. Hepsinin bir vitrini, sattığı bir ürün ve malı satmak için yarattığı bir imge vardır. Bienallerin ortak ürünüyse 'Eleştiri' ve 'Özgürlük' tahayyülüdür. Vaftizci Yahya'sı Duchamp, s/imgesel peygamberi ise Karl Marks'tır.. Ne var ki, Marks'ın teorisinin başıyla sonu, pratiğinin ise tümü tartışma konusudur.. Kapitalizmin -sağ/sol- tüm profillerinin bienallerde bir eğlence malzemesi olarak tüketilmesi, kullanım değeri içeriğinin boşaltılması nedeniyledir. Kültür, para-meta dolaşımının eşdeğer mübadelesinin bir ürünüdür. Değiştirmek istediği yapılar vardır. Bundan dolayıdır ki bildiğimiz kapitalizme post modern çözüm diye sunulan muarızı marksizmin hayaletinin o baskılayıcı ve rekabetçi mizacına, 'ilerlemeci' meziyetlerine övgüler düzen bienalci kurtuluş tezlerine daha yakından bakıp, jeneriğinde 'özgürlük' olan tüm mottoları daha fazla sorumluluk ve ciddiyetle ne dediğini anlayıp / kavrayıp 'iyi' değerlendirmemiz gerekir..
Takipçilerini, ilk görüşte tanıyacağımız ruhbanlardan ayırdetmek zordur. Temel alınan postulatı kabul ettikten sonra gerisinin diyalektikle ilgisi yoktur. Alelacaip soylu bir öğretinin sofular tarikatının güngörmezler mezhebinin kabullerini kullanır. Garip öngörüleri vardır : 'Köleliğin ortadan kalkmasına izin vermek Kuzey Amerika'yı ortadan siler' der. Modern uygarlığın tüm kurucu birimlerine/birikimlerine, Hegel'in devlet felsefesine sahip çıkar ; kaybı için endişelenir. Amacı 'kapitalizm' adını taşıyan kurulu sistemi restore ederek daha merkezi , daha verimli bir üretim programını dünyaya hakim kılmaktır. 'Sosyalizm' dediği sistem, üretim araçlarını işleten artık değerin, el/zümre değiştirmesidir. Devlet himmetindeki kapitalizmdir. Düalizmden beslenir. Eşitsizliğin as'l nedeni olan sermayenin yarattığı Bilgiyi/bilimi kutsar ; ne ki önce, diyalektik süreci, özgül iradeyi askıya alan geleceğe ertelenen inancı talep eder. -Ki 'Her işçinin emeğinin, kendi değerini içermesi' Marks'ın temel tezidir.- Georg Kuhlmann da 'Tinin Yeryüzündeki Krallığı' yazısında1845 de aynı argümanı 'işçi' yerine 'insan' diyerek kullanır. Bu defa Alman İdeolojisinin 467. sayfasında göreceğiniz gibi Marks, bu cümlenin İncil retoriğinden emanet alındığını örneklerle açıklar. İşçinin ve emeği üzerinden artı değerin yaratılması, tekil emeği satın alma yoluyla içkinleştiren kolektif üretim sürecinin dayattığı iş bölüşümün zaruri sonucudur. Toplum olarak karşılıklı yardımlaşarak yaşamanın karşı tezi, merkezi otoritenin buyurganlığını adıyla çağırmaktır. Devrimi, evrimin önüne geçirerek şiddeti meşrulaştırır. Üretim araçlarının mülkiyeti gibi takıntıları vardır ; tüketim ideolojisi, araçların/teknolojinin yeryüzündeki yıkıcılığı, mülkiyetin istilacı doğası, herkes için sosyal adalet olgusu gündeminde yoktur (1) 'İnsan dediği, gerçekte Alman'dır.' Kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak gören diyalektik mekanizmayı, el yapımı/masa başı bir hikayeye dönüştürür. İdeolojiyi -Althuser'in dediği gibi- 'tersine çevirerek bir Bilim', bilimsel sosyalizm elde edilmez.. Zaten Markscı ütopyayı cazip kalan Saint Simon'dan emanet alınan, simoncuların yayın organları Le Globe'da savunulan tezlerdir. Örneğin 18 Ocak 1831'de Paris'te yayımlanan Globe 'Herkese yeteneğine göre, her yeteneğe çalışmasına göre' diye yazar.. Marks, 1845'te daha sonra Alman İdeolojisi başlığıyla yayımlanacak defterine şu satırları yazar : ' Herkesin başka bir işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolunmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği sosyalist toplumda, toplum üretimi düzenler. Bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır.'Sermaye ve Emek ; Marksist teoride iki hasım, biri varken diğerinin yaşaması mümkün olmayan iki düşman, birbirine rakip iki kutup gibi ortaya konulur. Ama Kapital'i okuyup, Marks, metanın 'Donmuş insan emeği' şeklinde tanımının ardından sermayenin organik bileşimini verdiğinde, onun 'canlı' ve 'ölü' emekten oluştuğunu görürüz. Ölü emek, hammaddeler, makinalar, üretim mekanı ve üretim araçlarıdır. Canlı emek ise işgücüdür. Canlı ve ölü emeğin birleşmesinden, Kapital meydana gelir. Sermaye eşit emektir. Kapitalist toplumda da sermaye eşit emektir, sosyalist ya da komünist toplumda da sermaye eşit emektir. Sermayenin adını değiştirmek, vasfını değiştirmez. İktidarı oluşturan her toplum modelinde sermayenin gücü, emeği fabrika düzeninde çalıştırma, insanın yaşam etkinliğini satın alma kudretindendir. Sosyalist toplum örgütlenmesinin, Marks'ın ya da başka bir ütopistin emeğin sömürülmesine getirdiği bir gerçek ve nihai çözüm yoktur.
Kollektitivizasyon kararı, sanayiye efsanevi güçler atfeden bir ideolojinin ürünüdür ki makinalaşarak çemberi kırmaya çalışan teorinin tam kalbinde o vardır. Ete kemiğe bürünür her meydanda, her anıtta önce o görünür. Kronstadt'ta hayaleti gezer. Mahnoları ezenlere ilham verir. 'Elektrik, Blanquiden bile devrimcidir' deyip toplumu ve talebi sanayi/ekonomik doğaya dönüştürenini ve hapsedenini değil ben Marks'ın mazlum hikayeleri anlatan edebiyat/cı yönünü takdir ederim. Abartmadan sırtını sıvazlar, sakalını selamlar, sanayileşme/ilerleme, diktatörlük hevesine mesafe alır, inadına yoksul yaşamını över, çocuksu öfkesini severim! 'Sermaye, birikimine tekabül eden 'sefalet' birikimi yaratır' der.. Doğru mecaz ; hedefimiz Hicaz.. Garip gureba, sefil, süfeha sanki yastık savaşı yapıyor. Allen Ginsberg de şair 'Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim. 17 Ocak 1956 ve iki dolar 27 cent. İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?' diye sorabiliyor.. Bienalin çok bilmiş öznesi oryantal bir edayla -laf olsun torba dolsun kabilinden- efektte sesleri gelen, üzerimizde hayaleti dolaşan savaşı ve sanatçının biyografisini, eserin kimliğini görmezden geliyor . Esad/Putin, Obama üçgeninde coğrafyayı karıştıran mezalimi, birbiri ardına devrilen diktatörlerin yarattığı tahribatı, emperyal zulmü reklam jeneriği kıvamında algılıyor ; Brech'tle başlayan sözü Lale Müldür'le tamamlıyor .. Anne ben barbar mıyım? : Sence?
İyi'liğin güzelliğin düz satıhta fragman değeriyle pazarlanma ve kültüre karşılıksız hizmet eden sponsorluk mefhumu, Küratör Fulya Erdemci'den erdemli olma talebini içermez. Marks'dan türeyen söylemlerin kabuğunu sığınan, insani taleplerin zırhını dolanan politik özne figürlerinin kendini her bienalde tekrar ederek aşındırması, hizmet verdiği zümreyi eğlendirme görevinin ötesinde bir amacı geliştirip, eşitsizliklerden beslenmesi mukadder olan konuyu ilerletmiyor. Dünyanın adaletsizlik üzerinden beyanını tekrar eden tekrar, öğrenilecek bir ders, moral değerler ve kuşaklararası bir mutasyon yaratmıyor. Sanatçının seçilmişliği, Bienal sanatının kıstırılmışlığı, kendini yaratan emperyal paradigmayı sorgulama beklentisini aşıyor. Liberalizm adına anti-otoriter tahayyülle sivilleşmeye hizmet ettiğini, sol argümanları kullanarak çağdaş sanat aracılığıyla sosyal eleştiri yaptığını / yapanlara sipariş verdiğini iddia eden İkaseve, 13 yıldır zekamıza hakaret ediyor..
***
Seçkin monarklar ile monden kültürün egemenlerinin oyununa metazori katılırız. Onlar ki toprakta karınca, suda balık kadar çokturlar ; mühim ve cesurdurlar. Gücünü batının baskıcı 'ilerleme' zihniyeti ve rekabetçi himayesinden alan hiyerarşik vazife dağılımına uygun davranırlar ; hayatın diyalektiğiyle uyuşmayan gerçeküstü davranışlar geliştirirler. İnsan doğasını ve toplumda sanatın amacını dönüştürürler.. Hastalıklar teşvik, psikopatlar oyuna davet edilir; sendromlar kutsanır. Kültürün, yaşamın doğal mecrasını değiştirerek manipule ettiği böyle bir dünyada, mesihci kurtuluş mitosu her teoriye siner ; ideolojileri ele geçirir. İster merkezi ister özerk olsun, ondan başka sistem yoktur ; pazarı saran kabus kalıcıdır. Kapitalizmin itici gücü, korku ve paranoyadır ; telaş ve rehavet uyandırır. İnsanlar, radikal kötülüğü, meleksi bir hevesle karşılar. Gözler yorulur, zihinler örselenir, imkanlar istimlak edilir ; kitleler ekranlarda başkalarının acılarına aşina kılınır. Havass, özgürlüklerin idaresi için eğitilir. Refah toplumunun vaad edilen topraklarına alt yapı sağlanır ; ilerleyerek adresi bulabileceğimiz cennet yakınlaştırılır. Bienaller halkın afyonudur. Tezgah kurulmuş, sponsorlar bulunmuştur. 'Çağdaş Sanat' adı verilen post modern kültür darbesini, Guggenheim'la Duchamp'ın eskatolojik hamlesini doğru bir zeminde bugüne kadar henüz tartışmadık ..

Sergi küratörleri, yabancılaşmış tüketimin radikal bir eleştirisini sunduklarını var güçleriyle bizi inandırmaya çalışıyorlar.. Jacques Ranciére
30'undan önce temayüle göre vicdan ya da isyan ; sonrasında ise ortak payda cüzdan. Üstlerini değişmeye fırsat bulamadan işe atılmışlar, tamirci çırağının aksine bu hayata gönüllü katılmışlar. Tiyatro sahnesinde beyaz yaka, siyah önlük.. Okul çantası, beslenme torbası, kalem kutusu.. Tırnak, aşı ve de sağlık muayenesi.. . Henüz , 'We don't need no education / We don't need no thought control' bile diyemeden sıraya dizilmiş isyankar kuzucuklar... . Bienaller,galeriler, sergiler.. 'Aferin' , onlar için en büyük ödül..... Acıyı bile mübadele/değişim değeriyle görüp tartan/ambalajlayan tüketim toplumunun kendine yabancılaşmış işgüzar öznesi çaresiz.. Tüm reklam fimlerinde şirketler bizim iyiliğimizi istiyor. Sanatsal kreasyonun gücü kâh orada kâh burada. Tasarımcının başkaldırması, kuvvetli 'evet' için şeklen elzem.. Mekanın kıvamında bilgesi, olmadı soytarısı ; er kişinin durumu sindirmesi zor.. Annesi piyanist zannetse de o, kültür aşenin bir çalışanı ..... Mahur makamının gayr-ı maliki, tartışmasız insani ve ahlaki.. Sanatçının 'iyi' çocuk ya da deliyle dahi arası bir yerde konumlanmasının ötesinde bir sorumluluğu tabii ki olmalıdır. Elde asa, umurunda değildir Musa ; izleyenlerini hüzne boğar. Çagdaş sanatçı post modern dönemin ahir zaman peygamberini oynar ; ne ki tüzükler, şartnameler, kontratlarla kuşatılmıştır. İyi'lik kötü şekilde organize, güzellik fena halde örgütlüdür.. Vaziyet normalmiş, anomali yokmuşcasına kendini ve mazeretini paranteze alır. Katmanları tek tek açan bir gösteren edasındadır . Toz ve kozmos ; koz ya da metaformoz. Çadır tiyatrosundan devşirme simulasyonun inandırıcılığı yoktur. Pazarın ortasındaki huzur/suzluk üstünden kafalarda tahayyül ettirilen ya da eserde tasvir edilen görüntü zahiri. 'Bilmezler ama yaparlar' doğru olduğunca eksik bir tespittir. Tarihin resmi yorumuyla hâlâ yerde yatmaya devam edenlerin üzerinden sekerek geçmek mubah ; zafer alayına katılmayı reddetmek asap bozucu.. Ezilenlerin geleneğine sahip çıkmak anlamsız.. Uygarlık bilimi Doğunun geçmişini temellük etmiş, gelecek emanete alınmış ; bugün için mazlumlara vaat var, ödenecek bir kefaret yok.. Buna karşın sembolik düzende yaşamaya devam edenler için Batı standartı, ready made, market kültürüdür. İş,ekmek,aş, hayatı vererek takas ettiğimizdir ; hedonizm, moralite anlamı taşır . Keyf'in mahiyeti, modernitenin tehditi, 'insan'ı ve ahlakı öteler. 'Etik' yeter bize. Kapitalizmin mottosu haset ve şükrandır ; ekonominin şifresi tehdit ve minnet'tir.. Emperyal düşünce kavramak ve el koymak/mülkiyetine geçirmek için doğayı tüm varlıkları, kaynaklarıyla tasnifler. Şahısları zaafiyetleriyle kategorikleştirir. Hizmetleri markalar. Hastalıkları metalaştırır. İstekleri normlaştırır. 'Kızgın damga' mezbahanede iyi et, sağlıklı mal, standart tüketim demektir. Piyasanın öznesi sanatçı, ikonografiktir. Az ile yetinir, derine inmez . Kışkırtılmış etkinliğinde, burkulmuş gücüne sermayeden bir pay ve 'onay' arar. Bir mühürdür talebi ; sığır çobanlarının yazdığı çağdaş dünya sanat tarihinden istenen..
Çağdaş sanat, yaşadığımız ekonomik süreçten şeklen ya da zihnen epistemolojik bir kopuş gerçekleştirememiştir. Aksine bireysel bohem özgürlüğünü, şirket kültürüyle kurumlaşan toplumsal sisteme intisaba çevirmiştir. Küresel simgesel düzende kapitalizmi onarma görevi olan özerklik ile yetinmişlerdir. Global rejimin, küraörler/galeriler, müzeler, şirketler tarafından organize edilen vahşi rekabetine hayrandırlar; nesneleri değil bizzat öznelerin kaderlerini yarıştırmakta yeis görmezler. Özneyi hiçleştiren kurumsal örgütlenmesine, özgürlükler üstünden şeklen mutekabiliyet bile aramadan katılırlar . Çağdaş sanatın kahramanları, bireysel erdemin, ahlakın, insan sevgisinin barışcıl direnişinin bir adası, ütopyanın tutunma noktası bile olamamışlardır..
Pazarın verdiği görevin, sermayenin birikimini artırmaya yönelik 'meta' üretimi olduğu açıktır. Değer yaratmak toplumsal iş bölüşümü içersinde ona verilmiş angaryadır. Marks'ın Kapital'de ifade ettiği gibi, 'Emek ürünlerini değer olarak birbirleriyle ilişki içersine sokmamızın nedeni, bu mallarda türdeş insan emeğinin maddi halde birikmesini görmemiz değildir. Tam tersine , farklı ürünlerimizi değişimle değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla aynı zamanda biz, bunlara harcanan farklı emekleri de insan emeği olarak eşitlemiş oluyoruz. Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız. Bu nedenle 'değer' göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta dolaşmaz. Aslında her ürünü, toplumsal bir hiyeroglif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra, biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi 'değer' olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.' Değerin, kendini ilga eden ek anlamı başka kulvarlarda netamelidir. Kendine rağmen sanatın referansları, kendi dışındadır. Mündemiç/içkin refleksin doğurduğu gerçek eleştiriyi yaratmasıysa beyhude bir uğraştır. Husserl, dünyayı aşkın ego olarak tasvir eder. Sanatçının ilk elden soruna parmak basması, hiçleşmeye elkoyması, ilişkilerde ciddi bir paradoks, özgün bir rezerv oluşturmaz . O olmasa Taylor'un hediyesi fabrika düzeni içindeki zanaatı parçalayan işbölümünde yerini dolduracaklar vardır. Bilincin, kendini yaratan nesnesine doğrudan müdahalesi , egonun zatenidir. İnsan yapımı dünyayı yaratan ötekinin hakkı/hukuku değil, ben'ini aşkın egosantrik ideolojisinde buluruz. Herkes kendine göre bir zaviyeden bakar ; koşulsuz haklı ve biricik olduğunu düşünür. Ne ki biliriz ; günümüzde istisna olan bir 'gerçek' yoktur ; dünyanın sıradanlığı, ölmekte olanla doğanın eşzamanlılığına denk gelir ; Hegelci bir tarzda anlatmaya çalışırsak, karşıtların birliğinden yaşamın muhteşem hakikati doğar. Sanatın global sisteme yöneltilmiş düzeltme talebinin değerini, evrensel özgürlükler üzerinden abartmanın bir nedeni yoktur..
Bir kere daha 'sanat eleştirisi nasıl yazılır?' diye soran kardeşlerimize ipuçları.
Hocalarını aşma olasılığını yüksek, kuşku ve heyecanlarını henüz yitirmemiş öğrenci kardeşlerimiz zaman zaman 'sanat eleştirisi nasıl yazılır?' diye soruyorlar . Ticari kurumlar, şirketleşen özneler Batı toplumunun yaşayan çıkarsal hukunu belirlemişlerdir. History sözcüğü hikaye/öykü ve tarih anlamına gelir. Tarihi yazan her zaman güçlülerdir. Aktarılan gelişmiş(!) ülkelerin historisine yapılanı göndermeleri, bizi aşağıya çeken çukurları, tümsekleri farkedebilmeleri, hiyerarşi içinde elitler tarafından kendilerine biçilen role, bu renkli oyuna ücreti karşılığında birer isyankar figuran olarak katılma taleblerini mantık çerçevesinde sorgulayabilmeleri yeterlidir. Yapılan her işte, baktığımız her eserde mutlaka bir Amaç pusuda bizi bekler ; oysa bu bakıştan dünyaya yön veren egemenler hoşlanmazlar. Sanıldığı gibi anıtlar, heykeller, tablolar, müzeleri dolduran devasa arkeolojik kalıntılar, piramitler, kabartmalı kral lahitleri, ilahi Roma/Yunan tapınakları çok masum değillerdir. Benjamin'in dediği gibi 'Zafer Takları, hem birer kültür anıtı, hem de ayrılmaz biçimde savaşı ve katliamı kutsayan birer barbarlık eseridir.' Emperyal sistemin editoryası kremanın altındaki kanı gizlemek ister. Aidiyetin kefaretini ödettikleri sanat tarihçiliği , eleştirmenlik, küratörlük, müzecilik, galericililik, akademik kimlik gibi gücünü batının baskıcı kültürü ve oligarşik kurumlaşmış himayesinden alan hiyerarşik işbölümüne uygun meslekler geliştirirler.. Batı, tarihin yatağını/mecrasını değiştirip manipule ettiği dünyada, hristiyanlık mitosuyla şekillendirdiği kültür hamlesini doğru bir zeminde bugüne kadar tartışmadık ; sanayileşme ideolojisiyle donattığı insanlık bilincini bu coğrafyada yeniden sıfatlandırmamız gerekmektedir. Ne ki maruzatımız vardır ; bulunduğumuz topraklarda insanın içine doğru yaptığımız keşif ruhu zayıf, ötekine karşı giriştiğimiz fetih ruhuysa yüksektir. Batı Avrupa bunu denizlere açılma merakıyla, hedonistik gizemi dengelemiştir. Düşünme eylemimiz eksiktir ; komplekslerimiz nedeniyle bu güne kadar sanatın ne'liğine, künhüne, teorisine iştirak edemediğimiz bir süreçtir .
Sanat zannedildiği gibi, salt 'sanat' değildir . Toplum, masumane bir etkinlik olarak görülen sanatla kızıştırılıp ustalıkla yerinden edilen, değerleri ve genetiği değiştirilen, rekabete hazırlanan verimli ekonomik kaynaklar üreten bir deney ve muharebe alanıdır.. Reklam ajansları, halkla ilişkiler şirketleri, diziler, filmler, gazeteler bunun için vardır. Bize ibra edilen her eserde, verilen her mesajda sormamız gereken esas soru şudur ; 'bu eser kime hizmet ediyor ; bu işte amaç nedir?'
Bunları sormadan yapılacak 'eleştiri'nin bugün itibarı olsa da, tarih önünde hükmü yoktur..
Aşındırma Denemeleri adlı yazılarını genç yaşta kaybettiğimiz değerli dostumuz Ulus Baker ölmeden hemen önce yayımlandı. Yerleşik kabulleri, söz alışkanlıklarını, kalıplaşmış argümanları analitik bir sorgulamaya tabi tuttu . Etrafınlarında biriken tortuları, kurtlanan organizmayı, cıvıklaşan zar tabakayı, konformist koruyucu kabuğu sıyırmaya/aşındırmaya çabaladı . Uzun soluklu entellektüel bir düşünsel çabanın ifadesiydi bu yazılar. Kuramsal olarak genel kabul görmüş her şeyi sorgulamak, didiklemek, gelenek, töre haline gelmesine neden olan olguları teşhir etmek bir aydının görevidir. Genç filozof süreci 'aşındırma denemeleri' eylemi olarak tanımladı. Aşındırmaya çalıştığı kavram konformizmdi. Sadece egemen zümrenin salgıladığı değil, solun kendisinin ürettiği, akademik camianın beslediği bu konformizmin cepheden bir çatışmayla değil, kenarından köşesinden didikleyip aşındırarak sorgulanır hale gelebilirdi. Ahmet İnsel hatırlattığı Ulus Baker'in tavrı öğrencilik sürecinde sınıfta kalmış sanat eleştirisi yazan zevatın unutmaması gereken bilgilerdir.. Eleştirmenlik, noterlik gibi durağan bir onaylama makamı değildir. Bir zaruretin doğurduğu rahatsızlık ve kurumsal olarak özerklik, insani geçicilik ve tahayyül içermelidir. Onaylamak değil, değişim talep ederek çürümenin önüne geçmek talebinden yola çıkmalıdır. Öykünerek çoğaltmak entellektüel cesaret değil, benim olmayan hikayeleri tekrar etmek kimliksiz bir acz içerir. Sanat tarihi olmuş olan/değiştirelemez duran değildir; zamanın taraflı yorumudur. Doğru/yanlış ; yazar, yazdıklarıyla çoğalır. Son söz olarak gerçek öğrenci kardeşlerimize söyleyeceğimiz hiyerarşi içinde kazananların yaptığını yapmamaktır asl'olan ; eleştirinin gündelik hayatın somut değerlerinin bilinci, antogonistik çelişkilerin uzlaşmazlığı farkındalığıyla yazılması gerekmektedir.
CERMODERN’de sanat tarihi seminerleri başlıyor. Bedia Ceylan Güzelce’nin program yönetmenliğinde gerçekleştirilecek olan “Sanatı Anlamak-Kısa Batı Sanatı Tarihi” atölyesi, bu varoluş sürecini incelemek, sanatı tanımak, anlamak ve anlamlandırmak isteyenler için iki aylık bir eğitim programı sunuyor.
http://wikibedia.me/
Çağdaş sanatta hep bir alt metne ihtiyaç var. Rehber de bu noktada devreye giriyor..
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/10/08/cagdas-sanati-anlamak-artik-her-yigidin-harci
Çağdaş Estetik / Galerinin Doğuşu: Sanatın Hayattan Ayrışması
14/02/2013 / skopbülten / Giorgio Agamben, Çeviri: Elçin Gen
http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-estetik-galerinin-dogusu-sanatin-hayattan-ayrismasi/1129
Kültürel etinlikler/sergiler
*İsviçreli sanatçı Charles Weber’in TRILOGY Sergisi 7 Şubat 2013 Perşembe günü
*Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi
Tekkubbe Binası’nda sanatseverlerle buluşuyor.
*Ahmet Elhan / Mürekkep - Composed adlı sergisi / Galeri Zilberman/ Tünel /Mısır Apt. 8 Şubat
*Zeynep Kayan / Eksik - Uncomplete, cda project'te ; Tünel Mısır Apt, 9 Şubat/Mart
*Bilal Çınar, Yazılanlar ve Çizilenler Sergisi 25 Ocak - 6 Şubat Arası Galeri Espas'ta
*Bedia Dipşo, Espas ve Leke Sergisiyle Galeri Espas'ta , 9 Şubat
*SERKAN YÜKSEL’İN SON DÖNEM ÇALIŞMALARINDAN OLUŞAN “TAHAMMÜL” İSİMLİ SERGİ 20 ŞUBAT/20 Mart tarihlerinde Kare Sanat/Nişantaşı'nda görülebilir.
Yolu Trabzondan geçen sanatçılar, Beşiktaş Çağdaş
*I love you more than art / 19 Şubat - 10 Mart 2013 Ekavrt Galeri- Küratör: Denizhan Özer
Değişmekte olan günümüz gerçeklerine karşı sevginin, aşkın, gerçek mutluluğun ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu anlatan 16 sanatçı, kendi gerçeklerinden yola çıkarak farklı disiplinlerde ürettikleri eserlerle sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Pemra Aksoy, Mustafa Albayrak, Işıl Arısoy, Tomur Atagök, Yıldız Doyran, Leyla Emadi, Gülten İmamoğlu, Nesren Jake, Ekin Onat, Aslı Özok, Deniz Pireci, Ahmet Sarı, Nurseren Tor, Tansel Türkdoğan, Erkan Yaprakkıran ve Semih Zeki'nin yer aldığı sergide, sanatçılar kendilerine has bir dille ürettikleri yapıtlarda tutkuyu, sevgiyi, aşkı, çelişkileri anlatan sanatçılar, içlerinde taşıdıkları yaşam sevinçlerini " seni sanattan daha çok seviyorum" diyerek anlatıyorlar..
*Nafi Çil & Nazan Kuşçu Sergisi 26 Şubat 13 Mart Tarihleri Arası Galeri Espas'ta
THESE SURFACES / Hakan Dağdelen'in "Bu Yüzeyler" adlı fotoğraf sergisi yarın Daire Sanat Galerisi'nin Tophane'deki mekanında açılıyor.. Sanatçı “Bu Yüzeyler” isimli serisinde, insan, makine, makineleşen insan, modernleşme, teknoloji gibi kavramları irdeliyor . Fotoğraflarında organik ve inorganik formları zıtlıklar içinde kullanıyor ; görsel imgelerini inşacı ve yapı bozumcu bir anlayışla sunduğunu ifade ediyor. Dağdelen, basın bildirisinde ' Adeta yer çekimsiz bir alanda, yeni bir zaman ve mekan algısı yaratmaya çalıştığını' söylüyor. Üretimlerinde fotoğraf, resim, heykel, yerleştirme gibi plastik sanatlar ve hareket tiyatrosu, modern dans gibi performans sanatlarından yararlanıyor.. www.dairesanat.com
60'ların çalkantılı Amerika'sında reklamcılık devrimi gerçekleştiren, 'Mad Men' dizisine ilham veren, dönemin meşhur Esquire kapaklarının yapımcısı George Lois, çocukluğundan beri 'dahi' sıfatının hakkını nasıl verdiğini bugünün medya kültürüyle karşılaştırarak anlattı.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1122823&CategoryID=41
***
15 Şubat Cuma : 2013
Akıl insanların toplanma noktası, mantık ortak payda ; anlaşmak/iletişim için yetmiyor. Eski yıllarda kitaplar sınırlı, araştırmalar kısırdı. Az olduğu için bilgiye ulaşılamazdı. Dönem değişti ; üniversitelerin doktora tezleri dahil tüm dünyanın kültürel birikimi web üstünden şimdi önümüzde. İnsan hacmi, mekandaki kütlesi, tüketim değeriyle sınırlı zamanı olan bir varlık. Eskiden az olduğu için ulaşılamayan bilgiyi şimdiki araştırmacılar arşivlerin çokluğundan dolayı göremiyor. Bedenin formasyonu, günün limiti üç aşağı beş yukarı kapasitesi belli. Görülüyor ki hepimiz için olan gerçek şu ; ne yaparsan yap haber değerin ötesinde yazılanlar, derinlemesine okunamıyor..
***
14 Şubat Perşembe : 2013
Marifetname'de yazar ; cennetin kapıcısı Rıdvan, cehennemim kapıcısı Malik'tir. Mülkün sahibi Allahtır. İslamın dünyaya bakışı ilerleme anlayışını askıya alan uyumluluk talep eden toplumsal bir öğüt, birbirini ortadan kaldıran rekabete karşı radikal bir eleştiridir. 'İbrahimin milletine tabi olun' cümlesi, mesajın uluslarla sınırlı olmadığı gösterir ; evrenseldir... Betimlemeler yoksullar, ezilenlerden yanadır. Mücadelenin iyi/kötü tarafları ortadadır ; zamanın yıpratamadığı örnekler her daim canlıdır. Çağrı, adalet ve kardeşlik talebini içerir. La ilahe illallah/Allahtan başka ilah yoktur diyerek yeryüzünde başka ilahların olmaması gerektiğini beyan eder. Hristiyanlığın dünyada otoriteyi paylaştırdığı özneleri ve nesneleri itibarsızlaştırır. Hiyerarşiyi dışa iter. Çünkü kibir, eşitler arasında eşitsizlik üretir. Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.40/82 İtaat talep eden zümresel yapılanmayı, artık değerin ürettiği zenginliği, haksızlığa boyun eğmeyi reddeder. 'Bir insanı öldürmek, herkesi öldürmektir' der. Rantiyeci sınıfın emek içermeyen üretim kaynaklarını kınar ; faiz haramdır. Çalan, eylemi gerçekleştirdiği araçlarla kastrasyona uğrar. Yalan toplumu çürütür, iftira tövbeyi gerektirir. Birarada uyum içinde amel, karşılıklı yardımlaşma ahlaki bir yapılanmadır. Öğretiyi içselleştirmiş Müslümanın nesnelerle girdiği ilişkiden uzak, günün fetişleşmiş kavramlarına mesafeli durması beklenir. Altını biriktirip, insanların mallarını yiyenler lanetlenir. Metaforlar reddedemiyeceğimiz kadar eşitlikçi ve çağa uyumludur. Diyalektik, müşrik/müşrikeyi rahatsız edecek ölçüde günceldir.. Mâlik-ül Mülk, mülkün sahibi demektir. Mülkiyet eleştirisiyle cehennemin bekçisi alegorisi, sahiplenmenin nomos'unu, şirk koşan sahiplik kavramının ebedi yasa önündeki durumunu sorgulatır bize. Kurucu idrak, yabancılaştığı doğanın mülkiyetsiz parçası olduğunu hatırlatır insana. Malik'e verilen horlayıcı kimlik üstünden, azap bedeni giyen, 'malın/mülkün sahibi' anlamını ayrıca düşünmemiz gerekir.. Bugün meleklerin secde ettiği insan kazandıkça, iman anlamını, ahlak imkanını yitirmiştir... Bilim ilerledikçe, insan ufukta küçülüyor. Esas perdeleniyor; zihni işraka/aydınlanmaya tekabül eden ilahi çağrı, gerçek amaç gözden kayboluyor..
"Nefsini bilmek, bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir. Bu sebepden dolayı bir miktar astronomi ve felsefeden alıp toplayarak, bir miktar anatomi ilminden devşirip seçerek, bir miktar da kalb ilmi ve irfandan iktibas edip ele alarak, bu güzel kitabı, Türk diline tercüme edip, bir mukaddime, üç kitap ve bir sonuç üzere telif ve tasnif ettim.. ." Erzurumlu İsmail Hakkı, Marifetname'sinde böyle diyor..
"Bir rivayette, ateşliklerin ruhları, kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır. Yedinci tabakanın adı: Ucba'dır. Kavminin adı: Cüsum'dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları, yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye'cüc ve Me'cüc'ü onlar helak etseler gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis'e arz ederler. Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar (..) Dördüncü tabakanın adı: Cahim'dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı: Hutame'dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye'cüc, Me'cüc ve kâfirlerin yeridir. altıncı tabakanın adı: Leza'dir. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye'dir. O, mülhitleri, zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. onun ateşi, harareti, azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedibin tabakadan ziyadedir.. (..)
Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her birinin içinde ateşten yetmişbin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmişbin vâdi vardır. Her bir vâdide ateşten yetmişbin kale vardır. Her kalede ateşten yetmişbin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular, zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur. Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur."
Michael Lowy, Benjamin üstüne yazdığı Yangın Alarmı'nda Daniel Singer'den cümleyi ödünç aldığını ifade ediyor. Biz de önermenin çatısını onlardan alıyoruz : Metafordaki bu belirsizlik, edilgenliğe veya tevekküle yol açmak şöyle dursun, daha büyük bir faaliyet , daha büyük bir insiyatif için güçlü bir motifasyon oluşturur. Çünkü nesnel koşulların verili sınırları dahilinde, gelecek biz ne yaparsak o olacaktır..
İnsanın alçaltılmış, boyunduruk altına alınmış, terkedilmiş ve hor görülmüş bir varlık olduğu geleceğin tüm toplumsal koşullarını alaşağı etmek için onu bu duruma düşüren müsebbibin son mekanına giriyoruz. Çağrı, ikaz ederken evrensel bir ahlaka davet çıkartıyor. Her zaman savaş araçlarını elinde bulunduran zülmedenlerin öfkesi, ezilenlerin geleneğine galebe çalmıştır. Takdim tehir gerekiyor. Dünya hayatının eşitsizliğinden beslenen insanoğlunun anlaması gereken, ne ki hiç de anlamaya çalışmadığı doğru bir metinle karşı karşıyayız. Hakikat somuttur ve gerçeğe tekabül eder. Metaforun çözülebilmesini istiyorsak, derinlemesine yorulmamız lazım. Bugün kaybedilen vicdanın adıyla geri çağırılması kısmen ve şahsen de olsa ertelenmemeli.. ..
Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın ansiklopedisi
http://www.sevde.de/marifetname/Marifetname.htm
***
13 Şubat Çarşamba : 2013
Kültür endüstrisi faşizan ve totaliter/baskıcı bir sektördür. Büyük çenesi,kesici/öğütücü dişleri,radar kulakları, badigardları, oligarkları, hizmetkarları, alt/üst kimlikleri aidiyetleri, ödevleri/görevleri vardır. Hiyerarşik yapı içinde, parası mukabilinde herkes üstüne düşen rolü oynamaktadır.
Kültür endüstrisi faşizan bir sektördür. Mutlu/mesut, pasifize edilmiş küçük uysal burjuvalara vale hizmeti sunar. Ürettiği seri kahramanlar üzerinden imkansızlıklar üretir. Sınırlı/konturlu sahte özgürleşme jenerikleriyle serinletir. Kostümleri, bağımsızlık dekorlarıyla maskeli baloya çevirir. Sahneyi soytarılaştıranlar bir misyonu yerine getirmektedirler. Ne ki düşünmemize yol açan, bizi mevcut kaosun dışına çıkararak yüksekten bakmamıza sebep olandır. Düşünce kalıplarını yıkan bir karşılaşma nesnesi olarak sanata ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla iklimsiz/mevsimsiz zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü dedirtecek ölçüde sosyalist öyküyü ucuzlatarak aşma, eksik bilgiyle şaşırtma, izleyiciyi baskılayarak aşma eğilimini es geçemeyiz..
İzleyici, toplumsal mülkiyetin bilgisini kuşanmış, dersini çalışmış, hazırlıklı gelir dersek yanılırız.
Sergi salonunda yer alan nesneler, işlevlerinden ayrıştırılarak geçmiş ya da gelecek zaman dilimine üstü örtülü göndermelere yaparlar. Bu göndermeleri anlamak için konuşulan kuşdilini, mahalle jargonunu bilmek, seçkinler arası hiyerarşiyi öncelikle kabullenmek gerekir. Nesneler üzerinden üretilen dilin, tutarlı ve diyalektik bütünlüğünün olmaması, aykırılıkların/kuralsızlığın kurallaşması, yıprattığı değerler içinde sanatın da bulunması , değişkenleri bol kavramın anlamını tek/biricik olarak çözme görevini, sorumluluk alan izleyicinin sırtına taşınması zor bir ödev olarak yükler. Argümanların/dökümanların yer almadığı sergilerde ise , 'eser' tanımını yapacak durum oluşmadığında ,farkındalık yaratılamaz. Bütün bu zorlukların yanısıra ,çalımlar,barikatlar,yanlış yön tabelarıyla kültürel mirası engelleyen define avcılarının çıkarları vardır. Kapalı mekanların sınırlarında sergigezere ulaşamayan nesne, eserleşemez. Etki alanı mekanın yalıtımını aşıp, aydınların tartışma platformuna ulaşması,kitlelerin günlük uygulamalarında yer alması zaten beklenemez. Küratör, argümanları/kanıtları sakladığında, eser/nesne, 'zımbırtı' makamından işlem görse de onlar için yeis yoktur; hesapları/amaçları derindir. Tüm dünyada ve burada küratörler, bile bile yarattığı esrardan nasiplenmek adına sergiyi parça bölük, astarsız yamalı defolu, konunun fragman tadındaki sürümüyle servis ederler.
Kapitalist sistem geçmişte birçok kez kabuk değiştirdiğini söylüyor Mahfi Eğilmez haklı olarak. 'Önce tarımsal kapitalizm, ardından sanayi kapitalizmi, sonra hizmet kapitalizmi ve en son olarak da finans kapitalizmi önceki modelin yerini aldı. Kuşkusuz bu değişim sıralaması dünyanın her köşesinde bu şekilde ve bu sırayla olmadı ama kapitalizmin omurgasını oluşturan gelişmiş ülkelerde gidiş bu biçimde gerçekleşti. Bu gidiş içinde bir önceki dönemde geçerli olan anlayışlar ve kabuller giderek yerini yenilerine terk etti. Bugünkü aşama küresel kapitalizm aşaması. Ve bu, öncekilerden farklı olarak eksikleri ve fazlalarıyla küresel sistemin neredeyse tamamında egemen olmuş görünüyor. Bu sistemin öncekilerden farkı ticaret hareketlerinin yanında sermaye hareketlerinin de serbest kalmış olması. Bu, bütün eski anlayış ve yaklaşımların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek kadar önemli bir fark. Küresellik, kapitalist sistemi üç boyutlu hale getirmiş olmasına karşın iktisatçılar sisteme gözlüksüz olarak bakıyor ve o haliyle yorumlamaya çalışıyor. Yanılgı ve hatalar buradan kaynaklanıyor.' Kapitalizmin parasal dönüşümü, sosyal ilişkiler ağında yeni sanat biçimlerini ve çürüyen ama bir türlü ölmeyen bir yaşamın deformasyonunu öne çıkarıyor ki,ekonomistlerin öngöremediği krizlerin ,dolayısıyla insanın doğasını çeşitlendiren durumu kavramaya, üstyapı kurumu olarak kaosun yarattığı doğurgan sanatı anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyoruz..
Çözülememe durumu, bir sanat nesnesi olarak mesajı bize yabancı kılar. İzleyicinin yabancılaşması/ötelenmesi demektir. Sanatsal mecraları, mekanları vasata kapalıdır. 'Çağdaş sanat' adlı örgüt, tapınakları,mekanlarıyla masonik bir örgütlenme şeması içerir. Kurumlaşma yalnızca seçkinlere açık/ perdeli söylemler üretir. Amacından kopartılmış, küratörün eleğinden geçen, 'eser' denilen seçilmiş zırvalara statü veren, önem kazandıran, onur atfeden toplumsal çarpık düzenidir. Para babalarının beyninlerinin kullanmadıkları kısmında mekan kurmuş sanat tacirlerinin manipülasyonudur. Oyunu istediği gibi kurabilen entelejansiyanın hizmetkarı küratör, ideallerin parayla kundaklandığı, kapitalizmin masallarının pazarlandığı, hayal tüccarlarının cirit attığı bu piyasada, kurumlar düzeyinde oluşturduğu yalanı ideolojik olarak sürdürmeyi başarmış kişidir..
Güncel Sanat, sosyalbilimler kategorisindedir. Kamusal alanda mesai yapar. Yalnız formu/hacmi ve sembolleriyle kendi mekanını doldurmaz; etki alanları inşa etme gayretindedir. Parsellenmiş alanların babaları, kurtarılmış bölgelerin ağaları, mahallenin kabadıyaları vardır. Toplumbilimlerin enstürmanlarını kullanır. Sosyolojinin hedef kitlelerinin dönüşümünde pay sahibidir. Toplum mühendisleri hükmündeki, uygulanabilir/pratikteki sarkastik önerileriyle sanat ve yaşam arasındaki farkı ortadan kaldırırlar demeyelim ama, duvarları indirir/ şeffaflaştırır. Eşikte durur, alt ve üst kültüre göndermeler yapar ; taşır veya aşırır. Bulunduğu mekandan, gündelik hayata müdahale eder, sorular oluşturur, özerk alanından, kitlesel/örgütsel alana elini uzatır; burada da boş durmaz,memnuniyetsizdir. Sürekli eleştirir. Toplumun ve hayatın temsil değeriyle bazen kaynaşır, çoğu zaman çatışır ama hep sorarak/sorular oluşturarak ilerler. Bunları yaparken de dili çetrefillidir; göstergebilimin değerlerini, imgelerini, pazıllarını kullanır. Bazen yaşamın yerine geçer; çoğu zaman kendini gizler. Çağdaş sanat, hep kavramlar üzerinden iş görür. İşte bu yüzden , çağdaş sanat sergilerinde her zaman gerçek bilgilere, kronolojik sanatçı biyografisine, eser manifestosuna ve sanatçının bireysel olarak savunduğu,sürdürdüğü tezi/teorisinin izleyiciye metin olarak aktarımına/bilgilendirmesine ihtiyaç vardır. Bunların yer almadığı sergilerde 'eser' tanımını yapacak durum oluşmaz. Küratör, argümanları/kanıtları sakladığında, eser/nesne, 'zımbırtı' makamından işlem görür. Tüm dünyada ve burada küratörler bile bile, yarattığı esrardan nasiplenmek adına sergiyi parça bölük, eksik, dolayısıyla defolu açma eğilimindedirler.. Barthes’a göre, insanların yararlandığı her gösterge dizgesi ancak dil aracılığıyla, dil desteğiyle gerçeklik kazanır. Sergi salonunu, oyun parkından ayıran sosyal sorumluluk ve ideolojik aidiyettir. Bu nedenle de, kavram üstünden mesajını aktaran çağdaş sanat yapıtlarında sözlü,yazılı anlatıma, gerekçeli metine,eylem planı/yol haritasına zorunluluk vardır. Gösterge dizgelerini, salt fiziksel anlamda dokunup,görüp/gözlemleyip değil, bu dizgelerden söz eden söylemleri belirtisi/simgesi/imge göstergesiyle elle tutarak, zihnimizde tartarak, kavrayarak/inceleyerek, kabul veya reddederek, sembolleri anlamlarıyla irtibatlandırarak değerlendirmek, izleyiciyi muktedir/iktidar sahibi kılar. Küratör ise iktidarı paylaşmak istemez; sanatçının ve yapıtların üzerine tül örter, ortamı karartır/efsunlar ve gizemi derinleştirir...
Sanatın günahlarından arındırılarak merkeziyeti özgürleştirmesi, kapitalist çürümenin kuşattığı tüm sosyal gövdenin menfaat ilişkileri ağının parçalaması tahayyül ile sınırlıdır. Çürüyen zihniyetin islahı, istem dışı gayrı kabiliyetinin şablonlarıyla ilintilidir. Şirketler, tüm dünyada devletlerin yerini alarak genişliyor. Liberal distopya, sponsorluk kurumları aracılığıyla beşeri hafızayı işlevsizleştiriyor. Sanata kullanılabilir özgürlüğü yüceltecek bir işbölümü/ ev ödevi veriyor....
Anlaşılmaz olanı anlaşılır kılma yönündeki eleştirimize yapacağımız ekler de önemlidir. İnsan nasıl düşünüyorsa, insanı yaratan doğa da düşünüyor ve yaşamını sürdürmek adına karşı planlarını yapıyor ; arslanın avlanma ,ceylanın üreme oranlarını hesaplayıp dengeleyen bir beyin var mutlaka. Bilimle birlikte ilerleyen 'Güncel Sanat'sa büyük fotografı göremiyor. Teknolojinin yaratmak istediği yeni insana ait yeni algı fenomenleriyle oynuyor. Günlük arzu ve küçük kazanımlarla, doğanın yarattığı bir varlık olan insanı doğaya ve doğasına yabancılaştırıyor; modernitenin sarmalında sürüküklüyor. Kendisine yabancılaştırılan insan, ek protezlerle, kurgusal aparatlar,üçüncü kollar,yapay kanatlar, ek flaş bellekler benzerleriyle tabiatla uyumlu fiziksel doğasına baş kaldırırken, aslında kendi içinde bütünlüğü ve uyumu olan gezegensel bilince de ters düşüyor. Aksi ve kırıcı huyu, kökten reddedişleri, itirazlarıyla yıkmayı asli görevi/işi/sorumluluk alanı olarak tanımlıyor.. Biz, doğanın insana ihtiyacı yok; insan ise doğanın uyumlu bir parçası olamak zorunda derken, 'Çağdaş Sanat' bütünüyle boyun eğmeyi değil, uyumsuzluğu ve kirliliği körükleyen tüketici kapitalizmle mutlak birlik/bütünlük içinde ilişkiler ağını/ ağ bağlantılarını kurmayı şiar ediniyor. Hayata katılmış sanattan anladığı da, buna benzer şeytandan apartılmış inkarcı durumlar. Bizden oyuna katılmamızı beklemekle söylediklerimizi/bütüne ait bu sayfalarda savunduklarımızı, hiç mi hiç anlamadığı ortada..
Onlar, pazar oligarşisinin az bulunur soytarılarıdır. Tezgahlarına hünerlerini dizerler. İşlevsel biçiminden ayırdıkları nesneler üstünden ilişkisiz/çelişkisiz küçük taşkınlıklarını, dünyayı değiştirmek için minik isyan beklentilerini, denetlenebilir başkaldırıları, jenerik değeriyle asi ruh/özgür yürek hezeyanlarını, ikiyüzlü spastik uygarlık ahlakıyla kremalayarak hazır nesne olarak kabullere sunarlar. Dolayısıyla iklimsiz/mevsimsiz zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü dedirtecek ölçüde sosyalist öyküyü ucuzlatarak aşma, eksik bilgiyle şaşırtma, izleyiciyi baskılayarak aşağılama eğilimindedirler. Sanatın günahlarından arındırılarak özgürleşmesi, kapitalist çürümenin kuşattığı tüm sosyal gövdenin menfaat ilişkileri ağının parçalanması , çürüyen zihniyetin islahından sonra ancak mümkün olur..
Kültür endüstrisi patronajının işgüzar ameleleri olması beklenen küratörlük kurumu, sanatın doğrudan hayata katılmasının önünde öncelikle sorgulanması gereken yapısal bir engeldir.
***
12 Şubat Salı : 2013
Sanat galerisini mesire adabı ile gezmemeyi erken yaşlarda öğreniyor 'Britanya'nın çocukları.'
Ana sınıfından başlayarak defalarca geliyorlar. Başlarındaki öğretmen onları 'gezdirmiyor' bir resme odaklanmalarını sağlıyor.
Nasıl mı odaklanıyorlar?
Tablonun karşısına yere oturuveriyorlar. Bağdaş kurup, diz çöküp öylece bakıyorlar. Ne görüyorsunuz diyor başlarındaki öğretmen. Gördüklerini anlatıyorlar. Her çocuğa öğretmen dünyanın en büyük eleştirmeni muamelesini yapıyor. Dikkatinizi çekerim. En büyük eleştirmeni!. 'Biraz önce arkadaşın bunları gördü!' diye sözünü yarıda kesmiyor mesela..
Fatma Barbarosoğlu, gözlemlerini yazmış.. Özellikle eğitimcilerin okuması gereken öğretici bir yazı..
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/FatmaKBarbarosoglu/bakmak-ile-gormek-arasinda-hattatin-kalbi-ressamin-ayn/37381
***
.Ahir zamanda inzar'ı dinle, nezir'e bak.. Hem bulunduğumuz şehre sor , hem içinde yol aldığımız kafileye ; emin ol ki biz cidden doğru söylüyoruz ..
Görüneni entelijansiya kabulde zorlanıyor . Çünkü ,soyutun bulanıklığı işlevsel ; kavramın anlam karışıklığının bir nedeni var. Kaosun keşmekeşinden herkes memnun . Sorun, Batı uygarlığının kendini yeniden üretememesi.. Amaç, yıkımın perdelenmesi . Çöküşün gizlenmesi hüner ister . Hegel, 'gerçek olan hakikattır' der. Bugün hakikat perdeleniyor. Her doğan ölümlüdür ; ahir zaman bilgisi çürüyen cesetten bir öncesini gösteriyor . Greenwich zamanın efendisi değil ; sermaye kendini yenilemiyor, bilgiyi yeniden üretemiyor .. Bilge'nin ömrünü doldurduğu bugün , tek çıkış yolu kalıyor meczubu oynamak, yani şarlatanlık . Onlar da öyle yapıyorlar . Simurgların konduğu doruk artık bir göçük. Sürekli söylüyoruz ; artık ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders kaldı ortada; kültür endüstrisi çöken rejimine payanda, görüntülerini temizlemek isteyen şirketler yalanlarına ortak arıyor.. Ünlü sanatçılar, uyanık küratörler, akil eleştirmenler, ruhsuz sanat tarihçileri, oryantal kültür editörleri kendini meşrulaştırmaya çalışan sermayeye, kültür hamisi bankalara, sanat rejimi kralla soytarılarına emanet..
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com
***
