'Tamam arkadaşım sorun yok!' diyemeyeceğimiz bir mizansen.. Mizan Derrida'nın, sergi Mounir Fatmi'nin... Megalopoller Akbank Sanat'ta..
Fatima'nın sırrını çözen Ali Akay, sanatla perdelediği siyasi söyleminde kendi kabulünü, şahsi zilliyetini , kuramsal zihniyetini oluşturmuş.. Sergiyi finanse eden bir banka olduğuna göre insanın özgürlüğü, sermayenin serbest dolaşımına destek figür.. 'Sanat' kullanılabilir bir malzeme , Kürasyonun eline düşmüş tutkulu sanatçı her şartta ,iradesi kırılmış sıradan bir özne . Eserin masumiyet perdesinin ardına gizlenmiş modernleştirici hamle , liberal oyun kurucu akredite küratörün mezuniyet karinesi.. Cambazın perendesinde ya da ikilinin muvazenesinde, felsefi söylemi, mutedil kanaati değil, izleyicinin bütünü görebilmesi gerekir..

Milattan sonra 354 yılında gene Cezayir'de doğan Aziz Augustinus adıyla maruf bir başka felsefeci vardır ki şöyle söyler : 'Hiçbir şey geçip gitmemiş olsa, geçmiş zaman olmaz.' 1930 Cezayir doğumlu yapıbozumcu Derrida'yı vantrolog gibi karnından konuşturan Mounir Fatmi'nin yaptığı bir aracılık hizmeti belki de. Fatmi'nin gizemini deşifre ederek, Derrida'nın -bir nüshası bugün Galatasaray Postanesi'nin karşısındaki dükkandan temin edilebilecek- 1997 tarihli Istanbul Mektubu'ndaki eleştiriyi, geçip gitmiş zamandan bugüne bir taşıyan/uygulayan, pratisyen olarak Ali Akay adlı küratör/sosyologunun iyi niyetli bir sosyal hizmet verdiği söylenebilir. Çocuk mazbuttur lakin sanatta art niyet mevcuttur. Sergide 1919'da Antepe asker çıkartan Fransa'nın kolonyalist hizmetlerinden dönüşerek bir uygarlık projesi olarak ortaya çıkan AB'nin ortak hafızasında ifadesini bulan köhne bir Doğu imgesi var: müdahalenin mantığı, 'seyahatin tam kalbindeki harabe ilkesi de buradan çıkmaktadır.' Yapıbozumun devamında gelen gecikmiş yapılanmaya göndermelerin amacı, emperyal aşkın kültüre/frankofon nüfuza iskan, lejyona istihdam ve normatif değerlerin dışına taşan kurumsal kimliğe istimlakdır. Mağdur ile mağrurun uzlaşmaz çelişkisindeki mücadeleyi, afili muzafferin tarihini yazan değerler manzumesini anlamak/anlatmak beceri ister. Fatima'nın sırrını çözen Ali Akay sanatla perdelediği siyasi söyleminde kendi kabulünü, kuramsal zihniyetini, masumiyet ve mezuniyetinin parlatılmış argümanlarını, vicdani karinelerini oluşturmuş. Ahiret azabını, doğal seleksiyon/dünya gazabına tercih edenlerin sonunu görmeyenlere ise duvardaki vidolar yeter...
'Şeylerin dış görünüşü ile özü arasına tam bir örtüşme olsaydı, bilime hiç ihtiyaç kalmazdı'(1) diyen Marks haklıdır.

Mounir Fatmi'nin, Megalopoller sergisi Akbank Sanat'taydı. Aşağıdaki yazımız, asıl eleştirinin kısa bir özeti; çünkü yazıyı istemeden sildik. Böyle olunca yazının esas konusu Blogger'dan şikayet olması gerekir ama daha önemlileri var...

Derrida 'Felsefenin dün, Hegel veya Marks'tan,Nietzsche' veya Heidegger'den beri öldüğü- ve felsefe hala ölümünün anlamına ulaşmak için nereye varacağını bilmeden dolaşıp durmalıdır' diyor ve 1997/1999'da kendini İstanbul sokaklarına vuruyor..
K.A'ya rastladığında ise kendi geçmişini askıya alıp yüzleşmeyi Türkiye üzerinden yapmayı deniyor . Aynı Arap cumhuriyetlerini sallayan, Kaddafi'den sonra gözlerin Berberilerin ülkesi Fas'a çevrildiği günlerde bu ülkeden çıkıp Paris'i mesken tutan Mounir Fatmi'nın, eski binaları buldozerler ,iş makinalarının yıktığı videoların gösterildiği ve işçi baretinin üzerine bu yıkıcı filozofun ismini yazdığı Akbank Sanat'taki Megalopoller sergisi gibi . Burada da bir kere daha görüyoruz ki, sanat hiçbir zaman yalnızca sanat değil . Galerinin küratörü Ali Akay bunu görebiliyor mu? Zamanın ruhuna omuzunu hizalaması, saf/lara katılması bilerek mi ? Arap aleminin kaynadığı bugünlerde bu sergiyle Fas'a doğru giden ayaklanmaya destek mi veriyor? Çürüyenle filizlenenin diyalektiğine, çelişkinin bağrına apriori/önsel - acul- bir yapısökümle Fransız/Fas ilişkilerine duhul olarak ne imâ etmek istiyor, yoksa tesadüf mü? .. Sorular ortada kalıyor.. Deja vu ama, unuttuğun bir şey var.. Bu sorulardan birinden, işçi baretinin üzerinde ismi yazan, kendilerinin sınırsız sevgi/çoşkuyla saygı duydukları, bizimse zamana şehadeti, mekana tanıklığından şüphe duyduğumuz Fransız felsefeci Jacques Derrida'nın yarattığı çatlaktan eleştirimizi ilerletelim ..
Wittgenstein'in Russell'a söylediği gibi Fatmi, Istanbul'da 'kendini felsefe yapa yapa öldürmüş..'
Mounir Fatmi'nın, Megalopoller sergisi Akbank Sanat'taydı . Başka yarlerde başka kompozisyonları da var ama bu sergide beş işçi kaskının üzerine 5 felsefecinin ismini yazmış, yanyana bir sıra üzerine dizmiş Fas/Arap asıllı sanatçı Fatima . 1926 doğumlu Michel Foucault,1930'lu Derrida, aynı kuşaktan Deleuze ,Guattari ve -Negri mi Baudrillard mıydı bir değeri?- Hepsi 'Yapıbozumcu' diye tanıttığına göre rehber kızın gösterdiği beşinci işçi kaskının üzerinde yazan Baudrillard olması lazım; ortak payda bu . Negri, olsa olsa çukur kazıcı filozoflardan kabul edilebilir . Hangi yapıyı bozmuşlar diye sordum genç kıza? Sorunun cevabı aslında 1997'de Türkiye'ye gelen Jacques Derrida'nın aynı tarihli Istanbul Mektubu'nda saklıydı . Şöyle diyor kafa karıştıcılığı meslek edinmiş muğlak feylesof net ifadelerle : ' Burada konuşma yaptığım her yerde, özellikle de kamusal binalarda 'modernleştirici' K.A. dimdik yükseliyor. Hep ayakta dururken temsil ediliyor bildiğin gibi . Ama Türklerin, hatta onu kült haline getirenlerin bile, onu çok sevdiğinden emin değilim.' Bundan sonrası ise Cogito 2006 Yapı Kredi Yayınları, YKY sayı 47-48'de sayfa 20'de yer alan daha da tartışmalı cümleler..
Post modernizmin iyi yanı, katı bir gerçek olmaması. Akay/Fatimi işbirliği örneğindeki gibi katılığı, zorbalığı mıncıklayarak, sulandırarak dönüştürebilme gücü. Kötü yanı ise bu dönüşümün ne anlama gelebileceğini hiç kimsenin bilememesi... Ahmet Arif, bilinen şiirinde 'Tanı bunları, tanı da büyü'.. diyor.. Bu o kadar kolay değil ; küresel karnavalda binbir maske içinde nefesleri, nüfuzları ayırdetmek imkansız.. Talebe, duruma göre herkes biraz iyiyi/kötüyü, güzeli/çirkini,soytarıyı/bilgeyi, zemin elverdiğince oynuyor.. Yani oynuyor!..
Fatimi kadar, Akay'ın da eleştirisidir Akbank'ta sergilenen mizansen. Eleştirel zeka, eldeki bilgiyi işleme yeteneğidir. Katılmadığımız irite edici göstergelerle kastedilen anlama, anlamın gölgesinde sürünen tanımlara takıldık ve yapısöküm felsefesinin güncelleşmiş versiyonunu tezgaha yatırdık . Marks'ın Renanya Yıllıkları için söylediği gibi eğreti görüntünün ardındaki zarif ahlakın, emperyal siyasi arzunun şüpheli nesne ve öznesine delalet eden karşı çıkış/yapısökümün, yeniden dökümün mantıksız adaletini zokayı yutacakların ön bilgisini sunduk . Videolarda gösterilen eski binaların yıkılışı görüntülerinin amacını sorguladığımız uzun sayılabilecek bir eleştiri yazdık ve Blogger'da yanlışlıkla tümünü sildik. Yazıda özetle her zaman dediğimizi diyorduk : Sanat yalnızca sanat değildir, birilerinin gitmek istediği yolu açan, bata çıka küreyen, temizleyen bir etkinliktir . 32 yaşında olan Derrida 'Annem ve babam, hayatlarının geç bir döneminde, metropole son göçten, 1962'deki son büyük kafileden sonra iki veya üç kez tedavi amaçlı seyahate çıktılar. Hiç dönmediklerine, Cezayir'e geri gelmediklerine göre, seyahat ederken öldüklerini sanıyorum. Yurtdışında öldüklerini ve özellikle orada gömüldüklerini görenler olmuş' diyor s33. Bir evladın ana babasına duyduğu bu ilgisizliği ancak 'vefa' kelimesinin yordamını sorgulayarak düşünürün, ona ait düşünme eyleminin tarzıyla bitiştirebiliriz.. Kendisinin anası babasına duymadığı vefa olgusuna karşı psikolojik asimetrik bir durum geliştiriyor, bir ulusun kendi önderine duyduğu vefa duygusunu hırpalanmış Avrupa'nın ortak havuzundan beslediği mega-ideasına/yayılmacı ideolojine kapak yapıyor. Kendi bilinçaltının (belki de üstünün) suçluluk kategorisinden öznel değerlerini uygun ortamı yakaladığı zannıyla ansızın açığa çıkararak abad/azat etmeye, suçtan özgürleşmeye, zaman/mekandan kopartarak demokratik ambalaja sarmaladığı fiili özerkleştirmeye, masumiyetini gerekçelendirmeye çalışıyor . Emperyal tahayyül özneyi baskılıyor. Burada gizli bir ahlakçılıkla iktidarların tezahürlerinden, onun eylem ve göstergelerindan ürkme, -J.D. kendini sol olarak tanımlasa da- bir anti emperyalist alan olan, K.A olarak kendisini kısalltığı Kemalist siyasete karşı oryantalist ortak bilinç, yekpare vucudun entellektüel dille süslenmiş refleksi var. 'Şayet benzerlerin cezalandırılması mağduriyete dayalı kimliği/özneyi o mağduriyetten doğrudan muzdarip etmeksizin teyit ediyorsa, o halde bu başkalarına yansıtma işlemi, büyük ihtimalle, aslında dindirilmesi veya bedeni ödenmesi gereken suçluluk duygusunu da kışkırtıyordur . Bu suçluluk aynı zamanda darbelere maruz kalan kişiyle kurulan özdeşliği bozacak, böylece yansıtmayı daha etkisiz kılacak ve olumlanması amaçlanan kimliğe ilişkin bir dizi yeni endişeye yol açacaktır. Üstelik suçluluk duygusuyla acıya ve o acıya sebep olan dünyaya karşı yeni, kendine ait bir yükümlülük ve saldırganlık ekonomisi üretecektir.' (2)
Genel olarak felsefeci tutarsızlıkları ,uzaktan bakanların saçmalamaları ya da burada Derrida bellidir ne yapsa yeridir denilecek bir durum değil; güleryüzlü ciddiyetle ifade edilen emperyalist göstergeleri, Batılı mahmuzlarını takınmış Doğuluyu hizaya getirmeye çalışan , elde kırbaç kolonyalist bir söylemin, buradaki bakışı ve ortak hafızaya borçlu olduğu kişisel belleğiyle oryantalizmi içselleştirmiş, beyninin bilgisine/ belleğin ontolojisine , miras aldığı hafızanın malzemesine sindirmiş bir düşünürün frankofonlar üzerinden meşruiyet sağlayan yol açma eylemi söz konusu. 1919'da Antepi işgal eden, Cezayirden sürülen , 80 yıl sonra 1999'da İstanbul'a, suç mahalline geri dönen gezgin Fransızın çirkin öyküsü , yalnızca anlamsız bir anıdır Akay gibi entellektüellerin not defterinde ..
..Ha bir de serginin müellifi Fatmi konusu var. Web sayfasına baktım; anlattıkları kendi kültürüyle bağlantılı okunduğunda farklı mahremiyetleri olan uyumlu bir sözdizimi ; kendi mekanizması, mantık dinamikleri, dengeli zaviyesi, tasarım başarısı, malzemeyi konuşturma/ söyletme yetkinliği- ontolojik selahiyeti, özgün kumaşı var . Aynı Austin'in anlattığı söz,eylem/mekan birlikteliğinden kopartılığında 'anlam' bedenini terkederek kavramına, eylem eyleyenine yabancılaşıyor durumu . Bu sergisi de böyle bir şansızlık, anakronik bir talihsizlik/tarihsellik, istenmeyen bir paralaks/kaçkınlık, ıraksallık oluşturuyor .. Ne ki Wittgenstein'in Russell'a söylediğini biraz değiştirerek uyarlayalım : Derrida'nın peşine takılan Fatmi Istanbul'da felsefe yaparken -izleyiciyi ortak suçlu ilan edip geçmiş zamandan gelecek mekana taşıdığı mizanda- sıkıntıdan öldürmüş!
Eleştirimiz kılçıklı ve yazı dediğimiz gibi uzundu ve yanlışlıkla sildik dedik ; akılda kalan özet bu . Yani kısaca 'O.K. musti, itirazımız yok' diyemiyoruz. E postalarda bile silinen postaların gittiği, gerektiğinde bulunabilen 'çöp' diye bir kavram vardır. Blogger'da bu yok; bulursak, okur da tahammül ederse devam ederiz..
(1) Kapital 3/817
(2) Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset,Metis, çeviren Emine Ayhan,s72
***
Önemli not / Konuşma olarak gerçekleşmiş bu yazımız, düzeltmeler yapılmadan çeşitli mecralarda alınarak yayımlanmıştır. Söyleşinin, düzeltilmiş hali buradaki gibidir.


Koleksiyon/erler..
Walter Benjamin 'erkenden uyanıp güneşin doğuşunu elbiselerini giymiş halde karşılayan insanlar, gün boyunca başlarının üzerinde bir hâre taşırlar' der. Sanatın dünyayı değiştirme, yaşanılır bir yer kılma amacı, araçsal varlığının taşıyıcıları, işbölümündeki arayüzler, koruyucular olmadan gerçekleşemez...
Yapısalcı açıdan bir okuma parçası olarak resim yüzeyi (veya sanat nesnesi) kendi ekonomik itilimi olarak ancak kendinin tecimsel yorumuyla çevrelenir. Esere statü kazandıran toplumsal düzendir ; şalter, kilit ve marjları taşıyan ikonografi, hiyerarşik yapıyı güdümleyen göstergeler panosudur . Edinim, belli mekanlara/kasra ihtiyaç duysa, kast'ın elinde olsa da, sanat eseri tecritlenmiş sürede görünmezleriyle kendi etki alanını oluşturur. Görsellik ve üretim, sınıfsız/zümresiz bir toplumun hizmetindedir. Gerçi sanatın değiştirmek istediği kocaman bir dünya vardır. Ancak ekonomik ya da ideolojik gücü ve topluma katılımı, onu ortaya çıkaracakların sorumluluk alma ihtimaliyle sınırlıdır. Yani sanat nesnesi ancak satın alınabildiği, değişim değerinin bedeliyle kanlandığı oranda yaşar/solu. Mesuliyet ve riski üstlenen aracılar varsa güçlüdür. Ne var ki, bunun için kanallar, mecralar, dört koldan tanıtım gerekir. Dört kollu, tahteravan da olabilir, tabut da. Adamı vezir de, rezil de yapan anomalik mimari, açılan paragraflar eşliğinde kurulan kapan, etik değerleri tartışmalı çirkef bir düzenin çekirdeğinde saklıdır. Oysa, spekülatör ile müzeci, galerici, koleksiyonerler birbirinden çok farklı ahlaki pozisyonları ve misyonları olan toplumsal yargı odaklarıdır..
Burada bir arayüz belirmeye başlar; hayaller, tecessüsle şekillenir. Yaratılışı itibariyle sanal olan sanatın mütemmimi, magazinin tamamlayıcısı, sanatın fizyolojik/ontolojik varlığının yüklenicisi adıyla çağrılır. O, ihtiyaçların kavuşturucusu, hamilenin ceninden insana giden öyküdeki taşıyıcısı, sanatçının ruh ikizi olarak bir toplayıcıdır. Kendi halindeki vasfa bir öykü yazan toparlayıcı, 'koleksiyoner' sıfatıyla bedenlenir. Zorunluluklar misyon yaratır. Keynes'in görünmez eli devreye girer.
Dünyada sesini duyurmaya çalışan,var olma savaşı veren sanatçıların yol arkadaşları Koleksiyonerler,inanmış yoldaşlar olarak sanatla birlikte vücûd bulurlar..
Sanatçı, koleksiyonerin doğumu birlikte varolur. Toplaycıların, seçtikleri resim bazında olduğu kadar, yoldaşlık yaptıkları sanatçıyla da anılacak birliktelikleri , sanat tarihinde dipnot olarak kayıtlara geçer.
Spinoza Etika'da fikirlerden (idea) ve buna tekabül eden bedenler ve cisimlerden (corpora) bahseder. Tutkularla gerçekleşebilecek her şeyin akıl yoluyla da olabileceğini söyler.
Bedenler isteği temsil ettiği kadar 'aklı' da simgeler; cisimler ise aklın üstünde dolaşan arzu nesneleri,tutkun olunan farazi gerçek,düşsel paranoya,yani gönül verilen sanat eseriyle eşleşebilen kurgular oluşturabilir.
Eski dönemlerde mezarlıklar şehrin, koleksiyonlar yaşayanların sınırlarını gösterirdi. Kitap ve oyuncak koleksiyoncusu Scholem'ü unutmadan, Eduard Fuchs üstüne yazdığı metne bakarak Benjamin'de şöyle bir pasaja rastlarız : 'Sanat, bütün esasi öğeleriyle verili bir sosyal durumun idealize edilmiş maskesidir. Çünkü her baskın siyasi ve sosyal durumun, varlığını gerçeklendirebilmek için kendini idealize etmeye zorlanması ebedi yasadır.' Yani boy aynası her gönül evinin özne-nesne birlikteliğinin tercümanıdır ki, malikanenin varlığının değersel zenginliğinin ölçü karşılığı kültürdür.
Yatırım yapan koleksiyoncular, müzeleriyle bellek oluşturan, çağdaş Türk sanatının koruyucuları, kurdukları, inşa ettikleri çağdaş sanat tapınakları, ibadethaneleriyle Türkiye'nin görsel kültürünün yaşayan tanıkları, olayların birebir şahitleri olarak ulusal tarihimizi işte şimdi, tam da bu anda yazmaktadırlar.
Gelecek kuşaklara aktarılacak bu uzun romanda yer alan sanatçısı, galericisi,yayıncısı, koleksiyoneriyle hepsinin ortak hikayesidir bugün yazılan. Onlar dünyamızın aynı zaman dilimini birlikte yaşamış, kavgalarını vermiş, birlikte tarihlerini ve kutsallarını oluşturmuşlardır. Saklı olan değil ama yazılan, kayıtlara geçen 'sanat tarihi', sanatçıdan çok, ona yön veren koleksiyonerlerin eseridir.
Gerçi sanat 'red' ederek ilerler; akademik eğilimler ve müzeler bu reddiyeleri biriktirerek, kabul ederek toplumsal bilinci oluştururlar.
Ortaya çıkan çelişki, insanlığın kuruluş, gelişim şemasıyla ilgilidir.
Bu şema, işçi/patron, köy/şehir, bilgi/inanç, uyku/uyanıklık, ruh/beden gibi karşıt/antagonistik ama mutlaka biri varsa, öteki de olan bir dengenin taraflarını belirler.
Bu toplumun içindeyken, çelişkileri kuşbakışı görmek mümkün değildir. Ancak zaman/mesafe an'a anlam verir. Benjamin'e dönersek şöyle der : ' Doğal olarak ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir toplum, bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen şudur : Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılabilir nitelik kazanmıştır.'
Sanat camiamız, dünyadaki sanayileşmenin evrime bağlı sosyolojik yapılanmasının kültür endüstrisiyle üretimsel bağını/paralelliğini umursamamış ve (toplumcu sanatın değinmeleri dışında) bu birlikteliği çoğu zaman kuramamıştır.
Türkiye'nin yerel eşrafı tarafından yaratılan mizansen ve senaryoda, ulusal kültür endüstrisi biraz takıntılıdır. Elbette denildiği gibi gıpta ederek, özenerek, taklit ederek ve buna bağlı rakipleşerek üretebilmenin paradoksunun yaşanması zaruridir. Tarihsel süreçte yerel değerlerini eşsizce yeniden kurgulamış koleksiyoner, özgün davranış kalıplarıyla, diğer ülkelerdeki meslektaşlarının zihin coğrafyalarına pek de benzemez kolektif bir bilinç üretebilmiştir.
Aynı Fransız, İngiliz, Amerikan veya Rus piyasasının biricik ve özgünlüğü gibi tekerrür etmiştir bu süreç. Türkiye ekonomisinin farklı meşrepleri ve taklit/montaj kültürünün gelenekleriyle yoğrulmuştur. Dünyadaki doldurduğu boşluk kadar önemli bir rezerve neden olan eylem, eleştirilemeyecek birikimler, farklılık ve faydalara neden olmuştur.
Enerji yollarının kesiştiği, siyasi istikrara dünyada Türkiye açısından her zamankinden çok ihtiyaç duyulduğu bu zamanda ekonomideki verimlilik sanat piyasasına da yansımıştır. Kambur heykelci ile Davut'un öyküsündeki gibi ürettiğinin ses vermesini, toplumda seda uyandırmasını bekleyenler olarak koleksiyonerler ve galericiler artık sonunda bu pazarda derinden de olsa bir ses, bir uğultu duymaya başlamışlardır.
Marifet iltifata tabidir. İltifatsız marifet zayidir. Ya da Doğançaylar'dan Baraz, Koçman, Aksoy, Bezmen, Eczacıbaşı, Murat Ülker ve diğerleri ; çarmıhı sırtlanan mesenlerin, mesih ve inananların önemi üzerine..
Yerel toplayacılarımız, koleksiyonerler, Sotheby, Christie's ve diğer müzayede salonlarında milyon dolarlarla alıcı bulan bugünkü sanatçıların koşuya ilk başladıklarında yanıbaşlarındaydılar. Omuz hizalarında apoletleri, madalyaları, ünvan/şan şöhretleri, kimseleri yokken, hem işveren hem dost ve suflör olarak bu yerel piyasanın önce akıllı, sonra inanmış müteşebbisleri olarak onlar yer almışlardır.
Tanrının halifesi, yeniden yaratanı olan sanatçının inanmışları, mesenleri, bazen karanlıktaki gözü veya iz sürücüleriydiler .
Bir üretici olan sanatçı ile 'müşterisiz eşya nafiledir' diyen piyasa ekonomisi arasındaki zorunlu ilişkinin sonucudur bu birliktelik.
Sonuç itibariyle dinsel metinlerde belirtildiği gibi 'insan acz içinde ve muhtaçtır; 'esfel-i safilin'e çakılmıştır.
Yani tüm bireyler, bir taraftan tüketirken bir yandan da (sanatçıda da olduğu gibi) üreterek tekamülünü sürdürmek zorundadır. Bu da, iş/işçi/işveren ilişkisini tüm toplum kademelerinde vazgeçilmez kılar.
Karl Marks Kapital'in 1. cildinde bu karşılıklı bağımlılığı şöyle tarif eder; "Kapitalist üretimin büyük güzelliği şuradadır; (..) emeğin arz ve talep yasası doğru çizgi üzerinde tutturulur,ücret salınımları (..) doyurucu sınırlar içine alınır, emekçinin kapitaliste toplumsal bağımlılığı, bu vazgeçilmez koşul güvenceye alınmış olur" 1/788
Koleksiyon/erler olmasa, sanat yapıtı dünyada cürmü kadar yer tutar..
İsimleri bazen Ambroise Vollard, D.H. Kahnweiler veya Leo Castelli, Peggy Guggenheim, Mary Boone, Daniel Tamplon veya Bülent Eczacıbaşı, Murat Ülker, Yahşi Baraz, Nahit Kabakçı da olsa heyecanları, yaşamları ve tutkuları benzer, misyonları aynıdır ; kaderleri, inandıkları sanatçılarla paralellikler gösterir ve sanatın, sanatçının yaşayacağı havayı, üstünde duracağı toprağı/binayı bu eşsiz oyun kurucular inşa ederler.
Açık pazarlama yöntemi ile fiyatı yükselten spaülatörle inanmış koleksiyonerler arasındaki fark ise dağlar kadardır ve şimdilik bu yazının konusu değildir. Son yıllarda Türkiye'yi etkisi altına alan kitchleşmiş globalizmin performans görüntüleriyle başta Sotheby's, Christie'nin manipülasyonunda yaratılmaya çalışılan Türk sanatını dünyaya açma girişimleri, önemli handikaplar içermektedir.
Bizim anlattığımız öykünün bir tarafını sanatçılar oluştururken, bir tarafını da bu dengeyi oluşturan 'toplayıcılar' yani koleksiyon/erler dengeler.
Bunlara eklenebilecek büyüğünden küçüğüne yüzlerce toplayıcı, koleksiyoner, entellektüel daha vardır; biliriz.
Bugün basında gördüğümüz bazı isimler öne çıkmaktadır. Kemal Bilginsoy, Emel Orhan Karadoğan, Suna-Erdoğan Tanaltay, Nezih Barut, İbrahim İper, Erdoğan Demirören, Sema-Barbaros Çağa, Demet Cengiz Çetindoğan, Leyla Cengiz Akıncı, Yunus Büyükkuşcuoğlu, Lucien Arkas, Ömer Koç, Ebru Özdemir, Dr.Vural Solok, Mustafa Taviloğlu, Muammer Kırdök, İpek Ahmet Merey, Dr.Bülent Karadağ ve diğerleri.. Türkiye sanatının geleceğe taşınan inşa sürecinin temel taşlarına eklenecek yüzlerce ad sayılabilir..
'En büyük hayalim çağdaş sanat merkezi kurmak' diyen koleksiyoner Ebru Özdemir ilave ediyor : 'Esas anahtar kelime 'emek'. Emek olmadan hayatın hiçbir alanında gelişim olmuyor.' Özdemir, işin sırrı, halvetin hikmeti, bereketin şifresini çözmüş ; gerisi teferruat..
Toplumsal işbölümü içinde herkes kendi gerçeğini, rolünü, öyküsünü yaşamaktadır.
Bu birlikte oynanan bir oyundur. Onların isimleri dünya sanat tarihinde, doğrusu yanlışıyla sanatına inandığı sanatçılarla yanyana hatırlanacaktır.

Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin Yazışma Adresi ecg.abone@gmail.com
.
