1 Temmuz 2016 Cuma

Not Defteri / Temmuz 2016





Dünya ona hayran kalmıştı! Ali Dayı'dan haber var 

http://www.hurriyet.com.tr/galeri-40287992



***


Suriye'de bayramda çocuk olmak..



İnsanların empati kurarak bir fotografa bakmaları değil, büyük problem, baktığını tüketmelerinin ardından hiçbir şey hatırlamamalarıdır. Sosyal medyanın paylaştığı resimler, kişilerin algılama kapasitesinden sayıca fazla. Teşhir edilen acının bolluğu, beynin işlemek zorunda olduğu bilginin çokluğu bir kerteden sonra duyarsızlığa davetiye çıkartmakta. Kurban siviller, kadınlar, yaşlılar ve çocuklar. İster yüce bir amacı sergilesin, ister paranoyak bir arzuyu tetiklesin ya da iş emrini yerine getirsin; ekranlarda etkin katılımcıların hepsi, taraftar olmanın hezeyanıyla içten içe güç kullanmanın şanını, gururunu sergilemek isterler. Vicdan, -eğer aksine inandıranın çağrısına kulak asmazsak- iyi ve kötünün ne olduğunu gayet iyi bilmektedir. Yaratılan dehşet görüntülerin sahipleri amaclarının farkında; güçlerinin bilincinde olduğunu varsayıyoruz. Savaşı yapan askerlerle, savaşı çeken fotografçılar, negatif kutbun pozitifi çektiği gibi birbirlerini tamamlarlar. Tasarım, fotografın mekanından öte, coğrafyanın bütünü üzerindedir. Fotografcı Amer Almohibany'nin kamerasından, sadece Ortadoğu'da çocuk olmanın ne demek olduğuna şahit olunmuyor. Avrupa, kendilerinin kurtuluşu için can veren aziz tasvirlerine alışıktır. Başkalarının acısını çeken izleyiciler eğitimlidir. Sanatçı, eski kültürel tecrübeleri hatırlatarak kefaret ödemeden saklı mekanlarında huzuru yaşayanlara şu anda, orada bayramların nasıl yaşandığını gösteriyor. Küçük menfaatle ya da büyük oyunların içinde yer alan tüm nüfusun, coğrafyadaki herkesin kendi adına katkı sağladığı ve devam eden bir süreç bu. Görüntülere bakmanın sanat adına hiçbir yatıştırıcı etkisi yok. Aksine bayramların ne anlama geldiğini bilen halklar üzerinde biraz da suça güvenli mesafeden iştirak etmenin ve töhmet altında olmanın getirdiği vebal yükünden bahsetmek daha doğru olur. İnsan olup buradaki umudu ve gerçekliği sindirmek itiraf etmeliyiz ki çok zor. Duygular eğer hala körelmemişse, bu masumiyet bakan kişiye bu masumiyet ağır gelecektir; böyle bir tasvirle yüzleşmeye kimse hazır değildir. İçimizdeki zavallı İnsan, ne kadar çözülürse, ortak vicdanın sesi olan toplumla o kadar bütünleşeceğimiz ortadadır. Görüntülerde tarihe düşülen kayıttan ziyade alışkanlıkların irite edici, irkiltici tarafı öne çıkıyor..


Fotograf: Amer Almohibany

http://www.gettyimages.at/galleries/photographers/amer_almohibany


***

On tane Marina Abramovic, Maurizio Cattelan, Hüseyin Çağlayan eleştirisi bir 'Peta' duyarlılığı, Greenpeace dikkati, Sartre zuhuru oluşturamıyorsa, sanatın amacı yeniden tartışılmalıdır..


***




http://www.diken.com.tr/kucuk-prensin-yazari-ispanya-ic-savasinda-muhabirlik-yapmis/

Deleuze ve Guattari'nin geliştirdiği şizoanaliz perspektifinden bakarsak insanlar ile Pokemonların farkları yoktur; çünkü, toplumda herkesin bilinen vasıflarının ötesinde komik ve netameli sıfatlarla adlandırılılması vakai adiyedendir.. 


Mutlu Tömbekici Vatan Gazetesi'nde yer alan bir yazısında insanları ikiye ayırmıştı. Küçük Prens'i okumuş olanlar ve okumayanlar.. Bağ kurmak isteyenlere Vikipedia aracılığıyla bir hatırlayalım kitabın ne olduğunu ... Tömbekici iyi bir örnek ; Batılı öznenin imge düzeni karmakarışık .. Herkes evrensel bir fikrin hülyasında. Kendi içsel gerçeğinin esnekliği ölçüsünde edebi bir tahayyüle, tabiri caizse imkansızlığı ortada bir rüyaya dönüştürmeye çabalıyor. Biliyoruz ki yeni olan her şey, eski olanın, nomostan türeyen eski simgesel düzenin parçalanışıyla olur;  çürüyen ya da epriyenin dağılmasıyla gerçekleşir.  Ve biliriz ki 'bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayan beyinlerin üzerine bir kabus gibi çöker'..   Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolduktan sonra öldüğü kabul edilir Antoine de Saint-Exupéry'nin. Genellikle sevilen bir yazardır ama gerektiği gibi düşünülmemiştir. Hiç de naif denilemeyecek oryantalist felsefesi -diğer önermeler gibi-  gerekiğince tartışılmamıştır .. Sofi'nin Öyküsü türevleri öykülerinde rastladığımız -miras ya da şantajdır bu. Her zamankinden daha çok gündemde olan, yabancılaşan öznenin kaçışı idealizmidir. Bilincin bütün biçimlerini süsleyen gayri maddi yapı , satıhtan öteki tarafa dokunan önyargı, burkulmuşluktur. Dünyaya yalnızca Batıdan bakan o meşum bakışın ihtiyari geçmişidir ki, durduğu yerde eskimeden bekler ... Günümüz müstemleke aydının insani duyarlılığını bu bağı çözmeden, sağlıkla/sıhhatle yapılandırmak mümkün değildir...

http://en.wikipedia.org/wiki/The_Little_Prince

http://www.kucukprens.org/kitap/1.php


Küçük Prens tez konusu..

'Şimdi yeni bir hastalığım oldu. Dünyanın her yerinden, her dil ve lehçesinde basılmış Küçük Prens’leri toplamak. İşin içine girdikçe, bunun ne büyük manyaklık olduğunu anladım. Meğer bu işin üstatları varmış. Siteler yapmışlar, ellerindeki baskıların kapaklarını koymuşlar, koleksiyonerler kendi aralarında değiş tokuş yapıyor falan... Dahası sadece son baskıları değil eski baskıları da topluyorlarmış. Sahaflardan eski baskılarını da topluyorlarmış' diye bilgilendiriyor Tömbekiçi..
Saffet Murat eruna'nın Hartmann'ın Metis'ten çıkan kitabına giriş yazısında belirtir : 'Psikiyatrinin söz konusu ettiği organizma işlevleri ve bozuklukları algı, duygu, düşünce gibi, en azından henüz ne fizikte ne de kimyada yeri ve tanımı olmayan kavramları devreye sokar. Bu durum ciddi bir epistemolojik problem oluşturur. Psikiyatri disiplini algı, duygu, düşünce gibi organizma işlevlerinin tamamen fiziksel yasalar çerçevesinde çalışan bir organ olan beynin işlevleri olduğunu ciddi bir şekilde delillendirmeyi başarmıştır. Gerçekten de beynin çalışmasıyla ilgili yapılan en ayrıntılı incelemelerde dahi fizik yasalarının çiğnenmediği gösterilmiş ve bilinçli ruhsal faaliyetin beynin fiziksel çalışma tarzının sonucu olduğu kuşkuya pek az yer verecek şekilde ortaya konmuştur. Bugün hangi psikolojik işlevin beynin neresinin ve hatta şimdilik kısmen kurgusal da olsa nasıl bir çalışma tarzının sonucu olarak ortaya çıktığına dair geniş kapsamlı ve ayrıntılı bilgilere sahibiz. Ancak bu fizyolojik bilgiler bir yanıt olmaktan ziyade evrenin en köklü problem alanlarından birini açığa çıkarmaktadır. Beyin tamamen fiziksel yasalar çerçevesinde çalışırken algı, duygu, düşünce gibi bilinçli ve fizik bilimi çerçevesinde henüz tanımı olmayan ruhsal işlevleri nasıl oluşturuyor? Böylece klinikte, felsefe tarihinin en köklü sorusu olan ruh-madde ikilemi bir kez daha ve bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkmaktadır.' Bunlara rağmen soyut tutkunun çağrısındaki Exupery gibi somutta kendini gösteren bir mantık halkasının malzemesini, ontolojisini hazmetmekte bulmakta zorlanırız.

Biz eleştiriyoruz ama yazı erbabınca Küçük Prens, dünyada çok sevilen, ilham alınan bir kaynaktır ; hakkını teslim etmek gerek .. 'Martı-Jonathan Livingston varolmak için gayret etmelisin der, Küçük Prens varolmak için hayret etmelisin der. Martı yoldur, Küçük Prens yoldaştır'.. diyor örneğin Murat Zeran http://www.afilifilintalar.com/marti-ve-kucuk-prens-uzerine-tezler

Deleuze ve Guattari'nin geliştirdiği şizoanaliz perspektifinden bakarsak insanlar ile pokemonların farkları yoktur herkesin bir vasfının ötesinde komik ve netameli bir sıfatı vardır.  Toplumu beğenmeyiz, genelgeçer tespitler, kolay yargıların içinde rahat edemeyiz. Ne yaparız? Tikele bakar genel hakkında tespitler yapar, zaman tünelinde gedikler açarız. Özneyi çokluğa bağımlı kılar, yol gösterdiğimiz tahakküm mekanizmasından o kavramın ilk söyleyeni olmak arzusuyla inanan bireyler türemesini bekleriz. Biliriz ki inanç, bilginin olmadığı yerde iş görür. Örneğin küçük prensciler gibi  marksistlerler de , bilerek değil, başka tecrübelerden doğmuş bilgiyi kabul ederek guruplaşırlar. Kâh Walesa, kah Solitaire deyip özgürlükçülere bir şey demiyorsak burada prenseverlere de demememiz gerekiyor; çünkü küçük değil büyük bir hayran kitlesinin  (anlamlı/anlamsız) kümeleşmesiyle karşı karşıyayız. Harfleri yanyana dizerek oyun oynayan, düşünce aktaran, duygu uyandıranları selamlayan  her kişi bu yazarlarla hemfikir; ne var ki konu demir leblebi.. cevherin çelik çekirdeği.. Çağdaş KP'yi Kimler çevirmemiş ki!  Azra Erhat, Tomris Uyar, Selim İleri ve en şaşırdığım: Cemal Süreya! Evet Cemal Süreya bile çevirmiş Küçük Prens’i ..

http://haber.gazetevatan.com/Haber/498065/1/Gundem

Arşivlik bir yekun : tüm dünya dillerinde küçük prens kelimesinin yazılışı: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+prens



***



Kimseyle mutabık değiliz: Hayvanseverlerle, Greenpeacelerle, komünist, anarşist, dinci, dinsiz, aşırı ya da ılımlı, patron ya da işçi, kapitalist ya da kapitalsiz çulsuzlarla, doğal hayatı korumacılarla ya da yeldeğirmenlerine karşı termik santralleri savunanlarla.. Evde kedi, akvaryumda balık besleyenler, uygarlık deyip ilerleyenler veya her şeyi muhafaza edenlerle.. Hayırsever, barışsever, doğaseverlerle.. Şairler, feministler, münevverler, melankolikler ya da alkoliklerle.. İsyankarlarla, felsefeciler, düşünürler, düşüncesizlerle; vejetaryen ya da etoburlarla.. İyiliğimizi veya kötülüğümüzü isteyip kuyumuzu kazanlar ya da resmimizi duvara asanlarla.. Ermeniler, Amerikalılar, Ruslar, Doğulular Batılılar, göründüğü gibi olanlar, olduğu gibi görünmek istemeyenlerle yandaşlar, candaşlar, yoldaşlar dostlar ya da düşmanlarla.. Kısaca kimseyle mutabık değiliz..


Kendileri olarak kalanlara değil sözümüz. Kendilerine rağmen kendi dışına taşan egonun bir besleyeni olan kapitalizmin perçeminden tutmayanlara.. Üretimin gücü emek deyip onu mutlak ve cerbezeli kılan siyasal arzumuzdan.. İlerleme, ilerleyerek cenneti ele geçirme, fizik/metafizik demeden tüm dünyaları inhisarına alma kapasitemizden.. Yeni alanları istila etme güdümüzden; velhasıl inançla aklı askıya almadan durup düşünmekden.. Temel içgüdümüz 'karşılıklı yardımlaşma'yı hatırlayalım.. Üstümüze gelen vicdani yüceltmeler ya da yüzümüze karşı kükremeler.. Aşkın kırbaçlarla, şaşkın bir eğitimle nesilden nesile deforme edilerek aktarılan radikal motivasyonlara karşı gayri şahsi kabul etmeme hakkını kullanmayanlara seslenelim.. Buraya kadar deyip pazar/piyasanın enstürmanlarını toprağa gömerek elleri, pençeleriyle toprağı kazarak bireyin özerk alanlarını yeniden tanımlayıp, canlı yaşamın doğasından gelen yepyeni bir formatlamayla yeryüzüyle, doğal yaşamla hiyerarşi oluşturmadan teorilere, ideolojilere, kahramanlara ihtiyaç duymadan/duyulmadan, yalnız insanlarla değil çakalı sansarı yılanı ya da aslanıyla, bitkisi yaprağı ağacı börtüböceği tosbağsıyla barışık.. İdeolojilerin savuruculuğunda masum kalmak, rakipleşmemek mümkün mü? Düşmanlaşarak ayrışmadan yeni bir dünyanın kurulabilmesinin imkanlarını tartışabilecek miyiz? Yakın zaman filozoflarının kitaplarını yakma cesaretimiz var mı? Ahir zaman filozoflarını defedebilecek miyiz? İnsanın eşya rejiminde ekonomik olarak özgürleşmesi, daha fazla köleleşmesi demektir.. Öznelerle nesneler arasındaki sınır muğlaktır. Oysa ki, kimsenin kimseye vereceği bir ders olmadığını, doğanın bir sentez değil insan ruhuna sadece bir tecrübe sunduğunu anladığımız zaman çok geç olacak.. 


Magnum theory and practice: 

Kimin, ne önemi var! Tarihin karanlık olduğunu anladığımız için "neş'e içinde aydınlanmayı yeğleyen insana sesleniyoruz. Yerüstündeki akrep, çiyanlarla değil, yeryüzünün börtü böceğiyle birarada olmalı, eşit yaşanmalı!" diyoruz. Diklenmenin anlamı yok! Eğer olacaksak, hayatın müziğine, kelebeklerin göçüne ve nehirlerin olağan akışına teslim olabiliriz. Vicdan, iyi kötüyü biliyordu; başka yasalara inandığımızda ise kaybettik. Yaşarken edindiğimiz, giderken götürdüğümüz tecrübe servetimizdi. Başka bir maksadı yoktu yaşamın. Analitik yargının telkine dayalı bir oyun, zamanın bir yanılsama, ideolojinin parodi, bilginin cehalet, tarihin bir tuzak olduğunu anladığımız an'dan itibaren yukarımızdaki kozmosu farkettik. Herkesin herkesi yabancı gördüğü, dostlukların menfaate dayandığı dünyada insan, toplum olmasında itibaren savunmasız kaldı. Öznellikler, bizatihi yaratılan nesneler dünyasının ana parçasıydı. İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil,tam tersine bilinçlerini belirleyen mübadele yöntemleridir. Köle, sahibinin suratında kendini bizzat yeniden görmüş ve ona ayna olan sahip sayesinde sadece yabancılaşmış arazi bir bilinç değil, kendine ait bir akıl ve mantık da kazanmıştır. Özneler, şeylerle ilişki içinde metalaşırlar; özne, zaten şeylerin dünyasına ait olan bilincin ürünüdür. Böyle bir bilgi, zenginlik sayılsa da, bir şeyle diğerini değişmenin mukabilinde kazanılan bir vazgeçiştir, tarihsel yoksulluktur, ücreti karşılığı köleliktir. Üretken toplum, tüm ıstırapların ardında duran kara bir gölgedir. İşbölümü ve biraradalık, herkesin herkese zafiyetlerini, zayıflıklarını bulaştırdığı bir tecrübedir. Oysa, güneşin altında ya da ayın ışığında; kendi başlarına, tesadüflerle hareket edenlerin av arayışları suçlamasızdı. Kendi gücünü topluma devretmeden önce insan,özgür insandı. Düşman karşısında müşterek gayretlere dinazorlar çağında da ihtiyaç duyulmuştur. Ne ki, eğer disiplinle çölleştirilmese, zorlamayla olmasa çok daha uyumludur dostluklar. Ne toprak aksatırdı nimetini, ne de yağmur keserdi eylemini. Milyonlarca yıl süresince uzun yaşamak gibi birlik olmak da biyogenetik bir kesinlik ve bir mecburiyet olarak dayatılmadı insana. Adalet lafzını tesrine çevirip adillik tesis edemeyeceğimiz gibi, kolektif özgürlükler de ne isyanla ne itaatle, ne çalışmayla; parayla, hukukla, karşılıklı saygı ve toplumsal sözleşmelerle, disiplinle temin edilebilecek bir olgu olmadı hiçbir zaman. İnsanın kendini her şeyden sorumlu addedmesiyle tüm sorumluluklarını askıya alması, biçareliğini, uyumsuzluğunu görmezden gelmesi aynı şeydir. Teklik gibi, çokluğu; her var oluşa da aynı imkanı tanıyan kainat, bizlere ilham veren düzensizliğin ahengi değil midir?



***



Ben Ruhi Bey; sonra bir şairin ruhuyla karşılaştım.. Eğer nasılım?




Yarın gazetelerde çıkacak ilanlarım. Ruhi bey öldü! Bu ölüm töreninde mutlaka bulunacağım.. Doğrusu anlamıyoruz Ruhi bey. Ne kadarı ruhun şaire ait; ne kadarı sizin? Biz ki bir hayatın parçalarıyız, biliriz. Her insan biraz da ölüdür Ruhi bey..

Parası varsa verir. Yoksa hiç bir şey söylemeden çekip gider. Sonra bir cep saati vardır, arada çıkarıp bakar. Ama bilirim saatle filan işi yoktur. Zaten zamanla işi yoktur ki Ruhi Beyin. Hep aynı elbiseyi giyer. Yazın ceketini çıkarır. Kravatı ip gibidir, incedir; sarışındır!

Taksim Meydanı'nda metruk bir bina. Fotografçı arkadaşlara gösterdim; pek ilgilerini çekmedi. Hayatın bütününü bir performans olarak okursak herhalde, eleştirel pozisyonlarda bir bir sanat edinimine en çok meydan okuyan tesadüflerin yarattığı kimlik ilişkileridir. Fotografın gösterdiğiyle, kelimelerin örttüğü arasında kurulabilecek diyalektik bağ vardır. Kendi beynimizdeki seyirlik resimleri, şehrin tarihi içine yerleştirdiğimizde daha anlaşılır olacaktır. Aşağıdaki bina Taksim'in Talimhane cephesinde. İnternette Tomris Uyar'la annesi Celile Hanımın aile kabristanındaki mezar taşlarını görünce hatırladı. Dedesinin kartvizitinde 'Diş Tabibi' yazardı. Ruhi Bey'in dişçi muayenehanesinin olduğu apartman geldi aklıma. Tam çıkartamıyorum ama bugün yıkılmak üzere olan metruk binanın olduğu yere komşu olması muhtemel, temiz olduğu kadar sakin bir yapıydı. Apartman görevlisinin temizliğini hiç bitiremediği ferforjeli büyük kapıdan içeri girdikten sonra birkaç basamakla çıkılan sahanlıkta ilk gördüğümde hayret etmiştim. Sarı ampulün loş ışığında ahşap demir uzlaşmasının muhteşem bir örneğiydi. Ahşap konstrüksiyona gömülmüş camların içindeki loş ışığın belirmesiyle elektrikli aksamı ışımaya başladığında, pistonlar ve kayışlarla çalışan bir kabinin yukarı doğru kıpırdanışına tanıklık etmiştim. Beş yaşındaki çocuğun gözleri önünde heybetli kapı açıldığında bir asansör üst kata çıkmak üzere bekliyordu. Aksak bir ritmle yükselirken kendine özgü seslerle çalışırdı. Altta, üstte kablolar, makaralar, kordonlardan eşlik ederdi. Her katın geniş sahanlığına denk gelen kapı açıldığında mermer binanın serin havası içeriye dolardı. Sanırım, Birinci Dünya Savaşı döneminde

olduğu gibi Ikmal-i Tahsin Cemiyeti adı altında örgütlenmiş İttihatçıların Cumhuriyet dönemi buluşma adresi Taksim'deki bu işyeriydi. Arşivlerde bulunan 23 Mart 1958'de Milliyet gazetesi'nde yer alan Vefat ilanında şöyle yazar: Atiye Girgin'in eşi Celile Girgin'in babası Tomris ve Süleyman Gedik'in büyük babaları Yusuf, Musa, Seher, Rukiye'nin ağabeyleri Diş tabibi Ruhi Vamık Girgin 21 Mart Cuma gecesi hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi öğlen namazının ardından Şişli Camii'nden kaldırılarak Zincirlikuyu'daki aile kabristanında toprağa verilecektir. Andıkça Bütün Ömrümü Ruhum Yine Ağlar'ı genç kuşaklar bilmez ama bu satırlara eski nesiller aşinadır..  Tomris'in dedesi Ruhi Bey ailede, Nuri Halil Poyraz'ın Mahur bestesine söz yazacak kadar efkarlı bir adam olarak hatırlanır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin çok şey bildiği için öldürülmesi lazım gelenlerindendi. Adını, öykücünün yakın arkadaşı şair Edip Cansever de mutlaka dinlemiştir. Şairin Seyir Defterinin 68. sayfasında "Gömdüm hepsini geliyorum. Bütün ölülerimi gömdüm geliyorum" diyordu. 116. sayfadaysa "Kimseler tutamaz benim bu kadehi tuttuğum gibi avucunda. Ama öğretilemez de bana bir tarla kuşunun uçuşu" der.. Tomris Uyar'ın Metal Yorgunluğu kitabında yer alan fotoğraf ona aittir.. "Mintanıma, mintanın kıvrılmış kollarına, pantolon askıma, sol elimi tam bir vazgeçmişlik içinde dizlerime bırakışıma bakın lütfen". Tomris'in büyük babası, Fransızların Beyoğlu'daki havagazı idaresinden emekli Musa Girgin'in kardeşidir. Ben Ruhi Bey; nasılım? şiirindeki benzerlikler, harap binanın son anlarıyla birlikte hayal ile gerçek arasına takılı kalmış birçok şeyi birlikte hatırlatır.

http://www.edebiyathaber.net/tomris-uyar-ve-turgut-uyarin-aile-arsivinden-fotograflar/
Milliyet - 23 Mart 1958 - MİLLİYET GAZETE ARŞİVİ
https://twitter.com/sebcurra/status/427158350887804928/photo/1
http://epigraf.fisek.com.tr/?num=17
http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001681.pdf


***


Doç. Dr Hanifi Macit'in daha önce yayımlanan Anarşist, Egoist, Nihilist kitabının devamı Max Stirner: Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm

Çevirmenler Fikret Arargüç ile Hanifi Macit'in önsözde çok doğru bir tespitleri var. "Stirner, sorunları çözme gayretiyle değil, görme ve gösterme gayretiyle çalışmış bir düşünürdür." diyorlar. Bu tespit çok yerinde ve önemlidir. Çünkü tüm modern düşünürlerin büyük bir heyecanla katıldığı Hegelci tez/antitez/sentez iddiasına karşın hakikati bulmak için referans gösterdiğimiz doğada 'sentez' diyebileceğimiz bir 'doğru' yoktur. Hayat sadece tek başına gerçekleştirdiğimiz bir tecrübeden ibarettir. Dünyadaki tüm tepeden inme müdahaleler, doğruyu bildiğini, sentezi yaptığını sanan kaba gücün 'sorunları çözme gayretiyle' insan iradesini ortadan kaldıran eylemleridir ki, toplumsal çıkmazın nedenidir. Zaten kendisi de 'ölmeyi bilen bilgi, hayatın kendisidir' diyor. Günümüzde asıl tartışılması gereken budur!

Burjuvazinin kültürüne karşın proletaryanın ideolojisi vardır. Aksi zannedilse de kültürüyle bir proletarya yoktur ama folkloruyla köylülük ve müzeleri, kurumlarıyla bujuvazi vardır. İşçi sınıfı felsefesi dediğimiz 'diyalektik materyalizm', burjuva ve köylülük arasına sıkışıp ezilenlere direnme gücü veren bir moral değer, hak iddia eden politik risale, zamanın ruhuna ait bir beden ve ekonomik refahı arzulayan bir sınıf için geçici bir siyasi malzemedir. Bugün postadan çıkan kitabı elime geçtikten yarım saat sonra bitirdim. Konu bir ölçüde bugüne kadar süren bir haksızlığı telafi etme zarureti, hatta sınıfların büyük anlatısında yeteri kadar açılmamış bir pasaj olduğu için önemlidir. Çeviriyi Dr. Fikret Arargüç ve öğretim üyesi Doç.Dr. Hanifi Macit yapmışlar. Stirner'in makalesini eğer Hegel'in Tüze Felsefesi'ni okudunuzsa rahat değerlendirebilir, döneme ait gereken irtibatlandırmaları yapar, Genç Hegelcilerin topyekun ifade ettiği karşı çıkışları bir nedene bağlar ve yerli yerine oturtabilirsiniz. -Dönem algısı için Nota Bene'den daha önce çıkmış olan bir başka eseri, Bruno Bauer ve Karl Marks'ı burada analım- Ancak Stirner'i anlamak için geçen yıl tamamı yayımlanan Marks'ın Alman İdeolojisi'ndeki 299 sayfa tutan yazıyı sakın kaynak kabul etmeyin. İkinci elden aktarımlarla 'biricik ve mülkiyet'i okumayın. O, Marks'ın bir başka vechesini dile getirdiği dönemin Hegel okumaları içinde ayrı değerlendirilmeyi hak eden tüm erk mekanizmalarının önüne savunduğu 'büyük' insanı koyan özgün ve yaratıcı bir ustadır. Makinanın dişlisi, devletin palikaryası, toplumun fedaisi olmayı kabul etmeyen 'özne' kabul etmek gerekir ki Freud'a yem olacak zenginlikte muhteşem egosuyla biraz netameli bir şahsiyettir. Fabrikalarda, pazarda, refah toplumunun üretim histerisiyle yabancılaştığı tüm toplum oluşumunda; kısaca Marks'ta.. Çokluğun içinde yok olmuş bireyin savunucusudur. Modernizm, Batının empoze ettiği yaşam şekliyle zuhur eden sanayi toplumunun geleceğine, ilerlemenin mecburiyet olduğuna inancın adıdır. Şizoid tutku ve güvenlik takıntılarıyla tüketim toplumu ritüellerine uygun meta/kültür mübedelesini yaratma telaşındaki müzakere pratiğinin amacı Avrupanın emperyal değerleriyle bir yaşam tarzı istibdadır.  Postmodernizm ise bu inancın hedeflerinin serap olduğunun ve ilerlemenin rüya değil kabus hatta geri çıkamayacağımız topyekun obsesyon olabileceğinin anlaşılmasıdır. Her kültür ekonomik pozisyonundan önce diğer tarafa önermeleri ve genetik bağ, aşiretçi irtibatlarıyla narsist ve dolayısıyla etnosentriktir. O, akıl tutulmasına uğramış coğrafi oluşuma içeriden yöneltilen erken ve akılcı bir tepkidir. Modern insanın bilinç dışına gönderdiği nevrotik duygu ve patojen davranışlarına başkaldırır. Endüstri toplumunun düşünürü olarak yanlışı doğrulamaktan ziyade bir büyük oyun bozandır; yapıcı değil yıkıcıdır. Ne var ki, hiçbir dönem ne kendine ne felsefesine, ürününe, 'anarşist' demez. Ne var ki, devletin bağnazlığı karşısında idol arayan 'açık toplum' savunucuları anarşizmin felsefesini onunla başlatırlar. Nietzsche ise itiraf etmek gerekir ki, müştereklerindeki asli gerçeğiyle ruhi ve edebi varlığını doğrudan ona borçludur. Kapitalizm, Marksizm ve sermayenin bağrından doğan türevleriyle tüm ideolojiler; gene kendi muarızları tarafından revizyona tabi tutulmuşlardır. Buna karşın bireyi hayatın merkezine alan Stirnerci düşünce vahim kabul edilmiştir. Reddi oluşturan eşik 'emek' tanımına bağlanan şizoid arzudur; toplumun tüm değerlerini inkişaf ettiren 'üretim' paranoyasıdır. Entelijansıyanın başa çıkamadığı gücü sarakaya alma yolunu seçmiş olmasına hayret etmiyoruz. Her şartta günah keçisi ilan edilerek lanetlenen liberterlere, anarşistlere reva görülen bu muamele eski bir itibarsızlaşma yöntemidir. Bilinen az sayıdaki resminden biri Engels'in yukarıda yer alan karikatür. Bolca referans verilen, etkisi büyük olmasına rağmen neredeyse hiç bilinmeyen bu düşünürü Türkiye, İbrahim Türkdoğan'ın web üzerinden yaptığı nitelikli paylaşımlar ve değerli akademisyen Hanifi Macit'in daha önce yayımladığı kitap ve makalelerle bir nebze tanımıştı. 'Eğitimimizin Sahte İlkesi' başlıklı makale, Nisan 1842'den itibaren Marks'ın yönettiği Rhein Zeitung'un dördüncü sayısında yer aldı. Gazetenin genel yayın yönetmeninin bu yazıyı Stirner'den talep ettiğini düşünürsek aralarındaki husumetin, hasım/rakip olmaktan kaynaklandığını daha iyi teşhis edebiliriz. Zaten daha sonra kılıçların çekildiği Marks'ın 'Leipzig Konsili, Aziz Max' krıtiğinde  'kendi kurgusuyla hoşnut Stirner' hakkında bol hakaret, aşağılama, makaraya alma dışında da tutarlı bir eleştiri, ütopikliği karşısında tutarlı modernist bir öneri yer almaz. Gazetenin Nisan nüshasında yer alan 'Eğitimin Sahte İlkesi' yazısını Genç Hegelcilerin fikriyatın her bir parçasını tamamladığı düşünürün öteki yazıları takip etti. Fenomen Yayıcılık'tan çıkan kitap, bundan sonra da devam edeceğini umduğumuz Stirner araştırmalarının ilkini temsil ediyor diyebiliriz. Sn. Hanifi Macit ve Sn. Fikret Arargüç kültür yayımcılığında önemli bir eksiği kapamışlar ve çağı derinden etkiyen yazarına gereken itinayı gösterdikleri çevirileriyle bir görevi yerine getirmişlerdir.



www.fenomenyayimcilik.com
http://www.idefix.com/kitap/max-stirner-anarsist-egoist-nihilist-m-hanifi-macit/tanim.asp?sid=K1XQ881F6S7SF7VK5WDC
http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner




***

Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, sayfa 42: Ona "norgunk" desem, belki de hemen karşılık verir; "teslarom" der, gülerek. 

***

Hegel'de Minerva'nın Baykuşu Pasajı şöyledir..


Hegel, Tüze Felsefesi'nin önsözünde özetle şöyle yazar : Var olanı kavramak felsefenin görevidir; çünkü var olan akıldır. Bireye gelince; her birey kendi zamanının çocuğudur. Herhangi bir felsefenin çağdaş dünyasının ötesine geçeceğini sanmak Rodos'un üzerinden zıplamak kadar aptalcadır. Dünyanın nasıl olacağını öğretme konusunda felsefe her zaman ortaya geç çıkar. Minerva'nın Baykuşu uçuşuna ancak gündüzün bitmesinin ardından dünyanın üstüne alacakaranlığın çökmesiyle başlar. 


***



Dünya ona hayran kalmıştı! Ali Amca'dan haber var 

http://www.hurriyet.com.tr/galeri-40287992



***


Proudhon'un ölümünün ardından 24 Ocak 1865'de J.B. Schweitzer'e yolladığı makalede Karl Marks, "Belirli ekonomik ve politik koşullar altında kredi sisteminin, (..) işçi sınıfının kurtuluşunun hızlandırılmasına hizmet edebileceği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır" diyor. Ne var ki, Felsefenin Sefaleti sayfa 213 veya (Buradan bakınız sayfa 27)



Grundrisse cilt 2 sayfa 67 "Üretimin tüm toplumsal güçleri, sermayenin üretken güçleridir. Dolayısıyla (proletarya) sermayenin öznesi olarak ortaya çıkar. İşçilerin birleşmesi daha çok sermaye tarafından sağlanmıştır. Onların birleşmesi, onların değil sermayenin varlığıdır. İşçinin öteki işçilerle birleşmesi, ona yabancı olan sermayenin itkinliğidir." demesine karşın Marks, Sayfa 170 Grundrisse'de, 'Açıkça para sistemi, gerçekte eşitlik ve özgürlük sistemidir. Sistemin gelişmesine engelleyici olarak çıkan şey onlarda içkin bozukluklardır" der; kâr oranındaki düşme eğiliminin devrime götüreceğini söylemesinı bu satırları okuduktan sonra ancak para rejimin revize edilmesini anlarız. Bu kitapta sermaye ile ilgili bölümün sonunda yer alan bir iddiadır. Çünkü onun mantığın göre üretim güçleri gelişirken makinaların sağladığı imkan, işçilerin kapitalist üretim sürecinde oynadığı rolü azaltmakta ve sermayenin kâr oranını artırmaktadır. Marks daha önceden hiç kavranmamış bu yasanın modern ekonomi politiğin en önemli yasası olduğunu ifade eder. Aslına buna benzer bir pasajı yıllar önce 1844'deki el yazmalarında da dile getirmiştir. "Ücretlerin düşme eğilimi zorunlu olarak devrime götürecektir" Bundan 13 yıl sonra Grundrisse'de tam olarak şunları yazar "Bu yüzden üretici gücün en yüksek gelişimi mevcut zenginliğin en büyük yayılımıyla birlikte sermayenin değer kaybetmesiyle emekçinin aşağılık bir duruma düşmesiyle ve onun yaşamsal güçlerinin en sıkı şekilde tüketilmesiyle uyuşacaktır. Bu çelişkiler patlamalara, felaketlere, buhranlara neden olur. Bu durumda bir an için işin askıya alınması ve sermayenin büyük bir kısmının yok olması, intiharlara kalkışmadan üretici güçlerini tamamen kullanarak devaam edebilecek noktaya kapitalizmi hızla geri götürür. Düzenli olarak meydana gelen bu krizler daha yüksek derecede tekrarlara ve sonunda şiddetli bir şekilde kapitalizmin alaşağı edilmesine yol açar." Görüyoruz ki Marks'ın öngörüsü üretim sürecinde makinalar tarafından devre dışı bırakılacak işçinin yaşamak için üretim araçlarına el koyma beklentisidir. Post Marksizm bu tezlerle hesaplaşmamış hatta teorik sakarlığı görmezden gelmiştir. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde Marks'tan sonra Hegel' gösterilen tepki de Marksizmin kendisine yöneltilen tepkiyle içiçe geçti. Bu konu hakkında ne düşündüklerine bağlı olarak Hegel'e karşı farklı konumlar aldılar. 20. yüzyılın büyük bölümü için Hegel, sadece Hegel'den Marks'a diye kurulan bir cümleden bağımsız olmayan bir parça gibiydi. Marks'ın da okuduğunu bildiğimiz, 'karanlık' sıfatını hak eden Heinrich Moritz Chalybaus'un 19. yüzyılın ortasında Almanya'da son derece popüler olan çarpıtılmış yorumundan dolayı Hegel'in düşüncesi hızlı bir biçimde oldukça kuru bir tez-antitez-sentez formülüyle eşanlamlı hale geldi. Hegel'in hiç kullanmadığı bu formül, onun düşüncesinin yapısını her durumda yanlış biçimde sunuyordu. Ama bu nitelendirme yapıştı ve birçokları için Hegel sadece materyalist Marks'ın idealist atası olarak kaldı. Bu da kişinin Marksizme bakışına bağlı olarak onu bir kahraman ya da alçak haline getirdi. (Bk. Terry Pinkard, Hegel biyografi xıx) Ancak Marks, kendini Hegel ile özdeşleştirdiği görüşünü reddederken aslında sadece Hegel'in Mantık'ında cereyan eden şeye dair bir okumayı yani Görüngübilim'de gerçekleşen soyut ve somuta yönelik kavramsal kabulün lehine reddetmektedir. Zihnin ürünü olan aktüel zaman, bildiğimizi sandığımız şeylerin aksine müştereklerle kurduğumuz çokluğa ait özerk bir alanın muğlak bilgisidir.


Birlikte düşünülemeyecek kavramlar, post modernist dünyada erimiş akide şekerleri gibi birbirlerine yapışmışlardır!

Üretim süreci okuması, geometrik düzen gibi tahmin edilebilir bir istikrarla geleceği önceden yapılandırma arzusundadır. Jargonu, kendi ayrımlarıyla belirleyen ve anlam oluşturan kendine özgü bir sistemdir. Sınıfsal ayrımlar, sadece tüketim yapısının ögelerin dağılımı ve siyasi profilleri ve oyuncuların statüko karşısında kamusal rolleriyle belirlenir. Ekonomi politik dışa doğru ajitasyonla bütünüyle sekülerliğin aklını dürtmeyi, sivilliğini bozmayı iş edinir; kitlelerin yasal çerçeve içinde kendi kendine amacından dayatmayla dışa taşarak kendisi için olmak amacını taşıyan bir göstergeler sistemi kurar. Dışarıda tutacak bir ayrım mevcut değildir: Hegel gibi Marks da, insan eyleminin politikleştirerek sarkaca benzeyen düşünce varlığını sınıfsal bir kategoriye dönüştürmeyi iş edinmiştir. İdealizmin materyalizm üzerindeki gölgesi, anlaşılıyor ki, cehennem sıcağında bir nebze serinliğin yeridir.

Yeter neden formülasyonu matematiksel bir sabittir; "Bir şeyin var olması, bir olayın gerçekleşmesi veya bir doğrunun ortaya çıkması için yeterli bir neden olmalıdır der Leibniz. Algı, sadece somut durumun, eldeki materyalin algısı şeklinde değerlendirilemez. Kavramların kendileri de nesnelerin içine sızmaya çalışan ve maddenin algısıyla ilişkilendirmeye çalıştığımız apriori dayanaklardır. Fenomenoloji, varlığın bilinçte belirişini izler. Dünyayı verili bir şey olarak kabul etmez. Marks'ın küçümsemesine rağmen tarihte momentlerini sürdüren diyalektik bir süreç olarak okur. Bir kelimeyi dil ilk defa telaffuz ettiğinde bu doğal bir harekettir dememiz için sözcüğün, dilin çağrısında, sesin paradigmasında açık bir boşluğu hissetmelidir. Descartes'ın dünyanın dışında duran cogito'su zihnin bağımsız bir güç olduğunu ima eder. Eğer apriori, duyumun içine sızmadan madde dünyasında örtük olarak bulunmuyorsa felsefe ancak saf idealist bir mantıktan, metafizik yörüngeye doğru tutarsızlıklarla açılabilir. 'Proleter'in kavramda değil de eğer ontik yapıda diyalektik imkanlarla biçimlenerek evrimleştiğini düşünen bir marksistseniz, onun formunun yerel üretim tarafından çerçevelenmiş ürüne dair bir algı olarak mevcutta verili olmasına karşın, sınıfın, bundan öte bir şey olduğunu savunmanız gerekir. Ancak, ütopya, bu anlamda sadece her an ideoloji tarafından doldurulabilen içi boş bir fetiş değil çekim gücü olan bir yokedicidir de. İlahi eşitlik, adalet gibi özneler arasında ortak bir yaşamdan oluşan hassasiyetlerin ön kabulleri olduğu için vardır. Evrensel kurallardan çok, yoldaşlık bağıyla birbirlerine perçinleşmiş toplulukların yerel âdetleri ve coğrafi aidiyetleri kuramı baskılar. İşçi sınıfının ideolojisi dünyayı değiştirememiştir ama proletaryanın ücreti karşılığı topluma verdiği ürünler diyalektik anlamıyla devrimci olduğu için nasıl olduysa değişebilmiş ve değiştirilebilmiştir. Düşüncelerden hareketlenen felsefe idealisttir, ancak materyallerden görüntülenen fikirler materyalisttir. Buradaki denklem hatasını çözmek her fikrin başlangıç noktasında yer alan ancak sorgulanmayan o karanlık paradigmayı sorgulamakla olacaktır.


Meraklısına ek okuma listesi 

Adorno, Negatif Diyalektik 

http://members.efn.org/~dredmond/ndtrans.html


Karl Marks, Herr Vogt http: ww.marxists.org/archive/marx/index.htm


E.S Mason The Paris Commune (New York MacMillan Co. 1930)

F. Jellinek, The Paris Commune of 1871 (Londra: Victor Gollanz Ltd.1937)

L. Auguste Blanqui Bibliothéque Nationale MSS (Toplu Yazılar) ayrıca Türkçe'de biyografisi de yok

Saint Simon biyografi ve eserleri:
Lettres d'un habitant de Genève a ses contemporains (Bir Cenevrelinin Çağdaşlarına Mektupları, 1803)
Introduction aux travaux scientifiques du XLX siècle (XLX. yy'ın Bilimsel Çalışmalanna Giriş, 1807)
Esquisse d'une Nouveau Encyclopedie (Yeni Bir Ansiklopedi Taslağı, 1810)
Mémoire sur la science de l'homme (İnsan Bilimi Üstüne İnceleme, 1813)
De la réorganisation de la société européenne (Avrupa Toplumunun Yeniden Düzenlenişi Üstüne, 1814 Augustin Thierry ile birlikte)
L'Industrie (Endüstri kapitalizmin ilk dönemlerinin meseleleri üzerine çıkarttığı dergi, 1816-1817)
Du Système industriel (Sanayi Sistemi Üstüne, 1823)
Le Catéchisme des industriels (Sanayicilerin Kutsal Kitabı, 1824)
Nouveau Christianisme (Yeni Hristiyanlık, 1825)



https://en.wikipedia.org/wiki/Claude_Henri_de_Rouvroy,_comte_de_Saint-Simon


.