
11 Eylül 2012
Stalin'in ölümünün ardından Sovyet diktatörlük makamını devralan Nikita Kruşçev, kınanmış ve kovulmuş olarak 1971 yılının 11 Eylül'ünde öldü. Kruçev, coğrafyadan kaynaklanan stratejisiyle çarlık döneminden günümüze devam eden stabil Rusya politikalarının amacını değil ama merkezi solun tarihini değiştiren adamdır. Baba idolünü sarsan Nikita'nın kötü biten öyküsünden tam 30 yıl sonra, gene Gregoryen takviminin 254. günü olan 11 Eylül 2001'de bu defa ABD, bir başka fetişe girişilen saldırıyla sarsıldı . İkiz kulelerde gerçekleşen terör eylemleri nedeniyle 2.976 kişi öldü ; 6.291 kişi yaralandı. İki hedeften biri olan Pentagon başlıbaşına ayrı bir muammadır ; düşen uçağın gövdesi enkazda yoktur. Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ise çarpan uçaktaki teröristlerden birinin pasaportunun şaibeli hikayesi inandırıcılığa gölge düşürür ; çünkü, uçağın kuleye çarpmasından sonra aşağıya fırlamış ve bölgedeki bir polis tarafından bulunmuştur. Teröristlerin havaalanına gelirken kullandıkları ve havaalanına otoparkına bıraktıkları araçta uçak kullanım kılavuzu ve Kur'an vardır . Bu ve buna benzer akıl dışı delillerle kamuoyu yaratılmaya çalışılan 11 Eylül olayları gerçekte ABD derin politikasının uzantısıydı ve olayların manipülasyonu Amerikanın, islam coğrafyasının rezervlerini, enerji yollarının denetim altına almasını sağlayacak işgallerin bir nedeni oldu . Bugün ne merkezi bir sol, ne de nedensiz bir ilerleme ya da ilericilik tanımlaması var . Dünyanın geldiği noktada biraz geriye dönüp düşünme vakti şimdi..
New York Ticaret Merkezi'ne uçak saldırısındaki kamera görüntüleri, sistemli bina yıkımlarındaki görülen yukarıdan aşağıya doğru çökme süreci, yanan bedenlerin yanında yanmadan kalan ya da daha uçak çarpmadan aşağıya düşen pasaportlar ve bütün ayrıntılarıyla mizansenin tüm kurgusu büyük soru işaretleriyle dolu.. Bu sürecin devamında saldırganlaşan militarist Beyaz Saray politikaları meşrulaştı ve devlet terörü sıradalanlaştı. Dünya kamuoyunun 11 Eylül saldırılarını hala teröristlerin gerçekleştirdiğine inanmak istemesi ABD açık toplumuna ve uygarlığına duyulan güvenin gereğidir . Dünya üstünde sağ ya da sol temsiliyetçi burjuvazinin kendi ideolojisinin temel çelişkisi, dayanak yaptığı haklar retoriğiyle uyumsuzluğudur . Voltaire'den gelen 'kadroculuk' zihniyeti İncil kökenli 'kurtuluş' inancını taşır ve cennete rehberliği toplumu temsil eden kahramanlardan bekler . Havariyun, sivil toplumda teoriyi ve misyonu yüklenmiş seçkinlerdir. Geri toplumların, ileri toplumlar tarafından ehlileştirilme mücadelesi, sanayi devrimi sonrasında mesihçi ütopyayla yoğrulmuş 'baba' inancına dayalı ortak kültüre sahip tüm Avrupanın yüzyıllardır süregelen ortak bilinç zaafiyetidir ve hafızasının çekirdeğinde mevcuttur ..
Bir toplumsal sosyal yapının karakterini belirleyen şey, doğayı baskılamak için gerekli üretim sürecinin içerdiği emek ilişkileridir. Bir toplumun temel hiyerarşisi, insanın doğa üzerindeki etkinliğinden ve bunu sağlamak için gerekli emek süreci zincirinin ilişkilerinden türüyorsa bu toplum sınıflıdır . Üretim olduğu sürece , sol ya da sağ masallar/ütopyalar, reçetelerle teoriler yazılsa da 'doğanın verdiğiyle yetinelim ,üretmeden yaşayalım' demeden buna çare yoktur ; çünkü devletçi ya da serbest pazar tarafından 'üretim' organizasyonu, meta üretmek dizilimi hiyerarşiyi, işbölümünü kadroları ve sınıfları doğuracak bir olgudur . Kapital'de çok sarih ifade eder : 'Sermaye üretiminin genel yasaları tarafından, üretici güçlerin belirlediği sınıra varana dek üretmek için , yani piyasanın fiili sınırlarını veya arkasında ödeme gücü olan ihtiyaçlarını göz önüne almadan , verili olan sermaye miktarı ile maksimum emek miktarını sömürmek için koşullandırılır.' Marksın itirazı bu düzensiz üretimin aşkın mantığınadır . O düşünür ki, ancak disiplinli merkezi üretim, yoksul nüfusun ihtiyacı olan büyük tüketimi karşılayabilecektir. Görüyoruz ki onun sorunu 'özgürlük' ile değil. Aksine üretim anarşisine neden olan sınırsız özgürlüklere karşı merkezi planlamayı gerçekleştirecek proletaryanın diktatörlüğünü talep eder . Herkesin ihtiyacına göre tüketim, istediği kadar çalışmak, 1844 yazılarında bahsettiği zevk için çalışmanın teorileri, fabrika düzeninin köleleştirici etkisi düşüncelerini rafa kalkmak mecburiyetindedir ; o da 1844 yazıları ve Alman İdeolojisi sayfalarını farelerin kemirici eleştirisine terkettiğini açıkça söyler. Çünkü insanın üreterek, Marks'ın yazarak kendine yabancılaşması kaçınılmazdır. Liberty, Equality, Fraternity diyen sağ ekonomistler ya da markscı sol ; sloganlarını sıralayıp finans değerlerin serbest dolaşımının yolunu açacak 'özgürlük' , endüstriyel toplumun yapılanması için sosyal adalet derken 'doğayı baskılamaktan vazgeçelim' demiyorlar . Marks, ne olursa olsun 'ilerleme' diyor ; böyle olunca 'sınıfsız toplum' düşünü, materyalist solun fragman değeriyle literatüründe bulundurması kaçınılmazdır. Yalnız Lenin/Stalinci 'sol'un değil, tüm Batı kaynaklı liberal yapılanmaların sanayileşme/modernleşme konusunda bakışlarındaki ortak payda, sorumluluğun, özgürlükten önce geldiği mutabakatıdır . Ne ki, David Harvey'in tespit ettiği gibi 'kapitalist devleti yalnızca işçilerin sömürülmesi için büyük sermayenin bir komplosu olarak görmek kesinlikle doğru değildir.'(1) ama kadroların, mağduriyetler üzerinden işleyen kitlesel melankoliye ihtiyaç, taşlanacak idole duydukları da bir gerçektir . Toplum katmanlarında özerk bir alan varmışçasına suçlu bulunmuştur ; toplumun emeğini gasp ettiğini söyledikleri 'komprador' fenomenik bir figürdür . İşbölümü içinde suçu yüklenendir , kısmen kurumsaldır fakat tamamen işlevseldir . Dikey özneleri vardır ama zemin, üretmeye endeksli yatay bir oluşumdur . Rejim değişiminde kompradorun yerini 'devlet' aldığında emek üzerinden sömürü ve fabrika düzeni kalkmamış olsa, artı değeri yaratan gasbedilen emekle modern zamanların yarattığı sosyal burjuvaziyi yani parti aparaçikleri, rantiye kadrolar beslense de sorun teoride çözülmüştür . Sosyal 'İnsan dış dünyayı eyleyerek ve onu değiştirerek, kendi doğasını da değiştirmiştir'(2) Oysa adalette anomaliye yol açan başat kavram, üretimin ne'liği olmalıdır . Üretim talebi ve üretici güçler arasındaki bağlantıyı yaratmaktan başka görevi olmayan sıraiçi özneden kapitalist toplumda bir 'Şeytan' yaratılmıştır ; tüketim arzusu baskılansa da sosyalist toplumda doğayla restleşmeyi bitirmeye yönelik değişen bir üretim ideolojisi yoktur ; daha derin sorular sorulmaz. Siyasal alan daraldıkça taraflarda rekabet itaatkar dost ile isyankar düşmana indirgenir. Küresel diyalektik gereği teoriler, siyasi ya da ekonomik kazancı realize, büyükten küçüğe paylaşımı koordine eder ; kimsenin pazarın/oyunun dışında kalmasına izin vermeden düşmanlarıyla güç kazanarak kârlılığını rejimleştirirler. Arap Baharı gibi tepeden inme, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bir 'iteleme'dir ama ilerlemenin çağdaş 'uygar'lığın gerekli dinamiklerini taşıması her rengiyle materyalist idealizm açısından övgüye değerdir. Marks'a göre 'Sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a yeğleyip yeğleyemeyeceğimizdir. ' diye devam eder : 'Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile ,son derecece kolaylaşmış iletim araçlarıyla bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile uygarlığın içine çekiyor' der(3) ve Hindistan'daki İngiliz işgalini yorumladığı 8 ağustos 1853 tarihli New York Daily Tribune yazdığı makalesinde ' İngiliz kılıcının dayattığı bu birlik, şimdi elektrikli telgraf ile güçlenecek ve süreklilik kazanacaktır . İngiliz eğitim çavuşları tarafından örgütlenen ve eğitilen ordu, Hindistan'nın kendi kendisini kurtarmasının ve önüne gelen ilk davetsiz yabancıya av olmaktan çıkışının olmazsa olmaz koşulu' olduğunu ileri sürer. Görüldüğü gibi sorun sağcı/solcu olmak değil, endüstri toplumu, sanayi kültürünün tepeden inme meşru dinamiklerini, kısaca dünyanın insan eliyle değiştirilip hayatın makinalar aracılığıyla kolaylaştırılmasını talep edip etmemek meselesidir. İlerlemeden yanaysanız Arap Baharı'na yol açan koşulları ve ABD'nin ikiz kuleleri bahane ederek giriştiği saldırıları ilerleme adına görmezten gelmeniz Marksın deyişiyle 'sine qua non' yani olmazsa olmaz koşul olarak önünüze çıkar.. Aslında görüyoruz ki insan biyolojisinin hastalıklarla boğuşmasının, içimizdeki/dışımızdaki kolektif korkularımızı yeni endişelerle takas etmemizin asli nedeni mülkiyetin bir nedeni 'güvenlik' nevrozumuz ve bunun mütemmimi 'düşman' paranoyamızdır . Tartışılması gereken, bütün sosyal ayrımları, eşitsizlikleri doğuran tahıl toplumundan başlamak üzere, yerleşik toplum modelinin bir kaçınılmazı insan tarafından gittikçe daha zeki araçlarla geliştirilen üretimin karakteridir. Doğanın kendi içinde kurduğu dengelerle beslediği kendi nüfusunun dışında yapay alanlar yaratan insanın 'bilgi' ile ilerleyip sonunda varacağı en son durak hâlâ konu dışı ve tartışmaya açıktır .
(1) Davit Harvey, Sermayenin Mekanları,Sel Yay. s 331
(2) M.1967 c1,175, Harvey s.mek.77
(3-4)Sömürgecilik Üzerine Marks/Engels, Soly. s 13 ve 87
