ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..
15 Kasım 2010; Pazartesi
Felsefenin olduğu kadar, sanatın, kavramların ya da eşyanın kullanım değeri, değişim değerinin önüne geçmemelidir diyoruz. Yoksa Musil'in karşıya geçmeyi bir görev ereği haline getiren Niteliksiz Adam'ı gibi zor'u başarmanın doğal ortamda çok da anlamı kalmaz.. Hayatın içinden fışkıran kullanım değeri olan bir düşünce, sanki yaşama armağan edilen sentetik bir tohummuşçasına hümanist, renkli ,ama işlevinden ayrılarak bir erek/ütopya misali pazarlanmaktadır..
Düşünen tözün 'özne' olarak belirlenmesinin, modern felsefenin bütünü damgalayacak bir keşif olarak yorumlar Deleuze. Felsefe ansiklopedilerinde 'töz' için şunları yazar : 'Latince altta bulunan şey/substantia' örnek olarak düşünür John Locke'un söylediklerine bakılır ; 'Niteliklerin yalnız başkalarına var olmakta devam etmelerini kavrayamıyoruz. Zorunlu olarak bunlara destek olan başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyoruz. Destek olan şeyin birçok nesnelerde bulunduğunu varsıyıyoruz, işte bu ortak desteğe töz adını veriyoruz.'
Fransız düşünürü Rene Descartes ise şöyle demektedir: 'Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olmayan yalnız Tanrıdır.'
Hollandalı düşünür Baruh Sipinoza'nın yorumu ise farklı : 'Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur.'
Bütün bu yazdıklarımız ansiklopedik bilgi ; peki 'töz' nedir.
Lafı uzatmaya gerek yok; töz, cevherdir. Felsefecilerin lafı dolaştırsalar da, sözcüğün dönüp dolaşıp geleceği yerin özü, cevherdir..
Günümüzde her fikir, gdo'lu domatesvari dış şekli,ikon değeriyle imajlaşmakta, şeklinin ötesinde yaşam değeriyle hükmü kalmayan uygunsuz,bir kavrama hızla dönüşmektedir..Tüm ideolojiler, Faşizm, Liberalizm, Marksizm ve diğerleri kuşkusuz bir ütopyadır. Aynı dinsel örgütlenmeler, Hristiyan, Musevi ,Budist ya da bağımsız tarikatler, cemaatler gibi. Çünkü biliyoruz ki, Ütopya sözcüğü, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum düzenini ve halkın baskıcı değil, organizatör olduğu devlet şeklini önerir. Bir hayali cenneti , 'yok' ülkeyi ,ideal devleti yada toplumsal yardımlaşmayı öneren her ulvi şemanın ardında, ince bir fikir, küçük bir töz, cevher vardır olmaz diyemeyeceğimiz..
Kullanım değerlerinin, değişim değerlerinin üstünde olması gerekir diyoruz tüm yazılarımızda. Peki , kabul edip söyledikleri, teorileştirdikleri idealist demokratik planlama, türler arası doğal uyum, cinslerle doğa arasındaki denge ve yeryüzünün içkin tabiatının önüne geçen aşkın uygarlık ütopyasının sınırlarını kullanım değeri itibariyle mülksüzleştiren bir düşüncenin yaşaması mümkün olabilir mi? Gezegenimizin doğal dengesi için insanı merkeze koymayan olasılıklar üzerine sınırlamasız veya tabusuz geniş bir tartışmayı göze almak neyi ifade eder? Şimdi buna bakalım..
Frankfurt Okulu felsefecileri, bilgiyi sosyolojik yaşama eklemeye çalışarak, kendilerini ayrıştırırlar. Habermas'a göre 'Artık felsefe eskiden olduğu gibi sadece kendi araçlarıyla gerçeği bulmaya çalışan aşkın bir düşünce tarzı olmaktan çıkmış, farklı kökenli teorik parçaların mutlu uyumundan oluşan bir rasyonellik kuramı umuduyla yürütülen ve sonuçları da ‘bilincin yanlışlanabilir kılavuzluğu altında dolaylı bir şekilde test edilebilecek’ nitelikte bir gerçek arayışı haline dönüşmüştür'(1)
Ama insanın doğal hali içinde bir aykırı uyum projesi olarak doğan kamusal alanı ayrıştıran toplum felsefesinin ömrü, hayatın mutlak haritasından ekoloji olarak kesip çıkarttıkları aslını inkar eden fotografın cürmüyle sınırlıdır. Ne ki adem oğlu,havva kızının verdiği çaba, yaşamı anlamsız bir zorluk , aşılmaz bir handikap içine sokmaktadır..,
Yaşamın tüm araçları, post modern öznenin beklentileri ve 140 karakteri aşmayan tweetlerle hayatı 40 saniyeye sığdıran jeneriklerle karakterize edilen reklam dünyasının malı sattırıp, parayı toplamakla total ereğine ulaşan amaçları gibi algılanmaktadır.. Sosyolojik etik , bireysel ahlaka denk gelmese de 'yok' hükmündedir.Robert Musil, Niteliksiz Adam romanında şöyle söyler :'Eğer insan dikkatin sıçramalarını ölçebilseydi, göz kaslarının çalışmasını, ruhun sarkaç hareketlerini ve insanın kendini bir caddenin akışı içinde ayakta tutabilmek için harcamak zorunda olduğu çabanın tümünü hesaplayabilseydi, o zaman büyük bir olasılıkla -- Niteliksiz Adam, böyle düşünmüş ve oyun oynarcasına olanaksızı hesaplamaya çalışmıştı -- ortaya, Atlas'ın dünyayı taşımak için gereksindiği gücü gölgede bırakan bir büyüklük birimi çıkardı ve insan günümüzde hiçbir şey yapmayan bir insanın bile ne büyük bir çalışma gerçekleştirdiğini ölçebilirdi.'
Doğayı gözlemleyip, onun tanrı olduğunu iddia eden düşünürler de vardır, aksini söyleyenler de. Modern çağın söylemi, bilgi ve aklı kadiri mutlak makamına çıkarmaktadır. Peki insanın ekmeği/azığı olan bilgiye, yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?
İnsan elde ettiği bilgiyi satarak, devrederek bir uygarlık geliştirmektedir. Doğanın yaşaması için, uygarlığa ve insanın Atlas gibi yüklendiği bu 'zor' bilgiye gereksinim var mıdır?
Yoksa bu bilgi, doğanın bütünü ile uyum içinde hareket eden organlarının damarlarına duhul olup, dolaşıma giren bir virüs, bütün bedenin ölümüne neden olacak şeytani bir illet midir?
Bir de böyle düşünmeye ne dersiniz?
(1) Jürgen Habermas felsefesi, felsefe yazılar 12 Haziran 2009
(2) Internet Encyclopedia of Philosophy, Jürgen Habermas
***
14 Kasım Pazar ; 2010
Spinoza 'özgürlüğün geleceği yoktur' der
Kim ne derse desin gök biliminden çok hurafeye meraklı Kant'lar, Benjamin'ler üzerine kurulu Avrupa'nın demokratik uygarlığının kabuğu cilalı ama içi boştur..
Din felsefesi,teoloji, bütünden yola çıkıp parçaya,insana ulaşma/kuşatma iddiasındadır. Bilimse insandan çıkıp kozmosa tahakküm etmenin düşünü kurar; heyhat..
Gilles Deleuze'den Kant üzerine dört dersDeleuze "Elbette sizi Descartes üstüne bir dersten esirgemek isterdim, ama herşey şu formülden doğuyor" diyor, devam ediyor. "Düşünüyorum, o halde varım. Ben düşünen bir şeyim. Descartes'ın düşünce çizgisi tam da işte budur. Ama onu 'düşünüyorum, o halde varım' diye özetliyorlar. Ama tam formül olan 'düşünüyorum, o halde varım' -bunu zımnen kabul eder- çünkü düşünmek için 'olmak' gerekir. Peki ben neyim?. Ben düşünen şeyim (..) Düşünüyorum, varım,burası tamam. Ama neyim ben; ne olarak varım? Descartes cevap veriyordu : Belirlemeyi, belirlenmemişe uyguladığı için. Hah işte bakın, söylediklerim çok açık hale geliyor. Descartes belirlemeyi, belirlenmemiş varoluşa doğrudan uyguladığı bir işlem yapıyordu. Çabuk kurtulmak için belirlemeyi doğrudan uyguluyordu. Kant ise diyordu ki: Tamam, düşünüyorum, o halde varım. Ama neyim ben; ne olarak varım? Düşünen bir şey mi? Ama bunu hangi hakla söylüyorsun? Descartes bunu duysa çok öfkelenirdi. Kant ona diyor ki, 'Ama sıkışıp kaldınız; elinizde belirlenmemiş bir varoluşun konması var. Ve onu belirlemeyle belirleyeceğinizi iddia ediyorsunuz. Bunu yapmaya hiç hakkınız yok. Elinizde bir belirleme var, elinizde belirlenmemiş varoluşun bir konumu var - hep dönüp durursunuz, ama tek bir adım ilerleyemezsiniz böyle. Burada tıkanıp kaldınız..
(Kant Üzerine Üç Ders'in 2. ve 3.sü-sayfa 67,83)
Biliyoruz ki, ekinler baş vermeden, kör buzağı topallamaz! Deluze de Kant da haklı; ama tıkanıp kalan yalnız Descartes değil; tüm Batı felsefesi, düşünme problematiği.Felsefecilerin, çok bilmiş intelijansiyanın , dünya kültür oligarşisisinin imal edip, yerine daha az entelletüel olanı koyacağı bir şifreleme diline, kavram borsasına gereksinimimiz yok. Dünyayı yeniden yorumlarken ray değişimine, eksen kaymasına, yeni bir teşhisle tedaviye gereksinim var.
Kıyısına iliştiği bir kayıkta emanet bir yolcu gibi huzurla ,dingin olmalı insan.
Zamanı zarar vermeden geçirecek yahut akıllı bir tayfa gibi rüzgara göre yelken açacak bilim adamları da mutlaka yaşıyordur. Oysa hakimiyet, bir yalan üstünden tüm oyun kurucu ve oyuncularıyla ortak mizansende devam ediyor.

Şeylerin anlamına, onların faunasını, iklimini, atmosferini çevreleyen doğal yaşam alanına, fikirleri de dahil etmek gerekiyor. Dünya ayrı, fikir ayrı iklimde yeşermiyor. Var olan varlık/şey, ya formun biçim veren düşüncesiyle yeşilleniyor ya da kararırken karartıyor gezegenin toplu aurasını, ortak bilincini, atık alanını..
Deleuze, 'Filozoflar birbirleriyle çelişkiye düşmezler; tıpkı bilim insanları gibi, tam manasıyla kavramlara verilen bir emek vardır' derken kapitalist pazarın tevatürlerle beslenen oyuncağı sanat, felsefe ve bilimin ,insanoğlunun nafile dünyasına kurduğu ortak komplodan bahsetmektedir aslında..Greenpeaceler, Habermaslar,Özgür Radyocular, özgürlük,hayvan hakları,sivil toplum örgütleri konuyu saptırıyor. Bütünü, parçalara ayrıyor, sistemi lime lime ediyor. Merkeze karşı var olmayan bir 'çevre', yaşama 'düşman' yaratıp kıyamet tellalığı yapıp, oyalıyor,göz boyuyorlar.. Amaç halkı dolgu maddesi olarak kullanıp, hiyerarşi pramitinde zırvalardan felsefeler, kağıttan binalar, paranoyalardan bir korku kültürü inşa etmek ; 'seçkin'ler iktidarını sürdürmek..
Habisleşen bir tümör olarak insanı ayrıştırıp, doğanın senfonik rezonansını dinleyip anlamaya çalışmak beyhude. Herkes elinde bir yol haritası,bir kazma, çukurunu kazıp definesini arıyor; kendi işine bakıyor..
Kabri ile kibri hemhal olmuş.. İnsan düşünerek yok oluyor...
***
Paleoitik dönem tanrıça heykel formları, insanın tarih/kültür bilgisiyle çelişiyor; biz gene aynı ezberi sürdürüyoruz..

Kutsal kitaplar ve bulunan materyalde de geçer. Herşey Fırat'la Dicle arasındaki çatalda başlamıştır. Ademle Havva tanrının cennetinden coğrafi olarak Elazığ bölgesine inerler. Kaynağından 2800 km uzaklaşarak denizini bulan, bu arada Mezopotamya'ya hayat veren Fırat, Babil/Akad dilinde 'nehir' anlamına gelen 'Pu-rat-tu', Sümerce'de 'Buranun' kelimesinden türemiştir. Dicle ise Tigr/is'dir. Basra’nın 64 km yukarısında Fırat’la birleşerek Şatt'ül-Arab ismini alır. Basra Körfezi'ne dökülür.
Yahudiler için kutsal toprakların başlangıcı bu iki nehrin doğduğu yerde başlar. İnsanın yazılı tarihi, son 3200 yıllık dilimi kapsar. Yazının gelişmesi, ilk şehir devletlerinde savaşsal ganimetlerin, halktan toplanan vergilerin hesabının , sistemli sömürünün kayda geçirme gereğiyle ilgilidir. Rakamlara eklenen olaylar ve kişiler,saray ortamında yazıyı doğurmuştur. Bilinen en eski tablet Sümer/Uruk piktogramlarıdır. Musevi takvimi ise 5700' leri gösterir. En eski yazılı kaynak çivi yazı tabletleri olsa da, derlenmiş, tarihi,coğrafi, ekonomik bilgiyi Tevrat sayfalarında buluruz. Hz Musa'yı, İsadan 1100 yıl önce diye tarihleriz ama bu bilgilerin sarih kaynak olarak durumu tartışma konusudur.
İnsan, tarihini her an değiştirerek ilerliyor..İnsan hakları, hayvan haksızlıkları, doğal ihlallere eklemlenir. Tabiatın değil, insanın evrimleştirdiği türler, kediler,köpekler, kalörifer böcekleri, renkli kafes kuşları, sevimli akvaryum balıkları can bulur. Limuzin cinsi köpeklerin, ruhunu taşısa da bedenini taşımadığı için ucubeleşen finoların, genleriyle oynanan hormonlu patates,domateslerin, laboratuvar ortamında doğan bebeklerin doğaya ait olma şansı hiç yoktur. Doğa ile uzlaşmanın, saksıda çiçek evde böcek besleyerek mümkün olmadığı aşikardır. Özgürlüğün en yanıltıcısı, dirhemle alınandır; aşı etkisi yapar. 1940'da ölen yazar Mihail Bulgakov'un 'Köpek Kalbi'nde doktor Filip Filipoviç insana ait hipofizi bir köpeğin beynine enjekte eder. İnsanımsı bir varlığa dönüşen köpek, düşünmeye başlar. Günümüz insanına yapılan müdahalenin boyutu ise çok farklıdır.. Amerikan tarlalarında ekilen gdo'lu mısırların 'birim maliyeti nedir?' diye soran vardır da, bu mısırların dünyaya getirdiği maliyetin peşine düşüp, bilimsel terörü sorgulayan zihin yapısının çözümü ancak doğal tarıma kadar ulaşır ve tıkanır. Adam Smith,Ricardo, Malthus'un nufus meselesine dönerek çözülecek konu değildir. İnsanın 25 bin yıllık Avusturya Willendorf'da bulunan ya da benzerleri Fransa Laussel, Çek Cumhuriyeti Vesteonice,Malta'daki Venüs heykeli şişman tanrıçaların sırlarının araştırılması gerekir. Biliriz ki, Paleotik dönem, insanoğlunun mağara ve avcılık devridir. Şişmanlık ise, 16 bin yıl önce toprağı işlemesiyle gerçekleşen tarım devriniminin ürünüdür. Tahıl tükettiği bariz bu şişman formların o dönemde, avcı toplayıcı topluluklarda olabilmesi, bugünkü bilgiyle fena halde çelişmektedir..
O halde insanoğlunun toplam 40 bin yıllık tarih kültürünün neresi, ne kadar doğrudur?
***
13 Kasım Cumartesi ; 2010
İntihar hakkı ve Ötenaziye Evet mi, Hayır mı? ..
Bu yazıda intihar hakkı, veya sürünmemek için ötenaziyi tartışmak yok.
'Bu insanları bu hale getirenler utansın, sosyal devlet nerede?' de demeyeceğiz.
Farklı bir pencereden bakıp , 'şişmanlık', 'biriktirme', 'hiyerarşi' gibi kavramlara eklenecek 'intihar'ın da felsefi anlamda insan doğasında olup olmadığı üzerine not defterimize bir kaç satır eklemek amacımız.. Zorlama sanatın,bilimin dünyada yarattığı tahribat sorgulanamaz mı?
Bilim, tesadüflerden damıtarak kendine patikalar oluşturmaktadır. Bütünün içinde, kendine yol açan kurtcuklar gibi dolaşmakta, anlamını çözemediği yekpare anayapıyı delikdeşik etmektedir. İnsan, tabiatın istisnasız tüm faunanın yaşam alanı olduğunu, dünyanın bir düşünce yapısı,beyni,belleğinin bulunduğunu, bir canlıya yapılan müdahalenin yanındakinin ve bütünün yaşam hakkını değiştirdiğini, gaspettiğini ise göremiyor... Koç Üniversitesi toplantı salonunda düzenlenen ''Ötanaziye Evet mi, Hayır mı?'' sempozyumunda hukukçular, tıp ve bilim insanları 'ölme hakkı' üstünden, seçme iradesini tartıştılar.
Hollanda ve Belçika'da sınırlı serbestlik çerçevesinde uygulandığını, İsviçre'de kanunlarla korunan haklar olduğunu ifade ettiler. Durumun gelişmişlik düzeyine parelel giden bir aşama olarak ele alınıp tartışılması ise insan doğasıyla ilgili felsefi metinlere bir kere daha göz atmamızı gerekli kıldı..
'İnsan doğası diye bir kavram yoktur' der Marks
Der de, serotonin, dopamin,endorfini bilmez. Gerçi Charles Darwin, Beagle gemisiyle yaptığı beş senelik yolculuktan dönmüş ve 1859'da 'On the Origin of Species/Türlerin Kökeni Üzerine' kitabını yayımlamıştır. Daha sonra yayımladığı 'The Descent of Man, and Selection in Relation to sex/İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim' kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. 'The Expression of the Emotions in Man and Animals/İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi' adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymuş ve 1838'den itibaren doğal seçilim fikrini geliştirmiştir. Marks, Hegel'in ardılı Feuerbach'ı aşarak 'insan doğası diye bir kavram yoktur ' dediğinde gerçi henüz 28 yaşındadır ama aynı cümleyi 1883'de son bulana kadar 65 yıllık ömrünün her anında, felsefesinin tüm yaşamında, teorisinin orta yerinde usanmadan tekrarlar.
Üretilen bir şey geliştirilir, ama yaratılan 'şey' ancak evrimleşebilir. Gelişme ilerlemedir, ne ki evrimleşmenin ilerleme olduğunu kimse iddia edemez. O bir başka 'olma' halidir.
Tekrarladığı ölçüde bilime, ekonomiye yeni bir açılım getirse de 'gerçek'ten lafta kabul ettiği 'evrim'den pratikte ayrı düşer. Çünkü doğası olamayan bir varlık nasıl evrimleşebilir? ; bunu kimse koca Marks'a hiçbir zaman sormaz,soramaz.
Üretilen bir şey gelişir,geliştirilir; ama yaratılan bir şey ancak nesillere devrederek evrimleşebilir. Bilimin yaptığı tam da budur; çünkü bilim ilerlemektedir. Ne ki tekil gelişme lokaldir,nokta vuruşlu ve zorlamadır, evrimleşmeyse toplam büyük akıl,ortak hafıza ile devinmektedir; senkronizasyon doğaldır. Bilimde eleme/seleksiyon yoktur, yanlışlar doğrularla birlikte ilerler. Doğada zamanının tamamlayan türler, yerlerini yeni türlere terkederler. Kaybetmek,yok olmak bilime aykırıdır; doğa içinde başeğip geldiği gibi kaybolmaksa insan mantığının kabul edemediği vahim bir durumdur. Çünkü insan kadir-i mutlaktır; dinsel/bilimsel tüm öğretilerin ortak paydası budur.. İnsanın tarihinde olan ilerleme, doğanın varlığındaki evrime aykırı düşer. İkisini bir arada savunmak, dünyanın,evrenin doğasını inkar etmek demektir. Bilim ise bunu yapar.
Bilgi Ağacı'nın biyoloji doktoru yazarları da aynı sıkıntıyı duyarlar. Şunları yazarlar 146. sayfada 'Bıçak sırtında yürümek gibi bir şeydir bu. Bir tarafta bir tuzak vardır; bize bilgi veren bir nesneler dünyası olduğunu kabul edersek-bu bilgiyi mümkün kılan bir mekanizma olmadığı için- bilişsel fenomenleri anlamanın imkansızlığı. Diğer tarafta ise başka bir tuzak; her şeyin göründüğü ve nesnelliğin olmadığı bir dünyanın belirsizliği ve kaos. Orta yolu tutturmayı öğrenmeliyiz, tıpkı bıçak sırtında olduğu gibi'
Din felsefesi,teoloji, bütünden yola çıkıp parçaya,insana ulaşma/kuşatma iddiasındadır. Bilimse insandan çıkıp kozmosa tahakküm etmenin düşünü kurar; heyhat..
Darwin 1873'de Marks'ın yolladığı Kapital'in ilk basımına verdiği cevabi mektupta şöyle yazar : 'Çalışmalarımız o kadar ayrı da olsa, her ikimiz de bilimin gelişmesini içtenlikle arzu ettiğimize inanıyorum ve bu da kesinlikle insanlığın mutluluğuna katkıda bulunacaktır'Bugün bilimin amacına ulaştığını söyleyebilir miyiz? Veya ilerlemeyle varılacak bir hedef, insan mutluluğunun bir limiti var mıdır? ; tartışılır. Ama insan mutluluğunun bir ederi, pazar payı, rekabet gücü ve tükettiği bir dünya vardır. İlerleme ise uçurum kenarına getirmiştir bilim adına insanlığı. Bugünkü dünya Marks ve Darwin'in mektuplarını yazdıkları 1873 yılına göre daha karanlık ,kirli ve umutsuzdur. Bilim ise, doğal seleksiyonun nedenlerini sürekli provoke edip etkisiz kılmaya çalışmaktadır. İnsan uzayan ömrüne karşın sıkıntı içindedir,sürünerek yaşlanmaktadır. Walter Benjamin'in söylediği gibi, içinde yaşadığımız durumda olağanüstü durum bir kural haline gelmiştir. Agamben'in söylemi doğrudur 'Kural, kendi kendisini askıya alarak istisya yol açmakta ve kendisini istisna olarak sürdürmek suretiyle de öncelikle kendisini kural olarak koymaktadır'. Bilim, tesadüflerden damıtarak kendine patikalar oluşturmaktadır. Bütünün içinde, kendine yol açan kurtcuklar gibi dolaşmaktadır. İnsan, tabiatın istisnasız tüm faunanın yaşam alanı olduğunu, bir canlıya yapılan müdahalenin yanındakinin yaşam hakkını değiştirdiğini,gaspettiğiniyse görememektedir.
Doğada insan dahil hiçbir canlının doğal ortamından üremeyen bir görüntü olan 'intihar' ve bilimsel yaşamın sunduğu olanaklar gereği 'ölüm hakkı' için tartışılmakta, mücadele verilmektedir. Ve bunun bir uygarlık mücadelesi olduğunu söyleyenler ne yazık ki haklıdırlar.
Spinoza sorar : ' Neden insanlar, sanki özgürlüklerinin ardındaymış gibi köleliğe doğru koşarlar?'
***

12 Kasım Cuma; 2010
O çöp toplayanların sözcüsü Uygarlık ve gelişmişlik tükettiklerimizle ölçülüyor. Çöpün karanlıklarından yaşamın aydınlığına ulaşanlar, uygar insanın tüm pisliklerini temizleme gücüne ise tabii ki sahip değil..
'Fark Yaratanlar' adlı belgeselde, 11 Kasım Perşembe günü CNN Türk'te Cüneyt Özdemir sekiz yıldır Ankara'da çöplerden katı atık toplayan ve kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği ile dönüşüm işçilerini örgütleyen Ali Mendillioğlu'nun öyküsünü ekrana taşıdı; konuşulmaya değer bir iş yaptı.
Cüneyt Özdemir'in sunumuyla CNN Türk'te canlı olarak yayınlanan 'Fark Yaratanlar' programı, hiç tanımadıkları insanların hayatlarına katkıda bulunan, onlar için fırsatlar yaratan; daha iyi yarınlar için mücadeleden vazgeçmeyen insanların hikayelerini ekrana taşımaya devam ediyor. Bu haftanın 'Fark Yaratan'ı, kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği aracılığıyla, geri dönüşüm işçileri ile birlikte Türkiye'nin atık problemini çözmeye çalışan Ali Mendillioğlu.
Pek çok kesimin görmezden geldiği, gördüğünde ise 'çöp hırsızları' olarak adlandırdığı, çöpün yaşam alanları olduğu bir kesimin sözcülüğünü yapan Ali Mendillioğlu, 2002 yılında kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanlığını ve dönüşüm işçilerinin çıkardıkları Katık Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapıyor. Sosyal Medyayı da aktif olarak kullanan Ali Mendillioğlu aynı zamanda Katık Dergisi'nin Facebook grubunun da yöneticisi… Mendillioğlu, 400 aktif üyeye sahip dernek ve 2735 üyesi olan Facebook grubu ile Türkiye'nin katı atık problemine ve geri dönüşüm konusundaki yetersizliğine dikkat çekmeye çalışıyor.
Ali Mendillioğlu, geri dönüşüm işçileri ve yaşadıkları sorunları sekiz yıldan beri yayın hayatına aralıksız devam eden Katık dergisiyle dile getirmeyi hedefliyor. Derginin 9. sayısında Geri Dönüşüm İşçileri seslerini şöyle duyuruyorlar:
'Herkesin bakınca yüzünü çevirdiği, hayatın kenar kulübesinde oturup 90 dakika maça giremeyenler hep bizler oluyoruz. Ama biz maça girmek istiyoruz. Teknik direktör hayat, bizi de fark etsin, biz de maça dahil olalım istiyoruz.''***
Bir fotograf karesinden üreyen 33 cümle...
Tedirgin eylem ve tesadüf esastır gerçek fotografta.
Nesne olmadan, insan bilemez; bilmek, önce 'görmek' demektir..
9 Kasım Salı; 2010
Foto-meditasyon : Kadraja giren sıradanlık, Yaralar kapanmazsa ,işini terkeden cüz, ceset olur; gömülür..
Fotografın şahedet makamı dağınık,kirli ve çıkarsızdır. Ucu açık cümleler ihtiyacı karşılamasa da, soran metinler zamana karşıdır. Sıradan zorunlulukların tepetaklak oluş halleri, insanların zamana ve mekana çivilenmeden yaşama yasası gereğidir. Yasa, hareket halindeyken üreyen görüntülerden oluşur. En saygın ya da sıradan işlerden üretilen işler/güçler, çözümler maddi yaşamı bir başka zamana taşır. Maddi yaşamını üreten insanların araçsal gere(k)çleri talepkar/tahripkar ekonomiler oluşturur. Daha doğrusu Marks'ın deyişiyle 'insanlar yaşama araçlarını üretmekle, bizzat maddi yaşamlarını üretirler.' Sanat,gereksinim değeriyle, emeğin her türünün eşit olduğu alanın dışında, Lacancı korkuya eklemlenebilir. Teoriye sığmayan bir pazarın emek/değerini yüklenir; değişim değerine dönüştüğünde asli bilincini kaybeder, esasını astarını, değerini yalanlar. Post modern ideoloji aksini söylese, sergi salonuna ya da pazara taşıyıp nesneyi/özneyi tahrip edip 'kavram' borsası oluştursa da, işin mutfağında kullanılan ateş,sırtlanan, tasnif edilen ve taşınan, bariz 'gerçek' tek/bir'dir.
Prospektüslerden, kullanma talimatları, yol haritalarıyla gidelecek yol, eskizler,taslaklarla oluşturulacak yapı,bulunacak ışık, beslenecek formlar dahil hiçbir şey kavuran/pişiren ateşten daha değerli değildir. Yangın yerindeki tedirgin eylem ve tesadüf esastır gerçek fotografta. Stüdyo ise biraz sirk çadırı gibidir; ehil aslan, alev çemberinden isteksizce fakat kusursuz geçer.
İç'teki ile dış kabuk, cidar, engelin kaldırılması, iç'in dışlaşması, dışın boşaltılması Spinoza'nın özgürlük ereğidir.
İç ile dış bir ise, öz ile kabuk aynıysa, kral ile kapıcı aynı cevherden yapılmışsa ,yaratan kendisini yaratılanda görüyorsa ödül ve cezaya gerek var mıdır?..
Yaraları, acıları oluşturan, kullanıp atılan ya da biriktiren 'zaman' nedir; kime hizmet etmektedir?
Sosyal işbölümünde kendine düşen görevle mercek ustalığını icra eden Baruh Spinoza'nın ölüm nedeni cam tozudur. İnsani varlığın başı/sonu, yaşamın kilidi,anahtarı kendindedir. Fotografın gerçeği, insanın gerçeğidir; nesneden üreyen bilgi yaşamın dinamosudur. Niçin kötülük vardır; tanrısal doluluk, olmayan boşluk anlamında mı? Bilmek ne demektir; bilerek üreyen nedir? İyiliğin değeri, kötülüğün direnci, zümrelerin birbiri içinden doğuşu paradoksal yapılar kurar; olmazsa olmaz. Felsefeyle inkar, fotografla gerçeğin ikrarıdır. İnsan nesneyi görerek, bilgisini üretir ve aktarır. Görmek, görebilmek, bilmenin ilk koşuludur. Toplumun arşivinin yüklenicisi devreden nüfustur. Birikim,taşıyan ve talep varsa 'eder' olur. Post modern düşünme tarzı aksini söylese, kavram üstünden manipule edip borsa oluştursa da gerçek birdir. 'Kavram', günlük yaşamda kullanılıyorsa işe yarar,anlam ve makam kazanır.
Spinoza özgürleştirir; iç'deki cevher ile, mücevhere kanat olan kabuğun yer değiştirmesini ister. Şöyle der: 'Kurtarıcılar avaz avaz bağırdıkları kürsülerden inmeli,oraya budala deliler çıkmalı. Canilerle yargıçlar yer değiştirmeli; gardiyanlar hapse girmeli, anahtarlar mahkumlara verilmelidir' İç ile dış'daki sınırı belirleyen engelin kaldırılması önemli bir taleptir. Spinoza'nın hoşgörüsü, Ortaçağı'ın bitiş, Yeniçağ'ın başlangıç çizgisi, hoşgörü kavramının da derleniş/diriliş noktasıdır . Avrupa demokrasisi, onun tohumlamasının üzerinde filizlenir. Eski raflar üstüne yeni sayfalar, spinozacı okumalar gelir..
Kabuğunun ardına saklanan ,işinin eridir. Alfabetik/sözel gölge, söz metrukta kaybolsa da, kaydolur. Fotografın hakikatı subjektiftir, muğlaktır/mutlaktır, kadraja aldığının ötesi karartılmıştır. Anahtar deliğinden gördüğü kadarıyla, şehadettir; kayda geçerken tekrara düşer. Tekrarlar, tekrarlanır, beğeni öykündürür. Düşü kurulur, izi sürülür. Metafor istiare, eğretileme olur, zamandan suretinden olgusu ve korkusundan kaçar. Her kaçış, gidiş veya terkediş geride kendi türünden bir curuf bırakır. Mezar kazıcı akıbetinden ürker, ederini piyasa değeriyle değişir. Cüz dışarıda kalır. Can gider, pembe ten, kara ceset olur; işini, cüzünü terkeden gömülür. İnsanın gücü politikasında ederi zanaatında değil, ideolojik karakterinin ölümlü olmasındadır. İntikal eden, yeni/parlak,bakir ve mücelladır. Fotografsa evrimsel/devreden ontik edinimi, ontolojik yapıya eklemleyemez; çünkü dilsizdir fakat şahittir. Zamana karşı imge akışı sinemaya rağmen münferittir. Nesnel alanda dijitalizme boyun eğse de, öznel alanda sekter, tutkulu bir demir işçisidir.
Nesnenin ruhuna tamah eden ,kabuğa temayüz ederken ürkek ve edilgendir . Anlamını oluşturan nesneler, kabından taşan 'temsili işaretler' bir sanat olarak imgenin ötesini kurcalar,kolundan çeker,kareya sokar; yaşama dahil eder.
Murat Germen kadrajından, sıradanlığa paftasından bakmak ise yazılanlarla eşdeğerdir..
6 Kasım 2010; Cumartesi,
Benedictus SpinozaModern çağın başlangıcı/felsefesiyle başlayan Cogito ergo sum, bugün düşünüyorum o halde yokum'a dönüşmektedir.. Doğal yaşamı her alanda inkar, aslının yerine elçabukluğuyla kurgusunu/yapayını koyan, mecrasını,macerasını,evrimini, seleksiyonunu değiştiren uygarlığın karakteridir. Evrim yerine geçen bozulma, çürüme başta bilim ve sanatın ardından insan elinin değdiği diğer tüm disiplinlerin ortak komplosu, muhteşem eseridir..
Hepimiz doğuşta eşit miyiz; insan zihhni boş bir levha / Tabula Rasa olarak mı yaratılmıştır?
Uygarlık ve saldırganlık birlikte ilerler; ilerleme/gelişmenin anlamı budur. Tarih varsa ilerleme de vardır. İlerleme insanın doğal ortamında yarattığı tahribattır aynı zamanda. Tahribatı önlemek için, ahlaki, felsefi,dini yahut siyasi durdurucu mekanizmalara gereksinim duyarız. Hapishane ya da ibadet mekanlarıyla insanın şeytani doğasının bir ölçüde dizginlenmesine karşı çıkış, başkaldırının farklı kulvarlarda uçuruma koşan felsefesini yaratmıştır. İnsana boyun eğmeği, doğanın içinde uyum içinde yaşamayı değil, isyan ve başkaldırmayı önermek felsefi anlamda etik olsa da, insani olarak ahlaka, tabiatın senfonik rezonansına uygun mudur? Benjamin haklıdır; uygarlıklar bir vahşet eseridir..Bazı insanlar vardır, doğal bir yetenekle doğarlar. Okumayla, öğrenme, çevreyle, yönlendirmeyle dolu olmayan bir durumdur bu. Aslıyla bir liberalizm olan anarşist felsefenin kuramcısı Bakunin böyle bir kişilikti. Bir Cengiz Han, İtalyan Garibaldi, Mustafa Kemal, Picasso, Motzart, Sokrates ,Ömer Hayyam yeteneklerini toplumdan değil, bizzat kendi kan hücrelerinden alırlar. İnsanın yapı itibariyle bir kimyasal sentez olduğunu bildiğimize göre, bazı salgıların, hücre bilgilerinin davranışları, yetenekleri belirlediğini söylemek güç olmaz.
Lafı uzatmayalım ilk modern felsefenin başlangıç noktasını oluşturan Rene Descartes ile devamında gelen Benedictus Spinoza da böyledir. Nemesis/işleri karıştıran, belki de yola çıkan bir peri vardır. Adam Smith buna 'görünmez el', Karl Marks 'mistik tül' diyor. Mistik tülü kaldırmak,özgür iradeyi başat kılmak insana düşen bir görev. Gerçi bir çağın doğuşunu kişilere bağlamak ne kadar doğrudur tartışılır ama Descartes'in olmadığı,Karl Marks'ın hiç yaşamadığı bir felsefe,modern çağda ne kadar tamam olur; bu da tartışılır. Marks kitaplarında, çağının diğer felsefecileriyle birlikte sık sık tekrar eder; insan zihhni boş bir levha / Tabula Rasa olarak yaratılmıştır. Modern çağın başlangıç bilgisi,insanın özü tanımlamaları, vucuttaki serotonin,adrinalin, oksitosin, endorfinin yönlendiriciliğini tanımlayan günümüz bilgisiyle uyuşuyor mu? Tabula Rasa üstüne kurulan bir sistem var; hayat acaba böyle mi?
Spinoza'nın bir yanda Ömer Hayyam gibi Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi,ortodoks Museviliğe/dine karşı utangaçça da olsa onun Mevlevi, Acem biraz da Arap,İslam tasavvuf felsefesiyle kurduğu bağlarla ilintilidir. Vahdeti vucut vardır, ama Spinoza'nın 'tanrı' kavramı, bambaşka bir materyalizm ve demokrasi doğurur.. Dört sınıf tanımlayıp bunları 1-Kabile,2- Çarşı,3-Mağara,4-Sahne Putları olarak ayıran Francis Bacon'la ele gelen tanrı arayışlarında ,düşünce tarihinde uhrevi literatüre karşı bilimsel sayfalar açmak gereğine inansa da, el yordamı ile kurduğu felsefesine kuşkuyla yaklaşıyordu :'Bu Bacon ile pek uğraşmayacağım --çünkü çok karmakarışık bir şekilde bahsediyor şeylerden, neredeyse hiçbir şeyi kanıtlayamıyor ve bu haldeyken bir şeyleri onaylayıp duruyor..." demesi bunun nedenidir. Spinoza, Oldenburg'a II No'lu Mektup. Mistik putlara karşı, bilim adlı putu yaratmak konusunda Spinoza, önemli bir basamaktır, ama onun da kafası daha az karışık değildir. Çünkü fabrika çıkış değerleri sıfır olan , yani boş levha/tabula rasa ile bedenlenmiş insanın belirleyici faktörü olarak korku ve sevgiyi, bireyi,toplumu,iktidarları temel yönlendirici/dönüştürücü olarak görür....
Bacon'u bırakıp, Spinoza'dan devam edelim; başyapıtı 'Ethika'dır. Korku ve umudun insanın temel vasfı olduğunu söyler. Bireysel veya toplumsal devinim,salınımların hareketlerini bu ruh halinin belirlediğini söyler. Devam eder, geliştirir, kuramını tek bir tözün/cevherin var olacağını,tanrısal olanla insansal olanın birliğini, olağan dünya dışında hiçbir şeyin olmadığını söyler.
1655'de Spinoza 'Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) isimli çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza'nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.
Spinoza, Musevlerin Mahkemesi tarafından din dışılıkla suçlanır. Bu sorgulamada Tanrı'nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanıp sonunda cherem veya herem;müslümanlıkta haram, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza ile Yahudi cemaatinden kovulur . Spinoza Baruh/ Baruch olan ismini Benedictus’a çevirip Katolik dünyasınada bir dinsiz ama imanlı olarak yoluna devam eder.
Spinoza'nın tanrı bedeni, yaratılmış her varlıkta yaratanın tezahürünü gören, tüm aleme tanrısallık veren tasavvuf dervişlerinin düşüncesinden ayrı değildir. Ömer Hayyam, İbn Arabi'ye intikal eden bu bakış, aslında Musevi kabalasından izler taşır. İlahi aşk,sevgi ve cezayı felsefesine insan bedeninin doğal işlerliği içinde konumlandırır. "Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç", nefret ise "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder" oluyor." diye açıklar durumdan çıkan konumu Ulus Baker.
1673'te Heidelberg Üniversitesi'nden felsefe öğretim üyeliği teklifi gelir;reddeder. Din adamlarını rahatsız etmeme koşulunu ihlal edeceğini düşünür..
Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi, s294'de şöyle söyler " Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes'ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz"
Genç yaşta üç yıl önce kaybettiğimiz dostumuz Ulus Baker, Kullanışlı Bir Felsefe: Spinozacılık yazısında 'Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri'nin yazdığı gibi çağının bir "anomali"sidir.' der devam eder 'Spinoza günümüz düşünce dünyasının içine bir kez daha doğmaktadır: Önce, Merleau-Ponty'nin deyimiyle "ufak akılcılık" geleneği hatırlar onu1. Sonra Nietzsche, düşüncelerinin bütün önemli noktalarında aslında bunca yıldır Spinozacı olmuş olduğunu itiraf eder. Ardından, Althusser (ve ardılı Macherey) Marx için (daha doğrusu Marksizmi 'Hegelci diyalektikten arındırmak' için) ünlü "dolaşmasını" Spinoza güzergahından geçirir. '
Ulus Baker'in selamladığı Toni Negri , Spinoza'yı yalnızca bir "dolaşma aracı" olarak değil, "vahşetin bir çağrısı", devrimci rönesansın doruğu, hiddetin, öfkenin, mantığın ve bütünlüğün şahikası olarak onaylar. Baker'in altını çizdiği gibi, Deleuze, Spinoza'nın "tüm filozofların hükümdarı" olduğunu yazar --hayatı ve eseri felsefeler arasında bir felsefe değil, felsefe adı verilen şeyin ta kendisidir'
Spinoza'dan Marks'a sevgi/korku birikiminden, ekonomicus canlı olana kadar insanın doğası yoktur boş,işlenmemiş bir levha olarak dünyaya gelir deyişine, sosyal ilişkilerin belirlediği özne/kitleye kadar zihne atfedilen programlar, doğası ve aklı arasında paralaks/yanılsama olan insan tabiatının kavramına ait karışıklığın tezahürüdür ki, altını burada bir kere daha çiziyoruz..
Doğasına aykırı hareket eden insan, tabiatın uyumu, bilimin başkaldırısı arasındaki kırılgan konumunu, marjları,sınırları zorlayan isterisini, kültür,sanat,siyaset ya da radikalleştiği her alanda mahkum edildiği iman/inanç sistemiyle dizginlemeye çalışmaktadır ki, insan doğasının asıl bozulma/çürümesi, tabiatın senkronizasyonundan, evinden, cevherinden ayrı düşüşünü olumlamakta, yaşamı tam da bu anda sürdürülemez kılmaktadır.
Spinoza'nın sevgi/arzu -korku/nefretini doğal edimlerden arındırıp, materyalize edip ikonlaştıran, on saniyede anlamladırılan bir reklam tümcesine, mal satma söyleminin tetikleyicisine dönüştüren post kapitalizm, modern çağın algı ve düşünsel ,biyolojik anomalisini yaratmıştır. Ticarileşen ve bir üreten/tüketene dönüştürerek insan zihnini, doğanın ve dünyanın üzerine çıkaran uygarlık, sıçrama değil ama kozmosa ait olan doğasından bir kopuş gerçekleştirmiş, erdemli bir iteatsizlik eylemi gerçekleştirmiştir.
Modern çağın felsefesiyle Cogito ergo sum, bugün düşünüyorum o halde yokum'a dönüşmektedir..Bunun ötesi ise, insanın ayakta/hayatta kalma staretejisi olarak bir felsefi kuram inşa edebilme yeteneğine bağlıdır. Tabi tabula rasa'da göremediğimiz doğal programlar, insan zihninin iteat ve uyumuna, eve dönüşe izin verirse..
4 Kasım 2010; Perşembe
Yazı Cumhuriyeti ..(Ümit'e)Zevahiri kurtarmaya çalışan eleştirmenlere dayatma kuramlara, seçkinler komplosuna
karşı, bu sayfalardaki yazıların amacı susma değil ama konuşma, kabul etmeme hakkının kullanılmasıdır..
Bir emrivakiden çok, aklın ve yaşamın haysiyetini savunmak g/ereğidir..
***
Tavanarasından çıkan bir fotograf karesine sığdığı kadarıyla cüz, kılıf, cilt, ten, koli. Post-ideolojik sürümüyle terkedilmiş atık halinden, seçkin başıbozuk kelimelerden, cümle sıçramasına dönüşürken meditasyon nesnesi olarak fotograf üstünden devam edeceğiz..
***
3 Kasım 2010; Çarşamba
Yalandan yeldeğirmenlerine buzdan kılıçlarla saldıran bu Don Kişotların önemi büyüktür...
Althusser'den yola çıkarsak ortada ilerleyen bir düşünce yoktur. Zaman dışı karşıtlıkların mücadelesi, madde ile ruhun birbirini kavurması, ikizlerin kör dövüşü vardır. Gene de tarihin muzipliğinden doğan öyle figürler vardır ki, siyah beyaz bu dünyaya amaçlarıyla renk katar, yaşama can verirler.

Bütün çağların filozofları, somut koşullar karşısında aldıkları tavra göre ya acımasız gerçeğin yani güneşin, aydınlığın,yüzleşmenin,hesaplaşmanın
ya da mehtapdaki ay ve hülyaların, loşluğun, kasveti ortadan kaldıran düşlerin, moral zenginliğin, ütopyaların savunucuları olmuşlardır.
'En erdemli özgürlük savunucusunu alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.' der. Bu istisnasız herkes için geçerlidir ; insanoğlunun tabiatıdır. Marks ona isyankar romantik ismini verse de, yarattığı sempati kitleleri kucaklar.
Marks, Enternasyonel'i zarar vermemesi için Amerika'ya taşıyarak Bakunin'den kaçırmıştır, ama bu sonu engelememiştir. Uluslararası Emekçiler Birliği'nin kuruluş tarihi 28 Eylül 1864'dür. Kuruluş çalışmaları uzun bir hikayedir ; her ikisinin bir katkısı olmamışsa da daha sonra Marks'ı bir konuşma yapmak üzere davet etmişlerdir. Bu arada 3 Kasım 1864'de Karl Marks Londra'nın Paddington semtinde kaldığı pansiyonda Bakunin'i ziyaret eder (1) Aralarındaki ilişki sert olmasına rağmen birbirlerinin güçlerinin farkındadırlar. Yeri geldiğinde ikisi de birbirine acımasızca saldırır.

Ama pansiyon ziyaretinin ardından ertesi günü Engels'e yazdığı mektupta 'Onu çok sevdiğimi ,eskiden daha çok- söylemeliyim. O, onaltı yıl sonra, geriye değil de ileriye doğru yürümüş az sayıda adamdan birisidir.' der. Daha sonra beş hafta önce gene Londra'da kurulmuş ilk Enternasyonel üzerine birlikte çalışmaya karar verirler. Bakunin 8 yıl sonra Marks için ise şöyle söyler 'Bu Yahudi dünyası bugün çoğunlukla Marx’ın ve Rothschild’in komutası altındadır. Ben eminim ki bir taraftan Rothschildler Marx’ın faziletlerini takdir ediyorlar, diğer taraftan da Marx Rothschildler’e karşı içgüdüsel bir yakınlık ve büyük saygı besliyor. Bu tuhaf görünebilir. Komünizm ve yüksek finans arasında nasıl bir ortak nokta olabilir? Ho ho! Marx’ın komünizmi güçlü bir devlet merkeziyetçiliği istiyor ve bunun olduğu yerde – insanların emeği üzerine spekülasyonlar yapan – parazit Yahudi milleti daima varoluşunun anlamını bulacaktır…' (2) Polemique contre les Juifs, 1872.

Bakunin'in bunları yazmasının nedeni parasızlık nedeniyle Cenevre'den gelemediği Enternasyonel'in Avrupa'daki son toplantısı olan Lahey Kongresi'nden kapanış günü 7 Eylül 1872 tarihinde Marks tarafından ihraç edilme kararının alınmış olmasıdır. Bakunin parasız, hasta ve el çabukluğuyla dışlanmıştır. Bakuninsiz Enternasyonel 1877'de New York'da, Enternasyonelsiz Bakunin 1876'da Almanya'da ölür.
1876'da ölen Bakunin, 'Tanrı ve Devlet' adlı kitabında şunları der :
' İnsanın özgürleşmesi yalnızca buna bağlıdır, çünkü o doğanın yasalarına itaât eder; onlar insana dışarıdan insanî veya ilâhî, kollektif veya bireysel her ne olursa olsun, herhangi bir yabancı irade tarafından empoze edildiği için değil, kendisi onları böyle kavradığı için. ' Böylece doğa kanunlarının farkına, her insan kendisi varır. Bakunin'in akıl yürütmesi, sonunda bu kanunların kendi doğasının kanunları olduğu içindir; bireyin bunlara uymaktan başka çaresinin olmadığı ve bu nedenle politik organizasyonların, yönetimlerin ve yasaların derhâl yok olacağı düşüncesine varır.
Bakunin aynı şekilde herhangi bir imtiyazlı konumu veya sınıfı reddetmiştir. Proleterya diktatölüğü ya da burjuvazi oligarşisi farketmez. Çünkü her zaman bir ezenin karşısında bir başka ezilen, acı çeken, haysiyetiyle oynanan, özgürlüğü elinden alınan bir başka 'insan' vardır.
Şöyle söyler seçkinlerin,burjuvazinin,aristokrasinin, proletryanın veya kadrolarının diktatörlüğü için :
'Bu ayrıcalığın acayipliğidir ve her ayrıcalıklı konum, insanın kalbini ve zihnini öldürür. Ayrıcalıklı insan, politik yâhut ekonomik fark etmez, zihnen ve kalben bozulmuş insandır.'
Zaman Marks'a karşı Bakunin'i pratikte haklı çıkarmıştır. Ödenen bedelse büyüktür..
***
Marks bir işçi önderi olarak değil yalnız yaşlı bir adam olarak ölür..14 Mart 1883'de Londra'da ölen Karl Marks'ın cenazesinde toplam 11 kişi vardır. Engels ve Liebknecht dışında damatları Charles Longuet ve Paul Lafargue ve kızları Jenny Laura ,Julia Eleanor cenazeye katılmıştı. Marks, Londra'da öldüğünde herhangi ve yalnız bir aydındır.
Rus ihtilalini yapan kadrolar içinde onu tanıyan, onunla çalışmış kimse yoktu. Bilgiler tevatürdü eski yazılar, kitaplar kaynaktı. Gerçi Clara Zetkin,Rosa Luksemburg,Karl Kautsky, hatta Osmanlının silah tüccarı Pavrus Efendi, Aleksandr Helpland gibi birkaç isim nisbeten uzun yaşayan yaşlı Engels'e yetişip dostluk kurmuşlarsa da Marks, Rus ihtilaline köprü olan bu Alman Sosyal Demokrat Parti'nin önde gelen aydınlarından hiçbirini tanımamıştır. Ne ki Marks, 1870 doğumlu Lenin'in idolü oldu. Bakunin, 1842 doğumlu Kropotkin'in hayallerini süsledi. Neçayev zaten Marks'dan bir yıl önce 35 yaşında ölmüştü.
Karısını öldürüp akıl hastahanesine yatan ünlü Fransız düşünür Louis Althusser'in Lenin hakkındaki görüşleri bilinen doğruların tekrarıdır 'Lenin'de felsefe yoktur, onun çağında Marksizmin felsefesi için belki biraz erkendi. Lenin Marksizmin politikasını kurdu'
Gerçi yalnız Lenin değil, Marks'da Hegel'den aldığı felsefe misyonunu 1844 defterleri ve Alman İdeolojisinde sürdürse de, 30 yaşında 1848 yazılarından sonra bir kenara bırakmıştır. 1848 Fransa olaylarıyla başlayıp, Enternasyonelle devam eden süreçte felsefesi araçsallaşmış yani siyasallaşmıştır. Daha sonra kaleme aldığı Kapital'in bir felsefe kitabı olduğunu ise zaten kimse idda edemez..
Temmuz 1917 Bolşevikler, Petrograd’da yönetimi ele geçirdiler. Geçici hükumetin başına Kerenski geçti . Marks'ın yazıları kapitalizmin eleştirisiydi ama, sosyalizm için bir yol haritası, bakıp kitaptan uygulayacakları bir bilgi yoktu. Lenin'in 'Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı' yazıları umut oldu. Ama hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildi.. Rusya devlet politikalarını, iktidarlar değişse de sürdürmek mecburiyetindeydi. Rus dili ve milliyeti, seçkinler iktidarında ağırlığını korudu.
Nisan 1917 Lenin Petrograd’a döner. Bütün yetkilerin Sovyetler’e geçtiğini; savaşın sona ereceğini; köylüye toprak dağıtılacağını; fabrikaların kontrolünün işçilere verileceğini ilan eder.. Bolşevik Parti, Rusya dahilindeki bütün milletlerin ayrılabilme ve bağımsız devletler kurabilme haklarını desteklediğini ilan eder.
20 Temmuz 1917'de Orenburg’da Zeki Velidi Togan başkanlığında I. Başkurt Kurultayı toplanır; Kasım 1917 Başkurdistan’ın bağımsızlık kararı alır.. Ocak 1918 Ukrayna'yı takiple Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Latviya ve Litvanya’nın bağımsızlık ilanla ederler.. 22 Mart 1918'da 'Müslüman Komiserliği’, Tatar-Başkurt Sovyet Cumhuriyeti kurma kararı verir. Ne ki karar 13 Aralık 1919’da Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından iptal edilir. Togan,il önce İstanbul'a gelir, daha sonra Viyana'ya gider;üniversiteye girer, doktorasını burada 1935 yılında bitirip, 1939’da Türkiye İstanbul'a geri döner..
Biraz uzun oldu ama bunları yazmamızın nedeni Togan'ın Viyana'da Avusturyalı nörolog psikoanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud'un aynı apartmanda üst kat komşusu olmasıdır.

Freud, savunma psikonevrozları, saplantılar ,fobiler ve histeri üzerine hastalarıyla görüşmelerini bu binada yapar. Üst katta yaşayan Togan'ın ayağında çizmelerle tahta döşeme üstünde sert adımlarla dolaşması Freud'un dikkatini dağıtır. Rahatsız olur, üst kata çıkar. Togan'la kısa bir sohbet yaparlar, ne yaptığını anlatır.. Çok farklı koşullardan gelmiş bir Türk için bunlar, psikiyatri, psikoanaliz gibi kavramlar deli saçmasıdır. Togan daha sonra bu olayı değişik şekillerde yakın çevresine anlatır..
***
Bugünkü yazıyı Bakunin'le başladık, onunla bitirelim :
"Bir insanın özgürlüğünün bir başka insanın özgürlüğüyle sınırlandığı doğru değildir. İnsan, tümüyle hemcinslerinin serbest rızasıyla akseden ve tanınan kendi özgürlüğünce gerçekten özgürdür, onların özgürlüğünde doğrulama ve genişleme bulur. İnsan yalnızca eşitçe özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi, hem ilkece hem de gerçekte, adalettir. Eğer insan ahlağının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür. Hemcinslerinin özgürlüğüne saygı duymak görevdir, onları sevmek, onlara yardım etmek, hizmet etmek ise erdemdir."
Tanrı ve Devlet isimli eserinden
(1)E.H.Carr, Karl Marks biyografisi,İletişim Yay. s 277-285
(2)Mikhail Bakunin,Reference Archive, İngiltere,
http://www.marxists.org/reference/archive/bakunin/index.htm
(3) Louis Althusser, Lenin ve felsefe, İletişim Yay.1989 çev.Erol Tulpar,Murat Belge,Bülent Aksoy, s41
***
1 Kasım Pazartesi; 2010
Psikolog Irving Kirsch, çok tehlikeli bir iş yapıp, bilimsel tıbbı sorguluyor
Çok bilmiş bilim dünyasının marjları,bireysel akla musade eder mi?Bizlere yıllardır, depresyon durumundayken beyindeki serotonin miktarının düşük seviyede salgılandığı, antidepresanların ise serotonin miktarını artırdığı ve bu şekilde yarar sağladığı anlatıldı.
Fakat Avustralya’da gerçekleştirilen ve uluslararası saygın akademik bir dergi olan “Archives of General Psychiatry” (Genel Psikiyatri Arşivi) dergisinde yayımlanan bir çalışma, depresyondaki kişilerin serotonin miktarlarının düşük olması şöyle dursun, beyinlerindeki kimi bölgelerde, olması gerekenden iki kat fazla serotonin miktarına sahip olduklarını gösteriyor.
Öncü akademisyen-psikologlardan Irving Kirsch, plasebo, yani boş-etkisiz tabletlerin, antidepresanlarla aynı etkiyi yarattığını öne sürüyor. Her yıl dünyada milyarlarca dolar antidepressan ilaçlara harcanıyor.Plaseboların ağrı, anjin, ülser, astım vb. durumlarda güçlü bir etkiye sahip olabildiğini zaten biliyorduk. Şimdi sıra depresyonda plasebonun etkisine bakmaya gelmişti, çünkü depresyondayken umudunuzu kaybedersiniz ve biliyoruz ki plasebolar umut verir. Yine de plasebo etkisinin büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüştüm. İlaç alan kişilerde toparlanma görülüyordu; bu herkesin beklediği bir şeydi. Fakat plasebo alan kişiler de kendini daha iyi hissediyordu –hem de neredeyse aynı ölçüde. İlaçla elde edilen gelişmelerin çoğu kesinlikle plasebo etkisiyle mümkün oluyordu.
'ilaçların büyük oranda plasebo olduğuna ikna etmenin en iyi yolunun, ilaç şirketlerinin kendi veri tabanlarını incelemek olduğuna karar verdim' diyor psikolog Irving Kirsch, devam ediyor : 'O zamanlar Connecticut Üniversitesi’nde çalışıyordum, dolayısıyla ilaçlar için ruhsat izni veren FDA’nın (Amerika Gıda ve İlaç Dairesi), en çok bilinen antidepresanları üreten şirketlerin ilaçları onaylatmak için yürüttükleri deneylere dair verilerini görmeme izin vermesi için yasada yer alan Bilgi Edinme Hakkı’nı kullandım.
Araştırmalarım sırasında bir şok daha yaşadım. İlaç ruhsat almadan önce yapılan denemelerin yarısından fazlası, çoğu ilaçlarla plasebolar arasında hiçbir fark olmadığını gösteriyordu. Ancak (ilaçların etkisizliğini gösteren) bu başarısız denemelerin büyük çoğunluğu yayımlanmıyordu.
Başka bir deyişle, antidepresanların faydası benim düşündüğümden bile daha azdı. Fakat ilaç firmaları bunu gösteren bulguları gizliyordu. Tahmin edersiniz ki, kimse bulduğum çarpıcı sonuçlara inanmadı.
Böylelikle insanları depresyondan çıkarmanın en iyi yolu hekimlerden gizleniyor, bu şekilde milyarlarca sterlin çöpe atılmış oluyordu. Dahası insanlar gerçek hiçbir faydası olmayan tehlikeli kimyasallara maruz bırakılıyordu.
2002’de yayımlanan yeni araştırmamda, çok bilinen SSRI grubu antidepresanlar (serotonin geri alım engelleyicileri) da dahil olmak üzere, tüm antidepresanların, plasabedon daha üstün olmadığı, kayda değer hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıktı. Bu kez bulgularım diğer bilim adamları tarafından oldukça ciddiye alınmış olsa da, psikiyatristlerin çoğundan yine rağbet görmedi. Hatta bir seferinde adı bilinen önemli bir psikiyatri kliniğinde konferans vermiştim ve kızgınlıktan deliye dönmüş psikiyatristler neredeyse salondan kovacaklardı beni. “Bu ne küstahlık!” diye bağırıyorlardı. “En iyi ilaçlarımızın işe yaramadığını nasıl söyleyebiliyorsun?”
Bunları okuduktan sonra sormak gerekmez mi, kapitalist pazarda dolaşan 'Bilgi'nin gerçeğinin değiştirilmemesi eşyanın tabiatına uygun, tıbbın önerdiği tekil şifa ise mümkün müdür?
***

Evrim ama, görüldüğü gibi değil..
Darwin çıkışlı bilimsel görüş ile, her şeyin bir anda yaratıldığını savunan dinsel görüş birbirinin karşıtı tezler savunuyorlar ki, uzlaşmalarına olanak yok.
Peki gerçek ne ; sıradaki aydından, okullardaki genç beyinlere 'evrim' nasıl anlaşılıyor..
Her iki kesime de bazı sorular sormak gerekiyor; ezberleri bugün biraz kurcalayalım..
Önce Darwincilere bir bakalımAnsiklopedik bilgilere ve bu konuda bulunan materyallere bakarsak şu satırlar rastlarız : Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar ya da daha hızlı koşanlar) hayatta kalma yarışında avantajlı duruma geçiyor, bu nedenle soyunu devam ettirme şansını artırıyordu.
Darwin 1831-1836 yılları arasını, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmişti. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başladı. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adaları'na vardı. Bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika'dakiler (anakara) ile kıyasladı ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetti.
Darwin burada, "başarılı nesiller sonunda, yeni bir türün, halihazırdaki bir türden yavaşça farklılaşarak oluştuğu" kanısına vardı. Doğal seçilim adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu
Darwin'in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturur:
Bir canlı popülasyonunda çeşitli karakteristikler mevcuttur ve bu değişken karakteristikler popülasyondaki bireyler tarafından yeni doğanlara aktarılır.
Canlılar ölenlerin yerine geçecek sayıdan daha fazla yavrularlar.
Ortalamada popülasyon rakamları genelde sabit kalır, hiçbir popülasyon sonsuza kadar büyüme göstermez.
30 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858'e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858'de, Alfred Russel Wallace, Darwin'e Darwin'in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859'da yayımladığı ünlü kitabı 'On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life/Yaşam Mücadelesinde Doğal Seçilim veya Avantajlı Irkların Muhafazası Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine' sayesinde Darwin'in adı Wallace'dan çok daha fazla duyuldu.
Darwin'in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.
1930'lar ve sonrasında, neredeyse bir asır önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji'nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin'in kuramının bütünleştirilmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı "Sentetik evrim kuramı"´dır. Sentetik evrim kuramı´nın bügünkü bilimsel değeri hakkında kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius Dobzhansky şöyle demiştir:
'Evrimin ışığıyla aydınlatılmadıkça, biyolojide hiçbir şey bir anlam ifade etmez!'
Devam Edecek
.