3 Kasım 2010 Çarşamba

Emin Çetin Girgin

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / 'Çağdaş Eleştiri' yazısını tıklayın..




Not: Bu blogda yer alan yazı ve yapılan eleştirilerin amacı kültürel faaliyetle sınırlıdır. Basın yayın hukuku ve kişilik hak ve etiğine saygılıdır. İçerik hukuk müşavirliğinin denetimi altındadır. İstemeden kişi ve kurumları rencide eden, eleştiri sınırlarını aştığı düşünülen yazılar hakkında mantık kuralları çerçevesinde görüş bildirilmesi yeterlidir.. Dediğimiz gibi yaptığımız yalnızca bir toplumsal gözlem ve sistem eleştirisidir; kişilerle ilgili huzursuz bir ortam yaratmak amaç değildir..

Yazışma adresi ecg.okur@gmail.com

12. İstanbul Bienali kara bir bulut gibi şehrin üzerine çökmeye hazırlanıyor...

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..

Doğal evrim süreci, küresel devrimle etkisiz kılınır, baskılanır. Amaç, tek merkezden, tek standart sürümüyle beyinlerin yerinde barkodların taşındığı , draje yazılımları, kullanma talimatları, ikonlaştırılmış kahramanlarıyla , reklam tadında isyanları ve özgürlükleriyle denetlenebilir bir uygarlık idealidir.
Emek süreç, yani doğal, kültürel, biyolojik ya da sosyolojik 'evrim' , hayatın her alanında inkar edilmektedir. 'Gelişen' ise kendini dönüştürerek değil, aslını yadsıyarak, kuyusunu kazarak , geçmişini kazıyarak ilerler..

Kimse kendi olarak çoğalmıyor. Kültürde,ekonomide ya da toprakta en az sermaye ile, en çok ürün elde etme hali , habis bir 'gelişme/ilerleme'
ideolojisi yaratmıştır..


Sanatta 'imge' denilen bir put yaratılmış ; devirmek için bin Deccal gerek..
Sembolik kavramlar paravan ; marketlerden aldıkları, çatı aralarından topladıkları beş para etmez eşyaları kucaklamışlar. Paçavralar, atıklarla,illüzyon,beyin fırtınası,yalan rüzgarlarıyla çağdaş sanat müzelerinde kitleleri bilinçlendiriyorlar(!) Bienal mekanlarını Hekimbaşı Çöplüğü'ne çevirdiler. Hülyalar kabuslarla yer değiştirdi. Post Modern dünyada bugün yapılan tüm şaklabanlıklar,felsefe ambalajına sarmalanıp, 'sanat' adı altında pazarlanıyor, anlamayanlarsa fena halde azarlanıyor..
Bu yeryüzünde vicdan sahibi Allahın bir akıllı kulu yok ki, bu yapılan maskaralıkların sanat değil ticaret, halkı sersemleten bir siyaset olduğunu söyleyebilsin..





Latince bir sözdür, çok kullanılır;
Arte longa vita brevis: Sanat uzun, hayat kısa demektir..


Bugün ise, 'sanat öldü', 'hayat' devam ediyor hâlâ demek gerekiyor..
Çünkü kültürleri eşitlemenin, renkleri yok etmenin Türkiye ayağı 12. İstanbul Bianeli , kâbus gibi şehrin üzerine çökmeye hazırlanıyor.. Her özgürleşme, merkezden çepere doğru bir yetki devri, asli görevlerin,sorumlulukların gevşemesi, savsaklanması anlamına da geliyor aynı zamanda. Kimse farkında değil ama süreki yetkilerimizi, asli görevi olmayanlara devredilen bir yetki kargaşası , kendi mantıklarımızı aşmaya iten bir darbeleme sendromu yaşanıyor. Mesleksel metastazlar derinliğine değil, yatay formlar oluşturuyor. Kısa ve anlam yoksunu mesajlar kuralsız tebliğlerle her şeyi isteyen, karşılığında hiç bir şey vaadetmeyen bir boş top çevirme alanı, eleştiri kirliliği yaratıyor. Dijital devrim, iletişimsel faaliyet ve fiillerle dönüşen sosyal organizmada, yaşamsal neden/değerlerin asılların yerine geçen göstergeleriyle akıl almaz bir zihinsel bölünme, kimlik parçalanmaları doğuruyor ki, pek umursanmıyor. Kant,yaşamsal sürdürülebilir tutarlılık açısından 'insanlığın ayrıcalığı, aklî olmasındadır' diyor. Dayanak alıp, topluma inşa, kurulum, meşruiyet sağlayan bir eylem olarak sanatın, kendinin oluşturmadığı normlar üzerinden akıl yürütmeye soyunması, ülke insanının pratik varlığının özgün/özgür devamlılığına ters düşmektedir. Coğrafyanın kendisiyle ilintili gerçek eyleminin ağırlığı, küresel temaşanın uçuculuğuyla mübadeleye zorlanmakta, olduğu şey değil, haline gelme durumundan mevcudiyetini sağlamaktadır..


İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) 2011 sonbaharında düzenleyeceği 12. Uluslararası İstanbul Bienali'inin küratörlerini açıkladı.
Independente de Escola Sao Paulo (PIESP) direktörü Brezilyalı Adriano Pedrosa ve California College of Arts Wattis Institute for Contemporary Arts direktörü Kosta Rikalı Jens Hoffmann İKSV'nin davetini kabul ederek İstanbul'a geldiler..
Bienal'in seçkin iki küratörü, Uluslararası İstanbul Bienali Danışma Kurulu tarafından belirlendi. Kurul, DOCUMENTA Sanat Direktörü Carolyn Christov-Bakargiev, sanatçı Ayşe Erkmen, sanat danışmanı Melih Fereli, San Francisco Sanat Enstitüsü Sergiler ve Kamusal Programlar Yönetmeni ve Sergi Araştırmaları ve Müzecilik Bölümü Başkanı Hou Hanru ve The Sharjah Art Foundation ve Al-Ma'mal Foundation for Contemporary Art direktörü Jack Persekian'dan oluşuyor.

17 Eylül-13 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan 12. Uluslararası İstanbul Bienali'nin, küratörleri Pedrosa ve Hoffmann tarafından belirlenecek olan kavramsal çerçevesi sonbaharda yapılacak bir basın toplantısıyla duyurulacak.


İktidar olmuş bir muhalefet, tahta oturmuş bir şövalye,
doğal olarak ilk önce kudretini aldığı ütopyasını kaybeder..

Malumu ilan etmeyi görev edinen çağdaş sanatçı, nesnelerle belirsiz bir özneyi sürekli suçluyor. İzleyiciyi, bakıp görmediklerini gösterip gözüne sokarak güya utandırıyor. Teşhir ettiğini zannetiği bu yapının asli bir unsuru olarak değişim değeriyle oyuna katıldığını, eleştirdiği yapının, hatta seçkin üst yapının temel figürlerinden biri olduğunu unutuyor.. Sömürünün artı değeri, çağdaş sanatın suni değerini pompalıyor..


Oyunun efendisi; nesneler ile züppeler

Hegel felsefesinin temelidir diyalektik. Var olan 'şey' karşıtıyla birlikte artar. Kapitalizm burjuvaziyi, burjuvazi kendi hasmı proleteryayı yaratmıştır. Kan düşmanı, yani hasmı işçi sınıfı olurken, hısmı, yani en iyi dostu/yandaşı ise, bir tüketici olarak çalışma saati dışında alışveriş yapıp, ürettiği malları tüketen aynı işçidir . Yani üretirken sömürülen, tüketirken de sövüşlenen kitle birdir;
tek fark fabrikadan sokağa, değişen elbisededir.
Nesneleri üreten işçiler ile işçileri bireyselleştiren, yoksunlaştıran, yoksullaştıran züppeler, aynı iklimin propogandasının etkisiyle soluk almaktadır.
Global emperyalizm dilleri,lehçeleri,genleri, kendi lehine kusursuzlaştırmakta yerellikleri eşitlemekte, özgürlükleri renkleri baskılama aracı olarak araçsallaştırmaktadır. Doğal evrim süreci, küresel devrimle etkisiz kılınır, baskılanır. Amaç, tek merkezden, tek standart sürümüyle beyinlerin yerinde barkodların taşındığı ,ikonlaştırılmış denetlenebilir bir uygarlık idealidir.


Sanatın evrimleşerek gelişmesi lazım. Ne ki, tepeden inen çağdaş sanat kültürü farklı. Bianellerle önerilen bir tarz, tarzı belirleyen bir oligarşi, sakatlanan kavramlardan beklenen metoformoz var . Sanatçının kendi kültürüne duyduğu pişmanlığın, toplumuna duyduğu öfkenin,hırsın ironisi, muhalifliğin pespaye dokunuşları küresel cüdamı, adam yapmaya yetmiyor. Bu coğrafyadaki oyuna katıldığı kadar vardır ülke sanatçısı. Toplumun ortak doğasına, günlük hayatın tınılarına ihtiyaç duyar. Mesajını taşıdığında ya da politikalarına, partilerine rahmet okuduğunda iyi/kötü olmaz; yalnızca böyle yaparsa 'gerçek' olur sanat. Kültürünü gelecek kuşaklara ilettiği insanların diline, sıkıntılarına yabancılaşmış, halkına rakipleşmiş bir sanat ise, ne kadar namuslu ve gerçek olabilir?


Bir maddenin, kendi kendine halinden, toplumsal yarar haline geçmesinde sosyo ekonomik yasaların tanımlama dili devreye girer. İhtiyaçtan doğan ilişki, maddeye kullanım değeri olarak şekil verir. Maddenin ihtiyaca binaen diğer maddelerle yer değiştirmesi, maddeyi metalaştırır, değişim değerinin albenisi siner maddenin üzerine. Toplumda kıpırtılara neden olur, uygarlıkların,kültürlerin temelini oluşturur, yapısallaşır; gösterge değeri edinir. Marks'ın felsefesinde değeri oluşturan ana etken, o malı üretmek için harcanan emektir. Piyasa değerini ise, işçinin emeğini gasbedip, kârı metanın içine gömen sermayedarın ve sermayedarların arz talep dengesini manipüle eden ayak oyunları belirler. Marks şöyle der: 'Para da meta da yalnızca 'değer'in genel biçimini, meta ise özel ya da deyim yerindeyse kılık değiştirmiş biçimini temsil eder. Hiç kaybolmadan sürekli olarak biçimden biçime girer. Böylece etkin bir nitelik kazanır' (1) Bu küçümsenmeyecek bir tespit, günümüze falsosuz taşınan bir öngörüdür. Şekil değiştirme, yeniden ve yeniden her şeyin,her değerin, her kutsalın, mitin, kültürün veya anti kültürün mal'laşması ve pazarlaması demektir.Çünkü para haline gelebilen her değer bir mal olarak işlem görür kapitalist ekonomide. Adorno ile devam edersek 'Kültür endüstrisi bütünselliğiyle bu (eski) duruma son verdi.Etkiden başka şey bilmezken, etkinin asiliğini kırdı. Ve onu yapıtın yerini alan formülün boyunduruğu altına soktu(..) bunların hepsi gelişigüzel olarak ister orada ister burada kullanılabilen hazır klişelerdir. Her zaman şemada kendilerine düşen amaçla tanımlanmışlardır. Varlık nedenleri, öngörülen şemayı tamamlayarak onaylamaktır.'(2) Şema ise, Marks'ın söylediği gibi kılık değiştiren paranın meta olması serüvenindeki boşlukların doldurulması, satılabilirlik/pazarlanabilir olma heyecanının ve rekabetin yaşatılmasıdır. Her idealin bir cemaati olduğuna göre, bir de ekonomisi, pazarı ve fiyatı var demektir..


Sanatta 'imge' denilen bir put yaratmışlar ki, devirmek için bin Deccal'ın görünmesi gerek..

Maxxi Roma için söylediklerimizi burada da tekrar edelim; çünkü Roma için geçerli olan İstanbul için de önemli; globalizm ne sınır bıraktı ne de evrimleşerek ilerleyen, bir ihtiyaca binaen yeşeren yerel kültür. Post Modern dünyada bugün yapılan tüm şaklabanlıklar,felsefe ambalajına sarmalanıp, 'sanat' adı altında toplanıyor.. İmge adına, abuk sabuk, çarşıdan pazardan aldıkları ucuz eşyayı kucaklayıp, getirdikleri çağdaş sanat müzelerinde sergiliyorlar. Hülyalar kabuslarla yer değiştiriyor. Korku ve paranoya sürekli Guantanamoları,Ebu Garibleri,Irak Afganistanları sorgularken, Hristiyan kültür dinamiklerini ve emperyalizmi yüceltiyor, sömürü ve işgali onaylıyor. Stockholm Sendromu bir gerçek olarak bienallerle, kültür sanat dünyasının içinde Truva Atı gibi dolaşıyor. Çaylağından duayenine her biri sanki allameyi cihan. Aydın entellektüeller(!) itiraf etmeseler de ortada çetrefilli büyük bir aymazlık var. Kimsenin anlamadığı, ayıp olmasın diye yanındakine itiraf etmediği bu komediyi halka rağmen sürdürmek oldukça zor. Yalnız Türkiye'deki değil, dünyadaki sanat eleştirmenleri de kendilerini aşan bu müstesna kültür, seçkin zırvalar önünde hazır ola geçmiş durumda..

Engizisyon (Latince:inquisitio/soruşturma) komitesinin silahı 'kültürsüzlük'.
Yalan çetrefilli, su başını tutanlar maaşlı, komplo ise büyük; anlayana.
Vicdani ret'çiler şaşkın! Safiye Behar bahane. Bir ucube çıkmış ortaya; entellektüel globalist yurdum insanı, hava muhalefetinden Brecht'le kolkola İstanbul Bienali vesilesiyle dünya malına karşı..12.Bienalden ise ne sazanlıklar göreceğiz, meçhul..

Burada gene Frankfurt Okulu'nun bilge filozofu Adorno'nun Kültür Endüstrisi kitabının sayfalarına bir göz atalım : 'Yapıtın ana fikri diye adlandırılan şey, bütünlük yerine düzen sağlayan bir kayıt dosyası haline gelmiştir. Ayrıntı ile bütün, karşıtlıktan ve bağlantıdan yoksun bir biçimde aynı özellikleri gösterir'(3)


Bütün bu anlamsız zırtabozlukların paraya çevrilmediği durumlarda,bilinmezlikten gelen gizem ,anlaşılmazlık üzerinden sağlanan itibar devreye girer..

Bir eylemin değerini, toplumsal fayda belirler; bunu biz de biliyoruz. Ama belirleyen bir şey daha vardır ki meta olarak değeridir. Bugün alınıp, milyonlarca dolara el değiştiren sanat nesneleri, biz ne kadar eleştirsek eleştirelim sonucunda ticari bir mal olarak işlem görürler. Koca Marks'a bakarsak, usta şöyle der :
' Kapitalist, bütün metaların, ne denli çirkin görünür,ne denli pis kokarlarsa da, imanda ve gerçekten sünnetli Yahudi olduğunu çok iyi bilir; üstelik bu paradan para yapan harika bir araçtır.' (Kapital s/168)
Akıllı kapitalist, doğru zamanda doğru yere yatırım yapandır. Ama herkes nasibini başka yerde ararken ,ortaya gelen karışıktan, gizemlenmiş/efsunlanmış peri masallarından ekonomiler yaratıp bir söğüş/ kör döğüş metoforunun arkasında kültür endüstrisinin üretken çarkını çevirmek ,talebin olmadığı dünyada sahte arzlarla açığa oynamak sürekli krizlerle beslenen kapitalizmin doğasındandır; ama kambur sırtta,borç ortada.. Bu sistemde kazananlar ve kaybedenler birbirini dengeler..


Sanat eseri diye bir şey yok; Marks'ın söylediği gibi paranın kılık değiştirmiş halleri panayırda salınıyor. Kehanet gerçekleşti; 'Kültür endüstrisinin ürünleri, insanlar perişan halde olsalar dahi canlı bir biçimde tüketilecektir.' diyen Adorno haklı çıktı . Horoz ötüyor, sanat inkar ediliyor. 12.Bienal ise bir kabus gibi güncel sanatın üzerine çökmeye hazırlanıyor..


Kolonyalist, açık pazar haline getirdiği ülkelerde bienaller,borsalarla parayı çeviriyor; şaşkın ördeklerse, oyuncuları izliyor..

'Değerin, metanın bedeninden çıkıp,altının bedenine sıçraması, metanın ölüm parendesidir. Bu işi beceremedi mi, metaya bir şey olmaz; ama sahibi hapı yutar'.(Kapital s/121)
Bienallerle kasayı boşaltan İKSV'ye destek vermeyen iş bilir kapitalistin ise oynanan bu oyuna yatırım yapacak kadar kültürü yok; ama belli ki, mantığı ve sezgisi var..

Entelijansiya ,sersemler panayırından dışlanıp deli gömleği giymemek, cühela konumuna düşmemek için selam duruyor.. Kâr getirmeyen bu tip sanatın tek varlık nedeni var; seçkin zenginlerin, yoksul cahiller üzerindeki kültürel aşağılama mekanizmasını diri tutmak. Hiyerarşiyi elzem kılmak..
Ayşe Böhürler 29 Mayıs'ta 'Müzede yer alan sergileri gezerken iyi ki ekipte (..) bir çağdaş sanat duayeni var diye çok şükrettim. 80 sonrası ortaya çıkan çağdaş sanat eserlerindeki doğaya uyum, çevre sorunları, savaşa karşı olmak, göç, baskıya direnmek, iki yüzlülük gibi sosyal ve politik bir çok temayı onun rehberliğinde ancak anlayabildim.' diyor Roma Müzesi'nde. 26 Ekim'de Hıncal Uluç 'Sanat nerde, sanatçı nerde?..' diye soruyor. İtalya Kültür Bakanı Sandro Bondi ise 'Çağdaş sanatta bir güzellik emaresi bulmakta güçlük çekiyorum. Çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı bir sergiye gittiğimde, ben de herkes gibi anlamış gibi yapıyorum. Ama dürüst olmak gerekirse hiçbir şey anlamıyorum.' dediğini Pakize Barışta Taraf Gazetesi'nde söylüyor ve ekliyor 'Türkiye’de çağdaş sanat olgusu, bu nedenlerle aslında tipik bir Batı modeli ithali durumunda ne yazık ki.'(3)


Sorun sanatı anlamayan bu yazarlarda mı, yoksa sanatın kendisinde mi? Özellikle 2008'de Pakize Barışta için koparılan fırtına o kadar kuvvetliydi ki, bu soruyu bir daha kimse sormaya cesaret edemedi. Ta Hıncal Uluç yeniden sorana kadar!..



Daha yakına gelelim. Peki bu insanlar açık yüreklilikle anlamadığını itiraf ediyor da, yalan operasında korist olarak seslendirme yapan nadide sanat eleştirmenleri ne diyor? Sabah'tan Adalet Cingöz, usta yazar Hıncal Uluç'a laf yetiştiriyor : 'Ben izninizle kendisini 'Hıncalizm' isimli bir eleştirel metot kurucusu olarak Wikipedia'ya yazmayı öneriyorum: 'Hıncalizm: Seyircinin kendisinden yola çıkarak sanat eserinin sınırlarını tayin etmeye kalkışması ve kendi kapasitesinin sınırlı olduğunu varsayarak bu doğrultuda eserin sanat olup olmadığına hüküm vermesi. Halk arasında ve medyada 'BBDY - Bunu Ben De Yaparım' akımı olarak da bilinir. Kurucusu usta gazeteci Hıncal Uluç'tur.' (4)

İsa, Petros'a 'Sen beni üç kere inkar etmeden horoz ötmeyecek' dememiş midir? Amaç kazan ve ne olursa olsun hep kazan mantığıdır. Paradır,puldur,pazardır. Sanat eseri diye bir şey yoktur; Marks'ın söylediği gibi paranın kılık değiştirmiş halleri panayırda salınmaktadır. 'Kültür endüstrisinin ürünleri, insanlar perişan halde olsalar dahi canlı bir biçimde tüketilecektir.' Horoz ötüyor, sanat inkar ediliyordur. Petros'un yerini alan eleştirmen görevini yerine getirirken Adorno,İsa'yı doğrular 'Ortaya çıkan her şey öyle bir titizlikle damgalanmıştır ki, baştan jargonun işaretini taşımayan, ilk bakışta onaylanmayan hiçbir şey var olamaz(..) İşin kendisi yetkili mercilerin münakaşaları başlamadan, özü gereği pazarlanabilir hale gelip şeyleşmiştir bile' (5)


Bu konuda söyleyeceklerimizi blog içindeki diğer yazılarımızda Çağdaş Sanat ve İstanbul Bianeli eleştirilerimizde uzun uzadıya açıkladık; burada sömürgecinin süslü mezar odalarına çevirdiği çağdaş sanat müzeleri ve diğer bienaller ise yeni bir yazı konusu..


Hipokrates'in Aforizmalar'ının giriş cümlesidir ; vita brevis, ars longa, tempus praeceps, experimentum periculosum, iudicium difficile. 'Hayat kısa, sanat uzun; fırsat elden çabuk kaçar. Uygulama tehlikeli, karar vermekse güçtür . Uygun olanı yalnız kendi başına yapmak değil, hastadan, hastaya bakanlardan, dış eşyadan da yardım görmek lâzımdır..'

Görüldüğü gibi, dünya bu cümlenin işine gelen kısmını alıp binlerce yıldır kullanmış ama, cümlenin tamamını okuduğunuzda Hipokrat'ın bahsettiği hasta adama neşteri vurup vurmama konusundaki tereddütünü görüyorsunuz.
Ki bu güne, bu endişe daha çok uyuyor sanki..

Hipokrat cümleyi bugün yazsa Ars morta,vita longa derdi herhalde. Çünkü tüm anlam ve ifadesiyle bugün sanat öldü, hayat ise devam ediyor hâlâ...






2011 sonbaharında düzenlenecek 12. Uluslararası İstanbul Bienali'nin küratörlüğünü Adriano Pedrosa ve Jens Hoffmann birlikte üstlenecek. 12. Uluslararası İstanbul Bienali'nin küratörlüğüne davet edilen Adriano Pedrosa, Programma Independente de Escola Sao Paulo'nun (PIESP), Jens Hoffmann ise California College of Arts Wattis Institute for Contemporary Arts'ın direktörlüğünü yapıyor..


Günümüz sanatında özne, yerini nesneye terketti. Yani üreten, tapındığı putu yarattı ; global ibadete , yerel felakete yol açtı. İnsanların bön bön baktığı, duayenlerden, uzmanlardan, ehil kişilerden, dini imanı sanatı para olan uzman aktörlerden istediği yardım, bu putun ardındaki manayı anlamak aslında. Mana yok ama maksat var.. Arayışlar beyhude çaba. Burada iyi niyetli sanat izleyicisine sesleniyoruz ; imgeyi içine gömdükleri putun bir hükmü yok!. Tezgah kurulmuş Olric! ; sanat itilip kakılmış, köprülemeler babalar gibi satılmış...Özgür bir faailyet olarak yaratıcılık ufuk çizgisinde yok oluyor: Çakal reklamcılar ise bu maskara hikayenin sonunu daha iyi biliyor..


12. İstanbul Bienali terörü geliyor; kaçan kurtulur!


Hürriyet Gazetesi'nin verdiği habere göre, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding sponsorluğunda 17 Eylül-13 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek “12. Uluslararası İstanbul Bienali”nin kavramsal çerçevesi açıklandı.


Pera Palas Oteli'ndeki basın toplantısında, küratörler Adriano Pedrosa ile Jens Hoffman, bienalin başlığının 'İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011' olarak belirlendiği duyurdu.

Toplantıda konuşan bienal küratörlerinden Pedrosa, yaklaşık bir yıl öncesinden çalışmalara başlandığını, tarihi yapısı ve kültürüyle İstanbul'da gerçekleşecek bienalin ayrı bir önem taşıdığını söyledi.

Bienal mekanı olarak daha önceleri farklılık adına değişik tarzda, yıkık dökük binaların kullanıldığını hatırlatan Pedrosa, kendilerinin mekan konusunda henüz bir karara varamadıklarını kaydetti.

Pedrosa, 12. İstanbul Bienali'nin başlığı ve görsel kimliğinin, minimalist ve kavramsal yapıtlarıyla 20. yüzyıl güncel sanatının en önemli isimleri arasında sayılan sanatçı Felix Gonzalez-Torres'e göndermeler içerdiğini anlattı.

Adriano Pedrosa, katılımcılara dağıtılan, uluslararası güncel sanat çevreleri tarafından kullanılan iletişim listesindeki son iki yıl boyunca yayımlanan bienal duyurularını içeren posterin, 12. İstanbul Bienali için özel olarak hazırlandığını belirtti.

Dünyanın dört bir yanında düzenlenen bienallerin sayısının git gide arttığını dile getiren Pedrosa, bu bienallerin, sanatsal, teorik ve politik amaçlarla ilgili tartışmalar açmayı hedeflediğini vurguladı.

Pedrosa, “İstanbul'u Hatırlamak” adlı konferansın, 12. İstanbul Bienali'nin ilk etkinliği olarak, 26-27 Kasımda Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde gerçekleşeceğini belirterek, bienalin geçmiş küratörlerinin birer sunumla katılacağı konferansta, bienalin sergi formatı üzerine bir tartışma platformunun da oluşturulacağını kaydetti.


Yaptığımız eleştirilere beklenen yardım isyankar Fransız felsefeci Jean Baudrillard'dan geliyor. Gerçi söylediklerinin bizim açımızdan ayıbını halı altına süpüren kokonadan çok farkı yoktur. Ama payanda isteyen sanat dünyasına 'Sanat Komplosu' kitabının 52. sayfasından bir alıntıyla Batı mutfağından delil getirip, Bienal eleştirisini taçlandıralım :

'Çağdaş sanatın bütün riyakarlığı da burada. Hükümsüzken, anlamsızlığa, saçmalığa talip olmak. Zaten hükümsüzken, hükümsüz olmak için çabalamak. Zaten anlamsızken, saçma olmak için çırpınmak. ' deyip devam ediyor 'Artık sanatın ahlak yasası kaybolmuştur.' Baudrillard, doğru söylemektedir. İstanbul Bienali ile Batı tarafından Türkiye'ye ihraç edilen sanat işte böyle bir enkazdır..

12. İstanbul Bienali kapsamında işlenecek diğer konunun eğitim programı olduğunu söyleyen Pedrosa, “Eğitim bizim için çok önemli ve ayrıca üzerinde durduğumuz bir konu. Dolayısıyla bu bienalde de eğitim önemli bir yer oluşturacaktır. Bizim burada yetkililerden isteğimiz de bu gibi sanatsal etkinliklerde eğitim için de özel bir bütçenin ayrılması. Örneğin okullar öğrencilerini galerilere ücretsiz getirebilsin. Biz sanatın gençlere mümkün olduğunca aktarılmasını istiyoruz” diye konuştu.

Bienalin diğer küratörü Hoffman da çalışmaları uluslararası arenada pek çok kişisel ve karma sergide yer alan Gonzalez-Torres'in, aynı zamanda küratörlüğünü Rosa Martinez'in üstlendiği 5. İstanbul Bienali'ne de katıldığını anımsattı.

Torres'in, siyasi konuları ele alırken biçimsel yenilikçiliği kullanarak oluşturduğu sanat dilinin, 12. İstanbul Bienali için yürütülen araştırmalara esin kaynağı olduğunu söyleyen Hoffman, “Gonzalez-Torres'in varlığı, bienal başlığında da görüldüğü gibi kendisini birçok yerde belli belirsiz hissettirecek” diye konuştu.

Hoffman, bienalin başlığının, Gonzalez-Torres'in kendi yapıtlarını adlandırmada kullandığı bir geleneğini tekrarladığını dile getirdi.

Tüm sanatçılara portföylerini kendilerine ulaştırmaları için açık çağrı yapan Hoffman, bienaldeki galeri seçimlerinin henüz kararlaştırılmadığını söyledi.

Hoffman, amaçlarının, bu toplantının da yardımıyla daha çok sanatçıya ulaşmak olduğunu sözlerine ekledi...


Çağdaş sanatçının her protestosu, zarif jesti ya da kaba resti, her şart altında birilerine kâr ya da itibar sağlayan, parasal ederi de reddedilemiyecek bir sınıfsal değer üretir..






Sanat günümüzde sömürüyü perdeleyen, emperyalizmin kültürel işgalini imgelerin ardına saklayarak somut durumu, soyut hedeflere çeviren bir arabulucudur ki, işlevi kandırmaktır. Kendine ihanet eden sanat, kitlesini kaybetmiş, seçkinler arasında konuşulan bir kuş diline dönüşmüştür..


Sanat artık kitleler şevk ve mutluluk veren vasfını kaybetti; azap ve günahların dökümantasyonu ecel gününün hesaplarına aktarıldı. Global etkinlikler seçkini seçilemeyenden ayıran bir kırım tezgahı, sınav merkezi.. Kamunun oyuncaklarıyla oyalanmayı bir tarz edinen, tarladaki korkuluklardan lafı sokuşturma metaforları geliştiren adamın hikayesini biliyoruz. Kehanet değildir; 11 Bienalin üstüne bindirilen 12.nin tekrar olacağı..


Bir mizahi zekadan bereketlenen anti sanatçının ufki doğumunu beklemek zordur; ama imkansız değil..


Görülüyor ki, ufukta 12. İstanbul Bienali var. Kara bir bulut gibi çökecek şehrin üzerine. Bienaller kapitalizmin insanı ve halkı dönüştürme mekanizmasının en önemli parçasıdır.Hegel diyalektiğini baz alırsak sistem yaralarla, pansuman araçlarını birlikte üretir. Hatanın gerçek nedeni insanın ve pazarın anomalisidir. Çünkü 'insan' kaynağın bilgisinden uzaklaşmıştır. İnsan zihninin gerçek tabiatı ise artık asla eskisi gibi değildir; uygarlık bir canlı türü olarak insanı ve sanatı habisleştirmiştir..Aslında insanın diğer canlı türlerinin birlikte hareket eden senfonik uyumuna başkaldıran bir tümörleşme/timurlaşma, fetih sürecinde sanat ile bilimin de birlikte yeniden sorgulanması gerekir ki, bu konuyu doğa konulu yazılarımızda ayrıca sürdürüyoruz. Kapitalist pazarda her hülyanın imge değeri, ideolojisiyle değil fiyat etiketiyle itibar kazanmıştır. Paranın satın alamayacağı değerlerinse yaşamı imkanı kalmamıştır. Gene de beklentimiz, doğanın erdemi ile işbirliği yapacak, dünyayı bitiren kapitalizme oklarını atacak kirpilerin mizahi zekasıdır. Bienal konusunda daha söyleyeceklerimiz var ki, yeri geldiğinde devam edeceğiz..


Emin Çetin Girgin


(1-2)Karl Marks,Kapital,1. Cilt,Sol Yay.Çev.Alaattin Bilgi, Sayfa 167-169
(3)Pakize Barışta Taraf, 20 Ağustos 2008,Ayşe Böhürler,Yeni Şafak 29/5 2010
(4)Adalet Cingöz 30 Ekim C.tesi Sabah Gaz.'BBDY- Bunu Ben De Yaparım' akımı
(5)T.Adorno,Kültür Endüstrisi,Çev Nihat Ülner,İletişim Yay.Sayfa 54,56,59
(6)J.Baudrillard, Sanat Komplosu İletişim Yay Çev Elçin Gen,Işık Ergüden s52,60

.






.

2 Kasım 2010 Salı

'Altın Makas' Terzihanesi himayesinde René Block pradakşın sunar...

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Çağdaş Eleştiri yazısını tıklayın..

Turgut Uyar'ın şiiri vardır; şöyle der 'Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle/ daha koyu renklere ve daha çok ilişkilere/ Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.. '



Marks'ın belalı rakibi ünlü ütopik sosyalist Wilhelm Weitling terziydi. Almanya'da sol hareketin ilk çıkışı terzi topluluklarıyladır. Gerçi Witling, Saint Simon'un devamıdır ama ütopya kavramı daha eskidir. 'Herkes eşit olacak' bir idealdir. Fransız ihtilaliyle birlikte Jean Jacques Rousseau 'dan 1805 doğumlu Louis-Auguste Blanqui'ye ,hayvanlar gibi mülkiyetsizliği öneren Proudhon'dan Bakunin,Nestor Mahno (1888–1934) Paul Avrich (1931– 2006) Peter Kropotkin (1842–1921) ,Karl Marks (1818-1883) Vsevolod Mikhailovich Eikhenbaum/Volin (1882–1945) Noam Chomsky (1928) , Antonio Negri(1933)'ye kadar dünyada cennet yaratmak, bir demokrasi ve eşitlik hayalidir de; gerçek midir? Yoksa bu büyüklere masallar, uyutarak ellerindeki ülkeyi işgal, halkı sersemletmeye yönelik bir emperyalist tezgah mıdır?


Karl Marks'ın hışmına uğrayan ünlü rakibi, dürüst erdemli sosyalist, efsane romantik işçi önderi Wilhelm Weitling'den diğer yerli,yabancı bilinen örneklere 'terziler' her dönemde topluma yeni elbiseler biçmişlerdir. Bunun içinde iyisi kötüsü, İngiliz kumaşı, Alman makasıyla gerçekleşeni de var ; iyi düşünmek lazım..


Bu defa tezgah İstiklal Caddesi'nde kurulmuş; 'Bul karayı/Al parayı...

Ayvalık'tan yeni geldim. Birkaç gün kalıp döneceğim. Taksim'de randevum var. Vapurdan indim, Tünel'den Taksim'e yürüyorum. İstiklal Caddesi her cumartesi gibi. Sağ tarafta bir palyaço duruyor, renkli,konuşkan. İnsanlar başına toplanmış. Tanırım;selamlaştık. Palyaço'nun kalabalığı, önünde durduğu binadan yan binaya taşmış. Yan binanın vitrininde bir hareket var. Ama kalabalığın sırtı dönük , palyaçoyu izliyor. Önce öndeki kalabalığın arkasında, insanların boyunu aşan inip kalkan el kol hareketlerini görüyorum. Sanki içerde birisi kültür fizik yapıyor. Yaklaştım: Camın içinde bir adam ; meczup ifadeyle sürekli, bir ceketi giyip çıkartıyor. Vitrinden baktım. Bu, İstiklal Caddesi'nin ünlü kahyası René Block. Çağdaş sanatın gurusu. Dışarıdaki kalabalığın umru değil. Oysa, içerideki gösteri daha büyük ;anlasalar. Yer, Arter Sanat Mekanı.

Bu vitrinde bir müddet önce, balondan şişme gerçek ölçülerinde bir tank vardı. Kıvırmışlar, René Block'un ayakları dibinde havası kaçmış yatıyor. Meğer içeride bir performans varmış. Bir terzi, terzi çırağı ve aktör René Block. Vay vay vay,çantaya bak. Tam tezgah kurulmuş. Tank yerde yatıyor; René Block ülkeye biçilen yeni ceketi müzik eşliğinde giyip çıkartıyor.. Özel teşebbüsün sanata verdiği destek, tüm dünyada çağdaş sanatın soytarılaşmasının açık ifadesi..
Performansın, pandomimler,akrobasi ve parendelerle süslenmesini bekliyoruz; ama o kadar da bariz değil..Plates düzeyini aşmadan kültür fizik gösterisi sürüyor..


Turgut Uyar 'Terziler Geldiler' şiirine devam ediyor: 'Makaslarını bırakmadılar ,bekliyorlardı..Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız,
senin karşında/alışverişin, alfabenin,iplik döküntülerinin ve/her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..' şiir böyle bitiyor, hayat devam ediyor..




Gemliğe doğru denizi göreceksin; sakın şaşırma.
Taksim'e doğru vitrinde Block'u görürsen kaçırma..


Ne derse desin konu Avrupa bakışıyla bir paranoyaya dönmüş. René Block, çağdaş sanat ve kült değerlere iteatsizlik hareketi olarak sivilleşmeyi anlatıyor tüm çalışmalarında. Post modern oryantalizmle, çağdaş sanat kavramlarını yan yana koyarak Türkiye'nin sorunlarının altını çizmiyor; kolonyalist bir misyoner edasıyla yeni soru(n)lara yol açıyor. Gerçi alan memnun,satan memnun; ekranda tam istedikleri görüntü; sivil toplum ideali, Türkiye'ye yeni biçilen rol. Eskiden Bop Hope vardı; şimdi akvaryum içinde kırmızı balık beslemek moda. Türkiye çağdaş sanat tarihi yazılırken başrolde aktör Rene Block. Tutarlılıkla parelel, özdeş bir taban yaratmak, edebi/politik metinler oluşturup, agoralar,tartışma alanları inşa etmek, demokrasiyi içselleştirmek beyhude çaba.

İster içerikten ifadeye, çekirdekten ambalaja ulaş majörleş, ister performansın ifadesinden özüne,cevherine pike yap minörleş, niyet aynı; leş gibi bir koku yayılıyor etrafa, niyet/akibet,görüntü kirli. Sanatçılar tepe tepe kullanılıyor. Çocuklar mazbut, lakin menacer kurt! Cemil Meriç boşuna dememiş; 'bir tilki uygarlık, bir aslan medeniyeti yedi' diye..
Türkiye uygarlaşıyor, sanat hayatın,politikanın yerine geçiyor,bayraklaşıyor, varoşlar çağdaşlaşıyor...


Türkiyedeki muhalefeti sembolleştirmişler; Vantrilok Ahmet Albayrak karnından konuşuyor. Tam CHP'nin durumu; kravat gömlek, sinek kaydı traş, endaze tamam. Oturduğu yerde kendi konuşuyor,kendi duyuyor. Parelel gösteriymiş; bir kutunun içinde testereyle kesip dışarıya çıkmaya çalışan bir başka adam; zincirlerini kıramayan yoksul vatandaşın hali. Metafor süsü verilmiş kapana kıstırılmış durum içler acısı. Narinler, nazik ve biricikler. Gözümüzün içine baka baka oynuyorlar/oyuyorlar. Tüm yapılanların ve sanatın bir amacı var tabii. İç ses,elde olmayan davranış işi özetliyor. Öneri, şartlı refleksle geliyor: mimesis/öykünme,alegori/simgeleme,ludus/oyun bu performansta tek mesaj içeriyor. Pervasızca emperyalizme teslimiyet. Sonunda bütün eller havaya..

----------------------------------------------------------------------------------

Post-Modern oryantalist aktör,cevval bir terzi ; René Block - Terzi/Tailor
Arter Sanat,Sanat İçin Alan- Space for Art.
Paralel Performanslar Parallel Performances
KUTUDA / Boxed in, Asta Gröting. TERZİ / Tailor,Maria Eichhorn, OYUNCU / Actor,René Block, 23 Ekim 2010,Cumartesi-14:00-18:00. Giriş ücretsiz..


***

.

Not Defteri / 1-15 Kasım 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..



15 Kasım 2010; Pazartesi
Felsefenin olduğu kadar, sanatın, kavramların ya da eşyanın kullanım değeri, değişim değerinin önüne geçmemelidir diyoruz. Yoksa Musil'in karşıya geçmeyi bir görev ereği haline getiren Niteliksiz Adam'ı gibi zor'u başarmanın doğal ortamda çok da anlamı kalmaz..


Hayatın içinden fışkıran kullanım değeri olan bir düşünce, sanki yaşama armağan edilen sentetik bir tohummuşçasına hümanist, renkli ,ama işlevinden ayrılarak bir erek/ütopya misali pazarlanmaktadır..

Düşünen tözün 'özne' olarak belirlenmesinin, modern felsefenin bütünü damgalayacak bir keşif olarak yorumlar Deleuze. Felsefe ansiklopedilerinde 'töz' için şunları yazar : 'Latince altta bulunan şey/substantia' örnek olarak düşünür John Locke'un söylediklerine bakılır ; 'Niteliklerin yalnız başkalarına var olmakta devam etmelerini kavrayamıyoruz. Zorunlu olarak bunlara destek olan başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyoruz. Destek olan şeyin birçok nesnelerde bulunduğunu varsıyıyoruz, işte bu ortak desteğe töz adını veriyoruz.'
Fransız düşünürü Rene Descartes ise şöyle demektedir: 'Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olmayan yalnız Tanrıdır.'
Hollandalı düşünür Baruh Sipinoza'nın yorumu ise farklı : 'Töz sözcüğünden, kendiliğinden ve kendisi için var olanı anlıyorum. Bu kavramın meydana gelmesi için başka bir kavrama ihtiyaç yoktur.'
Bütün bu yazdıklarımız ansiklopedik bilgi ; peki 'töz' nedir.

Lafı uzatmaya gerek yok; töz, cevherdir. Felsefecilerin lafı dolaştırsalar da, sözcüğün dönüp dolaşıp geleceği yerin özü, cevherdir..


Günümüzde her fikir, gdo'lu domatesvari dış şekli,ikon değeriyle imajlaşmakta, şeklinin ötesinde yaşam değeriyle hükmü kalmayan uygunsuz,bir kavrama hızla dönüşmektedir..


Tüm ideolojiler, Faşizm, Liberalizm, Marksizm ve diğerleri kuşkusuz bir ütopyadır. Aynı dinsel örgütlenmeler, Hristiyan, Musevi ,Budist ya da bağımsız tarikatler, cemaatler gibi. Çünkü biliyoruz ki, Ütopya sözcüğü, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum düzenini ve halkın baskıcı değil, organizatör olduğu devlet şeklini önerir. Bir hayali cenneti , 'yok' ülkeyi ,ideal devleti yada toplumsal yardımlaşmayı öneren her ulvi şemanın ardında, ince bir fikir, küçük bir töz, cevher vardır olmaz diyemeyeceğimiz..

Kullanım değerlerinin, değişim değerlerinin üstünde olması gerekir diyoruz tüm yazılarımızda. Peki , kabul edip söyledikleri, teorileştirdikleri idealist demokratik planlama, türler arası doğal uyum, cinslerle doğa arasındaki denge ve yeryüzünün içkin tabiatının önüne geçen aşkın uygarlık ütopyasının sınırlarını kullanım değeri itibariyle mülksüzleştiren bir düşüncenin yaşaması mümkün olabilir mi? Gezegenimizin doğal dengesi için insanı merkeze koymayan olasılıklar üzerine sınırlamasız veya tabusuz geniş bir tartışmayı göze almak neyi ifade eder? Şimdi buna bakalım..

Frankfurt Okulu felsefecileri, bilgiyi sosyolojik yaşama eklemeye çalışarak, kendilerini ayrıştırırlar. Habermas'a göre 'Artık felsefe eskiden olduğu gibi sadece kendi araçlarıyla gerçeği bulmaya çalışan aşkın bir düşünce tarzı olmaktan çıkmış, farklı kökenli teorik parçaların mutlu uyumundan oluşan bir rasyonellik kuramı umuduyla yürütülen ve sonuçları da ‘bilincin yanlışlanabilir kılavuzluğu altında dolaylı bir şekilde test edilebilecek’ nitelikte bir gerçek arayışı haline dönüşmüştür'(1)
Ama insanın doğal hali içinde bir aykırı uyum projesi olarak doğan kamusal alanı ayrıştıran toplum felsefesinin ömrü, hayatın mutlak haritasından ekoloji olarak kesip çıkarttıkları aslını inkar eden fotografın cürmüyle sınırlıdır. Ne ki adem oğlu,havva kızının verdiği çaba, yaşamı anlamsız bir zorluk , aşılmaz bir handikap içine sokmaktadır..,

Yaşamın tüm araçları, post modern öznenin beklentileri ve 140 karakteri aşmayan tweetlerle hayatı 40 saniyeye sığdıran jeneriklerle karakterize edilen reklam dünyasının malı sattırıp, parayı toplamakla total ereğine ulaşan amaçları gibi algılanmaktadır.. Sosyolojik etik , bireysel ahlaka denk gelmese de 'yok' hükmündedir.


Robert Musil, Niteliksiz Adam romanında şöyle söyler :'Eğer insan dikkatin sıçramalarını ölçebilseydi, göz kaslarının çalışmasını, ruhun sarkaç hareketlerini ve insanın kendini bir caddenin akışı içinde ayakta tutabilmek için harcamak zorunda olduğu çabanın tümünü hesaplayabilseydi, o zaman büyük bir olasılıkla -- Niteliksiz Adam, böyle düşünmüş ve oyun oynarcasına olanaksızı hesaplamaya çalışmıştı -- ortaya, Atlas'ın dünyayı taşımak için gereksindiği gücü gölgede bırakan bir büyüklük birimi çıkardı ve insan günümüzde hiçbir şey yapmayan bir insanın bile ne büyük bir çalışma gerçekleştirdiğini ölçebilirdi.'

Doğayı gözlemleyip, onun tanrı olduğunu iddia eden düşünürler de vardır, aksini söyleyenler de. Modern çağın söylemi, bilgi ve aklı kadiri mutlak makamına çıkarmaktadır. Peki insanın ekmeği/azığı olan bilgiye, yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?
İnsan elde ettiği bilgiyi satarak, devrederek bir uygarlık geliştirmektedir. Doğanın yaşaması için, uygarlığa ve insanın Atlas gibi yüklendiği bu 'zor' bilgiye gereksinim var mıdır?

Yoksa bu bilgi, doğanın bütünü ile uyum içinde hareket eden organlarının damarlarına duhul olup, dolaşıma giren bir virüs, bütün bedenin ölümüne neden olacak şeytani bir illet midir?

Bir de böyle düşünmeye ne dersiniz?


(1) Jürgen Habermas felsefesi, felsefe yazılar 12 Haziran 2009
(2) Internet Encyclopedia of Philosophy, Jürgen Habermas

***


14 Kasım Pazar ; 2010
Spinoza 'özgürlüğün geleceği yoktur' der



Kim ne derse desin gök biliminden çok hurafeye meraklı Kant'lar, Benjamin'ler üzerine kurulu Avrupa'nın demokratik uygarlığının kabuğu cilalı ama içi boştur..
Din felsefesi,teoloji, bütünden yola çıkıp parçaya,insana ulaşma/kuşatma iddiasındadır. Bilimse insandan çıkıp kozmosa tahakküm etmenin düşünü kurar; heyhat..


Gilles Deleuze'den Kant üzerine dört ders

Deleuze "Elbette sizi Descartes üstüne bir dersten esirgemek isterdim, ama herşey şu formülden doğuyor" diyor, devam ediyor. "Düşünüyorum, o halde varım. Ben düşünen bir şeyim. Descartes'ın düşünce çizgisi tam da işte budur. Ama onu 'düşünüyorum, o halde varım' diye özetliyorlar. Ama tam formül olan 'düşünüyorum, o halde varım' -bunu zımnen kabul eder- çünkü düşünmek için 'olmak' gerekir. Peki ben neyim?. Ben düşünen şeyim (..) Düşünüyorum, varım,burası tamam. Ama neyim ben; ne olarak varım? Descartes cevap veriyordu : Belirlemeyi, belirlenmemişe uyguladığı için. Hah işte bakın, söylediklerim çok açık hale geliyor. Descartes belirlemeyi, belirlenmemiş varoluşa doğrudan uyguladığı bir işlem yapıyordu. Çabuk kurtulmak için belirlemeyi doğrudan uyguluyordu. Kant ise diyordu ki: Tamam, düşünüyorum, o halde varım. Ama neyim ben; ne olarak varım? Düşünen bir şey mi? Ama bunu hangi hakla söylüyorsun? Descartes bunu duysa çok öfkelenirdi. Kant ona diyor ki, 'Ama sıkışıp kaldınız; elinizde belirlenmemiş bir varoluşun konması var. Ve onu belirlemeyle belirleyeceğinizi iddia ediyorsunuz. Bunu yapmaya hiç hakkınız yok. Elinizde bir belirleme var, elinizde belirlenmemiş varoluşun bir konumu var - hep dönüp durursunuz, ama tek bir adım ilerleyemezsiniz böyle. Burada tıkanıp kaldınız..
(Kant Üzerine Üç Ders'in 2. ve 3.sü-sayfa 67,83)

Biliyoruz ki, ekinler baş vermeden, kör buzağı topallamaz! Deluze de Kant da haklı; ama tıkanıp kalan yalnız Descartes değil; tüm Batı felsefesi, düşünme problematiği.


Felsefecilerin, çok bilmiş intelijansiyanın , dünya kültür oligarşisisinin imal edip, yerine daha az entelletüel olanı koyacağı bir şifreleme diline, kavram borsasına gereksinimimiz yok. Dünyayı yeniden yorumlarken ray değişimine, eksen kaymasına, yeni bir teşhisle tedaviye gereksinim var.

Kıyısına iliştiği bir kayıkta emanet bir yolcu gibi huzurla ,dingin olmalı insan.
Zamanı zarar vermeden geçirecek yahut akıllı bir tayfa gibi rüzgara göre yelken açacak bilim adamları da mutlaka yaşıyordur. Oysa hakimiyet, bir yalan üstünden tüm oyun kurucu ve oyuncularıyla ortak mizansende devam ediyor.


Şeylerin anlamına, onların faunasını, iklimini, atmosferini çevreleyen doğal yaşam alanına, fikirleri de dahil etmek gerekiyor. Dünya ayrı, fikir ayrı iklimde yeşermiyor. Var olan varlık/şey, ya formun biçim veren düşüncesiyle yeşilleniyor ya da kararırken karartıyor gezegenin toplu aurasını, ortak bilincini, atık alanını..

Deleuze, 'Filozoflar birbirleriyle çelişkiye düşmezler; tıpkı bilim insanları gibi, tam manasıyla kavramlara verilen bir emek vardır' derken kapitalist pazarın tevatürlerle beslenen oyuncağı sanat, felsefe ve bilimin ,insanoğlunun nafile dünyasına kurduğu ortak komplodan bahsetmektedir aslında..

Greenpeaceler, Habermaslar,Özgür Radyocular, özgürlük,hayvan hakları,sivil toplum örgütleri konuyu saptırıyor. Bütünü, parçalara ayrıyor, sistemi lime lime ediyor. Merkeze karşı var olmayan bir 'çevre', yaşama 'düşman' yaratıp kıyamet tellalığı yapıp, oyalıyor,göz boyuyorlar.. Amaç halkı dolgu maddesi olarak kullanıp, hiyerarşi pramitinde zırvalardan felsefeler, kağıttan binalar, paranoyalardan bir korku kültürü inşa etmek ; 'seçkin'ler iktidarını sürdürmek..

Habisleşen bir tümör olarak insanı ayrıştırıp, doğanın senfonik rezonansını dinleyip anlamaya çalışmak beyhude. Herkes elinde bir yol haritası,bir kazma, çukurunu kazıp definesini arıyor; kendi işine bakıyor..

Kabri ile kibri hemhal olmuş.. İnsan düşünerek yok oluyor...

***

Paleoitik dönem tanrıça heykel formları, insanın tarih/kültür bilgisiyle çelişiyor; biz gene aynı ezberi sürdürüyoruz..



Kutsal kitaplar ve bulunan materyalde de geçer. Herşey Fırat'la Dicle arasındaki çatalda başlamıştır. Ademle Havva tanrının cennetinden coğrafi olarak Elazığ bölgesine inerler. Kaynağından 2800 km uzaklaşarak denizini bulan, bu arada Mezopotamya'ya hayat veren Fırat, Babil/Akad dilinde 'nehir' anlamına gelen 'Pu-rat-tu', Sümerce'de 'Buranun' kelimesinden türemiştir. Dicle ise Tigr/is'dir. Basra’nın 64 km yukarısında Fırat’la birleşerek Şatt'ül-Arab ismini alır. Basra Körfezi'ne dökülür.
Yahudiler için kutsal toprakların başlangıcı bu iki nehrin doğduğu yerde başlar. İnsanın yazılı tarihi, son 3200 yıllık dilimi kapsar. Yazının gelişmesi, ilk şehir devletlerinde savaşsal ganimetlerin, halktan toplanan vergilerin hesabının , sistemli sömürünün kayda geçirme gereğiyle ilgilidir. Rakamlara eklenen olaylar ve kişiler,saray ortamında yazıyı doğurmuştur. Bilinen en eski tablet Sümer/Uruk piktogramlarıdır. Musevi takvimi ise 5700' leri gösterir. En eski yazılı kaynak çivi yazı tabletleri olsa da, derlenmiş, tarihi,coğrafi, ekonomik bilgiyi Tevrat sayfalarında buluruz. Hz Musa'yı, İsadan 1100 yıl önce diye tarihleriz ama bu bilgilerin sarih kaynak olarak durumu tartışma konusudur.


İnsan, tarihini her an değiştirerek ilerliyor..

İnsan hakları, hayvan haksızlıkları, doğal ihlallere eklemlenir. Tabiatın değil, insanın evrimleştirdiği türler, kediler,köpekler, kalörifer böcekleri, renkli kafes kuşları, sevimli akvaryum balıkları can bulur. Limuzin cinsi köpeklerin, ruhunu taşısa da bedenini taşımadığı için ucubeleşen finoların, genleriyle oynanan hormonlu patates,domateslerin, laboratuvar ortamında doğan bebeklerin doğaya ait olma şansı hiç yoktur. Doğa ile uzlaşmanın, saksıda çiçek evde böcek besleyerek mümkün olmadığı aşikardır. Özgürlüğün en yanıltıcısı, dirhemle alınandır; aşı etkisi yapar. 1940'da ölen yazar Mihail Bulgakov'un 'Köpek Kalbi'nde doktor Filip Filipoviç insana ait hipofizi bir köpeğin beynine enjekte eder. İnsanımsı bir varlığa dönüşen köpek, düşünmeye başlar. Günümüz insanına yapılan müdahalenin boyutu ise çok farklıdır.. Amerikan tarlalarında ekilen gdo'lu mısırların 'birim maliyeti nedir?' diye soran vardır da, bu mısırların dünyaya getirdiği maliyetin peşine düşüp, bilimsel terörü sorgulayan zihin yapısının çözümü ancak doğal tarıma kadar ulaşır ve tıkanır. Adam Smith,Ricardo, Malthus'un nufus meselesine dönerek çözülecek konu değildir. İnsanın 25 bin yıllık Avusturya Willendorf'da bulunan ya da benzerleri Fransa Laussel, Çek Cumhuriyeti Vesteonice,Malta'daki Venüs heykeli şişman tanrıçaların sırlarının araştırılması gerekir. Biliriz ki, Paleotik dönem, insanoğlunun mağara ve avcılık devridir. Şişmanlık ise, 16 bin yıl önce toprağı işlemesiyle gerçekleşen tarım devriniminin ürünüdür. Tahıl tükettiği bariz bu şişman formların o dönemde, avcı toplayıcı topluluklarda olabilmesi, bugünkü bilgiyle fena halde çelişmektedir..
O halde insanoğlunun toplam 40 bin yıllık tarih kültürünün neresi, ne kadar doğrudur?

***


13 Kasım Cumartesi ; 2010
İntihar hakkı ve Ötenaziye Evet mi, Hayır mı? ..



Bu yazıda intihar hakkı, veya sürünmemek için ötenaziyi tartışmak yok.
'Bu insanları bu hale getirenler utansın, sosyal devlet nerede?' de demeyeceğiz.
Farklı bir pencereden bakıp , 'şişmanlık', 'biriktirme', 'hiyerarşi' gibi kavramlara eklenecek 'intihar'ın da felsefi anlamda insan doğasında olup olmadığı üzerine not defterimize bir kaç satır eklemek amacımız.. Zorlama sanatın,bilimin dünyada yarattığı tahribat sorgulanamaz mı?



Bilim, tesadüflerden damıtarak kendine patikalar oluşturmaktadır. Bütünün içinde, kendine yol açan kurtcuklar gibi dolaşmakta, anlamını çözemediği yekpare anayapıyı delikdeşik etmektedir. İnsan, tabiatın istisnasız tüm faunanın yaşam alanı olduğunu, dünyanın bir düşünce yapısı,beyni,belleğinin bulunduğunu, bir canlıya yapılan müdahalenin yanındakinin ve bütünün yaşam hakkını değiştirdiğini, gaspettiğini ise göremiyor...


Koç Üniversitesi toplantı salonunda düzenlenen ''Ötanaziye Evet mi, Hayır mı?'' sempozyumunda hukukçular, tıp ve bilim insanları 'ölme hakkı' üstünden, seçme iradesini tartıştılar.
Hollanda ve Belçika'da sınırlı serbestlik çerçevesinde uygulandığını, İsviçre'de kanunlarla korunan haklar olduğunu ifade ettiler. Durumun gelişmişlik düzeyine parelel giden bir aşama olarak ele alınıp tartışılması ise insan doğasıyla ilgili felsefi metinlere bir kere daha göz atmamızı gerekli kıldı..

'İnsan doğası diye bir kavram yoktur' der Marks

Der de, serotonin, dopamin,endorfini bilmez. Gerçi Charles Darwin, Beagle gemisiyle yaptığı beş senelik yolculuktan dönmüş ve 1859'da 'On the Origin of Species/Türlerin Kökeni Üzerine' kitabını yayımlamıştır. Daha sonra yayımladığı 'The Descent of Man, and Selection in Relation to sex/İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Mahsus Seçilim' kitabında insan evrimini ve cinsel seçilim fikrini inceledi. 'The Expression of the Emotions in Man and Animals/İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi' adlı kitabında ise insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymuş ve 1838'den itibaren doğal seçilim fikrini geliştirmiştir. Marks, Hegel'in ardılı Feuerbach'ı aşarak 'insan doğası diye bir kavram yoktur ' dediğinde gerçi henüz 28 yaşındadır ama aynı cümleyi 1883'de son bulana kadar 65 yıllık ömrünün her anında, felsefesinin tüm yaşamında, teorisinin orta yerinde usanmadan tekrarlar.

Üretilen bir şey geliştirilir, ama yaratılan 'şey' ancak evrimleşebilir. Gelişme ilerlemedir, ne ki evrimleşmenin ilerleme olduğunu kimse iddia edemez. O bir başka 'olma' halidir.

Tekrarladığı ölçüde bilime, ekonomiye yeni bir açılım getirse de 'gerçek'ten lafta kabul ettiği 'evrim'den pratikte ayrı düşer. Çünkü doğası olamayan bir varlık nasıl evrimleşebilir? ; bunu kimse koca Marks'a hiçbir zaman sormaz,soramaz.
Üretilen bir şey gelişir,geliştirilir; ama yaratılan bir şey ancak nesillere devrederek evrimleşebilir. Bilimin yaptığı tam da budur; çünkü bilim ilerlemektedir. Ne ki tekil gelişme lokaldir,nokta vuruşlu ve zorlamadır, evrimleşmeyse toplam büyük akıl,ortak hafıza ile devinmektedir; senkronizasyon doğaldır. Bilimde eleme/seleksiyon yoktur, yanlışlar doğrularla birlikte ilerler. Doğada zamanının tamamlayan türler, yerlerini yeni türlere terkederler. Kaybetmek,yok olmak bilime aykırıdır; doğa içinde başeğip geldiği gibi kaybolmaksa insan mantığının kabul edemediği vahim bir durumdur. Çünkü insan kadir-i mutlaktır; dinsel/bilimsel tüm öğretilerin ortak paydası budur.. İnsanın tarihinde olan ilerleme, doğanın varlığındaki evrime aykırı düşer. İkisini bir arada savunmak, dünyanın,evrenin doğasını inkar etmek demektir. Bilim ise bunu yapar.

Bilgi Ağacı'nın biyoloji doktoru yazarları da aynı sıkıntıyı duyarlar. Şunları yazarlar 146. sayfada 'Bıçak sırtında yürümek gibi bir şeydir bu. Bir tarafta bir tuzak vardır; bize bilgi veren bir nesneler dünyası olduğunu kabul edersek-bu bilgiyi mümkün kılan bir mekanizma olmadığı için- bilişsel fenomenleri anlamanın imkansızlığı. Diğer tarafta ise başka bir tuzak; her şeyin göründüğü ve nesnelliğin olmadığı bir dünyanın belirsizliği ve kaos. Orta yolu tutturmayı öğrenmeliyiz, tıpkı bıçak sırtında olduğu gibi'

Din felsefesi,teoloji, bütünden yola çıkıp parçaya,insana ulaşma/kuşatma iddiasındadır. Bilimse insandan çıkıp kozmosa tahakküm etmenin düşünü kurar; heyhat..


Darwin 1873'de Marks'ın yolladığı Kapital'in ilk basımına verdiği cevabi mektupta şöyle yazar : 'Çalışmalarımız o kadar ayrı da olsa, her ikimiz de bilimin gelişmesini içtenlikle arzu ettiğimize inanıyorum ve bu da kesinlikle insanlığın mutluluğuna katkıda bulunacaktır'


Bugün bilimin amacına ulaştığını söyleyebilir miyiz? Veya ilerlemeyle varılacak bir hedef, insan mutluluğunun bir limiti var mıdır? ; tartışılır. Ama insan mutluluğunun bir ederi, pazar payı, rekabet gücü ve tükettiği bir dünya vardır. İlerleme ise uçurum kenarına getirmiştir bilim adına insanlığı. Bugünkü dünya Marks ve Darwin'in mektuplarını yazdıkları 1873 yılına göre daha karanlık ,kirli ve umutsuzdur. Bilim ise, doğal seleksiyonun nedenlerini sürekli provoke edip etkisiz kılmaya çalışmaktadır. İnsan uzayan ömrüne karşın sıkıntı içindedir,sürünerek yaşlanmaktadır. Walter Benjamin'in söylediği gibi, içinde yaşadığımız durumda olağanüstü durum bir kural haline gelmiştir. Agamben'in söylemi doğrudur 'Kural, kendi kendisini askıya alarak istisya yol açmakta ve kendisini istisna olarak sürdürmek suretiyle de öncelikle kendisini kural olarak koymaktadır'. Bilim, tesadüflerden damıtarak kendine patikalar oluşturmaktadır. Bütünün içinde, kendine yol açan kurtcuklar gibi dolaşmaktadır. İnsan, tabiatın istisnasız tüm faunanın yaşam alanı olduğunu, bir canlıya yapılan müdahalenin yanındakinin yaşam hakkını değiştirdiğini,gaspettiğiniyse görememektedir.
Doğada insan dahil hiçbir canlının doğal ortamından üremeyen bir görüntü olan 'intihar' ve bilimsel yaşamın sunduğu olanaklar gereği 'ölüm hakkı' için tartışılmakta, mücadele verilmektedir. Ve bunun bir uygarlık mücadelesi olduğunu söyleyenler ne yazık ki haklıdırlar.

Spinoza sorar : ' Neden insanlar, sanki özgürlüklerinin ardındaymış gibi köleliğe doğru koşarlar?'

***





12 Kasım Cuma; 2010
O çöp toplayanların sözcüsü


Uygarlık ve gelişmişlik tükettiklerimizle ölçülüyor. Çöpün karanlıklarından yaşamın aydınlığına ulaşanlar, uygar insanın tüm pisliklerini temizleme gücüne ise tabii ki sahip değil..

'Fark Yaratanlar' adlı belgeselde, 11 Kasım Perşembe günü CNN Türk'te Cüneyt Özdemir sekiz yıldır Ankara'da çöplerden katı atık toplayan ve kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği ile dönüşüm işçilerini örgütleyen Ali Mendillioğlu'nun öyküsünü ekrana taşıdı; konuşulmaya değer bir iş yaptı.

Cüneyt Özdemir'in sunumuyla CNN Türk'te canlı olarak yayınlanan 'Fark Yaratanlar' programı, hiç tanımadıkları insanların hayatlarına katkıda bulunan, onlar için fırsatlar yaratan; daha iyi yarınlar için mücadeleden vazgeçmeyen insanların hikayelerini ekrana taşımaya devam ediyor. Bu haftanın 'Fark Yaratan'ı, kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği aracılığıyla, geri dönüşüm işçileri ile birlikte Türkiye'nin atık problemini çözmeye çalışan Ali Mendillioğlu.

Pek çok kesimin görmezden geldiği, gördüğünde ise 'çöp hırsızları' olarak adlandırdığı, çöpün yaşam alanları olduğu bir kesimin sözcülüğünü yapan Ali Mendillioğlu, 2002 yılında kurduğu Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanlığını ve dönüşüm işçilerinin çıkardıkları Katık Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapıyor. Sosyal Medyayı da aktif olarak kullanan Ali Mendillioğlu aynı zamanda Katık Dergisi'nin Facebook grubunun da yöneticisi… Mendillioğlu, 400 aktif üyeye sahip dernek ve 2735 üyesi olan Facebook grubu ile Türkiye'nin katı atık problemine ve geri dönüşüm konusundaki yetersizliğine dikkat çekmeye çalışıyor.

Ali Mendillioğlu, geri dönüşüm işçileri ve yaşadıkları sorunları sekiz yıldan beri yayın hayatına aralıksız devam eden Katık dergisiyle dile getirmeyi hedefliyor. Derginin 9. sayısında Geri Dönüşüm İşçileri seslerini şöyle duyuruyorlar: 'Herkesin bakınca yüzünü çevirdiği, hayatın kenar kulübesinde oturup 90 dakika maça giremeyenler hep bizler oluyoruz. Ama biz maça girmek istiyoruz. Teknik direktör hayat, bizi de fark etsin, biz de maça dahil olalım istiyoruz.''

***


Bir fotograf karesinden üreyen 33 cümle...


Tedirgin eylem ve tesadüf esastır gerçek fotografta.
Nesne olmadan, insan bilemez; bilmek, önce 'görmek' demektir..





9 Kasım Salı; 2010
Foto-meditasyon : Kadraja giren sıradanlık,


Yaralar kapanmazsa ,işini terkeden cüz, ceset olur; gömülür..

Fotografın şahedet makamı dağınık,kirli ve çıkarsızdır. Ucu açık cümleler ihtiyacı karşılamasa da, soran metinler zamana karşıdır. Sıradan zorunlulukların tepetaklak oluş halleri, insanların zamana ve mekana çivilenmeden yaşama yasası gereğidir. Yasa, hareket halindeyken üreyen görüntülerden oluşur. En saygın ya da sıradan işlerden üretilen işler/güçler, çözümler maddi yaşamı bir başka zamana taşır. Maddi yaşamını üreten insanların araçsal gere(k)çleri talepkar/tahripkar ekonomiler oluşturur. Daha doğrusu Marks'ın deyişiyle 'insanlar yaşama araçlarını üretmekle, bizzat maddi yaşamlarını üretirler.' Sanat,gereksinim değeriyle, emeğin her türünün eşit olduğu alanın dışında, Lacancı korkuya eklemlenebilir. Teoriye sığmayan bir pazarın emek/değerini yüklenir; değişim değerine dönüştüğünde asli bilincini kaybeder, esasını astarını, değerini yalanlar. Post modern ideoloji aksini söylese, sergi salonuna ya da pazara taşıyıp nesneyi/özneyi tahrip edip 'kavram' borsası oluştursa da, işin mutfağında kullanılan ateş,sırtlanan, tasnif edilen ve taşınan, bariz 'gerçek' tek/bir'dir.
Prospektüslerden, kullanma talimatları, yol haritalarıyla gidelecek yol, eskizler,taslaklarla oluşturulacak yapı,bulunacak ışık, beslenecek formlar dahil hiçbir şey kavuran/pişiren ateşten daha değerli değildir. Yangın yerindeki tedirgin eylem ve tesadüf esastır gerçek fotografta. Stüdyo ise biraz sirk çadırı gibidir; ehil aslan, alev çemberinden isteksizce fakat kusursuz geçer.

İç'teki ile dış kabuk, cidar, engelin kaldırılması, iç'in dışlaşması, dışın boşaltılması Spinoza'nın özgürlük ereğidir.
İç ile dış bir ise, öz ile kabuk aynıysa, kral ile kapıcı aynı cevherden yapılmışsa ,yaratan kendisini yaratılanda görüyorsa ödül ve cezaya gerek var mıdır?..

Yaraları, acıları oluşturan, kullanıp atılan ya da biriktiren 'zaman' nedir; kime hizmet etmektedir?



Sosyal işbölümünde kendine düşen görevle mercek ustalığını icra eden Baruh Spinoza'nın ölüm nedeni cam tozudur. İnsani varlığın başı/sonu, yaşamın kilidi,anahtarı kendindedir. Fotografın gerçeği, insanın gerçeğidir; nesneden üreyen bilgi yaşamın dinamosudur. Niçin kötülük vardır; tanrısal doluluk, olmayan boşluk anlamında mı? Bilmek ne demektir; bilerek üreyen nedir? İyiliğin değeri, kötülüğün direnci, zümrelerin birbiri içinden doğuşu paradoksal yapılar kurar; olmazsa olmaz. Felsefeyle inkar, fotografla gerçeğin ikrarıdır. İnsan nesneyi görerek, bilgisini üretir ve aktarır. Görmek, görebilmek, bilmenin ilk koşuludur. Toplumun arşivinin yüklenicisi devreden nüfustur. Birikim,taşıyan ve talep varsa 'eder' olur. Post modern düşünme tarzı aksini söylese, kavram üstünden manipule edip borsa oluştursa da gerçek birdir. 'Kavram', günlük yaşamda kullanılıyorsa işe yarar,anlam ve makam kazanır.


Spinoza özgürleştirir; iç'deki cevher ile, mücevhere kanat olan kabuğun yer değiştirmesini ister. Şöyle der: 'Kurtarıcılar avaz avaz bağırdıkları kürsülerden inmeli,oraya budala deliler çıkmalı. Canilerle yargıçlar yer değiştirmeli; gardiyanlar hapse girmeli, anahtarlar mahkumlara verilmelidir' İç ile dış'daki sınırı belirleyen engelin kaldırılması önemli bir taleptir. Spinoza'nın hoşgörüsü, Ortaçağı'ın bitiş, Yeniçağ'ın başlangıç çizgisi, hoşgörü kavramının da derleniş/diriliş noktasıdır . Avrupa demokrasisi, onun tohumlamasının üzerinde filizlenir. Eski raflar üstüne yeni sayfalar, spinozacı okumalar gelir..

Kabuğunun ardına saklanan ,işinin eridir. Alfabetik/sözel gölge, söz metrukta kaybolsa da, kaydolur. Fotografın hakikatı subjektiftir, muğlaktır/mutlaktır, kadraja aldığının ötesi karartılmıştır. Anahtar deliğinden gördüğü kadarıyla, şehadettir; kayda geçerken tekrara düşer. Tekrarlar, tekrarlanır, beğeni öykündürür. Düşü kurulur, izi sürülür. Metafor istiare, eğretileme olur, zamandan suretinden olgusu ve korkusundan kaçar. Her kaçış, gidiş veya terkediş geride kendi türünden bir curuf bırakır. Mezar kazıcı akıbetinden ürker, ederini piyasa değeriyle değişir. Cüz dışarıda kalır. Can gider, pembe ten, kara ceset olur; işini, cüzünü terkeden gömülür. İnsanın gücü politikasında ederi zanaatında değil, ideolojik karakterinin ölümlü olmasındadır. İntikal eden, yeni/parlak,bakir ve mücelladır. Fotografsa evrimsel/devreden ontik edinimi, ontolojik yapıya eklemleyemez; çünkü dilsizdir fakat şahittir. Zamana karşı imge akışı sinemaya rağmen münferittir. Nesnel alanda dijitalizme boyun eğse de, öznel alanda sekter, tutkulu bir demir işçisidir.
Nesnenin ruhuna tamah eden ,kabuğa temayüz ederken ürkek ve edilgendir . Anlamını oluşturan nesneler, kabından taşan 'temsili işaretler' bir sanat olarak imgenin ötesini kurcalar,kolundan çeker,kareya sokar; yaşama dahil eder.
Murat Germen kadrajından, sıradanlığa paftasından bakmak ise yazılanlarla eşdeğerdir..


6 Kasım 2010; Cumartesi,
Benedictus Spinoza


Modern çağın başlangıcı/felsefesiyle başlayan Cogito ergo sum, bugün düşünüyorum o halde yokum'a dönüşmektedir.. Doğal yaşamı her alanda inkar, aslının yerine elçabukluğuyla kurgusunu/yapayını koyan, mecrasını,macerasını,evrimini, seleksiyonunu değiştiren uygarlığın karakteridir. Evrim yerine geçen bozulma, çürüme başta bilim ve sanatın ardından insan elinin değdiği diğer tüm disiplinlerin ortak komplosu, muhteşem eseridir..

Hepimiz doğuşta eşit miyiz; insan zihhni boş bir levha / Tabula Rasa olarak mı yaratılmıştır?

Uygarlık ve saldırganlık birlikte ilerler; ilerleme/gelişmenin anlamı budur. Tarih varsa ilerleme de vardır. İlerleme insanın doğal ortamında yarattığı tahribattır aynı zamanda. Tahribatı önlemek için, ahlaki, felsefi,dini yahut siyasi durdurucu mekanizmalara gereksinim duyarız. Hapishane ya da ibadet mekanlarıyla insanın şeytani doğasının bir ölçüde dizginlenmesine karşı çıkış, başkaldırının farklı kulvarlarda uçuruma koşan felsefesini yaratmıştır. İnsana boyun eğmeği, doğanın içinde uyum içinde yaşamayı değil, isyan ve başkaldırmayı önermek felsefi anlamda etik olsa da, insani olarak ahlaka, tabiatın senfonik rezonansına uygun mudur? Benjamin haklıdır; uygarlıklar bir vahşet eseridir..

Bazı insanlar vardır, doğal bir yetenekle doğarlar. Okumayla, öğrenme, çevreyle, yönlendirmeyle dolu olmayan bir durumdur bu. Aslıyla bir liberalizm olan anarşist felsefenin kuramcısı Bakunin böyle bir kişilikti. Bir Cengiz Han, İtalyan Garibaldi, Mustafa Kemal, Picasso, Motzart, Sokrates ,Ömer Hayyam yeteneklerini toplumdan değil, bizzat kendi kan hücrelerinden alırlar. İnsanın yapı itibariyle bir kimyasal sentez olduğunu bildiğimize göre, bazı salgıların, hücre bilgilerinin davranışları, yetenekleri belirlediğini söylemek güç olmaz.
Lafı uzatmayalım ilk modern felsefenin başlangıç noktasını oluşturan Rene Descartes ile devamında gelen Benedictus Spinoza da böyledir. Nemesis/işleri karıştıran, belki de yola çıkan bir peri vardır. Adam Smith buna 'görünmez el', Karl Marks 'mistik tül' diyor. Mistik tülü kaldırmak,özgür iradeyi başat kılmak insana düşen bir görev. Gerçi bir çağın doğuşunu kişilere bağlamak ne kadar doğrudur tartışılır ama Descartes'in olmadığı,Karl Marks'ın hiç yaşamadığı bir felsefe,modern çağda ne kadar tamam olur; bu da tartışılır. Marks kitaplarında, çağının diğer felsefecileriyle birlikte sık sık tekrar eder; insan zihhni boş bir levha / Tabula Rasa olarak yaratılmıştır. Modern çağın başlangıç bilgisi,insanın özü tanımlamaları, vucuttaki serotonin,adrinalin, oksitosin, endorfinin yönlendiriciliğini tanımlayan günümüz bilgisiyle uyuşuyor mu? Tabula Rasa üstüne kurulan bir sistem var; hayat acaba böyle mi?

Spinoza'nın bir yanda Ömer Hayyam gibi Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi,ortodoks Museviliğe/dine karşı utangaçça da olsa onun Mevlevi, Acem biraz da Arap,İslam tasavvuf felsefesiyle kurduğu bağlarla ilintilidir. Vahdeti vucut vardır, ama Spinoza'nın 'tanrı' kavramı, bambaşka bir materyalizm ve demokrasi doğurur.. Dört sınıf tanımlayıp bunları 1-Kabile,2- Çarşı,3-Mağara,4-Sahne Putları olarak ayıran Francis Bacon'la ele gelen tanrı arayışlarında ,düşünce tarihinde uhrevi literatüre karşı bilimsel sayfalar açmak gereğine inansa da, el yordamı ile kurduğu felsefesine kuşkuyla yaklaşıyordu :'Bu Bacon ile pek uğraşmayacağım --çünkü çok karmakarışık bir şekilde bahsediyor şeylerden, neredeyse hiçbir şeyi kanıtlayamıyor ve bu haldeyken bir şeyleri onaylayıp duruyor..." demesi bunun nedenidir. Spinoza, Oldenburg'a II No'lu Mektup. Mistik putlara karşı, bilim adlı putu yaratmak konusunda Spinoza, önemli bir basamaktır, ama onun da kafası daha az karışık değildir. Çünkü fabrika çıkış değerleri sıfır olan , yani boş levha/tabula rasa ile bedenlenmiş insanın belirleyici faktörü olarak korku ve sevgiyi, bireyi,toplumu,iktidarları temel yönlendirici/dönüştürücü olarak görür....


Bacon'u bırakıp, Spinoza'dan devam edelim; başyapıtı 'Ethika'dır. Korku ve umudun insanın temel vasfı olduğunu söyler. Bireysel veya toplumsal devinim,salınımların hareketlerini bu ruh halinin belirlediğini söyler. Devam eder, geliştirir, kuramını tek bir tözün/cevherin var olacağını,tanrısal olanla insansal olanın birliğini, olağan dünya dışında hiçbir şeyin olmadığını söyler.
1655'de Spinoza 'Tractatus de Deo et homine etjusque felicitate (Korte verhandeling van God, de mensch en des zelfs welstand, Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme) isimli çalışmasını da bitirir. Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza'nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.

Spinoza, Musevlerin Mahkemesi tarafından din dışılıkla suçlanır. Bu sorgulamada Tanrı'nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarafından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanıp sonunda cherem veya herem;müslümanlıkta haram, Katoliklikteki aforoz benzeri bir ceza ile Yahudi cemaatinden kovulur . Spinoza Baruh/ Baruch olan ismini Benedictus’a çevirip Katolik dünyasınada bir dinsiz ama imanlı olarak yoluna devam eder.

Spinoza'nın tanrı bedeni, yaratılmış her varlıkta yaratanın tezahürünü gören, tüm aleme tanrısallık veren tasavvuf dervişlerinin düşüncesinden ayrı değildir. Ömer Hayyam, İbn Arabi'ye intikal eden bu bakış, aslında Musevi kabalasından izler taşır. İlahi aşk,sevgi ve cezayı felsefesine insan bedeninin doğal işlerliği içinde konumlandırır. "Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç", nefret ise "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder" oluyor." diye açıklar durumdan çıkan konumu Ulus Baker.

1673'te Heidelberg Üniversitesi'nden felsefe öğretim üyeliği teklifi gelir;reddeder. Din adamlarını rahatsız etmeme koşulunu ihlal edeceğini düşünür..

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi, s294'de şöyle söyler " Spinoza'nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir. Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes'ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi sorununun töz sorunu olduğunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz"

Genç yaşta üç yıl önce kaybettiğimiz dostumuz Ulus Baker, Kullanışlı Bir Felsefe: Spinozacılık yazısında 'Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri'nin yazdığı gibi çağının bir "anomali"sidir.' der devam eder 'Spinoza günümüz düşünce dünyasının içine bir kez daha doğmaktadır: Önce, Merleau-Ponty'nin deyimiyle "ufak akılcılık" geleneği hatırlar onu1. Sonra Nietzsche, düşüncelerinin bütün önemli noktalarında aslında bunca yıldır Spinozacı olmuş olduğunu itiraf eder. Ardından, Althusser (ve ardılı Macherey) Marx için (daha doğrusu Marksizmi 'Hegelci diyalektikten arındırmak' için) ünlü "dolaşmasını" Spinoza güzergahından geçirir. '

Ulus Baker'in selamladığı Toni Negri , Spinoza'yı yalnızca bir "dolaşma aracı" olarak değil, "vahşetin bir çağrısı", devrimci rönesansın doruğu, hiddetin, öfkenin, mantığın ve bütünlüğün şahikası olarak onaylar. Baker'in altını çizdiği gibi, Deleuze, Spinoza'nın "tüm filozofların hükümdarı" olduğunu yazar --hayatı ve eseri felsefeler arasında bir felsefe değil, felsefe adı verilen şeyin ta kendisidir'

Spinoza'dan Marks'a sevgi/korku birikiminden, ekonomicus canlı olana kadar insanın doğası yoktur boş,işlenmemiş bir levha olarak dünyaya gelir deyişine, sosyal ilişkilerin belirlediği özne/kitleye kadar zihne atfedilen programlar, doğası ve aklı arasında paralaks/yanılsama olan insan tabiatının kavramına ait karışıklığın tezahürüdür ki, altını burada bir kere daha çiziyoruz..

Doğasına aykırı hareket eden insan, tabiatın uyumu, bilimin başkaldırısı arasındaki kırılgan konumunu, marjları,sınırları zorlayan isterisini, kültür,sanat,siyaset ya da radikalleştiği her alanda mahkum edildiği iman/inanç sistemiyle dizginlemeye çalışmaktadır ki, insan doğasının asıl bozulma/çürümesi, tabiatın senkronizasyonundan, evinden, cevherinden ayrı düşüşünü olumlamakta, yaşamı tam da bu anda sürdürülemez kılmaktadır.

Spinoza'nın sevgi/arzu -korku/nefretini doğal edimlerden arındırıp, materyalize edip ikonlaştıran, on saniyede anlamladırılan bir reklam tümcesine, mal satma söyleminin tetikleyicisine dönüştüren post kapitalizm, modern çağın algı ve düşünsel ,biyolojik anomalisini yaratmıştır. Ticarileşen ve bir üreten/tüketene dönüştürerek insan zihnini, doğanın ve dünyanın üzerine çıkaran uygarlık, sıçrama değil ama kozmosa ait olan doğasından bir kopuş gerçekleştirmiş, erdemli bir iteatsizlik eylemi gerçekleştirmiştir.

Modern çağın felsefesiyle Cogito ergo sum, bugün düşünüyorum o halde yokum'a dönüşmektedir..Bunun ötesi ise, insanın ayakta/hayatta kalma staretejisi olarak bir felsefi kuram inşa edebilme yeteneğine bağlıdır. Tabi tabula rasa'da göremediğimiz doğal programlar, insan zihninin iteat ve uyumuna, eve dönüşe izin verirse..


4 Kasım 2010; Perşembe
Yazı Cumhuriyeti ..(Ümit'e)


Zevahiri kurtarmaya çalışan eleştirmenlere dayatma kuramlara, seçkinler komplosuna
karşı, bu sayfalardaki yazıların amacı susma değil ama konuşma, kabul etmeme hakkının kullanılmasıdır..
Bir emrivakiden çok, aklın ve yaşamın haysiyetini savunmak g/ereğidir..

***

Tavanarasından çıkan bir fotograf karesine sığdığı kadarıyla cüz, kılıf, cilt, ten, koli. Post-ideolojik sürümüyle terkedilmiş atık halinden, seçkin başıbozuk kelimelerden, cümle sıçramasına dönüşürken meditasyon nesnesi olarak fotograf üstünden devam edeceğiz..

***



3 Kasım 2010; Çarşamba
Yalandan yeldeğirmenlerine buzdan kılıçlarla saldıran bu Don Kişotların önemi büyüktür...



Althusser'den yola çıkarsak ortada ilerleyen bir düşünce yoktur. Zaman dışı karşıtlıkların mücadelesi, madde ile ruhun birbirini kavurması, ikizlerin kör dövüşü vardır. Gene de tarihin muzipliğinden doğan öyle figürler vardır ki, siyah beyaz bu dünyaya amaçlarıyla renk katar, yaşama can verirler.




Bütün çağların filozofları, somut koşullar karşısında aldıkları tavra göre ya acımasız gerçeğin yani güneşin, aydınlığın,yüzleşmenin,hesaplaşmanın
ya da mehtapdaki ay ve hülyaların, loşluğun, kasveti ortadan kaldıran düşlerin, moral zenginliğin, ütopyaların savunucuları olmuşlardır.

'En erdemli özgürlük savunucusunu alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde Çar’dan daha beter olacaktır.' der. Bu istisnasız herkes için geçerlidir ; insanoğlunun tabiatıdır. Marks ona isyankar romantik ismini verse de, yarattığı sempati kitleleri kucaklar.
Marks, Enternasyonel'i zarar vermemesi için Amerika'ya taşıyarak Bakunin'den kaçırmıştır, ama bu sonu engelememiştir. Uluslararası Emekçiler Birliği'nin kuruluş tarihi 28 Eylül 1864'dür. Kuruluş çalışmaları uzun bir hikayedir ; her ikisinin bir katkısı olmamışsa da daha sonra Marks'ı bir konuşma yapmak üzere davet etmişlerdir. Bu arada 3 Kasım 1864'de Karl Marks Londra'nın Paddington semtinde kaldığı pansiyonda Bakunin'i ziyaret eder (1) Aralarındaki ilişki sert olmasına rağmen birbirlerinin güçlerinin farkındadırlar. Yeri geldiğinde ikisi de birbirine acımasızca saldırır.

Ama pansiyon ziyaretinin ardından ertesi günü Engels'e yazdığı mektupta 'Onu çok sevdiğimi ,eskiden daha çok- söylemeliyim. O, onaltı yıl sonra, geriye değil de ileriye doğru yürümüş az sayıda adamdan birisidir.' der. Daha sonra beş hafta önce gene Londra'da kurulmuş ilk Enternasyonel üzerine birlikte çalışmaya karar verirler. Bakunin 8 yıl sonra Marks için ise şöyle söyler 'Bu Yahudi dünyası bugün çoğunlukla Marx’ın ve Rothschild’in komutası altındadır. Ben eminim ki bir taraftan Rothschildler Marx’ın faziletlerini takdir ediyorlar, diğer taraftan da Marx Rothschildler’e karşı içgüdüsel bir yakınlık ve büyük saygı besliyor. Bu tuhaf görünebilir. Komünizm ve yüksek finans arasında nasıl bir ortak nokta olabilir? Ho ho! Marx’ın komünizmi güçlü bir devlet merkeziyetçiliği istiyor ve bunun olduğu yerde – insanların emeği üzerine spekülasyonlar yapan – parazit Yahudi milleti daima varoluşunun anlamını bulacaktır…' (2) Polemique contre les Juifs, 1872.


Bakunin'in bunları yazmasının nedeni parasızlık nedeniyle Cenevre'den gelemediği Enternasyonel'in Avrupa'daki son toplantısı olan Lahey Kongresi'nden kapanış günü 7 Eylül 1872 tarihinde Marks tarafından ihraç edilme kararının alınmış olmasıdır. Bakunin parasız, hasta ve el çabukluğuyla dışlanmıştır. Bakuninsiz Enternasyonel 1877'de New York'da, Enternasyonelsiz Bakunin 1876'da Almanya'da ölür.

1876'da ölen Bakunin, 'Tanrı ve Devlet' adlı kitabında şunları der : ' İnsanın özgürleşmesi yalnızca buna bağlıdır, çünkü o doğanın yasalarına itaât eder; onlar insana dışarıdan insanî veya ilâhî, kollektif veya bireysel her ne olursa olsun, herhangi bir yabancı irade tarafından empoze edildiği için değil, kendisi onları böyle kavradığı için. '

Böylece doğa kanunlarının farkına, her insan kendisi varır. Bakunin'in akıl yürütmesi, sonunda bu kanunların kendi doğasının kanunları olduğu içindir; bireyin bunlara uymaktan başka çaresinin olmadığı ve bu nedenle politik organizasyonların, yönetimlerin ve yasaların derhâl yok olacağı düşüncesine varır.

Bakunin aynı şekilde herhangi bir imtiyazlı konumu veya sınıfı reddetmiştir. Proleterya diktatölüğü ya da burjuvazi oligarşisi farketmez. Çünkü her zaman bir ezenin karşısında bir başka ezilen, acı çeken, haysiyetiyle oynanan, özgürlüğü elinden alınan bir başka 'insan' vardır.
Şöyle söyler seçkinlerin,burjuvazinin,aristokrasinin, proletryanın veya kadrolarının diktatörlüğü için :
'Bu ayrıcalığın acayipliğidir ve her ayrıcalıklı konum, insanın kalbini ve zihnini öldürür. Ayrıcalıklı insan, politik yâhut ekonomik fark etmez, zihnen ve kalben bozulmuş insandır.'
Zaman Marks'a karşı Bakunin'i pratikte haklı çıkarmıştır. Ödenen bedelse büyüktür..

***


Marks bir işçi önderi olarak değil yalnız yaşlı bir adam olarak ölür..


14 Mart 1883'de Londra'da ölen Karl Marks'ın cenazesinde toplam 11 kişi vardır. Engels ve Liebknecht dışında damatları Charles Longuet ve Paul Lafargue ve kızları Jenny Laura ,Julia Eleanor cenazeye katılmıştı. Marks, Londra'da öldüğünde herhangi ve yalnız bir aydındır.

Rus ihtilalini yapan kadrolar içinde onu tanıyan, onunla çalışmış kimse yoktu. Bilgiler tevatürdü eski yazılar, kitaplar kaynaktı. Gerçi Clara Zetkin,Rosa Luksemburg,Karl Kautsky, hatta Osmanlının silah tüccarı Pavrus Efendi, Aleksandr Helpland gibi birkaç isim nisbeten uzun yaşayan yaşlı Engels'e yetişip dostluk kurmuşlarsa da Marks, Rus ihtilaline köprü olan bu Alman Sosyal Demokrat Parti'nin önde gelen aydınlarından hiçbirini tanımamıştır. Ne ki Marks, 1870 doğumlu Lenin'in idolü oldu. Bakunin, 1842 doğumlu Kropotkin'in hayallerini süsledi. Neçayev zaten Marks'dan bir yıl önce 35 yaşında ölmüştü.

Karısını öldürüp akıl hastahanesine yatan ünlü Fransız düşünür Louis Althusser'in Lenin hakkındaki görüşleri bilinen doğruların tekrarıdır 'Lenin'de felsefe yoktur, onun çağında Marksizmin felsefesi için belki biraz erkendi. Lenin Marksizmin politikasını kurdu'

Gerçi yalnız Lenin değil, Marks'da Hegel'den aldığı felsefe misyonunu 1844 defterleri ve Alman İdeolojisinde sürdürse de, 30 yaşında 1848 yazılarından sonra bir kenara bırakmıştır. 1848 Fransa olaylarıyla başlayıp, Enternasyonelle devam eden süreçte felsefesi araçsallaşmış yani siyasallaşmıştır. Daha sonra kaleme aldığı Kapital'in bir felsefe kitabı olduğunu ise zaten kimse idda edemez..

Temmuz 1917 Bolşevikler, Petrograd’da yönetimi ele geçirdiler. Geçici hükumetin başına Kerenski geçti . Marks'ın yazıları kapitalizmin eleştirisiydi ama, sosyalizm için bir yol haritası, bakıp kitaptan uygulayacakları bir bilgi yoktu. Lenin'in 'Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı' yazıları umut oldu. Ama hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildi.. Rusya devlet politikalarını, iktidarlar değişse de sürdürmek mecburiyetindeydi. Rus dili ve milliyeti, seçkinler iktidarında ağırlığını korudu.

Nisan 1917 Lenin Petrograd’a döner. Bütün yetkilerin Sovyetler’e geçtiğini; savaşın sona ereceğini; köylüye toprak dağıtılacağını; fabrikaların kontrolünün işçilere verileceğini ilan eder.. Bolşevik Parti, Rusya dahilindeki bütün milletlerin ayrılabilme ve bağımsız devletler kurabilme haklarını desteklediğini ilan eder.
20 Temmuz 1917'de Orenburg’da Zeki Velidi Togan başkanlığında I. Başkurt Kurultayı toplanır; Kasım 1917 Başkurdistan’ın bağımsızlık kararı alır.. Ocak 1918 Ukrayna'yı takiple Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Latviya ve Litvanya’nın bağımsızlık ilanla ederler.. 22 Mart 1918'da 'Müslüman Komiserliği’, Tatar-Başkurt Sovyet Cumhuriyeti kurma kararı verir. Ne ki karar 13 Aralık 1919’da Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından iptal edilir. Togan,il önce İstanbul'a gelir, daha sonra Viyana'ya gider;üniversiteye girer, doktorasını burada 1935 yılında bitirip, 1939’da Türkiye İstanbul'a geri döner..

Biraz uzun oldu ama bunları yazmamızın nedeni Togan'ın Viyana'da Avusturyalı nörolog psikoanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud'un aynı apartmanda üst kat komşusu olmasıdır.
Freud, savunma psikonevrozları, saplantılar ,fobiler ve histeri üzerine hastalarıyla görüşmelerini bu binada yapar. Üst katta yaşayan Togan'ın ayağında çizmelerle tahta döşeme üstünde sert adımlarla dolaşması Freud'un dikkatini dağıtır. Rahatsız olur, üst kata çıkar. Togan'la kısa bir sohbet yaparlar, ne yaptığını anlatır.. Çok farklı koşullardan gelmiş bir Türk için bunlar, psikiyatri, psikoanaliz gibi kavramlar deli saçmasıdır. Togan daha sonra bu olayı değişik şekillerde yakın çevresine anlatır..

***

Bugünkü yazıyı Bakunin'le başladık, onunla bitirelim : "Bir insanın özgürlüğünün bir başka insanın özgürlüğüyle sınırlandığı doğru değildir. İnsan, tümüyle hemcinslerinin serbest rızasıyla akseden ve tanınan kendi özgürlüğünce gerçekten özgürdür, onların özgürlüğünde doğrulama ve genişleme bulur. İnsan yalnızca eşitçe özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür; bir tek insanın bile köleliği tüm insanlığı çiğner ve herkesin özgürlüğünü etkisiz hale getirir. Herkesin özgürlüğü bu nedenle yalnızca herkesin eşitliği halinde gerçekleşebilir. Özgürlüğün eşitlikle gerçekleşmesi, hem ilkece hem de gerçekte, adalettir. Eğer insan ahlağının bir temel ilkesi varsa, o da özgürlüktür. Hemcinslerinin özgürlüğüne saygı duymak görevdir, onları sevmek, onlara yardım etmek, hizmet etmek ise erdemdir."
Tanrı ve Devlet isimli eserinden



(1)E.H.Carr, Karl Marks biyografisi,İletişim Yay. s 277-285
(2)Mikhail Bakunin,Reference Archive, İngiltere,
http://www.marxists.org/reference/archive/bakunin/index.htm
(3) Louis Althusser, Lenin ve felsefe, İletişim Yay.1989 çev.Erol Tulpar,Murat Belge,Bülent Aksoy, s41

***


1 Kasım Pazartesi; 2010
Psikolog Irving Kirsch, çok tehlikeli bir iş yapıp, bilimsel tıbbı sorguluyor
Çok bilmiş bilim dünyasının marjları,bireysel akla musade eder mi?


Bizlere yıllardır, depresyon durumundayken beyindeki serotonin miktarının düşük seviyede salgılandığı, antidepresanların ise serotonin miktarını artırdığı ve bu şekilde yarar sağladığı anlatıldı.

Fakat Avustralya’da gerçekleştirilen ve uluslararası saygın akademik bir dergi olan “Archives of General Psychiatry” (Genel Psikiyatri Arşivi) dergisinde yayımlanan bir çalışma, depresyondaki kişilerin serotonin miktarlarının düşük olması şöyle dursun, beyinlerindeki kimi bölgelerde, olması gerekenden iki kat fazla serotonin miktarına sahip olduklarını gösteriyor.


Öncü akademisyen-psikologlardan Irving Kirsch, plasebo, yani boş-etkisiz tabletlerin, antidepresanlarla aynı etkiyi yarattığını öne sürüyor. Her yıl dünyada milyarlarca dolar antidepressan ilaçlara harcanıyor.


Plaseboların ağrı, anjin, ülser, astım vb. durumlarda güçlü bir etkiye sahip olabildiğini zaten biliyorduk. Şimdi sıra depresyonda plasebonun etkisine bakmaya gelmişti, çünkü depresyondayken umudunuzu kaybedersiniz ve biliyoruz ki plasebolar umut verir. Yine de plasebo etkisinin büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüştüm. İlaç alan kişilerde toparlanma görülüyordu; bu herkesin beklediği bir şeydi. Fakat plasebo alan kişiler de kendini daha iyi hissediyordu –hem de neredeyse aynı ölçüde. İlaçla elde edilen gelişmelerin çoğu kesinlikle plasebo etkisiyle mümkün oluyordu.

'ilaçların büyük oranda plasebo olduğuna ikna etmenin en iyi yolunun, ilaç şirketlerinin kendi veri tabanlarını incelemek olduğuna karar verdim' diyor psikolog Irving Kirsch, devam ediyor : 'O zamanlar Connecticut Üniversitesi’nde çalışıyordum, dolayısıyla ilaçlar için ruhsat izni veren FDA’nın (Amerika Gıda ve İlaç Dairesi), en çok bilinen antidepresanları üreten şirketlerin ilaçları onaylatmak için yürüttükleri deneylere dair verilerini görmeme izin vermesi için yasada yer alan Bilgi Edinme Hakkı’nı kullandım.

Araştırmalarım sırasında bir şok daha yaşadım. İlaç ruhsat almadan önce yapılan denemelerin yarısından fazlası, çoğu ilaçlarla plasebolar arasında hiçbir fark olmadığını gösteriyordu. Ancak (ilaçların etkisizliğini gösteren) bu başarısız denemelerin büyük çoğunluğu yayımlanmıyordu.

Başka bir deyişle, antidepresanların faydası benim düşündüğümden bile daha azdı. Fakat ilaç firmaları bunu gösteren bulguları gizliyordu. Tahmin edersiniz ki, kimse bulduğum çarpıcı sonuçlara inanmadı.

Böylelikle insanları depresyondan çıkarmanın en iyi yolu hekimlerden gizleniyor, bu şekilde milyarlarca sterlin çöpe atılmış oluyordu. Dahası insanlar gerçek hiçbir faydası olmayan tehlikeli kimyasallara maruz bırakılıyordu.

2002’de yayımlanan yeni araştırmamda, çok bilinen SSRI grubu antidepresanlar (serotonin geri alım engelleyicileri) da dahil olmak üzere, tüm antidepresanların, plasabedon daha üstün olmadığı, kayda değer hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıktı. Bu kez bulgularım diğer bilim adamları tarafından oldukça ciddiye alınmış olsa da, psikiyatristlerin çoğundan yine rağbet görmedi. Hatta bir seferinde adı bilinen önemli bir psikiyatri kliniğinde konferans vermiştim ve kızgınlıktan deliye dönmüş psikiyatristler neredeyse salondan kovacaklardı beni. “Bu ne küstahlık!” diye bağırıyorlardı. “En iyi ilaçlarımızın işe yaramadığını nasıl söyleyebiliyorsun?”

Bunları okuduktan sonra sormak gerekmez mi, kapitalist pazarda dolaşan 'Bilgi'nin gerçeğinin değiştirilmemesi eşyanın tabiatına uygun, tıbbın önerdiği tekil şifa ise mümkün müdür?


***



Evrim ama, görüldüğü gibi değil..

Darwin çıkışlı bilimsel görüş ile, her şeyin bir anda yaratıldığını savunan dinsel görüş birbirinin karşıtı tezler savunuyorlar ki, uzlaşmalarına olanak yok.
Peki gerçek ne ; sıradaki aydından, okullardaki genç beyinlere 'evrim' nasıl anlaşılıyor..
Her iki kesime de bazı sorular sormak gerekiyor; ezberleri bugün biraz kurcalayalım..

Önce Darwincilere bir bakalım


Ansiklopedik bilgilere ve bu konuda bulunan materyallere bakarsak şu satırlar rastlarız : Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, İngiliz doğa tarihçisi Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Darwin, organizmaların evrim sonucu ortaya çıktığını ve organizmaların göz, kanat, böbrek gibi belirli bir amaca hizmet eden organlara sahip olmalarının yine evrimin bir sonucu olduğunu ileri sürdü. Darwin, kuramını doğal seçilim adını verdiği sürece dayandırıyordu. Ona göre türdeşlerine göre daha çok işe yarar özelliklere sahip olan canlılar (örneğin daha keskin görüşe sahip olanlar ya da daha hızlı koşanlar) hayatta kalma yarışında avantajlı duruma geçiyor, bu nedenle soyunu devam ettirme şansını artırıyordu.

Darwin 1831-1836 yılları arasını, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmişti. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başladı. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adaları'na vardı. Bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika'dakiler (anakara) ile kıyasladı ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetti.

Darwin burada, "başarılı nesiller sonunda, yeni bir türün, halihazırdaki bir türden yavaşça farklılaşarak oluştuğu" kanısına vardı. Doğal seçilim adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu

Darwin'in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturur:

Bir canlı popülasyonunda çeşitli karakteristikler mevcuttur ve bu değişken karakteristikler popülasyondaki bireyler tarafından yeni doğanlara aktarılır.
Canlılar ölenlerin yerine geçecek sayıdan daha fazla yavrularlar.
Ortalamada popülasyon rakamları genelde sabit kalır, hiçbir popülasyon sonsuza kadar büyüme göstermez.

30 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858'e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858'de, Alfred Russel Wallace, Darwin'e Darwin'in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seçilim üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859'da yayımladığı ünlü kitabı 'On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life/Yaşam Mücadelesinde Doğal Seçilim veya Avantajlı Irkların Muhafazası Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine' sayesinde Darwin'in adı Wallace'dan çok daha fazla duyuldu.

Darwin'in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.

1930'lar ve sonrasında, neredeyse bir asır önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji'nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin'in kuramının bütünleştirilmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir. Bu güncellenmiş evrim teorisinin adı "Sentetik evrim kuramı"´dır. Sentetik evrim kuramı´nın bügünkü bilimsel değeri hakkında kuramsal biyoloji uzmanı Theodosius Dobzhansky şöyle demiştir:

'Evrimin ışığıyla aydınlatılmadıkça, biyolojide hiçbir şey bir anlam ifade etmez!'

Devam Edecek


.

Not Defteri / 15-30 Kasım 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..

ABD, Ortadoğu'daki işbirliğini, kayıtsız esarete dönüştürmek için şantaj yapıyor..



Bir kurşun asker öyküsü bu; tabii ki ,sağol Bradley. Medyaya göre anarşist ruhlu Julian Assange, önemli bir iş yaptı, karaktersiz Amerikan şeytanına pabucunu ters giydirdi; sevinenlere katılmamak mümkün değil. Ne ki, acele etmeyelim, çünkü kurşun asker Bradley Manning'i de, isyankar Julian Assange'ı de yönlendiren, kırdaki Bin Laden'in karşılığını yeniden şehirde yaratan Neo-con sıfatlı iblisler örgütüdür; dikkat diyoruz..
Çünkü bu ikiz kuleler gibi bariz bir Amerikan Devlet tezgahıdır ki, kokusu yakında çıkar..

30 Kasım 2010; Salı
Bu kadar organize ve Amerika'nın istediği anda istediği kadarıyla işin içine katılacağı, bundan sonrada ekleyebileceği belgelerle yön verebileceği bir eylem, kaçarak saklanarak, parasız,mekansız ve yoğun iletişimsiz yapılamaz.
Ortadoğu ve Türkiye'nin merkezde olduğu bu Don Kişot hikayesi, bir Made in Amerika filmidir; aman dikkat..


Wikileaks sitesini kuran, son olarak ABD büyükelçiliklerindeki iç yazışmaları dünyaya ilan edip uluslararası toplumun tepkilerini çeken cesaret örneği Julian Assange'dır kabul ; ama bu gizemli/efsunlu hikayede anlaşılmayan birçok konu var..



Önce kısa bir internet tarihi : 1969 yılında ABD'de ülke çapında bir bilgisayar yapısı oluşturulup bu bağlantı üzerinden veri alışverişi sağlamak amacıyla Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından ARPANET isimli bir proje başlatıldı. 213 kullanıcıyla işe başlayan ARPANET ,1990'da dağıldı, 1991 de Minesota Üniversitesinde GOPHER geliştirildi. Gopher internet üzerinde veriyi bulmak ve almak için hiyerarşik, menü tabanlı bir method sundu. Bu araç sayesinde internete erişim daha da kolaylaştı.
1993 te Avrupa Partikül Fizik Laboratuarı (GERN), Tim Berners-Lee ‘nin geliştirdiği World Wide Web’ i (WWW) çıkarttı.
WWW, HTTP transfer protokolünü HiperText bağlarını kullanarak internette bilginin idare edilmesinin ve sunulmasının yapısını değiştirdi.
Veriler saniyede 45 Milyon bit ,Yaklaşık 1400 sayfa metin hızına ulaştı.
1993-94 de grafiksel web tarayıcıları olan MOSAIC ve NETSCAPE NAVIGATOR ortaya çıktı.Kullanım kolaylığı ve grafik arabirimi sayesinde bu tarayıcılar WWW’ i ve interneti herkes için daha cazip kıldı.
1995 de NFSNET omurgasının yerine VBNS ( yüksek hızlı veri omurga network sistemi) isimli yeni bir ağ mimarisi aldı. Bu mimari ağ servisi sağlayıcılarına (ISS), bölgesel ağlara (LAN) ve NAP ağ erişim noktaları eklendi.

Görüldüğü gibi başlangıçta da bugün de internet teknolojilerinin merkezinde ABD var; tüm bilgilerin depolandığı bir merkez Amerika. Şayet şalteri kapatırsa tüm dünyadaki bilgi aktarım hizmetleri durur; bu askerlikten bankacılığa tüm özel,tüzel kurumlarıyla uygarlığın çökmesi anlamına gelir..

Timsahın Gözyaşları..

Şimdi tüm dünya, WikiLeaks adlı internet sitesine sızan ve onun sızdırdığı Amerikan diplomatik yazışmalarıyla sarsılıyor; Bağdat'ta görev yapan 22 yaşındaki er Bradley Manning ile Serverman Julian Assange tam anlamıyla Robin Hood gibi bir halk kahramanı. WikiLeaks'in yarattığı deprem ise günlerce devam edecek görünüyor..



Ne yazık ki yazılanların aksine WikiLeaks, bir kahraman değildir; işbirliği yapan bir piyondur.. Amerikan propogandasına gerçek anlamda bir zarar vermeyen, belge yerine dedikodu üretip bölgede kaygan yeni bir zemin oluşturan tüm kanıtlar bunu gösteriyor.. Neo-conlar zenci başkan Obama'dan memnun değil; ABD, Ortadoğu'daki işbirliğini kayıtsız esarete dönüştürmek için şantaj yapıyor..

Dünya enerji yollarının kesiştiği yerdeyiz ; savaşların Avrasya bölgesinde olması neo conların planını bariz kılıyor. Hedefte yalnız bizler değil, Amerikan ırksal iktidarına karşı islama nisbeten yakın duran Obama yönetimi de var. WikiLeaks ifşaatından sonra dostluklar bozulup, rejimler devrilebilir, kaskatı koltuğa tutunan liderler değişebilir. Herkes birbirinin suratında riya ve inkarı görmeye hazır. Amerika yapacağını yaptı; düşmanlıklar tırmanıp, güvensizlik ortamı artacak. Ruslarla Türklerle Azerilerle, Araplarla, Almanlarla ve diğerleriyle körüklenen çelişkiler yeni belgelerle daha da derinleştirilecek. Medvedev ile Putin, Lübnan Kralı Abdullahla Filistinliler, Aliyev'le Erdoğan, Gül, Ahmedinecat, Olmart, Peres ve sıradakiler kafa kafaya tokuşturuluyor.. Sınırlı teslimiyet değil, kayıtsız koşulsuz esaret amacı. Amerikaya, İrandan Arabistana yeni bir tür politik söylem etrafında, sıfır sorunlu komşuluk ilşkileri referansına inat -asıl düşman- Amerika, yepyeni jelatininde açılmamış düşmanlıklar imal ediyor..

Bölgede kimsenin kimseye güveni kalmadı; bundan böyle yeni belgeler eşliğinde farklı bir mizan kurulacak görülüyor. Amerika yeni bir böl ve yönet siyasetini uygulamaya soktu ki, hedefte ise herkesten önce zenci başkan Obama ve Hillary Clinton var..

Bu göründüğü kadarıyla ABD merkezi yapısının içinde olduğu bir oyundur. İnternetin tüm aşamalarında kurucu olarak yer aldığı bu şemada , hali hazırda ABD'nin bilgi ve denetimi dışında bir müdahalenin söz konusu olamayacağını aşikardır..

Bugün NTVMSNBC'nin verdiği haberin başlığı şöyle 'Dünyayı sarsan WikiLeaks'in sığınağı! Soğuk savaş döneminde inşa edilen, son halini 2008 yılında alan 'Pionen', Stockholm'ün dışında ve yerin 30 metre altında...', haber devam ediyor:

'İsveç'te başka serverlara da sahip olduğu belirtilen WikiLeaks'in, İzlanda'da da serverları bulunduğu belirtiliyor. Norveçli VG Nett, ABD Dışişleri'ne ait gizli yazışmaları ifşa ederek dünya gündemini değiştiren WikiLeaks adlı internet sitesinin serverlarının bulunduğu sığınağa girdi. Server sağlayıcı özel şirket Bahnhof'a ait olan 'Pionen' Beyaz Dağlar data merkezine ziyaret geçtiğimiz aylarda yapılmış. WikiLekas ise, yerin 30 metre altında bulunan, silahlı kişilerce korunduğu ve her türlü saldırıya karşı güvenli olduğu ileri sürülen merkezden, geçtiğimiz Ağustos ayından itibaren hizmet almaya başlamış.'


Bunlar tek bir kişiyi, amatör gönüllü grup idealizmini aşan görüntüler.
Kısaca oynanan oyun, özgür öznenin eline verilmiş bir oyuncak, işe yaraması beklenen bir Amerikan devlet senaryosudur.
Bilgileri aktaran, istediği gibi yeni belgeler ekleyebilen Assange'in sınırlı anarşizmine yol veren de Amerika Birleşik Devletleri'dir..
Amerika 11 Eylül'ün devamında, dünyadaki yapılanmasını yeni bir prodüksiyonla sahneliyor. Yaydığı şaibeden yarar sağlayarak ve tehdit unsuru olarak istediği belgeleri ilave ederek, düzenine karşı çıkacakları sindireceği bir düzenek kurdu.
Amerika kendi çelik çekirdeği dışında çevresi dahil herkes için kaba bir tehdit oluşturuyor. İstediği anda, karşı çıkan yönetimlerin ipini çekeceği, defterinini düreceğini ilan ediyor; WikiLeaks ise kahraman değil ne yazık ki, işbirliği yapan bir piyon..

Bizden söylemesi; atılan her yeme sazan gibi atlayan medya ve liberal demokratlara dikkat diyoruz..

***


29 Kasım Pazartesi; 2010
Hande Şekerciler'den düşündüren heykeller


Biraz tesadüf oldu. Daha önce görmediğim bir mekan. Çarşamba günü sabah, çalışma masama, Bebek kahveye doğru farklı bir yoldan yürürken Galeri Selvin'le karşılaştım. Belediye Tesisleri'nin arkasında Arnavutköy çarşına doğru giderken hoş ahşap bir binası var. Ne yaptığını bilen, kavramını oluşturmuş bir sunuma sahip. Galeride Hande Şekerciler'in tel ile insani düğüm arasında parallelikler akla getiren heykelleri sergileniyor. Bir çakı ile çocuklukta sık başvurulan doğal biçimlendirme yöntemi, sanatçının elinden farklı bir uyuma, cümlesel ahengi olan bir rezonansa ulaşmış.. Mekana doluluk getiren telkari zenginlik , abartma ve ayartmalardan korunmuş diyebiliriz ama devamını bilmek/görmek gerekli. Broşürüne baktım, sanatçının biyografisini göremedim. Bu yüzden fazla bir şey söylemek mümkün değil. Mekanın mimarisi, tel'in nostaljisine eklenmiş; istencin dışında uyumla bitişmiş, birleşmiş. Göz ile telin teması önce kaba bir görme alanı, daha sonra tele dokunan onlarca yeniden biçimlenen algı serpiştirmesi oluşturuyor. Felsefi olarak derinlemesine girilecek malzeme, yüzey olarak gezinebilecek verimli bir zemin, günlük pratiği içindeki kavramı, işlevle ilişkilendirecek iyi bir kaide mevcut..


28 Kasım 2010 ; Pazar
İnsan, kavram yaratarak doğal zinciri bozar.


Bugün 'kavram' yaratma üzerine kurulan çağdaş sanat, felsefe gibi disiplinlerin, uygarlık şimendiferine kömür taşıyıp kirlilik oluşturdukları gözardı edilmeden yeniden sorgulanmaları gerçek anlamda cesaret ister.
Çizgi roman kahramanına taş çıkartırcasına bu sapkın mülkiyet ilişkisinin paranoyadan adını yazmaktan, basiretsizlikten ismini koymaktan aciz yazar ise, Perec gibi Nietzsche'ye topu atar ya da Deleuze gibi sıkıştıkça Kant'ın arkasına saklanır.. Tekrar edilen ezber ise, kabak tadındadır.

Nesneyi yerinden oynatan, özneyi sürgüne gönderen paralaks'da bilgi/bilim dahil her şey tahrip edilmiş, modern insanın ayakları altındaki eksen kaymıştır. Düş işçileri, duvarı mekanın dışında, amacından kopartarak yükseltmişlerdir. Nietzsche 'Bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi evladı' diyor filozoflar için.. Kendini bilmeyen bilgi, nedenini icat ederek kuran sofistikelojiye bel bağlamıştır. Yanılsamada, gerçeği oluşturan ana hâl, cevherini kaybetmiştir.
'İcat' ile 'buluş' kelimesi sözlükte birbirinin karşılığı olsa da , yeri geldiğinde farklı anlamlar yüklenebilir. İcada insan eli değer, içinde akıl vardır; bulmak ise bir canlının doğal güdüsüdür. Üreterek yaşamak yerine ,doğanın verdiğiyle yetinmek, baş kaldırarak değil, yeryüzünün senkronize titreşimine uyum sağlamak insan soyunu devam ettiren en büyük buluş olacaktır.. İnsanın doğasıyla buluşması için, mantıksal düzlemde birbirini takip eden 'icat' olgusunu terketmek, diğer canlılar gibi gereği kadar tüketerek ve mülkiyetsiz yaşamak esas olmalıdır. Deleuze 'felsefe, kavram yaratma sanatıdır' diyor. Peki ,kavram yaratırken, kaybettiklerimiz nelerdir? Deleuze buna bakmadan Kant'ın eteklerine sarılıyor, şöyle diyor ' Kant der ki, mekan ile zaman alıcı olma halimizin biçimidir. Oysaki kavram, bizim dolaysızlığımızın, kendilendiğimizin halidir; etkinlik, faal olma halimizin biçimidir' (Kant üst.4 ders s 42) Yani mekana uyan zamanı yaratmak için zamanı yeniden yaratmak lazımdır diyor Kant'ın perdelediği dahi feylesof Gilles Deleuze. Haksız değil; insan bunları oluşturmadan, bu birlikteliği oluşturmadan düşünemez. Bir eylem aracı olarak 'düşünce' oluşamaz. Bu defa da biz direkt Kant'ın 'Bizi Düşünmeye Çağıran Nedir?' başlıklı metnine bakalım. Şunu söylüyor Aydınlanma'nin oyun kurucu önder öznesi : "'Düşünmek ne demektir? sorusu öncelikli anlamda düşünülmeyi isteyeni sorar. O bize ne üzerine düşünülecek bir şey, ne de yalnız kendisini sunar; fakat öncelikle bize düşünceyi ve düşünmeyi verir. O bize düşünceyi kendi asli kaderimiz olarak emanet eder ve böylelikle bizi düşünceye bağlar"
Kant, düşünceyi insanın karabasanı olmasa da vazgeçilmez kaderi olarak tanımlarken, üç adım sonrasını doğal olarak kestiremiyor; nasıl kestirsin ki Marks bugüne, ikibinlere aynı çelişkileriyle kapitalizmin ulaşacağını, her ideolojinin vazgeçilmez temel argümanı olarak kendisinin tetikçi katalizör olarak kullanılacağını tahmin eder miydi?
Gelinen noktada Marks ile doğaya karşı mücadeleye devam edip sanayileşmek de var, Marks ile boyun eğip, yeryüzünün sanayileşmiş çehresi değil ama doğal çevresiyle barış yapmak da var; buna ekolojik bilinç diyorlar. Düşünce bu; kendini olduğun gibi kabul etmek de, durumu red edip farklı sosyal bedenlere bürünmek de onun eseri..
Üretimin yüceltilmesi, sınıfsal figürlerin baskınlaşması 20. yüzyıl sanat ve siyasetinin önemli metaforudur. Mahşeri dekupajların bilime eklenerek tarihi materyalizme yön vermesi,ufku ve ütopyası kaybolsa da, yeni bir kader çizgisi icat etmeye çalışan insanoğlunun, kendi yazgısının teorisini oluşturmak arzusu anlaşılır olmasına karşın tarihselliğiyle ironiktir. Sömürünün ve üretimin ideolojileşmesiyle birlikte, en büyük idealler, insana ,tüm canlı yaşama ,yeryüzüne karşı girişilen komplolarla en büyük alçaklıkları maskeleyen birer kamuflaj olmuştur insanoğlunun tarihi boyunca..

Doğanın ise tarihi yoktur..


Proudhon,insanoğlu için 'mülkiyet olanaksızdır, çünkü despotluğun anasıdır' der..
Yanlış tarih, insanın doğasına, doğanın yekpareliğine karşın, istila kültürü içselleştirilerek küstahça yazılmaya başlar.. Toplum ikna edilir ;geçmiş oluşur, gelecek karartılır..


Friedrich Wilhelm Nietzsche 'nin araladığı kapıda doğaya teslimiyet değil, insani aklın, bu durumu yaratan kurumlara duyduğu tepki vardır . Şöyle eleştirir kendini yaratan Hristiyan felsefesini : 'Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalıdırlar. Bu, bizim insan sevgimizin ilk kuralıdır. Onlara bu konuda yardım edilmelidir. Bir günahtan daha zararlı ne olabilir? Zayıf ve hasta yapılı olanlar için bir anlayış: "Hristiyanlık!' Bunları Nietzsche'nin ağzından duyduğumuzda acaba doğaya teslim olmak, doğal seleksiyon yoluyla neslin devamını, sağlıklı olanın yaşam mantığıyla savunuyor mu derken karşımıza farklı bir cümle ile ikircikli bakış çıkar. 'Hristiyanlık gibi gerçeklikle ilişkisi olmayan, gerçeklik gelir gelmez uzaklaşmak zorunda olan bir din, doğal olarak dünya hikmeti'nin, yani bilimin düşmanı olacaktır' der.

Bireysel zeminde, bunalan toplum katmanlarınca Nietzsche, Kafka, Camus ne kadar sevilirlerse sevilsinler, topluma önerdikleri doğru bir çözüm önerisi, sağlıklı bir metodolojisi yoktur hiçbirinin. Onların mantığı, kapitalizmin düz mantığıyla birlikte kıpırdar; sonuç ise kaostur..

Doğal düzlem farklı, mantıksal düzlem farklı; birinde sonsuz,uyumlu bir zincir var, diğeri bölük pörçük parçacıklardan oluşuyor..

Claude Levi Strauss kült kitabı Yaban Düşünce'de şöyle söyler ' Doğa kendi başına çelişkin değildir. Ancak içinde yer alan insan etkinliği açısından çelişkin olabilir. Çevrenin özellikleri, şu ya da bu etkinlik türünün tarihsel ve teknik biçimine göre değişik anlamlar kazanır. Öte yandan, kendilerini anlaşılabilir kılacak tek şey olan insan düzeyine yükseldikleri zaman bile, insanın doğal çevreyle ilişkileri birer düşünce nesnesi rolü oynar. İnsan onları edilgin bir biçimde algılamaz hiçbir zaman. Önce birer kavrama indirdikten sonra, onları işlemeye başlar; bunlardan birer dizge çıkakartmaya çalışır. Bu dizge de önceden belirlenmiş birer dizge değildir. Durumun aynı olduğunu varsaysak bile, birçok dizgeleşmeye açıktır. (..) oysa bu olgular söylenenlerin doğal düzlemde değil, mantıksal düzlemde yer alan gerçekleri açıklamak için, araç olarak kullandıkları şeydir...'
İnsanlar var olma araçlarını üretmekle, maddi yaşamlarını üretirken, göz ardı edilen
kapitalizmin bir mitoloji olarak abartılmış üretim performansıyla kendi karşıtına dönüşerek, maddi yaşam alanlarını tüketen dizginlenemez bir kolektif bilinci doğurmuş olmasıdır; olağanüstü hal Benjamin'in dediği gibi kalıcı olmuş ve insan zihnine sinmiştir..
İnsanın bir sıçrama yapıp tüketim olgusunu sorgulaması, üretim araçlarını savaş baltaları gibi toprağa gömmesi ise, şimdilik hiçbir ideolojinin kitabında yazmamaktadır..



27 Kasım 2010 ; Cumartesi
Hiç boyun eğer mi insan? diyor TKP 90 kuruluş yılında.
Ne ki, insanın dünyada tutunup yaşaması için ,yeni bir sıçramaya ihtiyacı vardır ; türü sürdürmek adına asıl devrim bu durumu, doğanın dilini, lisanını anlama siyasetini kurabilmek, ideolojisini yeniden yaratabilmektir.. Bu ise aynı gemide yolculuk eden tüm insanoğlunun ortak paydası, vazgeçilmezi,ütopyası olmalıdır.


İnsanın doğaya boyun eğmemesi yalnız sol değil, tüm siyasi yapıların temelidir. Sanayi devrimiyle birlikte gelen aydınlanma felsefesi, gökyüzünün erkini, yeryüzündeki akıl ile bilim felsefesine bağlamış, konunun devamında her siyasi yapılanma değişik önerilerle kitlelere farklı öneriler sunmuşlardır.

Amaç insanlar için yaşanılacak daha güzel adil bir dünya düzenidir. Bugün, Türkiye Komunist Partisi (TKP) 90. kuruluş yıldönümünü, "Hiç boyun eğer mi İnsan?" temasıyla kutladı. Platon’un , sefiller ,fakirlerin ve avukatların olmadığı çok az yasanın olduğu Devlet'ine, Thomas Morus'un Ütopyasından, henüz sevimli bir devken annesinin kucağından düşerek dünyaya gelen Francois Rabelais'ın Gargantua'sına , William Golding'in Britanya İmparatorluğunun kötü yanlarını atarak ıssız bir adada iyi insanlarıyla düşsel olarak kurduğu Sineklerin Tanrısı'na, Farabi'nin medinetü-l fazıla'sına,Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi'ne, yüzlerce özlenen yönetim örneklemesi vardır. Cennetin yeryüzündeki karşılığının gerçeğini yaratamasa da, düşünü kurmaktan kendini alamaz insanoğlu. Bazen rüyalar kabusa dönse, karabasanlar bütün ağırlığıyla ütopyanın ayaklarını bastığı toposu/topografyasını işgal etse de insani bir durumdur bu, vazgeçilemez.. Ütopyanın karşıtı Distopyadır. Ansiklopediler konuyla ilgili şöyle yazar 'Distopya olumsuz ütopyadır Totaliter ve baskıcı toplumları ifade eder. Devamında şunlar örnek olarak sıralanır : Jack London'nın The Iron Heel’i, George Orwell'in 1984’i; Aldous Huxley'in Brave New World’u; Anthony Burgess's A Clockwork Orange; Alan Moore's V for Vendetta; Margaret Atwood's The Handmaid'ın Tale; Evgenii Zamiatin'nın We’si; Ayn Rand'nin Anthem’i; Lois Lowry'in The Giver’ı; Samuel Butler'ın Erewhon’ı; Chuck Palahniuk'un Rant’ı ; and Cormac McCarthy'ın The Road’ı;Fatih Kerim'in Fetih'i ..Bir başka düzlemde Matrix vd..

Daniel Defoe'nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ve bazılarınca ilk İngilizce roman olarak nitelendirilen kitabı ıssız adadaki Robinson Crusoe ise farklı tekil bir öyküdür..

Hiç boyun eğer mi insan? sorusuna ise bizim şerh koyduğumuzu burada bir kere daha hatırlatalım. Yeryüzünü tüketen 'insani akıl' dır diyoruz. Sol, şayet yeni ve sürdürülebilir öneriler oluşturmak istiyorsa, üretimden doğan gücün haklılığını ve haklarını savunurken, tüketim ideolojisinin de eleştirisini- ezberin üstünü bir kalemde çizerek, ya da hayat ile hayallerin yerini gerçek olanla değiştirip, bilgiyi güncelleştirerek - yepyeni bir zeminde yapmalıdır..

İnsanlığı sürdürmek, üretim araçlarını ele geçirerek değil, üretim araçlarından özgürleşip, doğal olmayan tüketimi yok ederek ancak mümkün olacaktır..
Bilinen ezberin aksine ne Homo Erectus, ne de Neanderthal evrimleşerek Homo Sapiens olmamıştır. Modern İnsan, türevleri içinde bir sıçrama gerçekleştirerek 75 bin yıl önce doğmuştur. Yaşaması için de yeni bilinç sıçramalarına ihtiyacı vardır ki türü sürdürmek adına asıl devrim bu durumu anlamaktır..
Doğaya boyun eğmek ise, uyum demektir..


25 Kasım Perşembe; 2010
Hayat karşıtlıkları, çelişkileri, düşmanlıklarıyla anlamlı, uzlaşmazlıklarıyla değerlidir.
Yaşamın diyalektiği insanı, yeni zamanlara bunlar varsa taşır..
Patronlar olur, işçiler ortaya çıkar; 'o, meta değişimi konusundaki ebedi yasalar uyarınca hareket eder' der Marks( Kap. 1/209)
Bu hayatın şifresidir; aksi ise, akıldan uzak mistizmdir.


Koleksiyon/erler..

Walter Benjamin 'erkenden uyanıp güneşin doğuşunu elbiselerini giymiş halde karşılayan insanlar, gün boyunca başlarının üzerinde bir hâre taşırlar' der. Sanatın dünyayı değiştirme, yaşanılır bir yer kılma amacı, araçsal varlığının taşıyıcıları/arayüzler, koruyucular olmadan gerçekleşemez...


Yapısalcı açıdan bir okuma parçası olarak resim yüzeyi (veya sanat nesnesi) kendi ekonomik edinimi/itilimi olarak ancak kendinin tecimsel yorumuyla çevrelenir. Esere statü kazandıran toplumsal düzendir ; şalter, kilit ve marjları taşıyan ikonografi, hiyerarşik yapıyı güdümleyen göstergeler panosudur . Edinim, belli mekanlara/kasra ihtiyaç duysa , kast'ın elinde olsa da, sanat eseri, tecride kadar sürede kendi etki alanını oluşturur. Görsellik , üretim, sınıfsız/zümresiz bir toplumun hizmetindedir. Gerçi sanatın değiştirmek istediği kocaman bir dünya vardır. Ancak gücü ,-(ekonomik veya ideolojik)-katılımı, ihtimaliyle sınırlıdır. Yani sanat nesnesi ancak ,satın alınabildiği, değişim değerinin bedeliyle kanlandığı oranda yaşar/solur, vardır ve güçlüdür. Bunun için kanallar,mecralar,arayüzlere, dört koldan tanıtım gerekir. Dört kollu, tahteravan da olabilir, tabut da. Adamı vezir de, rezil de yapan bir anomalik mimari, açılan paragraflar eşliğinde kurulan kapan, çirkef bir düzen vardır. Ne ki, spekülatör ile müzeci, galerici, koleksiyonerler birbirinden çok farklı ahlaki pozisyonları ve misyonları olan toplumsal yargı odaklarıdır..
**
Burada bir arayüz belirmeye başlar ;şekillenir. Yaratılışı itibariyle sanal olan sanatın mütemmimi/tamamlayıcısı, fizyolojik/ontolojik varlığının yüklenicisi/kavuşturucusu, hamilenin ceninden insana giden öyküdeki taşıyıcısı, sanatçının ruh ikizi olarak toplayıcı/toparlayıcı olan 'koleksiyoner' bedenlenir. Zorunluluklar bir misyonu var eder/yaratır. Keynes'in görünmez eli devreye girer.


Koleksiyonerler, dünyada sesini duyurmaya çalışan,var olma savaşı veren sanatçıların yol arkadaşları,inanmış yoldaşları olarak sanatla birlikte vücûd bulurlar..


Sanatçı/koleksiyonerin doğumu birlikte olur. Geçen yazımızda bahsettiğimiz üzere, toplaycıların , seçtikleri resim bazında olduğu kadar , yoldaşlık yaptıkları sanatçıyla da anılacak birliktelikleri , sanat tarihinde dipnot olarak kayıtlara geçer.

Spinoza Etika'da fikirlerden (idea) ve buna tekabül eden bedenler ve cisimlerden (corpora) bahseder. Tutkularla gerçekleşebilecek her şeyin akıl yoluyla da gerçekleşebileceğini söyler.
Bedenler isteği temsil ettiği kadar 'aklı' da simgeler; cisimler ise aklın üstünde dolaşan arzu nesneleri,tutkun olunan farazi gerçek,düşsel paranoya,yani gönül verilen sanat eseriyle eşleşebilen kurgular oluşturabilir.
Eski dönemlerde mezarlıklar şehrin, koleksiyonlar yaşayanların sınırlarını gösterirdi. Kitap ve oyuncak koleksiyoncusu Scholem'ü unutmadan, Eduard Fuchs üstüne yazdığı metne bakarak Benjamin'de şöyle bir pasaja rastlarız : 'Sanat, bütün esasi öğeleriyle verili bir sosyal durumun idealize edilmiş maskesidir. Çünkü her baskın siyasi ve sosyal durumun, varlığını gerçeklendirebilmek için kendini idealize etmeye zorlanması ebedi yasadır.' Yani boy aynası her gönül evinin özne-nesne birlikteliğinin tercümanıdır ki, malikanenin varlığının değersel zenginliğinin ölçü karşılığı kültürdür.
Yatırım yapan koleksiyoncular,müzeleriyle bellek oluşturan,çağdaş Türk sanatının koruyucuları , kurdukları,inşa ettikleri çağdaş sanat tapınakları,ibadethaneleriyle Türkiye'nin görsel kültürünün yaşayan tanıkları ,olayların birebir şahitleri olarak ulusal tarihimizi işte şimdi,tam da bu anda yazmaktadırlar.


Gelecek kuşaklara aktarılacak bu uzun romanda yer alan sanatçısı, galericisi,yayıncısı, koleksiyoneriyle hepsinin ortak hikayesidir bugün yazılan. Onlar dünyamızın aynı zaman dilimini birlikte yaşamış, kavgalarını vermiş, birlikte tarihlerini ve kutsallarını oluşturmuşlardır. Saklı olan değil ama yazılan, kayıtlara geçen 'sanat tarihi', sanatçıdan çok, ona yön veren koleksiyonerlerin eseridir.

Gerçi sanat 'red' ederek ilerler; akademik eğilimler ve müzeler bu reddiyeleri biriktirerek, kabul ederek toplumsal bilinci oluştururlar.
Ortaya çıkan çelişki, insanlığın kuruluş,gelişim şemasıyla ilgilidir.
Bu şema,işçi/patron, köy/şehir,bilgi/inanç, uyku/uyanıklık, ruh/beden gibi karşıt/antagonistik ama mutlaka biri varsa, öteki de olan bir dengenin taraflarını belirler.

Bu toplumun içindeyken, çelişkileri kuşbakışı görmek mümkün değildir. Ancak zaman/mesafe an'a anlam verir. Benjamin'e dönersek şöyle der : ' Doğal olarak ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir toplum, bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen şudur : Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılabilir nitelik kazanmıştır.'

Sanat camiamız, dünyadaki sanayileşmenin evrime bağlı sosyolojik yapılanmasının kültür endüstrisiyle üretimsel bağını/paralelliğini umursamamış ve (toplumcu sanatın değinmeleri dışında) bu birlikteliği çoğu zaman kuramamıştır.
Ne var ki buna rağmen, Türkiye'nin yerel eşrafı tarafından yaratılan mizansen ve senaryoda ,ulusal kültür endüstrisinin biraz da takıntılar ve ancak denildiği gibi gıpta ederek/özenerek/taklit ederek ve buna bağlı rakipleşerek üretebilmenin paradoksunda, yerel değerlerini eşsizce yeniden kurgulamış, özgün davranış kalıplarıyla, diğer ülkelerdeki meslektaşlarının zihin coğrafyalarına pek de benzemez kolektif bir bilinç üretebilmiştir.

Aynı Fransız,İngiliz,Amerikan veya Rus piyasasının biricik ve özgünlüğü gibi bu , Türkiye ekonomisinin farklı meşrep ve taklit/montaj kültürünün dünyadaki doldurduğu boşluk kadar önemli bir rezerve neden olarak/doldurarak, eleştirilemeyecek birikim/farklılık ve faydaya neden olmuştur.
Enerji yollarının kesiştiği, siyasi istikrara dünyada Türkiye açısından her zamankinden çok ihtiyaç duyulduğu bu zamanda ekonomideki verimlilik sanat piyasasına da yansımış, kambur heykelci ile Davut'un öyküsündeki gibi ürettiğinin ses vermesini, seda uyandırmasını bekleyenler olarak koleksiyonerler ve galericiler artık sonunda bu pazarda derinden de olsa bir ses, uğultu duymaya başlamışlardır.


Marifet iltifata tabidir. İltifatsız marifet zayidir. Ya da Doğançaylar'dan Baraz, Eczacıbaşı, Muammer Kırdök ve diğerlerine ; çarmıhı sırtlanan mesenlerin/mesih ve inananların önemi üzerine..


Yerel toplayacılarımız, koleksiyonerler, Sotheby,Christie's ve diğer müzayede salonlarında milyon dolarlarla alıcı bulan sanatçıların koşuya ilk başladıklarında yanıbaşlarında,omuz hizalarında apoletleri,madalyaları,ünvan/şan şöhretleri,kimseleri yokken, hem işveren hem dost ve suflör olarak bu yerel piyasanın önce akıllı ,sonra inanmış müteşebbisleri olarak yer almışlardır.

Tanrının halifesi,yeniden yaratanı olan sanatçının inanmışları,mesenleri,bazen karanlıktaki gözü veya iz sürücüleriydiler .
Bir üretici olan sanatçı ile 'müşterisiz eşya nafiledir' diyen piyasa ekonomisi arasındaki zorunlu ilişkinin sonucuydu bu birliktelik.
Sonuç itibariyle dinsel metinlerde belirtildiği gibi 'insan acz içinde ve muhtaçtır; 'esfel-i safilin'e çakılmıştır.
Yani tüm bireyler, bir taraftan tüketirken bir yandan da (sanatçıda da olduğu gibi) üreterek tekamülünü sürdürmek zorundadır . Bu da, iş/işçi/işveren ilişkisini tüm toplum kademelerinde vazgeçilmez kılar.

Karl Marks Kapital'in 1. cildinde bu karşılıklı bağımlılığı şöyle tarif eder; "Kapitalist üretimin büyük güzelliği şuradadır;(..) emeğin arz ve talep yasası doğru çizgi üzerinde tutturulur,ücret salınımları(..) doyurucu sınırlar içine alınır, emekçinin kapitaliste toplumsal bağımlılığı, bu vazgeçilmez koşul güvenceye alınmış olur" 1/788


Koleksiyon/erler olmasa, sanat yapıtı dünyada cürmü kadar yer tutar..


İsimleri bazen Ambroise Vollard, D.H. Kahnweiler veya Leo Castelli, Peggy Guggenheim, Mary Boone, Daniel Tamplon veya Bülent Eczacıbaşı, Murat Ülker, Yahşi Baraz, Nahit Kabakçı da olsa heyecanları, yaşamları ve tutkuları benzer,misyonları aynıdır ; kaderleri, inandıkları sanatçılarla paralellikler gösterir ve sanatın, sanatçının yaşayacağı havayı, üstünde duracağı toprağı/binayı bu eşsiz oyun kurucular inşa ederler.

Açık pazarlama yöntemi ile fiyatı yükselten spaülatörle inanmış koleksiyonerler arasındaki fark ise dağlar kadardır ve şimdilik bu yazının konusu değildir. Son yıllarda Türkiye'yi etkisi altına alan kitchleşmiş globalizmin performans görüntüleriyle başta Sotheby's, Christie'nin manipülasyonunda yaratılmaya çalışılan Türk sanatını dünyaya açma girişimleri ,önemli handikaplar içermektedir.

Bizim anlattığımız öykünün bir tarafını sanatçılar oluştururken, bir tarafını da bu dengeyi oluşturan 'toplayıcılar' yani koleksiyon/erler dengeler.


Bunlara eklenebilecek büyüğünden küçüğüne yüzlerce toplayıcı, koleksiyoner, entellektüel daha vardır; biliriz.


Bugün basında gördüğümüz bazı isimler öne çıkmaktadır. Kemal Bilginsoy, Emel Orhan Karadoğan,Suna Erdoğan Tanaltay, Nezih Barut, İbrahim İper, Erdoğan Demirören, Sema Barbaros Çağa, Demet Cengiz Çetindoğan, Leyla Cengiz Akıncı, Yunus Büyükkuşcuoğlu, Lucien Arkas, Ömer Koç, Ebru Özdemir, Dr.Vural Solok, Mustafa Taviloğlu, Muammer Kırdök, İpek Ahmet Merey, Dr.Bülent Karadağ ve diğerleri.. Türkiye sanatının geleceğe taşınan inşa sürecinin temel taşlarına eklenecek yüzlerce ad daha vardır...

'En büyük hayalim çağdaş sanat merkezi kurmak' diyen koleksiyoner Ebru Özdemir ilave ediyor : 'Esas anahtar kelime emek. Emek olmadan hayatın hiçbir alanında gelişim olmuyor.' Özdemir ,işin sırrı, halvetin hikmeti, bereketin şifresini çözmüş ; gerisi teferruat..

Toplumsal işbölümü içinde herkes kendi gerçeğini, rolünü, öyküsünü yaşamaktadır.

Bu birlikte oynanan bir oyundur. Onların isimleri dünya sanat tarihinde ,doğrusu yanlışıyla sanatına inandığı sanatçılarla yanyana hatırlanacaktır.


***


22 Kasım Pazartesi; 2010
Avrupalı olmak ya da sarı saçlı zenci gibi durmak..






Mimari fotografın büyük ustası Julius Shulman'ın yüzüncü yaşı

On ekim 1910'da doğan Julius Shulman,tanrının şanslı kullarındandı; iyi ve uzun bir ömür yaşadı. 99 yaşında 15 Temmuz 2009'da öldüğünde dünya fotograf tarihine geride iyi anılarla dolu renkli bir sayfa bıraktı.
Modern mimarinin çizgileri onunla sevimli kılınmıştır da diyebiliriz..
İlk kamerasını aldığında 23 yaşındadır. 26 yaşında mimar Richard Neutra ile çalışmaya başlar. Makina seçimini nisbeten daha az iddialı bir kamera olan Eastman Kodak yönünde kullanır. Shulman, 70 yıldan fazla sürecek olan kariyerini bir mimari belgeselci olarak sürdürmüştür dersek de bu eksik bir tanımdır. Ama ne mimari baheneydi onun için, ne de fotograf. İki parça arasına konulan bağlantı elemanı gibi Shulmanla birlikte tamamlanan estetik zincir, dünyanın Amerikan lüksüne öykünme dönemine denk gelmiştir. Şanslı kullardandı dedik; iletişimin Avrupa'yı aşıp okyanus ötesindeki moderniteye eklemlenen yaşam tarzından doğan bu yeni oluşumdan, kıskanılan kavramdan, türdeşleri arasından sıyrılıp özgün stilini dünyaya gösterme olanağını buldu..
Fotoğraflarıyla çeşitli ödüller kazanan Shulman, ayrıca Amerikan Mimarlık Enstitüsü’nün ömür boyu onur üyesi olan tek fotoğrafçı üyesi olarak bilinir.

Bu Avrupalılar rezil ırkçı önyargılara sahip, ortalığı karıştırıp, sütten çıkmış ak kaşık gibi kenarda öğüt vermeyi seven adamlardır. İstisnaları var mıdır ; bana rastlamadı. Julius Shulman, ırkî durumundan nasiplenen bir öncelikle kendini gösterme imkanı bulmuştur. Mimari yapıların Haman'ı, yeryüzü meslek tanrılarının en çok müridi olanı Le Corbusier ise, Julius Shulman'ın doğduğu yıl İstanbul'a yaptığı ziyarette Türkiye'yi 'Sinsi saldırılar ve fesatlar ülkesi' olarak(1) tanımlıyordu.


Avrupalı farklı olanı sevmez; 'demokrasi' yalnızca lügatta bir sözcüktür. Bir başkasında kendi örfi/dini,kültürel suretini bulmak ister; kendinden kabul edebilmesi için, köpekler gibi iz sürer, ırkının kokusunu arar. Kendinden'leştiremezse ısırır,hırlar,taciz ve rencide eder. Rönesans'ın İtalyan mimarları Floransalı Filippo Brunelleschi, Donato Bramante, Andrea Palladio önemlidir ama Doğulu Mimar Sinan ona bir şey ifade etmez. Corbusier devam ediyor : "Sayılamayacak kadar çok kervansarayla yüz kadar camii yapmış olan o adamın elinden çıkmış bu heybetli camii" (de dahil oluyor e.ç.g) "Bursa Camii dışında ,Osmanlı ülkesindeki bütün camiler iğrenç, tiksinti veren ve isyan ettiren boyalı bir bezeme tarzının darbesini yemiş gibiler. Bu camileri sevmek için hem çok çalışmak, hem de sevmeyi istemek gerekiyor(2)"


Julius Shulman'ı sevmek için de Avrupa'yı anlamak, Amerikan hayat tarzına hayran olmak belki de gerekir. Ama bu konuları bizler o kadar ılık suda haşlanan kurbağa gibi içselleştirdik ki, artık bir başka şekilde düşünme becerimizi kaybettik; Le Corbusier'yi, İstanbul'u şimdilik bırakıp Shulman'la devam edeilim..
Özellikle siyah beyazda, mimari yapının görsel dinamiklerini yeniden yaratmış, farklı bir tür oluşturmuştur . Çekmiş olduğu fotoğraflarıyla mimari fotoğrafçılığa yeniden hayat veren, bağımsız görüntülerin ayrı bir kategoride değerlendirilip farklı bir fotoğraf dalı olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Çağın Le Corbusier'le başlıyan inşalaşma sürecinde beton ve çeliğe ruh verme mücadelesinin girdabında modern mimarinin çizgilerini, kıvrım kıvrım hatlarını ortaya koyarken ,Amerikan yaşam tarzının vizyonunu farklı bir duyarlılıkla bu sürece ekledi..

Shulman’ın kişisel portfolyosunda Rudolf M. Schindler, Gregory Ain, Frank Lloyd Wright, Charles Eames, Raphael S. Soriano, John Lautner, Eero Saarinen, Albert Frey, Pierre Koenig ve Harwell Haris gibi çağdaş Batının önde gelen mimarlarının eserlerinden fotoğraflar bulunur.

Shulman’ın herkes tarafından kabul gören bir eseri de 1960 yılına tarihlenen 'Case House Study'dir. Fotografta geri planda Los Angeles’ın karanlığı delen ışıklarının mimari mekanla karıştığı teras odada iki kadın görünür. Akvaryum ve kadın imgesiyle bu fotoğraf, şehir, uygarlık, yükselen değerler , yeni dünya gibi metaforlara zemin oluşturur..


(1-2) Le Corbusier, Şark Seyahati, İstanbul 1911 İş Bankası Yayın.Çev. Alp Tümertekin, Sayfa 77,81,113
***



Impermanence / Süreksizlik
Arslan Ahmedov, Haner Pamukçu,
Jean Christophe Sartoris, Veneta Zaharieva
2 Aralık- 29 Aralık 2010


DAİRE, iki Fransız ve iki Bulgar fotoğraf sanatçısının bir araya gelerek hazırladıkları “Impermanence” adlı sergiye Cihangir galerisinde 2-29 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.
Sergide Veneta Zaharieva, Arslan Ahmedov, Jean Christophe Sartoris ve Haner Pamukçu fotoğraflarıyla süreksizliğin ve "kalamayışın" kaçınımazlığıyla yüzleşiyorlar. Gerçeğin düşe imrendiği, varoluşun hiçliğe öykündüğü bu geçiş serüveninde labirentin giriş ve çıkış kapılarını aynılaştırırken sanatçılar tozlu raflardaki küf kokulu geleneksel fotoğraf tekniklerini kullanarak “tutunamayışı” değil de, artık “tutunmayışı” öykülendiriyorlar.
2, 3 ve 4 Aralık tarihlerinde ise Veneta Zaharieva, sadece randevu ve sipariş üzerine, bu sergi için galeri içinde geçici olarak inşa edilen stüdyosunda collodion tekniğiyle portre çekimleri gerçekleştirecek. Collodion ilk kez 1851 yılında Frederic Scott Archer tarafından kullanılmış fotoğraf literatürüne “wet plate” adıyla geçmiş ve genellikle aluminyum plaka üzerine çeşitli kimyasallarla baskı yoluyla üretilen bir fotoğraf tekniği. Dileyenler gün ısığında bu plakaların üzerinde yavaş yavaş beliren portrelerinin bu sihirli oluşum sürecini ve collodion banyo tekniklerini izleyebilirler. Örneklerini sanatçının web sitesinde daha önce üstünde çalıştığı “Bulgaliens” projesi linkinde görebilirsiniz.
Katılan sanatçılar hakkında detaylı bilgi için:
www.venetazaharieva.com
arslanahmedov.blogspot.com
www.jcsartoris.com
www.hanerpamukcu.com

“Impermanence”, 2 - 29 Aralık 2010 tarihleri arasında Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Cihangir'de görülebilir.
Program:
Yer: DAİRE Cihangir
Adres: Akarsu Cad. Şimşirci Sok. Santral Apt. No: 11/1 Cihangir Beyoğlu İstanbul
Sergi: Impermanence
Sanatçılar: Veneta Zaharieva, Arslan Ahmedov, Jean Christophe Sartoris, Haner Pamukçu
Tarih: 2 - 29 Aralık/ 2 - 29 December
İletişim: 0212 244 12 68 ve 252 52 59

***


2o Kasım Pazar; 2010
Necmiye Gönenli'den 30 Yıllık bir portre


Hiçbir şeyim yoktu, her şeyimi aldılar diyor şair. Resmi, nedendir bilinmez kaybetmişim. Kurşini çelik mavisi ; 12 Eylül günleri. Tünel'deki taş binada soba başında oturmuşuz Avni Arbaş, Hayati Asılyazıcı, Şahap Balcıoğlu ile yeni çıkan Yazko'nun Somut Gazetesi elimizde, oturmuş tartışıyoruz. Ufuk Suçsuzer'le Murat Bardakçı sobanın başında ayakta; ellerini ısıtıyor. Taş bina; korlaşmış kömür dışında her yer ayaz. Kenan Evren Polonyalı ressamın tablosuna bakıp , 'bu resmi ben de yaparım' demiş. Nereden bileceğiz generalin sahiden söylediğini. Asılyazıcı genel yayın yönetmeni, Balcıoğlu ile ben Somut'un yazarıyız. O ara içeri Necmiye girdi. Elinde yukarıdaki resim. Uzun yıllar masamın kenarında durdu.
20'li yaşlarında bir filiz, mavilik içindeki bir siluetti Necmiye ; 12 Eylül karanlığında yüzü aydınlık, tebessümü meltem, duruşu onur, çizgileri umuttu.. 'Bu resimde görünen suretin ötesindeki siret anlatma çabasıydı' diyor yıllar sonra ; ekliyor ' gördüm ki, benim ruhumdan böyle yansımış.' Menevişli alacakaranlık; caddelerde adım başı kimlik soruyor askerler.. Kargadan başka kuş, yeşilden başka renk olmadığı, asmayalım da besleyelim mi dönemi.. Süleyman hep başbakan gitmiş; Özal, cuntanın kurtarıcısı. Henric İbsen, 'çoğunluk her zaman haksızdır' diyor.
Geçende fotografını yolladı; gençlikle birlikte kaybolan resim yandaki gibiydi..
Hey gidi Necmiye hey; 12 Eylülün puslu günlerinin, serinlik veren ressamı. Hasdal Cezaevi'nde bir ay yattı sebepsiz yere: Daha sonra Selimiye Askeri Mahkemesi'nde aklandı.. Yıl 1982'nin Ocak ayı, soba başında toplanmış, resme bakıyoruz..
Cızırdayan kasette Konstantinos Kavafis'in dizeleri yükseliyor..
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın./Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,/aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına./Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-/Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.. umutla dolaştırdığın gövdeni...



21 Kasım Pazar; 2010
Bir sanat eserinde alıntı, çalıntı mıdır? İntihal nedir?


Fransa'nın ulusal Nobel'i olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü kazandı.
'Fransızlar, sert ifadeleri sever.'diyor. Biz de sevdiğine göre Michel Houellebecq için, istediği dilden bir ikram gerçekleştirelim..


18 Kasım'da Taraf Gazetesi yazıyor ; "İslam için gerizekalıca diyen Houellebecq, Paris Review’un son sayısına verdiği röportajda muhabirin sorusu üzerine bu konu hakkında da bir şeyler söyledi. Muhabirin “Bir komedyen gibi dönemin hassas konularını kurnazca ele alıyorsunuz ve sonra da gerçekle bağdaşmayan bir aşağılama noktasına geliyorsunuz. Çok komik. Bu sizi şaşkınlıktan güldürüyor mu?” sorusuna: “Gülüyorsunuz, çünkü aşağılama yalnızca açık olanı belirtmek iddiasındadır. Bu edebiyatta biraz alışılmadık olabilir, fakat özel hayatta böyle değil. Mesela İslam’ın gerizekâlıca olduğu, özel hayatta kolayca söylenebilecek bir şey. Bu biraz olsun, bence, savunulabilir ifadeler, Fransız kültürünün bir parçası gibi geliyor bana" diyor ekliyor; 'Fransızların sert ifadeleri sever.'
Biz de sevdiğine göre Michel Houellebecq'e istediği dilden bir ikram gerçekleştirelim..


Sokakta görsem yere tüküreceğim bir adamdır Michel Houellebecq. Kendim adıma değil, ırkçılığı bir toplumsal kolektif olarak içselleştirmesi,İslamı ezilenlerin dini olarak alaya almasıyla. İçerden baktığımız durum, dışarıyla parelel değil, bu konuda tanzimatçı şartlanmaları kırmak, liberal yamalara prim vermemek gerekir. Annesi de bizim gibi düşünüyor olmalı ;oğluyla ilişkisini kesmiş ve müslümanlığı seçmiş. Bizlerin tepkisi, bir inanç savunuşu denilemese de, mağduriyetin öfkesiyle Batı'nın solcu, sağcısıyla farketmeyen ortak egosantrik hafızasına duyulan tepkidir. Tavrı, aslında Avrupa'nın kuyruk acısını gösteriyor ki, sonunda iltifat ve 10 Euro sadakayı hak etti büyük patrondan. Le Monde 'Umarız bu yıl artık Houellebecq ve Goncourt birbirini bulur, biz de kurtuluruz' diyordu. Michel Houellebecq, geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Nobeli olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü 'La Carte et Le Territoire'la kazandı.

Michel Houellebecq , 26 Şubat 1958'de Réunion adasında doğmuş bir Fransız yazarıdır ve gerçek ismi Michel Thomas'tır. Les Particules élémentaires/Temel Parçacıklar ve Platform romanları ile tartışmalı bir uluslararası şöhret kazanmıştır. En olumsuz eleştirilerin yanı sıra, onu yeni Fransız edebiyatının cevheri olarak gören değerlendirmeler de bulunmaktadır. Gerçi bundan sonra 'sırada Nobel var' diyenlere bir hazırlık olarak da görülebilir bu seneki 2010 Goncourt ödülü.


1903 'de ilki John Antoine Nau'ya verilen, devamında araya sıkışan meşhurlardan 1919 Marcel Proust,1954'de Simone de Beauvoir, 1970'de Michel Tournier 1956'da Romain Gary kendi 1975'te ise Emile Ajar takma adıyla aldığı Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülleri Fransa'nın en önemli edebiyat pazarlamasıdır. 2006'da 100. kez sahibini bulan ödül alanlar içinde diğer ismi hatırlananları ancak frankologlar bilir..


Bir önceki romanı Les Particules élémentaires -Temel parçacıklar-, isim vererek saldırdığı tanınmış kişiler, yazarın mensup olduğu edebiyat dergisi Perpendiculaire'den 'şaibeli görüşler' suçlaması ile uzaklaştırılması ve Houellebecq'in tepkileri nedeniyle medyatik bir boyut kazanmış, çoksatanlar listesine girmiş ve İngilizce çevirisi 2002 IMPAC ödülünü kazanmıştı. Bu roman ile Houellebecq Fransa içinde ve dışında gazetelerin ve edebiyat dergilerinin aranan bir yazarı konumuna gelmişti ki, bugüne gelişin adım adım hazırlanması demekti bu.. Avrupanın sollu sağlı aristokrasisi, liberal burjuvazisi, seçkinci demokrasisi söyleyemediklerini, Houellebecq'e pervasız, patavatsızca söyletmekte yeis görmüyordu. Eleştiri sınırlarını aşan nefrete varan İslam dünyası düşmanlığı Temel Parçacıklar romanında da kendini göstermişti; bu durumun Avrupa'nın temel tavrı ile bağını görmezden gelmek saflık olur. -Bu arada oğlu ile temasını kesmiş bulunan- annesinin ise Müslümanlığı kabul etmiş bulunduğunu da ayrıca belirtmek gerekir.
Michel Houellebecq, geçtiğimiz günlerde Fransa'nın nobeli olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü kazandı.

Bu sayfaya Houellebecq' almamızın nedeni ne aldığı ödül, ne de Avrupa ortak bilincinin esir tüccarı hafızası, duvar yazılarına taş çıkartan itirafları. Aristokrat soysuzların söyleyemediklerini söyleyen vantrilok olması da değil; İslam düşmanlığının ödüllendirmesi, ödüllü kuklaların, paravan teşkil eden kullanılabilir, ready made/hazır nesne,nazır özne yazarlar olması ve diğer. Neden başka:

Michel Houellebecq, yazılarının önemli bir kısmını internet üzerinden yayımlanmış bilgi,makalelerden ,özellikle Wikipedia sitesinden kes/yapıştır mantığıyla alarak/çalarak yazıyor.
Kopya iddialarına karşılık 'Bir pasajı olduğu gibi alsanız bile,amacınız onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' diyerek cevaplıyor.
Baştan aşağı yanlış ve argo sözlüğündeki bütün olumsuz sözcükleri hakeden bir yazar görünümündeki Michel Houellebecq'in tek katıldığımız cümlesi ise bu 'onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' ifadesidir.
Bu konudaki görüşlerimizin devamı 'intihal nedir?' yazımızda okunabilir..


***


19 Kasım Cuma ; 2010
Sen anti- sanat yapabilir misin abidin?
ya da mâsanat; ama yaptığın an, sanat olur be usta..



Nesnenin suskunca özneleşmeye meyletmesi gibi; kavramın/imgenin, aslının yerine geçme hali, ama o 'kalakalma' durumu. Farkedilemeyen bir olağanlık/durağanlık.
Var olup da olmama, yok sayılma, kaale alınmama, esamesinin okunmama durumu.
Moda olan sözcükler vardır; son yıllarda 'madun'da bunlardan biri. Maduniyet/ Subalternity: Eşikte Olma Hali diyorlar. Ferit Develioğlu,Osmanlıca/Türkçe Sözlük'de 'mâ'dun,alt,aşağı derecede,emir itibariyle aşağıda-fels.fr.subliminal' diye yazıyor.
İş ondan başlıyor; Marks, yanında evrimci kalır. 1937'de ölen Antonio Gramsci, bu kişilere mâdun (subaltern) adını vermiştir. Felsefe boş durmamış, kişi,hâle dönüşmüş, durum/kavram yaratmıştır. İtalya'dan yola çıkan sözcük, dünyayı dolaşıp bize ulaştığında 'madun' oluyor. Hindistan'da bir topluluk olduğunu söyledikleri madunlar'ın yok sayılması, kelimenin de bu anlamda 'yok' demek, diğer anlamıyla yok sayılan ötekine bağlanması işgüzarlık demeyelim de, bizler tarafından yapılan yeterinden fazla çapraşık bir katkı oluyor. Edward Said, Levinasların konuya girmesi kelimeyi mağdur'a yaklaştırıyor. İsrail,Filistinliler, Kürtler, Tamiller sıraya giriyor. Örneklemeleri çoğalttıkça kavramlaşan kelimede arap saçına dönüyor, entellektüel zırvalama açısından mümbit bir sözcük oluyor. Ezilen halklar susmuş bir köşede.. Kelime benzerliği olan dünya lugatlarından derle koy sepete; uydur uydur söyle..
Neyse konumuz ne Fransızca Subalternity'e karşılık yaratılan 'madun', ne de temsil gücü,kudreti olmayan ezilmişler üzerinden düşünce geliştirmek.
Bilindiği gibi mâ yokluk eki. dûn ise, dünya/yerkürenin kökü. Kelime anlamıyla dûn, aşağısı,altta olan,alçak anlamına geliyor. Madunum, dediği an, maduniyet hali sona eriyor, ses çıkıyor, öteki oluyorsun, proleter veya bir ezilen topluluk oluyorsun, ama artık madun olmuyorsun; paradokssal bir durum.. Onun için eşikte olma, çizgiyi aşmama hali diyorlar. Bir adım ötesi, ezilen olmak. Ama madun, ezilen bile değil, çünkü bir 'yok' hali.. 'Ah' dediğin an farkedilecek ve tasniflenecek, sınıf,zümre mücadelesine, insan mübadelesine, gireceksin. Bir ekonomi ve sosyal güç oluşturacaksın..
İsteyenler bu konuda çokca üretilmiş fikre,esere ulaşabilir;
ama bizim konumuz bu da değil.
Ma ekinden yola çıkıp, ademe ve evrime, Darwin'inin şahit olamadıklarına, din eksenli bakışın, okuyup da gözardı ettiklerine göz atacağız;
Madun'dan adama, maduma, yok ve var oluşa sıçrayacağız; evrimin bazı yerlerinde olduğu gibi..
Gelecek bir hafta boyunca; olursa..


17 Kasım Çarşamba; 2010
Kant'a Descartes'a yeryüzünün ihtiyacı var mıdır? Ya da Bilgi nedir?



Kant'a Descartes'a yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?

Doğayı da, hayvanları da, gücü yettiği ölçüde insanları da 'mülk' olarak görme anlayışındadır; zihni varlığını, her varlığın önüne/üstüne koyup kutsayan, paranoyanın esir aldığı habis bir tümör tarafından ele geçirilmiştir sanki.
İnsanın sosyoloji,teoloji,ekoloji, sanat ve ekonomisi ya da lime lime edip hepsine bir kavram bina ettiği kağıttan ideolojisi, mutlak sonsözü budur kısaca..


Habilis,becerikli/yetenekli anlamına geliyor. Dünyada ilk insanımsı örnekler olan Homo Habilis atalarımızdan kalan iskeletler 1.8 milyon yıl önceye tarihleniyor. Doğu Tanzanya'daki Olduvai Gorge Vadisi'ndeki bulunan habilise benzeyen Koobi Fora/ Kenya'lı Rudolfensis türünde de beyin hacmi 650 cm3'e çıkıyor. Lucy, Eractus derken alet/silah kullanan Neanderthal insana ve 1500 cm3'e ulaşıyor beyin hacmi. Bu modern insanın 1350 cm3 beyninden daha büyük bir kapasite demek. Ama orada da kalmıyor; büyük beyin kurtarmıyor; Neandarthal insan bilinmeyen bir nedenden dolayı tür olarak bütünüyle dünyadan siliniyor.

Büyük beyin, fazla akıl, değişen iklim şartlarında hayatta kalmaya yetmiyor;28 bin yıl önce Neandarthal ortadan kayboluyor diğer türler gibi.


40 bin yıl önce Neandarthal'le birarada yaşayan yeni bir oluşum olan 1350 cm3'lük beyin hacmiyle Homosapiens insan ırkının varlığını görüyoruz..

Birlikte 12 bin geçirdikten sonra , bir insan ırkının iklim değişikliği, cinsi etkileyen bir virüs ya da ırklar arası savaş gibi bir nedenden aniden tarihe gömülmesi, öteki ırk olan günümüz insanı Homosapiens için de doğada süreli yaratılan her canlının kaderi gibi bir durumun beklendiğinin göstergesidir.

Kısaca insan, süreli yaratılmış, evrimini tamamlayınca yok olacak bir canlı türüdür.
Buna rağmen modern insan, evrimleşmenin bilgisine ulaşsa bile, idrakına ulaşamamıştır.
Bilgi'nin bilmekle sınırlandığı, idrak bağlamında insan'ı doğaya/doğasına iade etmediği, aksine ayrılığını pekiştirdiği bir gerçektir...
Ala-ı vâlâ ile insanı kozmosun merkezine oturtan Kant şöyle demektedir : 'Evrende bulunduğumuz noktadan, her ne kadar oluşumu tamamlamış görünen bir dünya ve sistematik bağlantı içindeki sayısız dünyalar önümüze seriliyorsa da; gerçekte, sadece tüm doğanın merkezi olan ve kaostan sıyrılıp kendini geliştirerek kusursuzluğa erişmiş bulunan noktanın yakınındaki bir yerdeyiz'

Yani özetle Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi Ve Gökler Kuramı (breh,breh) kitabının 133. sayfasının mealen diyor ki, insan biraz daha çalışırsa kainatın merkezini mülk olarak tutacaktır. Bu Nasrettin Hoca'ya 'dünyanın merkezi neresidir hoca? ' diye sormalarına verdiği cevapla eş anlamlıdır. Hoca, soruya 'burası' diye cevap verir. 'Niye?', derler. Hoca'nın cevabı Kant'ı doğrular niteliktedir. 'Çünkü ben buradayım'
Bu düşünme problematiği yalnız dinsel imgelerde, teolojinin 'eşref i mahlukat' anlayışında değil, batı felsefesinin merkezi yapısındaki cümlede 'cogito ergo sum/düşünüyorum öyleyse varım' anlayışında da vardır. Merkezde ben varım, benden ötesi ise tufandır anlayışıdır bu. Doğayı da, hayvanları da, gücün yettiği insanları da 'mülk' olarak görme anlayışıdır; sosyoloji,teoloji,ekoloji, sanat,ekonomi ya da insanların lime lime edip hepsine bir kavram bina ettiği mutlak ideolojisi, sonsözü budur kısaca..
İnsan merkezli yaratılış/yorumlama sorunu, post modern özne olarak, herşeyi yapma iktidarı, yaşamın bütün alanlarını istila etme egosuyla dolu insanı var etmiştir.

Söylediklerimizi anlamanın felsefe açısından oluru yoktur; yaşamını 'uzlaşma' değil, başkaldırmak üzerine kurmuştur. Bilim ise,iş işten geçtikten sonra, koşullara bakıp, durumu tersyüz ederek doğrularına kavuşur. Şu an söylediklerimizi bu akıl cenderesininde anlamanın, teori ve pratik açısından anlamlandırmanın şartları ne yazık ki mevcut değil. Ama biz gene tarafsız okuyucuya sormadan edemiyoruz:

Kant haklı mıdır?


Peki, uygarlıkların,felsefenin,teknolojinin temeli,
ideolojilerin ya da inanışların şifresi,
her insanın ekmeği/azığı olan bilgiye,
yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?




***