27 Mart 2010 Cumartesi

HERMANN NITSCH YA DA HEGEL,MARKS,GREENPEACE,MUHAFAZAKARLAR,ESKİ AHİT VEYA ANARŞİSTLER VELEV Kİ OBAMA : SORUYORUZ; KİME TEŞEKKÜR BORÇLUYUZ?

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..









Böyle ağır bir koroya 'solo' karşı çıkış, defansa muhalefet zaten zordur; yaşatmazlar. Sanatsever camia için altyapı, binlerce örnekte olduğu gibi yıllar içinde zarif ve sinsice oluşturulur. Zevat-ı kiram, sivil toplum örgütlerinin himayesinde global ekonomik bir unsur olarak meta değeriyle sanatı pazarlamaktadır. Hizmeti özenli, seviyeli,pırıltılı ve eşsizdir . Oysa anlatılan Türk halkının öyküsü,Tekel işçilerinin sıkıntısı,Güldünya'nın mağduriyeti veya halkların kardeşliği/emperyalizmin kalleşliği değildir ; mavranın ilmini yapmış,yalandan şatolar kurmuş, tapınak zombilerinin peri masalıdır dikte ettirilen. Bunların babaları Amerikalı sanat eleştirmeni Clement Greenberg, müzeci Peggy Guggenheim ,sahtekar mesih Marchel Duchamp, Nazi askeri Joseph Beuys'dur.
Entelejansiyanın yoksulun sırtına binen külfeti, angaryaları, çıkarlarıdır mevzubahis olan. Yükselen değer, ulvi ahlak tasarımlarından yol bulup yerel kültür değelerini, cübbeleri kafaya almış, züppelerle kolkola sosyete pazarını oluşturmuştur. Nevrotik abukluk,sosyal oluşuma eklemlendiğinde, medarııiftihar rolfigürlerle, narin kabullerle kafaları çeler. Böğrüne hançerini dayar, kırar döker ; yalanlarla dolanlarla,reklam ve piarlarla parsayı toplar. Mefkuresini/kendi etiğini oluşturur, Lat/Uzza/Menat'a taş çıkaran putlarını yontar, şeytanın misyonuna ikna eder, işbirlikçilerini sıraya dizer, kamuyu ayaklandırır, alkışı alır :


Global dünyanın İstanbul'daki ayağında ışıklar içinde tezgah kurulmuştur: sahneye 'bis' için Nitsch çağırılır.






BÖYLE SANAT OLUR MU ; BATI'NIN HER ÖNERMESİNİ KABUL ETMEK ZORUNDA MIYIZ ?


Heidegger, bilimin hesapladığını, ama düşünmediğini söyler . 'Hesaplama' kavramının doğası yalnız, aritmetik tabanlı bilimler için değil, sosyal bilimler için de geçerlidir. 'Düşünen'den önce belli aritmetiksel verilerle anlamaya/anlamladırmaya çalışan bir 'sosyal bilimler' iç mantığı vardır. Çekirdeğin,tohumun hafızasındaki bilgi gibi,toplumun hafızasında da yeri geldiğinde ortaya çıkacak,baharını bekleyip, tohumunu açtıracak/serüvenini yaşayacak iç potansiyel mevcuttur. Düzenekte, yeri geldikçe ortaya çıkan genleşmelere,özgürleşmelere ihtiyaç duyulur : İntikal eden törenler, sırtlandığımız miras olarak yükümüzdür. İster cenaze töreni,evlilik şöleni,bayram ritüelleri,ister anma günleri olsun toplumsal gelişim, sınıfsal mağduriyet,kitlelerin sosyal devinimiyle, yarılmalarda, ihtiyaca binaen akan mecralarda genişleyerek ilerler. Sosyal kontrat maddeleri sık sık ihlale uğrar ; toplum, yeni yargılarla, karşı çıkışlarla, yıkarak/talan ve yok ederek yeniden bedenlenir/form bulur. Habermass şöyle demektedir : 'Ritüel eylemlerde,kutsal olanın düzenli olarak güncelleştirilen bir normatif görüş birliğinin anlatımı olduğu görülebilir.Kolektif düşünceleri düzenli olarak, düzenli aralıklarla canlandırmak ve sağlamlaştırmak gereksinimi duymayan bir toplum yoktur. Bu ahlaksal canlandırmaya ancak birbirine yakınlaşmış bireylerin ortak duygularını ,ortak bir biçimde sağlamlaştırdıkları buluşmaların,toplantıların ve kurulların yardımıyla ulaşılabilir. Amaçlarıyla, ulaştıkları sonuçlarıyla, uygulanan yöntemlerle ve doğaları gereği asıl dinsel törenlerden farklı olmayan 'törenler' bunun için yapılır.
Bu türden törenlerde bir şey temsil edilmiş olmaz. Bunlar daha çok,böylelikle aynı anda yenilenmiş bulunan görüş birliğinin örnek olarak yeniden gerçekleştirilmesidir. Ve buradaki görüş birliğinin içerikleri tuhaf bir biçimde kendi kendilerine göndermede bulunurlar. Bu törenlerde bir ve aynı izleğin,yani kutsal olanın orada bulunuşunun çeşitlemeleri söz konusudur;ve yine bu da kolektifin 'kendi birliğini ve kişiliğini' deneyimlemiş biçimidir yanlızca. Ortak eylemde dile gelen normatif temel kavrayış grubun kimliğini oluşturduğu ve korunduğu için,görüş birliğinin başarılması olgusu aynı zamanda onun özsel içeriğidir.

Buna uygun olarak,kolektif bilinç kavramında da bir kayma olur. "


KURBAN, İSA VE HIRİSTİYANLIK

Sevmediğim hatta karşılaşsak veya kılıçları çeksek teorik anlamda elime geçse nezaketle davranmayacağım bir figürdür. Hakkında pek iyi şeyler düşünmem. Hele kurban bayramında Türkiye'ye davet edilmesini, ulusal değerlerle hesaplaşma içinde olanların meydan okuması olarak görür, saygısız ve cüretar bulurum. Ne ki, Avusturyalı sanatçının bu gelişi ilk değildir. Demokratikleşme sürecinin yaşandığı söylenen bu günlerde,Galata sokaklarını mekan tutması anlamlıdır. Gazete haberleri, bu bilgiyi doğrulamaktadır.
1938 viyana dogumludur.Viennese Actionism akımının, Schwartzkogler ismiyle birlikte en önemli temsilcisidir. Depresif demek ,malumu ilanın ötesinde 'iltifat' kabul edilebilir. Kan içinde tartışılan,anlattığı öyküdür ama metodları sansasyoneldir. Sabıkası mevcutsa da, yaptıklarına atfen toplumsal dramı işlerine yansıttığını söylemek belki mümkündür. Fakat sosyal eleştiride başat olan,en hafif tabiriyle,-konuyu kişiselleştirmeden söylüyorum -hastalıklı,'paramaniac' kimliğidir : Aksi görüşte olanlar varsa,bu iddiyı çürütmek,tutarlılığını ispatlamak oldukça süre alır.
En önemli eseri Orgien, Mysterien, Theater adı altında gerçekleştirdiği günlerce süren müzik ve alkol eşliğinde çeşitli büyükbaş hayvanların kesip biçtiği, ritueler, kan törenleri, büyük bir toplumsal iştahla ilgili taraflarca saygı/kabul görmüş,seda uyandırmıştır. Sanat tarihine iri puntolarla ismini yazdırmış ; provokatif dili,ayna tuttuğu törensel agresif hikayedeki manik depresif anlatımı üniversitelerde 'ders' konusu olmuştur.
Bütün dünya hakkını teslim eder ; aşağıda örneklerini de göreceğiniz buradan ve dünyadan kabul görmüş,piyasayı ellerinde tutan eleştirmenler/sanat yazarları, otoriteler, hayret ve ülfiyetle yaptıklarını yargılamaktan çok anlamlandırıp, değer/lendirmişlerdir. Ki böyle ağır bir koroya 'solo' karşı çıkış,muhalefet zaten zordur; yaşatmazlar. Sanatsever camia için altyapı, binlerce örnekte olduğu gibi yıllar içinde zarif ve sinsice oluşturulur. Zevat-ı kiram, sivil toplum örgütlerinin himayesinde global ekonomik bir unsur olarak meta değeriyle sanatı pazarlamaktadır.Hizmeti özenli,seviyeli,pırıltılı ve eşsizdir . Oysa anlatılan Türk halkının öyküsü değildir ; mavranın ilmini yapmış,yalandan şatolar kurmuş, tapınak zombilerinin peri masalıdır dikte ettirilen. Bunların babaları Amerikalı sanat eleştirmeni Clement Greenberg, müzeci Peggy Guggenheim ve sahtekar mesih Marchel Duchamp, Nazi askeri Joseph Beuys'dur. Entelejansiyanın yoksulun sırtına binen külfeti,angaryaları,çıkarlarıdır mevzubahis olan. Yükselen değer, ulvi ahlak tasarımlarından yol bulup sosyal oluşuma eklemlendiğinde, narin kabullerle kafaları çeler . Böğrüne hançerini dayar,kırar döker,yalanlarla dolanlarla,reklam ve piarlarla parsayı toplar: kendi etiğini oluşturur. Şeytanın misyonuna ikna eder,kamuyu ayaklandırır, alkışı alır :
Sahne 'bis' için Nitsch'e kalır.

Ezan sesi şehrin varoşları içindir;yoksulların umudu ,inanmışların tutunuşudur. Lakin Nitsch'in tapınağında münadi feryat figan ederken,meydanlarda dolaşan zebaninin sesi/nefesidir ; yani zıddıyla isyankar birey fotograf karesine girmiştir ; Duyulan kapitalizmin çaresiz,prematüre,deforme,yalnız bireyinin canhıraş çığlığıdır. Tablo şayet böyle değilse,buna sanat deyip,yapılanı inançla içselleştirmişlerse, buna gönül veren marjinallerin, doktorlarca müşahadeye alınması gerekir. Sanat eleştirmenlerinin teşhisi gölgeli/yersizdir;yönlendirme psiko-analizin dolaşacağı şahsının muvazenesi bozuk ,kişisel derinliklerin sarmalında aranmalıdır. Acullukla,mimesis karışmıştır;polysemik/çoklu tabir arayışları işgüzarlıktır. İkonografisi saldırgan, tahripkardır.İki ayak üstünde dolaşan -teorik kıllıflarla sarmalanmış da olsa- bedenlenmiş paranoyanın,galerilerde,hatta sokaklarda görülmesi, toplumun tüm bireyleri için eylemsel olmasa bile (ki olabilir) düşünsel bazda da oluşturduğu etki alanlarıyla fantaziyi aşan ,faşizan ideolojik izlerle ciddi tehlike teşkil eder. Sembolik biçimlerle yeşeren semblant/andırış,maksadı aşarak,ritüelin yerini alacak olan önermeler öznel birleşeninde toplumu/toplum bileşenlerini değersizleştirmede hatta genç dimağları,geri dönülmezliklerle farklılaştırmaktadır.Etki alanı cürmünü aşmıştır.
Bize göre,görüldüğü gibi durum biraz farklı : Global koro ile aynı görüşte olmadığımızı, bu sayfanın okuyucuları zaten bilir. Kanımca yeri akıl hastahanesi olması gereken, sanatla ilgisi olmayan bir çığlıktır yaptıkları.
Nazi imajına uyan mütekabiliyetler/karşılıklar ,mistik imge/simge toleransını aşar.
Kolektif bilinçte yarattığı kayma,toplumsal yarılmada önerdiği/sergilediği irite eden,saldırgan görüntüler kabul edilebilir marjların ötesindedir. Toplumu mağdur, mustarip eden görüntüler salgılayarak, etikisiz/eylemsizleştirip pasifize eder ; yılgınlaştırır,çaresiz ve moralsiz kılar . Nesneleri algılama ve teolojik veya anti teolojik eylem oluştuğu ölçüde,sinyal dilinden daha sonra önerme ve niyet tümcelerine geçişte,açılan toplumsal kırılmalara kanal olur/yol açar.Rövanşı yoktur.
Biz kendi adımıza bu tür sanata itiraz ediyoruz. Aslında itirazımız yalnız Nitsche denilen adama,onun psiko nevrozlarına,depresif/agresif kan içindeki yalnızlığına,ateşler içindeki cehennemine,zebanilerine değil,onu yaratan insanlık dramına,idraksızlığa ve canlı dünyaya rakip ve alternatif olan, demokratik uygarlık kavramına. Önce değerli iki eleştirmenimizin yazısını okuyun . Nitsch için söyleyeceklerimiz ise şimdilik bu kadar. Bu yazının ardından 'insan' adlı varlık ve ortak canlı beden olarak 'yaşam' üzerine devam edeceğimiz konu var ki,Nitsch falan bahane; esasa ait eleştiri orada..





"Çünkü kavmim arasında kötü adamlar bulunuyor; kuşçuların pusuda yattıkları gibi bekliyorlar, tuzak kuruyorlar, adam tutuyorlar.

Ve o gün vaki olacak ki, Rab diyor kralın yüreği,reislerin yüreği tükenecek ve kahinler şaşacaklar, azizler hayret edecek. Benim için bunlardan fazla kuvvetli bir rüzgar gelecek. İşte bulutlar gibi çıkıyor,onun savaş arabaları kasırga gibi; atları kartallardan daha çevik. Vay başımıza; çünkü harap olduk.
Ey şehir;yüreğini kötülükten yıka ki,kurtulasın."

Eski Ahit,Yeremya,Bap 5 ve 4



Sabah Gazetesi'nde,Hasan Bülent Kahraman, Türkiye'de gösterilmesinin 'çok büyük bir şans ve fırsat' olarak değerlendirdiği Nitzch için ' çok sert ve vurucu' övgüsüyle tanımlayıp/betimlediği yazıda şunları söylüyor : "Nitsch'in ilk kıyametler koparan işi 1960'ların başında bir koyunu parçalayıp çarmıha gerdiği zaman başlamıştı. Etrafta kan, sıcak su vardı. Ortalık ekşi ekşi kokuyordu. Daha sonra Nitsch çeşitli hayvanları parçalamaya devam etti. Şimdi galeride gösterilen çok önemli bir performansında olduğu gibi büyük hayvanları kesti, parçalara böldü, iç organlarını yerlerde, masaların üstünde yatan insanların vücutlarına sardı, o insanlara kanlar içirdi, onları çarmıha gerdi. Bütün bunların doğrudan doğruya Hıristiyan kültürüyle doğrudan bir ilişkisi olduğunu bir çırpıda anlamak mümkün. Hıristiyan kültüründe İsa'nın oynadığı rol başlı başına bir olgudur. İsa, peygamberliğini doğrudan bedeniyle gerçeklemiştir. Tanrı'nın oğludur. Çarmıha gerildiğinde ve öldüğünde o ölümü insanlığı kirlerinden, günahlarından arındırmak için yaşamıştır. Gökyüzüne yükselen ruhu daha sonra yeniden yeryüzüne dönmüş ve 'reenkarne' olmuştur. İsa bizim Hz. İbrahim'den ve Yahudilerden tevarüs ettiğimiz, önümüzdeki hafta bir kez daha uygulayacağımız kurban olgusunun kendisidir. Bu genel çerçeveye eklenmesi gereken bir diğer husus, gene Hıristiyan düşüncesinde insanların dünyaya bir günahla geldiği kabulüdür. Herkes dünyaya ödemesi gereken bir kefaretle gelir ki, işte İsa, ölerek bu kefareti kanıyla insanlık adına ödemiştir. Ölmeden önce havarilerine verirken uzattığı ekmeği canı, batırdığı şarabı ise kanı olarak nitelendirmiştir. "




Ahu Antmen ise Radikal Gazetesi'nde çok farklı bakmıyor Kahraman'dan . "Bugün 71 yaşında olan ve artık uslandığı, durulduğu, ‘kurumsallaştığı’ söylenen Hermann Nitsch, gerçekten de 1960’lı yıllar avangardının ‘vahşi’siydi! Günümüze uzanan kırk yıllık süreçte gerçekleştirdiği yüzlerce performansta katledilmiş hayvanlar, kan ve iç organlarla eski zamanların kanlı ritüellerine benzeyen eylemler gerçekleştirdi. Bu performanslarda kanlar içinde debelenmek, dans etmek, kan içmek sıradan durumlardı. Nitsch’in amacı, dinsel bir ritüel olarak kurban vermek olgusunu sorgulamak, çeşitli dinler ve şiddet arasındaki ilişkiyi irdelemek kadar, toplumsal kuralların kıskacındaki insanın bastırdığı enerjiyi ‘sağlıklı’ bir biçimde dışavurmasını sağlamaktı. İnsanın içindeki bastırılmış saldırganlık içgüdüsünü bir şekilde dışavurması gerektiğine inanan Nitsch, izleyiciyi dahil ettiği kalabalık performanslarını toplu ayinsel yeni bir estetik biçimi olarak nitelendiriyordu. Bu açıdan bakıldığında Nitsch’in performansları, günümüzün popüler terimiyle ‘ilişkisel estetik’ olarak adlandırılan ‘katılımcı’ bir sanat yapma biçiminin erken örnekleri arasındaydı"


İNSAN , ORTAK CANLI BEDENİN
KANSER HÜCRESİDİR


Pera Müzesi'ne Picasso gelmiş. Milat öncesinde şehir şehir kutsalların cenazesini dolaştırırlardı.Şimdi cenaze yerine başka totemler var;izleyenler 'huşu' içinde. Bir başka yerde yeryüzü tanrısı gibi kendisi önde müritleri arkada ; yoldaşlar sanki dünya ve ahirette. Marksistler, kendilerini ve zamanı dondurmuşlar; diyalektik derken,pratikte düşünce tutsak kılınmış; Değiştirmeden,tahrip etmeden gelişmek mümkün değildir ; önü kesilen muhalefet ve ilerleme revizyonsa, bunun başka izahı yoktur. Beridekinin hikayesi başka : Oysa edebiyatçı ama adam 'ilerleme'ye takmış;varsa yoksa 'ilerleme' ve 'yenilik' diyor.Liberal pazarın türküsü farklı; her ilerleme yeni üretim,karlı tüketim. İlerlemenin tanrısı pazar ekonomisi;her an yeniye duyulan özlem, para ile devinen,tüketimle sevinen ,biraz da kirlenen kitlelerin ekonomik zarureti. İnsan zaferlerini,icatlarını/buluşlarını arşivliyor;kaybettiklerinin,tükettiği kredilerin,parçası olduğu canlı dünyaya verdiği zararların ise hesabını tutan yok. Bakan televizyonda hararetle anlatıyor.Suyun yararlanılmadan boşa aktığını,denize gittiğini söylüyor.Bakan nehirlerin özelleştirilmesini öneriyor.İnsanoğlunun tüketmediği su, bakan efendi için hayıflanma nedeni. Suyun denize ulaşması,ekolojik denge açısından olmazsa olmaz bir yararlılık sayılmıyor.Kaynak israfı olarak görülüyor.Çünkü düşünme sistamatiği böyle kurulmuş; Tanrı dünyayı,mahlukatın en şereflisi 'insan' için yaratmış; evet herşey insanlar için. Acaba bize edilen tercüme doğru mudur ; yoksa bizim kabullerimize uygun bir görünümle 'oluşturulmuş' bir dizinin parçası mıdır; mutlaka geniş alanda tartışılması gereken bir durumu işaret ediyoruz. 'Modern deneybilimlerlerinin kuramları, ister mantıksal empirizmin, ister eleştirel rasyonelizmin, isterse de yöntemsel konstrüktivizmin çizgisinde olsunlar, ontolojik ya da aşkınsal felsefi türde, artık köktenci kabullerle örtüşmeyen normatif ve aynı zamanda evrenselci bir iddia taşırlar. Onların iddiası, ancak karşı örneklerin apaçıklığında sınanabilir ve sonunda yeniden kurucu kuramın bilim tarihinin içsel görünümlerini damıtmaya ve empirik çözümlemelerle bağlantılı olarak gerçek,anlatısal olarak belgelenmiş bilim tarihini toplumsal gelişmeler bağlamında dizgeli bir biçimde açıklamaya yetkin olduğunu göstermesiyle desteklenebilir.' Sürekli söylüyoruz; doğanın ne insana ne de insani akla ihtiyacı vardır. İletişimsel Eylem Kuramı Kitabında sarfettiği bu sözler Jürgen Habermas'a ait. İnsanoğlunun kaçınılmaz olarak geleceği yeri göstererek bize destek verdiği,konumuzu sürdürülebilir kılan payandaları taşıdığı için önemli. Uygarlık dediğimiz kavram zannedildiği gibi insan soyunun onur mücadelesi yani bir ' var' olma mücadelesi değildir. İhtiva ettiği anlam amacını aşarak, aklın yanlış reseptörlerle yanlış alarmları devreye soktuğu bir paranoyaya dönüşmüştür. Boşuna altını çizmedik ; 'onların iddiası,ancak karşı örneklerin apaçıklığında sınanabilir/gerçek,anlatısal olarak belgelenmiş bilim tarihini toplumsal gelişmeler bağlamında dizgeli bir biçimde açıklamaya yetkin olduğunu göstermesiyle desteklenebilir.' cümlesinin altını. 'Tüm ilerleme , aydınlanma ve uygarlaşma dediğimiz bu tarihsel sürecin tek itici gücü vardır ;insanın 'korku' paranoyası.Açıklanabilir apaçık örneklerin sağladığı verilerde ,insan,ortak canlılığın bir parçası olduğunu,eskiyen hücreler gibi değişerek yenileneceğini idrak etmemiş,doğanın tüm reflekslerini, kendine karşı kurulmuş bir yok etme senaryosu olarak algılanış gerçeği (aklı olanlar için jammer/cemır, frekans karıştırıcı/sinyal kesici, eblehler için mütercim/yaşam kılavuzu olan ) 'bilim'in mutlaka bir yerde önünü kesecektir. Saldırganlık , talan,sömürü insan soyunun korkarak yarattığı ve yok etmezse,yok olacağı, ezmezse ezileceği korkularının şartlanması, pragmatik, mütecaviz bilimin ancak mezarda kabulleneceği bir gerçektir.


Emanuel'in İbranice'deki anlamı 'Tanrı Onunla Olsun'dur.
Aydınlanma Nedir? diye soran rahip Zöllner'e verdiği cevabın üstünden ikibuçuk asır geçti. Sistemler arasında en totaliter olanı,uygar dünyanın sesi,laikliğin nefesi,sivil itaatsizliğin felsefesi olan 'Aydınlanma' sorusu/sorununu, insan soyunun geldiği yol çatalında yenileyip güncelleştirmek gerekmektedir. İnce hesapların , nufus sayımının, tarla edinmenin, faizin günah olduğu Eski Ahid'e rağmen o, Tanrı'ya başkaldırıp, mülkü/mülkiyeti ele geçiren insanın oligarşik tiranlığının bildirgesini , iman değil ama ilan tahtasına asmıştır. Barış içinde tefekkürle birarada yaşayan toplumlara karşı,bilimin ışığında,aklıyla ölçerek/biçerek, yıkarak, talan ederek yaşayan 'uygar' insanın hükümranlık manifestosunu hazırlamıştır. 'Bilim'in zaferiyle muhteşem finale doğru yol alan Homo Sapiens'in sonunu getirecek aydınlanmanın ünlü filozofu inançlı bir Hristiyan olan Emanuel Kant'ın, ismine yakışan edaya pratikte uyum sağladığını söylemek zordur.
Doğayı sorgulayarak/tasnifleyerek,baskılayarak teslim almaya çalışan bir neslin ilk neferi,en baştaki sorgu yargıcı olmaktan dolayı rahmetli, bugün gittiği yerden memnun mudur bilinmez. Geldiğimiz nokta itibariyle meşhur soru 'Aydınlanma Nedir'e değil ama, kendim adıma 230 yıl sonra sonucuna bakıp şöyle cevap veririm : Doğanın bozduğumuz huzuruna değdi mi; illa da gerekli miydi?

Ve felsefeci arkadaşlarıma boş işleri bırakıp, yalanların efendisi bilimi, çıkmazdaki uygarlığı ve gezegenin pürmelâlini görüp bu soruyu günahlarından arındırıp, güncellemelerini öneririm...

Bu fesat/fitnefücur/bücür,şeytani 'akıl' insanı cennetten kovdurduğu gibi, dünyadan da sürgün ettirecek gibi görünüyor...



'Uygarlık' , korku paranoyasının yarattığı habis bir canlı türü olan insanın amaçsız eylemi, sonunda kendini yok etme/intihar felsefesidir.


Bu konuda kafa yoranlar çok somut önermeler getiremektedirler.Jurgen Habermass ,bu düşünce sürecine giren arkadaşları Horkheimer ve Adorna için 'Nesnel akıl kavramına üstün gelmek için araçsal aklın başlangıçlarına geri götüren,gözden yitmiş patikadan yürüyorlar' diyerek devam ediyor 'Aklın insanın kendi içindeki ve dışındaki doğaya boyun eğdirme aracı haline gelişinden beri -yani başlangıcından beri- doğruluğunu keşfetme yönelimi de hep boşa çıkmıştır(..)Doğruluğu keşfetme yönelimini izleyen aklın 'uzlaşmanın aracı olmakla,uzlaşmadan daha fazla bir şey' olması gerektiği konusunda Horkheimer'e katılıyor ama istenilen çözüme (varsa) doğru adımları atmakta zorlanıyor.

Ortak canlılığın kanser hücreleri olarak tedaviyi kabul etmemekte, müsebbibi, yaratıcısı olduğu hastalığı kendisine konduramaktadır. Uyum içinde değil, doğayı melekeleri/güdüleri, korkuları ve ihtirasıyla şekillendirmek ister. Aldığı eğitimin tabiatı itibariyle hükmederek, baskılayarak, köleleştirerek ve aşağılayarak ama mutlaka değiştirerek/ehlileştirerek dirhem dirhem dizginlemeye ve pazarlamaya çalışmaktadır. Bu anlamda yazılı tarihin falan değil, tümüyle içinde yer aldığımız 'kurgu'nun tartışılması gerekir.


İNSAN DOĞANIN HUZUR HAKKINI İHLAL ETMİŞTİR.

Bu Hermann başka Hermann; Hayretle izliyoruz insan soyunu. Sokaklardaki şovu,ehlileşmiş müzesini bir katilin gizli mabedi/mezbahası haline getirmiş. İrkiliyoruz ve kızıyoruz kapitalizmin buhranına,sanatçı adlı er kişide toplanan etten/kemikten,kandan kanıtlara. Belgelerle sanatçıyla,kasap arasındaki ayrımı ortadan kaldırmış. Bu haliyle egosunu yükseklere tırmandırması işten değil: Sokaklarda dolaşması bile 'suç' teşkil eden,insanlık ayıbıdır yaptıklarıyla Hermann Nitsch. Zaman kardeşlerimiz,insanlık suçlusu emperyal muzafferlerin yaptığı sapkın terörü kendi kutsallarına boyayarak, adından utanırcasına 'sanat' kılmış. Dışarıdaki tarih yazıcının çadırından beslenen sanat yazarlarının,düşkün eleştirmenlerin,zemberekli entellektüellerin bir fantazisi olarak cehennemden fırlamış bir zebanide, Hermann Nitsche'de aradıkları kudreti bulmuşlar . Kabullenişler evrensel/global;tekrardan öteye geçmiyor yazılanlar. Bizdeki güzide kaside yazarlarının anlatımıyla Nitsch'in 'cevher' e dönüştürülmesinin garipsenecek tarafı yok. Emperyalizmin yarattığı 'insan' çok daha zararlı bir mahlukattır. Ama,genel olarak 'insan' soyu içindir aslında dediklerimiz. Apartmanın sakini filan değil, gitse de ferahlasak, ölse de kurtulsak diye beklenen zorba misafirdir. Doğanın huzur, komşuların yaşama hukukunu ihlal hatta gasbetmiştir.
Jeotermal enerjide kullanılan suya metal nano parçacıkların eklenmesi,nükleer santralların yerine rüzgar değirmenlerinin kurulması, dünyada 300 milyon hanede kullanılan ileri teknoloji çamaşır, bulaşık makinalarının çevreyi tüketen deterjanlarının doğa dostu yeni marka detarjanlarla takas edilmesi veya araçlardaki benzin/petrol tüketiminin elektrikli/akülü enerji kaynaklarıyla değiştirilmesi kesmiyor. Taş atan çocukların ellerinin bağlanması, hırsızların kollarının kesilmesi, inleyen yoksullara kumanya , olmazsa geniş ekran plazma dağıtılması, olmazsa biber gazı salınması, veya çevreci üfürükcüler, dinazorlar dünyası/jurapark, oyunbozan anarşistler, demokrat liberaller,darbe planları veya emperyalizmin peçetecisi Greenpeace'in gözboyamaları, yeşili sev doğayı koru dalavereleri değil söylediğimiz. İnsansoyunun altın vuruşundan,muhteşem sondan,ilahi sur'un üflenişinden bahsediyoruz. Allah katında en kötü canlının,idrak yoksunu olanından 8/22,Allah katiyen kötülüğü emretmez denilişinden 7/28, Her ümmetin bir zamanı oluşundan 10/49 sahifeler okuyor, her inanıştan kişilere bu kötü gidişattan, tükettiğimiz aklımızdan/süremizden, dünyamızdan, umut ve inançlarımızdan, kitabımızdan deliller sunarak,alarmların çaldığını,sirenlerin öttüğünü,vaktin ve nefesin tükendiğini, ufukta görünen günün dehşetinden dem vuruyoruz. Beyhude oyalanmalarla konturların tükendiğini,devri sabık yaratmanın/ikazların izini arayacak soyun bile kalmayacağını anlayana beyan ediyoruz.

Dediklerimize, ya bu da nereden çıktı diyen bir başka kesim okuyucuya ise, anlı şanlı düşünürlerden argüman sağlamak gereğinin boynumuzun borcu olduğunu biliriz.
Jürgen Habermas 'Bir toplumun kimliğini var ya da yok eden, varlığını sürdürme açısından önem taşıyan yapılar, bir yaşama evreninin yapıları olduğu için, sonunda üyelerin sezgisel bilgisiyle yapılan yeniden yapılandırıcı bir (ç)özümlemeye açıktır diyor.
Adorno'ysa 'ilerleme' düşüncesine şöyle bir eleştiri getirir: 'Bir ilerlemeden söz edeceksek sadece sapandan atom bombasına uzanan bir ilerlemeden söz edebiliriz..
Marks'ı, Lenin'i dışarıda bıraksak da, Habermas'a Heidegger ve Adorna'yı ekleyip, bir tutam da 'çağdaş' insanın buzuların erimesi gibi güncel muhteviyatla zenginleştirilmiş pratik önermeler fikriyatı ilave ederek, aklı selim sahiplerini bir kere daha düşünmeye çağırıyoruz,

Ne Isaac Newton ,ne George Walker Bush, ne de Hermann Nitsch bütün yaptıklarını tek başına yaptı : hepsinin arkasında sermayenin pazar/lıksız gücü ve talepleri vardı.

Şimdi gene soruyoruz , bunca ilerleme adına kime müteşekkir olmamız gerekir?


EMİN ÇETİN GİRGİN

Levinas, Heidegger'den aktaran,Sonsuza Tanıklık,Metis 2003,s 270
Hasan Bülent Kahraman ,Sabah Pazar Eki,22 Kasım 2009
Ahu Antmen , Radikal Gazetesi,25 Kasım 2009
Jürgen Habermas,İletişimsel Eylem Kuramı Kabalcı Yayınları,2001- sayfa 26,479 ve 585
Horkheimer 1986,Eleştirel Kuram-aktaran Jürgen Habermas age. sayfa 401




.
NITSCH KONUSUNA GELEN ELEŞTİRİLERE ULUS BAKER YAZISIYLA CEVAP VERELİM
Genç yaşta kaybettiğimiz Ulus Baker düşünmesini bilen bir beyindi Nitsch yazısına gelen eleştiriler için ondan bir alıntıyla cevaplamak istiyorum :
"Eleştirmenlerimizin büyük bir çoğunluğu hâlâ 'biçim/içerik' terimleriyle iş görmeyi sürdürüyorlar -bir bakıma iyi de yapıyorlar, çünkü 'daha karmaşık', 'yapısalcı' ya da 'dekonstrüksiyonist' (sökümselci?) teknikleri kullanıp bir şeyler yapmaya kalkıştıklarında ortaya, şimdiye kadar yalnızca anlaşılmaz ve amaçsız bir dergi yazıları yığınından başka bir şey çıkmamıştı. Kötü bir edebiyatın (sanatın e.ç.g) eleştirisinin de kötü halde olması kaçınılmaz. Tıpkı çöken bir toplumun toplumbiliminin de çöküyor olması gibi...

Bu koşullar altında önerilebilecek tek şey, yazarlarımızın 'yeni hayat' denen şeyi cılız edebî terennümler içinde aramadıkları zaman gelene kadar, hiç değilse dağıtım ve promosyon piyasasının dengelerine karşı direnç gösterebilmeleridir. Öyleyse her alanda olduğu gibi kuşkusuz kara para aklama işlerine de hizmet eden şu, 'mafyatik kitap korsanları'nı eleştirmeyi başkalarına (yetkililere?) bırakarak, doğrudan doğruya bizzat kendilerinin 'korsan kitaplar' yazmaları tek çare olmasın sakın? Bu, öteki seçeneklerden daha imkânsız değil.

Virgül, Ne Serüvendi Ama, Eylül 1998, sayı 11


***

26 Mart 2010 Cuma

MİMAR KEMALETTİN BEY'İN ULUSAL MİMARİ MÜCADELESİNİN HAZİN SONU

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


Bir Facianın Hikayesi'nde Cemil Meriç "Aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kasırganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir! Evet, ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer yosma olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. Bu araştırma zifiri bir karanlıkta çakılan kibrit... Kuledeki nöbetçinin feryadı." diyor ki, kaybolan değerlerle birlikte bu yazıları yazdıran düşünceye de kuvvetle ışık tutuyor.




YATACAK YERLERİ YOK; YÜZ YILI AŞKIN BİR SÜREDE BU ÜLKENİN DÜŞÜNEN,ÜRETEN,YURTESEVER AYDINLARINA YAPILAN HUNHAR/HOYRAT KADİR/KIYMETBİLMEZLİK NE YAZIK Kİ ÇOĞALARAK SÜRÜYOR..
OĞUZ ATAY,CEMİL MERİÇ,OSMAN HAMDİ İLE DEĞİNDİĞİMİZ KONUYA,MİMAR KEMALETTİN BEY'İN HÜZÜNLÜ ÖYKÜSÜYLE DEVAM EDİYORUZ


Aslında sorun bu ülke ile sınırlı değil, 'iktidar'ın mantığı ve doğası gereği baskıladığı yok etmeye çalıştığı 'birey' ile ilgilidir. Sosyalist ütopyada 'aydın' kurucu olarak oyuna katılsa da, 'erk' mekanizmasının ele geçirilmesinden sonra,örneğin Stalinci Rusya'da artık fiziki olarak yaşamını idame ettiremez, paylaşamaz, çoğalamaz/üreyemez, olarak toplumsal katmandan silinmiştir.
Heidegger'i saymazsak,Hitler Almanya'sından Türkiye ve Amerika'ya göç eden aydınları zihniyet değiştirmeye çağıran,edilgen edip tutsaklaştıran aynı sosyal ekolojidir.Sokrates'ten Nazım Hikmetlere kadar binlerce yıldır,binlerce düşünen insan,çeşitli siyasi görüşteki zorbalar tarafından,boyun eğmedikleri/eğdiremedikleri için telef edilmiştir . İktidar özneyi,yaratıcı değil ama 'itaatkar' olmaya zorlar ve rejimi eyleyiciğini bekler. İktidarı yaşayan bir beden olarak düşündüğümüzde onun formu, benzemezliği ve gerçek/sahih oluşu politikalarının bağımsız, özgür oluşuyla,yani çıkarsal bilincin karakteriyle ilintilidir.
Bir beden olarak iktidar halkıyla bütünleştiği,bu kültürün diyalektiğiyle öznelleştiği ölçüde özgürleşecek, aidiyet, kimlik kazanacaktır.
İktidarın dili şayet 'ulusal' ise, kültürel organı olan sanatı/edebiyatı, anlatımı
ifade şekli de bu beklenti içinde şekillenecektir. Burada esas görev, ulusal temelde, ortak tefekkürü yaratması gereken milletin çıkarlarının bekçisi iktidar/erkle (iktidardan kastetiğimiz devlettir) birlik içinde hareket ederek ulusal bir 'duruş' gerçekleştirecek olan 'kültür' insanlarınındır.
Iskartaya çıkanlar,atılan safralar,yolda terkedenler veya hasetlenenlerle süreç kavi olur;mücadeleler yaşanır,dostluk/düşmanlık,hainliklerle,sınavlarla çeliğe su veriler.

İnsanımızın kaderi, bu paradigmayı fiziki ve biyolojik bir canlı olan sosyal yaşamın organlarınca içselleştirilmesine yardım ederek ortak çıkarların yarattığı yaşamsal hafızaya, idraka ve ayniyete, bu ülkeye ait olmaya dair kırmızı sınırların çekilmesine, istekleri vechesinde vereceği karara/seçime bağlıdır.

Frenk/Fransa'dan gelen domatese Kürtce'de,Farsca’da "frengî" denir;Türkiye'de ise ad,müzmin bir hastalıktır ki nesilerden nesilere aktarılır ve kesin tedavisi yoktur.

Emperyalist Batı bizi 'öteki'leştirdiği ölçüde, zihnen 'öteki' olmayı kabule bağlı onaylamalarla, ötekiler arası hiyerarşide çiftlik kahyalığı mertebesi/zaviyesinden halka ahkam kesen postmodernist alaycılığın yarattığı tahribatır altını çizdiğimiz.
Saint-Michel,Saint-Germain,Saint Nazar,Saint-Fargeauların, Thomas, Jan,Maria,Joseph, Paul/Pavrusların Batı'yı kuşattığı Hristiyan kültürüne karşı ulusal kültür ögelerini savunmak, ülkenin dini motiflerini/tarihsel retoriğini ziynet gibi değerlendirmek, AB'cilerin ,naylon demokratların arsızca eleştirdiği 'milli' değerlere sahip çıkmak, gereğinde yurtseverliktir.

"Sosyalizmi; içtimai haksızlıkların sona ermesi, liyakatin yerini bulması, acı çekenlerin gözyaşlarını dindirmek suretinde anlarsak ben de bir sosyalisttim. " demişti. 'Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon' kitabını Türkçe'ye çevirdi. 'Felsefenin Sefaletini bilen, ama Sefaletin Felsefesi'nin Marks'dan yadigar kalan adının birikimini/serüvenini, neden/sonucu yaratan tarihsel diyalektik ilişkilerini , fiiliyatta bilmeden fikriyat edinmeye çalışan 'Sol' görüşe hediye etti.
Cemil Meriç'ten başladığımız yazıya 'ezilenlerin' hikayesini anlatırken neden girizgah yaptığımızı açıklarcasına, Anayasa tartışmalarının orta yerinde, bir başka 'mağdur'un hikayesine gireceğiz.

Bu bağlamda Rigas'a değineceğiz. Çünkü millici Rigas'da haklıydı, sonrasında sırtlanlar tarafından 'mağdur' edildiğinde Osmanlıyı ayakta tutmaya çalışan pragmatik,yurtsever Sultan Abdülhamit'te.


RİGAS DİYE BİRİ DİYOR, ARDIÇ KUŞU
1757’de Osmanlı’nın Mora'daki vilayetindeki Merkezi Larissa'ya bağlı,Teselya şehrinin,Velestino Kasabası'nda dünyaya gelmişti. Gençliği,İstanbul Fener'de geçti. Avrupa'ya geçti;radikal gruplarla tanıştı,Osmanlı'da Fransız ihtilalinden esinlenerek ilk anayasa taslağını hazırlayarak tarih kitaplarının kanlı sayfalarına geçti.

1797 yılında Fransız Anayasası'nı Helence'ye tercüme edip, bazı maddelerini Osmanlı gerçeğiyle değiştirerek ülkenin yeni Anayasa’sını bazılarına göre 'işgüzarlık' ederek hazırladı; hazırlamakla kalmadı bastırıp dağıtımını yaparak tartışmaya açtı.
“Rigas’ın Anayasası” 27 Haziran 1793 tarihli Fransız Anayasa’sının benzeriydi.
Yaptığı gerçekten tehlikeli bir işti;yasak yayın basıp halkı ayaklanmaya davet etti. Bunu yaptığı dönem ulusal bağımsızlık hareketlerinin ve milliyetçiliğin filizlendiği yıllardı. Viyana bozgunuyla birlikte zorunlulukla 'bilim' devreye girdi; Osmanlı iman gücüyle artık işi götüremiyordu. Nizamı Cedid/Yeni Ordu,bankalar,para,emek gücü,işçiler,devlete yeni bir yüz, yeni bir sosyal orgizasyon,kutsala yeni açıklama, kafalar/beyinler/fikirler ve kısaca herşeyiyle yeni bir çağ doğuyordu. Osmanlının aranılanlar listesindeydi; devlet aleyhine görüşlerinden dolayı Avusturya polisince tutuklandı; Belgrat’ta Osmanlı devleti görevlileri teslim aldı. Talepleri seslendiren, istekleri dillendiren erken öten horozu gece karanlığında kestiler.
24 Haziran 1798 gecesi Belgrad'da öldürüldüğünde 41 yaşındaydı. Cesedi Sava nehrine atıldı. Viyana'dan Trieste'ye geçtiğinde Avusturya polisi tarafından tutuklanmış, "Türk yetkililere" teslim edilmişti. Daha önce intihara kalkışmış, başaramamıştı.
Rigas, Fransız Devrimi ilkelerinden esinlenerek bir "Osmanlı Anayasası" taslağı hazırlayan adamdı diye tarih kitaplarına geçti.
Rigas, yalnız Yunan teba için değil,Arnavutlar, Kürtler,Bulgarlar,Çingeneler,Zazalar, Ermeniler ve Araplar için de yani kısaca Osmanlı tebasında yaşayanlar için özgürlük istiyordu.
Ve, Türkler için de...
Rigas, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini hayata geçirecek, "hukukun üstünlüğünden" başka sınır tanımayacak bir düzen istiyordu.
Söyledi,kasteddiği,bir tür Osmanlı konfederasyonuydu.
İmparatorluğun bütün halkları eşit olacaklar, din ve dil farkı gözetilmeyecek, çürümüş Osmanlı yönetiminin "keyfi" idaresi yerini can ve mal güvenliğine dayalı bir düzene bırakacaktı.
Çağına değilse bile yaşadığı coğrafya bölgesine iki numara büyük gelen bir adamdı.
O dönemde, imparatorluğun başka hiçbir halkında, bu düzeyde bir fikir adamı, bunu uygulayacak kadrolar yoktu.
Rigas'ın fikirlerini tartışma düzeyinde bile algılayabilecek bir Osmanlı Türk "intelligentsiyası" da yoktu.
Nitekim Osmanlı, Rigas'ı öldürüp cesedini de yoketmekten başka bir çare düşünemedi. 'Kaçmaya çalışırken boğuldu' dediler,

TÜRK ENTELİJANSİYASI YOK

Rigas bağlı olduğu kavmin özgürlüğü için kendi çıkarlarını seslendirirken evrensel gerçeğin bir parçasıyla düşünceleri kesişmişti ki, bu, Ardıç'ın özlediği,kendi düşünce tarzını onaylayan,haklı kılan durumun ifadesi/tercümesi değildir. Rigas'ın kendi kendine olmaktan çıkıp,kendisi için olmaya karar vermesiyle yol ayrımına gelerek,uğrunda can verdiği değer,kolonyalizmin ihtiyaca binaen yarattığı/tanımladığı değil ama kendi menfaatleri için kullandığı, adil,humanist toplum organisazyonun harcı, 'özgürlük' cevheridir.
Kendi halkı adına başta özerklik,sonrasında özgürlük isteyen Rigas'da haklıydı, fitili ateşleyen Rigas'tan 100 yıl sonra dalgalanan sularda ülkenin bütünlüğünü korumaya çalışan,bunun için bin dolap çeviren Abdülhamit'te. Yalnız bizim için değil,herkes için güzeldir , 'konu vatansa,gerisi teferruat'tır cümlesi. Kim haksız derseniz,yalnızca kan içici emperyalizmdir adres.

David Koph'un Sömürgecilik ve Eğitim kitabında yaptığı yoruma göre, 1772-1830 arasındaki İngiliz Oryantalist siyaseti idaresindeki sempatik atmosfer, Hindistan modelinin Batının modern düşüncesine uyumunu kolaylaştıracak kurumsal bir yapı ve teknolojik araçlar kullanarak Avrupa düşüncelerinin yayılımını sağlamıştır. Oryantalist destekli kuruluşlar, çoğu zaman, sosyal faaliyet programlarına bağlı İngilizler ile Hindistanlılar arasındaki irtibatı sağlamışlardır. Kurumsal ihtiyaçlar, Hindistanlıların bir intelijansiyaya tahvilini kolaylaştıran Bengali edebiyatçıları için yeni bir rol ihdas etti. İntelijensiya, bir kültürel araçlar sınıfı haline geldi. Ve Robert Redfieid’e göre “yabancı kültürel etkiler ile yerliler arasında vasıta olan ve yerli kültürel etkileri yabancılara açıklayan bu aracılar ya da yorumcular, bu kültürel karşılaşmanın önemli bir kısmını teşkil etti.


MİMARLAR GELDİLER; KENTİN AĞLAYIŞINI DUYDULAR,İĞNELERİNE İPLİK GEÇİRİP BEKLEDİLER

Adem Yavuz Arslan'ın, Bükreş'i tanıttığı yazısında 'Ama bir şehri, 'şehir' yapan özellikler arasında 'başka bir kentte bulamayacağınız spesifik bir ruh' arıyorsanız 'görmüş olmakla yetineceğiniz' bir yer. Çünkü tarih yok, mistisizm yok ve dahası binalardan araçlara, insanların giyim kuşamından yemek kültürüne kadar herşey aynı, herşey bir elden çıkmış ve öyle olmak zorundaymış izlenimi verecek kadar' diyor.
Arslan'ın kastettiği o spesifik ruh,şarkıcının söylediği 'başkası olma kendin ol' cümlesinde de önümüze çıkar. Şehri sahi eden,sevdiren,sevenleri tutsak/aşık yapan,yaşatan romantik kılan,esrik kokunun sahibini özleten,metafiziğe hayat veren moral kaynaktır. Yalnız geçerler/göçerler için değil,yaşayanlar,ikame edenler içinde hayat veren,kullanılabilir pratik kılan gene aynı ruhsal kaynaktır. Kastedilen,herkes tarafından aranılan ama çıkarlara/yargılara kurban verilen ,müphem/şüpheli,karanlık bir kimlikle adını arayan şehirdir. Her yaratışta olması istenilen,özlenilen biricik değeri, pırıltılı ses, benzemez renk, bedenini gerçek kılan kaynak ,kulanılabilirliği olan, sokaklarında,kıvrımlı labirentlerinde,dehlizlerinde ilk günkü heyecanı kaybetmeden yıllarca dolaşmamızı sağlayan o özgün/özgür, içine özsu yürümüş, yaratıcı yaşayan kent ruhudur.

Ahmet Kemalettin Bey, 1870 yılında, İstanbul’un Acıbadem semtinde orta sınıftan bir Osmanlı ailesinin tek çocuğu olarak doğdu. İlköğretimine, 1875 yılında, İbrahim Ağa İbtidai Mektebi’ne başladı. Ortaöğrenimine, 1881 yılında Girit’te başlayan Kemalettin Bey, 1882 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a geri döndü. Yüksek eğitimini 1887-1891 yılları arasında Henedese-i Mülkiye’de tamamladı; fakat sanata yatkınlığı nedeniyle daha çok resim ve mimarlık derslerine özen gösterdi ve diplomasını aldıktan sonra hiçbir zaman mühendislikle uğraşmadı. 1891 yılında okulu bitirince Prof. Jachmund’un asistanlığına atandı. Bu görevi dört yıl boyunca yürüten Kemalettin Bey, bu arada okul dışında özel bürosunu açarak ilk yapıtlarını tasarlamaya başladı. 1895’te mimarlık eğitimini ilerletmek için Devlet eliyle Berlin’e gönderildi. Almanya’daki eğitim yaşamı, mimarın üzerindeki Alman kültürel etkisini pekiştirdi. Berlin’de Charlottenburg Technische Hochschule’de iki yıl mimarlık eğitimi gördükten sonra, iki buçuk yıl da Berlin’de mimarlık bürolarında çalıştı.

1990 Nisan ayında yurda döner dönmez Hendese-i Mülkiye’deki görevine yeniden başladı. 1901 tarihinde Harbiye Nezaretei Ebniye-i Askeriye mimarlığına ek görevle atandı. Bu yıllarda Kemalettin Bey’in, ulusal mimarlık konusundaki düşüncelerini geliştirmeye başladığı biliniyor.

Kemalettin Bey’in mimarlık açısından en verimli dönemi, 1909-1919 arasındaki 10 yıllık dönemdir. 1909 yılında Evkaf Nezaretei’nin başına atanan Kemalettin Bey’in Vakıflar’daki görevi, kentin önemli eski yapılarının büyük ya da küçük kapsamlı onarımlarını yürütmekti. Bu görevdeki yoğun onarım çalışmaları, kendisinin ulusal mimarlık anlayışını geliştirmesine zemin hazırladı. Vakıflar’ın yaptırmayı düşündüğü bir dizi yeni yapı için Vakıflar bünyesindeki İnşaat ve Tamirat Heyet-i Fenniyesi kadroları genişletildi; örgütün büyük bir mimarlık ve inşaat bürosu biçiminde çalışması sağlandı. “Kemalettin Okulu” olarak da anılan bu büro, ulusal mimarlık anlayışını ülkenin tüm yörelerinde uygulayan bir dizi mimar, mühendis ve yapı ustasının yetişmesine olanak tanımış; böylece Evkaf Nezareti, İnşaat ve Tamirat Heyet-i Fenniyesi, Birinci Ulusal Mimarlık akımının odak noktasına dönüşmüştür.

Kemalettin Bey, 1908 yılında kurulan Osmanlı Mimar ve Mühendis Cemiyeti’nin kurucuları arasındadır. Cemiyetin kurulması için görüşmeleri yürütmek üzere Tanin Gazetesi’ne kendi imzası ile çağrı veren de Kemalettin Bey’dir.

1914 yılında Evkaf Nezareti’ndeki görevine ek olarak İstanbul Şehremaneti Heyet-i Fenniye Müşavirliği’ne atandı. İşgal döneminde, 1919 yılında Nezaret’teki işine son verilen Kemalettin Bey, bu yıllarda yalnızca Şehremaneti’nde ve özel atölyesinde çalışmalarını sürdürdü.

1919 yılında İngiliz yönetimine geçen Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın onarımı için Müftü tarafından Kudüs’e çağrıldı. Çağrıyı kabul eden Kemalettin Bey, Mescid-i Aksa Camii’nin onarımında gösterdiği başarıdan dolayı, İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi’ne (RIBA) şeref üyesi olarak seçildi.

1925’in yaz aylarında Ankara Palas’ın yapımının tamamlanması için Kudüs’ten geri çağırıldı. 1925 yılında Evkaf Müdüriyeti Umumiyesi İnşaat ve Tamirat Müdürlüğü’ne atanan Kemalettin Bey, Ankara Palas’ın tamamlanması için çalışmalarını sürdürürken, başkentte gerçekleştirilmesi düşünülen bir dizi başka yapıyı da tasarlamaya koyuldu.

1926 yılında Maarif Vekaleti’nce kurulan Sanayi-i Nefise Encümeni üyeliğine, daha sonra aynı kurulun başkanlığına getirildi. 1927 yılı içinde mimarın en önemli uğraşı, Maarif Vekaleti adına tasarladığı Gazi İlk ve Orta Muallim Mektebi oldu. 12 Temmuz 1927 günü, Ankara Palas şantiyesinde kaldığı odada geçirdiği beyin kanaması sonucu 57 yaşında vefat etti. 17 Temmuz günü İstanbul Karacaahmet’te yapılan büyük bir törenle toprağa verildi. Mezarı daha sonra yol geçmesi dolayısıyla kaldırılınca, (kitabesiz olarak) Beyazıd Camii mezarlığına taşındı. Mezarının yaptırılması yönündeki çalışmalar sürdürülüyor.



Mimar Kemalettin Bey'in,Başlıca Yapıtları ve Koruma Çalışmalarından Bazıları:
Ahmet Cevad Paşa Türbesi, Fatih-İstanbul (1901)
Filibe Gar Binası, Bulgaristan (1908)
Kemer Hatun Camii, Beyoğlu-İstanbul (1911)
İkinci, Üçüncü, Beşinci Vakıf Hanları, İstanbul (1911 yılında tasarlanmış, bitiş tarihleri belli değil)
Bebek Camii, İstanbul (1913)
Edirne Gar Binası (1914)
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (1913)
Dördüncü Vakıf Hanı, İstanbul (1926)
Birinci Vakıf Hanı, İstanbul (1918)
Harikzedegan Kat Evleri, Laleli-İstanbul (1922)
Mescid-i Aksa ve Hazreti Ömer Camii Restorasyonu (1925)
Mimar Kemalettin Okulu, Ankara (1925 sonrası)
Ankara Palas (1927)
Ankara İkinci Vakıf Hanı (1927)
Devlet Demir Yolları Genel Müdürlüğü, Ankara (1928)
Ankara Gazi İlk Muallim Mektebi (1930)
Sultan Ahmet, Fatih ve Ayasofya Külliyeleri Restorasyonu (tarihi belli değil)


RADİKAL KİTAP'TA ,ERKAN AKTUĞ YAZIYOR
Mimarlar Odası'nın Mimar Kemalettin'i anma programı çerçevesinde Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla yayımladığı üç kitap ve bir belgeselden oluşan dev Mimar Kemalettin seti, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki mimari için eşsiz bir başvuru kaynağı

Bir görüşe göre Mimar Kemalettin, bu toprakların Mimar Sinan’dan sonra en etkili, en çok tanınan mimarı. Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bugün hâlâ ayakta olan Ankara Palas, Çamlıca Kız Lisesi, bugün Gazi Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Gazi İlk Muallim Mektebi, Edirne Gar Binası, Bebek Camii, içinde Küçük Sahne’nin olduğu Ankara’daki 2. Vakıf Apartmanı, Devlet Demir Yolları Genel Müdürlük binası, Türkiye’deki ilk toplu konut sayılan Laleli’deki Tayyare Apartmanları (Harikzedegan Kat Evleri), Eminönü’ndeki Dördüncü Vakıf Han gibi pek çok görkemli yapıya imza atmış, aynı zamanda bu topraklarda mimari meslek örgütlenmesinin, bilimsel anlamda restorasyonun temellerini atan kişi. Vedat Tek’le birlikte 1. Ulusal Mimarlık akımının en etkili ismi. Ayrıca mimarlıkla ilgili ilk kuramsal yazıları kaleme alan bir eleştirmen, yüzlerce mimar yetiştirmiş bir öğretmen. Bir de günümüzde 20 liralık banknotların üzerinde resmi olan mimar...
Fakat hikâyenin sonu hazin, çok hazin. 1920’li yılların başında genç Cumhuriyet’in yeni başkenti Ankara’da pek çok alanda olduğu gibi mimari anlamda da yoğun bir hareketlilik vardır. Saray mimarı Vedat Tek, Cumhuriyet’in de ‘ilk ve tek’ mimarı olarak Ankara’da görev başındadır. Mimar Kemalettin ise o yıllarda kendisine İngiliz Kraliyet Mimarlık Akademisi onursal üyeliği kazandıran Mescid-i Aksa’nın restorasyonu için Kudüs’tedir. Geleneksel biçimlerle nasıl Osmanlı-Türk kimliği yaratılabileceği kaygılarıyla ilglenen Vedat Tek’in Ankara’daki yapıları kimi çevreler tarafından Osmanlı’nın türeviymiş gibi görünmektedir. Diğer taraftan Vedat Tek, Kemalettin’i mimar olarak görmemektedir ve aralarında ciddi bir gerilim vardır. Kimi anlaşmazlıklar sonucu Vedat Tek, Ankara Palas için yaptığı projeleri de yanına alarak Ankara’dan ayrılır. Cumhuriyet Hükümeti ise Mimar Kemalettin’i 1925 Ağustosu’nda Kudüs’ten Ankara’ya çağırır.

Hazin bir sonun ardından...
Mimarlığın Avrupa normlarını iyi özümsemiş bir sanatçı mühendis olan ve daha çok neoklasik bir mimarlık uygulayan Kemalettin, Ankara’daki yoğun yapı programının başına geçer ve iki yıl boyunca pek çok önemli yapı tasarlar. O yıllarda Atatürk devrimleri de art arda gelmektedir. Atatürk’e ‘Cumhuriyetin hak ettiği dışavurumun ne Vedat ne de Kemalettin’in gerçekleştirdiklerinin olduğu’ söylenir ve Avrupa’dan mimarlar çağrılır. Ankara’ya çağrılan İsviçreli mimar Ernst Egli, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki bir toplantıda Kemalettin’in Gazi Muallim Mektebi tasarımını acımasızca eleştirir ve çağdışı bulduğunu söyler. İçekapanık, duygusal bir yapısı olan Kemalettin ise bir şey söylemez, toplantıdan çıktıktan sonra ağlar. Hükümetin de Egli’nin arkasında durması Kemalettin’i derinden yaralar. Bu toplantıdan birkaç gün sonra Mimar Kemalettin, 13 Temmuz 1927’de Ankara Palas’ın inşaatındaki odasında ayakkabılarını bağlarken beyin kanaması geçirir ve yığılır kalır.
Hükümet, Kemalettin’in Ankara’ya gömülmesinden yanadır. Ancak Acıbadem’de oturan karısı Sabiha hanım, mezarını ziyaret edebilmesi için İstanbul’a gömülmesini ister. Mimar Kemalettin, Karacaahmet’e gömülür. Daha sonra Kadıköy-Üsküdar arasında açılan yol nedeniyle toprak mezar kaybolur. Eşi tüm çabalara rağmen mezarı bulamaz. Oysa o sıralar mezarlıklar müdürü olan ve Kemalettin’e büyük saygı duyan Fazıl Ayanoğlu, bir gece adamlarına yolu kazdırıp Kemalettin’in kemiklerini Beyazıt Camii’nin türbesine taşıtır, burada baştaşı olmayan basit bir mezar yaptırır. Bu mezar 1990’larda ortaya çıkar.
Ve hazin ‘son’a mutlu son. Mimarlar Odası, 2006 yılında mimarlık tarihimize önemli katkıları olan ölmüş mimarlar için iki yılda bir anma programı düzenlenmesine karar verir ve ilk isim olarak da Mimar Kemalettin’i seçer. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün de katkılarıyla Mimar Kemalettin’in mezarı yaptırılır. Can Çinici ve Zeynep Mennan’ın tasarladığı mezar ünlü mimarın 80. ölüm yıldönümü olan 13 Temmuz 2007’de açılır.
Mimarlar Odası’nın anma programı elbette sadece mimarın mezarının yapılmasından ibaret değildi. Afife Batur kapsamlı bir Mimar Kemalettin sergisi hazırladı, sergi Türkiye’nin pek çok yerini dolaştı. Ayrıca 7-8 Aralık 2007 tarihinde 1. Ulusal Mimarlık akımının son eseri kabul edilen Mimar Kemalettin’in tasarladığı Ankara Gazi Muallim Mektebi’nde ‘Mimar Kemalettin ve Çağı’ başlıklı sempozyum düzenlendi. Ve Mimarlar Odası, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla üç kitap ve Hilmi Etikan’ın çektiği belgeselden oluşan dev bir Mimar Kemalettin seti yayımladı.
Birinci kitap İmparatorluktan Cumhuriyete Mimar Kemalettin adını taşıyor. Prof. Yıldırım Yavuz’un hazırladığı kitap, 1981 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesi tarafından çok kısıtlı sayıda basılıp tükenen Mimar Kemalettin ve 1. Ulusal Mimarlık Dönemi kitabının düzeltilmiş ve genişletilmiş versiyonu. Mimar Kemalettin’in yaşamı ve binalarının (çizimler ve fotoğraflarıyla) ayrıntılı bir şekilde tanıtıldığı kitapta, Mimar Kemalettin’in ailesiyle mektuplaşmaları da ilk kez yayımlanıyor. Atütürk ve İnönü gibi isimlerle birinci elden tanıklıklar içeren mektuplar, dönemin Ankara’sı ve Kemalettin’in kişiliğiyle ilgili önemli ipuçları veriyor: “Dün Gazi Paşa Hazretleri (Atatürk) ziyarete geldiler. Bana iltifat ettiler. Safa geldiniz, yapıyı nasıl buldunuz cümleleri ile başlayan iltifatları devam etti. Gazi Paşa Hazretleri ile ilk defa olarak mülakat şerefine nail oluyorum. Sonra başvekil İsmet Paşa Hazretleri dahi yapıya teşrif ettiler...” (9 Ağustos 1925 tarihli mektup). Mektuplardan Süreyya Operası’nın dış cephesini de Kemalettin’in tasarladığı anlaşılıyor ama bu konuda resmi kanıt yok.
İkinci kitap Mimar Kemalettin ve Çağı ise 2007 yılında yapılan ‘Mimar Kemalettin ve Çağı/ Mimarlık, Toplumsal Yaşam, Politika’ adlı sempozyumda sunulan bildirileri içeriyor. Editörlüğünü Ali Cengizkan’ın üstlendiği kitapta İlhan Tekeli, Gülsün Tanyeli, Oya Şenyurt, Afife Batur, Uğur Tanyeli, Emre Madran, Süha Özkan gibi Bülent Tanju gibi önemli mimarlık tarihçilerinin Mimar Kemalettin ve dönemiyle ilgili yazıları yer alıyor.
Üçücü kitap ise Prof. Afife Batur’un editörlüğünde hazırlanan Mimar Kemalettin Proje Kataloğu. Kitapta Mimar Kemalettin’in İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün (Kemalettin, dönemin Vakıflar’ı Evkaf Nezareti’nin başına atanmıştı) arşivinde bulunan projelerinin detaylı çizimleri yer alıyor.
Mimar Kemalettin seti Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki mimariyle ilgili önemli bir külliyat.

Kaynaklar:
- Mimarlar Odası
- Yıldırım Yavuz, Mimar Kemalettin ve Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi, 1981, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Basım İşliği, Ankara.
- Derl. İlhan Tekeli, Selim İlkin, 1997, Mimar Kemalettin’in Yazdıkları, Şevki Vanlı Vakfı Yayınları, Ankara.
Cemil Meriç,Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde P.Joseph Proudhon,aktaran Soner Yalçın
Engin Ardıç, Sabah Gazeresi 26 Mart 2010
David KOPF, Sömürgecilik ve Eğitim,Haz: Philip G. Altbach Gail P. Kelly, Çev: İbrahim Kalın, İnsan Yayınları, Sayfa: 35 İstanbul,1991
ADEM YAVUZ ARSLAN , Aksiyon,Sayı: 287/ Tarih : 03-06-2000
*İMPARATORLUKTAN CUMHURİYETE MİMAR KEMALETTİN
Yıldırım Yavuz
*MİMAR KEMALETTİN VE ÇAĞI
Editör: Ali Cengizkan
*MİMAR KEMALETTİN PROJELER KATALOĞU
Editör: Afife Batur
TMMOB Mimarlar Odası ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün
ortak yayını, 2009.


















.

23 Mart 2010 Salı

Marks,Bakunin,Stirner bunları söylüyor ama biz ne diyoruz?

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


Özeti önce yazalım : Postmodernitenin değil, henüz postu kaptırmamış modernitenin 'son'dan önceki -bu an ki- durağında, düşüncenin yeni iskan alanlarını işaret ediyoruz. Kriz, yanlız ekonomiyi kapsamıyor; uhrevi/dünyevi ya da isyan; yaşamın tüm organları/alanları ekonominin şemsiyesi altına toplandı. Para vermeden kıpırdayamıyor, satın almadan nefes alamıyoruz. Ne yazık ki, dünyanın geldiği sınır itibariyle gelenek kuran üstatların ya da çağdaş düşünürlerin bugüne medet olan/bütünü kavrayan önerileri yok. Yok edin insanın insana kulluğunu denmiş ama, insanın doğayı iliklerine kadar sömürüsüne 'ilerleme' olarak bakılmış. Sanat ile eleştirmiş, eleştirileri öznenin hatırına milyon dolarlarla sisteme takoz olmadan değiştirmekte yeis görmemişiz. Topyekun, coşkuyla sonuna kadar aydınlanarak ilerlemiş, canlı dünyayı tüketerek gelişmişiz.. Doğu'da ses yok ;Batı'ya ise bizim itirazımız kendine özgür/demokrat, kendi dışına ise ırkcı ve baskıcı olmasının yanısıra, karşı çıktıkları konunun sonunu/devamını getirmemeleri...


"Var olan her hak yabancı haktır, bana “verilen” ve “hisseme düşendir”. Tüm dünya bana hak verseydi, haklı mı olurdum? Devlet ya da toplum tarafından elde ettiğim bir hak yabancı bir hakkın aynısı değil midir? Bir aptalın bana hak vermesi üzerine, onun kendi hakkından şüphelenirim; onun hak vermesini beğenmiyorum. Bir bilgenin de bana hak vermesiyle haklı olmam. Benim haklı olup olmadığım aptalın ve bilgenin hak vermesinden tamamen bağımsızdır" diyor, Stirner.

Bunlar birlikte büyümüş ve karşıkarşıya olgunlaşmışlardır: Kim bunlar? Stirner,Marks,Bakunin ve tüm yeni değerleriyle Avrupa'nın özgür düşüncesi. Bizim itirazımız kendine özgür/demokrat, kendi dışına ise ırkcı ve baskıcı olmasının yanında, karşı çıktıkları konunun sonunu/devamını getirmemeleridir...



Bu toplumsal tarihin inkarı değil, yeni yaşamın iskanıdır.
Aynı piktogramları/işaretleri, alfabeyi/rakamları kullanarak
hayatın amacıyla kahramanları takas etmek, sonucu görüp kutsallarla değerlerin yerini değiştirmek gerekir.

Kant'tan teşhire başlayıp, ezberletileni yeniden düşünüp, beyine parende attırıp, geldiğimiz yerden geçmişe bakıp, cevaptan sonuca ulaşıp,
yaşamsalla/çıkarların ,önemle/mühimin eşyanın tabiatı itibariyle yerini belirleyip,
önerileriyle/sonuçlarıyla hikayeyi silbaştan gözden geçirip/yalan tarihi yeniden yazmanın tam zamanıdır..

Anlatılan benim öyküm değildir. Uygarlık adına tüm yaban hayatı talan eden, gezegeni ekonomik bir nesneye dönüştürüp
soluyan her canlının düşmanı olan kapitalizmin kara öyküsüdür inanmamız istenilen..

Çözümün anahtarı/şifreleri ise insanoğlunun oniki bin yıl önce ilk tohumu toprağa ekmeden evvelki, yaban hayatta gizlidir..



Bu sayfalarda sürekli yazıyoruz. Uygarlık kavramı bir paranoyadır; araştırmalar/ilaçlar ve karşı tezlerle tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Avrupa,dünyayı kendine benzemediği için kınıyor ve tehdit unsuru olarak görüp,dönüştürmek istiyor. Önerisiyse aydınlanma ve ilerleme. Dünyayı bitirecek ,uygar insanın son nefesine neden olacak da bu aydınlanma ve ilerleme sendromudur. Evet, Avrupa'nın yani temsil ettiği 'uygar' insanın katrana bulanmış vicdanı rahatsız ; sahtekar demokrat Avrupa aydınlarının ikiyüzlü tavrından 'ezilenlerin' yüreği yaralıdır..

Avrupalı efendilerinden ödünç aldığı referansları koltuk değneği gibi kullanan yurdum aydınları da suçludur. Sol adına, ırkcı Batı uygarlığına karşı alternatif düşünce üretemeyen Marksizm de..

Post Modern emperyalizm,yalnız genetiği değiştirilmiş gıdalar üreterek dünyanın canına okumadı; genetiği değiştirilmiş işçiler,ucube köylüler,zombiye dönüşmüş şehir insanları da, politikacılar, tüccarlar, sanatçılar,esnaflar, insan/hayvan hakları tellaları, kirlettiği dünyanın süpürgecisi Greenpeaceler ya da kanser ilaçları,hayvan barınakları, doğal parklar, açlıkla mücadele örgütleri, Gazze'ye,Haiti'ye Afrika'ya yardım dernekleri ve insani yardım fonları, sivil yalanlar : Hepsi evet hepsi,bütün melanetler onun, yani uygar insanın muhteşem eseridir.

Sol'un entellektüel ihtiyaçlarını giderdiği/iştihanı doyurduğu, emperyalizmin ortak hafızası/ırkın kendi özgün/özgül tarihinden ürettiği bağlantı/referans tutunma noktalarından kurtulması esastır.


Düşünen zihnimizin berraklaşmaya ve özgürleşmeye ihtiyacı var..



Emin Çetin Girgin






Bilimsel bilgi insanı ele geçirebilir...

Bakunin yüz yıl önce,bilimsel eleştiriye inanma eğilimini soruluyordu. Bilimcilerin ve teknik uzmanların bilgilerini başkalarına egemen olmakta kullanabileceklerini, birgün sıradan yurttaşların uyanıp 'köleler' 'oyuncaklar' olarak ihtiraslı bir zümrenin kurbanları haline gelebileceğinin uyarısını yapmıştı. Bakunin bu yüzden bilime karşı,daha doğrusu bilimin egemenliğine karşı yaşamın başkaldırısını tanımlamıştı.
Paul Avrich/Portreler,s 29





“Okullarda çocuklara okutulan tarih kitaplarının o ülkenin tarihçileri tarafından değil, başka bir ülkenin (hatta düşman ülkenin) tarihçileri tarafından yazılmışlardan okutulması önerisi dinleyenin kulağını sızlatabilir, ama ‘tarih’ işte o zaman yıllar süren ve hep ‘bizim’ kazandığımız kanlı bir savaş/masal olmaktan çıkar... İşte o zaman bize karşı pencereden bakan komşunun ‘öcü’ olmadığını, onun da bizim gibi aşamalardan (okullardan) geçip tam da devletinin istediği gibi bir koyun (pardon özür diliyorum.. tamamen ‘vatandaş’ demek istemiştim oysa) olduğunu ve tarihte kazanan büyük hükümdarın ‘savaşlarda galip gelen değil’ aksine halkına ‘en uzun barışı’ yaşatan küçük insanlardan olduğunu öğrenirdik..
ve lâkin mürekkeple değil kanla yazılıyor tarih dünyanın bütün devletlerinde.”
diyor Bertrand Russel



Russel'in eleştirdiği devlet ve iktidar kavramının bağlandığı yurtseverlik tanımınıdır.Bu tabi ki İngiltere'nin emperyal orularına asker yetiştiren ideolojiye karşı bir sivil iteatsizliktir. Konuyu bugün şartlarında, Türkiye gerçeğine bitiştiren ikinci cumhuriyetçilerin, geriye doğru baktığımızda fransız ihtilali sonrasında çıkan liberte egalite fraternite/özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramının yılmaz savunucuları oldukları, konuyu yaratıcı dehalarıyla geliştirerek savundukları varsayılabilir. Russel'la aralarına Sartre'dan Chomsky'e kadar sayısız aydın tampon olur.
Tahmin ettiğinizin aksi ben burada başka bir konuya değineceğim. Russel öncesi ,hatta Russel'in Londra'daki gençlik yıllarında Marks'a uzanan bir öykünün ütopya kanadında devlet eleştirsisinin başat ismi olarak bir başka ad ortaya çıkar.Bu Max Stirnerdır; Yani Doktor Max.








Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti

«Cinler yaşıyor!» Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradan'ın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş/ kötü iş! 'İşim' demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.

Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, s. 149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler. S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler’ birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)

Kaynak: - Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam - Stuttgart 1981

- Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986


Biricik ve Mülkiyeti Max Stirner
Meselemi Hiç'e Bıraktım
Nedir benim olması gereken! Öncelikle iyinin meselesi, sonra Tanrı'nın, insanlığın, gerçeğin, özgürlüğün, hümanizmin ve adaletin; dahası halkımın, kralımın, anavatanımın; ve nihayet tinin ve binlercesinin. Sadece benim meselem asla benim olmamalıdır. "Yuh be, egoiste bakın, sadece kendini düşünüyor!"
Meseleleri için çalışmamızı gerekli bulan, hatta canımızı feda etmemizi ve meselelerine hayranlık duymamızı bizden bekleyenlerin kendi meselelerini nasıl gerçekleştirdiklerine bakalım bir kez de.

Tanrı hakkında köklüce şeyler müjdelemekte olan sizler binlerce yıl "tanrısallığı derinliklerine kadar incelediniz"; ve Tanrı kalbine kadar uzanan sizler, meselesine hizmet etmekle vazifelendirildiğimiz o "Tanrı'nın kendi meselesini" nasıl icra ettiğini pekala bize açıklayabilirsiniz. Ve yaptıklarını da gizlemezsiniz. Neymiş peki Tanrı'nın meselesi? Bize buyurduğu gibi yabancı bir meseleye mi tabidir, sevgi ve gerçeği kendisine maletmiş midir? Burada bir yanlış anlama söz konusudur, buysa sizi çıldırtıyor; Tanrı meselesinin sevgi ve gerçek olduğunu, dolayısıyla sevgi ve gerçeğin Tanrı için yabancı bir mesele olamayacağını öğretmektesiniz. Tanrı'nın yabancı bir işi kendine meslek etmiş olduğu varsayımı, dolayısıyla bizim gibi zavallı karıncalarla benzeş olması sizi çıldırtıyor. "Tanrı gerçek demek olmasaydı gerçeğe sahip çıkar mıydı"? Tanrı sadece kendinden yana yontuyor, çünkü o bir bütünlüktür, dolayısıyla her şey onun meselesidir! Biz ama, biz bir bütünlük değiliz, dolayısıyla bizim meselemiz küçücük ve aşağılık bir iştir; işte bu nedenle de "yüce bir meseleye hizmet etmek zorundayız". Şurası açıktırki, Tanrı'yı sadece Tanrı ilgilendiriyor, onun meşguliyeti sadece kendisidir, sadece kendisini düşünüyor ve kendi gözünde yine sadece kendisi var; vay haline Tanrı'yı tatmin etmeyene. O, kendinden üstün herhangi bir varlığa hizmet etmiyor ve sadece kendisini tatmin ediyor. Onun meselesi tam anlamıyla egoist bir meseledir.

Peki ya insanlık, meselesini kendi meselemizmiş gibi görmemiz gereken o insanlık yüce bir varlığa mı hizmet etmektedir? Onun meselesi bir başkasının meselesi midir? Ve yüce bir meseleye mi hizmet etmektedir? Hayır, insanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor. İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?

Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendisinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?

Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor. Sadık yurtseverlerce savunulan şu halka bakın bir kez de. Halk için kanlı savaşlarda ölen ya da açlık ve sefaleti göze alarak savaşan yurtseverler, halkı ne derece ilgilendiriyor? Halk onların bok yığınına dönüşen cesetleri arasında "yeşeren halk" oluyor! Bireyler, "halkın büyük meselesi için" ölürken, halk onlara arkalarından teşekkür yolluyor ve kadavralarından kendine kàr payı çıkarıyor. Buna ben okkalı bir egoizm derim.

Şimdi de "Benim" dediği şeyleri şefkatle koruyan sultana bakalım. Sultan tam bir özgeci değil midir ve onun olan şeyler için yaşamını daima adamamış mıdır? Evet, "onun olanlar" için, tabii. Sen ona değil, kendine ait olduğunu göstermeye çalış ve bunu bir kez olsun dene: onun egoizmini reddetmekle zindanı boylayabilirsin. Sultanın meselesi kendisidir: o bir bütünlüktür ve kendisi için biriciktir ve "onun" olmak istemeyen birini tahammül edemez.
Bu parlak önerilerden egoistin çok daha iyi hareket ettiğini anlayamıyor musunuz? Ben, kendi adıma bundan bir ders alıyor ve bu büyük egoistlere özgeci davranıp hizmet edeceğime, kendim egoist oluyorum.


Tanrı'nın da, insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.
Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.
Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur.
Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.Hiçbir şey benden üstün değildir!
Bu yazının yayımlandığı yerler: DAVETSİZ MİSAFİR: Sayı 1, İlkbahar 2003. VARLIK: Nisan 2004. KARIZMA: Sayı 18, 2004.

BENİM YETKİM

Hak toplumun tinidir. Toplumun bir iradesi varsa, işte bu irade haktır: Toplumun varlığı sadece hakka dayanır. Toplum sadece bireyler üzerine tahakküm kurmakla var olabildiği için, hak onun hükmeden iradesidir. Aristo adaletin toplumun yararına olduğunu söyler.



Var olan her hak yabancı haktır, bana “verilen” ve “hisseme düşendir”. Tüm dünya bana hak verseydi, haklı mı olurdum? Devlet ya da toplum tarafından elde ettiğim bir hak yabancı bir hakkın aynısı değil midir? Bir aptalın bana hak vermesi üzerine, kendi hakkından şüphelenirim; onun hak vermesini beğenmiyorum. Bir bilgenin de bana hak vermesiyle haklı olmam. Benim haklı olup olmadığım aptalın ve bilgenin hak vermesinden tamamen bağımsızdır.



Bununla birlikte şimdiye kadar bu hakkı elde etmeye çalıştık. Hak arıyor ve bu amaçla da bir mahkemeye baş vuruyoruz. Hangi mahkemeye? Kralın, papazın ya da halk mahkemesine vb. Bir sultan mahkemesi, sultanın hak olarak belirlediği bir haktan başka hak verebilir mi? Sultanın bana verdiği hakka uygun olmayan bir hak ararsam, sultan mahkemesi bana hak verir mi? Örneğin, sultana göre hak olmayan ağır ihaneti bana hak olarak tanıyabilir mi? Benim hakkımı umursamayan o, bir sansür kurulu olarak, düşünce özgürlüğü hakkını bana verebilir mi? Ne arıyorum öyleyse ben bu mahkemede? Ben benim hakkım olanı değil, sultansal hak, yabancı hak arıyorum. Yabancı hak benim hakkımla uyum sağladığı sürece şüphesiz benim de hakkımdır.

Devlet tek tek insanların birbirleriyle kavga etmelerine izin vermiyor; düelloya karşı çıkıyor. Kavga edenlerin polisi çağırmamalarına rağmen polis cezalandırıyor; bu durum bir Ben ile bir Sen arasındaki kavga olarak kabul görmüyor. Aile reisinin çocuğunu dövmesine benzetiliyor. Aile hak sahibidir ve aile adına da baba, ben biricik olarak bu hakka sahip değilim.

Vossische Zeitung “hukuk devletini“ bize takdim ediyor. Hukuk devletinde her şeyin kararı bir yargıç ve bir mahkemenin elinde olması gerekiyor. Bu gazeteye göre, üst-sansür-kurulu “hakkın olduğu“ bir “mahkemedir”. Nasıl bir hak? Sansür hakkı. Sözkonusu mahkemenin yargısını haklı bulmak için, sansürü haklı bulmak gerekiyor. Aynı zamanda ama bu mahkemenin bir koruma sunduğu söyleniyor. Evet, tek bir sansürcünün yanılgısına karşı koruma: Bu mahkeme, isteminin yanlış yorumlanmasına karşı sadece sansür yasama kurulunu koruyor, yazanlara karşı ama kendi yasasını “hakkın kutsal yetkisiyle” daha da pekiştiriyor.

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece, benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler.

------

Kafadaki Kaçıklık
Sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var!

Tımarhanedeki zavallı bir delinin, Tanrı baba olduğu ya da Japonyanın kralı, kutsal tin ve benzeri olduğu kuruntusuna düşmesiyle, huzur içinde yaşayan bir vatandaşın, iyi bir hıristiyan, dinci bir protestan, sadık bir vatandaş, erdemli bir insan ve benzeri olmasını kendi kaderi olduğunu sanması - bir ve aynı "saplantıdır". İyi bir hıristiyan, dinci protestan ve erdemli insan ve benzeri olmamaya kalkışamayan ya da çalışamayan kişi, dindarlığın ve erdemliğin esiri ve kölesidir.

Evet, tüm dünyada hayalet kol geziyor!

------

Seninle beslenen kalbim, doyuma ulaşan gereksinimlerim ve seni sevdiğim için üstüne pervane oluyorsam, bu herhangi bir üstün varlık adına yapılmamaktadır, ki sen bunun kutsallaşmış bedenisin, ve seni bir hayalet olarak ya da görünüşteki bir tin olarak gördüğümden de değil, bizzat egoist hazzımdan dolayı: sen özün itibariyle benim için değerlisin, çünkü senin varlığın üstün varlık değildir, senden üstün ve senden genel de değildir. O biriciktir, senin gibi, çünkü sen biriciksin.

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)

Kaynak: - Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam - Stuttgart 1981
Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986
Almanca aslından çeviri: H. Ibrahim Türkdogan



İlk adını Karl Marks'ın eserlerinde görmüştüm. Saygı da duyar ama daha çok fikirlerinin,ütopik adalet/eşitlik söyleminde onunla çakışmasıyla oluşan etki alanı rahatsızlık yaratır: Yaklaşık kırk yıldır da dipnotlarda sık sık hırpaladığına şahidimdir koca Marks'ın...

Peki kimdir Max Stirner ?


Vikipedi'ye sorasak şöyle söylüyor;
25 Ekim 1806’da Bayreuth‘da doğan Max Stirner (Johann Caspar Schmidt), flüt yapımcısı bir babanın ve ruh hastası bir annenin tek çocuğuydu. Johann Caspar Orta Okul ve Lisedeyken öğretmeni Hegelci Georg Andreas Gabler’in çalışkan öğrencisi olur. Liseyi bitirdikten sonra Berlin’e gider ve Hegel’in yanında okur (1826-1828). 1828’de Berlin’den ayrılıp Erlangen’e gider ve burada en az bir sömestr felsefe okuduktan sonra dört yıl kadar Almanya’yı dolaşmak üzere öğrenimine ara verir. 1832’de tekrar Berlin’e döner ve iki yıl geçmeden Schulgesetze (Okul Yasaları) adlı çalışmasıyla öğrenimini bitirir. 1839-1844 yılları arasında özel bir kız okulunda öğretmen olarak çalışır. Öğretmenlik çalışması hem okul idaresini hem de öğrencileri pek memnun eder. 1843’te Marie Daehnhardt ile evlenir. Stirner, 25 Haziran 1856’da Berlin’de ölür.

Eserleri
1842-1844 yıllarında Stirner çeşitli günlük gazetelerde çok sayıda ilginç (edebiyat, sanat, din eğitim vb. içerikli) makaleler yazar. Özgürler Kulübü’nün aktif elamanı olarak Prusya yönetimini şiddetle eleştirir ve aynı zamanda bu yönetimin yıkılmasını amaçlayan otonom birlikteliklerin kurulmasından yana yazılar da yayımlar. Marx’ın çıkardığı Rheinische Zeitung’da Das unwahre Prinzip unserer Erziehung oder Humanismus und Realismus adlı eğitim ve hümanizm eleştirisini yayımlar (1842). Sonbahar 1844’te Der Einzige und sein Eigentum (Biricik ve Kendiliği) adlı eseri yayımlanır. Feuerbach, B. Bauer, Hess tarafından gelen eleştirilere Stirner, 1845’te Rezensenten Stirners adlı yazısıyla karşılık verir.



Özel yaşamlarında Max Stirner’den hayranlıkla söz eden ünlü filozoflar, eserlerinde onu ya hiç anmaz ya da bir iki yan cümleyle göz ardı ederler. (http://www.projektmaxstirner.de/plag.htm). Ancak bu “yan cümleler” içerikleri açısından merkezi bir önem taşımakla dikkat çeker. Stirner’in tuhaf alımlama tarihine bir kez daha işaret etmek amacıyla birkaç örnek sunmak yararlı olacaktır.

Karl Marx, Stirner’in eserinden etkilenmesi sonucu garip bir duruma düşer. Feuerbach’tan ayrılır ve Stirner’e yanaşmaz ama alelacele intikam hırsıyla sözcüğü sözcüğüne yanıtladığı BvM’ne bir Anti-Stirner’le (“Alman İdeolojisi”) karşılık verir. (K. Marx/F.Engels - Werke, Band 3,Dietz Verlag, Berlin 1983). Baştan sona kadar polemik içerikli ve bir cambazın sahip olduğu yeteneklerle kaleme alınan bu eser, Marx’ın felsefi bir kriz yaşadığını ve bunun neticesi olarak da Stirner’e olan nefretini sergiler. (http://www.projektmaxstirner.de/plag.htm). Neticede Marx, Stirner eleştirisinde, Stirner’i yok etmek için, Sloterdijk’ın deyimiyle, kendi “ölümünü göze almaktadır”. Marx’ın Anti-Stirner’i, Stirner’in etkisinde bocalayan Marx’ın felsefi krizinin en berrak kanıtıdır. Benzeri bir krizi daha sonra Nietzsche yaşayacaktır.(http://www.projektmaxstirner.de/plag.htm).

“ Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez. - Max Stirner - ”


Friedrich Engels, Marx’a Stirner'in eseri Biricik ve Kendiliği hakkındaki ilk izlenimlerini mektubunda iletirken, Stirner’i över. (Engels an Marx in Paris, 19. November 1844. (MEW 27, 11). Bk. Max-Stirner-Archiv, Leipzig). Ancak Marx’tan aldığı yanıttan hemen sonra görüşünü düzeltir ve artık Stirner’in etkisinde olmadığını belirterek Marx’la aynı görüşte olduğunu söyler. (Engels an Marx in Paris. Barmen, 20. Januar 1845. (MEW 27, 14). Bk. Max-Stirner-Archiv, Leipzig).

Arnold Ruge birkaç mektubunda Stirner’den övgüyle söz eder.

Edmund Husserl Stirner’i hiçbir eserinde anmaz ama ücra bir köşede Biricik ve Kendiliği için “şeytani bir güç” der. (B.A. Laska: Ein dauerhafter Dissident, s. 77, LSR-Verlag 1996). Martin Heidegger Stirner’i asla okumadığını söyler. (B.A. Laska: Ein dauerhafter Dissident, s. 77, LSR-Verlag 1996). Theodor W. Adorno bir sohbet esnasında “Stirner baklayı ağzından çıkaran tek filozoftur,” der. (Helms, Hans G.: Die Ideologie der anonymen Gesellschaft, s.200 DuMont Verlag 1966). Ayrıca genç bir yazarı (H.G. Helms) yeni bir Anti-Stirner yazmaya teşvik eden Adorno, kendi eserlerinde Stirner’i anmaz. Carl Schmitt hapishanede günlüğüne şu cümleyi kaydeder: “Şu durumda beni hücremde ziyaret eden biricik kişi Max’tır.”(B.A. Laska: Ein dauerhafter Dissident, s. 76, LSR-Verlag 1996). Stirner’in anarşist, nihilist, solipsist, faşist, bireyci, bencil, her şey benimci gibi sıfatlarla anıldığı neredeyse Stirner’in adını duyan herkesin bilgisi kapsamındadır. Ne var ki: Her camianın bir günah keçisi olması gerektiği gibi, Stirner de felsefenin günah keçisidir. Dolayısıyla ona gelişigüzel bir şekilde anarşist, nihilist, şeytan vb. demek meşrudur[1].


Türkçe'de Max Stirner'in Eserleri

Meselemi Hiç'e Bıraktım
Benim Yetkim
Stirner'den Alıntılar

Almanca

Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum
Geschichte der Reaction, 2 cilt, Berlin 1852
Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. Yayımlayan: Bernd A. Laska. Nürnberg: LSR-Verlag, 1986 (Toplam 11 makale)
Max Stirners Kleinere Schriften und seine Entgegnungen auf die Kritik seines Werkes: 'Der Einzige und sein Eigentum', Yayımlayan: John Henry Mackay, 1898; gözden geçirilmiş 2. baskı Berlin 1914
Max Stirner Üzerine Çeşitli Metin ve Kaynaklar [değiştir]
Bernd A. Laska: Bireyci Anarşistler ve Max Stirner
Max Stirner Projesi
Ben ve Hiç
Hiç'i Düşünürken
Max Stirner ve "Biricik"
Max Stirner Projesi / H. İbrahim Türkdoğan / Nietzsche, Stirner'in Plagiyatörü mü?


.

21 Mart 2010 Pazar

AVRUPA 400.ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE CARAVAGGIO'YU ANIYOR; KOCA TÜRKİYE, OSMAN HAMDİ'Yİ UNUTTU

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



Yarattığı tüm kurumlar,kendi varlık nedenleri olan kurucularına ikinci bir oylumlu araştırmayı 100.yıl anısına yayınlatmaları, yeni disiplinlerarası platformda ismiyle yeniden gündem oluşturmaları,
değerlendirmeleri silbaştan tanımlanmaları/tartışılmaları,100.yılda Osman Hamdi'yi kitaplaştırarak,sergileştirerek,panelleştirerek topluma hediye etmeleri olmayacak iş midir?
Osman Hamdi Bey, konu başlıklı sergileri,retrospektifi bu sene açmayacaklarsa ne zaman açacaklardır?
Müze depolarında duran,durdukça eriyen o tabloların çürüyerek yok olmasını mı bekliyorlar?

Kımıldayın efendiler!

Yalnız tablolar erimiyor;zihinlerde erozyona uğramış,tozlanmış/örümceklenmiş.
Adam sendecilik mi,tembellik mi yoksa,kapasitesizlik, parasızlık veya yetkisizlik mi?

Kadrosuzluk,yetersizlik,devlet kurumlarındaki bürokrasi,atıl duran beyin gücü ya da talan edilen milli servet,

Her neyse; vatan sizden iş bekliyor beyler!



Osman Hamdi Bey'in ölümüyle ilgili yazdıklarımızın nedeni vardı. Türkiye sanat ortamının dışa bağlı ve rantiye dokusuna dört yazı boyunca gönderme yaptık.Picasso,Matisse,Rodin sergileriyle ayağa kalkan müstemleke basını sessizdi. Müteşekkir pişekarlar topluluğu işbaşındaydı ;koro şefinin 'sus' işaretiyle kırmızı ışık yandı,beklemeye geçildi. İşimiz olmayan Batı dünyasının önemli figürlerini her vesileyle dile getiren, yıldönümlerini yazı vesilesi kılan kültür dünyasının besleme cambazları,yalaka aydınları yine müthişti. Herkes,meydanlar,okullar,müzeler/özel müzeler,tüm sanat camiası susmuştu. Ölü toprağı serpilmiş kurumlarımıza dikkati çeken makalelerde,bu kurumların memurlarına maaş üreten çatılar olmasının ötesinde hiçbir değeri olmadığını ağır ifadelerle yazdık;kılları kıpırdamadı. Bundan sonra Resim Heykel Müzeleri'nden çalınan ,sahteleriyle değiştirilen tablo rezaletleri ortaya döküldü. Bu yurdu gerçekten seven izleyicilere,sanat dünyasına, bundan önce yazdığımız dört Osman Hamdi yazısını bir kere daha dikkatle okumalarını öneririz. Medya ve Gazete mecrasında, en iyi sınavı gene Cumhuriyet Gazetesi Kültür Sayfası verdi. Caravaggio'nun 400.ölüm yıldönümüyle ilgili,Celal Üster bu hafta Cumhuriyet Kitap ekinde şunları söylüyordu.
"Yazarların, düşünürlerin, sanatçıların doğum ve ölüm yıldönümleri, onların yapıtlarını, düşüncelerini, sanatlarını yeniden gözden geçirmek, kitaplarının yeni eleştirel basımlarını yapmak, onları yeni kuşaklara anımsatmak ya da tanıtmak için iyi bir fırsattır.
Örneğin, bugünlerde, resim sanatının barok ustası Caravaggio'nun ölümünün dört yüzüncü yılı dolayısıyla, başta İtalya olmak üzere çeşitli ülkelerde sanatçının yapıtlarına yeni yaklaşımlar getiren sergiler düzenleniyor, yaşamı ve sanatını yeniden yorumlayan kitaplar yayımlanıyor. Genç kuşaklardan binlerce insan, Caravaggio'nun Avrupa ve ABD müzelerindeki yapıtlarını bir arada görme olanağı bulunuyor; birbiri ardı sıra yayımlanan sanat kitapları, yaşamöyküleri, Caravaggio'yu 21. yüzyılın gündemine taşıyor.

Bu tür yıldönümleri bizde nedense pek o kadar önemsenmez ya da sıradan, tekdüze, en küçük bir çağdaş bakış açısı içermeyen anmalarla geçiştirilir genellikle. Oysa, sözgelimi, Türk resminin klasikleri, ne bileyim, Halil Paşa, Süleyman Seyit, Osman Hamdi, giderek İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Nazmi Ziya, vb. gibi ressamların yıldönümleri böylesi yaratıcı sergilerle, yeni yorumlar getiren kitaplarla değerlendirilse kötü mü olur?

Ustaların yalnızca devlet müzelerinin ve büyük kurumların koleksiyonlarındaki tabloları değil, özel koleksiyonlardaki yapıtları da yeni bakış açılarıyla seçilerek, çağımızın olanaklarından yararlanan sergilerde özel başlıklar altında bir araya getirilse; kimi sanat tarihçilerinin basmakalıp görüşlerinden sıyrılmış, yepyeni, bambaşka bakış açıları içeren kitaplar yayımlansa, belki de resim sanatımızın ustalarının yapıtları yalnızca sanat piyasasının ilgi odağı olmaktan bir ölçüde çıkar, gerçek anlamda sanatın odağı olarak gencinden yaşlısına toplumun gözleri önüne gelir.

En azından yıldönümlerinde gündeme getirilebilecek böylesi yeniden değerlendirmeler, özellikle devlet müzelerinin karanlık depolarını yeniden gün ışığına çıkaracağından, son olarak Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde ortaya çıkarılan soygun türünden rezilliklerin de önüne geçebilir."


OSMAN HAMDİ BEY'İN ÖLÜM GÜNÜ 24 ŞUBAT'TA ŞÖYLE YAZMIŞTIK
Türkiye tarihidir mevzubahis olan: Doğrusu yanlışıyla Osman Hamdi Bey'i anmak bir güne,bir haftaya sığdıralacak küçük bir olay değildir.
Arkeoloji,müzecilik,Sanayi-i Nefise Okulu ve Türk ressamı olarak dört kurumun kurucusudur ki,şayet bu kurumlar ölü değil,yaşayan/canlı organizmalarsa , dört koldan anılmayı elzem kılar.
Tüm bu kurumların geçmişleriyle muhakemeleşmesi, batılaşmak,uygarlaşmak adına emperyalizmle ve tepeden inmecilikle bir tarih hesaplaşması, hem Osman Hamdi ideolojisiyle hem de kurumsal misyonlarıyla dürüstçe yüzleşmelerini gerektirir; Troia-Schliemann'ın bakiyesi halen canlıdır.
Tarihi yazan muzaffer kolonyalistle bir mutabıklaşma yapmadan,üzerimizdeki günahlarla/sevaplarla,ağırlıklarla ilerlemek mümkün olmaz.
Eskihisar'a kaldırılan iki piknik otobüsü, onu sevgiyle anmak isteyenlerin, anısı önünde saygıyla eğilenlerin,kendi yazılı tarihinin oluşturulmasını bekleyenlerin vicdanlarını rahatlatmaz.
Bütün dünyada bu çapta kurucu önderlerin 100.yıl kutlamaları aylar önceden programlanır, planlanır,sempozyumlar,paneller,bildiriler yayınlar,kitaplar, sergiler medya desteğiyle günlerce sürer...
Ufukta görülen, saatli Alman treni gibi dakik bir anma reçetesi, 9 açılış ve saygı duruşu, 9.30-10 çay molası,12 öğle yemeği talimathanesi çerçevesinde yasak savıcılık dedik ve yanılmadık.
Tüm yapılan Yıldız Konferans Salonu'nda saat 14'te başlayıp yarım günde yapılacak konuşmalardan ibaretti.
Konuyu hatırlayan medyanın başlıkları ve genel adet üzere tekrar eden hiçbir anlam içermeyen metinleri ise başlı başına bir faciaydı; oralara girmiyoruz.
24 Şubat'ta ,doğumunun 100. yılında Osman Hamdi Bey elbirliğiyle bir kere daha öldürülmüştü...

Başından beri diyorum ki,önemi,değerinin ötesindedir.İlgili entelijansiya,çoğu olduğu gibi bu defa da bizimle aynı fikirde değil. Tablolarını,büstlerini,yaptığı eserleri baş köşelerde taşıyanlar,o eserlerin içinde karınca misali dolaşanlar şu ana kadar,herzamanki derbeder,kadir bilmezlikleriyle, umarsız savruk bir ilgisizlik içindeler. Vazgeçtik değerini önemseyen özel haneleri,tüzel kişiler aldıklarını haketmek adına, Osman Hamdi'nin kurduğu kurumlar, şayet unutmadılarsa ölüm gününde bir dakikalık saygı duruşu,bir toplantı, bir sergi vd. düzenler diye düşünüyorum.
24 Şubat günü Osman Hamdi Bey'in 100. ölüm yıldönümüdür.

Türkiye tarihidir mevzubahis olan: Doğrusu yanlışıyla Osman Hamdi Bey'i anmak bir güne,bir haftaya sığdıralacak küçük bir olay değildir.
Bütün dünyada bu çapta kurucu önderlerin kutlamaları aylar önceden programlanır,planlanır,paneller,bildiriler yayınlar sergiler medya bilgilendirmelerle günlerce sürer.

Osman Hamdi'nin şahsına yönelttiğimiz tüm eleştirilerimize rağmen ,Türkiye'de güzel sanatların başlama noktasındaki bu önemli kültür adamının yaptığı işlere,veya yanlış yaptıklarına (ki bu da önemli bir tartışma konusu olarak vardır) cüssesine uygun saygı gösterilmemesi bizi üzmektedir.

Günümüzde acemi ressamlara, tuğla kadar ağır incelemeler çıkarılmaktadır.

Bugüne kadar yapılan çok sınırlıdır. Osman Hamdi başlıklı sanat tarihçisi Mustafa Cezar'ın kitabı, Adnan Çoker'in broşürü ,bir,iki araştıra,makale vardır ki anılmaya değer; Gerisi laf-ı güzaf..

Yarattığı tüm kurumlar,kendi varlık nedenleri olan kurucularına ikinci bir oylumlu araştırmayı 100.yıl anısına yayınlatmaları, yeni disiplinlerarası platformda değerlendirmelerle silbaştan tanımlanmaları/tartışılmaları,100.yılda Osman Hamdi'yi kitaplaştırarak hediye etmeleri olmayacak iş midir? Osman Hamdi konu başlıklı sergileri,retrospektifi bu sene açmayacaksaklarsa ne zaman açacaklar.
Müze depolarında bekleyen o tabloların çürüyerek yok olmasını mı bekliyorlar.
Adam sedecilik mi,tembellik mi yoksa parasızlık veya yetkisizlik mi?
Her neyse; vatan sizden iş bekliyor beyler.

Felsefecilere,sosyolog ve eleştirmenlere yeni konu başlıkları vererek tartışmayı başlatması için yürek mi, para mı,yoksa tek başına önderlik mi lazımdır bilinmez; ki,Osman Hamdi'nin bir tablosu o kitablardan yüzlercesini finanse eder.

Ayıptır beyler ; biz ne yapıyoruz diye bir şapkamızı koyup önümüze düşünelim..


Umut ediyorduk : Gerçi toparlanmak için daha bir hafta var ; Osman Hamdi kaç güne sığar,biçtikleri elbise nedir,nasıl uygun görürler Allah bilir diyorduk ki,
Gebze Belediyesi'ne havale ettiler,Unesco,MGSÜ,Müze yapacak aklımızda dediler ;olmadı.Sonunda yarım güne sığdırdıkları bir müsamere ilanı çıktı ortaya.

24 Şubat'a geldik.

Bugün kurduğu tüm kurumların internet sayfalarında ekran bomboştu.

Ölümünün 100. yıldönümünde Osman Hamdi Bey unutulmuştu...




NENA ÇALİDİS İSE,İTALYANLARIN CARAVAGGIO KUTLAMALARINI ANLATIYOR
Ölümünün 400. yılında İtalya'da pek çok Caravaggio sergisi açılıyor.17. yüzyılın bu ünlü ressamını, kendisinden sonra gelen ve ondan etkilenen diğer sanatçılarla birlikte anan sergilerin ilki Roma'da açıldı: Francis Bacon ve Caravaggio
Işık ve gölge ustası Caravaggio, ölümünün 400. yılında İtalya’da düzenlenecek sergilerin yanı sıra yaşamını konu alan bir filmle de anılacak. Milano yakınlarındaki Caravaggio köyünde doğan ve henüz 11 yaşında iken Simone Peterzano’nun yanına giderek kendini yetiştiren sanatçının sanatsal yaşamının şekillenmesinde Roma’nın önemi büyük. Bu nedenle olsa gerek yıl boyunca düzenlenecek sergilerin ilki Roma’daki Borghese Gallery’de açıldı. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından Francis Bacon ile Caravaggio, farklı dönemlerde yaşamalarına rağmen eserlerini bir araya getiren ortak payda, insan vücudunu tasvir ederken benimsedikleri devrimci yaklaşım. 14 Caravaggio ve 17 Bacon çalışmasının yer aldığı Roma’daki bu serginin diğer bir özelliği ise vesileyle Bacon’un da doğumunun 100. yılının kutlanıyor olması.
Alışılagelmiş kalıpları kıran ve kendi sanatsal dilini oluşturan sanatçı için düzenlenen ikinci büyük sergi Roma’da bulunan Le Scuderie del Quirinale’de 20 Şubat’ta açılacak. Bu dev sergi için dünyanın belli başlı müzelerinde bulunan ve zamanında bizzat ressamın kendisi tarafından gerçek olduğuna dair onaylanan tablolar izleyiciyle buluşacak. Sanatçının, Floransa’da bulunan ve dünyaca ünlü Uffizi Müzesi’nin koleksiyonunda yer alan Bacchus adlı tablosu da Roma’ya getirildi.
Kısa bir süre önce, İtalyan uzman Robetra Lapucci tarafından, son teknolojiler kullanarak yapılan araştırmada ressamın Bacchus tablosunda kendi portesini çizdiği ortaya çıkmıştı. Caravaggio’nun 1596-97 yılları arasında yaptığı tabloda, Roma şarap tanrısı Bacchus’ün sol tarafında yer alan cam bir sürahinin içinde bir insan figürü yer alıyordu. Kameraların yaptıkları özel zoom sistemi ile, cam sürahinin içinde bulunan bu insan figüründe, ressamın 25 yaşındaki haliyle kendi portresini çizdiği ortaya çıktı. Ressamın portresiyle ilgili ilk iddia, 1922 yılında tabloyu restore eden sanat tarihçisi Matteo Marangoni tarafından ortaya atılmış ancak tam olarak kanıtlanamamıştı.
Caravaggio’nun 1601’de yaptığı, zamanına göre resim tekniği ve İsa’nın resmedilişinde bir devrim niteliği taşıyan ‘Emmaus’ta Akşam Yemeği’ tablosu Londra National Gallery’den özel olarak getirildi. İki versiyonu bulunan tabloda, çarmıha gerildikten sonra İsa’yı tanımayan iki havarisi ile karşılaşıp, onlarla ekmeğini paylaşarak havarilerinin gözlerinin ve kalplerinin açılmasına ve onu tanımalarına yol açan sahne yer alıyor. Caravaggio’nun tablosunda yer alan bu sahneyi önemli kılan unsur, İsa’nın sakalsız haliyle masanın üzerinde bulunan meyve ve yemeklerin daha sonra Hollanda’da ortaya çıkacak olan natürmort tekniğinin öncüsü bir şekilde resmedilmiş olması. Romalı aristokrat Ciriaco Mattei için 1601 yılında resmettiği bu tabloyu beş yıl sonra bu kez daha yumuşak kontürler kullanarak tekrar yaptı. Vatikan Müzesi’nden getirilen, ışık ve gölge efektlerini diyagonal kompozisyonla birleştirdiği ‘Çarmıhtan İndiriliş’ (1600 - 1604) adlı tablo, Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra haçtan indirilişini ve tabuta konuluşu tasvir ediyor. Caravaggio’nun ışığının sırrını daha yakından keşfetmek isteyen sanatseverler için özel bir atölye çalışması da düzenleniyor.
Uffizi Galeri ile Palazzo Pitti Galeri’nin ortaklaşa düzenledikleri ‘Caravaggio ve Floransa’da Caravaggesque’ler’ adlı eşzamanlı iki sergi Floransa’da açılacak. Uffizi Galeri’de açılacak sergide Caravaggio’nun kendi yaptığı tabloların yanı sıra onun sanatını takip ve taklit eden sanatçıların çalışmaları da izleyici ile buluşacak. Palazzo Pitti Galeri’de ise sanatçının Floransa temalı çalışmaları gösterilecek. Rimini’de bulunan tarihi Sismondo Kalesi’nde ise ‘Caravaggio ve Diğer 17’nci Yüzyıl Ressamları’ sergisi açılacak. Usta ressamın ölüm yıldönümü etkinlikleri kapsamında tekrar basılan, Francine Prose’nin ‘Caravaggio: Painter of Miracles’ adlı kitabı 9 Şubat’tan itibaren satışa sunulacak. Yıl boyunca sanatçının yaşamı ve yapıtları ile ilgili pek çok kitap da sanatseverlerle buluşacak.
Genç yaşta ölen ışık ve gölge sihirbazı yaşamının büyük bir kısmını yoksulluk içinde geçirdi. Oyun esnasında rakibine sinirlenip onu öldürmüş olduğu için hapishaneye giren ve yaşamının büyük bir kısmında kaçak olarak yaşamak zorunda kalan Caravaggio bu zor şartlara rağmen resimlerini gittiği her yere taşıdı. Ressamın zorlu yaşamı, işlediği cinayet ve iç yolculuğunu konu alan ‘Caravaggio The Search’ filmi 30 Kasım 2010 yılında Amerika’da gösterime girecek. Maureen Murphy’nin yönetmen koltuğunda oturduğu filminin senaryosu yönetmenin kendisine ve Michael Carlos Marizi’ye ait. Üç saatlik filmde ressamı Pasquale Cassalia canlandıracak.


Batı,Caravaggio ve Bacon'u doğum ve ölüm yıldönümlerinde böyle anıyor.Ki bu sanatçılar Batı için ne bir başlangıç ,ne de nirengi noktasıdır.
Ama Türkiye'de kurumlaşmayı başlatan ve gerçek anlamda ilk figür ressamı olan Osman Hamdi Bey'in ülke için önemi bunun ötesindedir.
Peki 2010 Yılı Osman Hamdi Bey'in 100. ölüm yıldönümü; biz ne yaptık onun için?


.