

Böyle ağır bir koroya 'solo' karşı çıkış, defansa muhalefet zaten zordur; yaşatmazlar. Sanatsever camia için altyapı, binlerce örnekte olduğu gibi yıllar içinde zarif ve sinsice oluşturulur. Zevat-ı kiram, sivil toplum örgütlerinin himayesinde global ekonomik bir unsur olarak meta değeriyle sanatı pazarlamaktadır. Hizmeti özenli, seviyeli,pırıltılı ve eşsizdir . Oysa anlatılan Türk halkının öyküsü,Tekel işçilerinin sıkıntısı,Güldünya'nın mağduriyeti veya halkların kardeşliği/emperyalizmin kalleşliği değildir ; mavranın ilmini yapmış,yalandan şatolar kurmuş, tapınak zombilerinin peri masalıdır dikte ettirilen. Bunların babaları Amerikalı sanat eleştirmeni Clement Greenberg, müzeci Peggy Guggenheim ,sahtekar mesih Marchel Duchamp, Nazi askeri Joseph Beuys'dur.
Entelejansiyanın yoksulun sırtına binen külfeti, angaryaları, çıkarlarıdır mevzubahis olan. Yükselen değer, ulvi ahlak tasarımlarından yol bulup yerel kültür değelerini, cübbeleri kafaya almış, züppelerle kolkola sosyete pazarını oluşturmuştur. Nevrotik abukluk,sosyal oluşuma eklemlendiğinde, medarııiftihar rolfigürlerle, narin kabullerle kafaları çeler. Böğrüne hançerini dayar, kırar döker ; yalanlarla dolanlarla,reklam ve piarlarla parsayı toplar. Mefkuresini/kendi etiğini oluşturur, Lat/Uzza/Menat'a taş çıkaran putlarını yontar, şeytanın misyonuna ikna eder, işbirlikçilerini sıraya dizer, kamuyu ayaklandırır, alkışı alır :
Global dünyanın İstanbul'daki ayağında ışıklar içinde tezgah kurulmuştur: sahneye 'bis' için Nitsch çağırılır.
BÖYLE SANAT OLUR MU ; BATI'NIN HER ÖNERMESİNİ KABUL ETMEK ZORUNDA MIYIZ ?
Heidegger, bilimin hesapladığını, ama düşünmediğini söyler . 'Hesaplama' kavramının doğası yalnız, aritmetik tabanlı bilimler için değil, sosyal bilimler için de geçerlidir. 'Düşünen'den önce belli aritmetiksel verilerle anlamaya/anlamladırmaya çalışan bir 'sosyal bilimler' iç mantığı vardır. Çekirdeğin,tohumun hafızasındaki bilgi gibi,toplumun hafızasında da yeri geldiğinde ortaya çıkacak,baharını bekleyip, tohumunu açtıracak/serüvenini yaşayacak iç potansiyel mevcuttur. Düzenekte, yeri geldikçe ortaya çıkan genleşmelere,özgürleşmelere ihtiyaç duyulur : İntikal eden törenler, sırtlandığımız miras olarak yükümüzdür. İster cenaze töreni,evlilik şöleni,bayram ritüelleri,ister anma günleri olsun toplumsal gelişim, sınıfsal mağduriyet,kitlelerin sosyal devinimiyle, yarılmalarda, ihtiyaca binaen akan mecralarda genişleyerek ilerler. Sosyal kontrat maddeleri sık sık ihlale uğrar ; toplum, yeni yargılarla, karşı çıkışlarla, yıkarak/talan ve yok ederek yeniden bedenlenir/form bulur. Habermass şöyle demektedir : 'Ritüel eylemlerde,kutsal olanın düzenli olarak güncelleştirilen bir normatif görüş birliğinin anlatımı olduğu görülebilir.Kolektif düşünceleri düzenli olarak, düzenli aralıklarla canlandırmak ve sağlamlaştırmak gereksinimi duymayan bir toplum yoktur. Bu ahlaksal canlandırmaya ancak birbirine yakınlaşmış bireylerin ortak duygularını ,ortak bir biçimde sağlamlaştırdıkları buluşmaların,toplantıların ve kurulların yardımıyla ulaşılabilir. Amaçlarıyla, ulaştıkları sonuçlarıyla, uygulanan yöntemlerle ve doğaları gereği asıl dinsel törenlerden farklı olmayan 'törenler' bunun için yapılır.
Bu türden törenlerde bir şey temsil edilmiş olmaz. Bunlar daha çok,böylelikle aynı anda yenilenmiş bulunan görüş birliğinin örnek olarak yeniden gerçekleştirilmesidir. Ve buradaki görüş birliğinin içerikleri tuhaf bir biçimde kendi kendilerine göndermede bulunurlar. Bu törenlerde bir ve aynı izleğin,yani kutsal olanın orada bulunuşunun çeşitlemeleri söz konusudur;ve yine bu da kolektifin 'kendi birliğini ve kişiliğini' deneyimlemiş biçimidir yanlızca. Ortak eylemde dile gelen normatif temel kavrayış grubun kimliğini oluşturduğu ve korunduğu için,görüş birliğinin başarılması olgusu aynı zamanda onun özsel içeriğidir.
Buna uygun olarak,kolektif bilinç kavramında da bir kayma olur. "
KURBAN, İSA VE HIRİSTİYANLIK
Sevmediğim hatta karşılaşsak veya kılıçları çeksek teorik anlamda elime geçse nezaketle davranmayacağım bir figürdür. Hakkında pek iyi şeyler düşünmem. Hele kurban bayramında Türkiye'ye davet edilmesini, ulusal değerlerle hesaplaşma içinde olanların meydan okuması olarak görür, saygısız ve cüretar bulurum. Ne ki, Avusturyalı sanatçının bu gelişi ilk değildir. Demokratikleşme sürecinin yaşandığı söylenen bu günlerde,Galata sokaklarını mekan tutması anlamlıdır. Gazete haberleri, bu bilgiyi doğrulamaktadır.
1938 viyana dogumludur.Viennese Actionism akımının, Schwartzkogler ismiyle birlikte en önemli temsilcisidir. Depresif demek ,malumu ilanın ötesinde 'iltifat' kabul edilebilir. Kan içinde tartışılan,anlattığı öyküdür ama metodları sansasyoneldir. Sabıkası mevcutsa da, yaptıklarına atfen toplumsal dramı işlerine yansıttığını söylemek belki mümkündür. Fakat sosyal eleştiride başat olan,en hafif tabiriyle,-konuyu kişiselleştirmeden söylüyorum -hastalıklı,'paramaniac' kimliğidir : Aksi görüşte olanlar varsa,bu iddiyı çürütmek,tutarlılığını ispatlamak oldukça süre alır.
En önemli eseri Orgien, Mysterien, Theater adı altında gerçekleştirdiği günlerce süren müzik ve alkol eşliğinde çeşitli büyükbaş hayvanların kesip biçtiği, ritueler, kan törenleri, büyük bir toplumsal iştahla ilgili taraflarca saygı/kabul görmüş,seda uyandırmıştır. Sanat tarihine iri puntolarla ismini yazdırmış ; provokatif dili,ayna tuttuğu törensel agresif hikayedeki manik depresif anlatımı üniversitelerde 'ders' konusu olmuştur.
Bütün dünya hakkını teslim eder ; aşağıda örneklerini de göreceğiniz buradan ve dünyadan kabul görmüş,piyasayı ellerinde tutan eleştirmenler/sanat yazarları, otoriteler, hayret ve ülfiyetle yaptıklarını yargılamaktan çok anlamlandırıp, değer/lendirmişlerdir. Ki böyle ağır bir koroya 'solo' karşı çıkış,muhalefet zaten zordur; yaşatmazlar. Sanatsever camia için altyapı, binlerce örnekte olduğu gibi yıllar içinde zarif ve sinsice oluşturulur. Zevat-ı kiram, sivil toplum örgütlerinin himayesinde global ekonomik bir unsur olarak meta değeriyle sanatı pazarlamaktadır.Hizmeti özenli,seviyeli,pırıltılı ve eşsizdir . Oysa anlatılan Türk halkının öyküsü değildir ; mavranın ilmini yapmış,yalandan şatolar kurmuş, tapınak zombilerinin peri masalıdır dikte ettirilen. Bunların babaları Amerikalı sanat eleştirmeni Clement Greenberg, müzeci Peggy Guggenheim ve sahtekar mesih Marchel Duchamp, Nazi askeri Joseph Beuys'dur. Entelejansiyanın yoksulun sırtına binen külfeti,angaryaları,çıkarlarıdır mevzubahis olan. Yükselen değer, ulvi ahlak tasarımlarından yol bulup sosyal oluşuma eklemlendiğinde, narin kabullerle kafaları çeler . Böğrüne hançerini dayar,kırar döker,yalanlarla dolanlarla,reklam ve piarlarla parsayı toplar: kendi etiğini oluşturur. Şeytanın misyonuna ikna eder,kamuyu ayaklandırır, alkışı alır :
Sahne 'bis' için Nitsch'e kalır.
Ezan sesi şehrin varoşları içindir;yoksulların umudu ,inanmışların tutunuşudur. Lakin Nitsch'in tapınağında münadi feryat figan ederken,meydanlarda dolaşan zebaninin sesi/nefesidir ; yani zıddıyla isyankar birey fotograf karesine girmiştir ; Duyulan kapitalizmin çaresiz,prematüre,deforme,yalnız bireyinin canhıraş çığlığıdır. Tablo şayet böyle değilse,buna sanat deyip,yapılanı inançla içselleştirmişlerse, buna gönül veren marjinallerin, doktorlarca müşahadeye alınması gerekir. Sanat eleştirmenlerinin teşhisi gölgeli/yersizdir;yönlendirme psiko-analizin dolaşacağı şahsının muvazenesi bozuk ,kişisel derinliklerin sarmalında aranmalıdır. Acullukla,mimesis karışmıştır;polysemik/çoklu tabir arayışları işgüzarlıktır. İkonografisi saldırgan, tahripkardır.İki ayak üstünde dolaşan -teorik kıllıflarla sarmalanmış da olsa- bedenlenmiş paranoyanın,galerilerde,hatta sokaklarda görülmesi, toplumun tüm bireyleri için eylemsel olmasa bile (ki olabilir) düşünsel bazda da oluşturduğu etki alanlarıyla fantaziyi aşan ,faşizan ideolojik izlerle ciddi tehlike teşkil eder. Sembolik biçimlerle yeşeren semblant/andırış,maksadı aşarak,ritüelin yerini alacak olan önermeler öznel birleşeninde toplumu/toplum bileşenlerini değersizleştirmede hatta genç dimağları,geri dönülmezliklerle farklılaştırmaktadır.Etki alanı cürmünü aşmıştır.
Bize göre,görüldüğü gibi durum biraz farklı : Global koro ile aynı görüşte olmadığımızı, bu sayfanın okuyucuları zaten bilir. Kanımca yeri akıl hastahanesi olması gereken, sanatla ilgisi olmayan bir çığlıktır yaptıkları.
Nazi imajına uyan mütekabiliyetler/karşılıklar ,mistik imge/simge toleransını aşar.
Kolektif bilinçte yarattığı kayma,toplumsal yarılmada önerdiği/sergilediği irite eden,saldırgan görüntüler kabul edilebilir marjların ötesindedir. Toplumu mağdur, mustarip eden görüntüler salgılayarak, etikisiz/eylemsizleştirip pasifize eder ; yılgınlaştırır,çaresiz ve moralsiz kılar . Nesneleri algılama ve teolojik veya anti teolojik eylem oluştuğu ölçüde,sinyal dilinden daha sonra önerme ve niyet tümcelerine geçişte,açılan toplumsal kırılmalara kanal olur/yol açar.Rövanşı yoktur.
Biz kendi adımıza bu tür sanata itiraz ediyoruz. Aslında itirazımız yalnız Nitsche denilen adama,onun psiko nevrozlarına,depresif/agresif kan içindeki yalnızlığına,ateşler içindeki cehennemine,zebanilerine değil,onu yaratan insanlık dramına,idraksızlığa ve canlı dünyaya rakip ve alternatif olan, demokratik uygarlık kavramına. Önce değerli iki eleştirmenimizin yazısını okuyun . Nitsch için söyleyeceklerimiz ise şimdilik bu kadar. Bu yazının ardından 'insan' adlı varlık ve ortak canlı beden olarak 'yaşam' üzerine devam edeceğimiz konu var ki,Nitsch falan bahane; esasa ait eleştiri orada..

"Çünkü kavmim arasında kötü adamlar bulunuyor; kuşçuların pusuda yattıkları gibi bekliyorlar, tuzak kuruyorlar, adam tutuyorlar.
Ve o gün vaki olacak ki, Rab diyor kralın yüreği,reislerin yüreği tükenecek ve kahinler şaşacaklar, azizler hayret edecek. Benim için bunlardan fazla kuvvetli bir rüzgar gelecek. İşte bulutlar gibi çıkıyor,onun savaş arabaları kasırga gibi; atları kartallardan daha çevik. Vay başımıza; çünkü harap olduk.
Ey şehir;yüreğini kötülükten yıka ki,kurtulasın."
Eski Ahit,Yeremya,Bap 5 ve 4
Sabah Gazetesi'nde,Hasan Bülent Kahraman, Türkiye'de gösterilmesinin 'çok büyük bir şans ve fırsat' olarak değerlendirdiği Nitzch için ' çok sert ve vurucu' övgüsüyle tanımlayıp/betimlediği yazıda şunları söylüyor : "Nitsch'in ilk kıyametler koparan işi 1960'ların başında bir koyunu parçalayıp çarmıha gerdiği zaman başlamıştı. Etrafta kan, sıcak su vardı. Ortalık ekşi ekşi kokuyordu. Daha sonra Nitsch çeşitli hayvanları parçalamaya devam etti. Şimdi galeride gösterilen çok önemli bir performansında olduğu gibi büyük hayvanları kesti, parçalara böldü, iç organlarını yerlerde, masaların üstünde yatan insanların vücutlarına sardı, o insanlara kanlar içirdi, onları çarmıha gerdi. Bütün bunların doğrudan doğruya Hıristiyan kültürüyle doğrudan bir ilişkisi olduğunu bir çırpıda anlamak mümkün. Hıristiyan kültüründe İsa'nın oynadığı rol başlı başına bir olgudur. İsa, peygamberliğini doğrudan bedeniyle gerçeklemiştir. Tanrı'nın oğludur. Çarmıha gerildiğinde ve öldüğünde o ölümü insanlığı kirlerinden, günahlarından arındırmak için yaşamıştır. Gökyüzüne yükselen ruhu daha sonra yeniden yeryüzüne dönmüş ve 'reenkarne' olmuştur. İsa bizim Hz. İbrahim'den ve Yahudilerden tevarüs ettiğimiz, önümüzdeki hafta bir kez daha uygulayacağımız kurban olgusunun kendisidir. Bu genel çerçeveye eklenmesi gereken bir diğer husus, gene Hıristiyan düşüncesinde insanların dünyaya bir günahla geldiği kabulüdür. Herkes dünyaya ödemesi gereken bir kefaretle gelir ki, işte İsa, ölerek bu kefareti kanıyla insanlık adına ödemiştir. Ölmeden önce havarilerine verirken uzattığı ekmeği canı, batırdığı şarabı ise kanı olarak nitelendirmiştir. "

Ahu Antmen ise Radikal Gazetesi'nde çok farklı bakmıyor Kahraman'dan . "Bugün 71 yaşında olan ve artık uslandığı, durulduğu, ‘kurumsallaştığı’ söylenen Hermann Nitsch, gerçekten de 1960’lı yıllar avangardının ‘vahşi’siydi! Günümüze uzanan kırk yıllık süreçte gerçekleştirdiği yüzlerce performansta katledilmiş hayvanlar, kan ve iç organlarla eski zamanların kanlı ritüellerine benzeyen eylemler gerçekleştirdi. Bu performanslarda kanlar içinde debelenmek, dans etmek, kan içmek sıradan durumlardı. Nitsch’in amacı, dinsel bir ritüel olarak kurban vermek olgusunu sorgulamak, çeşitli dinler ve şiddet arasındaki ilişkiyi irdelemek kadar, toplumsal kuralların kıskacındaki insanın bastırdığı enerjiyi ‘sağlıklı’ bir biçimde dışavurmasını sağlamaktı. İnsanın içindeki bastırılmış saldırganlık içgüdüsünü bir şekilde dışavurması gerektiğine inanan Nitsch, izleyiciyi dahil ettiği kalabalık performanslarını toplu ayinsel yeni bir estetik biçimi olarak nitelendiriyordu. Bu açıdan bakıldığında Nitsch’in performansları, günümüzün popüler terimiyle ‘ilişkisel estetik’ olarak adlandırılan ‘katılımcı’ bir sanat yapma biçiminin erken örnekleri arasındaydı"
İNSAN , ORTAK CANLI BEDENİN
KANSER HÜCRESİDİR
Pera Müzesi'ne Picasso gelmiş. Milat öncesinde şehir şehir kutsalların cenazesini dolaştırırlardı.Şimdi cenaze yerine başka totemler var;izleyenler 'huşu' içinde. Bir başka yerde yeryüzü tanrısı gibi kendisi önde müritleri arkada ; yoldaşlar sanki dünya ve ahirette. Marksistler, kendilerini ve zamanı dondurmuşlar; diyalektik derken,pratikte düşünce tutsak kılınmış; Değiştirmeden,tahrip etmeden gelişmek mümkün değildir ; önü kesilen muhalefet ve ilerleme revizyonsa, bunun başka izahı yoktur. Beridekinin hikayesi başka : Oysa edebiyatçı ama adam 'ilerleme'ye takmış;varsa yoksa 'ilerleme' ve 'yenilik' diyor.Liberal pazarın türküsü farklı; her ilerleme yeni üretim,karlı tüketim. İlerlemenin tanrısı pazar ekonomisi;her an yeniye duyulan özlem, para ile devinen,tüketimle sevinen ,biraz da kirlenen kitlelerin ekonomik zarureti. İnsan zaferlerini,icatlarını/buluşlarını arşivliyor;kaybettiklerinin,tükettiği kredilerin,parçası olduğu canlı dünyaya verdiği zararların ise hesabını tutan yok. Bakan televizyonda hararetle anlatıyor.Suyun yararlanılmadan boşa aktığını,denize gittiğini söylüyor.Bakan nehirlerin özelleştirilmesini öneriyor.İnsanoğlunun tüketmediği su, bakan efendi için hayıflanma nedeni. Suyun denize ulaşması,ekolojik denge açısından olmazsa olmaz bir yararlılık sayılmıyor.Kaynak israfı olarak görülüyor.Çünkü düşünme sistamatiği böyle kurulmuş; Tanrı dünyayı,mahlukatın en şereflisi 'insan' için yaratmış; evet herşey insanlar için. Acaba bize edilen tercüme doğru mudur ; yoksa bizim kabullerimize uygun bir görünümle 'oluşturulmuş' bir dizinin parçası mıdır; mutlaka geniş alanda tartışılması gereken bir durumu işaret ediyoruz. 'Modern deneybilimlerlerinin kuramları, ister mantıksal empirizmin, ister eleştirel rasyonelizmin, isterse de yöntemsel konstrüktivizmin çizgisinde olsunlar, ontolojik ya da aşkınsal felsefi türde, artık köktenci kabullerle örtüşmeyen normatif ve aynı zamanda evrenselci bir iddia taşırlar. Onların iddiası, ancak karşı örneklerin apaçıklığında sınanabilir ve sonunda yeniden kurucu kuramın bilim tarihinin içsel görünümlerini damıtmaya ve empirik çözümlemelerle bağlantılı olarak gerçek,anlatısal olarak belgelenmiş bilim tarihini toplumsal gelişmeler bağlamında dizgeli bir biçimde açıklamaya yetkin olduğunu göstermesiyle desteklenebilir.' Sürekli söylüyoruz; doğanın ne insana ne de insani akla ihtiyacı vardır. İletişimsel Eylem Kuramı Kitabında sarfettiği bu sözler Jürgen Habermas'a ait. İnsanoğlunun kaçınılmaz olarak geleceği yeri göstererek bize destek verdiği,konumuzu sürdürülebilir kılan payandaları taşıdığı için önemli. Uygarlık dediğimiz kavram zannedildiği gibi insan soyunun onur mücadelesi yani bir ' var' olma mücadelesi değildir. İhtiva ettiği anlam amacını aşarak, aklın yanlış reseptörlerle yanlış alarmları devreye soktuğu bir paranoyaya dönüşmüştür. Boşuna altını çizmedik ; 'onların iddiası,ancak karşı örneklerin apaçıklığında sınanabilir/gerçek,anlatısal olarak belgelenmiş bilim tarihini toplumsal gelişmeler bağlamında dizgeli bir biçimde açıklamaya yetkin olduğunu göstermesiyle desteklenebilir.' cümlesinin altını. 'Tüm ilerleme , aydınlanma ve uygarlaşma dediğimiz bu tarihsel sürecin tek itici gücü vardır ;insanın 'korku' paranoyası.Açıklanabilir apaçık örneklerin sağladığı verilerde ,insan,ortak canlılığın bir parçası olduğunu,eskiyen hücreler gibi değişerek yenileneceğini idrak etmemiş,doğanın tüm reflekslerini, kendine karşı kurulmuş bir yok etme senaryosu olarak algılanış gerçeği (aklı olanlar için jammer/cemır, frekans karıştırıcı/sinyal kesici, eblehler için mütercim/yaşam kılavuzu olan ) 'bilim'in mutlaka bir yerde önünü kesecektir. Saldırganlık , talan,sömürü insan soyunun korkarak yarattığı ve yok etmezse,yok olacağı, ezmezse ezileceği korkularının şartlanması, pragmatik, mütecaviz bilimin ancak mezarda kabulleneceği bir gerçektir.
Emanuel'in İbranice'deki anlamı 'Tanrı Onunla Olsun'dur.
Aydınlanma Nedir? diye soran rahip Zöllner'e verdiği cevabın üstünden ikibuçuk asır geçti. Sistemler arasında en totaliter olanı,uygar dünyanın sesi,laikliğin nefesi,sivil itaatsizliğin felsefesi olan 'Aydınlanma' sorusu/sorununu, insan soyunun geldiği yol çatalında yenileyip güncelleştirmek gerekmektedir. İnce hesapların , nufus sayımının, tarla edinmenin, faizin günah olduğu Eski Ahid'e rağmen o, Tanrı'ya başkaldırıp, mülkü/mülkiyeti ele geçiren insanın oligarşik tiranlığının bildirgesini , iman değil ama ilan tahtasına asmıştır. Barış içinde tefekkürle birarada yaşayan toplumlara karşı,bilimin ışığında,aklıyla ölçerek/biçerek, yıkarak, talan ederek yaşayan 'uygar' insanın hükümranlık manifestosunu hazırlamıştır. 'Bilim'in zaferiyle muhteşem finale doğru yol alan Homo Sapiens'in sonunu getirecek aydınlanmanın ünlü filozofu inançlı bir Hristiyan olan Emanuel Kant'ın, ismine yakışan edaya pratikte uyum sağladığını söylemek zordur.
Doğayı sorgulayarak/tasnifleyerek,baskılayarak teslim almaya çalışan bir neslin ilk neferi,en baştaki sorgu yargıcı olmaktan dolayı rahmetli, bugün gittiği yerden memnun mudur bilinmez. Geldiğimiz nokta itibariyle meşhur soru 'Aydınlanma Nedir'e değil ama, kendim adıma 230 yıl sonra sonucuna bakıp şöyle cevap veririm : Doğanın bozduğumuz huzuruna değdi mi; illa da gerekli miydi?
Ve felsefeci arkadaşlarıma boş işleri bırakıp, yalanların efendisi bilimi, çıkmazdaki uygarlığı ve gezegenin pürmelâlini görüp bu soruyu günahlarından arındırıp, güncellemelerini öneririm...
Bu fesat/fitnefücur/bücür,şeytani 'akıl' insanı cennetten kovdurduğu gibi, dünyadan da sürgün ettirecek gibi görünüyor...
'Uygarlık' , korku paranoyasının yarattığı habis bir canlı türü olan insanın amaçsız eylemi, sonunda kendini yok etme/intihar felsefesidir.
Bu konuda kafa yoranlar çok somut önermeler getiremektedirler.Jurgen Habermass ,bu düşünce sürecine giren arkadaşları Horkheimer ve Adorna için 'Nesnel akıl kavramına üstün gelmek için araçsal aklın başlangıçlarına geri götüren,gözden yitmiş patikadan yürüyorlar' diyerek devam ediyor 'Aklın insanın kendi içindeki ve dışındaki doğaya boyun eğdirme aracı haline gelişinden beri -yani başlangıcından beri- doğruluğunu keşfetme yönelimi de hep boşa çıkmıştır(..)Doğruluğu keşfetme yönelimini izleyen aklın 'uzlaşmanın aracı olmakla,uzlaşmadan daha fazla bir şey' olması gerektiği konusunda Horkheimer'e katılıyor ama istenilen çözüme (varsa) doğru adımları atmakta zorlanıyor.
Ortak canlılığın kanser hücreleri olarak tedaviyi kabul etmemekte, müsebbibi, yaratıcısı olduğu hastalığı kendisine konduramaktadır. Uyum içinde değil, doğayı melekeleri/güdüleri, korkuları ve ihtirasıyla şekillendirmek ister. Aldığı eğitimin tabiatı itibariyle hükmederek, baskılayarak, köleleştirerek ve aşağılayarak ama mutlaka değiştirerek/ehlileştirerek dirhem dirhem dizginlemeye ve pazarlamaya çalışmaktadır. Bu anlamda yazılı tarihin falan değil, tümüyle içinde yer aldığımız 'kurgu'nun tartışılması gerekir.
İNSAN DOĞANIN HUZUR HAKKINI İHLAL ETMİŞTİR.
Bu Hermann başka Hermann; Hayretle izliyoruz insan soyunu. Sokaklardaki şovu,ehlileşmiş müzesini bir katilin gizli mabedi/mezbahası haline getirmiş. İrkiliyoruz ve kızıyoruz kapitalizmin buhranına,sanatçı adlı er kişide toplanan etten/kemikten,kandan kanıtlara. Belgelerle sanatçıyla,kasap arasındaki ayrımı ortadan kaldırmış. Bu haliyle egosunu yükseklere tırmandırması işten değil: Sokaklarda dolaşması bile 'suç' teşkil eden,insanlık ayıbıdır yaptıklarıyla Hermann Nitsch. Zaman kardeşlerimiz,insanlık suçlusu emperyal muzafferlerin yaptığı sapkın terörü kendi kutsallarına boyayarak, adından utanırcasına 'sanat' kılmış. Dışarıdaki tarih yazıcının çadırından beslenen sanat yazarlarının,düşkün eleştirmenlerin,zemberekli entellektüellerin bir fantazisi olarak cehennemden fırlamış bir zebanide, Hermann Nitsche'de aradıkları kudreti bulmuşlar . Kabullenişler evrensel/global;tekrardan öteye geçmiyor yazılanlar. Bizdeki güzide kaside yazarlarının anlatımıyla Nitsch'in 'cevher' e dönüştürülmesinin garipsenecek tarafı yok. Emperyalizmin yarattığı 'insan' çok daha zararlı bir mahlukattır. Ama,genel olarak 'insan' soyu içindir aslında dediklerimiz. Apartmanın sakini filan değil, gitse de ferahlasak, ölse de kurtulsak diye beklenen zorba misafirdir. Doğanın huzur, komşuların yaşama hukukunu ihlal hatta gasbetmiştir.
Jeotermal enerjide kullanılan suya metal nano parçacıkların eklenmesi,nükleer santralların yerine rüzgar değirmenlerinin kurulması, dünyada 300 milyon hanede kullanılan ileri teknoloji çamaşır, bulaşık makinalarının çevreyi tüketen deterjanlarının doğa dostu yeni marka detarjanlarla takas edilmesi veya araçlardaki benzin/petrol tüketiminin elektrikli/akülü enerji kaynaklarıyla değiştirilmesi kesmiyor. Taş atan çocukların ellerinin bağlanması, hırsızların kollarının kesilmesi, inleyen yoksullara kumanya , olmazsa geniş ekran plazma dağıtılması, olmazsa biber gazı salınması, veya çevreci üfürükcüler, dinazorlar dünyası/jurapark, oyunbozan anarşistler, demokrat liberaller,darbe planları veya emperyalizmin peçetecisi Greenpeace'in gözboyamaları, yeşili sev doğayı koru dalavereleri değil söylediğimiz. İnsansoyunun altın vuruşundan,muhteşem sondan,ilahi sur'un üflenişinden bahsediyoruz. Allah katında en kötü canlının,idrak yoksunu olanından 8/22,Allah katiyen kötülüğü emretmez denilişinden 7/28, Her ümmetin bir zamanı oluşundan 10/49 sahifeler okuyor, her inanıştan kişilere bu kötü gidişattan, tükettiğimiz aklımızdan/süremizden, dünyamızdan, umut ve inançlarımızdan, kitabımızdan deliller sunarak,alarmların çaldığını,sirenlerin öttüğünü,vaktin ve nefesin tükendiğini, ufukta görünen günün dehşetinden dem vuruyoruz. Beyhude oyalanmalarla konturların tükendiğini,devri sabık yaratmanın/ikazların izini arayacak soyun bile kalmayacağını anlayana beyan ediyoruz.
Dediklerimize, ya bu da nereden çıktı diyen bir başka kesim okuyucuya ise, anlı şanlı düşünürlerden argüman sağlamak gereğinin boynumuzun borcu olduğunu biliriz.
Jürgen Habermas 'Bir toplumun kimliğini var ya da yok eden, varlığını sürdürme açısından önem taşıyan yapılar, bir yaşama evreninin yapıları olduğu için, sonunda üyelerin sezgisel bilgisiyle yapılan yeniden yapılandırıcı bir (ç)özümlemeye açıktır diyor.
Adorno'ysa 'ilerleme' düşüncesine şöyle bir eleştiri getirir: 'Bir ilerlemeden söz edeceksek sadece sapandan atom bombasına uzanan bir ilerlemeden söz edebiliriz..
Marks'ı, Lenin'i dışarıda bıraksak da, Habermas'a Heidegger ve Adorna'yı ekleyip, bir tutam da 'çağdaş' insanın buzuların erimesi gibi güncel muhteviyatla zenginleştirilmiş pratik önermeler fikriyatı ilave ederek, aklı selim sahiplerini bir kere daha düşünmeye çağırıyoruz,
Ne Isaac Newton ,ne George Walker Bush, ne de Hermann Nitsch bütün yaptıklarını tek başına yaptı : hepsinin arkasında sermayenin pazar/lıksız gücü ve talepleri vardı.
Şimdi gene soruyoruz , bunca ilerleme adına kime müteşekkir olmamız gerekir?
EMİN ÇETİN GİRGİN
Levinas, Heidegger'den aktaran,Sonsuza Tanıklık,Metis 2003,s 270
Hasan Bülent Kahraman ,Sabah Pazar Eki,22 Kasım 2009
Ahu Antmen , Radikal Gazetesi,25 Kasım 2009
Jürgen Habermas,İletişimsel Eylem Kuramı Kabalcı Yayınları,2001- sayfa 26,479 ve 585
Horkheimer 1986,Eleştirel Kuram-aktaran Jürgen Habermas age. sayfa 401

.
NITSCH KONUSUNA GELEN ELEŞTİRİLERE ULUS BAKER YAZISIYLA CEVAP VERELİM
Genç yaşta kaybettiğimiz Ulus Baker düşünmesini bilen bir beyindi Nitsch yazısına gelen eleştiriler için ondan bir alıntıyla cevaplamak istiyorum :
"Eleştirmenlerimizin büyük bir çoğunluğu hâlâ 'biçim/içerik' terimleriyle iş görmeyi sürdürüyorlar -bir bakıma iyi de yapıyorlar, çünkü 'daha karmaşık', 'yapısalcı' ya da 'dekonstrüksiyonist' (sökümselci?) teknikleri kullanıp bir şeyler yapmaya kalkıştıklarında ortaya, şimdiye kadar yalnızca anlaşılmaz ve amaçsız bir dergi yazıları yığınından başka bir şey çıkmamıştı. Kötü bir edebiyatın (sanatın e.ç.g) eleştirisinin de kötü halde olması kaçınılmaz. Tıpkı çöken bir toplumun toplumbiliminin de çöküyor olması gibi...
Bu koşullar altında önerilebilecek tek şey, yazarlarımızın 'yeni hayat' denen şeyi cılız edebî terennümler içinde aramadıkları zaman gelene kadar, hiç değilse dağıtım ve promosyon piyasasının dengelerine karşı direnç gösterebilmeleridir. Öyleyse her alanda olduğu gibi kuşkusuz kara para aklama işlerine de hizmet eden şu, 'mafyatik kitap korsanları'nı eleştirmeyi başkalarına (yetkililere?) bırakarak, doğrudan doğruya bizzat kendilerinin 'korsan kitaplar' yazmaları tek çare olmasın sakın? Bu, öteki seçeneklerden daha imkânsız değil.
Virgül, Ne Serüvendi Ama, Eylül 1998, sayı 11
***












