Tarih, sürekli parçalanan zeminlerde, kırılan çatlakta diyalektik değil ilerisini bilmediği güzergahta, tecessüsle, tesadüflerle ilerler. Bilinen tek şey, bugün ya da yarın denilecek şeyin geçmişimizin bir bakiyesi olduğudur. Geleceği yaratacak sınıfların, geçmişi yaratan despotlardan farkı olmayacaktır. Tarih varsa bu insanın eşyayı üretme kapasitesindendir; haksızlıkları, hiyerarşiyi, iktidarları ve sömürüyü yaratan neden hep aynıdır. Nesneler, öznenin kaderini belirlemektedir.
Geleceğe ait ütopyalarıyla ideolojiler, misyonerlerine imtiyazlar ve bahtiyarlar ekonomisi etrafında kümelenmiş bir ilahiyat rejimi sunarlar. Galerilerde, müzelerde, müzayedelerde devrim yapan gerçeküstü isyancılar, 1871'lerdeki dünyanın bugüne agrandize edilmiş metafizik görüntüsüyle avunurlar; hepsi değil. Dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı insanın kendine karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetidir.
21 Mart, Cumartesi
Melek'le bugün arabada konuşurken kırmızı ışıkta durdum, sordum: "Benim adım, benim profilimi yansıtıyor mu? Senin adın "Durgun" olmalıydı, dedi, ekledi: "Hep durgunsun, tepkisizsin, sessizsin; yüzüne bakınca ne düşündüğün anlaşılmıyor. Ekşimiş bir ifade, suratına geçirilmiş bir maske gibi sabit." Yeşil yandı, gazladım geçtim.
***
ABD emperyalizmi haklılığına kanıt olarak gücünü test ettiği savaş aygıtlarını ve barbarlık menşeili uygarlık referanslarını gösterirken, liderlerinin absürd siyasetleri kolaylıkla dünyanın maskarası olabilmektedir. Sıfatlar eylemleriyle tanımlanabilir. İyi, varlığıyla şifa verendir. Kötü, canlı yaşamın sağlık pınarlarına, hayat damarlarına, moral değerlerine kast edendir. Benjamin Netanyahu'nun varlığında temsil gücünü bulan Kötülük, özgür bir pozisyon değildir; ister ikili ilişkilerde, mikro cemaatlerde ya da türler ve halklar arasındaki irtibatlarda olsun dibine kadar politik bir terimdir; hayatta alçağın, hainin, sahtekarın, itin, uğursuzun, acılardan sevinç devşiren psikopatların, işbirlikçiler ile ahlaksızlıkların rafine suçlarının ve eylemlerinin tamamlayıcısıdır.
Günümüzdeki savaş foto muhabirlerini öznel bir seçimle şöyle sıralayabiliriz: James Nachtwey, (1948) Don McCullin, (1935) Lynsey Addario, (1973) Sebastião Salgado, (1944) Susan Meiselas, (1948) Peter van Agtmael, (1981) Ron Haviv (1965) Mohamad Abazeed, Abdullah Doumany, Sameer Al-Doumy, (1998) Karam Al-Masri, (1991) Delil Souleiman, Joseph Eid. Uluslararası ödüller, uzun bir kariyer ve çatışma bölgelerindeki etkileriyle öne çıkan muhabirler arasında takip ettiğim bir isim olan AFP'den Amer Almohibany'nin 2016 tarihli "Suriye'de Bayram" kadrajı benim gözümde unutulmazdır.
***
Paris Komünü, 18 Mart 1871 - 28 Mayıs 1871
Determinizm, "her şey zorunludur, başka türlüsü olamaz" derken volontarizm," her şey iradenin ürünüdür, irade isterse başka türlü olur" der.
Resim: Wojciech Weiss, 1950 Manifesto
Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.
Parafraz (anonim aforizma) tarihsel determinizmin nadide bir örneğidir. Tarihte gerçekleşen her olayın zorunlu olduğu ve başka türlü olamayacağı iddiası klasik determinist tarih anlayışının en yoğun ifadesidir. Bu yaklaşım Hegel’in tarih felsefesinde temellenir; zira Hegel’e göre tarih rastlantıların değil aklın kendi kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu nedenle tarihsel olan yalnızca olmuş olduğu için değil aklın zorunlu bir uğrağı olduğu için olması gerekendir. Bu düşünce onun "gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir" önermesinde kristalize olur. Ancak bu formülasyon tarihsel sürecin her aşamasını mutlak bir zorunluluk olarak kavrama riskini de beraberinde getirir. Marx ise Hegelci diyalektiği maddi temele oturtarak bu zorunluluğu yeniden yorumlar. Ona göre tarih soyut bir aklın değil üretim ilişkilerinin ve sınıf mücadelelerinin belirlediği somut bir süreçtir. Bu bağlamda tarihsel olaylar keyfi değil belirli ekonomik ve toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkar; dolayısıyla "başka türlü olamazdı" iddiası ancak bu maddi koşulların belirleyiciliği çerçevesinde anlam kazanır. Ne var ki Marx'ta bile bu zorunluluk mutlak değildir; tarih belirli sınırlar içinde insan eylemine açık bir süreçtir. Bu nedenle "tarihte ne olduysa olması gerektiği için olmuştur ifadesi felsefi açıdan güçlü bir soyutlama olmakla birlikte eleştirel bir dikkatle ele alınmalıdır. Zira bu tür bir yaklaşım tarihsel olumsallığı insan iradesini ve alternatif olasılıkları dışlama tehlikesi taşır; böylece tarih yalnızca gerçekleşmiş olanın meşrulaştırıldığı kapalı bir zorunluluk alanına indirgenebilir.
1871 Paris Komünü, modern tarihin en önemli devrimci deneylerinden biri olarak kabul edilir. Bu kısa süreli (18 Mart – 28 Mayıs 1871) yönetim, işçi sınıfının ilk kez devlet iktidarını doğrudan ele geçirdiği ve kendi adına yönettiği bir girişimdir. Komün, Fransa-Prusya Savaşı'nın (1870-1871) yarattığı kriz ortamında doğmuş, Üçüncü Cumhuriyet'in kurulması ve Paris'in kuşatılması sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmuştur.
Fransa-Prusya Savaşı, Napolyon III'ün İkinci İmparatorluğu'nu çökertmiş ve Eylül 1870'te Üçüncü Cumhuriyet ilan edilmiştir. Paris, yaklaşık dört ay süren Prusya kuşatmasına maruz kalmış; açlık, hastalık ve bombardıman kenti harap etmiştir. Savaşın ardından Fransa, Frankfurt Antlaşması ile Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmiş ve ağır tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Bu yenilgi ulusal onur kırılmasına yol açarken Paris'teki Ulusal Muhafızlar (çoğunlukla işçi ve küçük burjuva unsurlardan oluşan silahlı halk gücü) arasında radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Yeni cumhuriyet hükümeti, başkanı Adolphe Thiers önderliğinde Paris'teki topları (özellikle Montmartre'dekileri) geri almak istemiş; bu girişim 18 Mart 1871 sabahı halk direnişiyle karşılaşmıştır. Ulusal Muhafızlar ve halk, askerlerin toplara el koymasını engellemiş, iki general (Lecomte ve Clément Thomas) linç edilmişlerdir. Thiers hükümeti Versay'a kaçmış, Paris'te fiili bir iktidar boşluğu oluşmuştur. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi geçici yönetimi üstlenmiş ve 26 Mart'ta seçimler düzenlenerek Paris Komünü resmen kurulmuştur.
Komün diğer cemaatler gibi heterojen bir siyasal bileşime sahipti. Blanquistler (devrimci komplo yanlısı), Proudhoncular (federalist ve kooperatifçi sosyalistler), Jakoben gelenekten gelen radikaller ve Marxist etkiler taşıyan unsurlar bir aradaydı. Yönetim organı Komün Konseyi, doğrudan demokrasi ilkelerine dayanmaktaydı. Temsilciler her an geri çağrılabilir, maaşları ortalama işçi ücretini aşamazdı. Bu durum yürütme ile yasama ayrımını ortadan kaldırılmaktadır.
Komün'ün temel politikalarıysa şunlardır:
Kilise ile devletin ayrılması; dinî kurumların kamulaştırılması ve okulların laikleştirilmesi. Gece fırınlarda çalışmanın yasaklanması, 10 saatlik işgünü uygulaması ve kadın-erkek eşit ücret talebi. Fabrikaların (sahibi tarafından terk edilenlerin) işçi kooperatiflerine devri. Rehinelerin serbest bırakılması girişimleri ve kamu hizmetlerinin halk denetimine açılması. Ordu yerine halk milisi (Ulusal Muhafız) oluşturulması.
Bu önlemler, 19. yüzyıl sosyalist akımlarının eklektik bir sentezini yansıtsa da proletarya diktatörlüğünün ilk somut biçimini temsil etmektedir. Karl Marx, Komün'ü "burjuva devletinin parçalanması" ve "işçi sınıfının kendi kendini yönetmesi" olarak değerlendirir. Fransa'da İç Savaş adlı eserinde dünya tarihindeki bu eşsiz tecrübeyi analiz eder.
Komün, Versay hükümetinin ordusu karşısında savunma pozisyonu aldı ancak proaktif bir taarruz stratejisi geliştiremedi. 21 Mayıs 1871'de Versay birlikleri Paris'e girdi ve 28 Mayıs'a kadar süren "Kanlı Hafta" (Semaine Sanglante) başladı. Barikat savaşları, sokak çatışmaları ve toplu infazlarla karakterize edilen bu hafta, Komün'ün sonunu getirdi. Komüncüler bazı simgesel yapıları (Tuileries Sarayı, Hôtel de Ville) ateşe vermiş olsa da askeri üstünlük Versay tarafındaydı. Ne ki bastırma sırasında 20.000 ila 30.000 Komüncü öldürüldü (çoğu teslim olduktan sonra kurşuna dizildi) on binlercesi tutuklandı ve sürgüne (özellikle Yeni Kaledonya'ya) gönderildi. Versay hükümeti, Komün'ü "kızıl terör" olarak damgalayarak gayri-meşrulaştırmaya çalıştı.
Paris Komünü, işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirdiği ilk tarihsel deneyim olması bakımından dönüm noktasıdır. Marx ve Engels için proletarya diktatörlüğünün pratik biçimi; Lenin için ise Ekim Devrimi'ne ilham kaynağı olmuştur. Komün, doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir temsilciler, halk milisi ve kilise-devlet ayrılığı gibi kavramların somut uygulamalarını sunmuştur. Aynı zamanda yenilgisi, devrimci hareketlere kritik dersler vermiştir: Merkezi otorite eksikliği, askeri hazırlıksızlık, iç bölünmeler ve burjuva devletinin direncinin hafife alınması gibi unsurlar sonraki devrimlerin stratejilerini şekillendirmiştir. Anarşist, sosyalist ve komünist geleneklerde sembolik bir yer tutan Komün, "ezilenlerin kendi kaderini tayin hakkı" ve "devletin söndürülmesi" fikirlerinin öncüsü kabul edilir. Sonuç olarak, 72 günlük Paris Komünü hem büyük umutların hem de acımasız karşı-devrimin somutlaştığı tarihsel bir laboratuvardır. Yenilgiye rağmen modern sosyalist hareketin temel taşlarından biri olarak kalmaya devam etmektedir.
Marx ve Engels'in Paris Komünü (1871) üzerine yazdıkları Fransa’da İç Savaş (The Civil War in France, 1871) kitabı (makaleler) ile Engels'in bu kitaba yazdığı 1891 tarihli önsözde ve çeşitli mektuplarında yer alır. Bu metinler özetle şöyledir:
İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz. İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini kanıtlamıştır.
→ Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto’nun 1872 Almanca baskısına yazdıkları Önsöz (Paris Komünü deneyiminden çıkarılan en temel teorik ders; Komün'ün devlet teorisine etkisi burada vurgulanır). Paris Komünü, proletarya diktatörlüğünün somut biçimidir. Paris Komünü'ne bakın – işte proletarya diktatörlüğü odur.
→ Friedrich Engels (1891 tarihli önsözde ve çeşitli yazılarında; proletarya diktatörlüğünün ilk tarihsel örneği olarak Komün'ü gösterir).
Paris Komünü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesidir.
Komün esas olarak bir işçi sınıfı hükümetiydi; üreten sınıf ile gasp eden sınıf arasındaki mücadelenin ürünüydü; emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesiydi.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün tarihsel önemi üzerine en çarpıcı tanımdır): İşçi sınıfı Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. İşçi sınıfının Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. Şehitleri işçi sınıfının büyük yüreğinde ebedileşmiştir. Katilleri ise tarihin duaları bile kurtulamayacakları o ebedi teşhir direğine çivilemiştir.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 - Kanlı Hafta sonrası, Komün'ün şehitlerini ve katillerini karşılaştıran unutulmaz kapanış cümleleri şöyledir.
Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyor!
- Bu Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyorlar!"
→ Karl Marx, Ludwig Kugelmann’a mektup, 12 Nisan 1871 (Komün'ün başlangıcındaki coşkusunu yansıtan ünlü ifade: Proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini merak ediyorsanız, Paris Komünü’ne bakın!
→ Friedrich Engels (1891 önsözü ve sonraki yazılarında yankılanan en özlü hali; Komün'ü proletarya diktatörlüğünün pratik örneği olarak sunar).
Komün, mucizeler beklemiyordu; hazır ütopyaları halk kararnameleriyle dayatacak değildi.
"İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. Halk kararnameleriyle hazır ütopyaları dayatacak değildi."
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün gerçekçi ve bilimsel karakterini vurgulayan ifade).
Komün'ün tarihsel önemi, kısa ama güçlü darbelerle, eşi benzeri görülmemiş bir açıklık ve doğrulukla çizilmiştir.
→ Friedrich Engels, Fransa’da İç Savaş’a 1891 Önsözü (Marx'ın eserini överek Komün'ün analizinin eşsizliğini vurgular).
Bu alıntılar, Marx ve Engels'in Komün'ü hem büyük bir coşkuyla selamladığını hem de bilimsel bir eleştiriyle (askeri hatalar, merkeziyet eksikliği vb.) incelediğini gösterir. En kapsamlı Türkçe kaynaklar arasında Sol Yayınları'nın Paris Komünü Üzerine (Marx-Engels-Lenin derlemesi, Kenan Somer çevirisi) ve Fransa’da İç Savaş eserleri yer alır. Komün, Marksizm tarihinde devlet teorisinin, proletarya diktatörlüğünün ve devrim stratejisinin temel taşlarından biri olarak kalmıştır.
Konuyla elimizdeki ilgili üç kitap: Serol Teber, Paris Komününde Üç Türk, Tales 1871, Olivier Lissagaray Paris Komün Tarihi, Victor Hugo, 1871 Günlük ayrıca 1866'da Istanbul'da bir gazete çıkartıktan sonra Paris Komünü'nünde öldürülen Gustave Flourens'i Taner Timur yazar
***
Eğer kapitalist üretim yerine toplumsal üretim söz konusu olsaydı toplumun elinde bulunan toplumsal emek-zamanının ancak toplumun çeşitli kullanım-değerleri üretmek için gereksinim duyduğu emek-zamanı oranında çeşitli üretim dalları arasında tüketime göre dağıtılması gerekirdi. Toplumsal emeğin farklı üretim dalları arasında belirli bir oranda dağılımı dengesiz kıtlık ve bolluk sorununu çözerdi. Ama meta üretimi koşullarında bu orantılı dağılım ancak değer yasasının kör işleyişi aracılığıyla ve piyasa fiyatlarının sürekli dalgalanmaları yoluyla gerçekleşir. Bu dalgalanmalar toplumsal emeğin belirli üretim dallarına aşırı veya yetersiz hasatına yol açar; sonuç belirli üretim dallarında aşırı diğerlerinde ise yetersiz üretim yaratır; krizler ve durgunluk dönemleri birbirini izler.
***
Toplumlar yalnızca siyasal ya da hukuksal sistemlerinin meşruiyetini yitirmesiyle çözülmezler. Çürüme, kanuniliğini halk nezdinde yitirmiş uygulamaların gündelik hayatın tabii bir eklentisi olmasıyla başlar. Aykırı olanın sıradanlaşması, adaletsizliğin, kayırmacılığın, talanın ve eşkiyalığın olağan bir düzen gibi kabul edilmesi ve oligarklar lehine kurallaştırılan istisnanın normun yerini almasıyla sürer. Parçapinçik olan toplumsal bilinç dumura uğrar, gabi önermelerle kurumsal organizasyon aşınmaya başlar. Sorun artık rejimin meşru olup olmadığında değil hayatlarımız temellük eden pratiklerle varlığımıza el koyma modellerinin olağan kabul edilmesiyle ortaya çıkar. Az gelişmiş demokrasiler, ortaçağ ahlakını içinde barındıran kusurlu ekonomilerdir; topluma sirayet eden çöküş tam da bu kanıksama zaafiyeti ile başlar.
***
Melek, "blogda bu kadar yazıyorsun, kimse okuyor mu? diye sordu. "Bir kişi bile okusa yeter" dedim. "Ya bir kişi bile okumazsa?" diye sordu. "Yine de yazardım" dedim.
***
Ankara’nın alamet-i farikası olan Erdal Akalın'ın sahibi olduğu Dost'un 49 yıllık serüvenini Nazlı Berivan Ak ölümsüzleştirdi. Bugün sıkça Dost'tan bahsedilme vesilesiyle açılan diğer kitap sergileri...
1965 yılında Erdal Öz ile Ünal Üstün Ankara Kızılay'da Zafer Çarşısı'nda Büyük Sinema'nın üst katında Sergi Kitabevi'ni kurdular. Dönemin genç aydınları, üniversite öğrencileri, İlhan Berk, Turgut Uyar, Bilge Karasu, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Fethi Naci gibi yazarlar buranın müdavimleri arasındadır. Erdal Akalın birkaç yıl sonra gene Sıhhıye'deki Zafer Çarşı'sında bugün efsane addedilen Dost'u açtı. Dost daha sonra Konur ve Karanfil sokaklarında bir inat haline gelen meşgalesine devam etti. 1984'te meslekten kitapçı Sabri Kabalcı'nın Beşiktaş'taki Kabalcı yayıneviyse çok geniş yayın skalasıyla kültür dünyamıza unutulmaz telif ve çeviri eserler kazandırmıştır.
Fransız yazar Jean Rouaud, 1983-1990 yılları arasında Paris'in 19. arrondissement'ında (rue de Flandre'de) bir gazete büfesi/kiosku işletti. 1990'da Les Champs d'honneur romanıyla Prix Goncourt'u kazandıktan sonra işi bıraktı. Bu deneyimlerini otobiyografik bir seri olan "La vie poétique"nin 5. cildi Kiosque (2019, Grasset yayınları) adlı kitabında detaylıca anlatır. Kitap, o yıllardaki günlük hayatını, müşterileriyle ilişkilerini, Paris sokaklarındaki gözlemlerini, basın dünyasının değişimini ve yazarlığa geçiş sürecini yansıtır. Kiosque'tan dünyayı izleme metaforik bir pencere gibi betimlenir; soğuk kışlar, sıcak yazlar, haberlerin akışı ve insanlık halleri üzerine şiirsel bir anlatımla aktarılır. Gazete Büfesi / Bayii İşleten Türk Yazarlar şunlardır: Metin Savaş, Türk edebiyatının özgün ve az bilinen yazarlarından biridir. Yıllarca Balıkesir merkezde, Zağnos Paşa Camii karşısındaki küçük bir büfeyi sahiplenmiştir.
Kitapçılık, yazarlar arasında yaygın meslektir. En bilinen örnek Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz. Ankara'daki kitap tezgahından sonra Istanbul Ankara caddesi üstünde meşhur Enver Paşa'nın atıyla tırmandığı Vilayet'in hemen yanıbaşında 1970'lerde bugün de yaşayan Can yayınlarını kurdu. Bir başka örnek ise Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Aksaray'daki Betik Kitapevi'dir. Valide Cami'nin karşısında, Valentin Kemeri'ne giden yolun köşesindedir. Diğerleri: Ahmet Halit Yaşaroğlu: Cumhuriyet dönemi şair ve yazar (Halit Fahri Ozansoy, Şukufe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi isimlerin ilk kitaplarını bastı. İşyerini daha sonra oğullarına devretti. Hüseyin Hilmi Çığıraçan (Hilmi Kitabevi): Ahmed Refik, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların yayıncısıydı. Babıali'de uzun yıllar kitapçı işletti. Semih Lütfü Erciyas (Semih Lütfü Kitabevi): 1906'da kurulan dükkânı yaklaşık 80 yıl sürdürdü; ölümünden sonra eşi devraldı. Yayıncılık da yaptı. Tarık Edip Burkan (Tarık Edip Kitabevi): Babası Ahmet Edip Bey'in Ankara'da açtığı kitapçı dükkânını devraldı ve işletti. Hem kitapçı hem yayıncıydı. Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları sahibi): Kitapçı / yayınevi sahibi olarak tanınır; eşi Ayşe Zarakolu ile birlikte uzun yıllar bu alanda çalıştı.
İrfan Yalçın, (1934-2024) Küçük insanın trajedilerini, yalnızlığı, toplumsal yaraları işleyen gerçekçi ve derin anlatımıyla tanınır. 1960'ta İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı'nı bitirdikten sonra Kozan, Çarşamba ve Zonguldak'ta yaklaşık 6 yıl Fransızca öğretmenliği yaptı. 1973'te Zonguldak'taki öğretmenlik görevinden ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Bu dönemde Z Yayınları'nı kurup yönetti. 1973 - 1985 arasında Taksim, Meşelik Sokak'ta küçücük bir kitabevi işletti. İrfan Yalçın'ın eserlerinde (örneğin Genelevde Yas gibi romanlarında) Taksim civarı mekanlar (Maksim Gazinosu önü gibi) betimlenir, ama kendi büfesiyle ilgili Fransız yazar Jean Rouaud gibi otobiyografik ögeler doğrudan eserlerine yansımaz. Önemli eserleri: Genelevde Yas (1978), Ölümün Ağzı (1979), Fareyi Öldürmek (1980), Büyük Soytarı (1983), Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi (1991), Annem, Babam ve Ben (1995), Pansiyon Huzur. Bir dönem Fransızca öğretmenliği, çevirmenlik yaptı. Arkadaşım Emel Eratlı Taksim'deki büfenin müdavimlerindendi, adını ondan sıkça duyardım. 2024'te 90 yaşında vefat etti.
İrfan Yalın: T24'te "Koleksiyoncu" köşesiyle yazan yazar/edebiyatçı. Daha çok deneme ve koleksiyonculuk temalı yazılarla biliniyor.
Mütedeyyin Ömer Lekesiz'in Kadıköy Mühürdar'daki dükkanı uzun yıllar önce kapandı. Nişantaşı, Nişantaşı kitabının yazarı rahmetli Suha Tuğtepe'nin (1956-2009) Nişantaşı cadde üstünde Olgunlaşma'nın önünde sahaf tezgahında sık sık Orhan Pamuk'la rastlaşırdık. Birgün Zeyyat Selimoğlu'yla (1922-2000) yürürken Üçgen'in önünde Pamuk ile karşılaştık. Selimoğlu, "Cumhuriyet'ten Emin Çetin'i tanıyorsun değil mi?" diye sorduğunda "tanıyorum ama buradaki Emin ile gazetede yazan Emin Çetin'in aynı kişi olduğunu bilmiyordum" dedi. Biraz ileride ressam Cemil Başo, onun ilerisinde Teşvikiye Cami önünde oyuncu Nejat İşler'in ikinci el yayınlar sergisi vardı.
Aklıma geldikçe diğerlerini de yazarım.
***
Alfa Yayınları'ndan çıkan Henrik Eberle ve Matthias Uhl imzalı Hitler Kitabı, Stalin için hazırlanan gizli raporlara ve tanık ifadelerine dayanan, Hitler'in özel hayatı ile yönetim tarzını inceleyen kapsamlı bir biyografik çalışmadır. 664 sayfalık eser, Berlin sığınağındaki son günlerini de kapsayan detaylı tarihsel bir belgedir. Hitler'in yaverleri Heinz Linge ve Otto Günsche'nin Sovyetler tarafından sorgulanmasıyla elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur. Araştırmanın odaklandığı yer Hitler'in kişiliği, günlük alışkanlıkları, üst düzey Nazilerle ilişkileri ve savaş kararlarını nasıl aldığı konusudur. Joseph Stalin için özel olarak hazırlanan bu rapor, "Hitler Dosyası" olarak da bilinir. 150 sayfayı aşan kaynakça (s. 513-664) rejimin eylemlerini anbean izlemekte ve paylaşılan belgeler faillerin cürüm teşkil eden eylemlerinin köklerine inmektedir. Ayrıca, Alfa Yayınları'nın Mark Mazower tarafından yazılan Hitler İmparatorluğu: İşgal Avrupa'sında Nazi Yönetimi adlı bir diğer önemli inceleme de mevcuttur.
***
Sadece eldeki olgular tarafından koşullandırıldığında siyasal, taraflı olan gerçeği üretir. Birlikte, bir arada yaşam olarak adlandırılan mefhumdan bahsetmemiz elbette meşrudur. Halbuki tarihte hiçbir filozof, emeğin mübadeleye açıldıktan sonra emekle sermaye birlikteliğinin üretici olduğu kadar öldürücü olan etkisinden bahsetmez, sermayenin olmadığı bir toplum önerisinde bulunmaz.
***
Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi hikayesinin merkezinde klasik Freudcu melankoli mekanizmasının en saf hali vardır. Kaybedilen nesneyi yas tutarak içselleştirmek yerine onu fetiş nesneye dönüştürerek dışsallaştırılması gerçek anlamda kaybı inkâr etme çabasının semptomatik halidir.
Romanıyla aynı adı taşıyan müzeyi 28 Nisan 2012 tarihinde açtı. Merhamet Apartmanı'nda başladı her şey. Füsun'la Kemal'in hatırası olan eşyaların toplanıp, sergilendiği müze fikri Orhan Pamuk'un kafasında romanla birlikte şekillendi. Nobel ödüllü yazar, bu projenin 15 yıllık hayali olduğunu belirtiyor. Füsun Keskin'in ailesiyle oturduğu dört katlı ev artık zihinsel değil maddesel bir gerçek. Kendi roman kahramanı Kemal gibi satın alıp müzeye dönüştürdüğü bina İstiklal Caddesi'ne yakın, Çukurcuma'da. 1200’den fazla nesnenin/eşyanın sergilendiği mekanı yazar, en ince ayrıntısına kadar tasarlamış. Orhan Pamuk, bu projenin içindeki ressamı ortaya çıkartan bir iş olduğunu söylüyor...

"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" der ve biter roman. Herkesin bilmesi/bilinmesi isteği, yazarın içten bir talebidir. Samimiyetini, 'masumiyet' projesini görünür kılarak gerçekleştirir. Müzeler, aksi yönde bir hamle çabası olarak ortaya çıksa da, uygulamada çürümenin ontik/varlıksal kaderine, malzemenin zamana direnişine karşı durmak imkansızdır; süreç perdelenir.. Ölümsüzlüğü isteyen yazarın burada 'kendi' kavramıyla karşıt, antagonist dayanışma mücadelesine şahit oluyoruz.. Ne var ki diyalektik terminolojisiyle söylersek, çelişki ile antagonizm aynı şey değildir. Beni öldürmeyen beni yaşatır, der Nietzsche.. Ölümsüz olma mekanı hazırdır ama Adorna'nın söylediği gibi "Kültür endüstrisinin ürünleri, insanları perişan halde bile olsalar, canlı biçimde tüketecektir." Buna rağmen, müzeye kaçmak, materyalin zamana karşılık yarışında mümkün olduğunca olabildiğince yaşatacaktır popüler yazarın şimdiki zamanla sınırlı kendi/lik hikayesini..
Istanbul Masumiyet Müzesi ..
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabını görselleştirdi. Çok açık olarak söylenebilir ki, yazarın/sanatçının amacı meramını ifade etmekse, Pamuk rahatlıkla kulvar değiştirebilir. Yazarlığı çetrefilli, hakikatı buğulu, dili yorucudur Pamuk'un. Buna rağmen görsel sanatlarda bariz bir tasvir, sahih bir aktarım becerisine, malumu paletinde renklendirme yeteneğine sahiptir. Yaratıcı bir zekanın işlevi anlatıcı da as'l bundan sonra başlar. Ne ki materyalize olmuş Masumiyet Müzesi'nde, sığ bir hikaye çerçevesinde imkanlarını hovardaca savurduğu bir işgüzarlık sergilediği de söylenebilir; bu da işin diğer yanı.. Bundan sonra yapması muhtemel işlerde yazarın işaret ettiği panoramada göstereceği ekonomi, imkanlarını teşhirde tevazu önemli.. Niye önemli? Pragmatik bir amaç uğruna; seyirciyi tüketmemek ve kaybetmemek için. İzleyicinin dikkatini, teferruata boğmadan enerjisini en başta -ilk katta- yitirmemesi için gerekliliktir bu tasarruf.. Daha gerilimsiz bir şahsi üslupla, ilgiyi kendi üstüne kilitlemeden.. Ortak zihine, toplumsal paradokslara ait sorunların, memnuniyetsiz ruh hallerinin, kıstırılmışlığın, nekrofobiyi-hobiyi değil, yaşamı kışkırtan hikayelerin anlatıldığı yeni ev/müzelerin bu mefluç şehre zenginliğin ötesinde dönemsel bir yorum da katacağı muhakkaktır. Geriye kalıyor, Füsun'la Kemal hikayesinde bizi ilgilendiren bir efsun var mı?' Müzelerin asıl konusu gururdur, diyor Kemal; bu oyuna katılarak 'Biz' bu eylemde kimi eyliyor, kimi temsil edip, kime hizmet ediyoruz ? Önemli olan piyonu oynayan öznenin esere yabancılaşması, kendini bir yere yerleştirememe sorunu.. Soru varmış gibi şey'lerin dünyası hareketli; nesnelerin eylem hali ışıltılı.. Masal dünyasından bize göz kırparak kurmaya çalışılan diyalog. Zor olan bu oyuna gönüllü katılmak!
Bilinen hikayedir: Büyük Rus edebiyatçı Vladimir Mayakovski, Liliya Yurevna Brik'e aşık olur. Lilly'ye şiirler yazar. Sevgiyle yazılmış sözler şairin ruh halini gösteren eşsiz dizelerdir. Devlet başkanı Lenin'e Mayakovsk'nin şiirlerini gösterirler. 'Kitap olarak basalım mı?' diye sorarlar. 'Basın!' der. Kaç adet basılacağını sorduklarında iki adet basılmasını önerir. 'Birini şaire diğerini de sevgilisine verin!' der. Çünkü bu iki kişilik bir hikayedir; bizi ilgilendirmez..
Yaygın olan bu hikayenin asıl versiyonu şöyledir: Şair Konstantin Simonov'un nişanlısı Valentina Serova'ya yazdığı şiirleri gören Stalin, matbaaya gönderilen kitabın sadece iki adet basılmasını ve nüshaların sevgililere verilmesini söyler: "İki kişi arasındaki meseledir, onlardan başka kimseyi ilgilendirmez." Bkz. Simon Sebag, Stalin 2cilt, s. #masumiyetmüzesi
Biri çıkar da Mayakovsky, Lilly için, Orhan Pamuk bizim için yazdı diyebilir. O zaman ona şu soruyu sormak gerekir: Materyalize edilen müzelik bu öyküdeki amaç ne? Görsel malzemenin bizi ikaz ettiği sıradışı bir farkındalık, günlük ya da ufki yaşama ait bir soru, Füsun'la Kemal’in hatırası dışında öğrettiği bilinmedik bir şey var mı? Biz böyle söylüyoruz ama Pamuk'un yaptığı çalışmayı benzersiz bulup, edebiyatçının kitabı aşan yaratıcılığını eleştiri dışında tutan sivil bir müfreze var; gazete/dergi köşelerinden yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Moralite olarak yazdıklarıyla kültür hayatına yaptığı katkı inkar edilemez; bizse görsel malzemeyi tartışıyoruz..
***
Rahmetli Ahmet Cemal, 2012 Nisan tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Masumiyet Müzesi’ ya da Birey Nedir? diye soruyor ve gene kendi cevaplandırıyor : 'Orhan Pamuk, dünyada bir ilk olan bu girişimiyle bir yazarın hayatını anlatmıyor. Bir yazarın bir romanının öyküsünü anlatmıyor. Yaptığı –ne kadar vurgulansa azdır!-, bir yazarın bir romanındaki baş kişilerin yaşamlarını, o kişilerin yaşamları boyunca günlerin akışı içerisinde en yakın çevrelerinde yer almış nesneler ve belgeler aracılığıyla belli bir mekânda görselleştiriyor..'
Masumiyet Müzesi web sayfası
https://www.masumiyetmuzesi.org/
***
Doç. Dr Hanifi Macit'in daha önce yayımlanan Anarşist, Egoist, Nihilist kitabının devamı Max Stirner : Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm
Çevirmenler Fikret Arargüç ile Hanifi Macit'in önsözde çok doğru bir tespitleri var. "Stirner, sorunları çözme gayretiyle değil, görme ve gösterme gayretiyle çalışmış bir düşünürdür." diyorlar. Bu tespit çok yerinde ve önemlidir. Çünkü tüm modern düşünürlerin büyük bir heyecanla katıldığı Hegelci tez/antitez/sentez iddiasına karşın hakikati bulmak için referans gösterdiğimiz doğada 'sentez' diyebileceğimiz bir 'doğru' yoktur. Hayat sadece tek başına gerçekleştirdiğimiz bir tecrübeden ibarettir. Dünyadaki tüm tepeden inme müdahaleler, doğruyu bildiğini, sentezi yaptığını sanan kaba gücün 'sorunları çözme gayretiyle' insan iradesini ortadan kaldıran eylemleridir ki, toplumsal çıkmazın nedenidir. Zaten kendisi de 'ölmeyi bilen bilgi, hayatın kendisidir' diyor. Günümüzde asıl tartışılması gereken budur!
Burjuvazinin kültürüne karşın proletaryanın ideolojisi vardır. Aksi zannedilse de kültürüyle bir proletarya yoktur ama folkloruyla köylülük ve müzeleri, kurumlarıyla bujuvazi vardır. İşçi sınıfı felsefesi dediğimiz 'diyalektik materyalizm', burjuva ve köylülük arasına sıkışıp ezilenlere direnme gücü veren bir moral değer, hak iddia eden politik risale, zamanın ruhuna ait bir beden ve ekonomik refahı arzulayan bir sınıf için geçici bir siyasi malzemedir. Bugün postadan çıkan kitabı elime geçtikten yarım saat sonra bitirdim. Konu bir ölçüde bugüne kadar süren bir haksızlığı telafi etme zarureti, hatta sınıfların büyük anlatısında yeteri kadar açılmamış bir pasaj olduğu için önemlidir. Çeviriyi Dr. Fikret Arargüç ve öğretim üyesi Doç.Dr. Hanifi Macit yapmışlar. Stirner'in makalesini eğer Hegel'in Tüze Felsefesi'ni okudunuzsa rahat değerlendirebilir, döneme ait gereken irtibatlandırmaları yapar, Genç Hegelcilerin topyekun ifade ettiği karşı çıkışları bir nedene bağlar ve yerli yerine oturtabilirsiniz. -Dönem algısı için Nota Bene'den daha önce çıkmış olan bir başka eseri, Bruno Bauer ve Karl Marks'ı burada analım- Ancak Stirner'i anlamak için geçen yıl tamamı yayımlanan Marks'ın Alman İdeolojisi'ndeki 299 sayfa tutan yazıyı sakın kaynak kabul etmeyin. İkinci elden aktarımlarla 'biricik ve mülkiyet'i okumayın. O, Marks'ın bir başka vechesini dile getirdiği dönemin Hegel okumaları içinde ayrı değerlendirilmeyi hak eden tüm erk mekanizmalarının önüne savunduğu 'büyük' insanı koyan özgün ve yaratıcı bir ustadır. Makinanın dişlisi, devletin palikaryası, toplumun fedaisi olmayı kabul etmeyen 'özne' kabul etmek gerekir ki Freud'a yem olacak zenginlikte muhteşem egosuyla biraz netameli bir şahsiyettir. Fabrikalarda, pazarda, refah toplumunun üretim histerisiyle yabancılaştığı tüm toplum oluşumunda; kısaca Marks'ta.. Çokluğun içinde yok olmuş bireyin savunucusudur. Modernizm, Batının empoze ettiği yaşam şekliyle zuhur eden sanayi toplumunun geleceğine, ilerlemenin mecburiyet olduğuna inancın adıdır. Şizoid tutku ve güvenlik takıntılarıyla tüketim toplumu ritüellerine uygun meta/kültür mübedelesini yaratma telaşındaki müzakere pratiğinin amacı Avrupanın emperyal değerleriyle bir yaşam tarzı istibdadır. Postmodernizm ise bu inancın hedeflerinin serap olduğunun ve ilerlemenin rüya değil kabus hatta geri çıkamayacağımız topyekun obsesyon olabileceğinin anlaşılmasıdır. Her kültür ekonomik pozisyonundan önce diğer tarafa önermeleri ve genetik bağ, aşiretçi irtibatlarıyla narsist ve dolayısıyla etnosentriktir. O, akıl tutulmasına uğramış coğrafi oluşuma içeriden yöneltilen erken ve akılcı bir tepkidir. Modern insanın bilinç dışına gönderdiği nevrotik duygu ve patojen davranışlarına başkaldırır. Endüstri toplumunun düşünürü olarak yanlışı doğrulamaktan ziyade bir büyük oyun bozandır; yapıcı değil yıkıcıdır. Ne var ki, hiçbir dönem ne kendine ne felsefesine, ürününe, 'anarşist' demez. Ne var ki, devletin bağnazlığı karşısında idol arayan 'açık toplum' savunucuları anarşizmin felsefesini onunla başlatırlar. Nietzsche ise itiraf etmek gerekir ki, müştereklerindeki asli gerçeğiyle ruhi ve edebi varlığını doğrudan ona borçludur. Kapitalizm, Marksizm ve sermayenin bağrından doğan türevleriyle tüm ideolojiler; gene kendi muarızları tarafından revizyona tabi tutulmuşlardır. Buna karşın bireyi hayatın merkezine alan Stirnerci düşünce vahim kabul edilmiştir. Reddi oluşturan eşik 'emek' tanımına bağlanan şizoid arzudur; toplumun tüm değerlerini inkişaf ettiren 'üretim' paranoyasıdır. Entelijansıyanın başa çıkamadığı gücü sarakaya alma yolunu seçmiş olmasına hayret etmiyoruz. Her şartta günah keçisi ilan edilerek lanetlenen liberterlere, anarşistlere reva görülen bu muamele eski bir itibarsızlaşma yöntemidir. Bilinen az sayıdaki resminden biri Engels'in yukarıda yer alan karikatür. Bolca referans verilen, etkisi büyük olmasına rağmen neredeyse hiç bilinmeyen bu düşünürü Türkiye, İbrahim Türkdoğan'ın web üzerinden yaptığı nitelikli paylaşımlar ve değerli akademisyen Hanifi Macit'in daha önce yayımladığı kitap ve makalelerle bir nebze tanımıştı. 'Eğitimimizin Sahte İlkesi' başlıklı makale, Nisan 1842'den itibaren Marx'ın yönettiği Rhein Zeitung'un dördüncü sayısında yer aldı. Gazetenin genel yayın yönetmeninin bu yazıyı Stirner'den talep ettiğini düşünürsek aralarındaki husumetin, hasım/rakip olmaktan kaynaklandığını daha iyi teşhis edebiliriz. Zaten daha sonra kılıçların çekildiği Marx'ın 'Leipzig Konsili, Aziz Max' krıtiğinde 'kendi kurgusuyla hoşnut Stirner' hakkında bol hakaret, aşağılama, makaraya alma dışında da tutarlı bir eleştiri, ütopikliği karşısında tutarlı modernist bir öneri yer almaz. Gazetenin Nisan nüshasında yer alan 'Eğitimin Sahte İlkesi' yazısını Genç Hegelcilerin fikriyatın her bir parçasını tamamladığı düşünürün öteki yazıları takip etti. Fenomen Yayıcılık'tan çıkan kitap, bundan sonra da devam edeceğini umduğumuz Stirner araştırmalarının ilkini temsil ediyor diyebiliriz. Sn. Hanifi Macit ve Sn. Fikret Arargüç kültür yayımcılığında önemli bir eksiği kapamışlar ve çağı derinden etkiyen yazarına gereken itinayı gösterdikleri çevirileriyle bir görevi yerine getirmişlerdir.
www.fenomenyayimcilik.com
http://www.idefix.com/kitap/max-stirner-anarsist-egoist-nihilist-m-hanifi-macit/tanim.asp?sid=K1XQ881F6S7SF7VK5WDC
http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner
***
Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin bir boşluk, bir yabancılık yabancılaşma olarak görür ve ilişkileri bazen dostça ihlal, bazen düşmanca istismar etmekte mahsur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler.
***
Tanıl Bora yalnız değil; ona eşlik eden liberallerin hepsi de solcu değil: Murat Belge, Ömer Laçiner, Ahmet İnsel, Halil Berktay, Oral-İpek Çalışlar, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Ali Nesin, Adalet Ağaoğlu, Hadi Uluengin, Emre Aköz, Nur Çintay, Basķın Oran, Nilüfer Göle, Yasemin Çongar, Abdüllatif Şener, Akif Beki, Çetin Altan ve mahdumları Ahmet-Mehmet Altan, Mithat Sancar, Eser Karakaş, Asaf Savaş Akat, Muhsin Kızılkaya, Necmiye Alpay, Ufuk Uras, Ertuğrul Günay, Yıldıray Oğur, Perihan Mağden, Eser Karakaş, Taner Akçam, Ufuk Uras, Sinan Çetin, Ayşe Kadıoğlu, Ayşe Hür, Seyfettin Gürsel, Nuray Mert, Etyen Mahçupyan, Aydın Engin, Mehmet Ali Birand, Cüneyt Özdemir, Murat Belge, Ertuğrul Özkök, Ahmet İnsel, Ali Bulaç, Alper Görmüş, Aydın Engin, Oya Baydar, Fehmi Koru gibi isimlerle birlikte, 2002 sonrası Türkiye'de AKP'nin yükselişini teşvik eden entelektüel bir çevre oluşturdular. Eski Birikim dergilerinin kapakları ve yazıları incelendiğinde, bu grubun Kemalist vesayete karşı demokratikleşme vaadiyle AKP'yi destekleyerek bugünün otoriter iktidarının zeminini hazırladığı açıkça görülür; onlar, askeri darbe kalıntılarını temizleme bahanesiyle sivil toplumun liberal illüzyonunu pompaladılar, ancak bu süreçte özgürlükler yerine yeni bir hegemonyanın inşasına aracılık ettiler. Tarihin "yetmez ama evet" şafağında, Tanıl Bora'nın adı Baskın Oran, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Nuray Mert ve eski ikinci cumhuriyetçi klikle birlikte anılırken, bu liberal kesim AKP'nin AB reformları kisvesi altında yürüttüğü güç konsolidasyonunu alkışladı, fakat sonuçta laiklikten uzaklaşan, yargıyı siyasallaştıran ve muhalefeti bastıran bir rejimin suç ortağı haline geldi; post-2002 liberalizmi eleştirisi işte bu noktada yoğunlaşır, zira bu entelektüellerin naif demokratik hayalleri, neoliberal ekonomiyle iç içe geçen İslamcı otoriterizmin yükselişini maskelemiş, toplumun özgürlük taleplerini manipüle ederek bugünün baskıcı yapısını kalıcılaştırmıştır.
Murat Sevinç, aynı liberal sol profilin farklı bir görüntüsünü, tatlı yüzünü yazmış: Tanıl Bora ve 'Cereyanlar'… https://www.diken.com.tr/tanil-bora-ve-cereyanlar/ @dikencomtr
***
İnsanlarda mesafeyi kestirebilme duygusu vardır. Karşıdan karşıya geçmeden önce kişi hesaplar. Beyin algoritmik geometrik işlemler yapar. Düşen, katetmesi gereken yolu, gücünü, ağırlıklarını, zeminin girdi çıktılarını, taşın sertliğini, sürtünme engelini, yoldaki karşılaşmaları, yere kapaklanırken doğru pozisyonu hep hesaba katmak mecburiyetindedir.
Enis Batur, Sekizinci Günahın Sonrası adını verdiği denemelerinin Kırık başlıklı bölümünde (s. 25) 14 Mart 2013 tarihinde bir DVD dükkanında anlık zafiyetten doğan dikkatsizlikle girişteki basamağa takılıp düşmesini ve kırık kolla geçen süreçteki sıkıntılarını anlatıyor. Benzer bir hikayeyi 18 Mart 2024'te yaşadığım için yazmak gereğini duydum. Gerçi düştüğüm ve kolumu kırdığım yer kapalı bir mekan değil Şirince'de yedi dönümlük bir zeytin bahçesiydi. Bir anlık zafiyet değildi. Altı fazla yürümekten düzleşmiş Camper marka şehirli bir ayakkabı hafif yokuşu çıkarken kaymıştı. Sonunda o yakındaki Amerikan Hastanesi'ne gitmiş (olmalı) bense Şirince'ye en yakın olan Selçuk Devlet Hastahanesi'ne gittim. Daha sonra tam donanımlı bir sağaltım merkezine sevkettiler. Onun kolu askıya alınmış, benim kolum iki saat süren bir ameliyatın ardından alçılanmıştı. EB'nin 18 gün sonra çözülen askısına karşı benim 21 gün sonra açılan alçım, kolumda kasların katılaşmasına ve kemiklerin kireçlenmesine ve dolayısıyla ne klavyeye ne de kaleme dokunamama neden oldu. 3 haftalık bir fizik tedavi programı belimde hasar yarattı, iki hafta yattım. Enis Batur benimle yaşıt sayılır. Düştüğünde 61 yaşındaydı, onun sol, benim sağ kolum kırıldı. Neden yazdım bunları: çünkü insan hep kıyaslar. Hakikat bizi yaşatır ve yerden yere çarparak dönüştürür. Sınırları bilmek yaşamanın tek çaresidir. Toprak görmemiş, asfaltta ve merdivenlerde yaşamış insanlarız. Arazi, tarla, toprak artık doğal müttefikimiz değil. Taşraya karşı şehirde yaşamanın imkanları yabancılaştığımız tabiata nazaran daha iyi sayılır.
***
Kader yoktur; en azından insanın kendisini edilgen bir yazgının önüne bırakmasını meşrulaştıracak, hayatı dışarıdan yönetilen kapalı bir senaryo gibi kavramayı haklı çıkaracak bir yazgı yoktur. İnsan, hayatın tüm alanlarını ve her anını bilinç aracılığıyla tasarlar; kimi zaman açık seçik kararlarla, kimi zaman tereddütle, korkuyla, alışkanlıkla, hatta susarak ve geri çekilerek kendi varoluşunu biçimlendirir. Bu yüzden insanın dünyadaki gerçek varlığı, ona dışarıdan verilmiş bir öz değil kendi eylemlerinin, seçimlerinin, vazgeçişlerinin ve üstlendiği sorumlulukların toplamı olarak ortaya çıkan hakikattedir. İnsan yaşamı önceden tamamlanmış bir kader metninin okunması değil sürekli düzeltilen, bozulan, yeniden kurulan bir anlam inşasıdır. Tam da bu nedenle kişi yalnızca ne yaptığıyla değil neye razı olduğu, neyi reddettiği ve neyi mümkün kılmaya, muktedir kılmaya cesareti ölçüsünde kendi olur. Edebi düşünce uzun zamandır insanı bu kurucu gerilim içinde kavrar: İnsan hem dünyaya atılmıştır hem de o dünyada bir iz bırakmak, bir biçim vermek zorundadır. Trajedilerden modern romana kadar uzanan çizgide "karakter" dediğimiz şey çoğu kez dış koşulların içinde sınanan ama son tahlilde kendini seçimleriyle açığa çıkaran bir varlıktır. İnsanın hakikati çoğu zaman söylediği ilk sözlerde değil kritik anlarda aldığı tavırda belirir; çünkü bilinç yalnızca düşünen bir iç alan değil dünyaya yönelen, dünyayı yorumlayan ve ona biçim vermeye çalışan etkin bir kudrettir. İnsan kendini kurarken dili, hafızayı, arzuyu, korkuyu ve umudu birlikte kullanır; bu yüzden onun hayatı yalnız biyolojik bir sürüp gitme değildir. Tercihler anlamla örülmüş bir tarih yaratır. Kişi kendi hikâyesinin yazarıdır ancak bu bütünüyle özgür olduğu anlamına gelmez; tersine, tam da bu sınırlar içinde seçim yapmaya mecbur olduğu için özgürlüğünün ağırlığını taşır. Felsefi düzlemde bu düşünce insanın özünü hazır bulmadığı, onu yaşayarak ürettiği fikrine yaslanır.
Aristoteles, bu fikrin erken bir öncüsü olarak kabul edilir. De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinde, insan aklını bir "yazı tahtası" (tabula) olarak tanımlar ve bu tahtanın başlangıçta boş olduğunu, bilgilerin duyular yoluyla yazıldığını belirtir. Aristoteles'e göre zihin doğuştan herhangi bir içerik taşımaz; bilgi, duyusal deneyimler ve gözlemlerle şekillenir. Şu ünlü ifadesi bu fikri özetler: "Zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış bir yazı tahtası gibidir." Bkz. De Anima (Ruh Üzerine) Kitap III, Bölüm 4 (430a1-2) Bu görüş, Locke'un empirist yaklaşımının temel taşlarından biri olarak görülebilir. Kavramsal çerçeve bir manifestoya ihtiyaç duyar. Boş bir sayfada başlayan kişisel yazma eylemi, paylaşımdan sonra müşterek aklın bileşenleri olur. John Lock, 1690'da "İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Deneme" adlı eserinde insanın boş bir levha, "tabula rasa" olarak doğduğunu söyler
İnsan, ne salt doğanın kör zorunluluğuna indirgenebilir ne de toplumsal rollerin pasif bir taşıyıcısıdır. Bilinç, burada yalnızca farkındalık değil, aynı zamanda mesafe alma, yargıda bulunma, seçenek üretme ve kendini yeniden belirleme yetisidir. Kişi başına gelen her şeyi seçmez; fakat başına gelen karşısında nasıl bir anlam kuracağını, nasıl bir yönelim geliştireceğini, hangi değerleri kendi hayatının merkezi haline getireceğini belirler. Bu bakımdan insanın hakikati ona verilmiş bir yazgıdan değil yaşadığı çelişkiler içinde aldığı biçimden doğar. Varlık burada donmuş bir kimlik değil oluş halinde, sürekli sınanan, kendi üzerine dönebilen ve kendini aşmaya çalışan bir süreçtir. Bilinç, insanı yalnızca dünyayı bilen bir özne yapmaz; aynı zamanda onu kendi yaşamının mimarı haline getirir. Sosyal bilimler açısından bakıldığında da insan hayatı, bütünüyle dışsal yapıların ürünü olarak açıklanamaz. Elbette sınıf, aile, devlet, ideoloji, piyasa, gelenek ve kültür bireyin ufkunu sınırlar; hangi dili konuşacağımızı, neyi makul sayacağımızı, neye inanacağımızı, neyi arzulayacağımızı büyük ölçüde bu tarihsel yapılar belirler. Fakat insan tam da bu belirlenimler içinde konum alır, uyum sağlar, direnç gösterir, dönüştürür ya da yeniden üretir. Toplumsal olan ile kişisel olan arasındaki ilişki bu yüzden tek yönlü değildir. İnsan, toplumsal dünyanın sadece nesnesi değil aynı zamanda taşıyıcısı ve kurucusudur. Gündelik hayatın sıradan görünen seçimlerinde bile bilinç, mevcut düzeni onaylayan ya da ona çatlak açan bir etki yaratır. Bir meslek seçimi, bir arkadaşlık, bir suskunluk, bir itiraz, bir sevgiyi sürdürme ya da terk etme kararı; bunların hiçbiri salt bireysel psikolojiye indirgenemez ama hiçbiri de insanın etkin katılımı olmadan açıklanamaz. İnsan, kendini yalnız iç dünyasında değil kurduğu toplumsal ilişkilerde de tasarlar.
Gerçek kişinin dünyadaki varlığı kendi hakikati olur. Bu yalnızca ahlaki bir öğüt değil ontolojik ve toplumsal bir önermedir. Kişi hakikatini soyut ideallerde değil yaşanmışlığın somut dokusunda meydana getirir. Hakikat burada metafizik bir öz değil; insanın kendi bilinciyle dünya arasında kurduğu ilişkinin sahiciliğidir. Bir insanın neye inandığından çok, o inancı hayatında nasıl cisimleştirdiği önemlidir. Adalet dediğini gerçekten savunuyor mu, özgürlük dediğini başkaları için de istiyor mu, sevgi dediğini emekle derinleştiriyor mu, korkularını ilkeye dönüştürmeden yaşayabiliyor mu? İnsan, kendini ancak bu sınavların içinden geçerken görünür kılar. Bu yüzden hayat düşüncelerin vitrini değil; öznel karakterin tarihidir.
Kader fikri çoğu zaman insanın omuzlarındaki yükü hafifletmek için çağrılır; yenilgiyi, teslimiyeti, ataleti veya suçu aşkın bir plana havale eder. Oysa bilinç sahibi olmak, mazeretlerin azalması demektir. İnsan her şeyi kontrol edemez ama kendi tavrını, yorumunu, yönelişini ve sorumluluğunu kurabilir. Asıl trajik olan da budur: İnsan özgür olduğu ölçüde yaralı, bilinçli olduğu ölçüde huzursuz, seçim yaptığı ölçüde suç ve pişmanlık ihtimaliyle karşı karşıyadır. Fakat aynı nedenle onurludur da; çünkü hakikati ona bağışlanmaz, onu kendi yaşamıyla üretir. Dünyadaki gerçek varlığı adına yazılmış bir kaderin pasif sonucu değil bilincin, iradenin, çelişkinin ve eylemin içinden süzülerek oluşan canlı bir hakikatin eseridir. İnsan yaşadığı hayat kadar vardır; hayatına verdiği biçim kadar hakikidir.
***
Hayat hiçbir yerde diyalektik bir bütün oluşturmaz. Yaşam öyküsü yazmak biraz da birbirine benzemez aykırı parçaları emrivakilerle bir araya getirmeye benzer.
Hayatın diyalektik bir bütün oluşturmadığı iddiası, klasik anlamda diyalektik kavrayışın –özellikle Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve daha sonra Karl Marx tarafından geliştirilen– bütünsellik, çelişki ve sentez fikrine yöneltilmiş güçlü bir itiraz olarak okunabilir. Diyalektik düşüncede, gerçeklik parçalı değil; tersine, karşıtlıkların içsel ilişkisi içinde anlam kazanan bir süreçtir. Ancak somut yaşam deneyimi, bu teorik bütünlüğü çoğu zaman doğrulamaz. Bireyin yaşamı, ardışık ve tutarlı bir gelişim çizgisi izlemekten ziyade, kırılmalar, kopuşlar ve beklenmedik yön değişimleriyle şekillenir. Bu anlamda hayat, diyalektik bir “sentez”e ulaşmaktan çok, birbirine eklemlenmesi zor olan deneyim parçalarının gevşek bir toplamı gibi görünür. Modern sosyoloji, özellikle Max Weber’in "anlamacı" yaklaşımı toplumsal eylemin her zaman tutarlı bir bütünlük arz etmediğini vurgular. Weber’e göre bireyler, farklı bağlamlarda farklı anlam sistemlerine göre hareket ederler; dolayısıyla bir yaşamın tekil ve bütünlüklü bir rasyonaliteye indirgenmesi çoğu zaman mümkün değildir. Aynı şekilde Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, bireyin pratiklerinin belirli bir tarihsel ve toplumsal yapı içinde şekillendiğini kabul etmekle birlikte, bu pratiklerin zorunlu olarak tutarlı bir bütün oluşturmadığını da ima eder. Habitus, süreklilik kadar kırılma ve uyumsuzluk da üretir; bireyin yaşamı, farklı alanların çelişkili talepleri arasında bölünür. Biyografi yazımı tam da bu noktada problemli bir faaliyet haline gelir. Çünkü biyografi, doğası gereği dağınık ve çoğu zaman çelişkili olan yaşam deneyimini, geriye dönük bir kurgu ile anlamlı ve tutarlı bir anlatıya dönüştürmeye çalışır. Paul Ricoeur'ün "anlatı kimliği" kavramı burada belirleyicidir. Birey, kendi yaşamını ancak bir anlatı içinde kavrayabilir. Fakat bu anlatı, yaşanmış deneyimin kendisi değil onun yeniden düzenlenmiş bir versiyonudur. Ricoeur'e göre anlatı, zamansal dağınıklığı bir olay örgüsü (plot) içinde birleştirir; böylece kopukluklar sanki zorunlu bir gelişimin parçalarıymış gibi görünür. Oysa bu birlik, ontolojik değil, hermeneutik bir birliktir – yani gerçekliğin değil yorumun ürünüdür. Bu bağlamda biyografi yazmak aslında hermeneutik bir müdahaledir: Birbirine benzemez, hatta çoğu zaman birbirini dışlayan deneyimleri, anlatısal zorunluluklar yoluyla bir araya getirme çabasıdır. Bu çaba, çoğu zaman “emrivaki”dir; çünkü anlatının tutarlılığı, yaşamın kendisinde bulunmayan bağlantıları kurmayı gerektirir. Michel Foucault’nun özne eleştirisi de bu noktada önemlidir: Foucault’ya göre özne, sabit ve bütünlüklü bir varlık değil farklı söylemler ve iktidar ilişkileri içinde parçalanmış bir oluşumdur. Dolayısıyla bir yaşamı tek bir öznenin sürekliliği olarak anlatmak, bu parçalanmışlığı gizleyen bir söylemsel stratejiye dönüşür. Benzer şekilde Theodor W. Adorno, modern yaşamın bütünlük iddialarına karşı negatif diyalektik yaklaşımını geliştirir. Adorno'ya göre gerçeklik, kavramların iddia ettiği türden bir bütünlüğe indirgenemez; tersine, her bütünlük iddiası tikelliğin bastırılması pahasına kurulur. Bu perspektiften bakıldığında bir yaşam öyküsünün bütünlüklü bir anlatı olarak kurulması yaşamın çelişkili ve uyumsuz yönlerinin silinmesi anlamına gelir. Yani biyografi, yalnızca birleştiren değil aynı zamanda dışlayan bir pratiktir. Bireysel yaşam farklı zamanlarda, farklı koşullar altında ve çoğu zaman birbirleriyle bağdaşmayan anlam sistemleri içinde şekillenir. Biyografi ise bu dağınıklığı ortadan kaldırmak için geriye dönük bir düzenleme yapar; kopuklukları süreklilik, çelişkileri gelişim olarak yeniden kodlar. Bu nedenle yaşam öyküsü yazmak, hakikati olduğu gibi yansıtmak değil onu belirli bir anlatı mantığı içinde yeniden kurmaktır. Hayatın kendisi parçalıdır; bütünlük ise çoğu zaman anlatının zorlayıcı müdahalesinin bir sonucudur.
**?
