2 Ocak 2026 Cuma

Not Defteri / Ocak 2026

 





Burjuvazi, rıza üretemediği yerde zoru devreye sokar.


24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye'nin ekonomik yapısında köklü bir dönüşümü temsil eder: İthal ikameci sanayileşmeden ihracata dayalı neoliberal bir modele geçilir. Kararlar, Süleyman Demirel hükümeti ve Turgut Özal'ın mimarlığında, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans kurumlarının dayatmalarıyla hayata geçirilir. Reformlar kapitalizmin birikimi krizini emekçi sınıflar aleyhine çözme stratejisidir. Askeri darbeyle pekiştirilen otoriter rejim sermayenin hegemonyasını güçlendiren bir araçtır. Neoliberal dönüşümler, kapitalist sistemin iç çelişkilerini (aşırı birikim, düşen kâr oranları) dışa vurur emek-sermaye çatışmasını finans kapital lehine şiddetlendirir. 1970'lerin sonundaki stagflasyon krizi –yüksek enflasyon ve işsizlik bir arada– küresel kapitalizmin tezahürüdür. Türkiye'de ithal ikameci modelin tükenmesiyle birlikte dış borçlar, döviz kıtlığı ve kapasite kullanım oranlarının düşüşü gibi sorunlar patlak verir. 12 Eylül 1980 darbesi sosyo ekonomik birikimin kaotik krizidir. Yerli burjuvazi, emekçi sınıfların kazanımlarını (sendikal haklar, ücret artışları) tehdit olarak görür ve neoliberal reçeteye sarılır. Kararlar, TL'nin %50 devalüasyonu, faizlerin serbest bırakılması, özelleştirmeler ve tarım sübvansiyonlarının kaldırılmasıyla emekçilerin alım gücünü eritir, ihracata dayalı sanayileşme teşvik edilir. Ne var ki bu "ihracat odaklı büyüme" efsanesi düşük ücretli emek sömürüsüne dayalı bir bağımlılık yaratmıştır: Türkiye ucuz işgücü cenneti haline gelerek küresel değer zincirlerinin en alt konumundaki yerini alır. Bilirler ki 12 Eylül 1980 darbesi reformlarının "başarısı" için vazgeçilmezdir. "Netekim" Kenan Evren, "askeri rejim olmadan bu politikalar fiyasko olurdu" demiştir. Emek hareketini bastırmak için sendikalar yasaklanır, grevler engellenir, binlerce emekçi ve aydın tutuklanır. Bu ahval ve şerait içindeki neoliberal geçiş dönemi "generallerin ekonomisi" olarak adlandırılır. Darbe sonrası dönemde ücretler reel olarak %30-40 düşerken, sermaye birikimi hızlanır ancak bu büyüme eşitsizliği derinleştirir. Özelleştirmeler –örneğin şeker fabrikalarının satışı– kamusal varlıkları sermayeye peşkeş çekilir, işsizlik artar, kırsal yoksulluk körüklenir. Banka ve banker iflasları, kronik enflasyon emekçileri vurur. Değer teorisi açısından bu reformlar kapitalizmin organik bileşimini artırarak (sermaye yoğunlaşması), emek gücünün değerini düşürür. Sömürü oranıyla birlikte sınıf çatışmaları artar. Sonuç olarak 24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye'yi emperyalist bağımlılığa, sendikal kazanımların rafa kaldırılmıştır. Sömürüye, adaletsiz yargı erkine, demokratik kurumların kapatılmasıyla uluslarası insani yaşam endeksi ve yurttaş haklarındaki gerilemeye mahkûm eden bir kırılma eşiğidir.


12 Eylül 1980 sabahı darbe gerçekleştiğinde, CIA’nin Türkiye Masası İstasyon Şefi (Ankara’daki CIA istasyon şefi) Paul Henze, darbe haberini alır almaz Washington’a haber verir. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter (1977-1981 arası) Türkiye’de neler olduğu sorduğunda, Paul Henze şu cevabı verir: Bizim çocuklar başardı ya da "Bizim çocuklar darbe yaptı" (İngilizce kaynaklarda genellikle "Our boys have done it" şeklinde geçer). Bu ifade, ABD’nin darbecileri kendi çocukları gibi gördüğünü, darbenin kendileri için olumlu bir gelişme olduğunu ve girişimden önceden haberdar olduklarını ima eder.


Tahsin Şahinkaya ve rüşvet iddiaları, özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından gündeme gelen en çok tartışılan konulardan biridir. Şahinkaya, darbenin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Milli Güvenlik Konseyi üyesidir, 2015 yılında afişe olmasına rağmen mal varlığı araştırılmadan, yargılanmadan vefat eder. İddialar, ABD'li silah şirketlerinin (özellikle Lockheed Martin ve General Dynamics) Türkiye'ye F-16 savaş uçaklarını satarken rüşvet verdiği yönünde yoğunlaşmıştır. 1976'dan itibaren benzer skandallar (Northrop, Lockheed) ABD'de patlak verir; şirketler birçok ülkede rüşvet verdiklerini kabul ederler. 1983'te Türkiye, F-16'ların alımı için General Dynamics ile anlaşma yapar (dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Şahinkaya süreci yönetmektedir). 1986'da Lockheed General Dynamics'in eski Başkan Yardımcısı Takis Veliotis, ABD'de ifade verirken Türkiye'ye 23 milyon dolar rüşvet verildiğini açıklar. İddiaya göre bu para "forslu kişilere" (güçlü konumdaki yetkililere) dağıtılmıştır. Dönemin basınında (Milliyet, Cumhuriyet vb.) ve Meclis'te bu rüşvetin Şahinkaya'ya gittiği iddia edilir. 2010'da Habertürk'e verdiği röportajda: Rüşvet alan değil "Rüşvet aldı diyen şerefsizdir" der. Mal varlığının şeffaf olduğunu, hiçbir kararın şahsi olmadığını savunur, hakkındaki iddiaları "entrika" olarak niteledirir. Meclis'te defalarca araştırma önergesi verilmesine rağmen Anayasa'nın geçici 15. maddesi nedeniyle (darbecilerin yargılanamayacağı hükmü) soruşturma açılamaz. 2010 referandumuyla bu madde kaldırılır ama rüşvet dosyası ayrı bir tahkikat komisyonuna dönüşmez. 12 Eylül davasında (2012-2015) Şahinkaya sadece darbe suçu nedeniyle yargılanır, rüşvet iddiaları dava kapsamına alınmaz. Defaatla gündeme gelmesine karşın 12 Eylül generali ölümüne kadar tüm iddiaları reddeder, konu sürüncemede ve gölgede kalır.


Şiddetin meşrulaştığı, darbenin kıran gibi geçtiği, işkencelerin, gözaltında ölümlerin sıradanlaştığı, karanlığın her eve çöktüğü ülkede rejimin hafifletici sebepleri burjuvazinin bahanesidir.



12 Eylül 1980 askeri darbesinin (Milli Güvenlik Konseyi cuntası) dönemindeki rüşvet dışında başlıca günahları ve insan hakları ihlalleri maddeler halinde şöyle sıralanabilir:

Demokrasinin tamamen ortadan kaldırılması:
TBMM feshedilir siyasi partiler kapatılır, hükümet görevden alınır,1961 Anayasası yürürlükten kaldırılır. Siyasi faaliyetler yasaklanır, sendikalar ve dernekler kapatılır. Gözaltına alınan yüz binlerce kişiye ağır işkenceler yapılır. Diyarbakır, Mamak, Metris, Sağmalcılar gibi cezaevleri işkence merkezlerine dönüştürülür. İşkence sonucu 171 kişi öldürülür, toplamda yaklaşık 300 kişi hayatını kaybeder. Keyfi ve kitlesel gözaltılar bir dağ gibi yükselir. 650 bin kişi gözaltına alınır, bunların büyük çoğunluğu ağır işkenceye maruz kalır. Gözaltı süreleri 90 güne kadar uzatılır. Yargısız infazlar ve idamlar: 50 kişi idam edilir (15 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 24 adi suçlu, 1 ASALA militanı). 517 kişiye idam cezası verilir, 259 idam dosyası onaylanır. Özellikle 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamı büyük tepki çeker. Siyasi mahkumlara yönelik baskı ve yargılamalar: 230 bin kişi yargılanır, (71 bin kişi TCK 141, 142 ve 163. maddelerden vb. yargılanır. 98 bin kişi örgüt üyeliği suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Kitlesel fişlemeler ve toplumun baskı altına alınır:1 milyon 683 bin kişi (komünist, Alevi, Kürt vb. gerekçelerle) fişlenir. Basın sansürlenir, gazeteciler tutuklanır, düşünce özgürlüğü kısıtlanır, yayınlar yasaklanır. Toplumun büyük bölümü korku ve baskı ortamında yaşar. Sendikalar kapatılır, grevler engellenir, etnik diller yasaklanır, işçi hakları ciddi şekilde ihlal edilir. Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara ağır işkenceler uygulanır. 1982 Anayasası ile otoriter düzen kalıcı hale getirilir, birçok temel hak yok sayılır. Toplumsal travma ve uzun vadeli antidemokratik miras sürmektedir.

Kenan Evren cuntasının hüküm sürdüğü bu dönem, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları tarihinde kara bir leke olarak kabul edilir. Bu ihlaller, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da ağır şekilde kınanmış ve insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde nitelendirilmiştir.


***


Bergamalı Aristonikos'un hikayesi adil toplum idallerinin -Platon/Devlet sonrası- ilk kaynaklarındandır. Campanella'nın Güneş Ülkesi, Thomas More'un Ütopya'sı, Francis Bacon'ın Atlantis'i, Charles Fourier'nin Falanster'i, Etienne Cabet'nin Icarie'ye Yolculuk anlatısı Marx'ın komünist toplum önermeleri hep aynı eşitlikçi hattı takip ederler


***


Kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizmdir diyen Lenin, para döngüsünün serbest rekabet eşiğini geçip tekelci (monopolistik) aşamaya ulaşmasını kapitalizmin zirvesi olarak tanımlar ve kabuk değişimine neden olan bu dönüşüme "emperyalizm "adını verir. Ne ki sermaye transferiyle birlikte bir paket olarak gelen alışıldık tarihsel sömürgeleştirme politikalarını gittiği azgelişmiş ülkelere köprülemeyen Çin'in Afrika'daki varlığı emperyalizmin değil sermaye ihraç eden kapitalizmin para-meta-para (pmp) olarak ifade edilen kendi olağan döngüsünü reflekte eder.


***


Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya" romanıdır. Onunla en çok kıyaslanan da bir başka distopik başyapıt olan George Orwell’in 1949’da yayımlanan romanı 1984’tür. George Orwell, kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi.


***






Enver Sedat'ın (Muhammed Enver Sedat / Anwar Sadat) isminin Enver kısmı, tıpkı Enver Hoca'da olduğu gibi Enver Paşa'dan (İsmail Enver Paşa) alınmıştır. Babası Muhammed Muhammed es-Sedat, 1918 yılında oğlu doğduğunda (Jön Türk Devrimi ve Balkan Savaşları döneminin hemen sonrası), Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemki topraklarında ve Arap dünyasında birçok kişi tarafından "Özgürlük Kahramanı" olarak görülen Enver Paşa'ya hayranlık duyuyordu. Bu hayranlık nedeniyle çocuğuna Enver adını verdi. Geçen yüzyılda birçok lider adını onun aziz hatırasından almıştır. Bir gece Çankaya'daki akşam sofrasının müdavimlerinden biri Çegan Tepesi'ndeki ölüm haberi ulaştığında Enver Paşa'yı eleştirmeye başlar: Devleti Birinci Dünya Savaşı'na soktu, Sarıkamış'ta binlerce askerin donmasına yol açtı, der. Mustafa Kemal konuşmasını keserek, "Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurûb ihtişamıyla batmıştır; arasını tarihe bırakalım" diye cevap verir.


***


Saddam Hüseyin'i iktidardan düştükten 9 ay sonra Nisan 2003'te Tikrit yakınlarındaki Ad-Dawr kasabasında yakalandığı küçük yer altı sığınağından simsiyah saçlar ve sakallarla çıkarmışlardı. Ebu Garip hapishanesinde paylaşılan fotoğraflar işgalcilerin vahşetinin delilidir. 5 yıllık işgalin ardından Iraklı Muntazar el-Zeydi, 14 Aralık 2008'de gerçekleştirilen basın toplantısında dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabı fırlattı. Popüler savunma silahının orijinali "Baydan Kundura" markalıdır ve Türk imalatıdır. Materyalin güvenlik güçleri tarafından direniş sembolüne dönüşme ihtimalinin önünü kesmek için olay yerinde imha edildiği söylenmiştir. Bugün sergilenen ise aynı simülasyon gibi gerçeği olmayan bir kopyadır. Çağdaş Sanat çoğu zaman dadacıların kağıt üstündeki manifestolarına can veren protest bir hakikat platformudur.





Amerika Birleşik Devletleri eski başkan yardımcısı Kamala Harris, 1970'lerdeki Görevimiz Tehlike (Mission Impossible) dizisini hatırlatan bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılmasını sorguluyor ve "Bu eylem uyuşturucu veya demokrasiyle değil Donald Trump'ın gözüne kestirdiği bir ülkenin doğal kaynaklarına çökmekle ve bölgede güçlü adam rolü oynama arzusuyla ilgilidir" diyor. İkisi de berbat işler yaptılar, amenna; ancak Trump dostlarının, Amerikan muhiplerinin ve liberallerin yaptığı gibi Maduro'yu uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla lanetlemek, tıpkı George W. Bush döneminde Saddam Hüseyin'i kitle imha silahlarına sahip olmakla suçlamak gibi ABD'nin emperyal amaçlarını meşrulaştıran bir saldırı senaryosudur. Amerika Birleşik Devletleri'nin giderek meşru hale gelen doğal kaynakların dağılımı ve paylaşımı konusunda sergilediği haydutvari hegemonik ve agresif yaklaşım, bölgesel düzeyde ve küresel ölçekte çatışmalara zemin hazırlayabilecek nitelikte olup bu durum Türkiye açısından da varoluşsal tehditler doğurabilecek potansiyel stratejik sonuçlar içermektedir. Yüzylın ikinci çeyreğinin ilk günlerinde ABD emperyalizmi, haydutluk ideolojisini resmi bir söylem olarak teoride ve pratikte deklare etti.

İkisi de berbat adamlardır, amenna. Ancak Nikolai Maduro'yu uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla lanetlemek, tıpkı George W. Bush döneminde Saddam Hüseyin'i kitle imha silahlarına sahip olmakla suçlamak gibi ABD'nin emperyal amaçlarını meşrulaştıran bir saldırı senaryosudur.


Latin Amerika'nın devrimci geleneğinın en bilinen temsilcilerini hatırlayalım: Simón Bolívar, Ernesto Guevara, José Martí, Pablo Neruda, Salvador Allende, Carlos Marighella, Fidel Castro, Miguel Hidalgo, Emiliano Zapata, Augusto César, Pancho Villa, José María Morelos, Eva Perón, Hugo Chávez vd.


Donald Trump, 3 Ocak 2026'da "Absolute Resolve" adını verdikleri Maduro operasyonu sonrasında Florida'daki Mar-a-Lago malikanesinde, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ile birlikte düzenlediği resmi basın toplantısında operasyonu "Amerikan askeri tarihinin en etkili gösterilerinden biri" olarak tanımladı ve ​"Hiçbir kayıp vermedik" dedi (no loss of U.S. life) Aynı gün Fox & Friends Weekend'deki diğer sabah röportajında "Sadece zaferlerimiz var, hiç kaybımız yok" (You've had only victories, you've had no losses) diyordu. Ertesi gün 32 Özel Kuvvetler (Delta Force) personelinin öldüğünü resmi kaynaklar açıkladı. At hırsızlarının kurduğu ülke gangster öyküleriyle yakın tarihini yazmıştır. ABD'nin haydutluk faaliyetlerini yürüttüğü Venezuela dışında, Kuzey Kore, Kanada, Somali, Irak gibi daha birçok çökme teşebbüslerine sahne olan ülkeler, sicilini sergilediģi misallar ve karşısında direnen halklar vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nin Vietnam'daki yenilgisi ve Afganistan'dan çekilmesi, işgale karşı protesto eden insiyaifler, vicdan sahibi kitlelerle birlikte saldırganlığa karşı koyan dengeleyici küresel güçlerin varlığından ve farklı yönlere hareket eden karşıt vektörlerin bir araya gelmesinden kaynaklanmıştır. Eğer Trump bugün eşkıyalık ideolojisini hayata geçirebiliyorsa, bu durum, bölgedeki ve dünyadaki işbirlikçilerinin saldırganlık ve silahlanma politikalarının ve çok kutuplu dünya fikrini reddeden ticari ve siyasi müttefiklerinin çalışmalarının sonucudur.




İran İslam Cumhuriyeti'nin tarihindeki en büyük katliam bu hafta içinde gerçekleştirildi. Maduro'yu Venezuela'dan alan Delta Force 'un 6 Şubat 1979'da Ayetullah Humeyni'yi ABD helikopterleriyle Tahran'a bırakılmasının ardından vinçlerle yapılan bireysel ve meydanlardaki kitlesel infazlar meşruiyet kazandı. Son raporlanan kadın ölümleri şöyledir: Atefeh Sahaaleh, 15 Ağustos 2004, Reyhane Cebbari 19 Ekim 2014, Mehsa Amini 16 Eylül 2022, Nika Shakarami 20 Eylül 2022, Hadis Najafi 21 Eylül 2022, Sarina Esmailzadeh 23 Eylül 2022, Zahra Seddiqi Hamedani ve Elham Choubdar, 5 Eylül 2022 tarihlerinde öldürüldüler. İdam Sayıları: Amnesty International’a göre, 2022-2023 arasında 11 kişi (bunların bir kısmı kadın) protestolarla bağlantılı olarak idam edildi. Ancak, tüm isimler kamuoyuyla paylaşılmadı. Kitlesel protestolardan önce en son bilinen kadın ölümü 16 Eylül 2025'te aile içi şiddet mağduru 52 yaşındaki Zahra Fotouhi'dir. Raporlanan kayıtlara göre İran'da 2025 yılında en az 35 kadın idam edildi. Bugün tüm infazların toplam sayısını aşan rakamlara ulaşıldı. En son ismi direniş tarihine altın harflerle kazınan 20 yaşındaki Negin Ghadimi ve 21 yaşındaki Ayda Heydari'nin de olduğu binlerce genç kadın ve erkek rejimin kolluk kuvvetleri tarafından sokaklarda öldürüldü.




2000 yılında Saddam Hüseyin, Irak'ın petrol ihracatında ödeme birimi olarak ABD doları yerine Euro'yu kullanacağını duyurdu. Bu karar, ABD'nin küresel ekonomik hegemonyasına potansiyel bir tehdit olarak algılandı. Başkan Bush, petrodolar sistemine meydan okumaya işgal ve saldırıyla karşılık verdi. Arap milliyetçiliği hareketinin üç güçlü lideri Hafız Esad, (Ölümünden sonra oğlu Beşar Esad) Muammer Kaddafi ve Cemal Abdülnasır (Enver Sedat) Amerikan emperyalizmine karşı güçlü bir birlik oluşturmuşlardı. Bunların yanına Saddam Hüseyin fotoğrafı da eklenebilir. Diktatörlükleri halk hareketleri değil emperyalizmin hempaları sonlandırdı. Irak'ta Saddam'ın Libya'da Kaddafi'nin devrilmesi gibi Mısır, Tunus, Suriye diktatörlerinin iskambil kağıtları gibi birbiri ardısıra yıkılması da ABD'nin BOP planlarının tezahürüydü. Ahmet Davutoğu şürekasının iştiyakla "Saddam halkına zulmediyor" retoriğine sahip çıkması Ortadoğu'da milli direniş eksenlerinin kaymasına ve emperyal hegomonyanın İsrail lehine bozulmasına neden oldu. Burada en önemi soru Rusya'nın kendi için Akdeniz'de güvenli bir liman olan Tartus deniz üssünü ve coğrafyayı niye bu kadar kolay terkettiğidir. Colani'nin hemen hemen hiçbir direnişle karşılaşmadan Şam'daki Cumhurbaşkanı'nın sarayını nasıl ele geçirdiğidir. Derin strateji, okullarda ders olarak okutulması gereken negatif bir kanondur.
Salvador Allende, ordunun siyaset dışı kalacağına inandı, Hugo Chávez, Şili deneyimini çok iyi okudu: 1973 darbesi, onun zihninde travmatik bir ders oldu. "Ordu nötr olmaz; ya devrimden yana olur ya ona karşı" dedi. Görevi devralan Nicolás Maduro, ordunun siyasetin merkezinde kalmasını sağladı. Sonuç: Biri içeriden 11 Eylül 1973'te General Augusto Pinochet liderliğinde askeri bir darbeyle etkisizleştirildi. Diğeri dışarıdan Trump müdahalesiyle Venezuela'dan kaçırıldı. ABD her ikisinde de haydut bir devlet, eli kanlı bir zorba olduğunu tarihe kaydetmiştir.


Kuduz köpeğin ne zaman ısıracağı belirsizdir. Süregiden gerçeği ifşa eden Trump'ın bugün söyledikleri "Çok Kutuplu Dünya Düzeni" tabirine açık bir reddiyedir. ABD'nin doğal kaynakların paylaşımı konusunda sergilediği hegemonik tavır, BOP projesini sürdürebilecek agresif yaklaşım bölgesel düzeyde ve potansiyel olarak küresel ölçekte yeni çatışmalara zemin hazırlayacaktır. Güney Doğu sınırlarımızı tehdit eden bu durum Türkiye açısından varoluşsal tehditler doğurabilecek stratejik sonuçlar içerebilir.


Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin 16 Ocak 1979'da İran'dan ayrılmasından sonra Ayetullah Humeyni Paris'ten bir Air France uçağıyla 1 Şubat 1979 günü Tahran'a dönmüştü. Molla iktidarının yıkılması yine 47 yıl sonra benzer bir tarihte gerçekleşecek gibi görünüyor. Sosyolojik açıdan, bu tür tarihsel paralellikler, toplumsal değişim süreçlerinde "döngüsel kriz" dinamiklerini yansıtır; 1979 devrimi, modernleşme ile geleneksel otorite arasındaki çatışmanın ürünü olarak meşruiyet kaybını simgelemişti. Bugün, Aralık 2025'ten beri süren ve Ocak 2026'da ülke geneline yayılan protestolar –ekonomik çöküş (rialin rekor düşüşü, %50'ye varan enflasyon), yaptırımlar ve nesiller arası yabancılaşma kaynaklı– rejimin hegemonyasını aşındırıyor; devlet zayıflığı ile kitlesel mobilizasyonun birleşimi, teokratik yapının sürdürülebilirliğini sorgulatıyor ve şii iktidarın karşısında konsilide olan melez cephelerin ittifakı potansiyel bir rejim değişikliği eşiğine işaret ediyor.


Ardeşir Mohasses (Farsça: Ardeshir Mohassess, 1938–2008), modern İran karikatürünün ve politik grafik sanatının en özgün ve sert isimlerinden biridir. Çalışmaları; otoriterlik, şiddet, iktidar ilişkileri, militarizm, dini ve bürokratik baskı temalarını grotesk, karanlık ve çoğu zaman rahatsız edici bir dille ele alır. Şah Rıza Pehlevi iktidarı döneminde dikkat çekmemek için beyaz bir kağıda çizip dörde katlayarak mektup içinde Nasrettin Hoca yarışmasına gönderdiği bir karikatürü görmüştüm. ABD'nin her dönemde oyun kurucu olduğu İran, geçen yüzyıldan bu yana karanlıklar içinde boğularak, boğuşarak bugünlere geldi.


***


İran'a karşı savaş tamtamlarını çalan Trump, dünyayı sürekli kendi ile meşgul ediyor. Şair Allen Ginsberg, 17 Ocak 1956'da "İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?" diye soruyordu. 7 Ocak 2026 tarihinde Minnesota, Minneapolis'te federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurları tarafından arabasının içinde vurularak öldürülen Renee Good'un ardından 24 Ocak 2026 sabahı federal ajanların tartakladığı 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti'nin infaz görüntüleri sosyal medyaya düştü. Epstein dosyası, Madoro'nun kaçırılması, Grönland, Kanada, Meksika, Filistin vd. Rakipler gibi müttefikler de dünyanın gidişatını değiştiren sıradışı görüntülere tepkisiz. Sıradan Amerikalının kafası ise çok karışık, işin tuhafı bu olağanüstü hal onlar için olağan bir durum. "İnsan eti yiyorlar" diye haykıran Gabriella Rico Jimenez o günden bugüne kayıp. Batman, Superman gibi dünyayı kurtaran yarı zamanlı kahramanların oyunlarına endekslenmiş merkezi kültür, ekrana düşen gerçek ile sürreal hakikatı tahrif eden simulasyonu ayırtetme becerisine sahip değil. Kötüyü temsil eden Ötekinin hayaleti, krizlerle yaşayan emperyal tahakkümün garantisi.

***

Evrensellik iddiası, modernitenin en derin ontolojik ve politik varsayımlarından biri olarak kaçınılmaz bir biçimde tekno-hegemonyanın zorunlu koşulunu pratikte test ve tesis etmektedir. Zira evrenselci söylem tikel olanın indirgenmesi pahasına homo-jen (homo-genetik) bir insanlık tahayyülünün maddi-sembolik yeniden üretim mekanizmasında teknolojik aygıtlar kaçınılmaz bir merkeziyet kazanmaktadır. Küresel sermaye fraksiyonlarının ve bunların kurumsal cisimlenişi olan mega-korporatif tröstlerin iştihası, tam da bu noktada teknolojik imkânların radikal bir biçimde genişletilmesine ivme kazandırır: İnsan bedeninin biyolojik sınırlarına doğrudan nüfuz eden mikro-ölçekli takip ve kayıt aygıtlarının (subdermal çip, nöro-arayüz vb.) yerleştirilmesi teorik olarak değil artık fiilen mümkün bir ufuk haline gelmiştir. Bu olasılık salt teknolojik determinizmin bir sonucu olmaktan ziyade evrenselci ideolojinin hegemonik yayılımıyla diyalektik olarak iç içe geçmiş bir momenttir. Küreselleşme söylemini meşrulaştıran ve onu adeta seküler bir eskatolojiye dönüştüren bu tröst merkezli iktidar blokları bedenin son kale olarak görülen mahremiyet alanını da kolonize etme kapasitesine sahip araçlar geliştirirken bireysel özerklik ile sistemik kontrol arasındaki gerilimi en uç noktasına taşımaktadır. Söz konusu senaryoyu destekleyen ya da ona karşı çıkan bugüne kadarki izahların büyük bölümü ya naif bir teknofobi ya da aceleci bir komplo teorisi tonu taşır. Söylemler çoğu zaman ampirik temelden yoksun, kavramsal netlikten mahrum ve felsefi derinlikten uzak kalmaktadır. Bu izahlar, teknolojik rasyonalitenin hegemonik karakterini Foucault'nun biyo-iktidar kavramıyla, Heidegger'in Gestell (çerçeveleme) metaforuyla ya da güncel eleştirel teori içindeki cybernetic hegemonya tartışmalarıyla (Yuk Hui’nin cosmotechnics ve technodiversity vurgusu gibi) daha tutarlı ve katmanlı bir biçimde ilişkilendirme imkânını değerlendirmemekte; dolayısıyla hem açıklayıcı güç hem de eleştirel keskinlik bakımından önemli bir yardıma muhtaç görünmektedir. Bu çerçevede mesele yalnızca bir gizli plan meselesi olmaktan çıkar; modern evrenselcilik ile teknokapitalist tahakküm arasındaki yapısal bağın insan olmanın somut koşullarını yeniden tanımlayan bir metafizik-politik eşik oluşturup oluşturmadığı sorusuna evrilir. Bu eşiğin aşılması ya da direnilmesi salt teknolojik direnişten ziyade alternatif cosmotechnics ufuklarının ve technodiversity pratiklerinin mümkün olup olmadığına bağlıdır.


***


Gazeteci Taha Akyol, Dünyayı Bölen Devrim, Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü" adını taşıyan yeni bir kitap yayınlamış. Konuya ilgi duyan okurun başvuracağı son kaynaktır Akyol.


Genç bir yazar adayı okuması için bir dosya gönderdiğinde Kemal Tahir, "Türk edebiyatında neyi eksik buldunuz da yazmaya talip oldunuz?" diye sorar. Konuyla ilgili bugüne kadar yayımlanan kitaplardan seçmeler: Yalçın Küçük'ün 1987 Şubat'ında yayımlanan "Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu 1925–1940", "Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü" (Önsöz, 29 Ekim 1990), Hélène Carrère d’Encausse'nin Dünyayı Değiştiren Altı Yıl, 1985-1991, Sovyet İmparatorluğu’nun Yıkılışı, Boris Kagarlitski'nin Bugünkü Rusya'sı, Alper Öztaş'ın SSCB'nin Çözülüşü, Domenico Losurdo'nun Tarihten Kaçış-Günümüzde Rus ve Çin Devrimleri, Onur Önol'dan Rusya İmparatorluğu'nun Çöküşü, David M. Kotz, Fred Weir'den Gorbaçov'dan Putin'e Rusya'nın Yolu - Sovyet Sisteminin Çöküşü ve Yeni Rusya, Sean McMeekin'in Dünyayı Alaşağı Etmek: Komünizmin Yükselişi, Düşüşü ve Yeniden Yükselişi kitabı, Kemal Okuyan, Sovyetler Birliği'nin çözülüşü üzerine Anti-tezler vd.




***


E. CETİN, İstanbul'da doğdu.1979 yılında üniversiteyi bitirdi. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazdı. Babıali'deki çeşitli basın kuruluşlarının kadrolarında yer aldı. 1980'le başlayan "dergiler" döneminde Gösteri, Kalın, Yazko gibi yayınlarda, gazete ve medya organlarında kültür ve sanat eleştirisi, felsefe yazıları okurlarla buluştu. Yazışma adresi cagdaskulturelestirisi@gmail.com