25 Mart 2026 Çarşamba

Not Defteri / Mart 2026

 Tarih, sürekli parçalanan zeminlerde, kırılan çatlakta diyalektik değil ilerisini bilmediği güzergahta, tecessüsle, tesadüflerle ilerler. Bilinen tek şey, bugün ya da yarın denilecek şeyin geçmişimizin bir bakiyesi olduğudur. Geleceği yaratacak sınıfların, geçmişi yaratan despotlardan farkı olmayacaktır. Tarih varsa bu insanın eşyayı üretme kapasitesindendir; haksızlıkları, hiyerarşiyi, iktidarları ve sömürüyü yaratan neden hep aynıdır. Nesneler, öznenin kaderini belirlemektedir.


Geleceğe ait ütopyalarıyla ideolojiler, misyonerlerine imtiyazlar ve bahtiyarlar ekonomisi etrafında kümelenmiş bir ilahiyat rejimi sunarlar. Galerilerde, müzelerde, müzayedelerde devrim yapan gerçeküstü isyancılar, 1871'lerdeki dünyanın bugüne agrandize edilmiş metafizik görüntüsüyle avunurlar; hepsi değil. Dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı insanın kendine karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetidir.

21 Mart, Cumartesi

Melek'le bugün arabada konuşurken kırmızı ışıkta durdum, sordum: "Benim adım, benim profilimi yansıtıyor mu? Senin adın "Durgun" olmalıydı, dedi, ekledi: "Hep durgunsun, tepkisizsin, sessizsin; yüzüne bakınca ne düşündüğün anlaşılmıyor. Ekşimiş bir ifade, suratına geçirilmiş bir maske gibi sabit." Yeşil yandı, gazladım geçtim.

***

ABD emperyalizmi haklılığına kanıt olarak gücünü test ettiği savaş aygıtlarını ve barbarlık menşeili uygarlık referanslarını gösterirken, liderlerinin absürd siyasetleri kolaylıkla dünyanın maskarası olabilmektedir. Sıfatlar eylemleriyle tanımlanabilir. İyi, varlığıyla şifa verendir. Kötü, canlı yaşamın sağlık pınarlarına, hayat damarlarına, moral değerlerine kast edendir. Benjamin Netanyahu'nun varlığında temsil gücünü bulan Kötülük, özgür bir pozisyon değildir; ister ikili ilişkilerde, mikro cemaatlerde ya da türler ve halklar arasındaki irtibatlarda olsun dibine kadar politik bir terimdir; hayatta alçağın, hainin, sahtekarın, itin, uğursuzun, acılardan sevinç devşiren psikopatların, işbirlikçiler ile ahlaksızlıkların rafine suçlarının ve eylemlerinin tamamlayıcısıdır.



Günümüzdeki savaş foto muhabirlerini öznel bir seçimle şöyle sıralayabiliriz: James Nachtwey, (1948) Don McCullin, (1935) Lynsey Addario, (1973) Sebastião Salgado, (1944) Susan Meiselas, (1948) Peter van Agtmael, (1981) Ron Haviv (1965) Mohamad Abazeed, Abdullah Doumany, Sameer Al-Doumy, (1998) Karam Al-Masri, (1991) Delil Souleiman, Joseph Eid. Uluslararası ödüller, uzun bir kariyer ve çatışma bölgelerindeki etkileriyle öne çıkan muhabirler arasında takip ettiğim bir isim olan AFP'den Amer Almohibany'nin 2016 tarihli "Suriye'de Bayram" kadrajı benim gözümde unutulmazdır.

***

Paris Komünü, 18 Mart 1871 - 28 Mayıs 1871

Determinizm, "her şey zorunludur, başka türlüsü olamaz" derken volontarizm," her şey iradenin ürünüdür, irade isterse başka türlü olur" der.


Resim: Wojciech Weiss, 1950 Manifesto

Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.

Parafraz (anonim aforizma) tarihsel determinizmin nadide bir örneğidir. Tarihte gerçekleşen her olayın zorunlu olduğu ve başka türlü olamayacağı iddiası klasik determinist tarih anlayışının en yoğun ifadesidir. Bu yaklaşım Hegel’in tarih felsefesinde temellenir; zira Hegel’e göre tarih rastlantıların değil aklın kendi kendini gerçekleştirme sürecidir. Bu nedenle tarihsel olan yalnızca olmuş olduğu için değil aklın zorunlu bir uğrağı olduğu için olması gerekendir. Bu düşünce onun "gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir" önermesinde kristalize olur. Ancak bu formülasyon tarihsel sürecin her aşamasını mutlak bir zorunluluk olarak kavrama riskini de beraberinde getirir. Marx ise Hegelci diyalektiği maddi temele oturtarak bu zorunluluğu yeniden yorumlar. Ona göre tarih soyut bir aklın değil üretim ilişkilerinin ve sınıf mücadelelerinin belirlediği somut bir süreçtir. Bu bağlamda tarihsel olaylar keyfi değil belirli ekonomik ve toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkar; dolayısıyla "başka türlü olamazdı" iddiası ancak bu maddi koşulların belirleyiciliği çerçevesinde anlam kazanır. Ne var ki Marx'ta bile bu zorunluluk mutlak değildir; tarih belirli sınırlar içinde insan eylemine açık bir süreçtir. Bu nedenle "tarihte ne olduysa olması gerektiği için olmuştur ifadesi felsefi açıdan güçlü bir soyutlama olmakla birlikte eleştirel bir dikkatle ele alınmalıdır. Zira bu tür bir yaklaşım tarihsel olumsallığı insan iradesini ve alternatif olasılıkları dışlama tehlikesi taşır; böylece tarih yalnızca gerçekleşmiş olanın meşrulaştırıldığı kapalı bir zorunluluk alanına indirgenebilir.

1871 Paris Komünü, modern tarihin en önemli devrimci deneylerinden biri olarak kabul edilir. Bu kısa süreli (18 Mart – 28 Mayıs 1871) yönetim, işçi sınıfının ilk kez devlet iktidarını doğrudan ele geçirdiği ve kendi adına yönettiği bir girişimdir. Komün, Fransa-Prusya Savaşı'nın (1870-1871) yarattığı kriz ortamında doğmuş, Üçüncü Cumhuriyet'in kurulması ve Paris'in kuşatılması sonrası ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmuştur.

Fransa-Prusya Savaşı, Napolyon III'ün İkinci İmparatorluğu'nu çökertmiş ve Eylül 1870'te Üçüncü Cumhuriyet ilan edilmiştir. Paris, yaklaşık dört ay süren Prusya kuşatmasına maruz kalmış; açlık, hastalık ve bombardıman kenti harap etmiştir. Savaşın ardından Fransa, Frankfurt Antlaşması ile Alsace-Lorraine bölgesini kaybetmiş ve ağır tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Bu yenilgi ulusal onur kırılmasına yol açarken Paris'teki Ulusal Muhafızlar (çoğunlukla işçi ve küçük burjuva unsurlardan oluşan silahlı halk gücü) arasında radikalleşmeyi hızlandırmıştır. Yeni cumhuriyet hükümeti, başkanı Adolphe Thiers önderliğinde Paris'teki topları (özellikle Montmartre'dekileri) geri almak istemiş; bu girişim 18 Mart 1871 sabahı halk direnişiyle karşılaşmıştır. Ulusal Muhafızlar ve halk, askerlerin toplara el koymasını engellemiş, iki general (Lecomte ve Clément Thomas) linç edilmişlerdir. Thiers hükümeti Versay'a kaçmış, Paris'te fiili bir iktidar boşluğu oluşmuştur. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi geçici yönetimi üstlenmiş ve 26 Mart'ta seçimler düzenlenerek Paris Komünü resmen kurulmuştur.

Komün diğer cemaatler gibi heterojen bir siyasal bileşime sahipti. Blanquistler (devrimci komplo yanlısı), Proudhoncular (federalist ve kooperatifçi sosyalistler), Jakoben gelenekten gelen radikaller ve Marxist etkiler taşıyan unsurlar bir aradaydı. Yönetim organı Komün Konseyi, doğrudan demokrasi ilkelerine dayanmaktaydı. Temsilciler her an geri çağrılabilir, maaşları ortalama işçi ücretini aşamazdı. Bu durum yürütme ile yasama ayrımını ortadan kaldırılmaktadır.

Komün'ün temel politikalarıysa şunlardır:
Kilise ile devletin ayrılması; dinî kurumların kamulaştırılması ve okulların laikleştirilmesi. Gece fırınlarda çalışmanın yasaklanması, 10 saatlik işgünü uygulaması ve kadın-erkek eşit ücret talebi. Fabrikaların (sahibi tarafından terk edilenlerin) işçi kooperatiflerine devri. Rehinelerin serbest bırakılması girişimleri ve kamu hizmetlerinin halk denetimine açılması. Ordu yerine halk milisi (Ulusal Muhafız) oluşturulması.

Bu önlemler, 19. yüzyıl sosyalist akımlarının eklektik bir sentezini yansıtsa da proletarya diktatörlüğünün ilk somut biçimini temsil etmektedir. Karl Marx, Komün'ü "burjuva devletinin parçalanması" ve "işçi sınıfının kendi kendini yönetmesi" olarak değerlendirir. Fransa'da İç Savaş adlı eserinde dünya tarihindeki bu eşsiz tecrübeyi analiz eder.

Komün, Versay hükümetinin ordusu karşısında savunma pozisyonu aldı ancak proaktif bir taarruz stratejisi geliştiremedi. 21 Mayıs 1871'de Versay birlikleri Paris'e girdi ve 28 Mayıs'a kadar süren "Kanlı Hafta" (Semaine Sanglante) başladı. Barikat savaşları, sokak çatışmaları ve toplu infazlarla karakterize edilen bu hafta, Komün'ün sonunu getirdi. Komüncüler bazı simgesel yapıları (Tuileries Sarayı, Hôtel de Ville) ateşe vermiş olsa da askeri üstünlük Versay tarafındaydı. Ne ki bastırma sırasında 20.000 ila 30.000 Komüncü öldürüldü (çoğu teslim olduktan sonra kurşuna dizildi) on binlercesi tutuklandı ve sürgüne (özellikle Yeni Kaledonya'ya) gönderildi. Versay hükümeti, Komün'ü "kızıl terör" olarak damgalayarak gayri-meşrulaştırmaya çalıştı.

Paris Komünü, işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirdiği ilk tarihsel deneyim olması bakımından dönüm noktasıdır. Marx ve Engels için proletarya diktatörlüğünün pratik biçimi; Lenin için ise Ekim Devrimi'ne ilham kaynağı olmuştur. Komün, doğrudan demokrasi, geri çağrılabilir temsilciler, halk milisi ve kilise-devlet ayrılığı gibi kavramların somut uygulamalarını sunmuştur. Aynı zamanda yenilgisi, devrimci hareketlere kritik dersler vermiştir: Merkezi otorite eksikliği, askeri hazırlıksızlık, iç bölünmeler ve burjuva devletinin direncinin hafife alınması gibi unsurlar sonraki devrimlerin stratejilerini şekillendirmiştir. Anarşist, sosyalist ve komünist geleneklerde sembolik bir yer tutan Komün, "ezilenlerin kendi kaderini tayin hakkı" ve "devletin söndürülmesi" fikirlerinin öncüsü kabul edilir. Sonuç olarak, 72 günlük Paris Komünü hem büyük umutların hem de acımasız karşı-devrimin somutlaştığı tarihsel bir laboratuvardır. Yenilgiye rağmen modern sosyalist hareketin temel taşlarından biri olarak kalmaya devam etmektedir.

Marx ve Engels'in Paris Komünü (1871) üzerine yazdıkları Fransa’da İç Savaş (The Civil War in France, 1871) kitabı (makaleler) ile Engels'in bu kitaba yazdığı 1891 tarihli önsözde ve çeşitli mektuplarında yer alır. Bu metinler özetle şöyledir:

İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz. İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi amaçları için işletemeyeceğini kanıtlamıştır.

→ Karl Marx & Friedrich Engels, Komünist Manifesto’nun 1872 Almanca baskısına yazdıkları Önsöz (Paris Komünü deneyiminden çıkarılan en temel teorik ders; Komün'ün devlet teorisine etkisi burada vurgulanır). Paris Komünü, proletarya diktatörlüğünün somut biçimidir. Paris Komünü'ne bakın – işte proletarya diktatörlüğü odur.
→ Friedrich Engels (1891 tarihli önsözde ve çeşitli yazılarında; proletarya diktatörlüğünün ilk tarihsel örneği olarak Komün'ü gösterir).
Paris Komünü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesidir.
Komün esas olarak bir işçi sınıfı hükümetiydi; üreten sınıf ile gasp eden sınıf arasındaki mücadelenin ürünüydü; emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilecek siyasal biçimin nihayet keşfedilmesiydi.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün tarihsel önemi üzerine en çarpıcı tanımdır): İşçi sınıfı Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. İşçi sınıfının Paris’i, Komün’ü ile birlikte, yeni bir toplumun görkemli habercisi olarak sonsuza dek kutlanacaktır. Şehitleri işçi sınıfının büyük yüreğinde ebedileşmiştir. Katilleri ise tarihin duaları bile kurtulamayacakları o ebedi teşhir direğine çivilemiştir.
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 - Kanlı Hafta sonrası, Komün'ün şehitlerini ve katillerini karşılaştıran unutulmaz kapanış cümleleri şöyledir.
Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyor!
- Bu Parisliler ne kadar esneklik, ne kadar tarihsel inisiyatif, ne kadar fedakârlık kapasitesi gösteriyorlar!"
→ Karl Marx, Ludwig Kugelmann’a mektup, 12 Nisan 1871 (Komün'ün başlangıcındaki coşkusunu yansıtan ünlü ifade: Proletarya diktatörlüğünün neye benzediğini merak ediyorsanız, Paris Komünü’ne bakın!
→ Friedrich Engels (1891 önsözü ve sonraki yazılarında yankılanan en özlü hali; Komün'ü proletarya diktatörlüğünün pratik örneği olarak sunar).
Komün, mucizeler beklemiyordu; hazır ütopyaları halk kararnameleriyle dayatacak değildi.
"İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. Halk kararnameleriyle hazır ütopyaları dayatacak değildi."
→ Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, 1871 (Komün'ün gerçekçi ve bilimsel karakterini vurgulayan ifade).
Komün'ün tarihsel önemi, kısa ama güçlü darbelerle, eşi benzeri görülmemiş bir açıklık ve doğrulukla çizilmiştir.
→ Friedrich Engels, Fransa’da İç Savaş’a 1891 Önsözü (Marx'ın eserini överek Komün'ün analizinin eşsizliğini vurgular).
Bu alıntılar, Marx ve Engels'in Komün'ü hem büyük bir coşkuyla selamladığını hem de bilimsel bir eleştiriyle (askeri hatalar, merkeziyet eksikliği vb.) incelediğini gösterir. En kapsamlı Türkçe kaynaklar arasında Sol Yayınları'nın Paris Komünü Üzerine (Marx-Engels-Lenin derlemesi, Kenan Somer çevirisi) ve Fransa’da İç Savaş eserleri yer alır. Komün, Marksizm tarihinde devlet teorisinin, proletarya diktatörlüğünün ve devrim stratejisinin temel taşlarından biri olarak kalmıştır.

Konuyla elimizdeki ilgili üç kitap: Serol Teber, Paris Komününde Üç Türk, Tales 1871, Olivier Lissagaray Paris Komün Tarihi, Victor Hugo, 1871 Günlük ayrıca 1866'da Istanbul'da bir gazete çıkartıktan sonra Paris Komünü'nünde öldürülen Gustave Flourens'i Taner Timur yazar

***

Eğer kapitalist üretim yerine toplumsal üretim söz konusu olsaydı toplumun elinde bulunan toplumsal emek-zamanının ancak toplumun çeşitli kullanım-değerleri üretmek için gereksinim duyduğu emek-zamanı oranında çeşitli üretim dalları arasında tüketime göre dağıtılması gerekirdi. Toplumsal emeğin farklı üretim dalları arasında belirli bir oranda dağılımı dengesiz kıtlık ve bolluk sorununu çözerdi. Ama meta üretimi koşullarında bu orantılı dağılım ancak değer yasasının kör işleyişi aracılığıyla ve piyasa fiyatlarının sürekli dalgalanmaları yoluyla gerçekleşir. Bu dalgalanmalar toplumsal emeğin belirli üretim dallarına aşırı veya yetersiz hasatına yol açar; sonuç belirli üretim dallarında aşırı diğerlerinde ise yetersiz üretim yaratır; krizler ve durgunluk dönemleri birbirini izler.

***

Toplumlar yalnızca siyasal ya da hukuksal sistemlerinin meşruiyetini yitirmesiyle çözülmezler. Çürüme, kanuniliğini halk nezdinde yitirmiş uygulamaların gündelik hayatın tabii bir eklentisi olmasıyla başlar. Aykırı olanın sıradanlaşması, adaletsizliğin, kayırmacılığın, talanın ve eşkiyalığın olağan bir düzen gibi kabul edilmesi ve oligarklar lehine kurallaştırılan istisnanın normun yerini almasıyla sürer. Parçapinçik olan toplumsal bilinç dumura uğrar, gabi önermelerle kurumsal organizasyon aşınmaya başlar. Sorun artık rejimin meşru olup olmadığında değil hayatlarımız temellük eden pratiklerle varlığımıza el koyma modellerinin olağan kabul edilmesiyle ortaya çıkar. Az gelişmiş demokrasiler, ortaçağ ahlakını içinde barındıran kusurlu ekonomilerdir; topluma sirayet eden çöküş tam da bu kanıksama zaafiyeti ile başlar.

***

Melek, "blogda bu kadar yazıyorsun, kimse okuyor mu? diye sordu. "Bir kişi bile okusa yeter" dedim. "Ya bir kişi bile okumazsa?" diye sordu. "Yine de yazardım" dedim.

***

Ankara’nın alamet-i farikası olan Erdal Akalın'ın sahibi olduğu Dost'un 49 yıllık serüvenini Nazlı Berivan Ak ölümsüzleştirdi. Bugün sıkça Dost'tan bahsedilme vesilesiyle açılan diğer kitap sergileri...

1965 yılında Erdal Öz ile Ünal Üstün Ankara Kızılay'da Zafer Çarşısı'nda Büyük Sinema'nın üst katında Sergi Kitabevi'ni kurdular. Dönemin genç aydınları, üniversite öğrencileri, İlhan Berk, Turgut Uyar, Bilge Karasu, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Fethi Naci gibi yazarlar buranın müdavimleri arasındadır. Erdal Akalın birkaç yıl sonra gene Sıhhıye'deki Zafer Çarşı'sında bugün efsane addedilen Dost'u açtı. Dost daha sonra Konur ve Karanfil sokaklarında bir inat haline gelen meşgalesine devam etti. 1984'te meslekten kitapçı Sabri Kabalcı'nın Beşiktaş'taki Kabalcı yayıneviyse çok geniş yayın skalasıyla kültür dünyamıza unutulmaz telif ve çeviri eserler kazandırmıştır.

Fransız yazar Jean Rouaud, 1983-1990 yılları arasında Paris'in 19. arrondissement'ında (rue de Flandre'de) bir gazete büfesi/kiosku işletti. 1990'da Les Champs d'honneur romanıyla Prix Goncourt'u kazandıktan sonra işi bıraktı. Bu deneyimlerini otobiyografik bir seri olan "La vie poétique"nin 5. cildi Kiosque (2019, Grasset yayınları) adlı kitabında detaylıca anlatır. Kitap, o yıllardaki günlük hayatını, müşterileriyle ilişkilerini, Paris sokaklarındaki gözlemlerini, basın dünyasının değişimini ve yazarlığa geçiş sürecini yansıtır. Kiosque'tan dünyayı izleme metaforik bir pencere gibi betimlenir; soğuk kışlar, sıcak yazlar, haberlerin akışı ve insanlık halleri üzerine şiirsel bir anlatımla aktarılır. Gazete Büfesi / Bayii İşleten Türk Yazarlar şunlardır: Metin Savaş, Türk edebiyatının özgün ve az bilinen yazarlarından biridir. Yıllarca Balıkesir merkezde, Zağnos Paşa Camii karşısındaki küçük bir büfeyi sahiplenmiştir.

Kitapçılık, yazarlar arasında yaygın meslektir. En bilinen örnek Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz. Ankara'daki kitap tezgahından sonra Istanbul Ankara caddesi üstünde meşhur Enver Paşa'nın atıyla tırmandığı Vilayet'in hemen yanıbaşında 1970'lerde bugün de yaşayan Can yayınlarını kurdu. Bir başka örnek ise Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Aksaray'daki Betik Kitapevi'dir. Valide Cami'nin karşısında, Valentin Kemeri'ne giden yolun köşesindedir. Diğerleri: Ahmet Halit Yaşaroğlu: Cumhuriyet dönemi şair ve yazar (Halit Fahri Ozansoy, Şukufe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi isimlerin ilk kitaplarını bastı. İşyerini daha sonra oğullarına devretti. Hüseyin Hilmi Çığıraçan (Hilmi Kitabevi): Ahmed Refik, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarların yayıncısıydı. Babıali'de uzun yıllar kitapçı işletti. Semih Lütfü Erciyas (Semih Lütfü Kitabevi): 1906'da kurulan dükkânı yaklaşık 80 yıl sürdürdü; ölümünden sonra eşi devraldı. Yayıncılık da yaptı. Tarık Edip Burkan (Tarık Edip Kitabevi): Babası Ahmet Edip Bey'in Ankara'da açtığı kitapçı dükkânını devraldı ve işletti. Hem kitapçı hem yayıncıydı. Ragıp Zarakolu (Belge Yayınları sahibi): Kitapçı / yayınevi sahibi olarak tanınır; eşi Ayşe Zarakolu ile birlikte uzun yıllar bu alanda çalıştı.

İrfan Yalçın, (1934-2024) Küçük insanın trajedilerini, yalnızlığı, toplumsal yaraları işleyen gerçekçi ve derin anlatımıyla tanınır. 1960'ta İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı'nı bitirdikten sonra Kozan, Çarşamba ve Zonguldak'ta yaklaşık 6 yıl Fransızca öğretmenliği yaptı. 1973'te Zonguldak'taki öğretmenlik görevinden ayrılıp İstanbul'a yerleşti. Bu dönemde Z Yayınları'nı kurup yönetti. 1973 - 1985 arasında Taksim, Meşelik Sokak'ta küçücük bir kitabevi işletti. İrfan Yalçın'ın eserlerinde (örneğin Genelevde Yas gibi romanlarında) Taksim civarı mekanlar (Maksim Gazinosu önü gibi) betimlenir, ama kendi büfesiyle ilgili Fransız yazar Jean Rouaud gibi otobiyografik ögeler doğrudan eserlerine yansımaz. Önemli eserleri: Genelevde Yas (1978), Ölümün Ağzı (1979), Fareyi Öldürmek (1980), Büyük Soytarı (1983), Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi (1991), Annem, Babam ve Ben (1995), Pansiyon Huzur. Bir dönem Fransızca öğretmenliği, çevirmenlik yaptı. Arkadaşım Emel Eratlı Taksim'deki büfenin müdavimlerindendi, adını ondan sıkça duyardım. 2024'te 90 yaşında vefat etti.

İrfan Yalın: T24'te "Koleksiyoncu" köşesiyle yazan yazar/edebiyatçı. Daha çok deneme ve koleksiyonculuk temalı yazılarla biliniyor.

Mütedeyyin Ömer Lekesiz'in Kadıköy Mühürdar'daki dükkanı uzun yıllar önce kapandı. Nişantaşı, Nişantaşı kitabının yazarı rahmetli Suha Tuğtepe'nin (1956-2009) Nişantaşı cadde üstünde Olgunlaşma'nın önünde sahaf tezgahında sık sık Orhan Pamuk'la rastlaşırdık. Birgün Zeyyat Selimoğlu'yla (1922-2000) yürürken Üçgen'in önünde Pamuk ile karşılaştık. Selimoğlu, "Cumhuriyet'ten Emin Çetin'i tanıyorsun değil mi?" diye sorduğunda "tanıyorum ama buradaki Emin ile gazetede yazan Emin Çetin'in aynı kişi olduğunu bilmiyordum" dedi. Biraz ileride ressam Cemil Başo, onun ilerisinde Teşvikiye Cami önünde oyuncu Nejat İşler'in ikinci el yayınlar sergisi vardı.

Aklıma geldikçe diğerlerini de yazarım.

***

Alfa Yayınları'ndan çıkan Henrik Eberle ve Matthias Uhl imzalı Hitler Kitabı, Stalin için hazırlanan gizli raporlara ve tanık ifadelerine dayanan, Hitler'in özel hayatı ile yönetim tarzını inceleyen kapsamlı bir biyografik çalışmadır. 664 sayfalık eser, Berlin sığınağındaki son günlerini de kapsayan detaylı tarihsel bir belgedir. Hitler'in yaverleri Heinz Linge ve Otto Günsche'nin Sovyetler tarafından sorgulanmasıyla elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur. Araştırmanın odaklandığı yer Hitler'in kişiliği, günlük alışkanlıkları, üst düzey Nazilerle ilişkileri ve savaş kararlarını nasıl aldığı konusudur. Joseph Stalin için özel olarak hazırlanan bu rapor, "Hitler Dosyası" olarak da bilinir. 150 sayfayı aşan kaynakça (s. 513-664) rejimin eylemlerini anbean izlemekte ve paylaşılan belgeler faillerin cürüm teşkil eden eylemlerinin köklerine inmektedir. Ayrıca, Alfa Yayınları'nın Mark Mazower tarafından yazılan Hitler İmparatorluğu: İşgal Avrupa'sında Nazi Yönetimi adlı bir diğer önemli inceleme de mevcuttur.



***

Sadece eldeki olgular tarafından koşullandırıldığında siyasal, taraflı olan gerçeği üretir. Birlikte, bir arada yaşam olarak adlandırılan mefhumdan bahsetmemiz elbette meşrudur. Halbuki tarihte hiçbir filozof, emeğin mübadeleye açıldıktan sonra emekle sermaye birlikteliğinin üretici olduğu kadar öldürücü olan etkisinden bahsetmez, sermayenin olmadığı bir toplum önerisinde bulunmaz.

***

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi hikayesinin merkezinde klasik Freudcu melankoli mekanizmasının en saf hali vardır. Kaybedilen nesneyi yas tutarak içselleştirmek yerine onu fetiş nesneye dönüştürerek dışsallaştırılması gerçek anlamda kaybı inkâr etme çabasının semptomatik halidir.

Romanıyla aynı adı taşıyan müzeyi 28 Nisan 2012 tarihinde açtı. Merhamet Apartmanı'nda başladı her şey. Füsun'la Kemal'in hatırası olan eşyaların toplanıp, sergilendiği müze fikri Orhan Pamuk'un kafasında romanla birlikte şekillendi. Nobel ödüllü yazar, bu projenin 15 yıllık hayali olduğunu belirtiyor. Füsun Keskin'in ailesiyle oturduğu dört katlı ev artık zihinsel değil maddesel bir gerçek. Kendi roman kahramanı Kemal gibi satın alıp müzeye dönüştürdüğü bina İstiklal Caddesi'ne yakın, Çukurcuma'da. 1200’den fazla nesnenin/eşyanın sergilendiği mekanı yazar, en ince ayrıntısına kadar tasarlamış. Orhan Pamuk, bu projenin içindeki ressamı ortaya çıkartan bir iş olduğunu söylüyor...



"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım" der ve biter roman. Herkesin bilmesi/bilinmesi isteği, yazarın içten bir talebidir. Samimiyetini, 'masumiyet' projesini görünür kılarak gerçekleştirir. Müzeler, aksi yönde bir hamle çabası olarak ortaya çıksa da, uygulamada çürümenin ontik/varlıksal kaderine, malzemenin zamana direnişine karşı durmak imkansızdır; süreç perdelenir.. Ölümsüzlüğü isteyen yazarın burada 'kendi' kavramıyla karşıt, antagonist dayanışma mücadelesine şahit oluyoruz.. Ne var ki diyalektik terminolojisiyle söylersek, çelişki ile antagonizm aynı şey değildir. Beni öldürmeyen beni yaşatır, der Nietzsche.. Ölümsüz olma mekanı hazırdır ama Adorna'nın söylediği gibi "Kültür endüstrisinin ürünleri, insanları perişan halde bile olsalar, canlı biçimde tüketecektir." Buna rağmen, müzeye kaçmak, materyalin zamana karşılık yarışında mümkün olduğunca olabildiğince yaşatacaktır popüler yazarın şimdiki zamanla sınırlı kendi/lik hikayesini..

Istanbul Masumiyet Müzesi ..


Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabını görselleştirdi. Çok açık olarak söylenebilir ki, yazarın/sanatçının amacı meramını ifade etmekse, Pamuk rahatlıkla kulvar değiştirebilir. Yazarlığı çetrefilli, hakikatı buğulu, dili yorucudur Pamuk'un. Buna rağmen görsel sanatlarda bariz bir tasvir, sahih bir aktarım becerisine, malumu paletinde renklendirme yeteneğine sahiptir. Yaratıcı bir zekanın işlevi anlatıcı da as'l bundan sonra başlar. Ne ki materyalize olmuş Masumiyet Müzesi'nde, sığ bir hikaye çerçevesinde imkanlarını hovardaca savurduğu bir işgüzarlık sergilediği de söylenebilir; bu da işin diğer yanı.. Bundan sonra yapması muhtemel işlerde yazarın işaret ettiği panoramada göstereceği ekonomi, imkanlarını teşhirde tevazu önemli.. Niye önemli? Pragmatik bir amaç uğruna; seyirciyi tüketmemek ve kaybetmemek için. İzleyicinin dikkatini, teferruata boğmadan enerjisini en başta -ilk katta- yitirmemesi için gerekliliktir bu tasarruf.. Daha gerilimsiz bir şahsi üslupla, ilgiyi kendi üstüne kilitlemeden.. Ortak zihine, toplumsal paradokslara ait sorunların, memnuniyetsiz ruh hallerinin, kıstırılmışlığın, nekrofobiyi-hobiyi değil, yaşamı kışkırtan hikayelerin anlatıldığı yeni ev/müzelerin bu mefluç şehre zenginliğin ötesinde dönemsel bir yorum da katacağı muhakkaktır. Geriye kalıyor, Füsun'la Kemal hikayesinde bizi ilgilendiren bir efsun var mı?' Müzelerin asıl konusu gururdur, diyor Kemal; bu oyuna katılarak 'Biz' bu eylemde kimi eyliyor, kimi temsil edip, kime hizmet ediyoruz ? Önemli olan piyonu oynayan öznenin esere yabancılaşması, kendini bir yere yerleştirememe sorunu.. Soru varmış gibi şey'lerin dünyası hareketli; nesnelerin eylem hali ışıltılı.. Masal dünyasından bize göz kırparak kurmaya çalışılan diyalog. Zor olan bu oyuna gönüllü katılmak!

Bilinen hikayedir: Büyük Rus edebiyatçı Vladimir Mayakovski, Liliya Yurevna Brik'e aşık olur. Lilly'ye şiirler yazar. Sevgiyle yazılmış sözler şairin ruh halini gösteren eşsiz dizelerdir. Devlet başkanı Lenin'e Mayakovsk'nin şiirlerini gösterirler. 'Kitap olarak basalım mı?' diye sorarlar. 'Basın!' der. Kaç adet basılacağını sorduklarında iki adet basılmasını önerir. 'Birini şaire diğerini de sevgilisine verin!' der. Çünkü bu iki kişilik bir hikayedir; bizi ilgilendirmez..

Yaygın olan bu hikayenin asıl versiyonu şöyledir: Şair Konstantin Simonov'un nişanlısı Valentina Serova'ya yazdığı şiirleri gören Stalin, matbaaya gönderilen kitabın sadece iki adet basılmasını ve nüshaların sevgililere verilmesini söyler: "İki kişi arasındaki meseledir, onlardan başka kimseyi ilgilendirmez." Bkz. Simon Sebag, Stalin 2cilt, s. #masumiyetmüzesi

Biri çıkar da Mayakovsky, Lilly için, Orhan Pamuk bizim için yazdı diyebilir. O zaman ona şu soruyu sormak gerekir: Materyalize edilen müzelik bu öyküdeki amaç ne? Görsel malzemenin bizi ikaz ettiği sıradışı bir farkındalık, günlük ya da ufki yaşama ait bir soru, Füsun'la Kemal’in hatırası dışında öğrettiği bilinmedik bir şey var mı? Biz böyle söylüyoruz ama Pamuk'un yaptığı çalışmayı benzersiz bulup, edebiyatçının kitabı aşan yaratıcılığını eleştiri dışında tutan sivil bir müfreze var; gazete/dergi köşelerinden yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Moralite olarak yazdıklarıyla kültür hayatına yaptığı katkı inkar edilemez; bizse görsel malzemeyi tartışıyoruz..

***

Rahmetli Ahmet Cemal, 2012 Nisan tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinde Masumiyet Müzesi’ ya da Birey Nedir? diye soruyor ve gene kendi cevaplandırıyor : 'Orhan Pamuk, dünyada bir ilk olan bu girişimiyle bir yazarın hayatını anlatmıyor. Bir yazarın bir romanının öyküsünü anlatmıyor. Yaptığı –ne kadar vurgulansa azdır!-, bir yazarın bir romanındaki baş kişilerin yaşamlarını, o kişilerin yaşamları boyunca günlerin akışı içerisinde en yakın çevrelerinde yer almış nesneler ve belgeler aracılığıyla belli bir mekânda görselleştiriyor..'

Masumiyet Müzesi web sayfası
https://www.masumiyetmuzesi.org/

***




Doç. Dr Hanifi Macit'in daha önce yayımlanan Anarşist, Egoist, Nihilist kitabının devamı Max Stirner : Eğitimimizin Sahte İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm

Çevirmenler Fikret Arargüç ile Hanifi Macit'in önsözde çok doğru bir tespitleri var. "Stirner, sorunları çözme gayretiyle değil, görme ve gösterme gayretiyle çalışmış bir düşünürdür." diyorlar. Bu tespit çok yerinde ve önemlidir. Çünkü tüm modern düşünürlerin büyük bir heyecanla katıldığı Hegelci tez/antitez/sentez iddiasına karşın hakikati bulmak için referans gösterdiğimiz doğada 'sentez' diyebileceğimiz bir 'doğru' yoktur. Hayat sadece tek başına gerçekleştirdiğimiz bir tecrübeden ibarettir. Dünyadaki tüm tepeden inme müdahaleler, doğruyu bildiğini, sentezi yaptığını sanan kaba gücün 'sorunları çözme gayretiyle' insan iradesini ortadan kaldıran eylemleridir ki, toplumsal çıkmazın nedenidir. Zaten kendisi de 'ölmeyi bilen bilgi, hayatın kendisidir' diyor. Günümüzde asıl tartışılması gereken budur!

Burjuvazinin kültürüne karşın proletaryanın ideolojisi vardır. Aksi zannedilse de kültürüyle bir proletarya yoktur ama folkloruyla köylülük ve müzeleri, kurumlarıyla bujuvazi vardır. İşçi sınıfı felsefesi dediğimiz 'diyalektik materyalizm', burjuva ve köylülük arasına sıkışıp ezilenlere direnme gücü veren bir moral değer, hak iddia eden politik risale, zamanın ruhuna ait bir beden ve ekonomik refahı arzulayan bir sınıf için geçici bir siyasi malzemedir. Bugün postadan çıkan kitabı elime geçtikten yarım saat sonra bitirdim. Konu bir ölçüde bugüne kadar süren bir haksızlığı telafi etme zarureti, hatta sınıfların büyük anlatısında yeteri kadar açılmamış bir pasaj olduğu için önemlidir. Çeviriyi Dr. Fikret Arargüç ve öğretim üyesi Doç.Dr. Hanifi Macit yapmışlar. Stirner'in makalesini eğer Hegel'in Tüze Felsefesi'ni okudunuzsa rahat değerlendirebilir, döneme ait gereken irtibatlandırmaları yapar, Genç Hegelcilerin topyekun ifade ettiği karşı çıkışları bir nedene bağlar ve yerli yerine oturtabilirsiniz. -Dönem algısı için Nota Bene'den daha önce çıkmış olan bir başka eseri, Bruno Bauer ve Karl Marks'ı burada analım- Ancak Stirner'i anlamak için geçen yıl tamamı yayımlanan Marks'ın Alman İdeolojisi'ndeki 299 sayfa tutan yazıyı sakın kaynak kabul etmeyin. İkinci elden aktarımlarla 'biricik ve mülkiyet'i okumayın. O, Marks'ın bir başka vechesini dile getirdiği dönemin Hegel okumaları içinde ayrı değerlendirilmeyi hak eden tüm erk mekanizmalarının önüne savunduğu 'büyük' insanı koyan özgün ve yaratıcı bir ustadır. Makinanın dişlisi, devletin palikaryası, toplumun fedaisi olmayı kabul etmeyen 'özne' kabul etmek gerekir ki Freud'a yem olacak zenginlikte muhteşem egosuyla biraz netameli bir şahsiyettir. Fabrikalarda, pazarda, refah toplumunun üretim histerisiyle yabancılaştığı tüm toplum oluşumunda; kısaca Marks'ta.. Çokluğun içinde yok olmuş bireyin savunucusudur. Modernizm, Batının empoze ettiği yaşam şekliyle zuhur eden sanayi toplumunun geleceğine, ilerlemenin mecburiyet olduğuna inancın adıdır. Şizoid tutku ve güvenlik takıntılarıyla tüketim toplumu ritüellerine uygun meta/kültür mübedelesini yaratma telaşındaki müzakere pratiğinin amacı Avrupanın emperyal değerleriyle bir yaşam tarzı istibdadır. Postmodernizm ise bu inancın hedeflerinin serap olduğunun ve ilerlemenin rüya değil kabus hatta geri çıkamayacağımız topyekun obsesyon olabileceğinin anlaşılmasıdır. Her kültür ekonomik pozisyonundan önce diğer tarafa önermeleri ve genetik bağ, aşiretçi irtibatlarıyla narsist ve dolayısıyla etnosentriktir. O, akıl tutulmasına uğramış coğrafi oluşuma içeriden yöneltilen erken ve akılcı bir tepkidir. Modern insanın bilinç dışına gönderdiği nevrotik duygu ve patojen davranışlarına başkaldırır. Endüstri toplumunun düşünürü olarak yanlışı doğrulamaktan ziyade bir büyük oyun bozandır; yapıcı değil yıkıcıdır. Ne var ki, hiçbir dönem ne kendine ne felsefesine, ürününe, 'anarşist' demez. Ne var ki, devletin bağnazlığı karşısında idol arayan 'açık toplum' savunucuları anarşizmin felsefesini onunla başlatırlar. Nietzsche ise itiraf etmek gerekir ki, müştereklerindeki asli gerçeğiyle ruhi ve edebi varlığını doğrudan ona borçludur. Kapitalizm, Marksizm ve sermayenin bağrından doğan türevleriyle tüm ideolojiler; gene kendi muarızları tarafından revizyona tabi tutulmuşlardır. Buna karşın bireyi hayatın merkezine alan Stirnerci düşünce vahim kabul edilmiştir. Reddi oluşturan eşik 'emek' tanımına bağlanan şizoid arzudur; toplumun tüm değerlerini inkişaf ettiren 'üretim' paranoyasıdır. Entelijansıyanın başa çıkamadığı gücü sarakaya alma yolunu seçmiş olmasına hayret etmiyoruz. Her şartta günah keçisi ilan edilerek lanetlenen liberterlere, anarşistlere reva görülen bu muamele eski bir itibarsızlaşma yöntemidir. Bilinen az sayıdaki resminden biri Engels'in yukarıda yer alan karikatür. Bolca referans verilen, etkisi büyük olmasına rağmen neredeyse hiç bilinmeyen bu düşünürü Türkiye, İbrahim Türkdoğan'ın web üzerinden yaptığı nitelikli paylaşımlar ve değerli akademisyen Hanifi Macit'in daha önce yayımladığı kitap ve makalelerle bir nebze tanımıştı. 'Eğitimimizin Sahte İlkesi' başlıklı makale, Nisan 1842'den itibaren Marx'ın yönettiği Rhein Zeitung'un dördüncü sayısında yer aldı. Gazetenin genel yayın yönetmeninin bu yazıyı Stirner'den talep ettiğini düşünürsek aralarındaki husumetin, hasım/rakip olmaktan kaynaklandığını daha iyi teşhis edebiliriz. Zaten daha sonra kılıçların çekildiği Marx'ın 'Leipzig Konsili, Aziz Max' krıtiğinde 'kendi kurgusuyla hoşnut Stirner' hakkında bol hakaret, aşağılama, makaraya alma dışında da tutarlı bir eleştiri, ütopikliği karşısında tutarlı modernist bir öneri yer almaz. Gazetenin Nisan nüshasında yer alan 'Eğitimin Sahte İlkesi' yazısını Genç Hegelcilerin fikriyatın her bir parçasını tamamladığı düşünürün öteki yazıları takip etti. Fenomen Yayıcılık'tan çıkan kitap, bundan sonra da devam edeceğini umduğumuz Stirner araştırmalarının ilkini temsil ediyor diyebiliriz. Sn. Hanifi Macit ve Sn. Fikret Arargüç kültür yayımcılığında önemli bir eksiği kapamışlar ve çağı derinden etkiyen yazarına gereken itinayı gösterdikleri çevirileriyle bir görevi yerine getirmişlerdir.

www.fenomenyayimcilik.com
http://www.idefix.com/kitap/max-stirner-anarsist-egoist-nihilist-m-hanifi-macit/tanim.asp?sid=K1XQ881F6S7SF7VK5WDC
http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner

***

Bazıları mesafeyi kapatılması gereken bir aralık, iki kişinin arasındaki derin bir boşluk, bir yabancılık yabancılaşma olarak görür ve ilişkileri bazen dostça ihlal, bazen düşmanca istismar etmekte mahsur görmezler. Halbuki insanın varlığını sınırları belirler.


***




Tanıl Bora yalnız değil; ona eşlik eden liberallerin hepsi de solcu değil: Murat Belge, Ömer Laçiner, Ahmet İnsel, Halil Berktay, Oral-İpek Çalışlar, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Ali Nesin, Adalet Ağaoğlu, Hadi Uluengin, Emre Aköz, Nur Çintay, Basķın Oran, Nilüfer Göle, Yasemin Çongar, Abdüllatif Şener, Akif Beki, Çetin Altan ve mahdumları Ahmet-Mehmet Altan, Mithat Sancar, Eser Karakaş, Asaf Savaş Akat, Muhsin Kızılkaya, Necmiye Alpay, Ufuk Uras, Ertuğrul Günay, Yıldıray Oğur, Perihan Mağden, Eser Karakaş, Taner Akçam, Ufuk Uras, Sinan Çetin, Ayşe Kadıoğlu, Ayşe Hür, Seyfettin Gürsel, Nuray Mert, Etyen Mahçupyan, Aydın Engin, Mehmet Ali Birand, Cüneyt Özdemir, Murat Belge, Ertuğrul Özkök, Ahmet İnsel, Ali Bulaç, Alper Görmüş, Aydın Engin, Oya Baydar, Fehmi Koru gibi isimlerle birlikte, 2002 sonrası Türkiye'de AKP'nin yükselişini teşvik eden entelektüel bir çevre oluşturdular. Eski Birikim dergilerinin kapakları ve yazıları incelendiğinde, bu grubun Kemalist vesayete karşı demokratikleşme vaadiyle AKP'yi destekleyerek bugünün otoriter iktidarının zeminini hazırladığı açıkça görülür; onlar, askeri darbe kalıntılarını temizleme bahanesiyle sivil toplumun liberal illüzyonunu pompaladılar, ancak bu süreçte özgürlükler yerine yeni bir hegemonyanın inşasına aracılık ettiler. Tarihin "yetmez ama evet" şafağında, Tanıl Bora'nın adı Baskın Oran, Hadi Uluengin, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Nuray Mert ve eski ikinci cumhuriyetçi klikle birlikte anılırken, bu liberal kesim AKP'nin AB reformları kisvesi altında yürüttüğü güç konsolidasyonunu alkışladı, fakat sonuçta laiklikten uzaklaşan, yargıyı siyasallaştıran ve muhalefeti bastıran bir rejimin suç ortağı haline geldi; post-2002 liberalizmi eleştirisi işte bu noktada yoğunlaşır, zira bu entelektüellerin naif demokratik hayalleri, neoliberal ekonomiyle iç içe geçen İslamcı otoriterizmin yükselişini maskelemiş, toplumun özgürlük taleplerini manipüle ederek bugünün baskıcı yapısını kalıcılaştırmıştır.





Murat Sevinç, aynı liberal sol profilin farklı bir görüntüsünü, tatlı yüzünü yazmış: Tanıl Bora ve 'Cereyanlar'… https://www.diken.com.tr/tanil-bora-ve-cereyanlar/ @dikencomtr

***


İnsanlarda mesafeyi kestirebilme duygusu vardır. Karşıdan karşıya geçmeden önce kişi hesaplar. Beyin algoritmik geometrik işlemler yapar. Düşen, katetmesi gereken yolu, gücünü, ağırlıklarını, zeminin girdi çıktılarını, taşın sertliğini, sürtünme engelini, yoldaki karşılaşmaları, yere kapaklanırken doğru pozisyonu hep hesaba katmak mecburiyetindedir.

Enis Batur, Sekizinci Günahın Sonrası adını verdiği denemelerinin Kırık başlıklı bölümünde (s. 25) 14 Mart 2013 tarihinde bir DVD dükkanında anlık zafiyetten doğan dikkatsizlikle girişteki basamağa takılıp düşmesini ve kırık kolla geçen süreçteki sıkıntılarını anlatıyor. Benzer bir hikayeyi 18 Mart 2024'te yaşadığım için yazmak gereğini duydum. Gerçi düştüğüm ve kolumu kırdığım yer kapalı bir mekan değil Şirince'de yedi dönümlük bir zeytin bahçesiydi. Bir anlık zafiyet değildi. Altı fazla yürümekten düzleşmiş Camper marka şehirli bir ayakkabı hafif yokuşu çıkarken kaymıştı. Sonunda o yakındaki Amerikan Hastanesi'ne gitmiş (olmalı) bense Şirince'ye en yakın olan Selçuk Devlet Hastahanesi'ne gittim. Daha sonra tam donanımlı bir sağaltım merkezine sevkettiler. Onun kolu askıya alınmış, benim kolum iki saat süren bir ameliyatın ardından alçılanmıştı. EB'nin 18 gün sonra çözülen askısına karşı benim 21 gün sonra açılan alçım, kolumda kasların katılaşmasına ve kemiklerin kireçlenmesine ve dolayısıyla ne klavyeye ne de kaleme dokunamama neden oldu. 3 haftalık bir fizik tedavi programı belimde hasar yarattı, iki hafta yattım. Enis Batur benimle yaşıt sayılır. Düştüğünde 61 yaşındaydı, onun sol, benim sağ kolum kırıldı. Neden yazdım bunları: çünkü insan hep kıyaslar. Hakikat bizi yaşatır ve yerden yere çarparak dönüştürür. Sınırları bilmek yaşamanın tek çaresidir. Toprak görmemiş, asfaltta ve merdivenlerde yaşamış insanlarız. Arazi, tarla, toprak artık doğal müttefikimiz değil. Taşraya karşı şehirde yaşamanın imkanları yabancılaştığımız tabiata nazaran daha iyi sayılır.


***

Kader yoktur; en azından insanın kendisini edilgen bir yazgının önüne bırakmasını meşrulaştıracak, hayatı dışarıdan yönetilen kapalı bir senaryo gibi kavramayı haklı çıkaracak bir yazgı yoktur. İnsan, hayatın tüm alanlarını ve her anını bilinç aracılığıyla tasarlar; kimi zaman açık seçik kararlarla, kimi zaman tereddütle, korkuyla, alışkanlıkla, hatta susarak ve geri çekilerek kendi varoluşunu biçimlendirir. Bu yüzden insanın dünyadaki gerçek varlığı, ona dışarıdan verilmiş bir öz değil kendi eylemlerinin, seçimlerinin, vazgeçişlerinin ve üstlendiği sorumlulukların toplamı olarak ortaya çıkan hakikattedir. İnsan yaşamı önceden tamamlanmış bir kader metninin okunması değil sürekli düzeltilen, bozulan, yeniden kurulan bir anlam inşasıdır. Tam da bu nedenle kişi yalnızca ne yaptığıyla değil neye razı olduğu, neyi reddettiği ve neyi mümkün kılmaya, muktedir kılmaya cesareti ölçüsünde kendi olur. Edebi düşünce uzun zamandır insanı bu kurucu gerilim içinde kavrar: İnsan hem dünyaya atılmıştır hem de o dünyada bir iz bırakmak, bir biçim vermek zorundadır. Trajedilerden modern romana kadar uzanan çizgide "karakter" dediğimiz şey çoğu kez dış koşulların içinde sınanan ama son tahlilde kendini seçimleriyle açığa çıkaran bir varlıktır. İnsanın hakikati çoğu zaman söylediği ilk sözlerde değil kritik anlarda aldığı tavırda belirir; çünkü bilinç yalnızca düşünen bir iç alan değil dünyaya yönelen, dünyayı yorumlayan ve ona biçim vermeye çalışan etkin bir kudrettir. İnsan kendini kurarken dili, hafızayı, arzuyu, korkuyu ve umudu birlikte kullanır; bu yüzden onun hayatı yalnız biyolojik bir sürüp gitme değildir. Tercihler anlamla örülmüş bir tarih yaratır. Kişi kendi hikâyesinin yazarıdır ancak bu bütünüyle özgür olduğu anlamına gelmez; tersine, tam da bu sınırlar içinde seçim yapmaya mecbur olduğu için özgürlüğünün ağırlığını taşır. Felsefi düzlemde bu düşünce insanın özünü hazır bulmadığı, onu yaşayarak ürettiği fikrine yaslanır.

Aristoteles, bu fikrin erken bir öncüsü olarak kabul edilir. De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinde, insan aklını bir "yazı tahtası" (tabula) olarak tanımlar ve bu tahtanın başlangıçta boş olduğunu, bilgilerin duyular yoluyla yazıldığını belirtir. Aristoteles'e göre zihin doğuştan herhangi bir içerik taşımaz; bilgi, duyusal deneyimler ve gözlemlerle şekillenir. Şu ünlü ifadesi bu fikri özetler: "Zihin, başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış bir yazı tahtası gibidir." Bkz. De Anima (Ruh Üzerine) Kitap III, Bölüm 4 (430a1-2) Bu görüş, Locke'un empirist yaklaşımının temel taşlarından biri olarak görülebilir. Kavramsal çerçeve bir manifestoya ihtiyaç duyar. Boş bir sayfada başlayan kişisel yazma eylemi, paylaşımdan sonra müşterek aklın bileşenleri olur. John Lock, 1690'da "İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Deneme" adlı eserinde insanın boş bir levha, "tabula rasa" olarak doğduğunu söyler

İnsan, ne salt doğanın kör zorunluluğuna indirgenebilir ne de toplumsal rollerin pasif bir taşıyıcısıdır. Bilinç, burada yalnızca farkındalık değil, aynı zamanda mesafe alma, yargıda bulunma, seçenek üretme ve kendini yeniden belirleme yetisidir. Kişi başına gelen her şeyi seçmez; fakat başına gelen karşısında nasıl bir anlam kuracağını, nasıl bir yönelim geliştireceğini, hangi değerleri kendi hayatının merkezi haline getireceğini belirler. Bu bakımdan insanın hakikati ona verilmiş bir yazgıdan değil yaşadığı çelişkiler içinde aldığı biçimden doğar. Varlık burada donmuş bir kimlik değil oluş halinde, sürekli sınanan, kendi üzerine dönebilen ve kendini aşmaya çalışan bir süreçtir. Bilinç, insanı yalnızca dünyayı bilen bir özne yapmaz; aynı zamanda onu kendi yaşamının mimarı haline getirir. Sosyal bilimler açısından bakıldığında da insan hayatı, bütünüyle dışsal yapıların ürünü olarak açıklanamaz. Elbette sınıf, aile, devlet, ideoloji, piyasa, gelenek ve kültür bireyin ufkunu sınırlar; hangi dili konuşacağımızı, neyi makul sayacağımızı, neye inanacağımızı, neyi arzulayacağımızı büyük ölçüde bu tarihsel yapılar belirler. Fakat insan tam da bu belirlenimler içinde konum alır, uyum sağlar, direnç gösterir, dönüştürür ya da yeniden üretir. Toplumsal olan ile kişisel olan arasındaki ilişki bu yüzden tek yönlü değildir. İnsan, toplumsal dünyanın sadece nesnesi değil aynı zamanda taşıyıcısı ve kurucusudur. Gündelik hayatın sıradan görünen seçimlerinde bile bilinç, mevcut düzeni onaylayan ya da ona çatlak açan bir etki yaratır. Bir meslek seçimi, bir arkadaşlık, bir suskunluk, bir itiraz, bir sevgiyi sürdürme ya da terk etme kararı; bunların hiçbiri salt bireysel psikolojiye indirgenemez ama hiçbiri de insanın etkin katılımı olmadan açıklanamaz. İnsan, kendini yalnız iç dünyasında değil kurduğu toplumsal ilişkilerde de tasarlar.
Gerçek kişinin dünyadaki varlığı kendi hakikati olur. Bu yalnızca ahlaki bir öğüt değil ontolojik ve toplumsal bir önermedir. Kişi hakikatini soyut ideallerde değil yaşanmışlığın somut dokusunda meydana getirir. Hakikat burada metafizik bir öz değil; insanın kendi bilinciyle dünya arasında kurduğu ilişkinin sahiciliğidir. Bir insanın neye inandığından çok, o inancı hayatında nasıl cisimleştirdiği önemlidir. Adalet dediğini gerçekten savunuyor mu, özgürlük dediğini başkaları için de istiyor mu, sevgi dediğini emekle derinleştiriyor mu, korkularını ilkeye dönüştürmeden yaşayabiliyor mu? İnsan, kendini ancak bu sınavların içinden geçerken görünür kılar. Bu yüzden hayat düşüncelerin vitrini değil; öznel karakterin tarihidir.
Kader fikri çoğu zaman insanın omuzlarındaki yükü hafifletmek için çağrılır; yenilgiyi, teslimiyeti, ataleti veya suçu aşkın bir plana havale eder. Oysa bilinç sahibi olmak, mazeretlerin azalması demektir. İnsan her şeyi kontrol edemez ama kendi tavrını, yorumunu, yönelişini ve sorumluluğunu kurabilir. Asıl trajik olan da budur: İnsan özgür olduğu ölçüde yaralı, bilinçli olduğu ölçüde huzursuz, seçim yaptığı ölçüde suç ve pişmanlık ihtimaliyle karşı karşıyadır. Fakat aynı nedenle onurludur da; çünkü hakikati ona bağışlanmaz, onu kendi yaşamıyla üretir. Dünyadaki gerçek varlığı adına yazılmış bir kaderin pasif sonucu değil bilincin, iradenin, çelişkinin ve eylemin içinden süzülerek oluşan canlı bir hakikatin eseridir. İnsan yaşadığı hayat kadar vardır; hayatına verdiği biçim kadar hakikidir.

***

Hayat hiçbir yerde diyalektik bir bütün oluşturmaz. Yaşam öyküsü yazmak biraz da birbirine benzemez aykırı parçaları emrivakilerle bir araya getirmeye benzer.

Hayatın diyalektik bir bütün oluşturmadığı iddiası, klasik anlamda diyalektik kavrayışın –özellikle Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve daha sonra Karl Marx tarafından geliştirilen– bütünsellik, çelişki ve sentez fikrine yöneltilmiş güçlü bir itiraz olarak okunabilir. Diyalektik düşüncede, gerçeklik parçalı değil; tersine, karşıtlıkların içsel ilişkisi içinde anlam kazanan bir süreçtir. Ancak somut yaşam deneyimi, bu teorik bütünlüğü çoğu zaman doğrulamaz. Bireyin yaşamı, ardışık ve tutarlı bir gelişim çizgisi izlemekten ziyade, kırılmalar, kopuşlar ve beklenmedik yön değişimleriyle şekillenir. Bu anlamda hayat, diyalektik bir “sentez”e ulaşmaktan çok, birbirine eklemlenmesi zor olan deneyim parçalarının gevşek bir toplamı gibi görünür. Modern sosyoloji, özellikle Max Weber’in "anlamacı" yaklaşımı toplumsal eylemin her zaman tutarlı bir bütünlük arz etmediğini vurgular. Weber’e göre bireyler, farklı bağlamlarda farklı anlam sistemlerine göre hareket ederler; dolayısıyla bir yaşamın tekil ve bütünlüklü bir rasyonaliteye indirgenmesi çoğu zaman mümkün değildir. Aynı şekilde Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, bireyin pratiklerinin belirli bir tarihsel ve toplumsal yapı içinde şekillendiğini kabul etmekle birlikte, bu pratiklerin zorunlu olarak tutarlı bir bütün oluşturmadığını da ima eder. Habitus, süreklilik kadar kırılma ve uyumsuzluk da üretir; bireyin yaşamı, farklı alanların çelişkili talepleri arasında bölünür. Biyografi yazımı tam da bu noktada problemli bir faaliyet haline gelir. Çünkü biyografi, doğası gereği dağınık ve çoğu zaman çelişkili olan yaşam deneyimini, geriye dönük bir kurgu ile anlamlı ve tutarlı bir anlatıya dönüştürmeye çalışır. Paul Ricoeur'ün "anlatı kimliği" kavramı burada belirleyicidir. Birey, kendi yaşamını ancak bir anlatı içinde kavrayabilir. Fakat bu anlatı, yaşanmış deneyimin kendisi değil onun yeniden düzenlenmiş bir versiyonudur. Ricoeur'e göre anlatı, zamansal dağınıklığı bir olay örgüsü (plot) içinde birleştirir; böylece kopukluklar sanki zorunlu bir gelişimin parçalarıymış gibi görünür. Oysa bu birlik, ontolojik değil, hermeneutik bir birliktir – yani gerçekliğin değil yorumun ürünüdür. Bu bağlamda biyografi yazmak aslında hermeneutik bir müdahaledir: Birbirine benzemez, hatta çoğu zaman birbirini dışlayan deneyimleri, anlatısal zorunluluklar yoluyla bir araya getirme çabasıdır. Bu çaba, çoğu zaman “emrivaki”dir; çünkü anlatının tutarlılığı, yaşamın kendisinde bulunmayan bağlantıları kurmayı gerektirir. Michel Foucault’nun özne eleştirisi de bu noktada önemlidir: Foucault’ya göre özne, sabit ve bütünlüklü bir varlık değil farklı söylemler ve iktidar ilişkileri içinde parçalanmış bir oluşumdur. Dolayısıyla bir yaşamı tek bir öznenin sürekliliği olarak anlatmak, bu parçalanmışlığı gizleyen bir söylemsel stratejiye dönüşür. Benzer şekilde Theodor W. Adorno, modern yaşamın bütünlük iddialarına karşı negatif diyalektik yaklaşımını geliştirir. Adorno'ya göre gerçeklik, kavramların iddia ettiği türden bir bütünlüğe indirgenemez; tersine, her bütünlük iddiası tikelliğin bastırılması pahasına kurulur. Bu perspektiften bakıldığında bir yaşam öyküsünün bütünlüklü bir anlatı olarak kurulması yaşamın çelişkili ve uyumsuz yönlerinin silinmesi anlamına gelir. Yani biyografi, yalnızca birleştiren değil aynı zamanda dışlayan bir pratiktir. Bireysel yaşam farklı zamanlarda, farklı koşullar altında ve çoğu zaman birbirleriyle bağdaşmayan anlam sistemleri içinde şekillenir. Biyografi ise bu dağınıklığı ortadan kaldırmak için geriye dönük bir düzenleme yapar; kopuklukları süreklilik, çelişkileri gelişim olarak yeniden kodlar. Bu nedenle yaşam öyküsü yazmak, hakikati olduğu gibi yansıtmak değil onu belirli bir anlatı mantığı içinde yeniden kurmaktır. Hayatın kendisi parçalıdır; bütünlük ise çoğu zaman anlatının zorlayıcı müdahalesinin bir sonucudur.


**?

1 Şubat 2026 Pazar

Not Defteri / Şubat 2026

 


İstenildiğinde en meş'ûm eyleme bile nezaret edecek bir mazeret, karanlıkta bile yol bulan bir akıl, en hırçın edayı bile mazur gösterebilecek, hatta savunulabilecek rasyonel bir neden mutlaka bulunur.

***

Tarihsel serüvene baktığımızda sınırlara düşman olanlar serbest ticareti savunan liberallerdir. Doğumu İngiltere mahreçli olan liberallere uygun bir entelektüalizm tanımı bile sınıflar üstü bir yapıyı değil burjuvaziyi temsil eder. Fazla hoşgörüye eskiler "mezhebi geniş" derlerdi

***

Leibniz'ın "mümkün dünyaların en iyisi" tasavvurunun ana fikri, savunusunun temeli Spinoza'nın Etika 1. Bl. XXXIII, Not II'de dile getirdiği önermedir: Şeyler olduklarından farklı olsalardı Tanrı'nın iradesinde bir değişim olması gerekirdi. Öyleyse şeyler olduklarından başka türlü olamazlar. René Descartes'ın "Cogito, ergo sum" argümanına ilham verense Augustinus'tur. Varolmayan biri aldatılamaz, eğer aldatılmışsam varım" (FM109) Gene Leibniz'ın "Mümkün dünyaların en iyisi" cümlesi de İtiraflar'da "Varolan her şey iyidir" diyen Aziz Augustinus'un tınılarını taşır 12/18 "Kötülük yoktur, kötülük denilen şey sadece hiçbir iyi kalmayıncaya kadar iyilikten mahrum kalmaktır" cümlesi Spinoza okuruna hiç yabancı gelmeyecekti. Bkz: Aziz Augustinus, İtiraflar, 7/12 (s. 111)

***

Söz ile yazının doğaları farklıdır. İlki özeldir, hitap ettiğiniz kişinin bakışları, mimikleri bir diyalog zemini oluşturur. Yazar okunmak için yazar; yazının muhatabı herkes olmasına rağmen yazar masada kimsesizdir. Okur sadece bıraktığı izleri takip eder. Geriye dönüp ses tonunuzu duyamaz, duraksamanızı, yüz ifadenizi göremez. O yüzden yazı daha sert bir sözleşme talep eder. Söz ile yazı arasındaki en temel fark birincisi bir silsile izlemeden damdan saçağa konar. Yazı dilindeyse diyalektik bir hareket ve söz ile cümleyi birbirlerine bağlayan bir mantık zinciri vardır. Sürekli kendiyle oyalanan, boy aynasında eda, işve talimleri yapan yazarlar var, ben onlardan değilim. Ne bir yazı programım ne de disiplinim, heyecanım var. Gerçi her yazar okurunu arar, ne ki buluşmalar, karşılaşmalar da benden uzak. "Ne için yazıyorsun?" diye sorulabilir. Düşüncenin getirisidir yazmak. İnsan yalnız ise yazmak kaderdir.

***

Cehaletinin üstünü hamasetle örten "kıvrak zeka" sadece kuyu kazar, nifak sokar, hile yapar, atar tutar vd. İllaki bu işler yetenek, maharet gerektirir; kabul. Ancak konu bilgi ve birikime geldiğinde eğer kimse kulağına fısıldamaz ise bu tür insanlar çapraz bulmacayı bile çözemez. Yalan söylemek bile olası bir hikaye ve ortalama bir zeka gerektirir. Tarihi tersyüz ederek sıyrılacaklarını düşünenler, felaketlerin sadece geçmişin değil bütünün parçası olduğu gerçeğini gizliyorlar. Her bireyin kendi faaliyet ve konumunun yarattığı bir hakikat söylencesi var.

***

Yapay zeka ile insan zekası arasındaki fark şudur: İlkinin yapabilecekleri öngörülebilir, ikincisinin ise yapabileceklerini tahmin etmek zordur.

***

Francis Fukuyama'ya atfedilen "Tarihin Sonu" tezi aslında Marxsist öngürünün "sıralı toplum" tezlerinin bir yansımasıdır. Engels, Köken'de üreticilerin özgür ve eşit bir birlik temeli üzerinde yeniden düzenlenecek toplum eski mekanizmayı asar-ı atika müzesinde, çıkrık ve tunç baltanın yanına koyacaktır, der. Yordam s. 215 - Sol, s. 203

***

Filozof Gadamer, 100. yaşına girdiği sıralarda kendiyle yapılan bir röportajda dinç olmasını merdiven çıkmasına ve zihini ezberle diri tutmasına bağlıyordu. Doğrudur: Merdiven çıkmak yürümekten önemli; bacak kaslarını çalıştırır, kanın beyne pomlanmasını sağlar. Eskimeyen insanlar nasıl yaşlanıyor, buna bakmak, tatbikatı görmek, kişisel hikayeleri duymak önemli. Hans-Georg Gadamer'in (1900-2002) ömrü bir asıra yaklaştığı günlerde bir televizyon muhabirinin uzun ve sağlıklı hayatın sırrını sorması üzerine filozof, zihni diri tutmak için yaptığı alıştırmalardan bahseder. Gadamer, merdiven çıkmanın bacak kaslarını (özellikle baldırları) çalıştırdığını, bunun da kan dolaşımını hızlandırarak beyne daha fazla oksijen ve besin pompaladığını, bu yöntemle zihinsel dinçliğini koruduğunu söyler. Sağlık kitapları merdiven çıkmanın düz yolda yürümekten çok daha yoğun bir egzersiz olduğunu yazar, tıp camiası sakin antreman tavsiyesinde bulunur. "Baldır kasları (gastrocnemius ve soleus) güçlü bir pompa gibi çalışır → venöz dönüşü (toplardamar kanının kalbe geri dönüşünü) hızlandırır → kardiyak output artar → beyne giden kan akımı belirgin şekilde yükselir" Bu etki özellikle yaşlılarda daha kritiktir çünkü yaşla vasküler esneklik azalır. Benzer aerobik egzersizlerin hipokampus hacmini koruduğu, prefrontal korteks fonksiyonlarını iyileştirdiği, nörotrofik faktörleri (BDNF) artırdığı nörobilim çalışmalarında tekrarbetekrar ifade edilir. 2022'de Neurology dergisinde yayımlanan bir makale günlük merdiven çıkmanın yaşa bağlı beyin hacmi kaybını yavaşlattığı iddiasında bulunulur. BBC'nin 2025'teki bir programda merdiven çıkmanın bilişsel esneklik, hafıza ve problem çözme yetilerini artırdığı vurgulanır, şu bilgiler paylaşılır: "Yaşlılıkta düşme önleme + beyin sağlığı: Merdiven, denge, propriosepsiyon ve alt ekstremite gücünü geliştirerek düşme riskini azaltır. Düşme → kafa travması → bilişsel gerileme zinciri kırıldığı için dolaylı yoldan da zihni korur." Ne var ki Gadamer'in sözünün tam olarak bilimsel bir tez olmadığını da eklemek lazım: O dönemde (1990'lar sonu-2000 başı) bugünkü kadar detaylı nörogörüntüleme ve longitudinal çalışmalar yoktur. Gadamer'in sözleri muhtemelen kendi gözlemine ve klasik fizyoloji bilgisine dayanır. Dergide yer alan diğer ifadeler şöyledir: Zihni diri tutmanın en güçlü kanıtlanmış yolları şu kombinasyondur: Düzenli aerobik + direnç egzersizi + bilişsel uyarım (ezber, yeni dil öğrenme, enstrüman çalma, felsefi tartışma) + sosyal etkileşim + uyku + Akdeniz tipi beslenme. Kısaca: Gadamer'in gözlemi bugün daha da güçlü kanıtlarla destekleniyor. İkinci katta oturmak nedeniyle test ettiğim bir gerçektir: Merdiven çıkmak ileri yaşlarda yürümekten daha önemli bir fark yaratıyor. Eğer mümkünse asansör yerine merdiven tercih etmek, hem bacaklara hem beyne yapılabilecek en ucuz, en erişilebilir yatırımlardan biridir.

***


Tv ekranlarında ya da sosyal medyada her meslek grubunun kendi kategorik kelimelerini çeşnilendirerek cümlelerini tohumlandırdığı klişeler ve yoğun olarak dile getirdikleri bıktırıcı ezberler var.

***

Hermetik felsefenin en önemli metinlerinden biri olan Zümrüt Tabletler'de (Tabula Smaragdina / Emerald Tablet) yer alan özdeyişleri Latince ve Türkçeleri:

Zümrüt Tablet özdeyişleri (Latince / Türkçe): 1. Verum sine mendacio, certum, et verissimum. / Yalansız, kesin ve en gerçek. 2. Quod est inferius est sicut quod est superius, et quod est superius est sicut quod est inferius, ad perpetranda miracula rei unius. / Aşağıdaki yukarıdaki gibidir ve tersi, tek şeyin mucizeleri için. 3. Et sicut res omnes fuerunt ab uno, meditatione unius, sic omnes res natae ab hac una re, adaptatione. / Bütün şeyler birdendir, birin düşüncesiyle, hepsi bu tek şeyden doğmuştur, uyarlamayla. 4. Pater eius est Sol, mater eius est Luna. / Babası Güneş, annesi Ay. Bkz. Viki, Zümrüt Metinler

***



Jeffrey Epstein / Gabriella Rico Jimenez, 2019'da sadece elitlerin olduğu bir partiye katıldı ve gördükleri karşısında bir şekilde kaçmayı başardı. "İnsan eti yediler" diye bağırmaya başladı ancak çevredekiler onun deldirdiğini düşünüyordu. Gabriella, bu açıklamayı yaptıktan sonra kayboldu ve hâlâ bulunamadı. Gabriella, haklıydı. Cannibalism: Jeffrey Epstein'ın Little Saint James (nam-ı diğer Pedo Island veya "Orgy Island) adasında garip bir mavi-beyaz çizgili kubbe yapısı (temple) olduğu söyleniyor. Tapınağın anlaşılıyor ki Moloch'a çocuk kurban etme ile ilişkilendirilen eski Kenan tanrısının rituelleri gerçekleştiren mekanı ile bir benzerliği kurulmuş. Tröstler, insanların bağırsaklarındaki kurtlar gibi bir devletin içinde bulunan devletçiklere benzerler, diyen Thomas Hobbes 'un Leviathan'ında önemli bir yer tutar. Leviathan'ı alt başlığı "Din ve Dünya Devletinin İçeriği Biçimi ve Kudreti" dir. Hobbes/Leviathan s. 337 (yky) Putprest Yahudiler çocuklarını Molok putuna kurban ederlerdi. Krallar XXIII'de Yoşiya, Molok rahiplerini kendi sunaklarına gömer. Söndürülemez ateş fikrinin kaynağı Yahudilerin Hinon vadisindeki "Gehenna" adlı bölgedeki yerde sürekli ateş yakmalarıdır.

Jeffrey Epstein ile Alman MIT bilişsel bilimcisi Joscha Bache arasında 2016 yılında gerçekleşen bir e-posta yazışması var; bu yazışmada ikisi de sakin bir şekilde ırka dayalı zekâ, nöronlar gibi "kullanılmayan" insanları ayıklama, nüfus kontrolü olarak kitlesel ölüm ve faşizmin etkili bir yönetim sistemi olduğu konularını tartışıyorlar. Karl Marx, konu hakkında epey makale kaleme almıştır. Thomas Malthus, seyreltim teorisinde kaynakların geometrik oranda artan nüfusa yetmeyeceğini savunur; dengesizliğin savaşlar, kıtlıklar, salgınlarla kontrollü düzeltilebileceğini öne sürer. Jeffrey Epstein'ın kendi DNA'sını yayarak insan ırkını "iyileştirmek" ve transhümanist ideallerle gen havuzunu manipüle etmek yönündeki sapkın vizyonu Malthusçu dengelenmeyi pasif bir doğal süreçten aktif bir müdahaleye dönüştürmüştür. Kontrollu soykırımla elitist seçilim mekanizmalarının tarihsel trajedileri tekrar etme riski hep var olmuştur. Ne ki kapitalizmle Batı'yı eşleştirme çabası irrasyonel bir gayretkeşliktir. Her yerde okültist sapkınlıklar dışarıdan bakanların suratlarını buruşturacağı aynı edimleri, dünyanın çehresini belirleyen istisnaların sıradanlaştığı tek kopyadan üretilmiş benzer eylemleri sergiliyor.

Bkz. Gabriella Rico Jimenez'in ifşası:
https://youtu.be/qLkULjwBApM?si=jkcOEyPrABNAv0ST

***

Enis Batur, "Orhan Pamuk'un hiçbir işi özgün değil" diyor. (Alacakaranlıkta El Yordamı, s. 34) Polemikçiler: Kedi tırnaklılar, ayı pençeliler, timsah dişliler, köpekbalığı çeneliler, su aygırı ağızlılar, akrep zehirliler, kirpi oklular, boğa/gergedan boynuzlular, aslan yeleliler, eşek kulaklılar, zürafa boyunlular, deve hörgüçlüler, kartal kanatlılar, şahin gözlüler, ahtapot kollular, çekirge bacaklılar, fil ayaklılar, maymun elliler, panda yüzlüler, penguen ceketliler, yılan dilliler, sırtlan kahkahalılar, kaplumbağ kabuklular, akbaba gagalılar, papağan akıllılar, solucan gövdeliler (omurgasızlar) porsuk kuyruklular, kelebek ömürlüler, istakoz kıskaçlılar, yengeç yürüyüşlüler, fil hortumlular, devekuşu kafalılar, tahtakurusu antenliler, salyangoz kabuklular, tavuskuşu tüylüler,

***

İnsanın kusurlarının değişen deri dokusunun cildi onarması ya da yaraların kabuk bağlaması gibi kendini yenileme ve inşa etme sürecinde önemli avantajları vardır. Yapay Zeka modelleri kusursuz hafızaları nedeniyle sıklıkla mevcut kalıplara hapsolurken unutmanın, rehabilitasyon ve yaratıcı hikayecilik gibi yararları ortadadır. Unutma süreci beyinde bilgi yükünü hafifletir, travmatik anıları yumuşatır, duygusal iyileşmeyi hızlandırır; hafıza boşluklarını doldururken hayal gücünü tetikleyerek özgün anlatılar üretmemizi sağlar. Unutmasak biriktirdiğimiz acılar ve bunca ağırlıkla nasıl yaşardık diye insanın kendine sorması gerekir.

***

Taha Akyol, 6 Şubat 2026 tarihli Oksijen gazetesindeki yazısının başlığında "Marx Bir İktisatçıdır yazmış. Karl Marx iktisatçı değildir ama burjuva üretim ilişkilerinin ekonomisinin şifrelerini çözen ve para-meta-para (PMP) rejimini teşrih masasına yatıran kişidir. Haliyle "Kapital" bir iktisat kitabı değil burjuva ekonomisinin eleştirisidir; iktisat biliminin anatomisi ve otopsisidir. Kapital'in alt başlığı da zaten "Politik Ekonominin Eleştirisi"dir. Felsefenin Sefaleti'nde (s. 132 Sol, 137 Yordam) iktisatçıları, "burjuva sınıfının bilimsel temsilcileri" olarak tanımlar. Ekonominin burjuva bilimi olduğunu söyler. Kojin Karatani, Slavoj Zizek, Terry Eagleton gibi düşünürler onu "kültür eleştirmeni" olarak adlandırır.1841'de Jena Üniversitesi'ne verdiği "Demokritos ile Epikuros'un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark" başlıklı doktora tezininin kapağındaysa "Karl Heinrich Marx, Doctor philosophiae" (Felsefe Doktoru) yazar.

***

Dün ip atan bugün el uzatan Devlet Bahçeli'nin 2015 sonrası muhalefetten vazgeçip AKP ile ittifak kurmasının temel nedeni Erdoğan'ın PKK'ya karşı sertleşen politikasıydı. İlk defa Kasım 2025 tarihinde TBMM Grup Toplantısı sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada dile getirdiği Demirtaş'a yönelik çağrısı ise milliyetçi sertlikten pragmatik barışa geçişi yansıtır. Fasılalarla en son 3 Şubat 2026 tarihli TBMM Grup Toplasında sarfettiği benzer sözler CHP'nin yükselişini engellemek için Kürtlerle ittifakı genişletme hamlesidir. Demirel'in MC döneminde uyguladığı benzer politikaların yarattığı ironi, renkli efekt 1977'de yayımlanan Akbaba mizah dergisinde yer bulmuştur; görenler hatırlar.




Tarihe bakıp ecdad diyor, zihnine Arabın gölgesi düşüyor. Oysa beğenmediği uluslarla melez evliliklerden doğmuştur hanedan. Okusa hiçbir padişahın annesinin Ortadoğu coğrafyasından getirilmediğini görecektir. "Sırp Despotu Georg Vulkoviç (Osmanlıların Vulkoglusu) padişaha boyun eğerek kızı Mara'yı zevce olarak vermeyi kabul etti" diyen (s.105 ve s.135, 154, 166, vd.) Halil İnalcık, Fatih kitabında bir Sırp prensesi olan Fatih Sultan Mehemet Han'ın üvey annesi hakkında net bilgiler verir. Fatih 1432 doğumlu olduğuna göre din değiştirmediği ifade edilen Mara Hatun'un kaç yaşında anne olduğu ortadadır. Fesli şaklabanlar gibi diğer seçeneği kullanarak II. Murad'ın eşi Huma Hatun diyorsa da onun da Trabzon despotunun kızı olduğu gene aynı kaynakta yazılıdır. Saltanat sahiplerine yamanan kökene dair fantaziler yaşanmışlığa yabancılaşmanın ve eklemlenen tarih anlatısındaki sahtekarlığın en açık kanıtıdır.

Avrupa'nın çeperlerinden itibaren tüm toplumların bariz çelişkisi kapitalist üretim ilişkileriyle, feodal kültürel ilişkiler arasındadır. Bu eşik aşılmadan diğer çelişkileri aşmak zordur. Tüm uzlaşmazlıklar giderildikten sonra bile yaşamaya devam eden bu virütik yapı dirençlidir.

***

Liberal ekonomistler büyük marketlerin %1, 2 gibi marjlarla çalıştığını ve halk dostu olduklarını iddia ediyor. Sermaye kârın düşük olmasını sattığı ürüne attırdığı taklalarla dengeler; diğer anlamda sürümden kazanır. Karl Marx /Kapital s. 727, dipnot 250'de T. J. Dunning'den bir alıntı paylaşır: Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmamasından ya da çok az kâr halinden dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun aslan kesilir. %10 kârla her yerde çalışmaya razıdır; kesin bir %20 iştahını kabartır; %50 ile cesareti mutlaklaşır; %100 için tüm yasaları çiğner; %300 kârla sahibinin asılması pahasına olsa bile işlemeyeceği suç, almayacağı risk yoktur.

***

İnsan bazı konularda kuralı bilmese de doğruyu, insiyaki olarak bilir; bilemiyor.

***

İran'a karşı savaş tamtamlarını çalan Trump, dünyayı sürekli kendi ile meşgul ediyor. Şair Allen Ginsberg, 17 Ocak 1956'da "İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?" diye soruyordu. 7 Ocak 2026 tarihinde Minnesota, Minneapolis'te federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurları tarafından arabasının içinde vurularak öldürülen Renee Good'un ardından 24 Ocak 2026 sabahı federal ajanların tartakladığı 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti'nin infaz görüntüleri sosyal medyaya düştü. Epstein dosyası, Madoro'nun kaçırılması, Grönland, Kanada, Meksika, Filistin vd. Rakipler gibi müttefikler de dünyanın gidişatını değiştiren sıradışı görüntülere tepkisiz. Sıradan Amerikalının kafası ise çok karışık, işin tuhafı bu olağanüstü hal onlar için olağan bir durum. "İnsan eti yiyorlar" diye haykıran Gabriella Rico Jimenez o günden bugüne kayıp. Batman, Superman gibi dünyayı kurtaran yarı zamanlı kahramanların oyunlarına endekslenmiş merkezi kültür, ekrana düşen gerçek ile sürreal hakikatı tahrif eden simulasyonu ayırtetme becerisine sahip değil. Kötüyü temsil eden Ötekinin hayaleti, krizlerle yaşayan emperyal tahakkümün garantisi

***

Bir psikiyatrist on cümleden oluşan bir video çekmiş iddiası şu: Müslüman düşünürler gayba inandıkları için Yunan felsefecilerden daha üstündürler. Kastettiği Sokrates, Platon, Aristoteles'le ile İbn Arabi, El Kindi, Frabi, Abdülkadir Geylani, İbn Sina, El Cezairi, İbn Miskeveyh, İbn Tufeyll, İbn Rüşd vd. kıyaslaması ise Böyle bir üstünlük anlayışındaki cendereye alınmış, çevresi daraltılmıştır. Rekabetçi bakışı bir yana bıraktığımızda bile aradaki yüzlerce yılla mesele kendi başına anakroniktir.

***

Ksenophon: ( ... ) Apollon'un göstediği yerden tanrıça için bir arazi satın aldı. Arazinin ortasından Selinous adlı bir nehir akıyordu. Ephesos'ta da Artemis Tapınağı'nın yakınlarından Selinous diye bir nehir geçer. Her iki nehirde de balık ve midyeler vardır. Anabasis 5. Kitap, 3. 8 - Oğuz Yarlıgaş çevirisi (s. 373) Kabalcı. Bir diğer çeviri için bkz. İskultur, Ari Çokona (s. 146)

***

Küba'nın ABD'nin 4000 dolarlık çeklerini bozdurmayı reddetmesi, Guantanamo Körfezi'ndeki ABD deniz üssüyle ilgili uzun yıllardır devam eden sembolik bir protesto eylemidir. ABD, 1903'te Küba ile yaptığı bir anlaşmayla, (Platt Değişikliği sonrası zorla kabul ettirilen bir kira sözleşmesiyle) Guantanamo Körfezi'ni süresiz olarak kiralamış ve bunun karşılığında yılda yaklaşık 4.085 dolar (bugün yaklaşık 4.000-4.500 dolar arası) kira ödemeyi taahhüt etmiştir. Bu ödeme her yıl ABD Hazine Bakanlığı tarafından Küba hükümetine çek olarak gönderilir. 1959 Küba Devrimi'nden sonra Fidel Castro liderliğindeki hükümet, bu anlaşmayı "hukuka aykırı ve zorla dayatılmış" olarak kabul ettiği için ödemeleri kabul etmeyi reddetmiştir. Çekleri bozdurmamak, üssün ABD tarafından "işgal" altında tutulduğunu ve anlaşmanın meşru olmadığını simgeleyen bir jesttir.

***

İyi okur, yazar olmak alzheimera, demansa çare olsa Friedrich Nietzsche, Emmanuel Levinas, Gabriel García Márquez, Willard Van Orman Quine, P.D. James, Iris Murdoch bu hastalığa yakalanmazlardı. Yönetmen Çağan Irmak'ın 2014'te vizyona giren "Unutursam Fısılda" konuyla ilgili bir filmdir. Türkiye'de Yalçın Küçük, Fethi Naci, Mümtaz soysal, Hikmet Çetinkaya ise en bilinen örnekler; başka var mı bilmiyorum.

***

Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 228-229 "Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yarattıklarından önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez."

***

Sözlüklerde en donanımlı uzmanları bile tökezletecek kuralsızlıklara şahidizdir. Örn. Atatürkçü → Atatürkçülerin (kesme yok) Ama Atatürk’ün → Atatürk’ün düşüncesine (kesme var) veya karadut, beyaz dut ya da dereotu, semizotu bitişik, güzelavrat otu ayrı. Yine öncesinde ima var, 1985 sonrasında kural olarak İstanbul Üniversitesi'nde, Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde değil İstanbul Üniversitesinden, Ankara Büyükşehir Belediyesinden, yazılıyor. Bkz. 1985 Prof. Dr. Hasan Eren başkanlığında hazırlanan TDK İmlâ Kılavuzu.

***

Masumiyet haresini başının üzerine kondurduğumuz "kitle", bizatihi dersler çıkartılması gereken tüm acıların ilk elden sorumlusudur.

Türkiye’de 2002 yılından bu yana siyasal alanı belirleyen iktidar yapısı, öncelikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) etrafında şekillenmiştir. Yirmi yılı aşkın süreklilik gösteren bu iktidar deneyimi yalnızca seçim kazanma kapasitesiyle ya da kurumsal dönüşümlerle açıklanamaz; daha derin bir analiz için ideolojik, kültürel ve toplumsal rıza üretim süreçlerine odaklanmak gerekir. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı Türkiye’deki güncel rejimin karakterini anlamada güçlü bir teorik araçtır. Modern devlet yalnızca zor aygıtlarının (ordu, polis, yargı) işleyişiyle değil aynı zamanda sivil toplum alanında rıza üretimiyle varlığını sürdürür. Hegemonya, egemen bir toplumsal bloğun kendi dünya görüşünü toplumun geniş kesimleri açısından doğal ve kaçınılmaz hale getirmesiyle kurulur. Bu nedenle uzun süreli bir iktidarın başarısı sadece siyasal toplum üzerinde denetim kurmasında değil sivil toplum alanında kültürel ve ideolojik üstünlük sağlamasında yatar. Kültürel iktidarı alamadıklarını defaatle dile getirseler de Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkan yeni siyasal düzen ancak tam da bu çerçevede okunabilir. AK Parti’nin yükselişi ekonomik kriz sonrası dönemde yeni bir tarihsel blokun inşasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Anadolu sermayesinin yükselen fraksiyonları, muhafazakâr orta sınıflar, kentleşme sürecindeki alt sınıflar ve devlet içindeki milliyetçi unsurlar arasında kurulan koalisyon ekonomik kalkınma söylemi ile kültürel muhafazakârlığın sentezine dayalı bir hegemonik çerçeve üretmiştir. 2002–2013 döneminde görece yüksek büyüme oranları, altyapı yatırımları ve sosyal yardım ağlarının genişlemesi iktidarın maddi meşruiyet zeminini güçlendirmiştir. Bu ekonomik performans, kültürel alanla birleşerek muhafazakâr kimliğin merkezileşmesini sağlamış, daha önce periferide konumlanan toplumsal kesimler siyasal merkeze taşınmıştır. Bu süreçte sivil toplum alanında belirgin yeniden derlenmiş ve sehven bazı dönüşümler yaşanmıştır. Medya mülkiyet yapısındaki değişimler, eğitim müfredatındaki düzenlemeler, dini kurumların kamusal görünürlüğünün artışı ve tarih anlatısında Osmanlı referanslarının güçlenmesi, hegemonik projenin kültürel boyutunu oluşturmuştur. İktidar kendisini eski vesayetçi elitlere karşı halkın temsilcisi olarak konumlandırarak karşı-hegemonik bir söylem üzerinden hegemonya kurmuştur. Gramsci’nin kavramlarıyla ifade edilecek olursa, bu dönemde egemen blok yalnızca siyasal iktidarı değil ortak aklı da tedricen yeniden şekillendirmiştir. Ancak hegemonik yapı statik değildir; ekonomik ve siyasal krizler ve ittifaklar hegemonya dengesini de dönüştürmüştür. 2010’lu yılların ortalarından itibaren ekonomik dalgalanmalar, enflasyon, gelir dağılımı sorunları ve dış politika gerilimleri rıza üretim kapasitesini zorlamıştır. 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme erkinin merkezileşmesini artırmış ve güç yoğunlaşmasını kurumsal hale getirmiştir. Bu bağlamda literatürde rekabetçi otoriterlik ya da illiberal demokrasi olarak tanımlanan modellerle benzerlikler kurulmaktadır. Seçimlerin varlığını sürdürmesi çok partili sistemin devamı ve açık bir biyolojik ırk ideolojisinin bulunmaması Türkiye’deki rejimi klasik Avrupa faşizmlerinden ayırmaktadır. Bununla birlikte lider merkeziliğinin güçlenmesi, medya alanındaki yoğunlaşma ve muhalefetin siyasal alanının daralması, liberal demokratik normlardan uzaklaşma yönünde işaretler sunmaktadır. Gramsci’nin organik kriz kavramı burada açıklayıcıdır. Hegemonik blokun maddi ve ideolojik kapasitesi zayıfladığında, zor aygıtlarının ağırlığı artabilir ve siyasal söylem güvenlik ve milliyetçilik eksenine kayabilir. Son yıllarda siyasal dilde gözlenen sertleşme ve kutuplaşma, hegemonik dengenin rıza ve zor arasında yeniden ayarlandığını düşündürmektedir. Bununla birlikte seçimlerin düzenli biçimde yapılması ve muhalefetin belirli ölçülerde siyasal varlığını sürdürebilmesi, Türkiye’deki rejimin totaliter bir formdan ziyade çoğulcu alanı daralmış bir başkanlık sistemi olarak değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. Sonuç olarak Türkiye’de yirmi yılı aşan iktidar deneyimi yalnızca kurumsal güç yoğunlaşmasıyla değil aynı zamanda geniş bir toplumsal koalisyonun kültürel ve ekonomik beklentilerini karşılayabilme kapasitesiyle açıklanabilir. Gramsciyen perspektif bu sürecin hem rıza hem de zor boyutlarını birlikte düşünmeyi mümkün kılar. Türkiye’deki güncel rejimin geleceği hegemonik bloğun ekonomik performans, kültürel üstünlük ve siyasal meşruiyet arasındaki dengeyi sürdürebilme yeteneğine bağlı görünmektedir. Rıza üretiminin zayıflaması durumunda zor aygıtlarının ağırlığının artması olasılığı, rejimin karakterini daha belirgin biçimde otoriterleştirebilir; ancak rızanın yeniden tahkimi farklı bir dönüşüm ihtimalini de içinde barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye örneği, çağdaş siyaset sosyolojisi açısından hegemonya, popülizm ve otoriterleşme tartışmalarının kesişiminde yer alan dinamik bir laboratuvar niteliği taşır.

***

Yol kısaldıkça insan daha çok dönüp arkasına bakıyor, sanki. Hayatın büyük bölümü arkada, azı önümüzdedir. Yol kısaldıkça biriktirilen anılar artar, siyah beyaz fotograflar renklenir, dostlar, düşmanlar çoğalır.

***

Etik ile ahlak arasındaki temel fark, kavramsal köken ve uygulama düzlemindedir. Etik, felsefi bir disiplin olarak doğruyla yanlışın evrensel ilkelerini, ahlaki yargıların temellerini ve rasyonel gerekçelendirmelerini diyalektik ve sistematik bir disiplinle sorgular; iyinin ne olduğu, neden belirli eylemlerin doğru sayıldığı üzerine teorik bir sorgulamadır. Ahlaksa bu etik değerlerin toplum, kültür, din, gelenek tarafından somutlaştırılmış, günlük hayatta uygulanabilir hale getirilmiş halidir; fiilen benimsenen norm, kural, değerler bütünüdür. Kısaca etik, düşünme ve sorgulama odaklı felsefi bir çabadır; ahlak ise bu düşüncenin tarihsel ve sosyal bağlamda uyarlanmış, içselleştirilmiş pratik biçimidir.

Not/ ek olarak ahlakın etikten bağımsız olarak da var olabileceğini, örneğin geleneksel toplumlarda felsefi temellendirme olmadan işleyen ahlaki sistemler olduğunu vurgulamak gerekir.

***

Darwin "Hayatta kalma konusundaki önemli unsur ne zeka ne güçtür; uyumdur" diyor. Gücün, sadece doğaya değil içinde bulunduğu şartlara uyum sağlama gücü olduğu zaten cümlede barizdir.

***

Mutlak artı değer, emeğin sermayeyle girdiği ilişkideki mücbir nedenin maddi ifadesiyse, sanayi rejiminin eşitlikçi dağılımıyla meşrulaştırılan artı değer üretimi de, proleterin her koşulda sömürüsü ve merkeziyetçi yapıya gerçek tabiyetinin net ifadesidir.

***

Aptallık, insanlığın en büyük suçu "budalalık" ise bu durumun sonucu ve en ağır cezasıdır. Bu iki kavram, birbirine zincirlenmiş bir döngüde, insanın kendi zihninin tuzağına düşmesinin hikâyesini anlatır. Aptallık, düşünmeden hareket etmek, apaçık olan gerçeği görmezden gelmek, yahut bencilliğin serin gölgesinde kaybolmaktır; budalalık ise bu hatanın bedelini çoğu zaman farkında bile olmadan kendi elleriyle ödemektir. Ne bir mahkeme ne de bir yargıç gerekir; çünkü bu suçun cezası insanın kendi aymazlığında saklıdır.

***

Üslup öncelikle bir dil sorunudur. Dil toplumsal bir göstergedir; tümeldir, değerleri verilidir, önceden kararlaştırılmıştır, ortak mutabakat gerektirir. Gramerle arasındaki fark biri toplumu kucaklarken diğeri separatör işlevi görür. İnsanlar aynı ressamlar gibi sesleri ve üsluplarıyla ayrışırlar. Söz tekildir, anbean çatılan bir yapıdır, bireysel bir işarettir. Edebiyat da olduğu gibi farklı, kanon dışı ressamlar vardır; ancak görsel üretimlerle düşüncenin içeriği arasında doğrudan bir ilgi olamadığını gösteren onlarca örnek de mevcuttur. Dil, öteki insanlar için var olduğu gibi benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir, yalnızca başka insanlarla temas kurma ihtiyacı ve zorunluluğundan doğar. Açıktır ki her bireye göre ait olduğu dili ancak bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendi dili olarak algılar. Dilin tek bir bireyin ürünü olduğunun düşünülmesi saçmalıktır.

***

Yahşi Baraz'a yakışan bir gösteri yurdu diyebileceğim -1985- 1988 yılları arasında Hasan Bülent Kahraman'ın editörü olduğu- Kalın dergisinin finansörü olduğunu duyduğumu söylediğimde reddetmiştir, inanmadım.

***

Yazar dünyaya paralel bir evren yaratır. Romanda, hikayede her şey birbirine bağlı ve nedenlidir, hayattaysa anlam, nedensiz ve birbirinden kopuktur. Edebiyatın ontolojik yapısı, metinsel bir inşa olarak, gerçekliğin kaotik ve nedensellikten yoksun dokusuna karşıt bir düzen sunar. Yazar ise romanda veya hikâyede bir paralel evren kurar, olaylar arasında sıkı bir nedensellik bağı kurarak her unsuru anlamlı bir bütünün parçası haline getirir. Gerçek hayatta anlam, rastlantısal ve parçalıdır; olaylar birbirinden kopuk, nedensellik zincirleri belirsizdir. Bu ayrım edebiyatın temel işlevini belirler: Metin, varoluşun amorfluğunu estetik bir forma dönüştürerek, okuyucuyu labirentvari bir yapı içinde anlam üretmeye davet eder. Literal bir bakışla, edebiyatın "ne'liği", dilsel bir mimari olarak tanımlanabilir. Aristoteles'in Poetikasında vurguladığı gibi, mimesis (taklit) ilkesi, gerçekliği yansıtmakla kalmaz, onu idealize eder; trajedi veya epik, tesadüfleri nedensel bir zorunluluğa indirger. Modern edebiyat teorisinde, örneğin Umberto Eco'nun Açık Yapıtında, metin bir labirent olarak ele alınır: Okuyucu, yazarın kurduğu bağlantıları izleyerek, metnin içsel tutarlılığını keşfeder. Bu durum romandaki "her şeyin birbirine bağlı" olması kompozisyonuyla örtüşür; karakterlerin motivasyonları, olayların sırası ve temaların iç içe geçmesi bir kozmik düzen simülasyonu yaratır. Buna karşın, gerçek hayatta anlamın "nedensiz ve kopuk" oluşu, postyapısalcı düşüncede Derrida'nın différance kavramıyla yankılanır: "Anlam sürekli ertelenir, sabitlenmez, bağlamlar arasında kayar." Akademik bağlamda bu ikilik, edebiyatın epistemolojik rolünü aydınlatır. Roman, hayatın fragmanlarını birleştirerek, bir tür hermeneutik araç olur; okuyucu, metnin nedensel ağında kendi deneyimlerini yorumlar. Yazma süreci emek yoğun bir yapılandırmadır: Yazar, hayatın çatlaklarını (şiddet, hastalık) estetize etmeden, nedensel zincirlere dönüştüremez, bunu istese de yapamaz. Ancak edebiyatın terapötik boyutunu vurgular; hayattaki kopukluk, metinde bütünleşerek, okuyucuya yargı dolu bir bakış sağlar. Sonuçta, edebiyatın ne'liği, gerçekliğin tıpkısı ve aynası değil onun alternatif bir yorumu olarak belirir: Paralel evren nedensizliği nedenle, kopukluğu bağla dönüştürür. Okurun soluğunu kesen, takipçilerini tıknefes bırakan metinler sadeleştirilmelidir. Editörün işlevi kitapta ortaya çıkar ancak bugün editsiz, denetimsiz, emrivaki olarak okurun önüne düşen, istemsiz kasılmalara neden olan sosyal medya gibi bir mecra var. Entelektüel katkılar biraz kısa ve anlaşılır olmalıdır. zira burada mesele artık katmanlı bir estetik yaratmak değil, bir anlık keskin bir bıçak darbesiyle zihni uyandırmaktır. Yoğunluk uzun cümlelerin yığılmasında değil, tek bir vuruşta saklı kalan hakikatin çıplaklığındadır. Ekranda okur kaydırırken duracaksa, o duruşu hak edecek kadar yalın ve acımasız yazmalıdır. Sosyal medyada paylaşılan cümle sonsuz akışta bir toz zerresi gibi silinip gider. Derinlik, kısalıkta gizlenir bugün: fazla kelime, fazla nefes, fazla zaman ister, mecra ise hiçbirini bağışlamaz. Bu yüzden entelektüel müdahale bir hançer gibi kısa ve tam isabetli olmalı, kurgu bir saat zembereği gibi kusursuz işlemelidir.

***

Emin Çetin Girgin, İstanbul'da doğdu.1979 yılında üniversiteyi bitirdi. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazdı. Babıali'deki çeşitli basın kuruluşlarının kadrolarında yer aldı. 1980'le başlayan "dergiler" döneminde Gösteri, Kalın, Yazko gibi yayınlarda, gazete ve medya organlarında kültür eleştirisi, felsefe yazıları okurlarla buluştu. Yazışma adresi: cagdaskulturelestirisi@gmail.com

2 Ocak 2026 Cuma

Not Defteri / Ocak 2026

 





Burjuvazi, rıza üretemediği yerde zoru devreye sokar.


24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye'nin ekonomik yapısında köklü bir dönüşümü temsil eder: İthal ikameci sanayileşmeden ihracata dayalı neoliberal bir modele geçilir. Kararlar, Süleyman Demirel hükümeti ve Turgut Özal'ın mimarlığında, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi emperyalist finans kurumlarının dayatmalarıyla hayata geçirilir. Reformlar kapitalizmin birikimi krizini emekçi sınıflar aleyhine çözme stratejisidir. Askeri darbeyle pekiştirilen otoriter rejim sermayenin hegemonyasını güçlendiren bir araçtır. Neoliberal dönüşümler, kapitalist sistemin iç çelişkilerini (aşırı birikim, düşen kâr oranları) dışa vurur emek-sermaye çatışmasını finans kapital lehine şiddetlendirir. 1970'lerin sonundaki stagflasyon krizi –yüksek enflasyon ve işsizlik bir arada– küresel kapitalizmin tezahürüdür. Türkiye'de ithal ikameci modelin tükenmesiyle birlikte dış borçlar, döviz kıtlığı ve kapasite kullanım oranlarının düşüşü gibi sorunlar patlak verir. 12 Eylül 1980 darbesi sosyo ekonomik birikimin kaotik krizidir. Yerli burjuvazi, emekçi sınıfların kazanımlarını (sendikal haklar, ücret artışları) tehdit olarak görür ve neoliberal reçeteye sarılır. Kararlar, TL'nin %50 devalüasyonu, faizlerin serbest bırakılması, özelleştirmeler ve tarım sübvansiyonlarının kaldırılmasıyla emekçilerin alım gücünü eritir, ihracata dayalı sanayileşme teşvik edilir. Ne var ki bu "ihracat odaklı büyüme" efsanesi düşük ücretli emek sömürüsüne dayalı bir bağımlılık yaratmıştır: Türkiye ucuz işgücü cenneti haline gelerek küresel değer zincirlerinin en alt konumundaki yerini alır. Bilirler ki 12 Eylül 1980 darbesi reformlarının "başarısı" için vazgeçilmezdir. "Netekim" Kenan Evren, "askeri rejim olmadan bu politikalar fiyasko olurdu" demiştir. Emek hareketini bastırmak için sendikalar yasaklanır, grevler engellenir, binlerce emekçi ve aydın tutuklanır. Bu ahval ve şerait içindeki neoliberal geçiş dönemi "generallerin ekonomisi" olarak adlandırılır. Darbe sonrası dönemde ücretler reel olarak %30-40 düşerken, sermaye birikimi hızlanır ancak bu büyüme eşitsizliği derinleştirir. Özelleştirmeler –örneğin şeker fabrikalarının satışı– kamusal varlıkları sermayeye peşkeş çekilir, işsizlik artar, kırsal yoksulluk körüklenir. Banka ve banker iflasları, kronik enflasyon emekçileri vurur. Değer teorisi açısından bu reformlar kapitalizmin organik bileşimini artırarak (sermaye yoğunlaşması), emek gücünün değerini düşürür. Sömürü oranıyla birlikte sınıf çatışmaları artar. Sonuç olarak 24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye'yi emperyalist bağımlılığa, sendikal kazanımların rafa kaldırılmıştır. Sömürüye, adaletsiz yargı erkine, demokratik kurumların kapatılmasıyla uluslarası insani yaşam endeksi ve yurttaş haklarındaki gerilemeye mahkûm eden bir kırılma eşiğidir.


12 Eylül 1980 sabahı darbe gerçekleştiğinde, CIA’nin Türkiye Masası İstasyon Şefi (Ankara’daki CIA istasyon şefi) Paul Henze, darbe haberini alır almaz Washington’a haber verir. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter (1977-1981 arası) Türkiye’de neler olduğu sorduğunda, Paul Henze şu cevabı verir: Bizim çocuklar başardı ya da "Bizim çocuklar darbe yaptı" (İngilizce kaynaklarda genellikle "Our boys have done it" şeklinde geçer). Bu ifade, ABD’nin darbecileri kendi çocukları gibi gördüğünü, darbenin kendileri için olumlu bir gelişme olduğunu ve girişimden önceden haberdar olduklarını ima eder.


Tahsin Şahinkaya ve rüşvet iddiaları, özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından gündeme gelen en çok tartışılan konulardan biridir. Şahinkaya, darbenin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Milli Güvenlik Konseyi üyesidir, 2015 yılında afişe olmasına rağmen mal varlığı araştırılmadan, yargılanmadan vefat eder. İddialar, ABD'li silah şirketlerinin (özellikle Lockheed Martin ve General Dynamics) Türkiye'ye F-16 savaş uçaklarını satarken rüşvet verdiği yönünde yoğunlaşmıştır. 1976'dan itibaren benzer skandallar (Northrop, Lockheed) ABD'de patlak verir; şirketler birçok ülkede rüşvet verdiklerini kabul ederler. 1983'te Türkiye, F-16'ların alımı için General Dynamics ile anlaşma yapar (dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Şahinkaya süreci yönetmektedir). 1986'da Lockheed General Dynamics'in eski Başkan Yardımcısı Takis Veliotis, ABD'de ifade verirken Türkiye'ye 23 milyon dolar rüşvet verildiğini açıklar. İddiaya göre bu para "forslu kişilere" (güçlü konumdaki yetkililere) dağıtılmıştır. Dönemin basınında (Milliyet, Cumhuriyet vb.) ve Meclis'te bu rüşvetin Şahinkaya'ya gittiği iddia edilir. 2010'da Habertürk'e verdiği röportajda: Rüşvet alan değil "Rüşvet aldı diyen şerefsizdir" der. Mal varlığının şeffaf olduğunu, hiçbir kararın şahsi olmadığını savunur, hakkındaki iddiaları "entrika" olarak niteledirir. Meclis'te defalarca araştırma önergesi verilmesine rağmen Anayasa'nın geçici 15. maddesi nedeniyle (darbecilerin yargılanamayacağı hükmü) soruşturma açılamaz. 2010 referandumuyla bu madde kaldırılır ama rüşvet dosyası ayrı bir tahkikat komisyonuna dönüşmez. 12 Eylül davasında (2012-2015) Şahinkaya sadece darbe suçu nedeniyle yargılanır, rüşvet iddiaları dava kapsamına alınmaz. Defaatla gündeme gelmesine karşın 12 Eylül generali ölümüne kadar tüm iddiaları reddeder, konu sürüncemede ve gölgede kalır.


Şiddetin meşrulaştığı, darbenin kıran gibi geçtiği, işkencelerin, gözaltında ölümlerin sıradanlaştığı, karanlığın her eve çöktüğü ülkede rejimin hafifletici sebepleri burjuvazinin bahanesidir.



12 Eylül 1980 askeri darbesinin (Milli Güvenlik Konseyi cuntası) dönemindeki rüşvet dışında başlıca günahları ve insan hakları ihlalleri maddeler halinde şöyle sıralanabilir:

Demokrasinin tamamen ortadan kaldırılması:
TBMM feshedilir siyasi partiler kapatılır, hükümet görevden alınır,1961 Anayasası yürürlükten kaldırılır. Siyasi faaliyetler yasaklanır, sendikalar ve dernekler kapatılır. Gözaltına alınan yüz binlerce kişiye ağır işkenceler yapılır. Diyarbakır, Mamak, Metris, Sağmalcılar gibi cezaevleri işkence merkezlerine dönüştürülür. İşkence sonucu 171 kişi öldürülür, toplamda yaklaşık 300 kişi hayatını kaybeder. Keyfi ve kitlesel gözaltılar bir dağ gibi yükselir. 650 bin kişi gözaltına alınır, bunların büyük çoğunluğu ağır işkenceye maruz kalır. Gözaltı süreleri 90 güne kadar uzatılır. Yargısız infazlar ve idamlar: 50 kişi idam edilir (15 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 24 adi suçlu, 1 ASALA militanı). 517 kişiye idam cezası verilir, 259 idam dosyası onaylanır. Özellikle 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamı büyük tepki çeker. Siyasi mahkumlara yönelik baskı ve yargılamalar: 230 bin kişi yargılanır, (71 bin kişi TCK 141, 142 ve 163. maddelerden vb. yargılanır. 98 bin kişi örgüt üyeliği suçlamasıyla karşı karşıya kalır. Kitlesel fişlemeler ve toplumun baskı altına alınır:1 milyon 683 bin kişi (komünist, Alevi, Kürt vb. gerekçelerle) fişlenir. Basın sansürlenir, gazeteciler tutuklanır, düşünce özgürlüğü kısıtlanır, yayınlar yasaklanır. Toplumun büyük bölümü korku ve baskı ortamında yaşar. Sendikalar kapatılır, grevler engellenir, etnik diller yasaklanır, işçi hakları ciddi şekilde ihlal edilir. Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara ağır işkenceler uygulanır. 1982 Anayasası ile otoriter düzen kalıcı hale getirilir, birçok temel hak yok sayılır. Toplumsal travma ve uzun vadeli antidemokratik miras sürmektedir.

Kenan Evren cuntasının hüküm sürdüğü bu dönem, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları tarihinde kara bir leke olarak kabul edilir. Bu ihlaller, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından da ağır şekilde kınanmış ve insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde nitelendirilmiştir.


***


Bergamalı Aristonikos'un hikayesi adil toplum idallerinin -Platon/Devlet sonrası- ilk kaynaklarındandır. Campanella'nın Güneş Ülkesi, Thomas More'un Ütopya'sı, Francis Bacon'ın Atlantis'i, Charles Fourier'nin Falanster'i, Etienne Cabet'nin Icarie'ye Yolculuk anlatısı Marx'ın komünist toplum önermeleri hep aynı eşitlikçi hattı takip ederler


***


Kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizmdir diyen Lenin, para döngüsünün serbest rekabet eşiğini geçip tekelci (monopolistik) aşamaya ulaşmasını kapitalizmin zirvesi olarak tanımlar ve kabuk değişimine neden olan bu dönüşüme "emperyalizm "adını verir. Ne ki sermaye transferiyle birlikte bir paket olarak gelen alışıldık tarihsel sömürgeleştirme politikalarını gittiği azgelişmiş ülkelere köprülemeyen Çin'in Afrika'daki varlığı emperyalizmin değil sermaye ihraç eden kapitalizmin para-meta-para (pmp) olarak ifade edilen kendi olağan döngüsünü reflekte eder.


***


Distopyaların ilki olmasa da en meşhuru Aldous Huxley’in 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya" romanıdır. Onunla en çok kıyaslanan da bir başka distopik başyapıt olan George Orwell’in 1949’da yayımlanan romanı 1984’tür. George Orwell, kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi.


***






Enver Sedat'ın (Muhammed Enver Sedat / Anwar Sadat) isminin Enver kısmı, tıpkı Enver Hoca'da olduğu gibi Enver Paşa'dan (İsmail Enver Paşa) alınmıştır. Babası Muhammed Muhammed es-Sedat, 1918 yılında oğlu doğduğunda (Jön Türk Devrimi ve Balkan Savaşları döneminin hemen sonrası), Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemki topraklarında ve Arap dünyasında birçok kişi tarafından "Özgürlük Kahramanı" olarak görülen Enver Paşa'ya hayranlık duyuyordu. Bu hayranlık nedeniyle çocuğuna Enver adını verdi. Geçen yüzyılda birçok lider adını onun aziz hatırasından almıştır. Bir gece Çankaya'daki akşam sofrasının müdavimlerinden biri Çegan Tepesi'ndeki ölüm haberi ulaştığında Enver Paşa'yı eleştirmeye başlar: Devleti Birinci Dünya Savaşı'na soktu, Sarıkamış'ta binlerce askerin donmasına yol açtı, der. Mustafa Kemal konuşmasını keserek, "Enver bir güneş gibi doğmuş, bir gurûb ihtişamıyla batmıştır; arasını tarihe bırakalım" diye cevap verir.


***


Saddam Hüseyin'i iktidardan düştükten 9 ay sonra Nisan 2003'te Tikrit yakınlarındaki Ad-Dawr kasabasında yakalandığı küçük yer altı sığınağından simsiyah saçlar ve sakallarla çıkarmışlardı. Ebu Garip hapishanesinde paylaşılan fotoğraflar işgalcilerin vahşetinin delilidir. 5 yıllık işgalin ardından Iraklı Muntazar el-Zeydi, 14 Aralık 2008'de gerçekleştirilen basın toplantısında dönemin ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabı fırlattı. Popüler savunma silahının orijinali "Baydan Kundura" markalıdır ve Türk imalatıdır. Materyalin güvenlik güçleri tarafından direniş sembolüne dönüşme ihtimalinin önünü kesmek için olay yerinde imha edildiği söylenmiştir. Bugün sergilenen ise aynı simülasyon gibi gerçeği olmayan bir kopyadır. Çağdaş Sanat çoğu zaman dadacıların kağıt üstündeki manifestolarına can veren protest bir hakikat platformudur.





Amerika Birleşik Devletleri eski başkan yardımcısı Kamala Harris, 1970'lerdeki Görevimiz Tehlike (Mission Impossible) dizisini hatırlatan bir operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılmasını sorguluyor ve "Bu eylem uyuşturucu veya demokrasiyle değil Donald Trump'ın gözüne kestirdiği bir ülkenin doğal kaynaklarına çökmekle ve bölgede güçlü adam rolü oynama arzusuyla ilgilidir" diyor. İkisi de berbat işler yaptılar, amenna; ancak Trump dostlarının, Amerikan muhiplerinin ve liberallerin yaptığı gibi Maduro'yu uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla lanetlemek, tıpkı George W. Bush döneminde Saddam Hüseyin'i kitle imha silahlarına sahip olmakla suçlamak gibi ABD'nin emperyal amaçlarını meşrulaştıran bir saldırı senaryosudur. Amerika Birleşik Devletleri'nin giderek meşru hale gelen doğal kaynakların dağılımı ve paylaşımı konusunda sergilediği haydutvari hegemonik ve agresif yaklaşım, bölgesel düzeyde ve küresel ölçekte çatışmalara zemin hazırlayabilecek nitelikte olup bu durum Türkiye açısından da varoluşsal tehditler doğurabilecek potansiyel stratejik sonuçlar içermektedir. Yüzylın ikinci çeyreğinin ilk günlerinde ABD emperyalizmi, haydutluk ideolojisini resmi bir söylem olarak teoride ve pratikte deklare etti.

İkisi de berbat adamlardır, amenna. Ancak Nikolai Maduro'yu uyuşturucu kaçakçılığı yapmakla lanetlemek, tıpkı George W. Bush döneminde Saddam Hüseyin'i kitle imha silahlarına sahip olmakla suçlamak gibi ABD'nin emperyal amaçlarını meşrulaştıran bir saldırı senaryosudur.


Latin Amerika'nın devrimci geleneğinın en bilinen temsilcilerini hatırlayalım: Simón Bolívar, Ernesto Guevara, José Martí, Pablo Neruda, Salvador Allende, Carlos Marighella, Fidel Castro, Miguel Hidalgo, Emiliano Zapata, Augusto César, Pancho Villa, José María Morelos, Eva Perón, Hugo Chávez vd.


Donald Trump, 3 Ocak 2026'da "Absolute Resolve" adını verdikleri Maduro operasyonu sonrasında Florida'daki Mar-a-Lago malikanesinde, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ile birlikte düzenlediği resmi basın toplantısında operasyonu "Amerikan askeri tarihinin en etkili gösterilerinden biri" olarak tanımladı ve ​"Hiçbir kayıp vermedik" dedi (no loss of U.S. life) Aynı gün Fox & Friends Weekend'deki diğer sabah röportajında "Sadece zaferlerimiz var, hiç kaybımız yok" (You've had only victories, you've had no losses) diyordu. Ertesi gün 32 Özel Kuvvetler (Delta Force) personelinin öldüğünü resmi kaynaklar açıkladı. At hırsızlarının kurduğu ülke gangster öyküleriyle yakın tarihini yazmıştır. ABD'nin haydutluk faaliyetlerini yürüttüğü Venezuela dışında, Kuzey Kore, Kanada, Somali, Irak gibi daha birçok çökme teşebbüslerine sahne olan ülkeler, sicilini sergilediģi misallar ve karşısında direnen halklar vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nin Vietnam'daki yenilgisi ve Afganistan'dan çekilmesi, işgale karşı protesto eden insiyaifler, vicdan sahibi kitlelerle birlikte saldırganlığa karşı koyan dengeleyici küresel güçlerin varlığından ve farklı yönlere hareket eden karşıt vektörlerin bir araya gelmesinden kaynaklanmıştır. Eğer Trump bugün eşkıyalık ideolojisini hayata geçirebiliyorsa, bu durum, bölgedeki ve dünyadaki işbirlikçilerinin saldırganlık ve silahlanma politikalarının ve çok kutuplu dünya fikrini reddeden ticari ve siyasi müttefiklerinin çalışmalarının sonucudur.




İran İslam Cumhuriyeti'nin tarihindeki en büyük katliam bu hafta içinde gerçekleştirildi. Maduro'yu Venezuela'dan alan Delta Force 'un 6 Şubat 1979'da Ayetullah Humeyni'yi ABD helikopterleriyle Tahran'a bırakılmasının ardından vinçlerle yapılan bireysel ve meydanlardaki kitlesel infazlar meşruiyet kazandı. Son raporlanan kadın ölümleri şöyledir: Atefeh Sahaaleh, 15 Ağustos 2004, Reyhane Cebbari 19 Ekim 2014, Mehsa Amini 16 Eylül 2022, Nika Shakarami 20 Eylül 2022, Hadis Najafi 21 Eylül 2022, Sarina Esmailzadeh 23 Eylül 2022, Zahra Seddiqi Hamedani ve Elham Choubdar, 5 Eylül 2022 tarihlerinde öldürüldüler. İdam Sayıları: Amnesty International’a göre, 2022-2023 arasında 11 kişi (bunların bir kısmı kadın) protestolarla bağlantılı olarak idam edildi. Ancak, tüm isimler kamuoyuyla paylaşılmadı. Kitlesel protestolardan önce en son bilinen kadın ölümü 16 Eylül 2025'te aile içi şiddet mağduru 52 yaşındaki Zahra Fotouhi'dir. Raporlanan kayıtlara göre İran'da 2025 yılında en az 35 kadın idam edildi. Bugün tüm infazların toplam sayısını aşan rakamlara ulaşıldı. En son ismi direniş tarihine altın harflerle kazınan 20 yaşındaki Negin Ghadimi ve 21 yaşındaki Ayda Heydari'nin de olduğu binlerce genç kadın ve erkek rejimin kolluk kuvvetleri tarafından sokaklarda öldürüldü.




2000 yılında Saddam Hüseyin, Irak'ın petrol ihracatında ödeme birimi olarak ABD doları yerine Euro'yu kullanacağını duyurdu. Bu karar, ABD'nin küresel ekonomik hegemonyasına potansiyel bir tehdit olarak algılandı. Başkan Bush, petrodolar sistemine meydan okumaya işgal ve saldırıyla karşılık verdi. Arap milliyetçiliği hareketinin üç güçlü lideri Hafız Esad, (Ölümünden sonra oğlu Beşar Esad) Muammer Kaddafi ve Cemal Abdülnasır (Enver Sedat) Amerikan emperyalizmine karşı güçlü bir birlik oluşturmuşlardı. Bunların yanına Saddam Hüseyin fotoğrafı da eklenebilir. Diktatörlükleri halk hareketleri değil emperyalizmin hempaları sonlandırdı. Irak'ta Saddam'ın Libya'da Kaddafi'nin devrilmesi gibi Mısır, Tunus, Suriye diktatörlerinin iskambil kağıtları gibi birbiri ardısıra yıkılması da ABD'nin BOP planlarının tezahürüydü. Ahmet Davutoğu şürekasının iştiyakla "Saddam halkına zulmediyor" retoriğine sahip çıkması Ortadoğu'da milli direniş eksenlerinin kaymasına ve emperyal hegomonyanın İsrail lehine bozulmasına neden oldu. Burada en önemi soru Rusya'nın kendi için Akdeniz'de güvenli bir liman olan Tartus deniz üssünü ve coğrafyayı niye bu kadar kolay terkettiğidir. Colani'nin hemen hemen hiçbir direnişle karşılaşmadan Şam'daki Cumhurbaşkanı'nın sarayını nasıl ele geçirdiğidir. Derin strateji, okullarda ders olarak okutulması gereken negatif bir kanondur.
Salvador Allende, ordunun siyaset dışı kalacağına inandı, Hugo Chávez, Şili deneyimini çok iyi okudu: 1973 darbesi, onun zihninde travmatik bir ders oldu. "Ordu nötr olmaz; ya devrimden yana olur ya ona karşı" dedi. Görevi devralan Nicolás Maduro, ordunun siyasetin merkezinde kalmasını sağladı. Sonuç: Biri içeriden 11 Eylül 1973'te General Augusto Pinochet liderliğinde askeri bir darbeyle etkisizleştirildi. Diğeri dışarıdan Trump müdahalesiyle Venezuela'dan kaçırıldı. ABD her ikisinde de haydut bir devlet, eli kanlı bir zorba olduğunu tarihe kaydetmiştir.


Kuduz köpeğin ne zaman ısıracağı belirsizdir. Süregiden gerçeği ifşa eden Trump'ın bugün söyledikleri "Çok Kutuplu Dünya Düzeni" tabirine açık bir reddiyedir. ABD'nin doğal kaynakların paylaşımı konusunda sergilediği hegemonik tavır, BOP projesini sürdürebilecek agresif yaklaşım bölgesel düzeyde ve potansiyel olarak küresel ölçekte yeni çatışmalara zemin hazırlayacaktır. Güney Doğu sınırlarımızı tehdit eden bu durum Türkiye açısından varoluşsal tehditler doğurabilecek stratejik sonuçlar içerebilir.


Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin 16 Ocak 1979'da İran'dan ayrılmasından sonra Ayetullah Humeyni Paris'ten bir Air France uçağıyla 1 Şubat 1979 günü Tahran'a dönmüştü. Molla iktidarının yıkılması yine 47 yıl sonra benzer bir tarihte gerçekleşecek gibi görünüyor. Sosyolojik açıdan, bu tür tarihsel paralellikler, toplumsal değişim süreçlerinde "döngüsel kriz" dinamiklerini yansıtır; 1979 devrimi, modernleşme ile geleneksel otorite arasındaki çatışmanın ürünü olarak meşruiyet kaybını simgelemişti. Bugün, Aralık 2025'ten beri süren ve Ocak 2026'da ülke geneline yayılan protestolar –ekonomik çöküş (rialin rekor düşüşü, %50'ye varan enflasyon), yaptırımlar ve nesiller arası yabancılaşma kaynaklı– rejimin hegemonyasını aşındırıyor; devlet zayıflığı ile kitlesel mobilizasyonun birleşimi, teokratik yapının sürdürülebilirliğini sorgulatıyor ve şii iktidarın karşısında konsilide olan melez cephelerin ittifakı potansiyel bir rejim değişikliği eşiğine işaret ediyor.


Ardeşir Mohasses (Farsça: Ardeshir Mohassess, 1938–2008), modern İran karikatürünün ve politik grafik sanatının en özgün ve sert isimlerinden biridir. Çalışmaları; otoriterlik, şiddet, iktidar ilişkileri, militarizm, dini ve bürokratik baskı temalarını grotesk, karanlık ve çoğu zaman rahatsız edici bir dille ele alır. Şah Rıza Pehlevi iktidarı döneminde dikkat çekmemek için beyaz bir kağıda çizip dörde katlayarak mektup içinde Nasrettin Hoca yarışmasına gönderdiği bir karikatürü görmüştüm. ABD'nin her dönemde oyun kurucu olduğu İran, geçen yüzyıldan bu yana karanlıklar içinde boğularak, boğuşarak bugünlere geldi.


***


İran'a karşı savaş tamtamlarını çalan Trump, dünyayı sürekli kendi ile meşgul ediyor. Şair Allen Ginsberg, 17 Ocak 1956'da "İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?" diye soruyordu. 7 Ocak 2026 tarihinde Minnesota, Minneapolis'te federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza memurları tarafından arabasının içinde vurularak öldürülen Renee Good'un ardından 24 Ocak 2026 sabahı federal ajanların tartakladığı 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti'nin infaz görüntüleri sosyal medyaya düştü. Epstein dosyası, Madoro'nun kaçırılması, Grönland, Kanada, Meksika, Filistin vd. Rakipler gibi müttefikler de dünyanın gidişatını değiştiren sıradışı görüntülere tepkisiz. Sıradan Amerikalının kafası ise çok karışık, işin tuhafı bu olağanüstü hal onlar için olağan bir durum. "İnsan eti yiyorlar" diye haykıran Gabriella Rico Jimenez o günden bugüne kayıp. Batman, Superman gibi dünyayı kurtaran yarı zamanlı kahramanların oyunlarına endekslenmiş merkezi kültür, ekrana düşen gerçek ile sürreal hakikatı tahrif eden simulasyonu ayırtetme becerisine sahip değil. Kötüyü temsil eden Ötekinin hayaleti, krizlerle yaşayan emperyal tahakkümün garantisi.

***

Evrensellik iddiası, modernitenin en derin ontolojik ve politik varsayımlarından biri olarak kaçınılmaz bir biçimde tekno-hegemonyanın zorunlu koşulunu pratikte test ve tesis etmektedir. Zira evrenselci söylem tikel olanın indirgenmesi pahasına homo-jen (homo-genetik) bir insanlık tahayyülünün maddi-sembolik yeniden üretim mekanizmasında teknolojik aygıtlar kaçınılmaz bir merkeziyet kazanmaktadır. Küresel sermaye fraksiyonlarının ve bunların kurumsal cisimlenişi olan mega-korporatif tröstlerin iştihası, tam da bu noktada teknolojik imkânların radikal bir biçimde genişletilmesine ivme kazandırır: İnsan bedeninin biyolojik sınırlarına doğrudan nüfuz eden mikro-ölçekli takip ve kayıt aygıtlarının (subdermal çip, nöro-arayüz vb.) yerleştirilmesi teorik olarak değil artık fiilen mümkün bir ufuk haline gelmiştir. Bu olasılık salt teknolojik determinizmin bir sonucu olmaktan ziyade evrenselci ideolojinin hegemonik yayılımıyla diyalektik olarak iç içe geçmiş bir momenttir. Küreselleşme söylemini meşrulaştıran ve onu adeta seküler bir eskatolojiye dönüştüren bu tröst merkezli iktidar blokları bedenin son kale olarak görülen mahremiyet alanını da kolonize etme kapasitesine sahip araçlar geliştirirken bireysel özerklik ile sistemik kontrol arasındaki gerilimi en uç noktasına taşımaktadır. Söz konusu senaryoyu destekleyen ya da ona karşı çıkan bugüne kadarki izahların büyük bölümü ya naif bir teknofobi ya da aceleci bir komplo teorisi tonu taşır. Söylemler çoğu zaman ampirik temelden yoksun, kavramsal netlikten mahrum ve felsefi derinlikten uzak kalmaktadır. Bu izahlar, teknolojik rasyonalitenin hegemonik karakterini Foucault'nun biyo-iktidar kavramıyla, Heidegger'in Gestell (çerçeveleme) metaforuyla ya da güncel eleştirel teori içindeki cybernetic hegemonya tartışmalarıyla (Yuk Hui’nin cosmotechnics ve technodiversity vurgusu gibi) daha tutarlı ve katmanlı bir biçimde ilişkilendirme imkânını değerlendirmemekte; dolayısıyla hem açıklayıcı güç hem de eleştirel keskinlik bakımından önemli bir yardıma muhtaç görünmektedir. Bu çerçevede mesele yalnızca bir gizli plan meselesi olmaktan çıkar; modern evrenselcilik ile teknokapitalist tahakküm arasındaki yapısal bağın insan olmanın somut koşullarını yeniden tanımlayan bir metafizik-politik eşik oluşturup oluşturmadığı sorusuna evrilir. Bu eşiğin aşılması ya da direnilmesi salt teknolojik direnişten ziyade alternatif cosmotechnics ufuklarının ve technodiversity pratiklerinin mümkün olup olmadığına bağlıdır.


***


Gazeteci Taha Akyol, Dünyayı Bölen Devrim, Sovyet Sosyalizminin Yükselişi ve Çöküşü" adını taşıyan yeni bir kitap yayınlamış. Konuya ilgi duyan okurun başvuracağı son kaynaktır Akyol.


Genç bir yazar adayı okuması için bir dosya gönderdiğinde Kemal Tahir, "Türk edebiyatında neyi eksik buldunuz da yazmaya talip oldunuz?" diye sorar. Konuyla ilgili bugüne kadar yayımlanan kitaplardan seçmeler: Yalçın Küçük'ün 1987 Şubat'ında yayımlanan "Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu 1925–1940", "Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü" (Önsöz, 29 Ekim 1990), Hélène Carrère d’Encausse'nin Dünyayı Değiştiren Altı Yıl, 1985-1991, Sovyet İmparatorluğu’nun Yıkılışı, Boris Kagarlitski'nin Bugünkü Rusya'sı, Alper Öztaş'ın SSCB'nin Çözülüşü, Domenico Losurdo'nun Tarihten Kaçış-Günümüzde Rus ve Çin Devrimleri, Onur Önol'dan Rusya İmparatorluğu'nun Çöküşü, David M. Kotz, Fred Weir'den Gorbaçov'dan Putin'e Rusya'nın Yolu - Sovyet Sisteminin Çöküşü ve Yeni Rusya, Sean McMeekin'in Dünyayı Alaşağı Etmek: Komünizmin Yükselişi, Düşüşü ve Yeniden Yükselişi kitabı, Kemal Okuyan, Sovyetler Birliği'nin çözülüşü üzerine Anti-tezler vd.




***


E. CETİN, İstanbul'da doğdu.1979 yılında üniversiteyi bitirdi. Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazdı. Babıali'deki çeşitli basın kuruluşlarının kadrolarında yer aldı. 1980'le başlayan "dergiler" döneminde Gösteri, Kalın, Yazko gibi yayınlarda, gazete ve medya organlarında kültür ve sanat eleştirisi, felsefe yazıları okurlarla buluştu. Yazışma adresi cagdaskulturelestirisi@gmail.com