31 Aralık Cumartesi : 2011
Şairlere kızmayın efendiler ; onlar doğdukları gün mahcup , sonrasından masumdurlar...
Siz hürsünüz; siz şartsız ve kayıtsızsınız/Bir balığın, bir siyah, bir kara balığın
İncecik kılçığı üzerine yemin edersiniz; /Biz hayret eder, kuvvet eder, dudağımızı bükeriz; /Dudağımızı kör makaslarla dilim dilim ederiz.. /Biz inkar eder, inkarı severiz;/ Bayram hediyenizi iade ederiz../
Biz mahcup ve onurlu çocuklarız..
Herkes gitti ; Cumhurbaşkanından Sezai Karakoç ödülünü almaya gitmedi. Mehmet Akif de aynısını yapmıştı..

Bilinen hikayedir .. Nazım Hikmet'i akşam sofrasına çağıran Gazi'ye 'Ben Safiye Ayla değilim' der ; gitmez.. M.Kemal bu tavrı yadırgamaz ; 'Aferin çocuğa' der.. Karakoç'a da kızmayın, çünkü şairlere kızılmaz .. Şiir gibi konuşmasını kaybettiğimizde Can Yücel de bize kızmamıştı ; vefa borcumuz vardır. Aynı başlarına geldiğinde giderayak Oktay Rifat üzülür ; Melih Cevdet meyleder.. Cemal Süreya'nın iki satırla sitem etmişliği Güvercinka belgesiyle vardır.. Saklıdırlar, iç hukukta yeri vardır . İsmet Özel'in kimler ile kimselere yaptığı saçmalıklar da tartışılmaz... Fazıl Hüsnü'nün şiirinden alıntı yapanları mahkemeye vermesi de.. Nazım'a, Münevver bin kere kızsa, Nazım, Necip Fazıl'a, o da dönüp bize kızsa gene haklıdırlar ; biz bin kere haksız.. Neruda'nın Hintli kıza yaptığını saymazsak, yarı yolda cayan Mayokovsky dahil ezcümle söylediğimiz gibidir.. ne yaparlarsa yapsınlar, şairlere kıymayın efendiler, onlar doğuştan masum ve bedbaht, sonrasında taşıyamayacakları kadar mülkiyetsiz , günahsız ve hesapsızdırlar ; onlara kızılmaz..
http://www.siirdefteri.com/?sayfa=siir&siir_id=1481
***

Yılmaz Özdil, dünkü yazısında Noel Baba illustrasyonun ilk defa Coca Cola tarafından 1930'da yaratılarak kullanıldığını yazmış. Bendeki sahaflardan çıkma kitabın ismi The Christmas Book, Editör Davit Larkin, yayıncı Pan Booksltd/london and sydney. İçindeki illustrasyonların tarihi 1902'den başlıyor. Noel Baba , 1930'da ilk defa Cola için yapıldığı söylenen afişteki gibi kullanılmış. Özdil'in hikayesi arşiv bilgisi olarak düzeltilmeye muhtaç. Önemli mi? Cola'daki Noel Baba figürü ne kadar önemliyse, tarihsel şerh'te o kadar önemli..
1902 tarihli F.H. Kaemmerer'in illustrasyonu var, aynı Cola'nın Noel Baba figürü, geyiklerin çektiği kızağa binmiş hediyeleri dağıtıyor. Gene Floorence Hardy'nin British Library'de bulunan benzeri figürü aynı ritüeli canlandırıyor. Daha önce yazılmış, o tarihte resimlere yansıyan folklorik bir hikayenin varlığının 1930'dan önce de kültürün içinde olduğunu görüyoruz. Maginel Wrıght Barney imzalı aynı arşivde yer alan 1928 tarihli resimde tek eksik olan Cola'nın kogosu. Demek ki, böyle bir geleneğin ahiri olduğu gibi eveli de var. Değişik ressamların aynı konuyu işlemesi, geyik/kızak, kırmızı elbisesiyle Noel Baba figürü allegorinin 1930'dan önce olduğunu gösteriyor ; ama o farklı anlatıyor. İlk defa Haddon Sundblom’un yarattığını söylüyor. Tarihsel bir şerh düşersek, Cola'nın icat ettiği dememek lazım ; demek ki elde olan yalnız siyah beyaz bir fotografla sınırlı değil ; daha önce olan bir figürü uyarlamış. Bu bilgilerin yer almadığı Noel Baba karakterinin hikayesini Yılmaz Özdil farklı yazmış : Hıristiyan filan diyorlar ama, Papa dahil, kimsenin umurunda değildi. Taaa ki, 1930’a kadar… Amerikan zekası Coca Cola, günde 9 milyon şişe satıyor, ne yapsak da daha fazla satsak diye kafa yoruyordu. Şirin bi reklam figürü yaratıp, çocukların ilgisini çekmeye karar verdiler.
Dönemin en yetenekli illüstratörü Haddon Sundblom’la anlaştılar. Amerikan Sanat Akademisi mezunu Sundblom, göçmen bi ailenin çocuğuydu, babası Finlandiyalı, annesi İsveçli’ydi.
Popüler kültürde yeri olmayan, o güne kadar sadece 1863 senesinde, o da sadece bir kez, siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı aldı, ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirdi. Dini tınıdan kurtulmak için, Aziz’i, yani Saint’i attı, kulağa daha arkadaşça geliyor diyerek, Santa dedi, Santa Claus yaptı. Dünya çapında en çok reklam yatırımı yapılan renklere, Coca Cola’nın kırmızı-beyaz-siyah renklerine boyadı, bilekleri beyaz tüylü kırmızı cüppe, beyaz ponponlu kırmızı kukuleta, siyah kemer ve siyah çizme giydirdi. Kendisi İskandinav kökenli ya… Geyikleri ilave etti, çocuksu düşleri gıdıklamak için, bindirdi kızağa, uçurdu.
Coca Cola da satışta uçtu… Gazeteler, dergiler, duvarlar, panolar, el ilanları, her taraf bu sevimli reklam figürüyle donatıldı. Hollywood üstüne atladı, aynı tip’le filmler çevrildi. Ardından icat edilen televizyon derken, popüler kültürün ayrılmaz parçası haline geldi.. (1)
Böylece, Özdil'in nereden aldığını bilmediğimiz arşiv bilgisini tamamlıyoruz.. Kaynağı düzeltmek ise kendisine kalıyor..
(1) http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19567586.asp
***
Yeni'yi temsil edenlere selam var da bize yok mu üstad? Çürüyerek toprağa karışanlara, varlığıyla toprağa besin olanlara, kendini yenilemeden doğaya teslim olanlara küs mü olacaksın? Derviş diyor ya, kah seyrederim ben alemi, kah seyreder alem beni misali şöyle bilgelikle bir göğe yüksel, yukarıdan yeryüzüne bak : yeni bir şey var mı? Doğanın tarihi yok, ölenin, sürekli gitmekte olanın ise, zevahiri kurtarmak, bellek kayıtlarında anı oluşturmak, görüntüye devretmek adına Yeni / yenilenmek problemi var. İşte bu Modernite dediğimiz, hakikatın yerine insan eliyle oluşturulmuş bir Gerçek koyma çabası. Nietzsche gibi söyleresek, ölüme bir adım daha yaklaştığımızda çıkardığımız envanter hesabı, geçmişi kazanmak değil, gelecekten borç alabilmek için gülümsemeyi, sahte bir tebessümü gerektirir.. Senden isteyecek yüzümüz, biraz daha kredimiz kaldıysa ; hoş geldin yeni yıl..
30 Aralık Cuma : 2011
Her tükettiğimiz ile yeniden 'biz' oluruz ; önceden bir farklı olarak..
Benjamin, 'kültürel zenginlikler, hiç istisnasız dehşet duygusuna kapılmaksızın düşünülmeyecek bir kökene sahiptir. Varlıklarını sadece onları yaratan dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı dahi bilinmeyen insanların katlandığı külfete borçludur' der. Peki bu külfet liderlikteki gibi 'haz' üreten bir durum mudur? Her karşılaşma bir zaferle sonuçlanıyorsa 'evet' denilebilir. Kafka'nın Gregor Samsa'sı gibi her anı kabuslarla geçen bir ömrün barınağı isek bunu söyleyemeyiz. Windigo, Kızılderili mitolojisinde insan kadavrası yemeye meraklı bir ruhtur. Hastalık ismini oradan alır. Hani gazetelerde okuruz ya, Avrupanın bilmem şu şehrinde adam sevgilisini yemiş, parçaları buzdolabında bulundu' haberlerini. İşte bu acayip sendromun ismi Windigo Psikozudur. Sevdiği kişinin kendisiyle özdeşleceği bir durumun, doğrudan katılımın organik çözümüdür eylem. Sendromlar, olanda değil, görende rahatsızlık yaratır ki, meşakkatin kısa,ilkel by pass edilmesine katlanamazlar ; kendilerini dolaylarlar. Nevroz, kişinin kendi özgürlük bilincini yadsıması, yani bir ömür boyu bir yalanı yaşamasıdır diyor Sartre. Tedavi toplumsal ruhun bir talebidir. İnsan denilen varlık, karşısındaki gücü kendinde toplamak, ruhu masetmek ister. Topluluk, yalnızlık korkusunun nesnel bir nedene zincirlenerek doğmasından oluşur...Her hastalığın, ruhsal bozukluğun vücutta tutunduğu bir yer vardır.. Materyalin yerindeliği, düşüncenin dengesine oluktur.. İki ölüm arasına yerleştirilen Beden'in engellerini kaldırmak, meziyetlerimizi kullanarak yardıma çağırdığımız korkularımıza, Adam Smirth'in ihtiyaçtandır saptamasıyla perdeyi kaldırarak açığa çıkardığı duruma karşılık düşer. Tutunulan değnekler misali insan da bilincine, Kullanım Değerlerinin araçsallığıyla nesneler dünyası üzerinden ilişir.
***
12 Ocak - 12 Şubat 2012 tarihleri arasinda The Marmara Pera ' da Erdinç BABAT ın ' ' Müşkülpesent '' adlı sergisi ; iletişim Burcu DENIZLER, CEP SANAT GALERISI..
***
29 Aralık Perşembe : 2011
Her Rastlaşma ya zafer ya da yenilgi getirir ; peki ayrılırken götürdüğümüz nedir?
Hegel, Dünya tarihinin amacı, tin'in aslında olduğu şeyin bilgisine varması, bu bilgiyi nesnel kılması, varorolan bir dünyada gerçekleştirmesi, kendini nesnel olarak meydana getirmesidir' diyor. Liseli genç okur soracaktır ; Tin ne?.. Ten gövdenin dışarısıysa, tin içersidir diyelim..
Hegel, Tarihte Akıl adlı eserinde, 'Tin nesnelerde, kendinin bilincindedir' diyor. İnsan, eti/kanı, canıyla bir varlık yani materyaldir. Karşılaşmaların nedeni, karşıdaki vasıtasıyla, nesneler aracılığıyla kendini tanır/tanımlar. Ben bir hazineydim, bilinmek istedim'in bir'i, ikiliği yaratmadan, karşıya düşen suretini oluşturmadan eylem tamamlanmaz. Başka kim'ler ve doğadan aldığımız ya da imal ettiğimiz şey'ler olmasa, bilgi'yi ve deneylerimizi oluşturamazdık. Kısmen bize kaynak teşkil ediyor ; Marks güzel örneklendiriyor : 'İnsan, kendini başka insanlarda görür ve tanır. Peter kendi kimliğini insan olarak önce benzeri Paul ile kıyaslayarak saptar. Böylece kendi kişiliği içinde durmakta olan Paul' ile, yani ondaki/oradaki kendisiyle karşılaşır.. Aynı şekilde ürünlerimizde ve tükettiklerimizde ve aracı olanlardan geriye kalan en son olgu, biriktirdiğimiz, 'biriken biz' tecrübedir.. Tam bilince ulaşmanın olanaksızlığıyla, mücehhez kılınmış beden denilen cihazın elverdiğce. Kendimizi katlayan, karşılaşmalarla öğrendiğimiz tecrübe..
***
Galeri Merkür, KAOTİK İZLER 6 - 28 Ocak 2012 Ezgi Demirel, İpek İnal, Yeşim Şahin
Yer : Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt. No:12 D.2 Nişantaşı
***
Eleştiriler replik, protestolar west side story tadında, isyan, 'Çok Güzel Hareketler Bunlar' kıvamında ; onlar da oyunun parçası olduğundan fazla söze gerek yok..

28 Aralık Çarşamba : 2011
Ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın /kendin içindeyken/kafan dışındaysa/çaresi yok kardeşim/her akşam böyle içip kederlenip/mutsuz olacaksın..
Hem ötekinin, hem berikinin eleştirisi, oyunu tamamlayan yalanın parçasıdır.. Bunların olması sanatın ne'liğini tartışmaya açmıyor. Zenginlerin çerezi olan bir eylemin/söylemin baharat kıvamını aşan bir acıyı dile getirmesi düşünülemez..
Gazeteler yazıyor, arkadaşlardan gelen postalar uyarıyor. Konu İstanbul Modern’in ‘Oturak’ adlı eserine sansür uygulamaya çalıştığı iddialarıyla gündeme gelen sanatçı Bubi, bu olayda arkasında durmadığını düşündüğü Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Türkiye Merkezi’ndeki üyeliğinden istifa etmiş.. Bu arada sanat dünyasının önde gelen isimleri, sanatçı Hakan Akçura’nın kaleme aldığı “Sansürün koşullusuna da, doğası ticari yaşama uyanına da hayır!” başlıklı bir bildiriye imza atarak hem İstanbul Modern’i hem UPSD ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği'nin (AICA) hem de olay karşısında sessiz kalan sanatçıları kınıyor.. Bildiriye imza atanlar arasında Ali Akay, Hakan Akçura, Burak Arıkan, Bahadır Baruter, Burak Delier, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Fulya Erdemci, Deniz Gül, Genco Gülan, Hakan Gürsoytrak, Vasıf Kortun, Beral Madra, İrfan Okan, Ferhat Özgür, Necla Rüzgar, Başak Şenova, Orhan Taylan, Yeşim Ustaoğlu, Adnan Yıldız gibi isimler yer alıyor. İstanbul Modern’in müzeye gelir amacıyla düzenlenen Gala Gecesi’nde satışa sunulmak için sipariş üzerine yaptığı Bubi'nin, ‘Oturak’ adlı eserinin müze tarafından sansürlenerek satışa sunulmak istenmesi, sanat dünyasında cepheleşmeler içinde yersiz bir tartışma başlattı.. Tartışmanın, karşıdakinin konumunda kendimizi yeniden gözden geçirmek gibi yararı, içkin bir anlamı vardır. Ne var ki, tarafların ayrıldıklarında farklılaştıklarını beklemek hayal..
Sen Spinoza değilsin ki, delidir ne yapsa yeridir desinler..
Konu hakkında ne düşündüğümüzü soran okurlara, sanatın ne'liği konusunda bir kere daha düşünmelerini öneririm. Aidiyetleri olan insanların, kendilerini doğuran nedenleri inkar ederek köprüleri yakmaları akılcı bir davranış değildir. Fikirleri yaratan maddi ilişkiler arasındaki etkileşim, üretimi yaratan sermayenin nesneler dünyasında yarattığı rezonanstır.. Bunları yok sayıp, değirmenlere saldırmak anlamsızdır. Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen ekonomik zaruretlerdir. Marks'ın Feuerbach üzerine tezlerinin 8.sini hatırlayın : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün tezler, ussal çözümlemelerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulurlar..
Bunun dışında zevahiri kurtarmak, bu piyasada yaşamak kahramanlık yaparak mümkün değildir. Görülüyor ki, her zaman gerçek kazançların, sahte kârlara tercih edilmesi eşyanın tabiatı gereğidir.. Bir tarafta yer alan UPSD ne desin? Ortada top çeviriyor. Öteki tarafta olan Vasıf Kortun, Beral Madra ve avenesi ne yapsın? Onlar da demokratik tavır olarak kafalarını yukarı kaldırıp, 'sansüre hayır' diyorlar ; demeseler olmaz.. Bize göre her iki taraf da, sahnelenen bu komedide kendilerine düşen rollerini başarıyla oynuyorlar. Çağdaş sanatın görüntü üstünden içeriğini doldurmayan eleştirisi gibi, esas eleştiri konusu da bu.. Giydiğimiz kostüm, takdığımız maske gibi eğreti ; ekmek dünyasında esas olan görev bilinci..
Bubi'ninse bu tuzaklara düşmesi kaçınılmaz, dolaştığı alan zaten mayınlı. Küratör terörü, müzeci şiddeti, patron sitemi, eleştirmen kaprisi, medya paranoyası, rakip nevrozu, Kudüs sendromu derken sanatçının sersemletilmesi, düz yolda şaşırması, eserin anlamını aşması sürekli yaşanabilecek olağan tatsızlıklardan.. Eleştiriler replik, protestolar west side story tadında, isyan, 'Çok Güzel Hareketler Bunlar' kıvamında ; onlar da oyunun parçası olduğundan fazla söze gerek yok..
Yeni Türkü şarkısında bu durumu güzel anlatıyor : ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın /kendin içindeyken/kafan dışındaysa/çaresi yok kardeşim/ her akşam böyle içip kederlenip/mutsuz olup/meyhane masalarında kahrolacaksın/ şiirlerle şarkılarla/kendini avutacaksın.. ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın...
http://www.ekavart.tv/sanatcilar/diger/bubi-ile-atolyesini-gezdik
***
Sivillik, yalnız askerliğin, otoritenin değil, her türlü ortak ölçünün, zor'un, ideolojinin ötelenen eleştirisidir. Yarattığı boşluğa akan, kendi kendinden bir hakikatın yerini dolduran sakıncalı bir farkındalık halini geçersiz kılan söz.. yani yapılan her eleştiri, bir başka doğrunun müphem teklifini barındırır ; iradeyi eğer/büker. Bilmek, tanımak değil, kabul ederek başeğmektir. Yüksek bir amaca hizmet etmek, yüksek bir amacın tahakkümünü kabul etmektir. Sivillik bir şey talep etmemek, bir şey talep edilemeyecek hiç'likte, hiç uğrunanın aşkın bilinciyle zırhlardan amade, ağırlıksız yaşamaktır..
***
27 Aralık Salı : 2011
Utku Varlık, Bedri Baykam'a dokunduruyor. Bedri hikayenin tamamını anlatmıştı, birara yazarız.. Şefik Bursalı hocanın davranışını olduğu kadar, o yılların yuları kaptırmış akademisinin tavrını da doğru bulmuyoruz..

Neticede akademi hocası dediğimiz insan vasatı aşamamış hayalleriyle Behçet Necatigil'in şiirlerinde çok güzel tasvir ettiği gibi filesini doldurmaya çalışan bizler gibi sıradan bir devlet memurudur. Yersiz yurtsuz heyecanları, müthiş coşkusuyla işi götürmeye çalışan Bedri Rahmi'yi tenzih edersek, bunların içinde en entellektüeli, kafasını biraz yoranı Adnan Çoker'dir. 68 kuşağı öncesi Cumhuriyet devri aydın prototipi için konuşuyorum. Utku'yla dostluğumuz sağlamdır ama her konuda aynı düşünmeyiz. Adam harcamak kolay, iyi sanatçıyı zaman değil, ortam yaratıyor da diyemeyiz.
Ulaşılacak sahte dünyanın pırıltılı hayalleri amaçsa ,ona doğru da olsa tarih her zaman kötü olan taraftan, meyilli çatlaktan ilerliyor..
http://utkuvarlik.blogspot.com/
***
Edip Cansever, Kimseye karıştım mı? Hiç karışmadım. Bu ki bana tuhaf sayılmadı. Gözleyip sordum mu hiç? Hayır sormadım. Bu ki bana yalan sayılmadı diyor..
26 Aralık Pazartesi : 2011
Mete Tuncay, SKY televizyonunda bebelere masallar anlatıyor ; yersen..
Doğru olmadığı için değil, arşiv bilgisine iliştirdiği yorumlar sıkıntılı..
Stalin diktatörlüğünü dünya yaşadıktan sonra, utangaçca da olsa aydınlar bugün otoriter devletsiz sosyalizm hayallerini kurabiliyorlar. Eşitlik/adalet adına yönergelerle ilerlemenin, talimatlarla davranmanın sıkıntısını çeken Gramiskyler o anda olmasa da, sonrası için bir patika açmıştır. Süreyya Aydemir gibi kulvar değiştirenleri saymazsak, burada çizgi dışına taşan birden çok Kıvılcımlı vardır. Abidin Nesimi gibi Esat Adil de sırayı bozar. İdris Küçükömer, M. Ali Aybar, Belli, Kemal Tahir, hatta ve hatta Cemil Meriç gibi göreceli aydınların tavrı önemlidir. Hayalleri olan kuşakların, radikal ya da liberal kesimden yükselen eleştirilerle Murat Belge türevleri ya da Mete Tuncay gibi katogorize etmeye alışkın zihinlerce değersizleştirilmeye, çapsızlaştırılmaya çalışılması bir başka hezeyandır ; kendi adına itiraz oluşturanlar, entelijansiyanın kastına rağmen görülebilmeli, kesinlikle yabana atılmamalıdır. Ne var ki her zaman geçmiş, geleceğe göre daha fazla mevcut ve üzerinde kalıcı değişiklikler, rotüşlar yapılabiliyor. Mete Tuncay televizyonda eski solu anlatıyor ve yaptığı arşiv çalışmalarına yorum getiriyor. Mustafa Suphi'nin Fransa'da okurken Sosyoloji ile Sosyalizm kavramlarını karıştırdığını söylüyor. Sultan Galiyevlerin burada Kemal Tahirlerle bilindiğini, İttihatçıların Almanyadan ithal edilen devletçi sosyalizm türünde düşüncelere sarılarak yeşil bayrak altında toplanmasının garipliğinden bahsediyor. Alman devletçiliği, milliyetçilikle birleşince Nasyonel Sosyalist ideolojiyi ve Hitler'i doğurmuştur ki bugün bakınca apacık bariz bir felakettir. Enver Paşa yaşasa ve başarsa sonu Hitler gibi olması kaçınılmazdı ; bugün gördüğümüz acı hakikatler o zaman için puslu rüyalardır. Anlattığı çağ öyle bir çağ ki, Leninler, Kronşand denizcileri, Mahnolar karşısında daldal dala savruluyor. Bankalarla, süngülerle sermaye birikimini oluşturmadan, kendini inkar etmeden, kendini gerçekleştirmesi mümkün olmayan, hiçbir şeyin, hiçbir kitapta yazmadığı dönemde Türkiyeli zamane aydınlarının cehaletinden bahsetmek trajedidir. Lenin kazanamazsak ne olacak diye soruyor, Troçki cevap veriyor ; ya kazanırsak? Elektrik tanrısal bir faktör ; propogandayı dinleseniz ölürsünüz. Bugün değerli olan her şey, -Bakunin için değil- Marks ve sonrası için anlamsızdır. Alman İşçiler Birliğinin yaratıcısı Lasalle'nin neden öldüğünü duyarsan şaşarsınız ; adam burjuvazinin merkezinde dolu dolu bir hayat yaşıyor. Marks'ın Ren Zeitung'tan istifa nedenini araştıran, dizlerini döver. Kautsky'i harcayan Lenin'in devam eden politikalarında aynı devlet siluetini gören Osmanlı taşrasından kimin neye itirazı olabilir.. Ara noktaları tamamalamak için üretim güçlerini ileriye götürecek sınıfların olmadığı yerde kadrolar ve mütemmimleri, eksikleriyle, dışarıdan yapıştırılan etiketleri, emanet teorileri, ısmarlama görevleriyle bedenlenmiştir. Ne olursa olsun bütün bu noksanlıklar, gerçek kişilklerin/dürüst aydınların hikayesini zedelemez. Tuncay, aşağıdan vurup Durkheim diyor; kaç yaşında? Sosyoloji olduğu kadar rüştünü ispat etmek isteyen ideoloji de emekleme çağında. Ulusların kendi kaderleriini tayin hakkı için Marks, İrlandalılara,Fenianlara 'evet' derken Hintlilere 'hayır' diyebiliyor. Hindistan Sömürge Yönetiminin Geleceği yazılarında, emperyalizmin ilerletici karakterinden, bundan güç alan Lenin süngülerle dokunulacak Polonya'nın güzel geleceğinden bahedebiliyor. Bu bağlamda Sultan Galiyev'e Fransız kalma, İngilizler gibi bakma diyeceğiz ama münevver tipolojinin geçmişi, karma külliyatın ağırlığı ulusların olduğu kadar bireylerin de geleceğini tayin hakkını/kaderini tartışmaya yeterli engel ; sorunu deşmiyor, konuyu uzatmıyoruz. Tuncay, post-soykütüğü oluşturur, öğrencilere yeni bir tarih okuması sunarken, filmin bütününü görmüş bir seyircinin bilgisiyle, Türkiye'ye Avrupadan bakan aydının edasıyla davranıyor. 1800'leri sonları 1900'lerin başlarından bahsediyoruz.100 yıllık tarih Tuncay'da bilgelik değil, bilgi oluşturuyor ancak..
***
25 Aralık Pazar : 2011
Soykırım bir Avrupa icadıdır. Olmamıştır diyemeyiz, yüzlerce kez olmuştur. İnsanın dünyaya doğuştan yanağında kan lekesiyle gelmesi gibi, Modernite adlı çocuk da, Sermaye adlı kardeşiyle tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan,irin ve her türlü pislik damlayan bir ucube olarak, kara vicdanı ve cüzdanıyla birlikte 1694'te Avupa'da doğmuştur..
Amerika'da İngilizlerin kızılderilileri öldürüp yerine Afrikadan taşıdıkları zencileri getirmelerinin sebebi, cilalı kültür çağının uygar küçük burjuvalarının barbar Kızılderililere baş eğdirip fabrikalarında, çiftliklerinde köle olarak çalıştıramadıkları içindir.. İngilizler bir yandan kendilerine yeni yerleşim yerleri açarken, bir yandan da istila ettikleri Amerika kıtasında köleleştiremedikleri Kızılderilileri öldürme işini ihaleye çıkartırlar. 1703'te Britanya Parlementosu'nun aldığı kararla her kızılderili yetişkinin kafasına 100 sterlin, kadın ve çocuk başına ise 50 Sterlin değer biçilir. Esir alınanlara ise aynı bedel üzerinden ödeme yapılır ve esir kamplarına yerleştirilir..
1694'te ilk İngiliz Bankası kurulur.. Sömürgelerden düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla elegeçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrilir. Sömürge sistemini ilk kez tam olarak geliştiren ülke Hollanda'dır ne ki, Liverpool'da köle ticaretine göbekten bağlıdır. İspanyol, Portekiz köle tüccarlarından Batı Avrupalılar liderliği almak için büyük mücadele verirler. Malaka'da Hollandalılar, Valiyi satın alırlar ve şehre girerler. Şehrin kapısını açan valiye esir başına anlaştıkları 21.875 Sterlin tutarındaki parayı vermemek için ilkönce valiyi öldürürler. Cava'nın Bancuvangi şehrinin 1750 yılındaki nüfusu 80 bindir, 1811'deki nüfussa 8 bin.. Kapitalizm sermaye birikimini en başta en güçsüzlerin, çocuk, kadın ve dışarıdan getirilen kölelerin emeği üzerine inşa eder. Su çarklarını çevirebilecek akarsuların kıyılarında yapılan büyük fabrikalarda yeni icat edilen makinalar kullanılır. Kentlerden uzak bu yerlerde aniden binlerce işçiye gerek duyulur. En çok istenen de dokuma tezgahlarının birbirine bağlı karşık parçalarının arasına girmesi gerek ufak ve ince parmaklardır. 13,14 yaşlarında onbinlerce küçük ve çaresiz çocuk, kiliselerin bakım yurtlarından toplanarak Derbyshire, Nottghamshire, Lancashire gibi İngiliz kontluklarına gönderilir.. Emeği sömüren uygarlık kartezyen akla da emeği daha iyi ve sistemli sömürmek için yatırım yapmayı ihmal etmez. Descartes, XVII yy'da aklın ve eleştirel zihniyetin üstünlüğüne vurgular. Montesquieu, yasama erkinin halkı temsil eden vekiller aracılığı ile kullanılmasını ve güçler ayrılığı ilkesinin hayata geçirilmesini önerir. Voltaire ' kral, filozoflardan kurulu danışmana kurulunun topumu aydınlatmasını önerir. Hegel, kralın erkini parlementoyla paylaşmasını çoklu zekanın verimliliği olarak görür. Russeau, insanların doğuştan eşit olduğuna inanır ve çoğunluğun iradesinin halk egemenliğini vurgular. Diderot ile d’Alambert ise yasa önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi talepleri dillendirir. Marks, 'Hindistan istila edilme yazgısından kaçamazdı' der. Sorunu, Türkler, İranlılar tarafından fethedilmiş Hindistan'ın İngilizler tarafından fethedilmesine yeğlenip yeğlenmeyeceği sorunu olarak ele alır.(1)
Cilalı uygarlık çağının parlak figürü Sarkozy'nın suratına bir maske gibi geçirdiği sırıtan yüzünün ardında ikiyüzlü bir caninin gerçek yaşam öyküsü vardır..
Aydınlanma filozoflarını etkilerini yanında İngiliz Halklar bildirgesi gibi metinler ve bunların temelini oluşturan John Locke’nin fikirleri ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesindeki dile getirilen demokratik ilkeler ve liberal ekonomi fikirleri burjuvaları hareketlendirmiştir ama herkes kendi halkına demokrat, kendi ırkına müslümandır. Fransızlar 1789 ihtilalinde Liberté, Égalité, Fraternité. / Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik sloganları atarken öteki, öteki olarak kalmaya devam eder ; öncesinde ve sonrasında .. Fransa, Haiti'den Guyanasına Guadeloupe, Martinique , Cubidi, Madagaskar'dan Fas, Tunus, Cezayir'e, Vietnam'a kadar dünyanın İngiltere'den sonra en geniş sömürge imparatorluğu olmaya devam etmiştir.. Komor Adası, Cibudi bugün hala Fransız sömürgesidir. Haiti'nin Fransız köleciliğine verdiği mücadele, Cezayir ya da Ho Şi Min'in Vietnamı gibi destandır. Fransa sonunda Haiti'den çekilmeyi kabul etse de, adanın köle nüfusunu kaybetme zararı olarak Fransa hazinesine ödediği cezai bedel yıllık 150 milyon Franktı. Son taksidi 1947'de tahsil edilen bu para Haiti'nin bugünkü geri kalmışlığının bedelidir. Diğer az gelişmiş denilen ülkelerin az gelişme nedeni, emperyalistlerin bu ülke kaynaklarından merkez bankalarına transfer ettikleri emek ya da doğal kaynak karşılığı paradır.
Sömürgeciler, dünyadaki refahı emerek modern uygarlıklarını kurmuşlar, kendi sakat ve ırkçı kültürlerini düyaya modernite diye dayatmışlardır.
İngilizler bir yandan kendilerine yeni yerleşim yerleri açarken, bir yandan da istila ettikleri Amerika kıtasında köleleştiremedikleri Kızılderilileri öldürme işini ihaleye çıkartırlar. 1703'te İngiliz Meclisinin aldığı kararla her kızılderili yetişkin kafası 100 sterlin, kadın ve çocuk başına ise 50 Sterlin değer biçilir. Esir alınanlara ise aynı bedel üzerinden ödeme yapılır ve esir kamplarına yerleştirilir.. Britanya Parlementosu 'Tanrının bir bağışı olarak' bu durumu kabul eder.. 1866 yılında İngiliz devlet kuruluşu Doğu Hindistan Şirketinin yönetimindeki Hindistan Sömürgesini talanı neticesinde Orisse eyaletinde 1 milyon Hintli açlıktan ölür.
Konu hakkında geniş istatistiki verileri Karl Marks'ın Kapital'inin 1 cildinde buluruz. İngiltere, Almanya, Fransa'nın soykırım günahları, üstünü örtemeyecekleri kadar büyüktür. Batı'nın tüm zenginliği, kırdıkları soyların, zulümle sömürdükleri halkların kanından, insanların feryatları ve alınterinden oluşur. Utanmaz Sarkozy, bir şarlatan olmanın ötesinde Batı'nın gerçek yüzünü temsil eden gerçek bir figürdür.
Dünyadaki her katliamın arkasında mutlaka onlar vardır..
Demokrasinin beşiği denilen uygarlıklar aslında barbarlıkların muhteşem eserleridir..
(1) Sömürgecilik Üstüne s 87-327
(2) Kapital
***
23 Aralık Cumartesi : 2011
Ressamlar bir ümmet, yazarlar bir. Fotografçılar, tiyatrocular, eskiciler bir. Bankacılar ile doktorlar arasında bariyerler var. Sanatçıyla felsefeci arasında da. Siyasetçiyle romancı arasında ya da tüccarla belediyeci, kadınla erkek.. herkesten herkese köprüler yok ; herkes, tüm kümeler arasında iki farklı millet gibi değil, doğadaki iki farklı canlı türü gibi aşılmaz engeller var. Herkes dünyanın merkezine kendini/yaptığı işi koyuyor.. Yaşam denilen eylemse sürekli değiştirmeye çalıştığımız hakikatın yerini alan memnun olamadığımız bir gerçeği değiştirmekle geçiyor.. Zaman ise herkes aleyhine işliyor.. Bu iyi bir şey mi?
***

23 Aralık Cuma : 2011
Beşyüz yıl önce İspanya'dan sürülen Yahudilere kucak açtığımız konusu yenilenince, Ömer Seyfettin'in Diyet adlı hikayesi gelir aklıma ; Şişli Ondokuz Mayıs İlkokuluna dönerim. Neriman Hocamın kemikleri bile toprak olmuştur bugün.. Ne ki konu, Osmanlının kucak açtığı Musevilerle, Fransanın kucak açtığı Ermenilerle sınırlı değildir. Rahatsızlık veren hal, sürekli borç/alacak hesabının açık tutulmasıdır..
Istanbul, herkes için değişik anlamlar üreten bir kaleydeskoptur. Tamam soykırım yapmadık ama nerede bu adamlar diye sorarız arada bir. Bu terkedilmiş, kapısı zincirli metruk evler niye kimsesizdir? Zordur cevabını vermek yersiz soruların. Azınlıkların söküp atamadığımız geçmişi buradadır. Toprak, asfaltla kaplı olsa da deniz temizdir. Tarihçilere ikibin yıllık rezerv, aşıklar için romantik bir mekan, serserilere sonsuz günahlar, işsizlere iş, parçalanmış ailelere umut sunar. Mahallelerinde, dar sokaklarında yoksulluk tek sıkıntı değildir. Her ışığı yanan evde farklı bir öykü vardır. Herkesin yüreği pırpır , hayali kıymetlidir. Sinema kuyrukları sokağa taşar. Her türden ajanın mekanı Asmalımescit. Gizli servislere polisiye öyküler, protestoculara meydanlarında şiddet, eve ekmek götüremeyenlere için kabuslar, engellilere bolca engel üreten bir şehirdir.. Edip Cansever, Kimseye karıştım mı? Hiç karışmadım. Bu ki bana tuhaf sayılmadı. Gözleyip sordum mu hiç? Hayır sormadım. Bu ki bana yalan sayılmadı diyor..
Postayla geldi. Çeken mi, gören mi gönderdi bilmiyorum. Yukarıdaki fotografın gerçeğini, derleyici/yaratıcısını bilemediğim için yazamadım : kusura bakmasın. Ne ki, Istanbul resimlerine baktığımda bu şehrin sefasını süren yaşayanlardan çok, önüne konulan binlerce bariyerle cefasını çeken kitleler gelir aklıma. Yalnız güçsüzler için değil bu şehir, her merdiven çıkışta, kaldırıma adım atışta, her otobüse,trene binişte uzuvlarını kullanamayanlar için İstanbul ne büyük bir savaş alanıdır ; yaşanmadan bilinemez. Sakat dediğimiz vatandaş, kendi çalışmayan uzvuyla yaşayabilseydi, 'sakat' olarak anılmaya devam edecekti. Modern toplumda ona yeni bir isim bulduk : Engelli. Çok doğru bir tanımdır. Şehir hayatının her adım başında önüne çıkardığı engelleri aşamadığı için bu isim ona uygundur. Toplumsal engelleri yaratan sakarlık politikamız ise engel tanımaz. Kağıt maskenin ardındaki, demirden yüzün kalbine sağlanan her temas, Ortdoks ilahiyatın bağrındaki kendini sürekli ifşa eden şefkat ritüeline takılır. O zaman ona şöyle dememiz gerekiyor. Sen İsa'yı anladığın için isevi değilsin, isevi olduğun için İsa'yı anlıyorsun. Olduğu gibi değil, şartların yarattığı, sana benzeyeni, benzerini, kendini arıyorsun. İnananın koşullarını güvene alan İsa figürü Batı Avrupa resim sanatında esmer, Ortadoğulu İsa'yı , lepiska sarı saçlı olarak farklılaştırır. Afrika'da zenci, Uzakdoğu'da çekikgözlü olması kaçınılmazdır. İnançlılardan beklenen davranış, biçime uygunluktur. Siyasal egemenlik, teolojik egemenlikten ürediği için uygarlık hukuku, topluma biçilen elbisenin giydirilmesine yönelik bir düzeltmedir. Emperyalizm , sürekli kullanılacak bir 'madun' figürüne bağlı olarak eksilen öznenin, eksilen parçaları için yeni tarih yazımları oluşturur. Ahlaki hak talepleri, yüce gönüllük veya adil davranış duyarlılığından değil, siyasetin menfaat çarkında önüne çıkan önceliklerin kullanım düzeniyle ilgilidir. Geçmişe yönelik çıkan hesapların bir kazananı aranıyorsa o, artık hayatta değildir. Hatırlatılan diyet mağduriyetleri üzerinden borçlandırılan kuşakların geçmişini tertiplemek değil, geleceği tanzim etmek görevi olmalıdır.
Radyo, 1915 olaylarından bahsediyor. Tehcir/hicretten gelir. Zorunlu göç demektir. İstanbul'da yaşayan Ermeniler etkilenmedi, çünküler birden fazla. Ay başında şehre gelen ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Samatya Balık Pazarı'nı gezip, bir şarküteriden zeytin, peynir ve bal aldı....Tarihçeye bakınca Patrik Hazretleri Hovagim'in Samatya'da Ermeni Patrikhanesini kurmasının kadim öyküsünü okuyoruz. Samatya semti İstanbul Ermenileri tarihinde ilk sıradaki yerini alır. Surp Kevork Kilisesi ilk patrikhane olma ayrıcalığına ve Samatya semti de Anadolu Ermenilerinin beşiği olma özelliğine sahiptir. Bu Amerikalılar boşta gezen adamlar olmadığına göre Samatya'ya gidişin de bir nedeni vardır diye düşünürken Fransa Parlementosunun oylaması gündeme geldi. Kumkapı Olayı olayını anlatan Nejat Göyümç anlatıyor : 'Hınçak Cemiyeti üyelerinden bir grup 15 Temmuz 1890 Pazar günü Kumkapı Ermeni Kilisesi'ne giderek ayine müdahele ederler, içlerinden biri Ermeni ıslahatı hakkında bir beyanname okur. Bu olay tarihe Kumkapı Nümayişi olarak geçer. Birkaç gün sonra da olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi'ne giderek oradaki Türk armasını parçalar. Patrik'i zorla yanlarına alarak Yıldız Sarayı'na yürüyüşe geçerler. Askerler önlerini keser, çatışmada iki taraftan ölenler olur (..) 30 Eylül 1895'te Hınçak grubuna mensup kalabalık bir Ermeni topluluğu Kumkapı'daki Ermeni Kilisesinde toplanarak Babıâli'ye yürüyüşe geçerler,kendilerine sadrazama isteklerini yazılı olarak vermeleri haberi gönderilir, yürüyüşten vazgeçmeleri de emrolunur. Lakin yürüyüşçüler kendilerine hükümet emrini getiren subayı şehit ederler. Büyük devletlerin müdahalesi ile II Apdülhamit olayı yatıştırmak için askerî birlik kullanmaktan vazgeçer, bunun üzerine halk galeyana gelir. İstanbul'da birkaç gün Müslümanlar ile Ermeniler arasında kanlı olaylar cereyan eder..'(1)
Görüyoruz ki, Amerika bir mesaj veriyor. Bizim açımızdan ise bu konuları borç/alacak hesaplarına çevirmek herkese zarar verecektir. Her nesil kendi tarihini oluşturmak zorundadır. Konuyu uzatmak Sarkozy cinsi sülüklerin, halkların dinmek bilmeyen acısından beslenmesine neden olur..İntikam almak için değil, bir daha yaşamamak için bu bin parçaya bölünmüş ölmez öyküleri unutmamak gerekir ; şimdi toplama zamanı..
(1) Nejat Göyünç, http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/makaleler/makale43.html
***
Kant, 'Düşünmeye cesaretin olsun' diyor. Sorun da burada başlıyor..

22 Aralık Perşembe : 2011
Bugün gelen e postadan doğanın bilmediğimiz yapıtlarından biriyle karşılaştık.. Çok bilinmediği için de henüz genetiği değiştirilmeden, soyu kurutulmadan şimdilik yaşamaya devam ediyor.. Salt bu yaptığımız eylemle, aktardığımız bilgiyle bile, onun varlığı için bir tehdit teşkil ediyoruz.. İnsan, varlığıyla bu dünya için oluşturduğu tehlikeyi, bilinciyle aşabilir mi? Zizek, Badiou ve öteki felsefeciler yerli yersiz sürekli tekrarlıyor. Sol terminolojide iyi bilinen o sorunun asıl yeri burası : Ne Yapmalı?
Bu inanılmaz bitkinin adı Jabuticaba. Aslında bitki değil, meyva demek gerekiyor. Diğer adıyla Brezilya üzüm ağacı olarak da biliniyor. Konunun enteresan yanı dalları olmadan ağacın gövdesinde yetişiyor.. Meyva, mor renge dönüştüğü zaman olgunlaşıyor. Jabuticaba meyvasının anavatanı Paraguay, Arjantin ve Brezilya.. Serinletici özelliğe sahip olan sulu bir yaz meyvası..
Jabuticaba, dünyada gövdesinden meyva veren tek ağaçmış.
Jabuticaba'nın önce mor çiçekleri açıyor ve bu çiçekler yavaş yavaş büyüyüyor. Bizim üzüm benzeri bir meyvaya dönüşüyor.
Çilekten biraz daha büyük olan bu meyvalar, uzun süre saklanabiliyor. Her ağaç 2 yılda bir ürün veriyor ve bunlardan reçel, marmelat ve meyva suyu yapılıyor. Sağlık için de faydalı olduğuna inanılan Jabuticaba, bademcik, astım ve ishalde kaynatılarak tedavi amaçlı kullanılıyormuş.
Bunlar bugün gelen postada yazan bilgiler.
Jabuticaba, üreticiler için de araştırmaya değer..
http://en.wikipedia.org/wiki/Jabuticaba
***

Bugün, Ermeni Soykırımı yasa tasarısı Fransız Parlementosu'nda oylanıyor. Neyi söylemenin yasak, neyi ifade etmenin serbest olduğunu belirleyen bu tasarı Ahmet Kaya'nın deyişiyle 'nereden baksan ahmakça'. Yüzbinlerce insanın hayatına neden olan böyle bir katliam züppe Sarkozy'nin ağzına sakız olmamalıydı.. Fransa dediğimiz ülke, dünyanın kanını emen tezgahlarıyla en aşağılık yalanları üreten emperyalizmin merkezlerinden biri. Müsade edilirse anında kaldığı yerden devam edebilecek tiynette bir uygarlığın eseri. Cezayir'de bir günde 45 bin insanı kurşuna dizebilen barbar bir medeniyet. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi 4. sınıf öğrencisi Çağlar Ezikoğlu, kaynaklarını belirterek blogunda güzel bir araştırma yayımladı ; okuyun..
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=142565
***
Sanatın toplumsal değeri değil, çadır kumpanyasından dönüştürülen kültürel yapının değişim ederi itibariyle Haluk Akakçe, karagün için bir yatırım aracı.. Konunun ifade özgürlüğü, romantik mızıldamalar, ti'ye alınan kalıplar, mazeret üreten aydınlarla tek bağı, 'eleştirel' yeteneği değil ; sanatçının eyleminin Para ile değişim kapasitesinin bulunması. Tecessüs, yaratıcılığı körükler ; konunun muhatabı ilgili zümre için merak konusu olan bu. Rastlaşmalar, restleşmelere yol açmıyor. Yapıtın kitlelerde moral değer yaratıp, toplumu iyi/güzele, adalete doğru dönüştürme talebi yok.. Para cebe, eser zengin odasına meze..
Çalışkan mı çalışkan, ama ne tarihe, ne coğrafyaya ne de çaresiz halkın edebiyatına, mizahına, ekonomisine bir faydası var. Günlük hayatın kahramanı türünden bir çizgi film karakteri olmak isteyen günümüzün çağdaş sanatçısı, sanatın ait olduğu değerlere değil, sermayenin kendi ederine ait bir performans sergiliyor.. Komedi olayın ciddiyetinde.. Çağın en karanlık yılı, yılın en uzun gecesinde Wall Street kaynıyor ; keyfi tıkırında cemiyetindenlere durum, Spidi gonzales..
http://ekavart.tv/sanatcilar/diger/5-dakika-ozel-haluk-akakce
21 Aralık Çarşamba : 2011
Bir kimyasal süreçte imbik ve diğer kaplara gerek duyulması, kimyacıyı tahlil sonuçlarında bunları hesaba katmaya zorlayamaz diyor . Konu Sermaye.. Para deyince karta borcun, Kapital deyince Karl Marks'ın akla gelmesi normaldir. Wall Street'te sönmek bilmeyen ateşi yakan mutsuzların isyanınını izliyoruz. Krizlerle süren kapitalizmin bu kara gününde performansın değeri yüksek. Sanatçıların doğal olarak Robespierrler, Napolyonların değil, Dantonların bilemediniz Don Kişotların, o da fazla gelirse Batman, Spidermanlerin mirasçısı olması gerekir..Olmuyor.. Günlük hayatımızın kahramanı, bir çizgi film karakteri olmak isteyen günümüz çağdaş sanatçısı, sanatın ait olduğu değerlere değil de, sermayenin kurumsal yapısına bir 'duhul' olma hali gerçekleştiriyor.. Borsada gezen tahvilin yaratıcısı, küresel konvertibilite, kolektif uyum istiyor. Demokrasi, düşünürlerin sitemleri, sanatçıların eleştirileriyle güçlenir. Umurunda değil ; onun, açığa para basan kalpazandan farkı yok..
Marks'ın imbik,lenger, endazesini, ölçü kabını, ölçüsüz davranışlarını dışarıda bıraktığı çağdaş simyacı, kapıyı tırmalıyor..
'Bir metanın değerini, içerdiği emek miktarı belirler, ama bu miktari sınırlayan şey toplumsal koşullardır.' diyerek devam ediyor Marks : 'Eğer biz, üretim araçlarına, değer yaratma ilişkileri açısından ve her şeyden ayrı olarak değerin miktarındaki değişmeler yönünden bakacak olursak, bunlar yalnızca emek gücünü, değer yaratıcısının maddeleştirdiği malzemeler olarak görülebilirler. Ne doğanın, ne de malzemenin bir önemi vardır. Gerekli olan tek şey, üretim esnasında harcanan emeği emecek miktarda malzemenin bulunmasıdır. Bu miktar var ise, malzemenin değerinin yükselmesinin ya da düşmesinin veya toprak ya da deniz gibi hiçbir değer taşımamasının, değerin yaratılması ya da miktarın değişmesi üzerinde etkisi olamaz.'
Elit tarafından horlanan/ötelenen halkı ilgilendiren bir durum olmasa da, insanlara yarattığı luzumsuz gündem, aldığı vakit, kapladığı alan açısından işgaliye bedeli ödemesi gerekir...
21 Aralık günün en uzun gecesi. Videosu geldi, anlatıyor. 'Üretim esnasında harcanan emeğin' bu alanda günümüzde karşılığının anlamı yok ; 'yeterli miktarda malzeme'nin tanımı ise Müşteri ; geriye kalan prezantasyon.. Görülüyor ki, ışıltılı masalıyla sanatçı, kapitalizmin kara gününde, sermayeye ait bir eder ; efsunu üzerinden akçeli bir bileşen. Değişim değeri itibariyle, Akakçe, karagün için bir yatırım aracı.. Sermayenin harcanan emeği hortumlaması, hayata jenerik olacak kadar rolfigür/ler üretmesine bağlıdır. Sanatının kitlesel emeğin sıkıntılarını dile getirmesi açısından ise bir değeri yok.. Amerika batıyor, AB çatırdıyor, Wall Street ayakta ; durumu farketmezden geliyor sibidi gonzales..
http://ekavart.tv/sanatcilar/diger/5-dakika-ozel-haluk-akakce
***
20 Aralık Salı : 2011
Sosyal olaylara doğanın mantığıyla bakarsak, iyi ya da kötü yoktur. Var olan her olay, bir yeni oluşumdur. Çünkü doğada erime, çürüme, yok olmanın tek amacı vardır. Yeni filizlere besin olmak... Yeniden doğmuş olanın besini, eskinin kalıntılarıyla zenginleşmiş topraktadır.. İki kavram birarada olsa, toplumlar ölse de yaşam ölümsüzdür...
***

Alır, satar ya da biriktiririz ; tacirin sermayesi Acı'dır. İnsan hem kurban, hem cellattır. Tasarımın işlevi gereğindendir. Konunun doğurganlığını, varlığının bilgisi kuşatmıştır.. . Vahşetin tarihi yoktur..
19 Aralık Pazartesi : 2011
Bugün Hayata Dönüş Oprerasyonunun 11. ve Maraş Katiamının 33.Yılı...
Sırada Srebrenica genosidi, Sabra/Şatilla, Hama Katliamları, 1857 Delhi/Bombay vd. işkence tezgahlarında hayatını kaybeden kitlelerin hatırlanması , Çin'deki Arrow/Kanton olayları, Fransa'nın Cezayir kötülüğü, Yahudi soykırımı, Ermeni tehciri, Ruanda’daki Hutu/Tutsi dehşeti, yakın tarihteki Türklerin Jivkov/Bulgar sürgünü, 1947'de Hollandalıların Endenozyada gerçekleştirdiği kitlesel ölümler, Amerikalıların Kızılderileri asimilasyonu, zencilerin ırkçılar karşısındaki zaferininin ardından devlet/yurttaş işbirliğinde ABD'nin Vietnamlılar,Iraklılara uyguladığı vahşetin bir parçası olmaları, İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin herzeleri, Pol Pot'un Kamboçya trajedisi, Rusların 1916'daki Revendiz, Azerbeycan, Kırım,Polonya/Katin kıyımları, Çinlilerin Uygur/Sincan , Nepal'de uyguladığı mezalim, Ermenilerin Hocalı terörü, Cumhuriyet Tarihimizin Trakya kışkırtmaları, Dersim şiddeti, Kanlı Pazar zulmü, 6/7 Eylül komplosu ve katillerin 'haklı' neden tarışmaları var.. Refleksi tetikleyen, kitleleri kışkırtan zaruri eylemlerin ilk başlangıç tarihleri takvimin yapraklarından fazla... Saymakla bitmeyecek Nefret politikalarının mağdurlarını yad etmek, haklının itibarını iade etmek, gidenleri anmak yetmiyor ; vahşetin mantığını anlamak gerekiyor..
Yıllarını soykırım araştırmalarına veren ve bu alanda dünya çapında bir ün elde eden Jacques Sémelin'in kitabını okuyorum. Yakın tarihteki arındırma ve yok etme politikalarını ele almış. Fransız tarihçi ve siyaset bilimci Jacques Sémelin, 'Arındırma ve Yok Etme' adını verdiği yazılarında, 'Ben, birtakım toplulukların tarihi adına konuşmuyorum. Chateaubriand’ın zekice betimlediği biçimiyle ‘halkların intikamını almaya söz vermiş’, daha ziyade güçsüzlerin hakkını koruyan o tarihçi tavrını takınmak da istemiyorum.' diyor. Yapmaya çalıştığının araştırmacı olarak soykırımların gizemini anlamaya bir katkı sunmak olduğunu söylüyor . Anlamaya çalışılması lazım gelen durum, karşımızdakini yok etmeye yönelik bir korku rejiminin, hezeyan ideolojisini nasıl yaratılabiliceği sorusunun cevabıdır. Halklar ya da işinde gücünde olan sıradan insanlar bu kışkırtma retoriğine, bir müzikal oyun kıvamında sunulan tarihsel darbeye, kurbanın üstünden kanlı bir ritüele dönüştürerek katılabilme kıvamına nasıl gelebilirler?
Köle tüccarından insan sarrafına evrilen tacirin malı her zaman 'emek' olmuştur. Ne ilgisi var demeyin. İnsanı işgücü olarak gören gözün, kitleleri 'sermaye' yapması kaçınılmazdır. Emperyalizmin kanlı oyunu, kârlı ticaretinin mübadelesindendir. Geçmişi temizleme adına bugün lekeyi herkese bulaştıran sürecin bir sahibi vardır ; aranması gereken o'dur.
Takvimin tarihi vesile oldu , Jacques Sémelin'in sorularına yeni soru/cevaplar katarak konuyu sürdürelim..
Binlerce, on binlerce hatta milyonlarca savunmasız insanı öldürme noktasına varışın 'öncesi' nasıl hazırlanır? Öteki/berikini, bizden olmayan herkesi...
Neden'den çok nedir'in peşinden gitmek doğru olacaktır. Vicdanımızla davranıyoruz da çıkarsız/korkusuz, önyargısız, takıntısız düşebiliyor muyuz? Yabancı aksan sendomuna yakalanmışçasına kendimizi sürekli suçlayacağımıza insan soyunun patolojisi içinde vahşetin yeri nedir? İçimizde taşıdığımız adı Nefret olan dinamitin fitilini kesip, korku ve rekabetin yaratıcılığının ortak eseri Düşmanlık kavramının çekirdek oluşumunu sorgulayabiliyor muyuz? Cevap olarak ne dersek diyelim aslında künye, fitil ve baruttan oluşan fenomeneleri bağrımızda her an barındırıyoruz ; ateş geldiğinde dörtlü tamamalanıyor. Alçaklık sendromunun dinamik değerlerinden özgürleşmenin çaresini aramanın 'şu an'zamanıdır.. Vahşeti yaratan, içimizdeki kötülüğü yeşerten, yeryüzünü algılayış yöntemimizdir. Baudrillard'ın dediği gibi işgal, 'ötekinin figürüne, dışarıdan gelmiş o tuhaf biçime, olaylarla ilgili süreçleri olduğu kadar, tekil varoluşları da düzenleyen o gizli figüre dışarıdan dahil olmak' tır. İmkansızı başarma yolunda İlerleyen Özne bu koordine süreçte , etken ya da edilgen olarak vicdani yalnızlığıyla başbaşadır. İnsan delilikten, nevrozla korunmanın yolunu seçmiştir. Düşmanı üreten rekabet yasamız, üretimden gelen mülkiyet paranoyamız ile birdir.
Olayı doğru koyar, doğru zamanda, doğru soruyu kendimize sorabilirsek ne âlâ..
Ne ki, tasarımın işlevi, konunun doğurganlığı, varlığın bilgisiyle kuşatılmıştır.
Yok etmeye giden süreçte bunca eziyet, tecavüz ve işkencenin müellifinin mevcutlu getirilmesi..
Orhan Kemal Cengiz, Radikal'de, 'Bugün Maraş katliamının 33. yılı. Genç kızların memelerinin kesilip sopaların ucuna takıldığı, ceninlerin anne karnından çıkarılıp ağaçlara çivilendiği, bebeklerin iki bacağından ikiye ayrıldığı, insanların diri diri yakıldığı bir katliamı gözünüzün önünde canlandırabiliyor musunuz? Bunun günlerce sürdüğünü... ‘Katliam’ deyip geçivermek kolay. O katliamdan bir tek kareyi, kalp gözünüzü açıp görmeye tahammül edebilseniz, dünyayla, bu ülkeyle kurduğunuz bütün ilişkiniz sonsuza kadar değişir, inanın..' diye yazmış.
Ne Maraş'ı, ne Çorum'u, Dersim'i,1915' ve diğerlerini unutmuyoruz ve unutturmuyoruz. Yukarıda bizim yazdıklarımızın da unutulmamasını, durduk yerde değil, varlığımızın bio/politikasının bağrında bir parantez açarak düşünme temrini oluşturmasını dileriz.. 'Öteki' olduğu müddetçe, kötü ve kötülükten kimse azade değil. Çünkü en kötü suçu, -İsrail ve diğer örneklerde olduğu gibi tarih bize gösteriyor ki- kendisi buna maruz kalmış olanlar uyguluyor.. Bu ortamda aynı suçu işleme kapasitesine ise tüm uygar bireyler potalsiyel olarak sahip.. Kurban ya da katilin kim olduğundan önemlisi, kurban ve katilleri üreten ikili bir sistemin, mağdur/mağrur rejiminin tüm dünyadaki eşit dağılımı..
İnsanoğlunun eşitlik adına başardığı tek gerçek bu..
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1072912&Yazar=ORHAN KEMAL&Date=19.12.2011&CategoryID=98
***
Eleştirmenlerin şahı, meydanın padişahı uzman yazar Sabah'taki köşesinde 'Günümüz dünyası kapitalistlere, şirketlere, kuruluşlara sermayelerinin % 5-8 arasındaki bir bölümünü (çağdaş) sanata yatırmalarını öneriyor. Bu, riskin dağıtılması bakımından çok önemli kabul ediliyor. Çünkü eldeki veriler, sanatın, yatırım zincirinde en son halka olduğunu, sanat yapıtının da elden çıkarılanlar arasında gene en son halkayı meydana getirdiğini ortaya koyuyor.

O nedenle yapılan akademik çalışmalar, kriz dönemlerinde, genel alış veriş hacminde bir düşüş olsa da teker teker yapıtların fiyatında bir düşüş olmadığını gösterdi' diyor.. Gören borsa analisti zanneder..
Aklınıza Don Kişot falan gelmesin, adam doğuştan kahraman. Hayaletlere, yel değirmenlerine bakıp boşa sallamıyor. Gördüğü perspektifte göremediği hakikati arıyor ve analitik mühendis zekasıyla iktisadi bir durum/kurum saptaması yapıyor : 'Türkiye'de Eleştirmen yok' diyor. Biz de zaten öyle söylüyoruz ; peki problem nerede?
18 Aralık Pazar : 2011
Nilüferden farkı, olayın en doğru izahı, kültür/sanat piyasasının beklentileriyle
gerçek eleştirinin kendini yeniden üretememesi.. Mâdun gibi bir durum ; çıktığın an sistemin yutması, kurumlarla entegre olma zorunluluğu, varlığını imkansızlaştırıyor.
Yeni gördüm. 4 Aralık'ta 'Çağdaş sanatın belkemiği eksik' başlıklı Sabah'taki yazısında Hasan Bülent Kahraman , "Türkiye galerilere, mekanlara, koleksiyonerlere, alıcılara, hatta resimlerin çerçevelerine yatırım yaptı fakat eleştirmeni ihmal etti, görmezden geldi(..)İsteğimiz Türk çağdaş sanatının evrensel piyasalara erişmesidir. Bunu sağlayacak olan eleştiridir. " diye yazmış.
Sorunun ortaya konuş şeklinden bunca yazarına karşın, kültür/sanat piyasasının kendi eleştirmenini yaratamadığını görüyoruz. Ülfetin yokluğu belki de fazlalığından. Binlerce kitaba/kataloga,seminere, külliyata, yurt dışı eğitime, akademik çalışmaya rağmen, doğru söylediğine inanılıp finans kapitale güven veren bir kişinin olmaması düşündürücü. Aslında tevâzu gösteriyor ben ona güvenirim. Beklentisi ve derin analizinin yanısıra yazılarındaki pırıltı işin yanar/döner ekonomisini iyi bildiğini ispatlıyor. Saptaması doğru, kriz anında bile zengin yatırımcı elindeki sanat eserini pazara sürmüyor. Çünkü malzemenin maddi değeri, cilanın materyaliyle aynı.. Veblenin tespiti doğrudur: Yağmacı kültürün kadim geleneğinde, sanat, aylak beyefendinin refah göstergesidir.. Marks, özneyi tanımlarken, 'palazlanmış bir kapitalist haline gelmesi, hem dolaşımın içinde, hem de dışında olur. Hic Rhodus, hic salta!' diyor. Son söylediği Latince söz, 'İşte Halep, işte arşın' ya da İşte deve işte hendek' gibi bir meydan okuma cümlesi. Yani sanat, bazen eli kanlı kalpazanın iadeyi itibar aracı, bazen milli burjuvazinin batılaşan sureti.. Ya da sermayeyi henüz kediye yüklememiş patronun kürkü ; her durumda hepsinde bir durum ispatı. Beton görünümündeki statükonun mizanseni, varsıllığın balo kostümü. Bu yüzden de kriz anlarında bile yiğitliğe leke sürdürmüyor, zenginliğe toz kondurmuyorlar. Ne de olsa ticaret bir güven yaratma , inandırma eylemi. HBK türevi yazarlara boşuna Piyasa Eleştirmeni demiyoruz. Sahne buysa, eleştiriden beklenen de sermayesini bağlayacak yatırımcıya, küresel borsaya, sanat piyasasına kılavuzluk etmekse, bu yazar bolluğunda sorun yok demek gerekir ama kimse inanmıyor. Başta kendisi..
Çünkü eleştiri de, güncel sanat gibi bütünüyle tekelci komprador küresel emperyalizmin ayrılmaz bir parçası.. HBK türü malumatfuruş münekkitler, entel/dantel yarı zamanlı galericiler, laf taşımayı hizmet sanan zevk sahibi züppeler, sayfalarında hüznü meslek edinmiş editörler , sınıf atlamaya çalışan sanatçılar, global kültür aşığı özel müzeciler iyi ki varlar. Onlar olmasalar, doğmasalar, üremeseler bu aşağılık oyun ikiyüz yıldır yenilenerek sürmez. Zengin sofralarına meze olan Türkiye'nin ruhuysa Tanzimat'tan beri ızdırap içinde.
Ağla güzel yurdum ağla ; aramızda dağlar var..
http://www.sabah.com.tr/Pazar/Yazarlar/kahraman/2011/12/04/cagdas-sanatin-belkemigi-eksik
Kapital, s 108
Torstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi
***


Herkes, sonunda kendi yaşam öyküsünü yazar. Toplumlar da tarihini.. Yukarıda olayın yaşandığı coğrafya İngiltere ile İzlanda arasındadır. Tarihi, Britanya'ya sarkan Vikingli korsanlarla başlar. Bugün Danimarka’ya bağlıdır. Özerk Faroe Adaları’nda geleneksel olarak yapılan “Grindadrap” balina avı katliamı, İspanya'daki boğa güreşleri, Afrika'daki sürek avları gibidir.. Burda gördüğümüz kesit, bienallarla/fuarlarla, panayırlarla devam eden tarihiyle, Gösteri Toplumunun bir ürünüdür . Ne ki, vahşetin çağrısına kucak açmış insan soyunun her yerdeki benzeri zıvanadan çıkmış kültür etkinliklerine alıştık diyemeyiz.. Ekonomik ve siyasi olarak köşeye sıkışmış uygarlık, hırçın çıkışlarla ortalığı kana buluyor ; bizse onu tehdit eden rakiplerle değil, karnavalı seyreden çaresiz, algıları dumura uğramış insanlarla karşılaşıyoruz..
17 Aralık Cumartesi : 2011
İnsan denilen varlık, doğadaki genetik bir deformasyonun adıdır. Böyle olmasa İlerleme ideolojisini bir Din haline getirmez, nedenini ve şifrelerini bilemediğimiz kurgunun, yedeği olmayan yaşam kodlarıyla oynamaz, değişimin menzilinde kendimizin yok olmasının muhtemel olduğu akıl almaz süreci başlatmazdık.. Bilmediğimiz çok şey var ; ama bilinen şu ki, doğadaki hiç bir canlı, çevresini tüketerek kendini yeniden üretemez.. Süreci tetikleyen oluşumun adı Bilgidir. Uygarlığa açılan her yeni alan, kendimizden kesip attığımız bir parça olarak tükenişimizin bariz hakikatıdır. Gerçek, bilerek öğrendiğimizde değil, yüklendiğimiz bilgiyle yok oluşumuzun metaformozunda, değişimin aritmetiğinde, genetiğine müdahale edilmiş organizmanın bio-ritminde aranmalıdır. Kaybettiğimiz türlerin istatistiki verileri, gezegenden yükselen çığlıkların frekansları görmek istersek, Bilgi yüklüdür... Yüksek teknolojinin, GSMH'nin, yaşam standartlarını artırmanın ya da her ay You Tube portuna yüklenen bir milyar videonun insanın yeryüzündeki geleceği açısından olumlu bir yanı, bariz bir anlamı yoktur..
Benjamin, 'Her uygarlık, aslında barbarlıktır' diyerek eleştiriyi kıvamında bırakır ; bellidir ki, konunun gideceği bir Sonuç yoktur. İnsanoğlu hem bilgiyi yüklenmiş Aydın hem de yoğunlaşmış Bilginin oluşturduğu Medeniyet kavramına, elindeki birikimini birarada tutarak karşı çıkamaz. Bu bedenimizin sağ yarısının, sol yarısıyla mücedelesi gibi absürd bir durumdur. Uygarlığın kazandığı her mevzi, insanlığın oynadığı bu komedyada doğadaki tüm canlıların kaybettiği binlerce yaşam hakkıdır. İnsanoğu, önce hayatı kolaylaştırma adına İcat ederek, patolojik merakının ivmesiyle keşfettiği alanları işgal ederek , öğrenerek ve bilerek ,bilgisiyle sürekli kandırarak ve kendinden başka her şeyi yok ederek ilerliyor ; ne var ki, aslında intihar ediyor. . Benjamini tashih edersek, 'yalan' barbarlığın, 'hile' ise uygarlığın birinci şartıdır. O da bunu bildiği için 'üretim araçlarının mülkiyeti' deyip, paradigmanın derinine, itirazının temeline inmiyor. Sorgulamamız gereken, esas sorun, 'Üretim' kavramının kendi mantığıdır. Doğasından ayrılarak Tüketim sendromuna tutulmuş bir canlı türü olan insanın bir yarısının memnuniyetsizliği yetmez. Varlığının doğaya tasallut olmuş zekasının biyolojisini fabrika değerlerine döndürmesi, kültürünün rekabetçi doğasını cesaretlendiren ögelerden /viruslerden temizlenmesi, Doğru soruları imal ederek kullanabilmesi gerekir.. İdeolojilerin taleplerindeyse bunlar henüz yok. Çeşitli renkler/ maskelerdeki her haliyle, ilerici/gerici, demokratik, otokratik vd. varlığıyla hüküm süren yalnız o oldu. Para, bildiğimiz paraysa, hâlâ gasbedilmiş 'emek' üstünden sağlanan Rant esas değer ise, zihinsel süreçte rekabet denilen kavramı sistem dışına itememişsek, bugüne kadar yeryüzüne sanayileşmenin ardından Rejim olarak kendisinden başka bir şey gelmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyleyse 'Ya Kapitalizm Ölecek, Ya Tabiat Ana ' deyişini bir metafor olarak kabul etmemek gerekir.. Durumun Gerçek olduğunu yukaradaki fotograf gösteriyor..
***

16 Aralık Cuma : 2011
Herkesin bir öyküsü var ; yazarların ise birden çok..
Yaşam, son hamlede hep kaybederek öğrendiğimiz bir oyundur.
Kazanmaksa, baştan kaybetmek..
İsaac Babel'in tüm hikayelerine el koyduklarında yalvarır ; 'bırakın' der 'Şu yazacaklarımı tamamlayayım. Sonra görün işinizi'.. 'Hiçbir demir çivi insanın kalbini, doğru yere konmuş bir nokta kadar acımasızca delemez' diye yazar ölmeden epey önce.. İnsan 'ne demek istedi' diye düşünür. Sovyet devrimine ve ideallerine duyduğu aşk sonrasında 'proleterya diktatörlüğü' denilen polis devletine duyduğu öfke aldatılmışlık duygusula birlikte gelir. Yahudidir. Hitler gibi Stalin'de Yahudilerden hiç haz etmez. Ne de olsa sekiz yıl Gürcü Papaz Okulu'nda İsa mesihin katilleri konusunda eğitilmiştir. Marks'ın babası din değiştirmiştir ; kurtarmaz. Karl öleli 50 yıl olsa da hayaleti canlıdır. Stalin'in Aparatçikleri ele geçecek bir bedeni olmadığında Arap'ın ruhunu öldürürler . Başta Troçki olmak üzere Kamenev , Radek ve diğerleri çeşitli sudan suçlamalarla çeşitli yerlerde yaklaşık aynı tarihe rast gelen bir zaman diliminde aynı yöntemlerle katledilir. Onlar gibi Babel'de 1940'da Lubyanka Hapishanesi'nde Sovyet gizli polisi tarafından kurşuna dizilir. Dolayısıyla hayatına konulan acımasız noktada, 'demir çivi' kehanetinin, Berianın tabancasından çıkıp kalbinin üzerine konan mermi olduğunu anlarız..
1935'de Paris'e geldiğinde 'Geri dönme, seni öldürecekler' denmişse de dinlememiştir. İkinci Savaş yılları Fransa'da Hitler'in Gestaposu'ndan kızı Nathalie Babelin öykülerin bir kısmını kaçırabilir. Kasaba dayıları , şehir züppelerinden hazzetmez. Stalin'in gestaposuysa zaten affetmez.. Kızıl Süvari Alayı'nda anlattığı öyküde anlattığı gibi, Lenin'in emriyle 'Kızıl Ordu'nun süngülerinin ucuyla yokladığı' Polonya müdahalesine katılmış bir tanıktır ; hoşa gitmez. Yahudi ironisinin Odessalı ustasının ele geçirebildikleri bütün defterlerini yakarlar .Derjavin'in şiirinde yazdığı iki satır tutarındaki, 'Ey Rus senin için müttefik nedir ki/ ilerle, tüm evren senindir' cümleleri yalnız Çarlık Rusyası için değil, Sovyet Devleti için de coğrafyayla ilintili vazgeçilmez zamanüstü bir politikadır. Kuşaklar boyu nasıl bir talan, ne tür bir zihin kayması yaşanmışsa, biz bunun nasıl sosyalizm olduğunu hâlâ adlandıramayız.. İsaac Babel'den sonraki kuşaklara çok az ama çok iyi hikayeler kalmıştır..***
Ülkü Tamer'den bir şiir : Kendini asmış yüz kiloluk bir zenci..
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten..
Haluk Bilginer canına okumuş şiirin, ne ki başka okuyan da yok!..
http://www.youtube.com/watch?v=Wl4FA2KOsDM
***

15 Aralık Perşembe : 2011
Lozan'dan bu yana seksen yıl geçse de, Türkiye'de azınlıklarla ilgili zihniyetin rencide edici ve dışlayıcı kalıpları, Cumhuriyet tarihi boyunca bir korku paranoyası refleksi olarak artarak sürmüştür.. Pratik anlamıyla uygulanan politikaların tüm azınlıkları yok ettiğini zaman bize göstermiştir.. Başta Rum ,Ermeni, Yahudiler, Kürtler, Nasraniler olmak üzere hepsini, dünyadaki benzerlerinden ayıran temel hakikat Anadolu insanı olmalarıdır. Aynı Türkiye'deki Türkü, Asyadaki Türkten farklılaştırmış olan gerçek gibi, yerinden edilme hali değil, başka/başkalaşma halidir bu.. Yakın/Uzak tüm tarih, ezilenlerin/horlanan, ötelenenlerin çığlıklarıyla dolu karanlık bir dehlizdir. Tayfun Serttaş'ın SALT Galata'da Maryam Şahinbaş'ın fotografhanesinden derlediği görüntüler vicdanımızın karanlık odasına ışık tutuyor.. Yanan negatiflerin yerine konacak pozitif anılar için bir umut hâlâ var..
50 yıl boyunca Beyoğlu'nda fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan'ın tarihe ışık tutan arşivi, Tayfun Serttaş'ın çabasıyla bir sorumluluk projesi olarak SALT Galata'da sergileniyor..
Kitabı çıkmış ; oradaki bilgileri Nur Çintay, Sabah'ta özetlemiş : Şahinyanlar'ın kökü Sivas'a dayanıyor. Maryam Şahinyan'ın dedesi Agop Şahinyan Paşa, Tayfun Serttaş'ın siyasi tarihin en renkli, en kozmopolit meclisi diye anlattığı (üçte bir oranında gayrimüslim milletvekili) 1877 Meclisi Mebusan'ında Sivas mebusu. 1915 baharıyla birlikte tarihin en zor günleri başlıyor. Sivas'ın en güçlü ailelerinden Şahinyanlar, sahip oldukları 30'a yakın köy, beş un fabrikası ve sayısız gayrımenkulu geride bırakıp İstanbul'a göçüyor, Harbiye'de kendi halinde bir apartman dairesine yerleşiyorlar. Maryam Şahinyan'ın babası Mihran Şahinyan'ın fotoğraf merakı Sivas yıllarından. Ama önce bir burjuva genç hevesi olarak başlayan bu hobi, yeni ve zor hayat şartlarıyla geçim kaynağına dönüşüyor. Galatasaray Lisesi'nin köşesindeki handa bulunan Foto Galatasaray'ın hisseleri alınıyor ve Mihran Şahinyan, 1933'te fotoğrafçılık yapmaya başlıyor. Yedi çocuğunun en büyüğü olan 1911 doğumlu Maryam, zaten babaya yardım edip işin inceliklerini öğrenmekte, 1937'den itibaren stüdyoyu tek başına işletmeye başlıyor. Yazının devamını aşağıdaki adresten okuyun..
http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sergi/2011/12/04/sahane-bir-fotograf-arsivi
http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/salt-galatada-3-yeni-sergi
***
Haşmet Babaoğlu, hiç olmazsa 'bilmiyorum' diyor. Bir de anlamış gibi kös kös bakıp başıyla onaylayanlar var. Kepaze bir durum..
Hannah Arendt 'Merdivenden inip çıkarken, düşmemek için trabzana tutunabilirsiniz. Trabzan bir metaforsa, anlamı birtakım değerlere sahip olmaktır. Karşımızdakinin alıştığı şey trabzana sahip olmaktır.' diyor. Biz devam edelim..
Asıl patron olması gereken kitlenin geleneksel değerlerini sildik. Onun için çalıştığımız Özne olan karşımızdaki insanın merdivenlerinden trabzanı kaldırdık ; Niye? ; modernizm adına.. Çaresiz bıraktık ; çare biz olmak istedik..
Enstalasyon,yerleştirme, oturtma ya da çökertme ..Tayfun Serttaş aslında bir 'cevap'tır. Devam ediyoruz : Haşmet Babaoğu bugün Sabah'ta 'Sanatla Aramızda Ne Fark Var?' diye soruyor ve sorduğu muhteşem soruya 'Bilmiyorum' diye cevap veriyor. Tamamlıyor : Meseleyi daha geniş temelde ele almak, tartışmak lazım..
Türkiye'de entellektüeller garip bir kavimdir. Soyutlamalardan medet umarlar, pratik çözümlerle somut üzerinden diyalog kuran kitleleri anlayamazlar.. Labirentler arttıkça, karmaşaya içeriden bakan aydınlar da neyin ne olduğunu durumu ve hiyeroglifi kavrayamıyorlar. Görücü usülü buluşmalarda açıklama kuşdilinden çeviri yapan sambacı grafologların insafına kalmış ; itiraz etmek güç. Sorun, artık değerden yemlenen haroşacı zevatla, efsunlu görüntüleri pazarlayan tacir kırması münevverlerin kurduğu tezgahın inandırıcılığı. Paradigma 'sanat' değil, ondan başka her şey. Handikap görüntünün altının boş, nidaların sentetik, çözümlerin oyun, küresel simülakratörün kahramanlığının sahte olması. Yani kimse bir şey demiyor ; der gibi yapıyor/lar. Çocukların 'Kral Çıplak' demesiyse daha kolay. Daha önce Oğuz Atay'ın sevgili eşi Pakize Barışta yazmıştı. Entel/dantel medyadan cevabını acı şekilde almıştı ; sindirdiler. Artık yemin etmişçesine Çağdaş Sanat adına tek kelime yazmıyor. Zaman zaman Haşmet Babaoğlu'nun da Hıncal Uluç gibi belli belirsiz itirazları var. Biraz cesaret diyoruz. Değişim değeri üzerinden kurmaca öykülerle birileri, birilerini kandırıyor. Dünyanın hiçbir çağında sanat bu kadar ucuz, görünenin ardındaki Gerçek bu kadar yavan olmamıştı.
Babaoğlu'nun tedirginliğini paylaşmakla yetinenlere, bu sayfalarda sürekli teşhir ettiğimiz kalpazanca öyküsüyle sanatın, şirket tahvillerini temsil eden renkli kağıt parçalarından farkının kalmadığını anlatıyoruz.. İkonalar gibi ibadet fetişlerine dönen materyaller 'ruh' kazanırken, sahiplerine de mertebe/statü kazandırmaktadırlar. Nesneler üzerinden gerçekleşen ilişkilerde sanat aracı bir kurumdur. Putlar mabedine çevirdikleri kültürel mübadelenin sosyete pazarlarında bütün sözleşmelerin evrensel konusu olan Değişim, fikirler arasında değil, mal ile para arasındadır. Şimdi'ye musallat olan bu sentetik Oluşumun/Fenomenin dili bize yabancı, küresel sermayeye ise aşinadır.. Foucault, 'Bilgi, kesip biçmek için vardır' der. Bilgiyi yerinden edip paylaşan müstemleke sanatçısı, muhtevayı yeniden üretemediği, kendini gerçekleştiremediği için evrimini tamamlayamaz ; defoludur.
Öykü kaynaktan doğup, kendini seyrediyorsa durum başkalaşır..
Herkes böyle mi? Tabi ki değil. Düşüncelerine hiç katılmadığımız halde Ekstramücadele, Esat Başak gibi gerçek sözü olan yaratıcılar ya da People for the Ethical Treatment of Animals/PETA gibileri de var. Ege Okal, Dila Yumurtacı, Hazal Kızıltoprak Kolektifi benzeri performans grupları ve diğer sosyal oluşumları sanat adına uzun vadede izlemek gerekir. Gelecek dönemin tarihi bugünün yanlışlarıyla yazılıyor. Zaman zaman rastladığımız Handan Börütüçene'nin şehrin kökleriyle ilintili düzenlemeleri, Ahmet Öğüt/Vahap Avşar'ın İkici Sergi/Arter'deki işleri, İnci Eviner, Kutluğ Ataman gibi isimlerin bu seneki sergilenen çalışmaları doğrudan kendi toprağından doğmuş radikal cümleler kuran örnekler. Devamında yüreğe su serpen sorumluluk projeleri anlamında Tayfun Serttaş'ın 'gösteri' seçimini dışlayarak, gösterdikleri geliyor. Kekemeler panayırına çevirdikleri fuarlar/bienallerde lafı dolandıran sahtekârlarla , itirazı olan yaratıcı memnuniyetsizler arasındaki fark barizdir..
Söylediklerine katılırız/katılmayız, yöntemlerini eleştiririz ama yaptıklarıyla , ne dediklerini arapsaçına dönüştürmeden , izleyiciyi aptal yerine koymadan açık/seçik anlatırlar.. Bunları yazmamızın nedeni, genel anlamıyla kültür medyasının yaptığı manipülasyona karşı bir farkındalık yaratmaktır.
Onun kaosunu açıklamak için bunları yazdık. Şimdi de kendi anlatımıyla Babaoğlu'nun düştüğü durumun çaresizliğini okuyun.. Bu yazdıkları dürüst bir aydının tavrıdır ; ayıp olmasın diye kös kös bakanlara örnek olsun...
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2011/12/15/sanatla-aramizda-ne-var
***
Biz demiyoruz, Jacques Ranciére söylüyor : 'Bugün, hayatı değiştirme arzusu hakkındaki bütün o postmodern şüpheciliğe rağmen yine de dinsel gizemlere dönüşmüş o kadar çok gösteri ve enstalasyon görmekteyiz ki, artık sözün yalnız kendisinden ibaret olduğunu duymak bir skandal sayılamaz.'
Yani demesi o ki, tüm yapılanların amacı baba/oğul, kutsal ruhun tezahürlerinin yer değiştirmiş halinin yeniden türetilmesi.. Değişim talebi hikaye ; tekrar aynı tekrar.. Oluşan merkezi bir bilinçten üreyen piyasa realitesi, panayır gösterisinin amacı sermayeyi yeniden kültür adına üretmek. Zaten gösteri toplumun öznesinin , alanı/satanı, parlatanıyla merkez efendilerine kendisini göstermekten öte bir değişim talebi olabilir mi? Ordan onaylı, kışkırtılan iç piyasanın tezgahıdır bu.
Biz de bunu söylüyoruz ; sanat/manat hikaye..
14 Aralık Çarşamba : 2011
Günümüzde sanat, inanç ideolojisi üreterek sermaye birikimini sağlıyor..
10. Yılında Art Basel Miami , bu sene 6-9 Aralık tarihleri arasında gerçekleşti.
Kuzey Amerika, Avrupa, Latin Amerika, Asya ve Afrika'dan gelen 260 önde gelen galeri, 2.000 'den fazla sanatçının eserleri yer aldı.
Dünyanın dört bir yanından gelen koleksiyoncular, sanatçılar, küratörler, eleştirmenler ve sanat meraklıları Art Basel Miami'deydi. Yaklaşık 30.000 kişinin ziyaret ettiği etkinlik büyük ilgi gördü..
Böyle yazıyor kültür medya center . Değişimin referans kaynakları, sermayenin zincirini elinde tuttuğu entellektüel borazanlar. Başta Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri ve aveneleri.. Bilmemkimin yeni resmi bulundu başlıklarıyla, alan açıp müzayedelerin ilan panosu gibi çalışıyorlar. Betimlemeler, ikameler yaratıyor.. Görev bilinciyle sahnelenen oyuna katılanlarla, tasarlayan bilinç arasındaki uçurumu gösterebilmekse zor..
http://ekavart.tv/sergiler/diger/10-yilinda-art-basel-miami
***
Gavur kelimesini kitap öyle yazdığı için kullanıyoruz.. Yıl 1855. Putham's Monthly adlı gazetede Friedrich Engels, konunun ilgilileri için istatistiki verilerle dolu 'Türk Ordusu' adlı bir inceleme yazar ve 'Sokaktaki Türk, gavur kurumlarından, gavurun kendisinden tiksindiği kadar tiksinir' der. Peki başta Türkler olmak üzere tüm Doğulular Gavurdan, Gavur da onlardan niye tiksinmektedir?.. Toplumsal hafıza, acı deneyleri unutmuyor..
14 Aralık Çarşamba : 2011
Bir İngiliz generalin 400 Hintli askeri komuta ettiği Amritsar Katliamı 1919'da olmuştur. Hintliler kendi halkına kıymadan önce, 1915'de İngiliz savaş gemileriyle geldikleri Çanakkale'de de yoksul halkı öldürmüşlerdi ; yani tecrübelilerdi...
Ansiklopedlerin yazdığına göre Amritsar katliamı şöyle olmuştur : " 13 Nisan 1919 tarihinde Hindistan, Pencap'taki Amritsar şehrinde beş İngiliz vatandaşı isyan karşıtı tedbir olarak hazırlanan Rowlatt tasarısı'nı protesto eden Hintliler tarafından öldürülür. Bir sonraki gün yani 14 Nisan'da 10.000'den fazla Hintli tekrar, tasarıyı protesto etmek amacıyla Amritsar'da toplanır.. 'Dağıl' emrine karşı, dağılmayı reddeden Hintlilere, İngiliz Tuğgeneral Reginald Dyer komutasındaki 'Gurkha Birlikleri' tarafından ateş açılır.. Resmi rakamlara göre 379 Hintli öldürülür. 1.200 Hintli yaralanır. Katliamdan sonra Tuğgeneral Dyer, sıkı yönetim ilan eder ve kendi emrettiği katliamın sorumlularının bulunmasını ister. Sorumlular imal edilir ve kamçılanır ; olay kapanır.. Tuğgeneral'in faaliyetleri İngiliz Avam Kamarasında ifşa edilse de, Lordlar Kamarasında desteklenir.. Daha sonra katliamı 'bir hata' olarak adlandırılır..
Buraya kadar yazdıklarımız ansiklopedik bilgi.
Bilinen hikayedir. Yıl 1930'lar.. Dolmabahçe'deki Cumhuriyet Balosu yapılır. İngiliz heyetiyle gelen bir subay Atatürk'e kötü kötü bakar.. Nedeni sorulur.. Subay, 'Siz' der, 'Çanakkale'de babamı öldürdünüz?'.. Bu defa Atatürk kötü bakar, cevap verir.. Babanın Çanakkale'de ne işi vardı?'
Şimdi buna bakacağız ; Yoksul emekçilerden, işsiz prolerterlerden devşirilen İngiliz askerlerin deniz aşırı ülkelerde ne işi vardı?
Para, 'Hayat' dediğimiz nevrotik algımızın özeti, biraradalıklarımız nedeniyle oluşan rekabetin yarattığı tüm korkuların ilacıdır.
Herkesin kendini kurtarmaya çalıştığı bir dünyada, 'Para' tüm reflekslerin nedenidir. Seviçlerin, ölümlerin, kahramanlıkların, ideolojilerin , kültürün, ahlakın vd. her şeyin damarında dolaşan yaşamsal enerji kan değil, paradır. Batı uygarlığında Hukuk olduğu gibi Ahlak da, Hristiyan teolojisinin yarattığı kurumlaşan dinsel korkunun zihinsel formudur.. Görüntülerden oluşan gösteri toplumunda, iluzyondan ötesi yoktur.. Yaşam, kazanmak için oynanan bir oyun, hukuk kuralı, sanat, monotonluğu bozan heyecan, para ise her şeyin özetidir.
Devam Edecek..
(1) Doğu Sorunu s555
***
Hiç kimseyi okurken Shakespeare’de olduğu gibi parçalanmaz yüreğim:
Soytarılığı böyle gerekli bulmak için nasıl acı çekmiş olmalıdır insan!..
13 Aralık Salı : 2011
KALKTIM BAKTIM ; BENSİZ GİTMİŞLER!
17 Kasım 2011 – 17 Aralık 2011
Komet Sergileri Dizisi / Komet Exhibition Series
O Değilse Başkasıdır / If Not That, It Is Another..
Komet’in Kasım ayı içerisine başlayan kişisel etkinlikleri serisi içerisinde yer alan “Kalktım Baktım Bensiz Gitmişler!” adlı sergi, ALAN Istanbul’da devam ediyor..
http://ekavart.tv/sergiler/diger/kalktim-baktim-bensiz-gitmisler-komet
***
Spengler yaklaşık şöyle yazar : Günlük yaşamda 'Teknik' dediğimiz şey, hayatın taktiğidir. Doğaya hakim olmak için tasarlanan stratejilerde silahların en eskisi olan hile vardır. Bugün doğaya karşı mücadelede kullandığımız makinelerin yenilenen modelleriyle, insanın en eski silahı hilenin değişik yalanlarla sürmesi arasında ortak benzerlik şaşırtıcıdır..
12 Aralık Pazartesi : 2011
Otuzdört yaşında anıtsal yapıtı Batı'nın Çöküşü'nü tamamladığında kitabı basacak yayımcı bulamadı. Hayvan davranışlarının değerine inanan bir filozoftu. 1936'da ölen Oswald Spengler'den bahsediyoruz. Çocukların bolluğunun sağlıklı bir insan neslinin devamı için şart olduğunu düşünüyordu. Bugün fazlasıyla yeniden başvurulan bir düşünür olmasına karşın, söylediklerine 'doğru' dememiz mümkün değil.. Aynı enstürmanları kullanan çalgıcıların bambaşka kültürlerde bambaşka melodileri seslendirebilmeleri iyi bir örnektir . Her kültürün doğurduğu bireyin farklı beklentileri gibi, felsefeciler de aynı olaya bakıp bambaşka sonuçlara ulaşabilirler.. Spengler'in Türkiye'den bolca övgü aldığı, ama derinine inip değerlendirilmediğine dikkat çekiyoruz. Batı'nın Çöküşü'nde yazdıklarının ucu açık . Biraz'da 'kaçık' olması Naziler içinde kullanılır kaynak kılmış Darwinci güç teorileri üstünden gelişen gözlemlerini. Doğu açısından durumu/mazlumu kışkırtacak tahlillere rağmen bizce Spengler, düşünce tarihinin kötü/olumsuz örneklerinden biridir.. Nedeni araştırmaya değer.. Çıkış/başlama noktaları benzese de, Kropotkin'in aksi yöne giden bu adaba aykırı yazarı ondan bir pasajla hatırlayalım.. Bunları yazmamızın neden günümüz tüm düşünür/sanatçılarının Marks'ı yeniden keşfederek, usandıracak tekrarlarla sunmaları. Başkalarının bize aykırı gerçeğine dikkat çekmek ; cımbızlanan cümlenin suretine bir ayna, bir beyan. Batı'nın Çöküşü gibi bir cazibeli kavramın gölgesinde kalmışlık bir yerinden edilme halidir aslında ; oltadaki yem, görülebilirse. Bu kavramı çıkardıktan sonra kalanı , düşünceleri çerçevesine yapılan yeni eklemeler nedeniyle yeniden tartışmanın zamanıdır...
"Eleştiri, önceleri Helenistik bir fenomen olarak gözlenir ; bütün uygarlıklarda etkilidir. Diyalektikle, uygulamalı olarak ve alt tabakayla her yönden, büyük insanların anlamlı ve geniş kapsamlı eski Yaradılışının yerini, küçük ve hin olanların kontrolsüz Ajitasyonu alır.. Fikirler hedeflerle, semboller programlarla yer değiştirir. Bütün uygarlıklarda ortak olan genişleme unsuru, dıştaki boşluğun içteki manevi boşlukla yayılımcı bir şekilde yer değiştirmesi bunu tanımlar. Nicelik niteliğin, yayılma derinleşmenin yerini alır. Bu aceleye getirilen sığ faaliyeti, Faust’un iktidar arzusu ile karıştırmamalıyız. Bütün bunlar, yaratıcı iç dünyanın bir sona geldiği ve entelektüel varoluşun, Şehrin boşluğunda, görünüşte bir etkiyle, sadece maddi olarak ayakta tutulabileceği anlamına gelmektedir. Eleştiri, kesinlikle “dinsizlerin dinine” aittir ve “ruhların tedavisi”nin aldığı karakteristik yapı gereğidir. O, Hindistan öğütleri, Klasik retorik ve Batı gazeteciliği gibi görünür. En iyinin değil, en çoğunluğun ilgisini çeker.. Yöntem ve araçlarını, onların eldeki başarının derecesine göre değerlendirir.."
* Oswald Spengler, Batının Düşüşü, 1926,. sf. 36–37, 39-40, 104, 356, 358-60, Alfred A. Knopf, Inc.
***
SEÇKİN PİRİM, DİSİPLİN FABRİKASI SERGİSİ
Kağıt İşler 5 - 27 Aralık 2011
Tarihleri Arasında MERKUR'de
Yer : Teşvikiye Mah. Şakayık Sok. Aylin Apt.
No:75 K.1 D.5 Nişantaşı
***
Hoca, 'Proleterya Diktatörlüğü'ne inanıyordu. Bizse bunun genç Türkiye Cumhuriyeti'ndeki 'Köylü Milletin Efendisidir' deyişi gibi, pratikte içinin doldurulmadığı bir durum olduğunu söylüyorduk. Hocaysa çok genç olup, soyut düşünemediğimizi, asil/vekil tanımının uygar ülkelerde temsili demokrasinin bir unsuru olduğunu söylüyordu.. Bu söylediklerimizin üzerinde yaklaşık elli yıl geçti..
11 Aralık Pazar : 2011
Yeni kaybettiğimiz Server Tanilli hoca için çok güzel yazılar çıktı. Bunlardan biri de sanki iki değişik uç, Tanilli'nin liberal dünyada karşı köşesi, asimetrik karşılığı diyebileceğimiz Baskın Oran'ın yazısıydı. Yazının başlığı 'Ağabeylik Hukukunun Verdiği Yetki' . Birçok öğrencisinin hocanın ardından yazdıkları onu daha iyi tanımamızı sağladı. Ben de hocanın öğrencisiydim. Ne ki yıldızımız ilk günden itibaren barışmadı. Bizdeki cahil cesaretiyse, onda olan bilginin yüküydü.. Kitaplar öyle yazıyordu ; o da yazdığı kitaplarda öyle olduğunu kabul edip söylüyordu.. Uygarlık Tarihi, üniversitelerde müfredata girmişti. Sovyetlere ve özgürlük adına 'Proletarya Diktatörlüğü' anlayışına inanmıştı. Eşitlik olmasa da adalet kavramına gidebilecek başka yollar olduğuna ise inanmıyordu.. İstanbul'a/Büyükada'ya sürgüne yollanan Troçki'nin sistemi içeriden eleştirileri, Dostoyvsk'nin kitapları, Danton'un Bakunin'in kehanetleri ilham veriyordu ; onun söylediklerini 'doğru' olarak kabul etmek mümkün olmadı .. Dersinden usülen son hakkımızda, okuldan atılmamamız için geçer not verdi. En son geçen sene kitap fuarında kısa ama dostlukla konuşmuştuk. Ardından bunca güzel anılar bırakmasına onu tanımış biri olarak sevindim. Ekteki Baskın Oran'ın yazısını okuyun ; naivitesi içinde hocayı daha da seveceksiniz. İnanmak, işleri kolaylaştırıyor ; biz yapamadık ,siz yapın..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1072243&Date=12.12.2011&CategoryID=42
***
10 Aralık Cumartesi : 2011
Yıl 1927 ; İtalya'da Sardunyalı Gramisky, İstanbul'da Makedonyalı Dr. Hikmet ile Selanikli Dr. Şefik Beyin yaşamları ve başına gelenler birbirine benzer. Ne ki, dert edindikleri, kafa yordukları konular arasında dağlar vardır.. Bizim anlayamadığımız 1927'de Türkiye ve İtalya'daki diktatörlüklerle mücadele ederken, Özgürlük adına Rusya'daki diktatörlüğe ve troykanın med/cezirine gösterilen toleransın entellektüel nedenleridir..
***
Hiçbir zırhı olmamasına rağmen bütün hayvanlar karıncalardan kaçar diyor .. Cemil Meriç'ten Oğuz Atay'a, Nietzsche'den Dostoyevski'den Chomsky'e kadar yürüdüğümüz caddenin sağı/soluna dizilmiş pazarlıksız aydınlar geliyor aklımıza..
Tırnak muayenesine takılanlar değil!..
9 Aralık Cuma : 2011Farklı olmak, farkında olmaktır ; boyalı kuş olmanın bedeli yüksek, nedeni budur.. Ben büyük coğrafyacı/doğa gözlemcisi diyorum, taraftarları anarşizmin ustası diyorlar. Kendisinin kendi hakkında böyle bir tanımını okumadım. Her neyse, usta gözlemci 1854 doğumlu Kropotkin'in bugün yaşgünü. Benim defalarca okuduğum kitabının adıysa Karşılıklı Yardımlaşma.
Rusya Kraliyet Coğrafya Kurulu'nun aziz üyesi Aristokrat Pyotr Alekseyeviç Kropotkin'in Büyük insanlığa hizmetini ondan bir pasajla ve itiraz eden olmazsa rahmetle analım..
"Karıncaların gücü, birbirlerine destek olmalarında ve karşılıklı güvende yatmaktadır. Ve eğer karınca, entellektüel kapasitesiyle tüm böcekler sınıfının zirvesindeyse, cesareti ancak en cesur omurgalıların cesaretiyle kıyaslanabilecek düzeydeyse, ve beyni dünyadaki maddelerin en olağanüstü atomlarından biri, belki de insan beyninden de daha olağanüstü ise, karınca topluluklarında birbirleriyle mücadelenin yerini, karşılıklı yardımlaşmanın tamamen almış olması bu olguya bağlı olamaz mı?'
(..) Zekaya gelince, bunun hayatta kalma mücadelesinin en güçlü silahı ve tedrici evrimin en güçlü faktörü olduğu konusunda Darwin zekanın son derece sosyal bir öge olduğunu kabul etmektedir. Farklı olan hayvan sınıflarının başında, karıncalar, arılar, papağanlar, maymunlar gibi en büyük sosyalliği zekanın en yüksek gelişimiyle birleştiren hayvanları görürüz. Demek ki yaşam içinde en donanımlı olanlar en sosyal olabilen hayvanlardır. Ve sosyallik evrimin temel faktörü olarak önümüze çıkar. Doğrudan doğruya çalışmayla, gereksiz enerji harcamasını azaltarak türün refahını sağlar. Dolaylı olarak kolektif çalışma, (işbölümünün paylaşımcı yaratıcılığıyla) zekanın gelişimini destekler."
Kıssadan hisse dersek konuyu genetiğimizin gereklerlerini, bio-politikamızla bozduğumuz estetik operasyona getiriyoruz. Fenomoloji, doğal sürecinden insan eliyle başkalaşıyor. Doğal zekanın olağanüstü macerasının önünün uygarlaşan insanoğlunın muhteşem icadı olan makinalar ve zıvanadan çıkan yapay akıl ile kesildiğini görüyoruz. İnsanın doğasının ekonomiye indirgenmesi, varlığının sistem içinde istatistiki bir bilgi, muğlak/değişken bir rakam olmasını, öznenin nesneleşerek hiçleşmesini beraberinde getiriyor. Bu gözlemleri kendi adımıza, doğanın süreli yaşamaktan ve evrimsel zincirin basamağını oluşturmaktan başka tarihi yok, ilerlemenin ise ulaşacağı menzil başlangıç noktasına dönmek olacak diye okuyoruz. Mikroçiplerle düşünce sürecini taşerona yükleyen, köleci emeği sanayinin buhar gücüne kadar en adi yöntemlerle kullanan insanoğlunun kurmaca ideolojilere yüklediği tek amacı var : çalışmadan kazanmak.. Makinalara, sentetik zekaya ya da modernist devlete yüklenen görev, kişisel rantı artırmak oluyor ; beklenti bu. İdeolojinin boş zaman talebi, kabus ekonomisinin fazla çalışma süresini dengeliyor. Sistemlerin mecazında politika, pratik anlamında karşıtlıklar/çelişkiler hukukunun gereği, tarafları birarada tutan rekabet yasasının zorunluluğu, ekonominin yakıtı olan insan maddesi var. Epistomoloji hasar görmüş. Deformasyona uğramış zihni oluşumun nedeni, insanın sermayeye ait bir materyal olmasıdır. Değişimin icadı, zihinsel genetiğiyle oynanan insan denen canlının tabiatına/tabiata yabancılaşmasını getirmiştir.. Doğa, 'ekoloji' ya da 'çevre' değildir. Onsuz yapılabilecek, yerine sentetiği konulacak bir ara madde istesek de olamaz. İçinde bulunduğumuz yer, kendisinin ayrılmaz parçası olduğumuz sonsuz bir bütündür... Parçanın aklının, bütünün birleşik zekasından ayrı düşmesi anomalidir ; kanserin varlığı bu anlamda bir itirazdır. Durumun idrakı içinde yaşayabilmek karşılıklı yardımlaşmayı, senkronize çalışan canlı varlıklar ve türler arasındaki ilişki diye değerlendirmek gerekir. Böyle bir dünyada tüm canlı türlerinin birarada hiyerarşik olmayan bir yapıda, kendi farkındalık ve farklılıklarıyla, yalnız kendileri olarak yaşaması daha Gerçek olacaktır.
Sonuç itibariyle insan doğal ortamından farklılaşarak dumura uğramış doğasının yeniden yarattığı yapay zekası ve sentetik melekelerinden kurtulabilirse belki yeni bir zihinsel süreç başlatabilecektir.
'Tıpkı 19. yüzyılın başında olduğu gibi bugün de mesele İdeanın zaferi değil; oysa koca bir 20. yüzyıl boyunca epey ihtiyatsızca ve dogmatik biçimde böyle ortaya konmuştu.' diyen Badiou gibi Zizek de soruyor : 'nereden başlamalı?' Cevap, ontolojiden olmalı.. Bence insanın tohumu, toprağa ektiği günün bir öncesinden, zihinsel mateyalin değişime uğradığı bir önceki an'dan başlamak akılcı olacaktır ; mümkünse..
Kropotkin'in doğa gözlemlerini siyasi bir sonuca bağlamaktan çok, mecrasından taşan tüm insanlık ideolojisinin ortak paydasında yer alan 'İlerleme' kavramını sorgulamak için kullanmanın daha doğru olacağını düşünüyoruz..
Son söz : Kropotkin'in başarılı resmiyse ressam Ufuk Suçsuzer'in
(1) Karşılıklı Yardımlaşma s27
***
Santral İstanbul'da Coca Cola ile Mutluluk Yolculuğu Sergisi, bizim de sergi nedeniyle boyalı suya eleştirimiz devam ediyor..
Santralistanbul Galeri 1'de , 06-21 Aralık 2011 tarihleri arasında, "Coca-Cola ile Mutluluk Yolculuğu" adlı sergi , sergiyle birlikte bizim de itirazlarımız devam ediyor.. 125 Yıllık tarih, 125 yıllık altın kaplama tenekenin öyküsü denemeyecek kadar ciddi. Bu öykünün büyük kısmı iki süper gücün tarafları temsil ettiği soğuk savaş/ Rusya-Amerika mücadelesi yıllarında geçti. Uzun yıllar Stalin sosyalizmin, o da kapitalizmin simgesiydi.. Doğu Bloku yıkıldı, Batı Bloku çatırdıyor ; buna rağmen yalanların efendisi olarak onun imparatorluğu büyümeye devam ediyor.
'Formül yaklaşık aynı olsa da Red Kit'in macerasına ismini veren üçkağıtçı Dr. Doxey'in mucize iksiriyle , eczacı Pemberton'un Coca Cola adlı şurubu arasında önemli bir fark vardır. Kaderi yaratan, sermayenin işveli/cazibeli talebidir..
demiştik ; devam ediyoruz..

8 Aralık Perşembe : 2011
Sürekli 'hayal' oluşturuyorlar. Fransız felsefeci Badiou 'Hakikat yoktur, yaratılır' diyor ki haklı.. Gazeteler bugün yazıyor : 'Coca-Cola'nın 125 yıllık gizli formülü, yeni evine taşındı. 86 yıldır SunTrust Bankası'nda saklanan gizli formül, 125. yıl nedeniyle Atlanta'da bulunan Coca-Cola Müzesi'ndeki yerini aldı.' Manşet 7 sütuna çift satır. Dev kasanın yanındaki fotografta, Cola'nın CEO'su alay eder gibi gülüyor ; o bize, biz ona..
Muhtar Kent , şayet Cola ekstresini evinde merdiven altında üretmiyorsa söyledikleri doğru değildir. Yani kısaca Cola'nın formülünün 'sır' olması yukarıdaki fotografta da göründüğü gibi kendilerinin pompaladığı bir şehir efsanesidir. Bu yazıyı okuduktan sonra, Cola'nın şirket resmi linkinde, kendilerini aklamak için cevap verdikleri 'Şehir Efsaneleri' sayfasında, sorularımızın yaldızları dökülmüş, apoletleri sökülmüş basit cevabını da yayınlarlarsa memnun oluruz..
Marks, Kapital'de 'Seçkin kimselerin yüzlerinde Yehova'nın elyazısıyla imzasını taşımaları gibi, işbölümü de manüfaktür/fabrika işçisine sermayenin malı damgasını vurur' diyor.
Cola'nın imalatı da formülü bilen seçkinler ile kol emeğini satan proleterler arasında bir iş bölüşümü gibi yansıtılıyor. Bir yanda 125 Yıllık formülü bilip kasada tutan elitler, diğer yanda da temiz suyla formülü karıştırıp kasalara yükleyen işçiler varmış gibi algı yaratılıyor. Reklamasyonun büyülü atmosferinden sıyrılabilirsek, biraz düşününce böyle bir eylemin olanaksızlığını görürüz.. Elinde sihirli değneğini suya dokundurunca 'Cola' olan bir simyacı fabrikada istihdam edilmiyorsa, arada farklı bir proses olması lazımdır..Şirketin verdiği bilgiye göre
Coca-Cola şirketi, 200’den fazla ülkede faaliyetini sürdürmekte.
Dünyada yaklaşık 139.600 çalışanı var.
Şişeleyici iş ortaklarıyla birlikte çalışan sayısı 700.000’i bulunuyor.
Ve 300’den fazla şişeleyici iş ortağına sahip..
Dünyada 300'den fazla şehirde şişelenen Cola'nın sır olan bir formülle üretilmesi, pratik anlamda imkansızdır. Günlük satışı yüzmilyonlarca şişeyi, aylık tüketimi milyar litreleri bulan satışa konulacak birer damlalık Cola eksteresinin binlerce kilogramlık bir üretim faaliyeti yaratacağı açıktır.. Bunu Muhtar Kent kendi başına evinde tavan arası ya da mesai bitimi merdiven altında yapmıyorsa, formülasyonun herhangi bir ya da daha çok üretim tesisinde yüzlerce kişi tarafından paylaşılması, Cola özünü taşıyan eksterinin hammadde stoklarının ilgili personel tarafından bilinmesi, eksilen stoklarının tamamlanabilmesi için lojistik ağ üstünde formülasyonun elden ele dolaşımı, manifaktürün tabiatı itibariyle işin usülündendir.. Meslek sırrına vakıf ustanın bilgeliğini ve zenaatın maharet taşıyan gizemini bir kenara fırlatıp kapitalizmin işliklerde yeni kurallarını oluşturan onlardır ; meta üretimini artıran akılcı Taylorizmi ilk uygulayan firmalardan biridir CC .. Seri imalatın ruhu gereği,şeffaflık vazgeçilmezdir. Durum böyle olunca da 'Cola'nın tadının kaçmaması için, sırrın bariz hakikata dönüşmesi, formülasyonun ilgili personel tarafından işleme tabi tutulması gerekir..
Devam edelim ; bunlar olduktan sonra konsantrasyonun kimyasal analizlerinin yapılması şarttır. Formülasyon üretim öncesi testlerden geçtiyse, birçok hammaddeden meydana gelen C.Cola özünün fabrika stoklarından reçeteye göre miktarlarına göre ayrı ayrı tartılarak tasniflenmesi, ölçeklenen malzemenin forkliftlerle taşınarak karışım için kazanlara getirilme aşamasına gelinir.. Hammadde kalite kontolleri yapıldıktan sonra, laboratuar sonuçlarına bağlı olarak bileşimde problem yoksa belli aralıklarla malzemeler birbirine katılarak reçetedeki Coca Cola hülasasının yapılmasına geçilir..
Bu aşamaların hepsinde üretim için sır denilen formül onlarca çalışan tarafından paylaşılır. Yani fabrika düzeni, ilkel el emeğinin aksine, işin sırrını ifşa eden bölüşümcü bir sistemdir. Kapitalizmin merkezinde yer alan Coca Cola'nın görülüyor ki bizim bilmediğimiz efsunlu bir üretim modeli, kasada sakladığı gerçek bir sır'rı yoktur.. Zaten internette dolaşan formüllerde her şeyin aşikar olduğunu gösteriyor.
Şimdi soralım ; değil mi?
Peki öyleyse, yukarıdaki büyük ultra güvenli kasada ne saklanıyor? Marks, Kapital'in ilk sayfasında 'Şeylerin çok büyük kısmı, ruhun gereksinmelerini karşıladığı için değerlidir' der. Alan da, satan da oyunu seviyor. Bu yüzden Muhtar Kent bize gülüyor ; biz de ona. Herkes üzerine düşeni yapıyor. O gülerek, biz yazarak..
Gene de Muhtar Kent'in merdivenaltı üretimi konusunda söyleyecekleri varsa dinleriz. Eğer yoksa, yukarıda resmi olan kasanın içinde bilinmedik birşey olamadığını yeni bir SantralStambulvari sanatsal etkilikle coşkulu kalabalıklara açıklasınlar. Bu da sanatsever kumpanyanın kampanyası olarak hisseli harikaların moral değerini yükseltir. Ardından yanlış bilinenleri yazdıkları aşağıda adresini yazdığımız Coca Cola'nın 'Şehir Efsaneleri' sayfalarında milyon dolarlık sorunun yaldızları dökülmüş basit cevabını ilave etsinler ki, millet doğruyu öğrensin ; bi zahmet..
http://www.cocacolaturkiye.com/sehir_efsaneleri.aspx
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2011/12/09/125-yillik-sir-bu-kasada
Kapital s 375
***

Osmanlı tebasından bir fotograf : Harput ‘a baglı Morenik köyünden Deraduryan ailesi : Yıl 1890
7 Aralık Çarşamba : 2011
Bu kanuna göre Türk olmayanlar için “ çalgıcılık, fotoğrafçılık, berberlik, mürettiplik, simsarlık; elbise, kasket ve kundura imalciliği, seyyahlara tercümanlık , gazino, dansiğ ve barlarda hizmetçilik , bar oyunculuğu ve şarkıcılığı, baytarlık ve kimyagerlik ” yasaklanır..
Vicdan ile cüzdanı dolduran materyal birbirine benzer ; aynı ağırlıkların farklı yoğunlukta tezahürleridir birikimi sağlayan. Yüzleştiğimiz, mazlumların torunlarına borçlarımızı ödediğimiz zaman Gerçek İnsan olacağızdır ; bu bilinç sorunudur. Hiçbir itirazımız yok. Ne ki, küçük fotograftaki tarihin kirini temizlemeye çalışanlar, dünyadaki büyük fotografın da pür-û pak olmadığını görmeleri lazımdır.. Tüm arşivi yakmadan, bu hengamede geçmişe küsmeden yeni hayatlar kurabiliriz.. Her nesil, ödeme zorluğuna girmemek için kendi vicdani bütçesini oluşturmak zorundadır.. Melek olmadığımıza göre, bütün borçlardan kurtulmayı başaran da yoktur yeryüzünde ..
1918-1944 yılları, yani Birinci/ikinci dünya savaşları arası dönemin özelliğidir. Deniz aşırı sömürgelere yönelemeyen ülkelerde tek adam idarelerinin hakim olduğunu görürüz. Kemalizmi 'Diktatörlük' olarak yargılayanlar, o dönemin Almanya'da Hitler, İspanya'da Franko, Portekiz'de Salazar, İtalya'da Mussolini, Rusya'da Lenin/Stalin'le süren bir çağa denk geldiğini unuturlar.. Halkçılığın tüm türleri, milliyetçi/sosyalist vd ekonomilerin merkezinde 'devlet' yer alır. Değişik kapaklarla sunulan aynı kitabın sayfalarından bahsediyoruz. Bizde II. Mahmud yeniçerilerden düzenli orduya geçiş, Rusya'da II.Katerina, Napolyon Savaşları'na denk gelir. Avrupa'da düzeni yeniden sağlamak adına Viyana Kongresinın ardından 1814'te Alman Konfederasyonu kurulması, İtalya,Fransa vd'lerinde 19. yy başında sanayileşmeyle birlikte gelişen modernizmin tarihi birlikte okunur. Bu sürecte yaşananlara birlikte bakılırsa günümüzde büyük fotografın ne gösterdiğini daha iyi anlayabiliriz.. Yaşamamıza makinaların ve fabrikalarda çalışan kitlelerin girmesi, üretim araçlarının ekonomisinin yarattığı yeni zihinsel süreçle yaşanan siyasi değişimin sonuçları bize özgü değildir. Sorun ilerlemenin mal talebiyle emeğin arzını artıran, proleteryayla burjuvaziyi yaratan sanayileşme olgusudur. Yeni kişiler arasındaki ilişkiler, pürtelaş çalışma düzeni, günlük hayatın kurumsal yapısını ve sosyal yapının devinim ritmini değiştirmiştir.. Modernizm bu dönemin bütün toplumlarında dönüşümünü parti ya da askeri kadrolar ve sanayi/askeri teknoloji transferleri aracılığıyla yapmıştır. 'Devletin egemen olması' ideolojisinin çeşitli çevirilerinden birini savunmak, toplumun/bireyin egemenliğine geçildiği 2. Dünya Savaşı sonrası dönüşümü görmezden gelmektir.. Ama herkesin ortak talebi 'özgürlük' ise bu tanıma denk gelen bir sözlük karşılığı, amaçlanan kavramın somut bir tanımı mevcut değildir..
Zamanın ruhuna uyup, kıyametten önce tüm hesapları görmeyi talep edebiliriz.
Bu analitik/akılcı bir karar olmaz. Gerçek şu ki, kimse için ait olduğumuz hegomanyaların inhisarından kurtulup cennette rezervasyon yapmak mümkün değildir. Çelişkilerimiz, dost ve düşmanlıklarımızla güç kullanmadan negatif/pozitif her türlü mirasımızdan özgürleşebilirsek, kendimiz olarak birarada durabilirsek, geleceği bilmem ama bugünü temiz/yaşanabilir kılabiliriz. Farklılıklarla yaşayabilir, eğitimle uni/form hayallerden kurtulabilir, bir anlamda İnsan olabilmeyi başarabiliriz..
Peki 'Ne iyidir, neyi savunmak gerekir?' diye sorarsanız, hayata verilen 'basit' cevapların, ilkel kavgalara zemin yarattığını söyleyebiliriz.. İdeolojiler kendilerini yeniden üretirken kitleleri öncesinde isyankar, sonrasında itaatkar bir enerji kaynağı olarak kullanırlar. Binlerce hayat kümesinden oluşan, kişisel özetin neticesi, gelecek kuşaklara devredilen yaşam hakkıdır.. Belki yurttaşlık hukukunun zorlamasıyla bazı insanlar,bugüne ait sihirli anahtara sahip olduklarını ileri sürebilirler. Ne var ki vekil değil, Asil/basit yurttaş açısından iktidarı istemekten çok, farklı görünüşlerde olsalar da yönetim aparatlarını birbirine benzer yöntemlerle kullanan tüm iktidarlardan yarın için değil, bugün/şimdi için insanca yaşam hakkını talep etmek, kümülatif birey için daha doğru olabilir.. Bu konuya gelmemizin esas nedeni, 'Dersim' hakkında bitmeyen tartışmaların düşündürdükleri.. Peşisıra, Erken Cumhuriyet Döneminde Ekonominin Türkleştirilmesi’ adlı kitabın yeniden hatırlattığı Türkiye'de azınlıklar yasaları. Uygulamada azınlık mevzuatı, Lozan'ın yorumlanmasıyla sorunu aşamayan yönetimlerin içtihatlarla karmaşıklaştırdığı ama her toplumda, her zaman mazlumların varlığına zemin hazırlayan şartlı bakışın malzeme bilimi..
İhsan Seddar Kaynar, Radikal Kitap'da(1) 'Erken Cumhuriyet döneminde iktisadi alanda izlenilen ayrımcılık ve eşitsizlik temelli politikaların ve uygulamaların anlatıldığı Murat Koraltürk’ün ‘Erken Cumhuriyet Döneminde Ekonominin Türkleştirilmesi’ adlı kitabı, toplum bilimleri ve özel olarak da İktisat Tarihi yazınımızın temel eserlerinden biri olmak üzere raflarda yerini aldı.' diye yazıyor. Kitaptan örnekler vererek özetliyor ; kısaca bakmakta yarar var..
İktisat tarihi yazınımızda Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı gibi savaşlar ya da Milli Mücadele, politikaların uygulanmasının sürekliliği için bir bahane oluştururken, yaşanmışlıkların nahoşluğunu perdeleme işlevi de görürler..
Masamın üzerinde üç yıldır bekleyen Oral Onur'un gözlemlerini anlattığı Edirne Yahudi Cemaati adlı kitap hak ettiği ilgiyi göremedi. Kitap bir yahudi gözüyle değil, Mustafa Kemal'in son yıllrına denk gelen olayları bir Türk'ün şahitliğinde anlatması bakımından ilginçtir. Konuy Kaynar'ın yazısıyla devam edersek, "“1934 Trakya Olayları”, “1942 Varlık Vergisi” faciası ve “6-7 Eylül Olayları”, Cumhuriyet sonrası Türk ve Müslüman olmayanların aleyhine yapılan Ekonominin Türkleştirilmesi uygulamalarından en bilinenlerdir ki bunlar çok boyutlu şiddet de içermiştir. Kitap, bu gibi iyi bilinen trajik olayları değil de; Cumhuriyet’in daha erken tarihlerinde gelişen ve bu politikaların nasıl oluşturulduğunu göstermesi açısından öğretici olan; izleri kağıt üzerinde (arşiv kayıtları, yasal düzenlemeler, gazete ve dergi sayfaları) takip edilebilen benzeri olayları anlatıyor. Bu olanlar, eski kuşakların unutulması için itinayla halının altına süpürdüğü, yenilerin de öğrendiğinde önemsiz bulduğu; bir kısmını “nahoş” olarak geçiştirseler de bazıları kepazelik düzeyinde olan uygulamalardır.
11 Haziran 1932 tarihli ve 2007 sayılı “Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun”a yakından bakılırsa, vurgulanmak istenenler daha açığa kavuşacaktır. Bu kanuna göre Türk olmayanlar için “Ayak satıcılığı; çalgıcılık; fotoğrafçılık; berberlik; mürettiplik; simsarlık; elbise, kasket ve kundura imalciliği; borsalarda mubayaacılık; devlet inhisarına tabi maddelerin satıcılığı; seyyahlara tercümanlık ve rehberlik; inşaat, demir ve ahşap sanayi işçilikleri, umumi nakliye vesaiti ile su ve tenvir ve teshin ve muhabere işlerinde daimi ve muvakkat işçilik; karada tahmil ve tahliye işleri; şoförlük ve muavinliği; alelumum amelelik; her türlü müesseselerle ticarethane, apartman; han, otel ve şirketlerde bekçilik, kapıcılık, odabaşılık; otel, han, hamam, kahvehane, gazino, dansiğ ve barlarda kadın ve erkek hizmetçilik (garson ve servant); bar oyunculuğu ve şarkıcılığı, baytarlık ve kimyagerlik” yasaklanır.
Koraltürk’ün ilgisinden ve dikkatinden kaçmadan akademik bir titizlikle hazırlanan bu makaleler, anlatmak istediğini kolayca anlatıyor. 2007 sayılı Kanuna ne olduğunu merak edenler için hemen söyleyelim; çok yakın bir zamana kadar yürürlükte kalan bu kanun, ancak 27 Şubat 2003 tarihli ve 4817 sayılı kanunun 35. maddesi ile yürürlükten kaldırılır.."
Görülüyor ki Türkiye değişmek, yuları kaptırmadan dönüşümünü tamamalamak zorundadır. Olmasın demeyip, esas soru, bunun nasıl olacağının düşüncesini utanç duymadan/ suçlamadan ,geçmişten özgürleşerek ortak akıl/birleşik vicdanla üretebilmektir.. Ne dersek diyelim, yarın, dünden daha duyarlı insanların farklı sorunları tartıştığı yeni bir zaman olacaktır..
Cenneten kovulmamızı sağlayan , elma ile temsil edilen Bilgi'yi veren odur. Kapıda bekleyen makyajlı iblise aldanıp, emperyalizm umacasını yok hükmünde saymadan, kendi dönüşümümüzü tamamlayabilirsek zoru başarmışızdır .. Kimse günahsız değildir. Direnme eşiğini geçip, zamanla vicdani bütçemizi aşmadan yüzleşme zamanıdır.
Yüzleştiğimiz, mazlumların torunlarına borçlarımızı ödediğimiz zaman Gerçek İnsan olacağızdır ; bu bilinç sorunudur. Amerika/Avrupa Birliği denilen şeytanın imparatorluğuna külahını ters giydiip, kendimize çekidüzen verip zaman kaybetmeden bugünkü gerçek alacaklarımızın peşine düşmek için doğru zamandayız..
(1) Radikal Kitap, 2 Aralık 2011 / Sayı 559
***
6 Aralık Salı : 2011
Coca Cola ile Mutluluk Yolculuğu
Between December 6, 2011 - December 21, 2011
06-21 Aralık 2011 tarihleri arasında, santralistanbul Galeri 1'de ziyaretçiyle buluşacak olan "Coca-Cola ile Mutluluk Yolculuğu" adlı sergide Coca-Cola, izleyicileri geçmişten geleceğe uzanan bir yolculuğa çıkarıyor..
Formül yaklaşık aynı olsa da Red Kit'in macerasına ismini veren üçkağıtçı Dr. Doxey'in mucize iksiriyle , eczacı Pemberton'un Coca Cola adlı şurubu arasında önemli bir fark vardır. Kaderi yaratan, sermayenin işveli/cazibeli talebidir.. Doxey'i hapishaneye, Candler Carroll'ı Atlanta'ya götüren şey finansın değiştirici/dönüştürücü kudreti, iradeyi esnetici gücüdür.. Marks, 'Bir emeğin başkaları için yararlı olup olmadığı ve dolayısıyla emeğin ürününün başkalarının gereksinimini karşılayabilmesi, ancak değişim ile sınanabilir' der. Burada 'değişim'e olanak tanıyan, yanlış alarmı, sahte talebi yaratan ürünün sunuluş şeklidir. Boyalı suyun formülünü modern dünyanın uçucu hayalleriyle birleştirip satmaya devam eden Coca Cola'nın 120 yıllık öyküsü, Santral İstanbul'da sanatsever entellektüel camianın katılımıyla sürüyor..
Dünyaca ünlü içecek markası Coca Cola önceki akşam santralistanbul’da açılan sergisi ‘Mutluluğa Yolculuk’ ile 125. yaşını kutladı. Atlanta’da üretilen ilk şuruptan günümüze kadar olan Coca Cola serüveninin anlatıldığı geceye Tuğçe Kazaz, İnci Türkay, Derin Sarıyer gibi ünlü isimler de katıldı. Görselliği ile her zaman dikkat çeken marka, şişelerinin evriminden Coca Cola için üretilen pek çok özel tasarımın yer aldığı serginin gezilmesinin ardından düzenlenen partiyle son buldu. Milk Galeri ve Antilop işbirliğiyle hazırlanan sergi hem ‘Coca Cola eskiden nasıldı’ya cevap verirken hem de gelecekte marka cephesinde nasıl gelişmeler yaşanacağının ipucunu veriyor. Antilop ekibi tarafından hazırlanan gelecek süreci bir tür uzay çağı Coca Cola’sı sunarken, geçmiş kısmında Andy Warhol ve Norman Rockwell gibi ünlü isimlerin marka için hazırladıkları çalışmalarının yanı sıra 170 parçadan oluşan Coca Cola şişeleri ve Eric Clapton’ın gitarı yer alıyor. santralistanbul’da Galeri 1’de yer alan bu kırmızı sergi 21 Aralık’a kadar gezilebilir diyor gazeteler..

125. yılı sebebi ile gerçekleştirilen bu sergi için Coca-Cola'nın merkezi Atlanta'daki müzesinden çok özel parçalar ilk kez Türkiye'ye getirildi. Sergide aralarında Andy Warhol, Norman Rockwell, Haddon Sundblom, Hufford, Peter Tutzauer gibi önemli sanatçıların Coca-Cola için yaptığı eserler de bulunuyor. Sergide Coca-Cola’nın dünyadaki ve Türkiye’deki ilk ilan çalışmalarının yanı sıra uzaya gönderilen ilk Coca-Cola şişesi, uzay için tasarlanan ilk içecek makinası, ilk promosyon malzemeleri ve Türk koleksiyoner Melis Kori’nin Türkiye’de satışa sunulan şişelerden oluşan 170 parçalık koleksiyonu en dikkat çeken parçalar arasında yer alıyor.
Geçen ay yazdığımız Coca Cola yazısı tesadüf oldu. Marks, Kapital'de 'Bir metaı sahibinden ayıran başlıca şey, her başka metaya onun kendi değerinin görünüş biçiminden başka bir şey olmadığı gözüyle bakmasıdır' diyor. Burada görüyoruz ki, teorinin eksik yanını, hayat pratiği farklı şekilde tamamalıyor ; bize öğretiyor. Yazıda renkli suyu ilaç olarak satan Red Kit Hikayesindeki üçkağıtçı Doktor Doxey'in hazin sonuyla, Doc Pemberton isimli mucidin icadıyla başlayan olayın bir başarı öyküsüne dönüşmesini anlatmıştık... İkisi de aynı tarihte 1880/90'larda geçer. Coca Cola, Dr. Doxey'in iksiri gibi ilk olarak eczanelerde ilaç olarak satılmaya başlar. İlaç dedikleri nane-limondan hallice bir ferahlatıcı.. Dertlere deva olmaz olmasına ama zararı da yoktur . Daha sonra içeriğindeki bazı maddeler değiştirilerek meşrubat olarak popülerleşir. Öykü birebir aynı başlar ; devamında olanlara bakınca daha sonrası kader değildir .. Parayı elinde tutan kişinin, uzağı gören bir kahin olabilmesi ilk şarttır. Formül yaklaşık aynı olsa da Dr. Doxey'in iksirini, Coca Cola'nın başarısından ayıran şey , zamanın ruhuna çıkartma yapabilenin kendini sunuş şeklidir... Boyalı suyun formülünü modern dünyanın olanaklarıyla güncelleyip geliştirerek satmaya devam eden Coca Cola'nın 120 yıllık öyküsü Santral İstanbul'da sanatsever entellektüel camianın katılımıyla sürüyor..
26 Kasım tarihli yazımıza okumadınızsa göz atmanızı öneririm..
http://emincetingirgin.blogspot.com/2011_11_01_archive.html
Kapital , sayfa 100/101
***
5 Aralık Pazartesi : 2011
Samuel Beckett, 'geriye başka bir şey kalmıyor' diyor ; bu onun neden yazdığının cevabıdır. Birilerinin belki 'pesimist' diyebileceği bir şerh atıp, biz kendi adımıza harflerin yerini değiştirip yeniden yazalım.. Yaşamdan geriye hiçbir şey kalmıyor..
Biz böyle söylüyoruz ama, zamanı toplayan umut sahipleri dolu dolu çalışıyor.
Salt Galata'da 3 Yeni Sergi var. Tayfun Serttaş’ın hazırladığı “Foto Galatasaray”, Gülsün Karamustafa’nın “Peçesi Açılan Modernizm / Tarihleri Örgülemek” ve “Geçmişe Hücum: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeolojinin Öyküsü, 1753-1914"
İzleyelim..
http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/salt-galatada-3-yeni-sergi
***
4 Aralık Pazar : 2011
Hüküm'ün yazdığına göre, Christian Karembeu, büyük dedesinin, 1931 yılında sirk ve hayvanat bahçelerinde teşhir edildiğini ilk öğrendiğinde yaşadığı şoku unutmamıştı..
Özellikle Kristof Kolomb’un ilk Amerika seferinden (1492-1493) dönerken getirdiği 6 yerliyle başlayan ticaret utanç vericidir. Benjamin'in söylediği gibi 'uygarlık, aynı zamanda barbarlık demektir.' 19. yy.’da ve öncelikle İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya’da yaygınlaşan “Vahşiyi teşhir etmek” olgusu, Batı medeniyetinin en yüz karartıcı sayfalarını oluşturur. Bugünün fuarlarına önsöz olan bir fenomoloji yaratır. Kısa süre sonra insanlar, ırklar arasında fizyolojik ağırlıklı ölçütler “bilimsel”(!) sınıflamalara dönüşür..(1)
Vicdani belleğimize depoladığımız bilgiyle, kültürel enkazımızın sabit diski arasındaki paralaks 'her şeye karşın/bizimkilere rağmen' , İnsan olabilmemizi engelliyor. Dünyada olmak dram değil, trajedidir..

Yönetmenliğini David Lynch'in yaptığı The Elephant man/ Fil Adam,John Merrick'in gerçek ve son derece çarpıcı hayat öyküsünü anlatır.. İdeolojilerin ya da tüm moral değerlere bağlı sömürünün türlü çeşitlerinin kârlı organizasyonu değil bu defa konumuz.. Toplumsal sakatlık duygumuzun, Öteki algımızın sorunlu psikolojisinin harap sosyal ekonomisinin nedenleri.. .hüzünlü tarihsel örnekleri.. Paris/Ouai Branly Müzesi'nde 29 Kasım'da açılan 'Vahşinin İcadı' sergisini Uğur Hüküm'ün yazısından öğreniyoruz..
19. yüzyılın bilimsel teratoloji deneyleri için dünyanın her yerinden ucubelerin toplandığını, daha sonra tasniflenip objeleştirildiğini, ardından meraklı gözlere pazarlandığını, çeşitli marketinglerle bize acaip gelenin iştahla yeniden etiketlendirilip satıldığını , panayırların bu ihtiyaçtan doğduğunu biliyoruz.. Bilmediğimizse, bunun geçmiş zamanla sınırlı olmayıp, tüm kendinden olmayanlara uygulanan tekdüze bir ideoloji olduğudur. Tüm zamanlarda bize bir nedenden dolayı benzemeyenlerin, yani aşiretçi paranoyamızla yabancıların/ucubelerin bizim sakat psikolojimiz tarafından nasıl algılandığı konusu, doğru taraftan yeteri kadar deşilmemiştir. Görünür olanın vicdan sızlatan örneklerini -yalnız Dersim benzerlerinde değil- dünyanın her metrakareye sektirmeden düşen nefret algımızın coğrafyasında/tarihinde,yurttaşlık,teoloji yahut keşifler ve inkişaf bilgimizin her sayfasında görürüz...Küfrederken eşeklerden köpeklerden başlayıp tüm ötelenenleri bir bir saydırırız. Tüm saydıklarımız yüzyüze gelmekten bir nedenden dolayı hicap duyduğumuz rastlaşmanın ,bir korkunun tezahürüdür.. Kürtler,Aleviler,Ermeniler, Yahudiler ya da marjinaller.. Suç/lu tanımımızla başlayan süreçte yalnızlaşmanın kurmaca teorisini oluşturma zorunluluğu gelir. Arî saplantıların nedeni tehlike öngörümüzün yanlış şifrelenmiş alarm sistemidir.. Sosyoloji, psikanaliz, fenomenoloji ya da başka isimlerle tasnifleyip toplumsal Hard diskimize kaydettiğimiz tüm sentetik algılar, bize normal gelen kölebiliminin etiğini, ahlakın eğimini ve Ötekini teşhir ederek bakışlarımızla yok etmenin bilimsel zeminini yaratmıştır.. Uygar insan Levinas'ın söylediği gibi 'ardında bir sürü kötü iz bırakmıştır.' Bu izleri silerken, çamurlu ayaklarıyla yeni izler yaratmaktadır.. Ne ki, Öteki'nin felsefesini kendi geçmişinden aldığı acıyla yoğuran Yahudi Levinas'ın Sabra/Şatila katliamı için 'O, başka' diyebildiğine şahit olmamız 'Başka Ötekilerin 'varlığının ilanihaye süreceğini gösteriyor. Vicadi belleğimize depoladığımız bilgiyle, kültürel enkazımızın sabit diski arasındaki paralaks her şeye karşın/bizimkilere rağmen, İnsan olabilmemizi engelliyor. Dünyada olmak dram değil, trajedidir..
Cogito'dan çıkan Ucube Bedenlerin Fenomenolojisi adlı kitabında Yazar Pierre Ancet
,'Ucubeler kendi başlarına yoktur' der . Bizim için vardırlar, kolektif temsillerimizde bulunmaktadırlar. İşte bu sebepledir ki insan ucubelerin fenomenolojisi, tarihsel bir bakışı ve psikanalitik bir yaklaşımı göz ardı edemez.
İki kafalı bir adam, yapışık ikizler, tek gözlü burunsuz bir çocuk... Kimi zaman hayatta kalma başarısını gösteren, kimi zaman daha doğmadan ölen ağır biçimsel bozukluklardan mustarip, ya da sürekli bakışlarımızla taciz ettiğimiz, yaşarken ruhunu çekerek tükettiğimiz bütün Öteki bize benzemeyen varlıklar... Çalışmada,geçen yüzyıllarda ucubelerin bizim sakat psikolojimiz tarafından nasıl tarifi mümkün olmayan bir deformasyonla algılandığını görüyoruz. Psikanaliz ve fenomenoloji dediğimiz sentetik algı, bir kölebiliminin eğimini ve teşhirinin zeminini yaratmıştır.. Yapı Kredi'den çıkan Pierre Ancet'in olumlu/olumsuz bakışındaki kendine göre vahşiyi anma/anlama yönünde sarfettiği çaba değil konumuz ; bizzat Batılı göze 'Vahşi' gelen, Batılının 'öteki' algısı. Paris'te açılan 'Vahşinin İcadı' sergisini Uğur Hüküm'ün Cumhuriyet'teki Pazar yazısından öğrendik.. . Vesile oldu..
'1 Ocak 1972’de Fransa’nın deniz ötesi topraklarından Karayipler’in Guadalupe Adası’nda dünyaya gelen Tû-Tû ırkçılık düşüncesinin ilkelliğini kanıtlayabilmek için, eşi televizyon gazetecisi Karine Le Marchand’ın 2 yıl önce ortaya attığı bir fikirden hareketle, Batılının “Vahşi” diye nitelediği kendinden farklı insanlara bir zamanlar nasıl baktığını aktaracaktı. Serginin bilimsel küratörlerinden, tarihçi Pascal Blanchard’ın 2002’de yayımlanan “Zoos Humains/İnsan Hayvanatı Bahçeleri”, altbaşlığıyla “İnsan Teşhirciliği Zamanları” kitabını okuduğunda tasarı, kısa sürede bulunan hamilerle de fiile geçiyordu. Thuram aynı takımdan kendisi gibi kapkara derili bir başka milli futbolcu, Yeni Kaledonya kökenli Christian Karembeu’nün büyük dedesinin, 1931 yılında sirk ve hayvanat bahçelerinde teşhir edildiğini ilk öğrendiğinde yaşadığı şoku unutmamıştı. Özellikle Kristof Kolomb’un ilk Amerika seferinden (1492-1493) dönerken getirdiği 6 yerliyle başlayan, ama özellikle 19. yy.’da ve öncelikle İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya’da yaygınlaşan “Vahşiyi teşhir etmek” olgusu kısa süre sonra insanlar, ırklar arasında fizyolojik ağırlıklı ölçütlerle “bilimsel”(!) sınıflamalara dönüşüyordu. İnsanların zihninde ırkçılığın nasıl evrildiğini canlandırması açısından yazılı, resimli, fotoğraflı, filmli somut kanıtlara dayanan bir sergi yeni nesiller kadar, tanımadığı veya kulaktan, gazete başlıklarından duyduğu haberlerle önyargılar geliştiren kitleler üzerinde eğitici, uyarıcı olabilirdi.
Cüceler, çam yarması adamlar, yapışık ikizlerden vücudu, yüzü kıl kaplı adamlara, sakallı veya benzersiz iri göğüslü kara kadınlara, kafası tüylü, yüzü boyalı Kızılderililerden, tabak dudaklı, zürafa boyunlu Afrikalılara, muzlarla sarılı bel ve kalçasını sallayarak egzotik/ritmik hareketler yapan dansözlere “Vahşi” gösteri ve ticaret metası, gerilik ve ilkellik simgesine dönüşmüştü. Panayırlar, sirkler, yerel - ulusal - kolonyal - evrensel sergiler aşağılayıcı, sınıflamacı teşhir vitrinleriydi. Yükselen kriz ve milliyetçilik kısa sürede “asil kan ve ari ırk” teorileriyle her türlü “Öteki”ni imha etmenin yollarını aramaya başlayacaktı. Albert Einstein şöyle sorgulamış: “Dünyada yaşamak tehlikeli bir iş... Kötülük yapanlardan ötürü değil, onları kendi başlarına bırakıp seyredenlerden ötürü tehlikeli!”
Thuram da soruyor: “Ya siz, siz hangi taraftansınız?”
Uğur Hüküm, Vahşinin icadı sergisinin 2012 Haziranına kadar süreceğini yazıyor. İmkanı olup gitmek isteyenler için adres musée du quai Branly 37, quai Branly 75007 – Paris
Bu konuyu işleyen bir başka hikaye de Elif Erdoğan Siyah Venüs'te anlatılan gerçek öyküyü özetleyen yazısı : 'Güney Afrika'nın en eski yerlilerinden olan Kikuyu kabilesine mensup Sawtche, bir çiftçinin kölesiyken aşırı gelişmiş kalçaları ve cinsel organı nedeniyle genç bir cerrahın ilgisini çeker. O dönemde Avrupa'da normal dışı görünümlü, egzotik olarak addedilen farklı ırklara ait insanların sergilenmesi moda halindedir. 1810 yılında ingiliz cerrah tarafından bu genç kadın Londra'ya getirilir. Chester piskoposunun özel izniyle Saartjie Baartman olarak vaftiz edilir. Kadın kısa sürede bir gösteri, sergi nesnesi olarak defalarca alınıp satılır. İlk önce İngiltere'ye, daha sonra Hollanda'ya, en son olarak da Fransa'ya götürülür. Şov dünyasında kendisine Hotanto Venüsü ismi takılır. Sirklerde, fuarlarda, müzikhollerde, yüksek burjuvazinin salonlarında bir merak ve seks objesi olarak sergilenir. Büyük kalçaları ve anormal boyuttaki cinsel organı şehvetle karışık bir merakla izlenir. İzleyenler kadının vücudunu eller, çimdikler, kalçalarına iğneler batırırlar. Bu yabancı beden onlarda açgözlü, doymak bilmez bir ilgi uyandırdığı gibi, aynı zamanda da bir Avrupalı için "daha aşağı bir ırktan" bir insan, hatta bir hayvan olduğu için; bu yaratık kendilerini daha üstün hissetmelerini sağlar. Bir yanda medeni Avrupa diğer tarafta cahil, olsa olsa Avrupalının eğlencesi, kölesi, oyuncağı olan bir hayvansı yaratık vardır. Saartjie artık bir insan, bir doğal varlık değil, kamunun merakını tatmin eden bir nesnedir. Bir süre sonra halk bu tuhaf varlıktan bıkar. Derken bu hilkat garibesini bilimadamları incelemek ister; bu sefer de kadın bilimsel bir vakka, bir inceleme nesnesi haline gelmiştir. Dokuz ay sonra kadın alkolik bir fahişe olarak sefalet içinde ölür. Naaşı da huzura kavuşamaz. Canlıyken kendisini inceleyip bir rapor yazan zoolog ve karşılaştırmalı anatomi uzmanı Baron George Cuvier kadının cansız bedenini teşrih eder; beyni ve cinsel organı çıkartılıp kavanozlara konulur. Bedeninin alçıdan kalıbı ve vücudundan geriye kalanlar Paris'teki Musée de l'Homme'da sergilenir. 1994'te Güney Afrika'daki ırkçı rejim sonrasında Kikuyu kabilesi Nelson Mandela'dan Saartjie'nin bedeninden arta kalanları talep eder. Bu talep Fransız bilim çevreleri tarafından ilk önce reddedilir. Ancak 2002'de Fransa naaşı iade etmeyi kabul eder. 2002'nin Mayıs ayında başbakan, birçok bakan ve kabilenin ileri gelenlerinin de bulunduğu bir tören yapılır ve Saartjie'nin yeniden biraraya getirilmiş bedeni halkının adetleri gereğince bir ot yatak üzerine ateşe verilir..'
Buradan uygar denilen insanın 'vahşi' denilenlere yaşattığı acılardan küçük bir kısım gördük : devam edeceğiz..
http://www.quaibranly.fr/
(1) Uğur Hüküm, Thuram ya da ırkçılığın teşhiri/ Paris 4 Aralık 2011 Cumhuriyet özetle..
***

3 Aralık Cumartesi : 2011
Frakın firagı ya da geleneklerin intikamı..
Buckingham Sarayı’nda Kırkpınar ağası kuşağıyla Murat Belge ne demeye çalışıyordu?..
Bu tavrı, genel/general/global entelijansiyanın sermaye içindeki huzursuz mevzilenmesine bir flaş çakımlık eleştiri, liberal münevverlerimizden dünyadaki tedirgin cesur aydınların Wall Streetlerdeki çılgın tutumuna bir katılım mı diye kafa yorduk.. Profösör Belge'ye çağdaş sanat adına bütün eleştirimiz şu ; belindeki kuşak, acaba beyaz yerine erguvan olsa daha güzel durmaz mıydı?
Murat Belge, Genesis kitabında Ortaçağda kurulmaya başlamış Osmanlının, Asya Tipi Üretim Tarzının bilinen ekonomisine dahil olamayacağını söylüyor..
Bunu yapanlar, Türk milliyetçisi duygusuyla hareket ediyor. Kemal Tahir/Tarık Buğra gibi yazarlarda biz'im övgümüzle, zenofobi(yabancı düşmanlığı) atbaşı gidiyor.. Tahir, Osmanlı'ya modern çağın sosyalist devleti diye bakı(yor).. Her ikisinde de ,insanların niçin böyle olduğu sorusu, 'üretim tarzı'na iliştirilmiş durumda. Ancak buna dikilmiş değil, teyellenmiş demek daha doğru olacaktır diyor (1)
'Bele sarılan peştamal caiz midir?' demeden önce..
Ortaçağ'ı büyük, modern çağ'ı küçük harflerle yazıp üretim tarzıyla insanları ilişkilendirmeyi 'banal' bulan liberal filolog yazar, bir İngiliz yaşam kültürü uzmanıdır .. Vikipedi biygografisinde yazdığı şekliyle, Türkiye'nin en tanınmış sol aydınlarından , Mehmet Murat Kadri Belge (d. 16 Mart 1943, Ankara) Türk yazar, çevirmen, siyasi aktivist ve akademisyenidir ama hepsinden önce Osmanlının tanzimatçı mirasyedisi olarak Prens Sabahattin geleneğini sürdüren ilerlemeci bir müvevverdir aynı zamanda.. Yani demek istiyoruz ki, iyi bilmesi gerekir adâbadın kuytularını ve emperyal erkanın çetrefilli lisanını.
Liberal entellektüellerimizden Belge'nin 'Dikilmiş değil teyyelenmiş' saptaması doğrudur. Aslında bu itirazı 'bizim olmayan bir model, şeklini kendi hakikatinden almayan sakil bir kıyafet ya da tanım olarak üzerimize iliştirilmiş' şekinde açmak, cümleyi böyle kurmak daha yerinde olur. Kıyafetin üretim biçiminden/yaşam şeklinin pratiğinden gelen özünü, coğrafyada konuşlandığımız yerdeki duruşumuzun fenomeninden ayırmak mümkün değildir. Zaten eski hocası Marks, 'Türkler göreceklerdir ki,geçit töreni için Avrupa üniforması ve eğitim kendi başlarına bir tılsım değildir' demektedir.(2) Bunları niye yazdık Buckingham Sarayı’nda Kraliçe 2. Elizabeth tarafından Türkiye için verilen yemekte Türk gazeteciler arasında yer alan Belge'nin fraklı fotografında beline doladığı şalı görünce yukarıda yazdıkları geldi aklımıza. Davette kimsenin belinde olmayan 'beyaz kuşak' niye onda vardı? Bilindiği gibi Osmanlı geleneklerinde prinçten imbiğini sırtlanan şıracıların bellerine renkli peştamal bazen de beyaz bez dolamaları vak'ayı adiyedendir.. Bu tavrı, genel/general/global entelijansiyanın huzursuz mevzilenmesine bir flaş çakımlık eleştiri, tedirgin Althuserci cesur aydınların Wall Streetlerdeki çılgın direnişine protest bir duhul olma hali, eski sol gelenekten taşan bir aşkın bir davranıştır diye de düşünebilir.. Veya dünyanın diğer taraftanından Doğu/Batı ikileminden bakıp , Kraliçenin huzurunda otantik geleneklerimizi sürdürmek adına bir görevdir belki de.. yüzyıldır süren göreneklere, buyurgan kolonyalist kıyafat düzenine, kişilikli ulusal bir parça atılmış/filme ezber bozan bir önsöz yazılmıştır şeklinde bir şaşırtmaca da gelebilir aklımıza..Ne de olsa Burhanoğlu Murat'ın diğer adıyla Sadık Özben'in meşrebi geniştir .. Hint mutfağından girip Napolyonların kayıp halkasını bulduktan sonra Habsburgların bahçesinde Musil efendiyle yolu kesişip, Doğu Romalı V.Leon'dan hışmından kurtardıkları ikonaların hikayesini Dublin'de Cibaliye giden güzergahta susmadan anlatabilir.. Müdavimleri vardır ki, onu da bunu da söylettiklerinde, aykırı şeyleri ustalıkla biraraya getirip , mozaikler tarihinin bir kahramanı olarak masallardan hıfsettiklerini yıllarca taşıyabilir.. Ama değilmiş ; durumun b/öyle olmadığını konunun uzmanlarından öğreniyoruz.. Ne radikal protesto, ne muhafazakar eleştiri değil de başka bir yanılsama varmış.. Görünen Belge'nin görünmeyen hikayesinde, aristokrasinin arşiv bilgisinde neler olduğunu anlamak için Radikal'deki yazıyı okuyun..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1071444&Date=04.12.2011&CategoryID=79
(1) Genesis s58/60
(2) Söm.Üzerine. ,K.Marks s 134
***
'Eşitlik' afaki bir tanım, hayali bir kavram. Kimle, ne adına, neyimizi kaybedip, ne alarak eşitleneceğiz ; belli değil.. İnsana yakışansa 'Adalet' ; eşit olmayanların dağıttıkları, fazlalıklardan, vicdani yüklerden kurtulmak için toplumda görünmeyenlere, ötelendikleri için görüş menzilinden çıkmışlara yönelik bir Bakış , bir hatırlama .. .

2 Aralık Cuma : 2011
Kayıtsız kabul edip, hep vardır ve olacaktır diyemeyiz ;
eşitlik değil adalettir hayatı kolaylaştıracak olan.
Dünyadaki temel sorun 'mağdurlar' ile 'diğerleri' arasındadır ama sınırları muğlaklaştırmak nefes almayı sağlayacaktır.. . Bireysel, el yapımı ideolojimizin vicdanına göre, aç bir canlının, yardım bekleyen bir çift gözün çaresizliği karşısında siyaset,inançlar, kültür vd. her şey ikinci planda kalmalıdır .. Belki bir kısmımız böyle düşünüyor ya da inançları doğrultusunda empati yapıyorlar ; bu da olabilir... 'Birimiz Üşürse Hepimiz Üşürüz' diyenlerin sokak çocukları için hafta sonu Taksim'de geceden sabaha kadar birlikte üşümek üzere toplandığını CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'den öğreniyoruz.. . Her ne isek, önce 'insan' olmak adına bu iyi bir şey.. İzleyin..
'Birimiz üşürse hepimiz üşürüz' adlı insiyatif taksim meydanında toplanıyor. CNN Türk'te 5N 1K programında Filiz Demircan bu oluşumu açıkladı...
http://www.haber365.com/VideoL//Birimiz_Usurse_Hepimiz_Usuruz/Tumu/Yeni/1/
***
Uzay/mekanda kimin başaşağı durduğu tartışıladursun, Alman Aydınlanması, işbitirici illuminatinin kurucu üyesi feylozof Hegel'de palamut balığı ciddiyetindeki papazlar tarafından temsil edilen ilahi iktidarın, ellerini yıkayabilen şenşakrak hükümdara devri talebini hatırlayın.. Ahir zamana denk gelen bugünse devir teslim daha da tabana, gülen eğlenen, çimenlere basan, kendi kaderini tayin hakkı olan, oyun oynar gibi yaşarken müthiş şekilde öğrendiğini sosyal ortamda paylaşan , herşey hakkında kanââtı olan, sorumluluğunu devretmeden ciddi ciddi düşünen bireylere doğru yayılmakta.. Gizemden beslenenlerin yerini gıdası 'bilgi' olan, hayaller/hayaletler yerine gördüğüne inanan, her anında materyalize olduğunu gösterip ağızdolusu küfrederek cümbürcemaat yaşayan bir kuşak alıyor. Çağdaş eleştirinin bir uzantısı olan Sanat, bu yüzden önemli.. .

Şimdi de dünyayı işgal et! Güney Afrika’nın Durban kentinde hafta başı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 17. Taraflar Toplantısı başladı. Toplantıda dünyanın iklimle mücadele konusunda uzlaşabildiği tek metin olan Kyoto Protokolü’nün geleceği konuşuluyor.. İklim değişikliğinin tartışıldığı Güney Afrika'nın Durban kentinde Cumartesi büyük yürüyüş var..
1 Aralık Perşembe : 2011
Yarın için bugününü, hiçbir şeyini alamasın senden hiç kimse.. Ey okur, bugünden ve sen'den daha değerli bir şey var mı dünyada ; soruyorum?.. 'Hakikatler için inançlar, yalanlardan daha tehlikelidir' diyor Nietzsche.. . düşünüyor musun?
Gösteri toplumunda demokrasinin şakülü onda, eleştirinin kamçısı onadır. Çünkü beklenti ondandır.. Çağdaş Sanat fetişler üzerinden vicdanını rahatlatan, travmalarından kurtulmak için debelenen, sosyal ritüelleriyle ibadetini gerçekleştiren ikonografik toplumun zorunlu bir katalizördür ; sanatçı tarafından ne olduğu idrak edilebilirse.. Toplumsal materyali tanımlanabilir, ontolojisi değişim değeriyle sınırlanmazsa.. Tüm dünya ülkelerindeki iktidarların bünyelerinde topladığı yönetim enstürmanları aynıdır. Demokratik sürece katkı veren taleplerin müellifi olan sınırlarını genişletmek isteyen özne gayrı-ilahi merkezdir. Hegel'de papazlar tarafından temsil edilen ilahi iktidarın, ellerini yıkayabilen hükümdara devrini hatırlayın. Şimdi devir teslim daha da tabana, gülen eğlenen, çimenlere basan, kendi mutluluğunu tayin hakkı olan düşünen bireylere doğru yayılmakta..
'Hakikatler için inançlar, yalanlardan daha tehlikelidir' diyor Nietzsche. İdeoloji/siyaset yada diğer hiçbir öngörünün olmadığı geçmişe/geleceğe değil, bugüne bakarak yaşayacağımız bir toplum modeli arzusu bu. Bugünden daha değerli ve sen'den değerli olan ne var? Hiçbir şekilde tarihsel çelişkileri karara bağlayacak bir model değil, müzakerelerle birarada yaşanacak Çokluk siyasetinin ilanihaye enerjisine gereksinim duyulan adil bir kolektifliktir anlatmaya çalıştığımız. Dokunuşlarıyla kaba gücü ehlileştiren sivil toplum örgütlerininse şayet gerektiği gibi kullanabilirse geleneksel zor'a karşı temel karşıt-enstürmanı Çağdaş Sanat olacaktır. İthal edilen Yanlış Bilinçse, sanatın yüzünü topluma, gerisini levazımatçı/müzayedeci tüccarlara emanet eden ölü sever entel magandaların koruyucu hizmeti.. Soll Lewit yazmıştır kaderlerini. 'Madonnanın donu bin dolar, çerden çöpten, tavanarasından toplanmayanlara pire bit dolar' diyen ticaret erbabının kurbanıdır literatür bilgisiyle kendini bilmekten aciz olan müteharrik/kahraman aydınlar.. Lejyoner/misyonerlerden öğrendikleri çağdaş felsefeye gram katkılarının olmaması, kendi gerçeğini hayata katamamalarındandır. Aile kurbanı gazete editörlerinin Marputçulardaki hanutçulardan farkı yoktur. Müzayedelerin ilan tahtasına dönen kültür/sanat medyası, müzeleri/koleksiyonları, keseleri dolduracak ticaretin sanat olmadığını idrak ettiğinde önemli bir merhale geçilmiş olacaktır. Tabi önce, Bienaller, çadır kumpanyasından bozma fuarlarla, sermayeden beslenen entellerin işbirliğiyle içi boşaltılan kavramın, kaçan ruhunu geri çağırabilirsek..
***
