ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın, tunçun, alçının ve kâadın..

28 Kasım Pazartesi
Tarih konuşuyoruz, 'Stalin'in kızı öldü' diyorum' : Soruyorlar ; 'Stalin Kim?' 'Eskiden şehir Şişli'de biterdi. Bomonti Istanbul'un sanayi bölgesiydi. Fabrikaların işçileri Mecidiyeköy, Okmeydanı, Kağıtane gibi gecekondu semtlerinin çamur mahallelerinde otururlardı. Kurtlar soğuk havalarda Şişli'ye kadar inerdi. Onun pos bıyıkları çorbamızın içindeydi' diyorum. Spinoza gibi olmasa da her şeye gülen gençler tebessüm ediyor..
21. Yüzyıl her şeye rağmen bugüne göre daha karanlık ve safiyane, geleceğe ümitle bakan insanların daha kolay aldatıldığı bir çağdı.. Bugün artık hiçbir şey istesek de masum ve gizli kalmıyor. Tüm manipulasyonlara rağmen dünya, bilinçaltının ürettiği canavarlara , peri masallarına, diktatörlerin suç/sevap teorilerine, kutsal fetişlerin bedavaya getirilen istimlaklerine teslim olmuyor artık.. Herkes, görünenin ardındaki amacı çeşitli platformlarda tartışabiliyor.. Makyajlanan suretin mercekte kırılmadan önceki ahvalinin izini sürmede belli bir maharet gösterebiliyor.. Bu iyi bir şey mi? Biraz da doktorun son günlerini yaşayan ümit kestiği hastaya , 'artık perhiz yapmana gerek yok, ne istersen ye' demesi gibi bir durumla karşı karşıyayız.. Japon çizgi romanı Manga'dan esintiler taşıyan absürd çelişkileriyle, kolonlanmış ruhlara dramalar yazan bir uçucu zamanı hep birlikte paylaşıyoruz.. Bir anlamda aynı günün, takvimin/tarihin ortak kardeşliği adına adalet dağıtan bir mekanizmadan nasipleniyoruz. Teknolojik, sentetik/yaratılmış hakikat alanının küresel elastiki özgürlüğünün herkese eteğindeki taşları dökmesi için faydası var.. İyinin ne olduğunaysa her halde içinde yer alabilirsek, insan olmanın dayanılmaz acısıyla meşinleşmiş derilerimizi daha da kalınlaştırarak yaşayabilirsek, herhalde Gelecek Zaman karar verecek..
Trik trak, trik trak makinalaşmak istiyorum, makinalaşmak diyordu sosyalist şair ama devrimin fabrika bacalarından yayılan sülfür yüklü simyası, evrimin biyo-politik/demokratik kimyasını ta en başından bozmuştu.. Bozulan yalnız idealler, ekonomi,inanç sistemleri değil, yaşam değerleri, aile ilişkileri, inananın inancına, yurttaşın yurttaşa, yoldaşın yoldaşa, insanın insana yabancılaşmasıydı.. Ülkeler, artı değer üreten gasbedilmiş ekonomiler toplamı olmakla kalmayıp korku dolu musibetler üreten bir dünyayı yarattılar.. Paranoyaları yaratan rekabetçi kapitalizm yalnız bunları yaratmadı, kendinin karşılığı olan rekabetçi sosyalizmi, son kırıntılarına şahit olduğumuz diktatörler çağını da yarattı. Ne olursa olsun çok karanlık bir yüzyıldan geçtik.. 21 Yüzyıla devreden nesilden simge bir isim, Stalin’in kızı Svetlana Alliluyeva 22 Kasım'da yıllar önce iltica ettiği Amerika'da öldü. Babası 1953'te polis şefi Baria tarafından zehirlenip, politbüro üyeleri tarafından sırtlanan cenazesi toprağa verildikten sonra 20. Kongre'de iktidardan devrildi ; yaşarken değil.. Büyük Petro'dan başlayıp Lenin'e geçen, Stalin'de süren çizgi aynıdır. 2. ile 3. Enternasyonel arasındaki kavga sanıldığı gibi sınıf mücadelesi olmayıp aynı soydan gelen bir ırkın rekabeti, buna kılıf olan ideolojilerin felaketi, Doğu-Batılı mezheplerin egemenlik alanı mücadelesidir. 1915'te Anadolu'da yaşananlardan , Polonya'da Katin Ormanları katliamına, Kant'ın doğduğu şehrin Kaliningrada dönüşmesinden Boğazlar sorununa kadar Almanlaşmak isteyen Rusyanın tarihini olduğu kadar, kılıktan kılığa giren siyasetini de coğrafyası belirlemiştir. Svetlana Stelena anılarında babam aslında Gürcüydü ama yaşamı boyunca Rusları derinden sevmişti. ' Onun gibi Rus olanın her şeyini sevenine, kendi özelliklerini onun gibi söküp atan başka bir Gürcü'ye rastlamadım hayatım boyunca' diyor.(1) Burjuvazi, Nomenklaturaya dönüşse de, feodalizmin sosyalizme evrilmesi mümkün olmamıştır. Geçen ay Rusya'dan okumak için Türkiye'ye gelen genç kızla konuşuyorum. İsmini duymuş ama çok bilgisi yoktu vatandaşı hakkında. Sevsin yahut sevmesin bizim kuşağın ise Nazım'ın söylediği gibi, pos bıyıkları çorbamızın içindeydi... Sovyet diktatörünün 20 Kasım'da ölen kızı, 'Hayatımı rezil etti, affetmiyorum' demiş son röportajında. Yalnız onun değil, Gulak Adalarındaki binlerce muhallifin, zorunlu çalışma alanı adı verilen fabrika meskenlerinde yaşayan 5 milyon mahkum/işçinin, ülkeyi halklar hapisanesine çevirmesiyle milyonlarca Rus olmayan insanın , düşünebilen başka beyinlerin de kâbusu oldu. Propogandacı ideolojiyi desteklemeyen hiçbir fenomen var olamadı..Ne felsefe gelişti, ne sistem dışında kalmayı bilinçle seçenler.. Babeller,Gorkiler,Mayakovskler,Chagallar, Emma Goldmanlar ve diğerleri.. Harikalar kumpanyasına övgüler üretmeyen muhalif sanat, radikal eleştiri ve demokratik kültür ; 30 Yıllık iktidarında sosyalizm adına yapılanların hepsi felaketti..
Cemil Meriç'ten başka kimse Saint Simon'u hatırlamamıştır koca Cumhuriyet tarihinde.. Batı'da ise, geçmişin üzerine kül serpilerek, içindeki ruhu öldürerek, Sosyalizm kavramından bir ekonomik ucube formu üretilmiştir.. Tekne kazıntısı ünlü filozof Zizek, 'Yeniden başlamak mümkün mü?' diye soruyor.. Zurnanın 'zırt' dediği yer, ahir zamanlarda bugüne denk geliyor herhalde.. Zizek'in buradaki yarenleri, uzun saçlı entel/dantel dostları mektup yazdıklarında bizim adımıza da sorsunlar 'neye/niye'..
1917'den itibaren ceberrut devlet, eski mülkiyet ilişkilerinin kaldırdığını söylese de, işçiler,köylüler emeklerine el konulmak üzere kol kuvvetiyle üretmeye, burjuvazinin yerini alan Aparaçikler ise lafla üretileni tüketmeye devam eden zümreler olarak köle/efendi diyalektiğinin zorunlu tarafı olarak 1991'e kadar varlıklarını aralıksız sürdürmüşlerdir. Aradaki devir teslimlere bakarsak ; Stalin'in 5 Mart 1953'de ölmesinden sonra, politbüro darbesi 26 Haziran'da olur. Katil zanlısı polis şefi Beria Temmuz'u göremeden kurşuna dizilir. Ne ki kişilerin değişmesi, ideolojisi bedava emek üzerine şekillenmiş diktatoryel devletin örgütleniş modelini, sermayeyi merkezileştirip yoğunlaştıran şemasını istese de değiştiremez. 1 Ocak 1953'te 5.223 milyon olan işçi/mahkum sayısı tedrici olarak 1959'da 997 bine, muhalif tutuklu sayısı 580 binden 11 bine iner ve devlette ekonomik gerileme dönemi başlar. İçinde yaşamayıp, Sibirya sürgünlerinden sağ dönmüşlere, zindanlarda gün saymış şahitlere rastlamayanlara, istatistiki belgelere yüzvermeyip, edebiyatın kıyısında ya da teolojinin katmanlarında bulutlar üzerinde dolaşanlara, YKY'den çıkan Karanlıkta Fısıldaşanlar kitabını öneririm (2) Devam edersek, daha sonra Yeltsin'le birlikte parti kadrolarından gecikmiş Rus burjuvazisinin doğmasının birden çok nedeni vardır. Bu, fabrikaların kendi kendini finanse eden artık değer yaratan ekonomisi, bunu dikte eden mülki idarenin karakteri, deri değiştirerek düzeni devam ettirebilmenin mümkün olduğu rekabetçi, kâr/zarar hesapları üzerine eğitimli, fabrika düzenini ve taylorizmi özümsemiş iyi eğitimli kadroları doğuran kurumsal yapının zaafiyetidir..Bütçe açıklarının giderilmesi Doğu bloku adı verilen sömürgelerle, arka bahçedeki Türki cumhuriyetlerin yeraltı doğal zenginliği, petrol ve cevherin serbest piyasada pazarlanmasıyla dengelenir olabildiğince.. Yalnız Stalin'le değil sonrasında da Malenkof, Kruçev ardından Brejnev, Andropov, 13 aylık iktidarıyla Çernenkonun devamında Gorbaçov'da da yönetim kadrolarının talimatı hizmet değil, kârlılık üzerine kurulu, kapitalizme hiçbir döneminde alternatif teşkil etmemiş olan devletçi ekonominin rekabetçi özünün para üretmeye yönelik gerçeğiyse aynı kalır... Marks 'ilerleme', Lenin 'elektrik' diyorsa gelinen nokta elbetteki kader değildi. Stalin'den kaçarken Troçki tuzağından medet uman Dünya solu, hâlâ gerektiği gibi hesaplaşmamıştır ekonomizmden ibaret olan ve alınterine vd. bulanmış geçmişiyle.. Nostradamusa ya da Derrida'ya dönüp dönüp binlerce kez bakılır. Fourierler, Blanquiler, Saint Simon, Owenlar, Galiyevler, Mahnolar, Bakuninler ise ne yazmıştır, neyin peşinde olmuştur önemsenmez,bilinmez.. Cemil Meriç'ten başka kimse Saint Simon'u hatırlamamıştır koca Cumhuriyet tarihinde..'Hakikat var değildir hakikat olur' diyen devrimci Fransız feylozof Badiou'ya 'Bu hakikat acur çıktı diyebiliriz.. Şimdi yaşanılanlardan hiçbir şey öğrenememiş Dünya solunun yaşayan en önemli felsefecilerinden biri olarak kabul edilen Alain Badiou ilk kez Türkiye'ye gelirken, şen şakrak acıların ucuz kahramanı, Wall Strett fatihi Zizek soruyor ; Yeniden başlamak mümkün mü? : Güler misin, ağlar mısın?
Nâzım Hikmet Ran, 1961'de Moskova'da yazmış .. Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olur derler ya.. Boğaziçi üniversitesinde de böyle söyleyeceklerini bile bile Alain Badiou'ya rağmen hatırlamak için şiirin tamamı şöyle..
taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın,
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden, çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın..
Biyografisi- http://www.hurriyet.com.tr/planet/19350745.asp
Fotograflar- http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=52174&rid=2&p=3
Svetlana Aliiluyeva'nın mektupları, Düşün Yayınevi,1988
Sovyet Yüzyılı, İletişim Yayın
Karanlıkta Fısıldaşanlar, Stalin Rusyası'nda Özel Yaşam Yapı Kradi/YKY
http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=2342
Karanlıkta Fısıldaşanlar, her sayfada varlığının hissedilmesine karşın, Stalin’le ya da rejimin siyasetiyle ilgili değildir; Stalinizmin bütün değerleri ve ilişkileri etkileyecek biçimde insanların zihinlerine ve duygularına girişiyle ilgilidir. Kitap, terörün kökleri muammasını çözmeye ya da Gulag’ın yükselişini ve çöküşünü ortaya koymaya çalışmıyor; ama polis devletinin Sovyet toplumunda nasıl kök salabildiğini ve milyonlarca sıradan insanı nasıl suskun seyirciler ve işbirlikçiler olarak terör sistemi içine katabildiğini açıklamaya girişiyor. Stalinist sistemin gerçek gücü ve kalıcı mirası ne devlet yapıları ne de lider kültüydü; Rus tarihçi Mihail Gefter’in ifadesiyle, ‘hepimizin içine giren Stalinizm’di.” diyor. Özgürlük/sosyalizm adına diktatörlüğü savunanlarınsa okumasında fayda var diyemeyiz..
***
26 Kasım Cumartesi : 2011
Emareleri görmezsek, herşey apansız ortaya çıkan mucizeler olarak görülebilir. Ama öyle değildir ; keremin takdiri ile kerametin zuhurunun bir öncesi vardır. Sanatçılar hayal eder ; ardından düşleri materyalize eden bilim adamları çalışmaya koyulur. Sanayiler/fabrikalar, tezgahlar kurulur ; rüyalar çalışanlara 'iş' olur. Emekçiler mallara, alınterleriyle birlikte düşlerini de katar ; eşyaların ruhu, paranın satın alamayacağı bedeli olur.. Düşler, düşüncelerle gayrı-maddi emeğe dönüşür , eşyanın tabiatına yerleşir.. Sonra düş tacirleri devreye girer, maddenin içine giren hayaletle birlikte, ay başına devreden umutları alırlar/satarlar .. piysasa/ekonomi denen çark döner. En son siyasetçiler, olmayanlara dağıtmak üzere bu hayallerden güzel bir gelecek vaadiyle gelirler.. Halk, iktidarı seçer, ütopyalarına ikna edemeyenler muhalefete geçer.. Her şey, inandırmaya bağlıdır.. En başa, hayallere dönülür.. Mucize yoktur, yapacağına inanmak ,inandırmak ya da inandıramamak vardır..
Dün yazdığımıza devam ediyoruz.. İkiz kardeşi dünyanın en zengini, kendisi yoksul bir üçkağıtçı olarak ölmüş olabilir. Ne var ki, mucize iksiri keşfeden Doktor Doxey'in esas sorunu 'Red Kit' değildir kanımca. Aslında moral değer olarak bile bakıldığında önemli iş yapmıştır. İçindeki şeker ve limon karşımına eklenen bitkisel aromasıyla Coca Cola'dan farkı yoktur. Tarihsel olarak Red Kit'in hikayesiyle aynı zamanda geçer. Doc Pemberton isimli mucidin icadından on yıl sonra 1890'da Coca Cola, Dr. Doxey'in iksiri gibi ilk olarak eczanelerde ilaç olarak satılmaya başlar. İlaç dedikleri nane-limondan hallice bir ferahlatıcı.. Dertlere deva olmaz olmasına ama zararı da yoktur insanlara. Daha sonra içeriğindeki bazı maddeler değiştirilerek meşrubat olarak popülerleşir. Öykü birebir aynı başlar ; devamında olanlara bakınca daha sonrası kader değildir .. Formül yaklaşık aynı olsa da Dr. Doxey'in iksirini, Coca Cola'nın başarısından ayıran şey İnandırıcılıktır.. Çevresinde ona inanan , üretimini iltifatlarıyla pazarlayan insanların olması, iyi bir reklamla birleşince sonu kötü bitebilecek senaryoyu tepetaklak eder ( Camera Obscura için yazdıklarımızı hatırlayın).. Bundan dolayı, tarihin kayıt defterine Cola, efsane , Dr. Doxey ise düzenbaz olarak geçer.. Algılar, hayata nereden baktığımıza göre değişebilir.. Normal insan bildiklerini tekrar eder ; bir de tekrarı yok bunun deyip, hayatın birbirine benzemez her anından kâm alanlar, boş işleri kurcalayanlar, arızalar, melül melül bakanlar, bulutların üzerlerinde dolaşanlar vardır.. Sanatçılar hayal eder, diğerleri taklit ; aradaki boşluğu, noktaları tamamlayabilmek ayrı maharet, organize olmuş bir tilki düzeneği, hinoğlu hinlerin katılımını ister.. Tv'yi seyrediyorum , Cola'yı ilk defa üreten eczcacı Doc Pemberton'dan 2300 Dolara alan Candler Carroll'ın öyküsü geliyor aklıma. 'Contemporary Istanbul' etkinliğinde 30 milyon dolarlık eser satıldığını sevinçle söylüyor anlatıcı.. Körfez'den Arap ülkeleri olduğu kadar Amerika ve Çin'den de büyük ilgi var fuarımıza.. 1700 yıllık İstanbul, kültür başkenti olmaya devam ediyor hâlâ.. İnanıyorsak..

25 Kasım Cuma : 2011
Red Kit hikaye özetlerini okuyorum, Vikipedi'de yazıyor : Doktor Doxey'in İksiri, Belçikalı çizgi romancı Morris (Maurice De Bevere)'in senaryosunu yazıp resimlediği ve 1955'te yayımlanan Red Kit/Lucky Luke'un öğretici albümü. Özgün adı L'Élixir du Dr Doxey. Belçika'da Dupuis Yayınevi tarafından özgün dili olan Fransızca olarak basıldı. Türkiye'de 1970'li ve 1980'li yıllarda Milliyet Yayınları'ndan çıktı. Türkiye'de birçok kereler farklı formatlarda basılan ilgi çeken macera son olarak 2007 yılında Yapı Kredi Yayınları'ndan serinin 5. kitabı olarak okuruyla buluştu..
Vahşi Batı'yla ilgili popüler kültürde sıkça karşılaşılan basmakalıp karakterlerden biri de insanların saflık ve çaresizliklerinden yararlanan şarlatanlardır. Bu macerada karikatürize edilerek karşımıza çıkartılan Doktor Doxey de bu karakterlerin en tipik olanlarından biridir. Doxey sağlık hizmetlerinin pek ulaşmadığı 19. yy uzak batısında, insanlara her derde deva olduğunu ileri sürdüğü ama aslında hiçbir işe yaramayan uyduruk bir şurubu satarak geçimini sağlayan bir dolandırıcıdır. İksirlerin hazırlanmasında ona yardımcı olan bir de adamı vardır. Türkçe'deki adı Kazmadiş olan 'Sıska' lakaplı bu adam, aynı zamanda iyi bir aktördür. Gereğinde sersemsepelek bir köylü, gereğinde tilki bir kasabalı, gereğinde romantik bir delikanlıdır. Kasaba meydanlarında Doxey'in arabasının etrafına toplanan kalabalığın arasına karışarak hasta numarası yapar ve sözde satın aldığı iksirden bir yudum alır almaz iyileşir. Böylece hiçbir işe yaramaz bu ilacın satışlarını teşvik eder. Doxey ve ortağının işleri mükemmel bir şekilde artarken karşılarına Red Kit çıkar ve her şey alt üst olur. Red Kit, Doxey'i hapse atar.
İkinci hikâyede hapisten kaçan Doxey sakalını keser, kılığını ve adını değiştirerek yeni hileler peşinde koşmaya başlar. Uykudaki insanların yüzlerine boyayla kırmızı lekeler çizen Doxey, ertesi gün onlara sunduğu kızamık iksiriyle bu lekeleri anında kaybeder. Ancak karşısındakinin Red Kit olduğunu unutmuştur...
Kumarda hile yapanlar, işe yaramaz mallar satanlar, yalan haber yayanlar gibi, tüm üç kağıtçıları bekleyen aynı son vardır onu bekleyen. Olanları anlayamayan Rintin tin aval aval bakar, kasabalı hengamenin arasında dekor niyetine sallapati dolaşırken, kara kargalar uçuşur, şeamet melekleri müjdeler..Bu tür kitaplarda hayatta olmasa da iyiler kazanır, kötüler kaybeder.. Hikayenin nihayetinde katrana bulanıp üzerine kuş tüyleri serpilen D.Doxey'in, atına ters bindirilerek şehrin dışına sürülmesini beklerken...
http://www.youtube.com/watch?v=5RI-tK6Z-mo&feature=related
***
Para, her şeyin özetidir ; öyle söylüyor, sonradan bulunan yarısı boş not defterinde.
80 yıl sonra yayıncılar basarken kapağa 'Grundrisse' yazıyorlar.. Kalın çizgiler demek ; sınırlar diye de okuyabiliriz.. Bizi çevirip, boşluk içinde yoktan var eden sınırlar, hatlar yahut kapanına alan , zihnimizi çevreleyen duvarlar..
24 Kasım Perşembe : 2011
Contemporary Istanbul / 24-27 Nov 2011
'Contem- para İstanbul' olsa, bundan böyle sanatın ne olduğunu, evrimin yönünü, toplumsal manianın karşılanmayan beklentisinin nedenlerini daha iyi ifade ederdi.. İşin garip yanı bir dizi konferansla entel/dantel konuşmacıların martavallarını dinlemeye gelen zevatın beklentisi..
Sahi zannettikleri sanatın tek hakikatı var ; para.. Sanatın değişim değerinin olabilmesi için, her zaman yarattığı bir auro, puslu bir cazibe ve ve 'inananlarının' olması gerekiyor. Sanat eleştirmenleri, düşünürler, aydınlar toplantılar/seminerlerle bunu yapmak üzere çadır kumpanyasının gönüllü katılımcısı oldular günümüzde. Cehaletin yarattığı benlik yarılmasını aşmak için hep birlikte oynadıkları oyun tam bir komedi.. Bankerler fırtınası, borsalar yaygarasından sonra şimdi de 'Çağdaş Sanat'ın açığa kesilen tahvilleri moda. 'Kral Çıplak' diyense yok.. İşin ciddi yanıysa, Lukas'dan öğrendiklerini tersyüz eden aydınların el becerisi.. Aslında burjuvazinin maddi mallarla övünmesi, melankolik aydınların elinde kalan hayallerle işi götürmesidir kitabına uygun olan.. ama heyhat! Gösteri toplumumunun mefhumlara aldırmayan fastfootçu realitesi, sermayenin gelişim veçhelerini üçer beşer atlayarak çıkan vasıfsız varsılların pırıltılı gerçeği, sanat üzerinden itibar kazanmaktan çok vicdanen aklanmaya çalışan burjuvazinin sermaye desteği, hafif meşrep antelijansiyanın coşkulu onayı eksiksiz. İşbölümü kitabına uygun tesis edilmiş .. Yekpare bir kepazelik serüveni, bütün dünyada aynı trendleri kapsıyor ; yani özel bir durum yok.. Kimse tavuklara 'kışt' demediği sürece bu global ticaret, güvene dayanan yerel işbirliğiyle devam edecek..
Her şeyin 'aslı' ile 'aksi' yer değiştirmiş insanın zihninde. Camera Obscura kavramı , yalnızca Hegel'in düşüncelerinin düzeltilmesini isteyen bir talep olmadı hiçbir zaman.. Vizöre düşen, her konuda dışarıdakinin başaşağı çevrilmiş hali. Özgürlük isteriz ; aslında tümüyle esirizdir. Barışmak için savaşırız ; bırakın devletleri, insanların bile bir konuda uzlaşması imkansızdır Ölülerin kazandığı zafer'in adı diriler için 'barış' olur. Mekanlarımız, yuvalarımız başkalarından saklandığımız hücrelerimizdir. Hastalıkların nedenini değil, sonuçlarını tedavi ederiz. Gelirken 'cennet vaadetseler de, İdeolojiler insanları köleleştirir.. Demokrasi, sınırlanmış özgürlüktür. Din, yaratanın eşitleri arasında kast'lar yaratan bir kurum olur.. Diğerleri peşisıra..
Doğru gördüğümüzü tepetaklak eden 'mercek'in hayattaki karşılığı Ekonomidir. Marks'ın Grundrisse'de söylediği gibi : 'Herşeyin özeti para'nın istisnasız tüm kullanım değerlerini satın aldığı ekonomi.. Contemporary Istanbul bugün başlıyor..
***

23 Kasım Çarşamba : 2011
Muta-morfoz // Murat Germen
Murat Germen’ in Muta-morfoz başlıklı sergisi, 17 Kasım- 17 Aralık 2011 tarihleri arasında C.A.M Galeri / Akaretler'de
Praksis, yani biliçli bir insan etkinliği olarak sanat, dünyayı dönüştürmek istiyor. Dünya kendi akışı içinde zaten kendi iç dinamikleriyle dönüşüyor denilebilir ; ne ki, çağdaş sanatçı bundan memnun değil. Önerileri var. Fotograf sanatçısı Murat Germen, son sergisinde 'daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor.' Germen'in oluşturduğu soru'nun izini sürelim. Doğada en güçlü olanın yaşayabildiği 'evrim' kuramı doğru mudur? Yoksa bu kuram kapitalizmin 'güçlü olan kazanır,zayıflar' yok olur' tezinin altyapısını mı sağlar? Biz Darwin'in gözlemlerine inansak da, çıkardığı sonucun 'Yanlış Bilinç' oluşturduğunu düşünüyoruz. Doğada canlıların, nesillerini sürdürmesinin asıl nedeni, cinslerin/türlerin kendi içindeki Karşılıklı Yardımlaşma güdüsüdür.. Karşılıklı yardımlaşma mesaisinin, bio-politikasıdır. Evrim kuramının 'güç' üzerine inşa edilmesi, Germen'in sergisine verdiği isimle 'Mutasyon ve metamorfoz' a neden oluyor. Murat Germen, 'Yol' sergisinden sonra, gene ufuk açan bir düşünme süreci başlatıyor..
Sergi broşüründe şöyle yazmış Germen : 'Mutasyon ve metamorfoz mefhumlarından türeyen “muta-morfoz” kavramı ve ona bağlı olarak üretilen işler kapsamlı kent tasvirlerinin yatay düzlemde sıkıştırılması ile elde edildi. Bu sıkıştırma eylemi, kentlerin tarihi yapı stoku; konut ve iş merkezlerini barındıran bölgelerinde, sermaye destekli ve ranta dayanan kentsel gelişmeye karşı durabilen ve duramayan bileşenlerin arasındaki dinamiğe dikkat çekiyor. Bu daralma sonunda elde edilen görsel kent tefsiri, daha güçlü olanın yaşamaya devam ettiği ve hayatın akışını değiştirdiği bir süreç olan evrim kavramına gönderme yapıyor.
Panoramik görselleştirmenin getirdiği çok perspektifli çatkı ve egemen tek perspektifin olmaması hali, Osmanlı minyatürlerindeki görsel yapıyı hatırlatıyor olması dolayısı ile zamanımız küresel görsel temsilini yerel muadiline bağlıyor..'
Germen, endüstriyel/teknolojik malzemeyi harmanlayarak kolajladığı zemin üstünden , safiyeti tartışılır görüntüyle bir cümle kuruyor. Söylemek istedikleri var : bir imge politikası, mesajının merkezine koyduğu mağduriyet üzerinden bir temsiliyet rejimi oluşturuyor. Beyaz/ boş yüzeyden başlıyor , ideolojinin yumuşak karnına göndermeler yapıyor. Görünmeyeni derlediği, es geçilen yol üstündeki kanıtlardan biriktirdiği sözcüklerle planını katmanlar halinde inşa ediyor. Dijitalleştirdiği kurmaca bilgilerle birlikte, yaşamın montajlanabilen hakikatına dil uzatıyor. Hayatın hileleriyle, fotografik benzerliğin başkalaştırdığı ilişkilerin izini sürüyor. Ufkî bir süreç başlatıyor.
Konu ile ilgili videoyu izlemek için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret edin..
http://www.ekavart.tv/sergiler/diger/mutamorfoz-murat-germen
***
FOTOGRAFIN TARİHİ/SON İNSANIN SON KULLANMA TARİHİ..
İnsanın kafası, bir fotograf makinası gibi çalışıyor. Göz kırpma aralığında algılanan görüntüler bilgi-işleme gönderiliyor. Görüntünün görüntüsü vizörden beyne düştüğü an, tarihe göre kayıtlı hatırat içinde önemine göre uygun yere montajlanıyor. Bundan sonraki işlem , imaja göre bir hikaye oluşturma.. Spinoza'da insanın patron olma halinin cezbesi muğlak. Ondan bize devreden ana antagonist motifse, güvenlik paranoyası. Çokluk'un demokratik talebi, asıl olarak insanın mekanlaşmadan, şehirleşmeye, demokrasiye ve Hardt/Negri'de 'sevgi'ye ulaşan şekliyle bir cesaret/meydan okuma hali değil. Feragat yoluyla diğer türlerden ayrıldığımız spesifik aczimizle, nevrotik yalnızlık korkumuzun 'çok' bilgisini karıp, eritiyoruz... Fotografik imge toleranslı, okumaya/tarışmaya açık, demokratik. Objekifin belgesel ya da haber karesi yakalamasıysa farklı ; çünkü şimdiki zaman nesnel. Görüntünün aracısız aktarılması, üstüste yığılması otoriterden öte yargı bekleyici ; görme/bilmenin paylaşılması, yalnızlık korkusunun paylaşılmasıyla parelel bir zorunluluk.. İmge, tekil bir çağrı yollar ; müdahale edilmemiş görüntüde ise üstü örülü bir çığlık var.. Ne kadar çok biliyorsak, o kadar korkuyor ve bu yüzden bilgiyle maddenin direncini kırıyoruz. Sürekli bu maddenin direncini kırma , mânânın bilincini değiştirme işlemine 'ilerleme' diyoruz. Memnun olmadığımız gerçeğin üzerine, yeni bir 'gerçek' bindirerek yine memnun olmayacağımız hilkatlar/hakikatlar, yeni hayatlar ve zümreler/sınıflar, hiyerarşik yapılar oluşturuyoruz.. Bunları korumak için de duvarlar, sınırlar, mekanlar.. İnsan İlerlemese, kıpırdamadan dursa dünya cennet. Lakin, yapamıyoruz ; bozduğumuz görüntünün parçası olarak biz de değişiyoruz ; tabiatın değiştirme/yenileme işlemine direndikçe, bizi doğadan/doğamızdan ayıran malzemeyle birlikte çürüyoruz. Doğadaki nedeninin dışında bir nedenle kullandığımız malzeme, kurtarıcımız değil kabusumuz oluyor..
***

Gerçek, ulaşıldığında mutlu olunacak, yerinde duran bir kavram değil ; uçucu, meyilli, değiştirilmek için ele geçirilmeye çalışılan, yakalandığında , tutanın mülkiyetine geçen bir masal.. Matematiksel doğru, analitik mantıkın bariz/apaçık hakikatıyla yüzyüze gelme, yüzleşme hiç değil.. Böyle olduğu için de İktisat bir bilim olamıyor ; bundan dolayı ekonomistlerin söylemleri kehanet yüklü.. Çünkü matematiksel önermeler, hayata dair somut öneriler oluşturamazlar. 'Gerçek', işgal edildikten, karşıdakinin iradesini kırıp, Şey'e inandırıldıktan sonra içbükey/dışbükey ayna gibi uzayan bir süreç, kullanılan bir meta, gelir getiren bir 'boşluk' alandır. Buna rağmen öznenin seçim hakkı her gerçeği yeni baştan oluşturabiliyor. Niye mi bunları söyledik? Cezayir Sokak'ta yediği yemek hoşuna gitmiş anlaşılan Michael Hardt'ın ; mutlu, neşeli, hayaller içinde rakısını yudumluyor ; toplumsal boşluklardan, çatlaklardan süzülüyor.... 2009'da yazdıkları Ortak Zenginlik kitabında Antonio Negri ile Hardt, entelektüelleri 'Yeni kilise babaları' olarak nitelendiriyordu. Hardt kim mi? İşte o entellektüel kilisenin kurucu müellifi.. Yani birileri için önemli adam.. Birileri için önemli kitap, Ortak Zenginlik'e gelirsek, yaşlanan kapitalizmin, yaşlı bir çocuk doğurması diyebiliriz. Dünyadan bi haber Batılı aydının başucu kitabı ; felsefenin sefaleti, okuyanın felaketi.. ..
22 Kasım Salı : 2011
Wall Street karşıtlarına önerilen yeni slogan bu : 'Neşeli ol ki, mutlu kalasın, sağlıklı olasın..' '
Ortak Zenginlik' kitabının yazarı Michael Hardt, Kitap Fuarı nedeniyle Türkiye'deydi. Tanınmış yazar dünyada ciddi 'asık yüzlü politika' kavramını, 'güleryüzlü' Spinozacılıkla birleştiren ekibin kurucularından . Hardt ve ortağı Negri’nin toplumsal mutabakat ve ortak varoluş'un gerçekleşmesi için ise dikkat çektikleri iki kurucu sözcük var : Sevgi ile Yoksulluk..
Ortadoğudaki kıyamet senaryolarına aldırmadan, Spinoza’nın ‘şenlikli buluşmalarından’ konuşuyorlar. 18.yy Fransız ihtilaline güç kazandıranın bu neşe ve mutluluk olduğunu söylüyor Hardt. Thomas Jefferson’dan örnek veriyor. 'Mutluluğu öğrenmemiz gerektiğini söylüyordu Jefferson, mutluluğun özel değil kamusal olması gerektiğinden bahsediyor. Günümüzde de olması gereken, 18. yy’daki gibi mutluluğun politik bir kavram haline gelmesi. Neşenin ve mutluluğun bu coşkusunu Queer yürüyüşlerinde görebilirsiniz' diyor. “Neşeli ol ki güçlü olasın” durumuna karşı “Nietzsche’nin de bahsettiği gücümüzü azaltmaya, bizi kederlendirmeye çalışanların da olmasının olağan olduğunu söylüyor.. Hardt, dine, 'karanlık' yaklaşmadığını ekliyor. Ve insanları bir araya getiren iyi niyetli kurumların altını çiziyor.. Guardian.co.uk’de Arap Baharı'na inancını belirtiyor. İngilizce orijinalinden Erdem Demirtaş çevirmiş okuyun.. http://www.bugunkibris.com/component/content/article/78-guencel-soeyleiler/3816-araplar-demokrasinin-yeni-oencueleri-michael-hardt-a-antonio-negri-.html
Güleryüzlü Spinoza gibi olmak isterken çok güldürüyorlar..Birinci trajedi, ikincisi komedi misali,İmparatorluk kitabını, Kapital'in yerine koyuyorlar..
Hardt'ın Radikal Gazetesi'nde yer alan söyleşisini de mesafeli bir iyimserlikle okumanızı öneririm.. Konuyu biraz ilerlettiniz mi, önünüze Baba/Oğul, Kutsal Ruh metaforunun değişik şekilleri çıkabilir. Son dönem Avrupa solculuğu işte böyle bir şey..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1069987&Date=20.11.2011&CategoryID=82
***
Bienaller, fuarlar birbirini takip ediyor. Görülüyor ki üretenin hüznüyle savrulması, kazananın sevinciyle daldan dala konması farklı..
21 Kasım Pazartesi : 2011
Cemil Meriç, 'Dünyada hürmet ettiğim tek adamdır' der Don Kişot için.. Ne var ki adamı rahat bırakmazlar.. dünyaya meydan okuyan şövalyelerin gölgesinde Sanço Panzalar, tezgah kurarlar..Orta yerde sosyal güvenlikten yoksun, yarını olmayan, toplumsal acıları dert edinmiş kıvranan sanatçı olsa da İstanbul'da sanat aşkıyla dolu zengin bütçeli, parlak tanıtımlı etkinliklerin biri biter, diğeri başlar...Onur konuğu seçilen Komet, cebinde parası olmadığını söylüyor. Çoğu yazar/çizer, tiyatrocu, sinemacı vd kişi, sanatını yapmak için, başka işlerin hamalı oluyor. Vitrinde duran 'sanatçı' figürüne karşın, günlük hayatta ürettiği mala yabancılaşan işçi gibi bir kader. Görülüyor ki üretenin hüznüyle savrulması, kazananın sevinciyle daldan dala konması farklı.. Gazetelerin kültür sayfaları bu farkı kumpaslayıp, ilan getirsinin bir getireni olarak bianalleri, müzayedeleri, fuarları yere göğe koyamıyorlar. Eş/dost,rakı masaları kardeşliği ya da akrabayı talukat ele geçirdikleri gazete sayfalarında boy boy köşe kapmaca oynuyor.. Yalaka cemiyetler,hep aynı jürilerle kepaze ödülleri 'ilerici' entelijansiya adına dağıtıyor.. Amaç it üresin, kervan yürüsün. Demek ki sanat çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse sanat, şose boylarında gebermekse açlıktan, İstanbul, kültür başkenti olmaya devam ediyor hâlâ..
***
Takımlarına olan büyük bağlılıkları ve destekleri kadar, sosyal konularda verdikleri mesajlarla da kamuoyunun takdirini kazanan Beşiktaş'ın en büyük taraftar grubu “Çarşı”, Fenerbahçe derbisinde olduğu gibi, Galatasaray derbisinde de Van'daki deprem mağdurlarını unutmadı...

20 Kasım Pazar : 2011
Övünecek hiçbir şeyim yok, Beşiktaşlı olmaktan başka..
Çarşı Grubu, Fenerbahçe maçında soyundu. Gerekçe Van'daki insanlık dramı. Van ile biz de üşüyoruz dediler kazaklarını gömleklerini çıkarttılar ve atkılarını berelerini, eldivenlerini sahaya attılar. Yapılan eylem nedeneyle Beşiktaş ceza alsa da Beşiktaşlı sevindi..Yalnız Beşiktaşlı değil, tv'den bu görüntüyü izleyen Vanlılar da sevindi.. 'Çarşı/Çarşı' sloganları şehirde yankılandı.. Üzüntü gibi, sevinç de bulaşıcı bir insanlık hali..
Şairin dediği gibi bir cümle ile bitirelim : Hayatta övünecek hiçbir nedenim yok, babamın Beşiktaş Çarşı içinde 1923 yılında doğmasından başka..
***

19 Kasım Cumartesi : 2011
İlk dönem resimleri Neş'e Erdok çalışmalarını andıran Vanlı Arshile Gorky'nin trajik yaşam öyküsü..
Ermeni tehcirinde ailesiyle birlikte Van’dan Erivan’a, 1919 yılında da Amerika’ya göç eden ünlü Ermeni ressam Arshile Gorky’nin yaşamöyküsü “Arshile Gorky/Kara Melek” adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Ermeni yazar ve insan hakları savunucusu Nouritza Matossian tarafından kaleme alınan kitapta, Gorky’nin yaşamından fotoğraflara ve yapıtlarına da yer veriliyor.
Asıl adı Manuk Adoyan olan Arshile Gorky, ABD’ye gittikten sonra, Gorky soyadını yazar Maksim Gorki’nin adından almıştı. Rusçada “gorki”, “acı” anlamına geliyor. Giderek ülkenin en önemli ressamlarından biri olan Arshile Gorky, pek çok sanat yazarı tarafından “Avrupalı gerçeküstücü ressamlarla Amerikalı soyut dışavurumcular arasındaki bağı kuran ressam” olarak tanımlanmıştır.
Başlıkta Erdok'la benzerliğinden söz ettik. Benzerlik ilk dönem resimlerindedir. Enteresan olan Gorky'nin ,Neş'e Erdok'un etkileneceği sayıda bir resim üretimi- hiç olmazsa zamana intikal eden sayıda- olmamıştır diyebiliriz. Toputopu Erdok'la benzerlik gösteren iki, bilemediniz üç resmi vardır Gorky'nin. Neş'e Erdok'la bundan 30 sene önceki bir konuşmamızda Gork'yi kendisine sorduğumda, bu resimleri çok da önemsemediğini gördüm. Demek ki, zaman içinde birbirine denk gelen bir duyarlılık hali deyip geçmek lazım. Bu açıklama Enis Batur'un geçtiğimiz aylarda Cumhuriyet Kitap'ta Erdok/Gorky benzetmesine de gecikmiş bir cevap olur. Gorky, esas sanat serüveninde birarada bulunduğu De Koning gibi çağdaş ressamlar üzerinde daha derin izler bırakmıştır denebilir. Kendi adına kurulan Web sayfasından ve Agos'un kitap ilavesindeki geniş tanıtım yazısından önbilgileri aldıktan sonra, çıkan kitabı okumanızı öneririm..
Tabi bu arada soykırım/tehcir konularına da istemeden gireceksiniz. 1915 Mart'ı iki halk için de sıkıntılı bir tarihtir. Aynı günler, İngiliz işgalcileri Çanakkale'den saldırırken, Ruslar'da Ermeni birlikleriyle Doğu'da Türklere karşı savaşıyorlardı. Gerisi herkesin bildiği tatsız hikaye. İngiliz,Alman,Fransız ve Rus işgal güçleri geldikleri gibi gittiler ama Türklerle Ermeniler yaşadıklarını, birbirlerine verdiği zararları unutmadılar. Gorky'nin emperyalizmin kışkırttığı paylaşım savaşının bir mağduru olarak rol aldığı hikayeyi dostlukla ve anlamaya çalışarak mutlaka okuyun..
Arshil Gorky, Kara Melek,Nouritza Matossian-İngilizceden çeviren Menekşe Arık, Tankut Aykut, Aras Yayıncılık
http://arshilegorkyfoundation.org/image-gallery
***
18 Kasım Cuma : 2011
Marks başladı ama, Avusturyalı ekonomist Neurath geliştirdi. Parasız bir ekonomi mümkün müdür? Önce biraz tarihsel bilgi..
Kapital'in yazılmasında önce tuttuğu notların yer aldığı defterdir. 1857'de yazılan taslak kendi deyişiyle 'farelerin kemirici eleştirine terkedilen' diğer notlarla yaklaşık 50 yıl sonra bulunanlar arasındadır. 1939'da ilk defa Almanca yayımlayan editörün verdiği isimle Grudrisse'de Marks şöyle yazar : 'Tufandan önce genel kalın çizgileri (Die Grundrisse) netleştirmek için her gece iktisadi çalışmaları toparlamaya ve özetlemeye çalışıyorum..'
Marks, modernizmin getirdiği toplumsal değişim dalgasını anlamak için, sosyal farklılaşmayı yaratan ekonominin özgün dilini çözmek istiyordu. İnsanın yeni doğasını oluşturan sermaye birikiminin şifreleri kırmak, fenomeni yaratan nedeni bulmak adına önemliydi. Zümreler/sınıflar/milletler arasında derin boşluklar oluşturan iktisadın hareketlerini anlamaya çalışmak, insanlar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldıracağına inandığı ilerleme ve sanayileşmenin de yolunu açacaktı.. Marksın daha güzel bir dünya için öngörülerinden çok -kendi adıma söylersem- kapitalizmin ne olduğu konusundaki tespitleri benim için daha önemlidir. Grundrisse'de şöyle yazar : ' Bireyin emeği, daha baştan toplumsal emek olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla bireyin yarattığı ya da yaratılmasına yardımcı olduğu ürünün özel maddi biçimi ne olursa olsun , emeği ile satın aldığı şey, belirli bir özel ürün değil, kolektif üretime bir dahil oluştur.'(1)
Marks'ın tespiti doğru ama zamanın katkılarına, evrimin kattıklarıyla zenginleşmeye/güncellenmeye gereksinimi var. Yani adı 'ne olursa olsun', yarattığımız/ürettiğimiz ve 'para' ile değiştirdiğimiz her şey bir 'meta' olarak ekonomiye katılır ve insanın zihni değişimini, amiyane olarak sosyal varlığının pratik 'bilgi'sini yaratır. Sermayenin arzu fetişi, değişim nesnesi olarak Sanat, bu kolektifin 'itibar' pazarında, manipülatif rüyaların tezgahının kalbinde, kurmaca dünyanın bağrında yer alır. Ne ki, paradoksun en efsunlu seçkini, kendini bilmeyen bu bilginin ayrıcalıklı bir bileni olarak kalmak ister..Hiyerarşiyi yaratan toplumlar, Marks'ın 'Barbar' diye tanımladığı ekonomik oluşumlara bakıp, üretimin karakterini, ilkel takastan üreyen sürecin açmazlarını yeniden değerlendirmeleri gerekir..
Para ile bulanan insan doğasının tabiatına aykırı alışverişin yarattığı kirlenme konusuna Avustuyalı ekonomistlerin enteresan çözümleriyle daha sonra devam edeceğiz..
(1) Grundrisse. S 101
(2) Kapital S 100
***

Amerikan Saatchi Galeri, Yaşlılar ve Gençler-Geçmiş ve Gelecek
17 Kasım Perşembe : 2011
Bu anlatılan senin hikayen ; inanıyor musun?
Evrim, tarihteki tartışmalı bir bakış açısı, marjinal bir teori, sınıfsal bir ideoloji değil. Şu anda, bulunduğunuz yerde, yaptığınız eylemi ve bilincinizle bedensel mekanınızı ele geçirmiş, sizi bir başka şeye dönüştürmeye çalışan bir Gerçek Üstü mekanizma. Gerçekse, evrimden devrimler üreten, modalar, trendler yaratan, doğanın bio-politikasını makyajlayarak, çürüyen malzemeden, çerden, çöpten sinsi bir ekonomi oluşturan, doğanın üretiminin mantalitesini değiştirerek, yenileme/değiştirme işlemini rant'a çeviren kapitalizmin şeytani aklı.. Aslında işe Aydınlanmanın hediyesi Yanlış Bilinç kavramından başlamak lazım ama konu uzar..
Kapitalist toplum, uygar ve akıllı bir topluluk .. Damıtılan Bilgi, iyi yetişmiş, organize çalışabilen, yarınını düşünen zeki insanların yaşayıp evrimleşmesine olanak tanıyor.. Ezilenler, tutunmayanlar, iliklerine kadar sömürülenlere vitrinde yer yok. Aslında dünya tarihini görsel şölene dönüştüren gösteri toplumunun tüketim kültürü içinde Çağdaş Sanatın söyleyecekleri çok önemli. Ne var ki, bu dili kullanmak için kendine ait bir hikaye, ele geçirilmemiş kendi nedeninden doğan bir Hakikat, ithal devrimlere değil, yerel evrimlerin oluşturduğu Gerçek kişilere ihtiyaç var.. Ama oyun tersyüz ediliyor. 'Ehem' ile 'mühim', para ile meta'nın yer değiştirmesi gibi kazanç adına yer değiştiriyor. Kültür/Sanat düşünürlüğü, uygar toplum piramidinin tepesinde yer alanları taşıyacak akıllı rantiyelere vale hizmetine, kaldıraç yığınlara anlatılan masallara dönüşüyor... Fuar beylerinin, müzayede ağalarının, cilalayıp/parlatıp yazıları,konfernslarıyla yeni kültürü pazarlayan aracılar olarak entellektüellerin, çok gideceği yol var demiyorum ; gittikleri yolda verilen cevapların aptal yerine konulan kitleler için anlamının olmadığını söylüyorum.. Venedik'ten, Basel'e ,İstanbul'a Bienallerde sersem sepelek dolaşan Avrupalı-Japon turistlerin kuyruğuna takılanların maceraları gazete sayfalarında Kültür diye yutturuluyor. Dedik ya sanat asla, yalnızca sanat değil, bir toplumsal dizayndır diye. Sanatın kaynaklarını fuarlar/bienallerde, müzelerde, ansiklopedilerde, tarihin tozlu arşivlerinde arayanlar, yaşamanın kendini doğuran en büyük sanat olduğunu göremiyorlar.. Aynı sanat içindeki sömürüyü, aşağılamayı, politikayı, emperyal politikalar içindeki sanatı görememeleri gibi ; oyun içindeki oyundan bi haberler..
***
16 Kasım Çarşamba : 2011
Hergün yemekten sonra 5 kere : 'Contemporary!'
Bilgi önemlidir ama Çağdaş Sanatı değerli kılan yarım yamalak dünyevi bilgisi, defolu sosyolojik öngörüsü ya da ezoterik/humanistik felsefesi değildir ; kışkırttığı Hayalgücü, verdiği mesajdan daha önemlidir.. Ne ki Japon animesi gibi Batı sanat/edebiyatı da aslen yereldir. Kültür dahil olmak üzere 'İnsanlar, var olma araçlarını üretirken, dolaylı olarak maddi yaşamlarını' kimliklerini ve kaderlerini üretirler.. Bundan dolayı, en önce üretilen şey'in Hayaller olması ayrıca önemlidir..
Kitap Fuarı'nı geziyorum. Felsfefe,psikoloji, siyaset binlerce kuramsal kitap var. İletişim'in standında dostumuz Ulus Baker'in dört yayımlanmış kitabı duruyor ; sevinç verici. Yanında bir grubun yaptığı sanat kitapları dizisi yer alıyor. Bunlar özgün çalışmalar değil, yazarı Türk olsa bile orjini Batı olan yazıla yazıla bayatlamış görüşlerin tekrarı devşirme kitaplar. Eleştiri üzerine yerli piyasa ile güncel sanatı ilk önce harmanlayıp sonra yorumlamaya kalkan, yeni çıkmış kapağı siyah beyaz kitaba bakıyorum. Pamuk içinde büyütülen fasulya misali, zengin muhitin iyi çocuğu Türk yazarın İdeolojik referansları görmezden gelerek, eylemi, eyleyiciyi, yapılanları idrak etmesi çok güç. Şifalı arkadaşlarının yolunda yürüyen düşünürün, Ermeni,Kürt sorunların haklı taleplerine karışmışı, avcının niyetini, gelişmenin akibetinden ayırmasının mümkünü yok. Libya, Suriye yaklaşımının apartına yuvalanan emperyal tasarıma takılıp tökezlemeden kuşlar misali aşmak bir başarıdır. Ne var ki, milliyetçi radikal direnişten, liberal küresel radikal serzenişlere savrulmalarının şaşkınlığı içinde günceli yorumlayamayıp kekelemeleri de ayrı bir handikap. Cehenneme giden yol, iyiniyet taşlarıyla döşeli. Sapla samanın içiçe geçtiği Tanzimat Aydınının kafa bulanıklığını bir Batılı önerme olarak, Çağdaş Sanat olgusunun her yerinde görülüyor.. Aslında dünya tarihini görsel şölene dönüştüren gösteri toplumunun tüketim kültürü içinde Çağdaş Sanatın yeri ve dili çok önemli. Ne var ki, bu dili kullanmak için kendine ait bir beyin, ele geçirilmemiş bir kendi nedeninden doğan Hakikata ihtiyaç var.. Çatal dilli entelijansiyanın çok gideceği yol var demiyorum ; gittiği yolda aradığı cevapların olmadığını söylüyorum.. Amerika Dış İşleri Bakanı Bayan Clinton'un 'demokrasi' derken, işgali kastetmesi gibi başka sorulara verilmiş cevapların dili bilinmiyor, hiyeroglif anlaşılmıyor, bilmece çözülemiyor...
Sonuçta Niyet anlaşılamadan, onun için neyin Değer olduğunu söylemek zor. Masumane cevapları okumak, cevher'in ne olduğunu tanımlamadan , esas Eder yaratan paylaşılanı dışarıda bırakarak verilen cevaplar kafa karışıklığını gidermiyor.. Marks 'Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız' diyor devam ediyor : ' Bu nedenle değer, göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta dolaşmaz. Aslında her ürünü toplumsal hiyerlogif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi değer olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.' Kapital 1/89
Çağdaş Sanatçının değişmesini istediğimiz dünyanın kahini olmaya soyunurken, pazar yerinde ruhunu satan şarlatanlara , mahallenin kurtarıcısı cinci hocalara dönüştürülme riski vardır.. Bu risk gerçektir ; çoğu yerde hakikatın ve yaşamın yerini almıştır...Bir de cin'lerin toplumsal bedeni ele geçirmeleri var ki, bunun için külyutmaz,kılıçartığı İngiliz Sherlock Holmes'in , Dr. John Watson ile diyaloglarına bakmak gerekir. Bilindiği gibi Doktor, kışkırtıcı sorularla Sherlock Holmes'in oyununu kurmasına yardım eden yarenidir . Dr. John Watson, dedektif Sherlock Holmes'le "Kızıl Dosya" macerasının başında karşılaşır. Afganistan'dan dönen Watson, bir ev arkadaşı arayan Holmes'le tanıştırılır. Afganistan dönüşü başlayan hikaye dostlukla sürer.. Watson, dostunun 'Akgürgenlerin Esrarı' hikâyesinde, müşteri Violet Hunter'a ilgi duyduğunu sanmış ancak davanın çözümlenmesiyle Holmes'un ilgisinin işi gereği olduğu anlaşılmıştır..
The Independent yazarı Robert Fisk, Türkiye, Suriye'nin Türk büyükelçiliğine saldırıdan dolayı özür dilemediği için " öfkeli " spotunu kullandığı bir yazısında son gelişmeleri değerlendirdi...
Sanat, asla yalnızca sanat değildir. Diğer toplum tasarımlarına göbekten bağlı bir fenomendir. Ne ilgisi var demeyin : Gazetelerin yazdığına göre, Ortadoğu Uzmanı Robert Fisk, "Türkiye'yi Kızdırmayın" diyor. 'Türkiye'nin Şam'daki büyükelçiliğine yeni bir saldırı olursa tepkisinin çok farklı olacağını' söylüyor ve durumun "muhtemelen ciddi" olduğunu yazıyor. Fisk, "İsraillilerin, geçen yıl Mavi Marmara'da dokuz Türk öldürüldüğünde gördükleri gibi Türkiye kızdırılmaz diyor. Özellikle, Arap uyanışının büyük bir destekçisi olan ve bayrağı yine tüm Arap dünyasında şerefle dalgalandığı, kendine güvenen bir Türkiye"nin olduğunu ifade ediyor.. Basında çıkan haberlere göre pompacı yazar, Türk basınında Türkiye'nin Suriye ile ilgili eylem planlarının spekülasyona konu olduğunu, Suriye'nin topraklarının içerisinde bir güvenli bölgenin yaratılmasının "favori" eylemi gibi gözüktüğünü kaydediyor..
Ortadoğu uzmanı, The İndependent yazarı Robert Fisk Çağdaş Sanat'ın kışkırtıcı hayal dünyasının retoriğini kullanarak bir haber değil, saf/külçe bir tasarım sunuyor. Geleceğin dünyasını şekillendiren bir oyuncu olduğunu gösteriyor.. Sanat ile Hakikat içiçe..
Şimdi, Çağdaş Sanat üzerinden bir Değer yaratmak için önce toplumsal bir payda olan Dil yaratılıyor. Ne ki bu dil, kendi toprağı, coğrafyası, halkının sorunlarını anlatmak için kullandığı, günlük kullanımda olan dilden farklı ; işte burada da sömürge aydınının Yabancılaşması, kendine deva olmayan bir Değer üzerinden sentetik, imitasyon bir kültür kuramı oluşturma çabası devreye giriyor. İletişim, Metis ya da Tüyap Kitap Fuarı standlarında gördüğümüz diğer telif kitapların bihaber dünyasına rağmen, Pavrus Efendi, Arabistanlı Lawrencelardan tasarımın bayrağını devralan Ortadoğu uzmanı Robert Fisklerin yeniden şekillenen zihin haritamıza katkıları gibi.. Dedik ya sanat asla, yalnızca sanat değil, bir toplumsal dizayndır diye. Sanatın kaynaklarını müzelerde, ansiklopedilerde, tarihin tozlu arşivlerinde arayanlar, yaşamanın kendini doğuran en büyük sanat olduğunu göremiyorlar.. Aynı sanat içindeki politikayı, politika içindeki sanatı görememeleri gibi ; oyun içindeki oyundan bi haberler..
***
14 Kasım Pazartesi : 2011
Dünyadaki köle/efendi, yoksul/zengin, emek/sermaye, ezen/ezilen, kadın/erkek, sivil/asker uyuşmazlığından beter bir durumdur ; aramızdaki en büyük eşitsizlik 'sağlam/sakat' uzlaşmaz çelişkisidir..
***
13 Kasım Pazar : 2011
'Denize insan düştü', 'yangın çıktı', 'deprem oldu' tatbikatı gibi bir alarm hali, gereksiz panik, sahte bir oluşumdur Konulu yarışmalar,bienaller, sergiler,fuarlar. Bırakın yarıştırmayı, kafaları tokuşturmayı.. Bunlara ihtiyacı olmayan özgür oluşumları yaratın ; budur sermayenin mesenliği.. Kırkpınar ağasından farkınız olsun..
***

12 Kasım Cumartesi : 2011
Contemporary İstanbul açılıyor. Çağdaş Sanat adına birileri sizinle dalga geçiyor ; farkında mısınız?
Doğru sorular oluşturan sanat eserlerinin yanısıra izleyiciyi sersem yerine koyan müsvettelerin de olduğu bir alan Çağdaş Sanat. Entel heyecanlar içinde iyi niyetli sevecenlikle aval aval gökteki yıldızlara bakarken, yerdeki emperyal tuzaklara da düşmek işin cabası.. Nasıl'lar sanatçılara, eleştirmenlere açık tartışmalı, özgür bir alan. Bizim burada asıl dikkat etmemiz gereken 'nasıl' söylediğinden çok, 'ne' dediği olmalı. Görülüyor ki, uygar dünya kendi suretinden sahte bir meta/alem, metafizik fetişlerin son sürümü nesneleri pazarladığı parelel bir evren daha yaratıyor. Rantlar aleminde harap mabedini, renkli maskesinin ardına gizliyor. Her kavramın 'para' şeklinde bir birimle ölçüldüğü bugünkü değerler değil, ederler ortamında Çağdaş Sanatı yargılamak için tek ölçüt var ; bertaraf olmamış Akıl..
Bir esere bakarken sormanız gereken tek soru ise şu ; Bu işte amaç ne?
Hakikatı yalandan ayırma becerisidir bilgelik. Her eser, sizin için üretilmiştir ve izleyicinin gerçeğiyle örtüştüğü ve takdir edildiği sürece yaşayacaktır.
Sergilenen 'şey'e baktığınızda 'amaç ne' sorusunun cevabını bulamıyorsanız, maharet tepetaklak olur. Bu sizin değil, eserin başarısızlığını, ideolojisinden nasiplenen eterik kavramın oluşamayan hilkatını, mukallitin taklitinin beceriksizliğini gösterir..
***
'Kral Çıplak!' diyen yalnız biz değiliz ; Utku Varlık'ta kendi bloğunda aynı endişeleri paylaşıyor..
"Charles Saatchi "contemporain sanatta" bugün en önemli isimdir. Adından da anlaşılacağı gibi Irak'lı bir Musevi aileden geliyor. Gülbenkyan gibi petrole dayanan aile zenginliği benim aklıma her zaman şu soruyu getirir ; biz nasıl oldu da elimizin altındaki bu zenginliği anlıyamadık! 1943 doğumlu Charles Saatchi dört yaşında ailesiyle Londra'ya geliyor . 1970 yılında kardeşiyle kurduğu reklam ajansı Saatchi&Saatchi kısa bir süre sonra dünyanın en önemli ajanslarından biri oluyor . İlk eşi Amerika'lı sanat tarihçi ve eleştirmen Doris Lockhard. Onun etkisiyle Davit Hepher'in bir resmini alıyor ama esas galericiliğe başlama yılı 1985. Buna galeri denemez; Londra'nın kuzeyinde St.John's Wood'da devasa "entrepot"ları , restore ederek ufak bir krallık diyebileceğimiz vakfını kuruyor. Yetenek mi diyelim.. En kısa bir sürede , bugün Contemporary'nin en önemli isimlerini Jeff Koons , Richard Serra , John Wood's ve Swisse Cottage ve o gün için genç kuşak olan şimdi çok ünlü "plasticien" ler ; örneğin Damien Hirch'in "formol'de saklanan köpek balığı dilimlerini" , yontucu Marc Quinn'in "dondurulmuş kafasını" ve 9 litre kendi kanını buz kalıbında şeffaf olarak sergiliyor. Ve de bu sonuncusunu -1991 de 13 000 sterline almıştı- 2005 te 1, 5 milyon sterlin'e sattıyor.."
Yazının devamı için : http://utkuvarlik.blogspot.com/
***
Çağdaş Sanatçının değişmesini istediğimiz dünyanın kahini olmaya soyunurken, pazar yerinde ruhunu satan şarlatanlara , mahallenin kurtarıcısı cinci hocalara dönüştürülme riski vardır.. Bu risk gerçektir ; çoğu yerde hakikatın ve yaşamın yerini almıştır.. Sanat panayırları vasıtasıyla gelişimini tamamlamak üzeredir .
Bir sonuçtur bugün kitaplardan müzayedelerden fışkıran ucube..
Türkiye'de çağdaş sanat, beyni kafatasından hızlı büyüyüp çıldıran Doberman gibi.. Cin olmadan adam çarpmaya kalkan eleştirel aklın, kendini doğuran 'kültür' ile yabancılaşma, sanatçının aidetiyle uyuşmazlık, sanatın mevzisiyle yerleşme problemi var. Görüyoruz ki, burjuvazi kendi suretinden bir dünya tasvirini ülke şartlarında biraz metazori yaratıyor. Şimdi Utku Varlık Blogunda soruyor : Dalga geçildiğinin farkında mısınız?
***

11 Kasım Cuma : 2011
Serendipty, 'bir güzeli ararken diğerine rastlamak/ulaşmak' demekmiş... Eleştirdiğimiz konu, uygarlığı ararken emperyalizme toslamak, ilerleme adına hokkabaz Mandrakelerin kölesi olmak.. Gene birileri feryat figan ediyor ; kızmışlar, alınmışlar, gücenmişler. Bu yeni bir hikaye değil, Tanzimattan beri taraflar deri değiştirse de kişiler hep aynı. Kendi yarım aklını kiraya veren aydınlar karşısında Cemil Meriç ise haklı : 'Her asırda bir kaç kişi düşünür, gerisi düşünürleri düşünür'..
Acemceden geliyor kök itibariyle. Seren, güzel demek. Bizim yazar tayfası yeni keşfedip İngilizceden ithal etti. Serendpty ilk kez 1754'de Horaca Walpole kullanmış; öyle yazıyorlar. İran lisanında derinlerde kalakalmış bir sözcükten bahsediyorlar. Milyon yıldır yerinde duran Amerika kıtasının keşfi gibi bir şey. Şimdi bıktırırcasına bu kelimeyi Türk edebiyatının her yerinde görmeye başladık . Biz, Serendipty'nin buğulu aksinin tersinden, kaleydoskopun dışındaki dünyadan bakıyoruz gene . Bir güzeli, gençlikte gözlerimizi diktiğimiz bir ütopyayı ararken, cehennem melekleriyle yetinmenin puslu merceği/makûs kaderinden..
"Üretim, sermayenin yüce egemenliğine dayanıyor. Sermayenin merkezileşmesi, sermayenin bağımsız bir güç olarak varolabilmesi için zorunludur. Jeolojik devrimler nasıl yeryüzünü yarattıysa, burjuva sanayi ve ticareti de yeni bir dünyanın maddi koşullarını öyle yaratır.." (1)
Bu öykünün en başında Aydınlanma, ardında sanayileşme, devamında sömürgeler vardır. Sonra Cumhuriyet ile Demokrasi gelir. Ütopyalar distopyalarla, kabuslar düşlerle, köleler efendilerle, güzellerin çirkinlerle birarada yaşama öyküsüdür Marks'ın bahsettiği. 'Yeni bir dünyanın maddi koşulları' modernizmin hakikatı, uygarlığın zorunlu gerçeğidir.. Aydınlanan aklın egemenlğindeki yeryüzünde günahlarla sevabın yerini, kâr/zarar muhasebesi alır. İlerlemek için kolonyalist zekaya, sermayenin egemenliği için eğitimli istilacılara, çağdaş barışları yaratmak için modern savaşlara gerek vardır..
Yalnız bizimle aynı maraza endişeleri paylaşanlar değil, hepimiz, sonunda kaybedeceğimiz bir oyunu bile bile oynarız.. Bu eni/sonu 'ölüm' olan kavram değil, ödenen bedele karşılığı denk gelmeyen bir oyundur. Rahat bir uykudan, daha güzel bir dünyaya kadar, küçük/büyük, anlamlı/eşanlamlı, sorunlu/zorunlu, bireysel/toplumsal vd. her insanın ulvi ya da sufli bir amacı vardır. Peki amaç nedir? Amaç, şayet hedefse başlangıçta gözlerimizi kilitleyerek yola çıktığımız ütopyayla, ulaşılan menzilin ontolojisinin aynı olmadığını görürüz. Bu arada bizim malzememiz de farklılaşır. Deri kalınlaşır eskir, tecrübe denilen illet, ruhu olmasa da bedeni korkak yapar ; eklemler kireçlenir, gözler görmezden , kulaklar duymazdan gelir. Uzaktan detaylarını göremediğimiz 'şey' , vardığımızda başka bir şey olarak yaşanır.. Yarını düşünmeden bugünü gözü kapalı yaşayan gençlerin yerini, bugünü eksik , yarını aksak, ütopyalarını kaybetmiş gözü açık giden yaşlılar alır.. Alınan dersi anlatacak zamanlarıysa kalmamıştır..
Bunları niye yazdık. Marks'a 'liberal demokrat' dememize üzülen arkadaşlarımız olmuş. Marks'ın 22 Temmuz 1853'te New York Daily Tribune Gazetesi için kaleme aldığı yazıya bir göz atmalarını öneririm. Şöyle diyor Marks : ' İngiliz kılıcının dayattığı bu birlik, şimdi elektrikli telgraf ile güçlenecek ve süreklilik kazanacaktır. İngiliz eğitim çavuşları tarafından örgütlenen ve eğitilen ordu, Hindistan'ın kendi kendisini kurtarmasının ve önüne gelen ilk davetsiz yabancıya av olmaktan çıkışının kaçınılmaz koşuluydu.'
Yazının başlığı 'Hindistan'da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları'. Hindistan'ın bugün İngilizlerin attığı temel üstüne yükselmiş kurumsal devlet yapılanmasını hala sürdürdüğünü ve dünyanın Çin'den sonra gelen en büyük günlük tüketim araçlarını ihraç eden ülkesi olduğunu düşünürsek 'Marks haklıydı' diyebiliriz. Bunu zaten liberaller de söylüyor. Marks'ta özgürlüğü ararken, Amerikan kamuoyunu aydınlatmak için N.Y Tribune'de yazdıklarında liberallerin teorilerine rastlamaya 'serendipty' diyebilir miyiz? Ya da Irak'a,Libya, Suriye'ye gönderilen demokraside 'İngiliz Kılıcının/Eğitim Çavuşlarının' yerini alan Amerikan robotik askerlerinde Marks'ın suretinin gölgesini görmeye... İlerlemekse amaç, Tanzimattan Meşrutiyete, Cumhuriyete her siyasetin ortak paydası aynı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında düzenlenen İzmir İktisat Kongresi'ne bağlı olarak ticaret burjuvazisinin ve küçük ölçekli imalata dayanan sanayi burjuvazisinin yaratılma çabaları Marks'ın söylediği gibi ülkenin yeniden yaratılmasıyla ilgili vazgeçilmez adımlardır. Ama :
'Para' dediğimiz aslında yoğunlaşmış emek. Büyüyor,önce Birikim, sonra Sermaye, en sonunda Finans Kapital oluyor.. Kendini uygun iklim, güvenli limanlara ihraç ediyor .. Ergenlikte rakipleşerek tüm kendi dışındaki oluşumları tehdit eden bir canavara, ölüm/kıyım makinasına dönüşüyor.. Yaşlanıp bir kriz anında tam öldü dediğimizde , korku filmlerinden taşan bir jenerikle yeniden diriliyor..
Sermaye bulaşıcı bir hastalık gibi gittiği yerde, yeni dostlar edinerek ürüyor. Serseri bir filinta gibi saldırgan.. Gereğinde zorba maço, istediğinde işveli yosma... Ne ki sermaye tutkulu bir fatih gibi. Önce aydınları kültürel olarak elde etmek, sonra halklara hükmetmek , ülkeleri işgal istiyor. Hasatının tek etkenliği 'biriktirmek' olan avcı bir organizma olarak kurumlaşarak türüyor. Şirketleri, okulları, kurumları, bienalleri, aile ilişkileri, yaşam kültürüyle praksisini örgütlüyor. Yeni bir zihin ile benzersiz mutagallibe yaşam formları, kışkırtıcı eşitsizlikler, kitlelerin demokratik yaşamsal haklarına rağmen kendi önünde elpençe divan duran baskıcı/otoriter yönetimler oluşturuyor. Gençlikte solcu, sonra orta yolcu, akşamüstü liberal, ölmeye yatmadan ilahiyat okurken yüzünü hep Batı'ya dönmüş birkaç kuşakla birlikte, tarihi itibariyle dünya üzerindeki entelijansiyanın yazgısıyla parelel yürüyen burjuvazinin aydınlanmacı modernitesinin evrimine denk gelen bir denkleşme bu. Batıdaki solcu/sağcı aydın formatında yer alan Uygar ortak bilincin yarattığı protip insan varlığının şartlı refleksi sözettiğimiz. New York Tribine'e yazılan ya da Doğu Sorunu kitabında altını çizdiğimiz satırların sahibi tek bir yazıdan, tek bir cümleden bahsetmiyorum ; yaklaşık on yıllık bir süreçte yüz kadar yazının bütünündeki ortalama 'Batılı bakış' ve peşine takılan zihniyet eleştirdiğimiz...Batının ortak zihin haritasının Doğu münevver tipolojisinde birebir karşılığı var. Bu Batılı beklentinin, köle/efendi diyalektiğini kutsayan paradigmanın Türkiye tarihine denk gelen Abdülmecit'ten Abdülhamit'e, Pavrus Efendi'den Robert Fisk'e, 1923'te kurulan Cumhuriyetin istisnasız tüm kadrolarını kapsayan tarihindeki önkabullerde görülür.. Emperyalizmi davet, onun İnsan uygarlığının aşkın bilinci olduğunu kabulle başlar. Burada içsel hesaplaşmanın kültürel tahriflerle bulanmamış evrimsel olağan masumiyetine ihtiyaç var. Marksın NY Tribune yazılarındaki Hindistan örneğinde kutsadığı ihraç edilen kapitalist yaşam şeklinin ve tüketim toplumunun ürettiği modernite olgusunun, emperyalizme göbekten bağlı 200 yılının muhasebesi için.. İtirazımız da bu yüzden hepsine..
(1) Karl Marks, Gazete Yazıları, Sel Yayıncılık ve Sömürgecilik Üzerine,'Hindistan'da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları' Sol Yay. S 86/93
***
Burçak Balamber Metamorfoz sergisi 2 - 26 Kasim 2011 tarihleri arasinda MERKUR'de
***

Yeteri kadar öfkelendinizse artık sevinin! ; Bienal bitiyor...
Şehrin ortasına kuruldular, latif oyunları, seçkin tellalarıyla gündem yarattılar. İki ay boyunca buradan sorduk : Sanat camiasının seçkinleri oradaysa, kopilleri neredeydi? Entellektüel feryatla başkalarının acısına ortak olan ithal iyi yürekliler Salıpazarı'nda toplandılarsa şayet, hikayesi anlatılan yerli yersizleri , kendi acısına küfürü meze yapan gerçek kötülenmiş/ötelenmişleri nerede arayacaktık?' Sergiledikleri eserlerde doğruluğu, adaleti, erdemi emreden insan suretindeki meleklerin yeri antrepoysa , aksini yapan şeytanlarını nerede istihdam ettiler?..
***
O değilse başkasıdır / 'If not that,it is another'
Komet Sergileri Dizisi /Komet Exhibition Series
Mars Mimarlık Araştırmaları Stüdyosu Bostanbaşı Cad.No:10 G.saray/Taksim/İstanbul
Organizasyon ve İletişim / Organization and Contact : Pınar Öğrenci facebook.com/marsistanbul
***
10 Kasım Perşembe : 2011
Çantaya bak çantaya!
Zeynep Oral 10 Kasım'da Cumhuriyet'teki köşesinde yazıyor: " 12.İstanbul Bienali bir kaç gün sonra kapanıyor. Açıldığı günlerde adeta yer yerinden oynamıştı. Yalnız yabancı basın değil, yerlisi de 'gelmiş geçmiş en iyi, en ilginç İstanbul Bienali' diye nitelemişti. İzlediyseniz, yeniden gezip görmek, izlemediyseniz önünüzde yeni ufukların açılmasına olanak tanımak için 13 Kasım'a dek şansınız var. Sonradan pişmanlık fayda etmez. Demedi, demeyin!"
Okur, gözleri kapalı, şefkatle sevmeye hazır, inançlı, görsel acılara hasret, bakarak hayıflanmayı, karanlıkta kaybettiği yüzüğü aydınlıkta aramayı seven bir bienal izleyiciyse sorun yok ; şayet değilse sorun çok.. Ranciére, Filozof ve Yoksullar kitabında Marks'ın söylediklerini güncelleyerek, mukallit tarih yapıcının izini sürüyor : 'Gerikalmışlık aşılmış bir tarih değil, kötü yazılan bir tarihtir. Meşru tarihin, kötü, alçak ya da adi ikizidir.'
Devamını ben yazmıyorum ; siz kitaptan okuyun..
***
İstanbul, İstanbul olalı böyle zulüm görmedi..
Çağdaş sanat eserinin değeri , malzemesinin kudretinden- az bulunmasından- değil, onun eleştirisinin doğruluğundan , bizim de bu görüntüyü kabul ederek onayladığımız gerçeğinden kaynaklanır. Ne var ki Marks'ın , Hegel'i' yeniden adlandırırken çıkarsal ideolojiyi tanımlamada kullandığı 'camera obscura' metaforu görmezden gelinemeyecek kadar güncel bir durum yaratır. Tanım, her şeyi ters gösteren ayrı bir mekanizmanın yaşamımızda rol alan varlığına işaret eder.. Bu düşünülmesi elzem bir konudur.. Çünkü insanlar eleştirileriyle birlikte ya 'kendi maddi yaşamlarını üretirler' ya da bu bienal örneğindeki gibi saçmalayarak telef ettikleri zamanları tüketirler..

9 Kasım Çarşamba : 2011
12. Uluslararası İstanbul Bienali bitiyor. Beklenti farklıydı. Etkinlik Bayburt Müzesi'nde olmadığına göre değerli olan adı ile şehir ve şekliyle yaşam kültürüydü ; yapamadılar.. Oyuna çevirdiler, açık pazara dönüştürüp bienalin adını değiştirdiler .. 'İsimsiz' ile lejyoner misyonerler, cevval entellektüelleri faka bastırıp, iyi niyetli izleyiciyi tongaya düşürdüler.. Kendi hikayesinin azametini farkında olmayan özneye, başka dünyaların fırfırlı gerçeğini pazarladılar.. Tekrarla yıpranmış çökmekte olan kapitalizmin çürümüş hakikatlarına, yerel acıyı meze yaptılar. Toy heveslileri, itibar arayan zenginleri,entel dantelleri, ithal çakalların bayat maceralarının sığ alanlarına çekip boğdular. Önümüzdeki denize sırtımızı döndük.. Paralı rehberlerin talimatıyla ölü nesneler üzerinden tefekküre davet edildik.. Saçmalamaları, eksik yazılmış öyküleri, mesnetsiz suçlamaları anlamış gibi yaptık, istedikleri gibi trene baktık. Panayıra çevirdikleri alanda ne İstanbul vardı ne aradıkları İnsan. Bienal, yersiz, zamanı/mekanı belirsiz çığırtkan bir kapitalizm eleştirisine ve yalandan başkalarının acısını çeken mesihçi bir gösteriye dönüştü.. Zaman aktı, biletler yandı, kitleler kandırıldı.
Asıl olması gereken paradigmayı hatırlatarak, bir kere daha soruyoruz . Ülkenin ruhu bu bienalin neresinde gizliydi?
***
Çirkef pazarın kepaze tarihini yazanlar, şahitler değil, suç ortakları arıyor.. Toplumun mezarını kazan soldan dönme liberallerden , bu tür etkinliklerin manipule ediciliğini bile bile zengin sofrasından beslenenlerden değilseniz kolay hazmedemeyeceğiniz bir bienal sona eriyor ; sevinin!
***

8 Kasım Salı : 2011
Emma Goldman isyan bayrağını çekip 1921'de Rusya'yı terkederken şöyle söylüyordu : Dans etmeme izin verilmeyecekse, ne yapayım devriminizi?
Ekim Devrimi'nin 94. Yılı dün kutlandı. Jenerikte özgürlük/adalet/sosyalizmi gösterip pratikte İnsan'ı yok eden kutsal diktatörlüğü kurdular.. Coğrafya emrediyordu. Devrim eski Çar'lar ile yeni Çar'lar arasında bir nöbet değişimi oldu. .. Kunduracılarla işsizlerin lanetine güvendiler.. Yok edin insanın insana kulluğunu diyenler Slavlaşan Gürcünün cehenneminde yandılar..
Geçtiğimiz yüzyılın başında umutla başlayan öykü, sonunda hüzünle bitti. Sosyalizm, kapitalizmle arasında ne pozitif bir ekonomik farklılık, ne de sıradan insanın nafile dünyası açısından umut verici bir gelişme, ne kadınlar, ne ezilenler, ne de tutunamayanlar için iyi bir hikaye yarattı..
***
Vahşi kapitalizme karşı güleryüzlü ya da asık suratlı bir sosyalizm doğamadı ve yok edin insanın insana kulluğunu diyenler aslında hiçbir zaman yaşamadı..
Durumun umutsuzluğunu ilk görenler onlardı: Beyazlar içindeki Kronşadlı denizciler, siyah bayraklı Mahno'nun atlıları, 'dansedemediğim devrim,devrim değildir' diyen Emma Goldmanlar, Troçkiler, Sultan Galiyevler ve diğerleri . 1921'de Rusya'yı terkederken 'Rüyalarım yok oldu,inancım yıkıldı'diye yazıyordu Goldman. Ütopyalara, anlı şanlı teorilere, parlatılmış ideolojilere, sokaktaki insandan yaratılmış düşmanlara rağmen, dünyayı kuşatan kağıttan kaplanlardan kurtulamadık. Halkların hapisanesi haline gelen sovyetlerde sosyalizm denilen Leninci/Stalinci Rus milliyetçisi ucubenin tarihi kanlıdır.. Özellikle Alman İdeolojisi ve 1844 Yazılarında ortaya konulan teoriyle hiçbir ilgisi yoktur. Zaten bu kitaplar da o yıllarda kayıptı ve bilinmiyordu. Sonuç olarak daha güzel bir dünyaya ait birbirine düşman sistemlerin tezat fragmanları Avrupanın demokrasiler tarihinde diktatörlerin ilki olan Stalin'i doğurdu .. Halklar hapisanesine dönüşen sosyalist devlette 'yoktan bir ülke yaratıldı' iddiasıysa, her zaman en büyük yalandı..1917 öncesi Rusya ,yükselen sendikal haklar nedeniyle Avrupa'nın üretim merkeziydi. 1917/39 arası ekonomi, köylünün ürününe, işçinin sendikal haklarına, burjuvaların fabrikalarına el koyup, tutuklu olan 6 milyon mahkum işçinin ürettiği artı değer ile yeniden dönmeye başladı. Bu tarihler büyük kırım yıllarıdır. Ruslar tarafından, Türk halkları başta olmak üzere ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı inkar edilerek milliyetler sömürgeleştirildiler. Bin yıllık tarihinde Rusya her dönemde tek adam tarafından yönetildi. Teoriler kılıfına uyduruldu. Amaç diktatörlük, gerisi teferruat oldu. Böyle dememişlerdi. Ütopyanın kitabında bunlar yazmıyordu.. Kötü biten hikayenin ardından bugün artık durup düşünmek zamanı..
***
Dün Sovyet Devriminin 94. yılı Moskova'da Kızıl Meydan'da korsan bir gösteriyle, ellerinde Lenin / Stalin posterleri taşıyan eski komünistler tarafından kutlandı. Ne var ki gerçekte Sovyet/Devrim/Lenin/Stalin/Komünizm kelimelerinin gösteriyi gerçekleştirenlere ifade ettiği tek anlam vardı ; emekli maaşı,iş güvencesi ve bedava sağlık hizmetleri.. Peki göstericilerin anladığı anlam yanlıştı da, bu kelimelerin doğru farklı bir anlamı mı vardı? Buna 'evet' demek güç. Eşitlik,adalet, özgürlük kelimelerinin kitabi anlamıyla, pratik anlamı arasındaki fark büyüktür.. Menşevik, Bolşevik kapışmalarına, hatta öncesi Kautsky,Bernstein ayrışma macerasına , Rosa Lüksemburgun kehanetlerine, Parti belgelerine, Troçki/Stalin tartışmalarına, Lenin'in evrakı metrukesine bakıyoruz. Tek adam diktatörlüğü, sermayenin emek üstündeki buyurgan kontrolü, bankaların toplumdaki değişmeyen rolü, fabrika nizamının, kurumlar, askerlik müesses intizamının, sınıflı toplum hiyerarşisinin aynı kalması, tüm dünyada olduğu gibi artı değeri üreten kapitalin emeği gaspetmesi, mahkumlardan oluşan proleter ordusu, ülkelerin kendi kaderlerini tayin hakkının inkarı, savaşçı yayılmacı büyük devlet siyaseti Rusya'nın 1917 öncesi/sonrası arasındaki farkı geçersiz kıldı. Tüm diktatörlüklerin akibeti aynıdır. 1991'de Rusya devlet kapitalizminden, serbest piyasa ekonomisine geçti. Bir başka kendini 'sosyalist' olarak tanımlayan ülke Çin, Komünist Parti yönetiminde kendi proleteryasını sömürerek dünyanın en büyük fabrikası oldu. Ne ki, topladığı trilyon dolarlarla, Amerikan devlet tahvili alan Çin'in de bugün Wall Street eylemleriyle ayyuka çıkan batakları ve sarsılan ABD ekonomisi nedeniyle tehlikede olduğunu görüyoruz.. Dünya küçük ; sosyalist kapitalist, Amerikalı,Rus,Çinli,İslam derken sermayenin kaçacağı, insanın ise sermayenin binbir suratlı teröründen kurtulacağı tek mekanı kaldı ; ahiret.. Çözüm hakça, eşit bölüşme masallarında değil, üretimin zihni yapısında , uygarlığın tüketim çılgınlığını oluşturan yaşam şeklimizin suretinde saklı. Lenin,Stalin Batı'daki muhatapları gibi 'İlerleme/Sanayileşme/Elektrik' derken bugün Evo Morales 'Ya tabiat ana ölecek, ya kapitalizm' diyor .. Kapitalizmle sosyalizm arasında pratikte hiçbir zaman, hiçbir fark olmadı. Fark yaratmaya çalışmak, her zaman en büyük yalan oldu. Bugün artık kapitalizm/sosyalizm arasında bir fark olmadığını gördükten sonra, asıl problemin doğanın üretimine karşı, sanayinin mallarını, ilerlemenin hedeflerini koyan insanoğlunun zaaflarını, modernitenin yanlış bilincini, uygarlık idrakının nevrozunu tartışmanın doğru zamanı...
***
7 Kasım Pazartesi : 2011
Marksın tanımıyla işbölümünün olmadığı, istediğimiz işi, gönlümüzün olduğu, canımızın çektiği zamanda yaptığımız bir ahir zaman çağının başındayız : Her yerde, değil ama her zaman.. Nerede mi? : Yazma eyleminde twitter, facebookta, şimdilik internet medyasında..
Psikeart Dergisi diye bir dergi çıkıyormuş. İsmail Küçükkaya'dan öğrendim. Lale Müldür'ün annesi Musevi'ymiş. O da Turgut Uyar'ın şiirinde söyledi gibi sonradan öğrenmiş. 'Bir izz-railll su gemisi annemin içinde yaşadığı sulara doğru hareket ediyorzdu...gitmek isterz miydim oraya şimdi? ayır...ayırrr...zevgili anneciğim benim...! yaban-zıyımmm sana çünkü...'.. Harika bir şiir/öykü..
İnternet hukuku Açık Toplum, Mülkiyetsizlik, Eşitlik diyor. Dergi, gazete 'abonelik' dediğinde okur/yazar dostluğu bitiyor.
17 Yüzyılda romanı, 18 yüzyılda gazeteleri, 20. yüzyılda radyo/tv/interneti keşfeden insanoğu şimdi de kendini ifade ederken, başkalarını dikkate alan bir Çokluk Hukuku'nda ötekinin varlığıyla birlikte kendine düşen vaktin değerini de öğreniyor. Başkalarına bakarak kendini hizaya sokuyor.. Sesi kısılmış/kesilmiş kitleler arasında şahsını/şahsiyetini görünür kılıyor, kamunun biyo-politikasından, günlük taleplerinden yola çıkıp moralite, psikolojine bağlanan görünmeyen yasalarının bugünkü tarihini yazıyor. Kitleler, internetin yaptırımı 'ilgisizlik', varlığı Mülkiyetsizlik olan yeni hukukunu oluşturuyor.
İlgisizliğin eşanlamlısı 'kayıtsızlık'. Yeni yayımcılık Kayıt/Abonelik dedikçe eski basın yok olmaya doğru gidiyor ; çünkü karşısında Marks'ın deyimiyle işbölümünün olmadığı, herkesin istediği işi, gönlünün çektiği zamanda yaptığı bir mecra var: Twitt, blog mecrası. Bu tezgah kurulmasa, bütün bunlar olmasa sebatsız bir adam olarak, ' burada zor dururdum' deyip, lafı uzatmadan Psikeart'ta bir başka yazara, Psikeart Dergisi 'abonelik' dediği için devamını göremediğimiz Tahir M. CEYLAN'ın yazısına dikkat çekerek bitirelim..
'Bir zamanlar İskoçya’da kuşlar bir akıl hastanesinin camlarını patlatarak intihar ederlermiş. Doktorlar baktığında, her camda kuş ölüleri yorgan külleri gibi yığılıp kalırmış. Meğer hastalar verilen hapı yutmaz camdan fırlatır, kuşlar da onları yere düşmeden yutar, göğün yüzünde iki tur attıktan sonra delirip hapın fırladığı camda kurşun gibi patlarlarmış. İnsan bugün kuştan az mı deli?'...
***

6 Kasım Pazar : 2011
Günahlarımız affolsun, kurban bayramanız kutlu olsun da..
Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil.
Dünyada taşıdığımız gövde, terkedip gittiğimizde bıraktığımız beden de aynı.
Doğumdaki sevinç, gençlikteki heyecan, yaşarsa yaşlılıktaki sükunet ortak ..
Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanıyoruz. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevdiğimize koştuğumuz aynı ayaklar.
Burun/göz/kulak ,deri/dil/dudak bütünüyle aynı işleve sahip.
Acıyı bir insanın mı, yoksa koyun ya da keçinin mi çektiği fark etmiyor.
Acı bildiğimiz acı. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki çaresizlik, açlığın kavurduğu bedenin savruluşu, sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz aynı. Bütün duyularıyla yaşam önünde insan ve hayvan eşit. Yani insan ve hayvan eşit.. Duyuların eşitliği adına 'akıl' dediğimiz muhteşem organın, yürek dediğimiz vicdanın adaletine ihtiyacımız var..
İnsana düşen insaf..
***

5 Kasım Cumartesi : 2011
Papa İslam aleminin bayramını kutluyor ; ben de Papa'nın..
http://emincetingirgin.blogspot.com/2011/10/metin-guclunun-hic-adl-sergisi.html
İyi/Kötü anlamsız bir tanımdır. Bir sanatçının gücü yaptıklarında değil, eserlerinin uyandırdığı düşüncede, bize söylettiklerinde saklıdır. Yukarıdaki eleştiri bağlamında Metin Güçlü’nün ‘’HİÇ’’ adlı sergisini izlemek için SON 4 GÜN
Yer : Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi,
İstiklal Cad. No: 217, TÜNEL, Tel: 0212 249 26 10
Sergi, 5 Kasım cumartesi ve 10 Kasım - 11 Kasım - 12 Kasım 09.00 - 19.00 arası izlenebilir...
***

3 Kasım Perşembe : 2011
Kavga etmeden konuşmayı, tane tane yazmayı, yazdıktan sonra susmayı onlara rağmen sonra da öğrenemedim .. Küçüktüm.. Biz Şişli Palazoğlu sokakta onlar Talimhane'de babaevinde otururlardı. Avukat Fuat amcayla kan bağımız yoktu. Celile Hanım ile yazmayı seven güzel kızı Tomris akrabamızdı. 8-10 yaşlarındaydım.. Ben subay olduğunu zannederdim ; ilkinden sonra ikinci eniştenin de şair olduğunu sonradan öğrendim. O da öyle söylüyor zaten.. "ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim.."
Bir Turgut Uyar şiiri : Palyaço
http://turgutuyar.blogcu.com/palyaco/487716
***
Matematikçi problemlere, rahip günahlara, kahramanlar korkaklara ihtiyaç duyar. Peki, felsefe neye ihtiyaç duyar? Cesarete..Saçmalamak için cesarete. Bertrand Russel, 'Filozof olmak isteyen, saçmalıklardan korkmamalı' der.
Spinoza bize özgürce saçmalayacağımız bir dünyanın müjdesini vermiştir ;
şu an yaşadığımız dünyanın...

2 Kasım Çarşamba : 2011
Spinoza felsefesinin kısa bir özeti şudur : Üzülürseniz hapı yutmuş demeksinizdir, o yüzden sevinin. Hep sevinçli olun, mutluluk halinde kalın.. Hayata ve onun dönüştürücü, arındırıcı etkisine inanın.. Bize ne kadar yabancı geliyor değil mi? İki Nietzsche, bir Kafka'dan sonra ferahlamak için bir Spinoza okumak, ruhu kurtarmak, yaşama tutunmak, dengeyi sağlamak adına gereklidir..
Bir çınarda ne varsa, cüce bir bonsaide de aynı öz mevcuttur. Tüm felsefecilerin uzun yaşamlarının, ağır kitaplarının özetten ötesi ,uzun sözün bir kısası vardır. Örneğin Marks'ın külliyatının hülasası 'Sermaye gasbetilmiş emektir'e denk gelebilir.. O, 'uygarlık' diyor biz 'yazarlık' denk getirme sanatıdır diyelim. Kafka, Prag'da 'kıstırılmışlık'a, Cemil Meriç , Hatay'da 'Bir ülkenin vicdanı' olmaya denk gelir. Aslında iyi ya da kötü hikayelerimiz, bu hikayelerin birbirine benzemez yaşamlardan ifade ettiklerimizden oluşan felsefemiz önemli değildir. Önemli olan 'nasıl' ifade ettiğimize bağlı olarak karşı tarafta yarattığımız algı, bu algının okuyucuya/izleyiciye denk gelme halidir; pratikte budur sanat... Felsefe Hayat üzerine, Din ölüm üstüne bir düşünce temrininde mefhumunu arar. Teğetin birbirine rastlayıp dokunan iki yanı eşittir; çizgi çizgiye, ışık ışığa, insan insana... Okuru, yazara getiren hal bu denkliktir.. Spinozaya kavuşma, mutluluk arayışımızla denkleşen üretimini kavrayışımızdandır..Bir de tesadüfler vardır ; can sıkan, yoldan çıkaran, bir bilgeden bir katil yaratan tesadüfler.. Bakunin'in Naçeyev'e kavuşması, Dostyovski'den Lenin'e ulaşan bir tarih başlatır. Hikayede etrafı tırpanlayarak tarihsel teğete tutunan, binlerce Rus içinde zamana denk gelen Stalindir. Meserret talebinin Naçeyevdeki aksi, Spinoza'nın tersidir ; bir mercek ustasından bir bilgeye koşan ruh haline denk gelen düşünsel eylem, karanlık çağın İnsanı arayan oluşumunda saklıdır..
Peki hikayenin karanlıktan çıktıktan sonraki halinde ne vardır. Burada Jack London'un 'Beyaz Diş' öyküsü gelir akla. Öykü, mağarada doğup, dünyayı hiç tanımayan bir kurt yavrusunun hayata karışması, mağaranın dışında olan asıl dünyadaki, acımasız doğa içindeki mücadelesini anlatır. 'Gri renkli kurt yavrusu için ışığın çekiciliği günden güne arttı. Mağaranın giriş kısmına doğru bu bir metrelik maceraya her atılışında, geri adımlarla sürükleniyordu. Fakat orada bir çıkış yeri olduğunu bilmiyordu. Bir kimsenin bir yerden diğer bir yere giderken, geçtiği geçitler, tüneller hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Bu bakımdan mağaranın çıkış kısmı onun için bir duvar, bir ışık duvarıydı.'
Spinoza uzun sözün kısasında şöyle söyler :Her tanrısal maksadın, yaşanan hikayenin bedensel bir karşılığı vardır. Aksi de olabilir ama isteyin ki mutlu olun, şen olun, neşeli olun; tanrısal sürur budur..Kimsenin, hiçbir otoritenin sizin ilahi mutluluğunuzu, dünyasal gama , kedere çevirmesine izin vermeyin..Varoluş kudretimizdeki artış ve azalışın nedeni duygularımızdır..
İnsanoğlu, Yanlış Bilincinden, kendinin içine düştüğü 'güçlü olan yaşar' kuramının yarattığı ideolojiden, acımasız rekabet ortamının sapkın idrakinden özgürleşebilecek bir ahlaki sistem, üretimi doğaya bırakan bir etik değer yaratabilirse , diğer doğaların bir parçası olması gereken kendi doğası içinde bilgelikle uyum ve aydınlık/ışık içinde yaşaması daha kolay olacaktır. Spinozacı neş'e, var olmanın farklı olabilmek olduğunu görür ; herkesin gülüşü benzersizdir. Bahşeden tanrı gibi paylaşıp verdikçe eksilmeyen bir mutluluğun 'doğal' hal olmasından bahseder. İnsanın ilahi aydınlıklardan başlayan macerasında içinden geçtiği karanlık çağlardan sıyrılarak, ilerliyerek geldiği bugünkü toplumsal hali bir neş'ei itibara iade edilme durumu diyebilir miyiz. Kötü an yoktur, öyle olduğunu düşündüğümüz an vardır. Moralin çökmesi, teslim olmak organik bir karşılaşmadır. İnsanın her dönemi, kendi şartlı hakikat alanının baskısıyla henüz kıstırılamamış bireysel organik varlığı, varolma kudretinden doğan olağan halimiz gibi , ona kendini yeniden anlatarak tanımlanmaya muhtaçtır . Spinoza, insani mahcubiyet içinde bir gülümseme, kendimize rağmen, soyumuza dair 'hep' güleryüzlü bir umuttur.
***
Kilisenin ulemasına bir soru: İncil'de yazan 'canavarın adı yahut adının sayısı damgası kendisinde olmazsa kimseye alışveriş ettirmiyor' cümlesi, günümüzün 'Barkod'unu işaret ediyor diyebilir miyiz?..Dersek günaha mı gireriz.. Yoksa istemeden girdiğimiz bu günah ortamından çıkar, dokuz köyden kovulur, teknolojinin nimetlerinden aforoz mu ediliriz?..
1 Kasım Salı : 2011
Din kelime anlamıyla 'yol' demektir. Yol/yöntem sunar insanlara. Bütün dinler özü itibariyle varsılların karşısındadır ; yoksulların kurtuluşunu amaçlar.. Eşitlik/adalet emriyle önce ezilenlerin sorunlarına odaklanır..
'Fakirden faiz alma' masını söyler Tevrat-Çıkış 23/25..
'Hiç kimse iki efendiye, hem Allaha, hem zengine hizmet edemez' diye yazar İncil-Lukas 16/13 'İnsanlardan kimisi: "Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!" der. Onun için ahirette hiçbir nasip/kısmet yoktur.','Kıskandıkları mal kıyamet günü boyunlarına bağlanacaktır.' şeklinde beyan eder Kur'an Bakara 2/201-180..
Tüm kutsal kitaplarda başta 'faiz' olmak üzere bugünün sorun oluşturan kapitalizmin temel değerlerine, ekonominin dinamosunu teşkil eden argümanlara köklü eleştiriler vardır. Bunlardan biri de şudur. İncil'in son bölümü, son sayfalarında (278) geçer. Şöyledir : ' Ve küçüklerin ve büyüklerin ve zenginlerin ve fakirlerin ve hürlerin ve kulların hepsine, sağ elleri ve alınları üzerine, onlara damga vurdurtuyor. Ve canavarın adı yahut adının sayısı damgası kendisinde olmazsa kimseye alışveriş ettirmiyor. Hikmet buradadır. Anlayışı olan canavarın sayısını hesap etsin ; çünkü insan sayısıdır. Ve onun sayısı 666'dır...' İncil, Vahiy 13.Bap 6-18
Bu bölüm günümüzde insanı istatistiki bir nesne konumuna indirgeyerek bilgileri devşiren bankaların kart/barkot sistemleriyle yapılan alışverişi akla getirir..
***
