12 Eylül 2011 Pazartesi

Not Defteri / Eylül 2011




Yer Salıpazarı . Rüyalar ve riyalar arasında dolaşırken kendi kendimize soruyoruz : 'Sanat camiasının seçkinleri buradaysa, kopilleri nerede? Entellektüel feryatla başkalarının acısına ortak olan en iyiler burada toplandıysa şayet, hikayesi anlatılan ,kendi acısına küfürü meze yapan gerçek kötülenmiş/ötelenmişi nerede arayacağız?' İyiler buradaysa, kötüler nerede? Doğruluğu, adaleti, erdemi emreden insan suretindeki melekler buradaysa, aksini yapan şeytanlar nerede?


30 Eylül Cuma : 2011
12. Istanbul Bienali sürüyor. Başta Cumhuriyet, Radikal gibi gazetelerin şişirdiği, ardından gelen medyanın ve sanat yazarlarının kurguladığı 'yalan rüzgarı' göz boyamaya devam ediyor hâlâ.. İzleyici, her görüntünün 'ulvî' bir anlam ürettiğini farzediyor ; sermayenin kendi suretinden yarattığı bu çağdaş putlara saygıyla yaklaşıyor. Witgenstein, 'Filozoflar , çoğu zaman bir kağıda gelişigüzel çizgiler karalayıp, sonra da yetişkine, 'bu ne?' diye soran küçük çocuklara benzer diyor. Dikkat edilsin Witgenstein 'filozoflar' diyor ; bir de 'Global Bienal Sanatçısı' denilen içeriği boşaltan anlamyıkıcılar, Ranciére'nin de altını çizdiği 'finans-kapitalin fragmanlarını yaratan' filozof kırıntılarının hikayeleri var. 'Anlaşılmaz içerik ile gösterişli biçim arasında bir gerilim" icat edenlerle başladığımız Bienal eleştirilerine serginin açık kalacağı 2 aylık süreçte, işleri ve sanatçıları teker teker değerlendirerek devam edeceğiz..


***

Primat, Neanderthal, Homo Sapiens'in tarihini bulmak için yeri kazan insanoğlu, ayağı yere basmayan modern insanın kanlı geçmişini öğrenmek için arkeoloji bilimini yerinden oynatıp uzayın derinliklerine taşıyacak. Umut tükenmez .. Gelecek kuşaklar yeryüzünün günahlarını, gökyüzüne yükselen acıların yaydığı negatif enerji sinyallerinden görüntüleyecek. Keşmekeşin içinden çıkan hikayeyi bulup 'gerçek' tarihi yeniden yazacak.. Okuyacak kimse kalırsa..




29 Eylül Perşembe : 2011
'Arşiv arkeolojidir, soykütüktür, aynı zamanda bir yerbilimidir' diyor Gillez Deleuze. Yerbilimi konusuna itirazımız var. Gelecek kuşaklar arkeolojik kalıntıları uydu frekanslarında, görüntü sinyallerinde, ses dalgalarında, kablosuz ağ bağlantılarında arayacaklar.. Walter Benjamin, Pasajlar'da 'yıkıntılar, gözlerimin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey bu fırtınadır' diyor..


Adam Birleşmiş Milletler(BM) kürsüsünden haykırıyor. "Ben mühendisim. Kontrollü yıkım yapılmadıkça hiçbir bina yukarıdan aşağıya doğru bu şekilde çökmez. Bu bir Amerikan planıdır." Komşumuz kravatsız az gelişmiş ülke liderinin söylediği, kamuoyunun tebessümle izlediği bir komplo teorisi(!) Ortak hafıza ele geçirilmiş, toplum ikna edilmiş. Bu bayat sözleri duyan uygar ülke temsilcilerinin salondan ayrıldığını TV kameraları gösteriyor. Serdar Turgut Habertürk'te anlatıyor. Amerika'da bir belgesel izlemiş. Adam sabah evinden çıkıyor. Arizona'da çölde bir işyerine gidiyor ; Amerikalı. Askeri bir alanda çalışıyor. Masasının başına oturuyor. Bir yandan kahvesini içerken bir yandan bilgisayarda oynuyor. İzleyenler görüntüdeki rahat tavırlı Amerikalıyı ilk önce bilgisayardaki bir savaş oyununun masumane moderatörü zannediyor. Değilmiş. İnsansız savaş uçakları Predatorlar ile Irak'ta bombardımana katılan bir ekiptenmiş. Adam Amerika'da kahvesini içip, hamburgerini yerken verilen koordinatlara göre eşzamanlı Irak'ta bombaları gökyüzünden sivillerin başına atıyor. İlerleyerek geldiğimiz yerde duran biz miyiz? Sanayi devriminin geçmişi 250 yıl. Yani üç insan ömrü. Bu sürede yaşadığımız dünya bir başka şeye dönüştü. Kıtlık,yoksulluk, emek/sermaye temel çelişkisi sürerken modern masalcılar, Bienal sanatçılarının anlattığı uygar insanın dertleri hidayete ermişçesine bilgeleşti . Tenis topu büyüklüğünde bir uzay çöpünün, gökyüzünde salınan bir uyduyla çarpışmasının yok edici etkisi milyar dolar/moralite. Zizek'in son kitabının ismi 'Ahir Zamanlarda Yaşarken.' Arka kapağının bitiş cümlesinde şöyle yazıyor : "Gökkubbenin altında büyük bir keşmekeş var, vaziyet harika.."
Umut tükenmez .. Gelecek kuşaklar yeryüzünün günahlarını, gökyüzüne yükselen acıların yaydığı negatif enerji sinyallerinden görüntüleyerek keşmekeşin içinden çıkan hikayeyi bulup 'gerçek' tarihi yeniden yazacaklar..

Benjamin'nin korkuyla altını çizdiği 'ilerleme' buysa ve fırtınadan geride şahit, acılardan öğrendiğimiz bilgelikten faydalanacak kimse kalırsa!

***


28 Eylül Çarşamba : 2011
Birleşmiş Milletleri dünyanın 5 ülkesinin çıkarları yönetiyor. Engels, 'İnsan doğayla aynı yasalara tabidir, güç ve özgürlük özdeştir' diye yazar. Dünya entellektüelleri Amerika ve Batı Avrupa'nın maskarası olmuş ; onlar ne yaparsa , karşıdaki maymundan devşirme mestaneler sorgulamadan aynısını tekrarlıyor. Uygarlık, bir ağ yapısı içinde çeşitli asimetrik oyunlarla örgütleniyor. Hayatta kalmanın bedeliyse her zaman başkalarının hayatı oluyor ; peki bu 'yaşam' oyununun başka bir versiyonu yok mu?


Hasan Bülent Kahraman'dan cesur olduğu kadar tekinsiz bir eleştiri ; çakma bir kahraman olmadığını ispatlamaksa kendine düşüyor..

Gazeteler 'Çağdaş sanatın Gepetto'su Bienal' diye başlık atmış. Engels aynı kitabında 'sermaye birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır' diyor. Gepetto, ünlü masal kahramanı Pinokyo'nun marangoz yaratıcısının adı. Gazetelerde yer alan manşetin vurgusu 'Çağdaş sanatın Gepetto'su Bienal' başlığının arkasında yatan gerçek, bienal kültürlerinin yalancıları olarak burnu uzayan çağdaş pinokyolara gönderme yapmak. Günümüzde sermayenin bir organizasyonu olan bienaller gerçekten hakikat kokteyl bir uyuşturucu olarak kullandığı sanatın eleştirel sivri dişlerini bir oyun nesnesine dönüştürerek Engels'in dediği gibi bir 'sefalet birikimi' yaratmaktadır.


SİSTEMİN TAM MERKEZİNDE YER ALAN SANAT ELEŞTİRMENİ YAKINIYOR : 'BİENAL TARTIŞILMIYOR!'


Hasan Bülent Kahraman Pazar günü Sabah'taki köşesinde şöyle yazıyor : "Bu bahsi çok uzatmak, çok genişletmek mümkünse de asıl bu yılın bienali hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Önce şunu belirteyim, hiçbir bienal mutlak değildir, ne mutlak iyi ne mutlak kötüdür. Bazı bienaller genel olarak daha iyi olabilir, bazıları daha başarısızdır fakat bienal gibi büyük organizasyonların içinde daima işe yarar, insanı heyecanlandıran işler bulunur. Önemli olan bienallerin kavramı, yerleştirme düzeni, mekanları ve açtığı, doğurduğu tartışmalardır. Daha ileri gitmeden önce geçerken şu noktaya da değineyim: eskiden sanat dünyası çok küçüktü, gerçekten çok küçüktü. Türkiye'de bugünküyle mukayese edilecek bir koleksiyoner grubu yoktu. Sanat galerilerinin sayısı üçle, beşle sınırlıydı. Fakat bienaller çok daha büyük tartışmalar doğururdu. Şimdi, çok sayıda insan, Türkiye'den kalkıp gidiyor, dünyanın önemli bienallerini, fuarlarını geziyor, dünyanın her yerinden yapıtlar satın alıyor, özel müzelerini kuruyor. Ama bienal tartışılmıyor. Bienaller büyük etkinliklere dönüşüyorsa da kültürel planda sorgulanmadan, irdelenmeden geçiştiriliyor. Bu şaşırtıcı bir durum. Çözülmemiş bir düğüm var.."

Hasan Bülent Kahraman'ın çıkmazları, oyunun kendisine dahildir. Bir insan olarak bu dünyada olmak, dönen dolapları görmek zaten yeteri kadar trajik bir olaydır. HBK'nın inovasyon, yenileme, deri değiştirme talebi, bildiğimiz ama bilmiyor gibi yaptığımız yalanlar üzerine kurulu bu çadır kumpanyasının doğal eylemidir. HBK'nın çözemediği düğümü çözmeye çalışmanın bedeliyse yabancılaşmadır. Sıkıntı, Bienalde yer alan eserlerde herkesi hayrete düşüren, masaya bir bıçak gibi saplanan itirazların kendisi değildir ; bu itirazların sulandırılarak konunun ağırlığını kaybetmesi, ciddi eleştirinin zırva bir oyuna, züppe bir zırtapozluğa, uysal bir komediye, rüküş başkaldırının ardındaki lüküs hayatın kaymağını yiyen meretlerin yazdığı garabet bir operete çevrilmesidir . Yani eleştirinin tutarsızlığı, ikonografinin sahteliğidir ; insanların ve 'bienal' denilen yapay arenanın sahteliği gibi...
Bunu görmekse yerinden eden, kuralları bozan, herkes için tatsız olan bir oyundur..


Engels ÜSHS s20,77

***

24 Eylül Cumartesi : 2011
Dün sanatçı Milena Bonilla ile başladık onunla devam edelim ..



Milena Bonilla 'Kapital/Solak Elyazması/Lüks Versiyon 2008 adlı çalışmasında "yazı faaliyetinin pek çok anlamı bulunmakta. Fakat en önemlisi, kitabı gerçekten okumanın imkansız oluşu. Kitabın üç versiyonunu hazırladım ve sergileyecek olduğum versiyonda, anlaşılmaz içerik ile gösterişli biçim arasında bir gerilim bulunuyor. Ciddi miktarda el emeği ürünü, 'içeriksiz' bir sanat yapıtı." diyor..

Milena Bonilla ne de olsa İstanbul'a gelmiş bir misafirdir ; kalp kırmamak gerekir.
Dünyayı değiştirmek amacıyla yola çıkan bir öğretinin ruhunu askıya alma girişimi karşısında yazılması gereken eleştiriyi biz yazmayalım, 'içeriksiz' görülen amacın ardındaki teslimiyeti, ruhsal obsesyonu çok sevip genel olarak güvendikleri kendilerinden birine, Ranciére'ye söyletelim : '"Tezin cazip gelen yanı ne yeniliğinde ne de gücündedir.(..)Bu tez ruhunu kaybettiği söylenen kapitalizmi yıkmak değil, kurtarmak üzere tersine çevrilmiş bir militanlık önerisi besler. Bu tezde görülen olağan eğilim, tahakkümün buharlaşmış, sıvılaşmış, maddesizleşmiş gerçekliğine karşı durmak için tutulabilecek sağlam bir dalı bile olmayan dünyanın gidişatını değiştirmenin imkansız olduğu yolundaki mutsuz tespittir."


1975’te Kolombiya, Bogotá’da doğdu / Hollanda, Amsterdam’da yaşayıyor. Kendi uzmanlığını aşan bir soruyu Bonilla'ya küratör Adriano Pedrosa soruyor : 'İstanbul’da sergilenen yapıtlarınızda Karl Marx’a ve mirasına ilişkin çözümlenmemiş bir değerlendirme söz konusu gibi gözüküyor?'

Bonilla cevaplandırıyor : "Hepsi farklı şekillerde hazırlandı, fakat ortak bir yanları bulunuyor, o da boşluk hissi. Kapital/Solak Elyazması (Lüks Versiyon) (El Capital/Manuscrito Siniestro (Version lujo), 2008) adlı yapıtta yazı faaliyetinin pek çok anlamı bulunmakta. Fakat en önemlisi, kitabı gerçekten okumanın imkansız olması, çünkü sağ elini kullanan bir kişi tarafından sol elle yazıldı. Bu “aykırı/solak” yazma uğraşı, yazı yazmayı öğrenirken sol elin kullanılmasına karşı olan eski tarz ortopedik yasağın rövanşını alıyor. Kitabımda yazı hareketinin istikrarsız akışı, zorunlu bir özümseme ve kopyalama işleminin sonucu. Hayali bir farklılaştırmanın ürünü olan öğrenme ve uygulama arasındaki uçuruma ve siyasi gündemler içinde bilginin bir meta olarak araçsallaştırılmasına işaret ediyor bir bakıma. Tamamen işe yaramaz, okunmaz bir Kapital versiyonu yapmak onu askıya alıyor. Kitabın üç versiyonunu hazırladım ve sergileyecek olduğum versiyonda, anlaşılmaz içerik ile gösterişli biçim arasında bir gerilim bulunuyor. Ciddi miktarda el emeği ürünü, “içeriksiz” bir sanat yapıtı."

Kitabı okumanın imkansızlığı, içinin/içeriğinin boşaltılması, ikonografik tablete indirilmesiyse gözden uzak tutulmaması ,bienal eserlerinin tümünü kapsayan, üzerinde durulması gereken esas eleştiri konusudur.. Şayet asimetrik propoganda konusunda özellikle eğitilmediyse diyeceğiz , küratörün sorularında işgüzar bir çanak tutuculuk var. Ne ki bildiğimiz bir gerçek daha var ; ortak hafızayı Amerikanın pislemesi, toplu bilinçteki bulanıklık, ortak tarihteki anomali , çevrimiçi bozulmanın ardındaki yeniden yapılanma/inovasyon da bir eğitim.. Sanatsever felsefeci/sosyolog Ranciére ile bugünkü yazıyı bitiriyoruz : "Sanatsal eleştiri ile toplumsal eleştiri arasında kurulan bu karşıtlık, tarihsel protesto biçimleriyle ilgili hiçbir analize dayanmaz. Tezin cazibesi ne yeniliğinde, ne gücündedir. Cazibe, suç ortağı olduğunu bilmeye dayanan 'eleştirel' temayı sunuş biçimindedir."(1)

(1)Jacques Ranciére Özgürleşen seyirci, Eleştirel düşüncenin talihsiz maceraları.

***


Hegel, 'Minevra'nın baykuşu alacakaranlıkta uçar' diye yazar..



Çağdaş Sanat'ta kurguyu yücelten tüm sanat eleştirmenlerine, sanatla günlük hayatın çelişkilerini kremalı bir entellektüel faaliyete çevirmeye çalışan sosyete kokonalarına, monden/monşer pazarın tüccarlarına karşın kurgunun arkasında değil önünde duran 'has' gerçeği, sosyal curcunadaki kirlenmemiş hakikatı arayan bizim gibi yazarlara, görmeyi bilebilirsek Bienal ürünleri zaman zaman içine girip derinleşebileceğimiz iyi temrinler sunuyor diye düşünebiliriz.. Cemil Meriç 'Her insan için, başka bir insan rakiptir ; rakip yani düşman.' diyor. Düşman hükmünde olan rakibin içindeki insan'ı bulmaya çalışmak eylemiyse gene Meriç'in dediği gibi 'Kendi Semasında Tek Yıldız' olmaya çalışan insanoğlunun günümüzdeki en büyük yalanı..


23 Eylül Cuma ; 2011
İstanbul Bienali'nde yer alan sanatçı Milena Bonilla'nın iz sürdüğü bir çalışması var. Karl Marks'ın anıt mezara naklinden önce İngiltere/Londra'da 1883'te ilk gömüldüğü yerdeki mezar taşından karakalemle çıkarttığı bir görüntüyü sergiliyor. Kitâbenin üzerinde Karl Marks'la birlikte değişik tarihlerde aynı mezarda toprağa verildiği anlaşılan birkaç kişinin daha adları yazılı. Burada sanatçının 'Sağır Taş' adlı eserinin metninde bulunmayan ,tarihin bile unuttuğu bu isimlerin kim olduğunu ve Marks'ın yaşamındaki yerini , sanatçının sürdüğü izin gölgesinde kalan görünmezliği/görüntüyü tamamlamaya çalışacağız..


Kitâbenin en üstünde Jenny'nin ismi var. 5 Aralık 1881'de toprağa verilen Jenny Von Westphalen, o'nun eşiydi. Karl Marks hasta olduğu için cenazeye gelememişti. Highgate Mezarlığı'nın ücra köşesinde yeni açılan mezara tabutun yerleştirilmesinden sonra Friedrich Engels, küçük topluluğa uzun bir konuşma yaptı. Proleteryadan, sosyalizme, güncel siyasete kısaca Jenny dışında her konudan bahsetmesi yadırganmadı ; çünkü o Marks'ın 6 doğum yapan eşi olmanın ötesinde konuları tartışan yol arkadaşı, mektuplarını, yazılarını temize çeken sekreteri ve olayların 1. elden şahidiydi. Kadınların seçilme ve yüksek öğrenim hakları olmadığı 1860'ler İngiltere'sinde 'mürebbiye' ya da 'işçi' olmanın çatalında eş olarak siyasetin gölgesinde soluk alan bir kimlikti. Amerika'nın ilk kadın doktoru Elizabeth Blackwell o yıllarda Paris'te tıp eğitimi aldığı halde Londra'da Britanya Doktor Kütüğü'ne kaydını yaptıramamıştı ; acısını birlikte yaşadılar. Mezar taşındaki 2. isim Marks'ın kendisi. Mezar taşındaki sıralamanın tarihsel olduğunu görüyoruz ve asıl olarak eşi Jenny için alınmış parsele gömüldüğünü anlıyoruz.. Aile arasındaki adı 'Arap'tı ; kara sakalına esmer görünümüne ve Ortadoğulu atalarına gönderme yaparak bazen de 'Mağribi' derlerdi. Son zamanlarda sağlıkla ilgili sıkıntıları vardı. Kısa bir süre önce gittiği Cezayir'de gür sakalını bırakmıştı. Uzun saçları kısalmıştı. Jenny'yi, Marks'ın 5 Mayıs 1883'te çalışma odasında oturduğu koltukta ansızın bastıran ölümü takip etti. Aynı mezar yerine konulan cenazenin başındaki konuşmacı gene Engels'tir. 1848 Paris Komünü'ne katılan damatları Paul Lafargue (ünlü 'Tembellik Hakkı' kitabının yazarı) , Charles Longuet, kızı Tussy ile katili Edward Aveling, Ernest Radford, Profesör Schorlemmer ve Alman İşçi Derneği'nden gelen temsilciler dahil topluluk 11 kişiydi. Engels, "Yüzyılımızın büyük beyni düşünmeyi bıraktı. Nasıl ki Darwin doğanın evrim yasasına ulaştıysa, Marks da insan tarihinin evrim yasasına ulaşmıştır." der. Kitâbenin 3. adı tam okunmasa da yazan Harry Longuet'dir. Jenny/Marks çiftinin büyük kızları Jenny'nin 1878 Doğumlu oğludur. ( 3 kızları var, üçü de annelerinin Jenny ismini taşır ; bu Marks'ın eşine duyduğu sevgi/saygının sonucudur) Harry'nin ölüm tarihini bilemesek de mezar taşında yazan 4. isim Helena Damuth'un 1890' da öldüğünü/gömüldüğünü bilmemiz torun Harry'nin 1878/1890 arasında öldüğünü tahmin etmemize neden oluyor. Marks, yoksulluk ve kötü şartlar yüzünden doğan altı çocuğundan üçünü küçük yaşta kaybetmiş, bu kayıplara bir o kadar da torun katılmıştır. Başta ilk erkek çocuğu Edgar ve diğerlerinin öyküsü çok acıdır. Yeni doğan torunu için kızı Jenny'e şöyle yazmıştı : 'Ben tarihin bu dönüm noktasında dünyaya gelen çocukların erkek olmasını tercih ediyorum. İnsanlığın görmediği kadar bir devrimci dönem onları bekliyor.' Marks'ın torunları yaşamaz ama ölen torunuyla aynı yıl doğan Vilademir İliç'in adı daha sonra Marks'la birlikte anılır. Taşın üstünde yer alan 4. ve son isme gelirsek ; Helena Damuth için en küçük kızları Jenny Tussy " o bizim ikinci annemizdi" diye yazıyor. Helena Damuth, aslında bir 'barones' olan anne Jenny'nin babasının malikanesinden getirdiği bir emektar hizmetçidir. Aile arasında ona 'Lenchen' diye seslenirlerdi. Tüm yaşamı Markslar ile geçer. Marksların en küçük kızları Tussy'nin biyografisine bakarsak "23 Haziran 1851'de'de Helena Demuth doğum yapar ve bir erkek çocuk dünyaya getirir. Sözde babası Friedrich Engels'e ithafen 'Frederick' adı verilen çocuk Marks'a çok benzer. Esmer teni, koyu renk gözleri ve siyah saçlarıyla Yahudi özellikleri taşır. Marks'a sadakatsizliğini olduğu kadar, bütün benliğiyle nefret ettiği Yahudi kökenini de hatırlatır. Diğer çocuklarının hiçbiri kendisine bu kadar benzemez. Frederick'in evde kalmasına izin yoktur." Annesi Helena Demuth ise doğduğu günden beri birlikte olduğu Jenny ve kocası Marks'la ölene kadar birarada yaşar ve Milena Bonilla'nın açık alanda arşiv taramasıyla bize gösterdiği gibi aynı mezarı paylaşır.. Helena'nın 1890'da öldüğünü biliyoruz ; 1895'de ölen Engels'in ailenin mirasını, mirasın sorumluluğunu kızı Tussy'le birlikte yüklenmesi nedeniyle Helena Demuth'un ölümünden sonra bu ortak mezara naklinde payı olduğu düşünülebilir.

Hepsini toprağa veren Engels ise Haziran 1895'de ölür. Külleri çok sevdiği Manş Denizi'ne bakan Eastbourne, Londra'nın batıburnu falezi açıklarında tekneyle, dostları tarafından bir şişe içinde denize atılır..

Hegel, 'Minevra'nın baykuşu alacakaranlıkta uçar' diye yazar..
12. İstanbul Bienali'nde yer alan Meksikalı sanatçı Milena Bonilla'nın 'Sağır Taş' adlı çalışması tarihin kuytusunda kalan bu bilgileri hatırlayıp yeniden görmemize olanak veriyor..

***




Bienal, bienal olalı, bu kadar 'zulüm' görmedik..



Eder oluşturmaya çalışan piyasada gerçek cevheri, değeri olan eleştiriyi arıyoruz. Ustalıkla düzenlenen bu karartmada/karmaşada göndermelerin hedefini yakalamak güç. Sermayenin reklam panosuna dönüşmüş bu inanç ortamının oluşturulmuş bilgisini, bilgesinden ayırmak lazım . Bu da ayrı bir tarih okuyuşu, canı yanmışlar mezhebinden şüphe saiki olmayı gerektiriyor.

Bienalde sergilenen işlerden biri de yukarıdaki fotografta yer alan Meksikalı sanatçı Julieta Aranda'nın tarih kitabı öğütücüsü . Hesaplarda Hata Oldu'nun varlığı arşiv kayıtlarına yansımıyor. Onlarca önemli eleştirel iş gibi bu çalışmayı da Bienal salonlarında gördüğümüz halde katalog ve web sayfalarında göremiyoruz ki bu bir anlamda işlerin kısmen sansürlendiğini akla getiriyor . Abuk sabuk her görüntü önünde saygı duruşuna geçen, hazır/nazır/hipnotize kitlelerin öteki tarafında kalanlar, mekanın dışından tutulanlar ise bu tatsız uyarıcılara hiçbir şekilde erişemiyorlar ; zamanın şiddetini sorgulayan şehadet nesnelerinin varlıklarını göremiyorlar. Bisan Abu-Eisheh'in Gazze'de İsrail bombardmanın yıktığı evlerden topladığı eşyalar gibi bu tür işler anlaşılıyor ki Bienal düzenliyicileri için kayda geçmemesi gereken politik bir memnuniyetsizlik konusu.

Bienalcilerin görme önerilerine, her işaret ettiklerine, emrivakilerine, yerli yersiz söylenenlere inanacak mıyız? Dünyanın yeni haritasında siyasal gelişmelere eklemlenen finans kapitalin bulandırdığı bu kaos'ta gizli gündemden esas/öncel 'amacı' çıkartmak çok zor..




21 Eylül Perşembe : 2011
Bienale sınırsız giriş bileti ve katalog için 50 Tl verdikten sonraki ruh halimizi yukarıdaki fotograf gösteriyor. Ama bahsettiğimiz esas 'zulüm' bu değil, fazlası var. Bienal'de bu sene entellektüel ikonografiden çok, dünyada çekilen acılardan toplanan parçalar, gerçek coğrafyadan, işgal edilen mekanlardan taşınan gerçek 'zulüm' nesnelerine parmaklarımızla dokunuyoruz.. Mekanın karmaşası, sunuşun perdeli kakanofisine rağmen araya sızan sorumluluk sahibi sanatçıların işlerini katalog ve sergide görünmez kılmak ise başta küratör denen süzmelerin, sonra da bienal düzenleyicilerinin bilinen basiretsizliği.. Karınca gibi sanatçıyla izleyenin arasında ikinci bir köprü kurmaya çalışan kurşun askerlere, ortada koşturan genç görevlilere ise hiçbir eleştirimiz yok ; gerçekten önemli bir iş yapıp, eserle aramızda kopan iletişimi umutla/inançla onarıyorlar.. Bu 'inanç' vurgusu önemli ; bugün biraz buna değinelim..



İnançlı bir Bienal izleyiciyseniz sorun yok ; değilseniz sorun çok..


Hegel, çok önceleri yanıtlamıştı: 'Siz, bir şeyin bütün niteliklerini biliyorsanız, şeyin kendisini de bilirsiniz. Geriye kalan sözkonusu şeyin, sizin dışınızda varolduğu olgusundan başka bir şey değildir. Ve duyularınız size bu olguyu öğrettiğinde, (gizemle örtülü olduğu varsayılan eçg.) kendindeki şeyin -Kant'ın ünlü bilinmez Ding an sich'inin- son kalanını da öğrenmiş olursunuz.' Marks, Hegelden alarak aktarıyor (1) Peki, Kantın ünlü 'Ding an sich' tanımı nedir? Shopenhauer'a başvurursak 'Ding an sich, hayal ürünüdür ; ne idüğü belirsiz bir şeydir. Varlığını kabul etmek felsefede bir yanılgıdır.' Shopenhauer'ın tamamladığı cevabın başını yazarsak, Kant idealizminin tanımladığı şey bir önkabuldür. Felsefecilerin lisanında 'evrenin ruhu' olarak geçer, Yani bizim fenomenimizde oluşmadan önce de var olan, olmuş olan şey'dir. Üstü örtülü zamanlar üstü bir gerçektir. Bu bütün dinlerde olduğu gibi İslam inancında da vardır. Örneğin 'cennet' kelimesi masdar olması nedeniyle 'bir örtüş' demektir. Bu kelimenin bütün türevlerinde setr/örtüş manası vardır(2) Cin, gizli/görünmez varlık, Cinnet aklın kaybolması, Cen kararmak, görülen şeyin bakışlardan gizlenmesi, Cenin örtülü/görünmeyen öz/nüve demektir. Kant akılcılığının temeli, -kendisi koyu bir hristiyandır- dinsel çerçevede inancın idealizmidir. Zaten 'Ding an sich' tanımı da ne kadar dünyanın/bilinenin üstündeki örtülü anlama işaret etse de, ilahi, irademezin dışındaki gerçek'e bağlanan dinsel bir motif olarak Aydınlanma Felsefesi üzerinde -emanet gibi diyemiyoruz- asılı kalır ; en önemli kitabı Saf Aklın Eleştirisi'nde geçer.

'Emanet gibi' diyemiyişimizin nedeni, bilimsel bilgi kaplamasının altında da 'Ding an sich' kavramının her zaman yer aldığını görmektir ; bunun payandası inançtır. Önkabullerin olmadığı bir alanda dolaşmanın imkansızlığını bilip teslim olmak, saf bilgiye ulaşabilmenin imansızlığının önünü keser. Ranciére' bakarak devamını getirirsek şu alıntı söylediklerimizi kuvvetlendirir. "Ama belki de, herkesin taklitçi olduğu, hakikatin oturduğu yerin doxa'nın oturduğu yerle özdeş olduğu bir evrende bilime tahsis edilebilecek bir yer yoktur."

Bienal uzun , matah kabul edilen çer-çöpün arasında, işgaliye bedeli ödemeden çullanan doxa/zan, taklidi-mukalliti koltuğundan kıpırdatarak yerinden etmek sanı'yı can yakan gerçek hakikat alanlarından ayırmak güç. Töz/öz, gerçek cevheri ustalıkla düzenlenen bu karmaşa, sermayenin reklam panosuna dönüşmüş bu inanç ortamının oluşturulmuş bilgisini, bilgesinden, ağlayıcılarla , yarayı dağlayıcıları birbirinden ayırmak, finans kapitalin bulandırdığı bu kaos'ta esas/öncel 'amacı' çıkartmaksa çok zor..

Daha Kudüs doğumlu Filistinli sanatçı Bisan Abu-Eisheh'in, Eylem Aladoğan'ın, Abraham Cruzvillegas'ın, Ala Younis'in çalışmalarına gelemedik. İsrail işgalinin yeniden sorgulanması, başka gerçeklerin üstündeki örtüyü açmaya yetmiyor ; zaten bu zor işe kimse de yeltenmiyor. Savaş karşıtlığını salt edilgenlik düzeyinden başka mecralara taşıyan , yeni eleştirel alanlar açmaya niyetlenen insanların sorgularına devam eden sergi süresince ortak olacağız.. Milena Bonill'nın Karl Marks'ın anıt mezarı öncesi İngiltere/Londra'da 1883'te ilk gömüldüğü yerdeki mezar taşından karakalemle çıkardığı bir görüntü var. Üzerinde Karl Marks'la değişik tarihlerde aynı mezara gömüldüğü anlaşılan birkaç kişinin adları yazılı. Sanatçının 'Sağır Taş' adlı görüntüsünün metninde bulunmayan ,tarih babanın bile unuttuğu bu isimlerin kim olduğunu bundan sonraki yazımızda anlatacağız..


(1)Ü.S.B.S/Engels, sayfa 24
(2) Meal Sözlük
(3) Ranciére, Filozof ve Yoksullar'ın s/ 98


***


20 Eylül Salı : 2011
Vahşi kapitalizme karşı çıkan en önemli figür Marks olduğu için , eşitlik, adalet, özgürlük isteyenler için bir kurtarıcıdır. Fakat o, bunların olabilirliğini teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesine bağlar . Teorinin bir pratiğini, 1917 macerasını ve sonrasını biliyoruz. Filozof ve Yoksullar kitabında Ranciére, 'Trajedi, ölümdeki yaşamın büyüklüğüdür. Komedi, yaşamdaki ölümün küçüklüğü.' der. 'Demoklesin Kılıcı' gibi bir öğretiye sahip 'ilerleme' ritüelini din'leştiren , acı sülfür lezzetindeki toplumların çöküşündeki neden bulunmalıdır ; çünkü ödenen bedel büyüktür. Bin türlü propogandaya rağmen, bir türlü tamamlanmayan pazılın eksik parçasını tamamlamak, fotografın bütünündeki onlarca mukayeseye muhtaç yanlışı , asıl muhtevayı, dipteki öz'ü algılamak, yaşamın geride kalanına kendi irademizle zulmetmemek adına gereklidir. Markscı doxanın üstü örtülü gerçeği, meş'um hakikatın yıpranmış ontolojisi, kirli geçmişle, kirlenerek yok olan gelecek arasına sıkışmış ütopyalojinin öğrettikleri vardır. Doğaya karşı insan merkezli ilerleme anlayışı , yeryüzündeki toplu yaşamı organize etme idealindeki tüm önermelerin günümüzdeki en temel açmazıdır..


Marks'ı kaynak göstererek emperyalizme , Batı sömürgeciliğine karşı mücadeleye, feminizme, çevreciliğe destek aramak zoraki bir çabadır ; onun başat konusu, bunları gölgeler..

Marks'ın enteresan tespitleri vardır. Örneğin köleliğin kaldırılmasını makinanın icadına bağlar ve şöyle der : '..buharlı makina ve mulejenny (ilk otomatik iplik makinası) olmadan köleliğin, tarımı iyileştirmeden serfliğin kalkmayacağını , daha genel olarak insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte giyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını bilgiç filozoflarımıza anlatmak zahmetine girmeyeceğiz. Kurtuluş zihinde değil, tarihsel bir iştir. Ve bu tarihsel koşullar sanayinin, ticaretin, tarımın, karşılıklı ilişkileri tarafından gerçekleştirilir. Sonra farklı gelişme aşamalarına göre şu saçmalıklara meydan verirler: töz,özne,özbilinç ve katıksız eleştiri(..) Bunları da yeteri kadar geliştirdikten sonra bir kenara atarlar..'(1)

Bu söylediklerine 'acaba?' diye bakmamak gerekir. Çünkü sözünün bütünü içindeki yeri sağlamdır. Yazıyla birlikte ortak organik bağın temelinde kendinden önce gelen felsefecilerden ayrı materyalist/gerçekçi bir yol açar. 'İnsanın doğası' olarak adlandırdığı ekonomik tabiatın sarp engellerini kavramaya yönelik bir harita oluşturur. Üretim ilişkilerin bağrına inen yeni bir patika, dünyanın zorunlu olarak evrildiğini gördüğü yöne doğru bir sapak açarak taşlamayı sürdürür : 'itiraf edelim ki, Feuerbach'ın katıksız materyalistlere göre, insanın da bir duyumsal nesne olduğunu farketmek gibi büyük bir üstünlüğü vardır.' Böyle demesi bir eksikliğin altını çizmek içindir. Marks devam ediyor : ' ..materyalistin sanayide olsun, toplumsal yapıda olsun köklü bir dönüşümünü hem bir zorunluluğu, hem de koşulunu gördüğü yerde , (Feuerbach) idealizme düşüyor.'
Marks'ın düşüncesi, katıksız sanayileşmedir.
Zaten Ren Zeitung'tan ayrılmasının nedeni de ağaçların kesilerek sanayi alanı açılmasına karşı çıkan yönetimle düştüğü itilaftır . 'Ormanlardan serbest ağaç kesimini yasaklayan kanunları çok sert biçimde eleştirdi.(..) Bu makaleler Ren Eyalet Valisi'yle gazete arasında zorlu bir çatışmanın başlamasına neden oldu.'(2)

Marks'ın yaptığı ,o günün koşulları içinde ideal bir geleceğin düşüncesini ortaya koymak değil, kapitalizmin eşitsizlik üreten yasalarıyla gelişmenin verimsiz, krizlerle sürdürülemez yapısını onarmaktı.
İngiliz emperyalizminin baskısı altındaki halkların sömürüsüne bakışıysa bir Batılının, geri kalmış barbarlığa(!) yaklaşımıyla sınırlıdır.. Marks'ta emperyalizme , İngiliz/Fransız sömürgeciliğine karşı mücadeleye, bunlara başkaldıran yerel yönetimlerin ulusal direniş hareketlerine, feminizme, çevreciliğe destek aramak zoraki bir çabadır ; onun başat konusu, bunları değersizleştirir.
New York Tribune yazıları, daha sonra kızı Tussy'nin derlediği 'Doğu Sorunu' kitabı dikkatle okunmalıdır.

Alman İdeolojisi, 48/52
David Riazanov 47/48

***

19 Eylül Pazartesi
Ekonomik sistemin işleyişi üzerine güzel bir video


http://www.dailymotion.com/video/xkedgs_bir-ekonomik-tetikcinin-ytiraflary_news?start=1148#from=embed


***

Çağdaş Sanatın Amerikan üslubuyla yapılanı, pazarın pazarlama tekniklerini amansızca kullanır. Açıklayıcı metinlerin olmaması, izleyiciyle arasında zoraki bir hiyerarşi yaratmanın kestirme yoludur..

***



18 Eylül Pazar : 2011
Kürdü Türkü Ermenisi Rumu Çerkeziyle yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi gelecek nesillere aktardığımız, canımızı yakan durumlara itirazımızı ortaya koyduğumuz , kendi aklımız/gerçeğimizle dünyanın/dünyamızın merkezinde yer aldığımız sanat tarihimizi yazmazsak, Batının kendi için yazdığı ve kurtarıcı kahraman olduğu tarih kitabında bizim figüran olmamız kaçınılmazdır..


Çağdaş Sanat konusunda yaşadığımız 12 Bienal, 12 yılda gerçekleşen eşzamanlı yüzlerce fuar, sergi ,ünlü yayınevlerinin yerli sanatçı/sanat tarihçilerine yazdırdığı onlarca abuk sabuk yayın-kitap,dergi vd.- var . İnternette aradığınızda dökülüyorlar. Batının kendi için ürettiği methiyeleri tekrarlayan, çakma aydınların , monşer entellektüellerin ezberlediği bilgileri okuyan gençler yazılanları doğru ve özgün kabul ediyorlar. Unutmayalım ki, her ulus kendi tarihini kendi yazar. Biz kendi özgün eleştirimizi, yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz sanatımızı , merkezinde yer aldığımız tarihimizi oluşturmazsak, Batının yazdığı tarihte figüran olmamız kaçınılmazdır..

***


12.Istanbul Bienali Eleştirisi..


17 Eylül Cumartesi : 2011.
Uluslararası İstanbul Bienali başladı. 'İsimsiz' başlığındaki faili meçhul vuruşların hedefinde Batı'nın deli gömleğini reddedettiği için bir 'hiç' üzerinden suçlanan az gelişmişlik var. Feuerbach'ın umutla başladığı cümleyi(1), biraz değiştirerek yeniden yazalım : Böylece insan, insanın tanrısı olur. Varoluşunu doğal sürece, ilerlemesini düşmanına, alçaklığını ise yarattığı dünyaya borçludur.


Çağdaş sanat eserinin değeri , malzemesinin kudretinden- az bulunmasından- değil, onun eleştirisinin doğruluğundan , bizim de bu görüntüyü kabul ederek onayladığımız gerçeğinden kaynaklanır. Ne var ki Marks, Hegeli' yeniden adlandırırken kullandığı ve çıkarsal ideolojiyi tanımlamada kullandığı 'camera obscura' metaforu, her şeyi ters gösteren ayrı bir mekanizmanın varlığına da işaret eder. Bu düşünülmesi elzem bir konudur.. Çünkü insanlar eleştirileriyle birlikte, 'kendi maddi yaşamlarını da üretirler.'

Komünist Manifesto, ' Avrupa'nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor' cümlesiyle başlar. İstanbul Bienaline Amerika'da monte edilmiş bir androit hayalin, tekinsiz mekana musallat olan bir hortlağa çevrilmiş Felix Gonzales Torres'in şövalyemsi gölgesi düşürülmüş.. Arap Baharına bağlanan Amerikan senaryosunun ilham veren kurtarıcısının günahı yok. Günah, Genç Werther'in acıları kıvamında bir öykünün kahramanı Torres'in ya da Kutluğ Ataman'ın eleştirel gerçeği değil, bunu tepe tepe kullanarak Amerikan emperyalizminin aşağılık amaçlarının yol haritasına bağlayan başta küratörler Adriano Pedrosa, Jens Hoffman'la, bunları davet eden yerli komitenin beklenti dolu politikaları.. Bunlardan, dünyanın kaderini değiştiren, omurgayı bedenden bir kılçık gibi çıkartan evrensel/evrimsel emeğin karşısındaki tepeden inme/saldırgan-buyurgan finans-devrimci merkezlere yönelik kışkırtıcı analizler beklemek boşuna. Yargılayıcı eleştiri yerine , büyük ağabeyi küçük düşürücü çabaların önü kesilmiş. Dışarıda davetiye dağıtarak geçmişe cürmümeşhut yapanların, sermayenin üstündeki örtüyü kaldırarak cüretkarca haddi aşanların sergi alanlarının dışında bırakılarak ayıplanması eşyanın tabiatı gereği. Otoritenin ilerletici eylemenine göndermeler baskın.. Organize ve meşru bir suç/lama, değiştirme/dönüştürme örgütü/ögütücüsüdür kapitalizm ; İsimsiz üst başlığıdaki 12.Bienalde kendini maskeleyip, amacın getirisini saklıyor. Akan zamanı yarıp toplanma havzalarında gerçek acılardan dramlar biriktirerek örtülü sermayesini oluşturuyor. insanı ve 'yabancı' olarak algıladığı diğer kimlikler arasında kendine meşru zeminler yaratıyor. Asıl olarak odaklanmamız gereken amaçlardır ; diyalektik çatışmalardan nemalanarak büyüyen bu kaotik eleştirel yapının değerine bakmak değil, değişim talebinin ederini görebilmek gerekiyor. Gerçekleştirdiği eylemiyle by-pass ettiği kurumsal yapıyı merkezileştirerek tutsak ettiği, tersine çevrilmiş işlevleriyle organsız, evrensel bir vucut amaçlıyor. Karl Marx'ın, Hegeli' yeniden adlandırırken kullandığı ve ideolojiyi tanımlamada kullandığı 'camera obscura' metaforu, her şeyi bir ters gösteren mekanizmanın varlığına işaret eder. İdeolojik görüntüler aslında bir çarpıtmadır. Hegel'in 'kral'ın otoritesi, kral doğmasından değil, kral olarak kabul edilmesindendir' değişini sürdürür. 'Şeylerin kendilerini, çoğu zaman tersine çevrilmiş görüntüleri içinde açığa vurdukları(..) bütün bilimlerce çok iyi bilinir' der(2) Tilki/karga hikayesinde ağzını açan karganın peyniri kaybetmesi, kolonyalist tarafından bir imha planı amacının sanatsal ayağını, bienalin Türkiye'ye yönelltiği eleştirinin merkezini oluşturuyor. Şartlı okumalar, dolaysız olarak ulaşılması gereken süreçleri sekteye uğratıyor.. Saklanan gerçek, görülmesi gereken hakikat, moral değerlerin ötesine taşan değişimin ederidir diyoruz. Marks, yukarıdaki alıntının dipnotunda "..niçin bir değere sahiptir? Ona bir fiyat tanınmış olmasındandır. Demek oluyor ki, değer, bir şeyin değeridir. Ve toprağın değerinin olmasının nedeni, bu değerin parayla ifade edilmesidir." diyor..

Bienal eleştirisine kaldığımız yerden devam edeceğiz..

(1)Ludwig Feuerbach, Hristiyanlığın Özü,Say Yay. s 129, 'İnsan ,insanın tanrısı olur. O var oluşunu doğaya, insan oluşunu insana borçludur.
(2) Karl Marks, Kapital s 549


***


16 Eylül Cuma : 2011
Bir doğal sürecin rüzgarında, sanatın dönüştürücü gücü..


http://www.youtube.com/watch_popup?v=HSKyHmjyrkA&feature=email

***

12.Uluslararası İstanbul Bienali Avrupadan gelin getirmiş kasabalının ruh halinde. Globalizm adına terkedilen yerellik, genel olarak yerkürede bienallerin ezip geçen eşitliyiciliğiyle etkinlik coğrafyasına ait olmayan soruların havada uçuştuğu sanal/sahte bir tartışma alanı, çokkültürlü bir meczuplar tarikatı yaratmış . 12 yıllık İstanbul Bienal tarihinde oyun kurucuların bir dokunulmazlık zırhıyla donandığını görüyoruz . Bienal kültürünün yıllardır tekrarlanan ready made/hazır cevaplarına karşı eleştirinin, ele aldığı konuyu -sanatı ya da herhangi bir eylemi- kavramsallaştırıp olduğundan başka yerdeki aidiyetlerine bağlayan , ortak bilincin işaretlerini kadraja alınmış fotografın arkasında , baktığı yerin dışında da arayan, durağan yapıyı değiştirmeye çalışan bir memnuniyetizlik halinde zuhur etmesini beklemek boş bir çaba. Bunun için en önce eleştirmenin berrak , pratikte kullanılabilir bir ideolojiye ihtiyacı var. İdeolojinin illa ki megapol yapımı, endüstriyel, kitlesel olması gerekmiyor ; ev yapımı, dürüst, münferit işgörür bir yazılım olması da yeterli olabilir. Ardında, net duruşu, mecraya/yayına/duruma, karşı tarafın kırmızı çizgileri, çıkarları , fetişlerine göre değişmeyen somut bir amacının, önceden oluşmuş bir bakışı/uzun sözünün basit bir öz'ünün olması gerekiyor. O da bu memlekette bizim görebildiğimiz kadar yok ; şayet varsa memnuniyetsizlerin sesi, on yılı aşkın Bienal tarihinin entelijansiyası, rugan pabuçlar sosyetesi ve mutlu/mesutlar cemaati tarafından kuvvetle bastırılmış..

***


9 Eylül Cuma ; 2011
Hayat bazen sudan nedenlerle sonlanır.. Kaldığımız yerden devam ediyor soruyoruz ; Türkiye'de sanat eleştirmeni var mıdır?...


Türkiye'de eleştirmen/eleştiri geleneği yokluğu, yeni türedi hizmetlerin, talepler doğrultusunda mesleğe dönüşmesine yol açıyor.. Sınanmış doğruları aktarmakla yetinen bilim insanlarının hata yapmaktan kaçınmaları, 'yaratıcı' düşüncenin deneysel alanlarına, siyasetin tartışmalı gerçeğine bodoslama girmeyi önleyen doğal bir çekingenlik, yarının sanat tarihini oluşturan güncele dokunmayı engelleyen, stabil dünyaları kıpırdatan radikalist nedenleri kavramayı perdeleyen oportünist bir olumsuzluk.. Korkular konusunda Nietzsche'nin sözünü hatırlamakta yarar var..

Yaklaşık 20 gündür yazamıyorduk. Basit bir bilgisayar arızasının ay sonuna gelmesi yazma eylemini sonlandırdı, iletişimi kopardı. Türkiye gibi bir ülkede gözümüzü çevirdiğimiz her yerde görülen konu bolluğu susmanın ne kadar zor bir fiil olduğunu bu kısa sürede bir kere daha hatırlattı. Bugün Tüyap Kitap Fuarı'nın sayfasına açılış tarihini öğrenmek için bakarken, fuarın mütemmimi/tamamlayıcısı olarak yanında yer alan sanat fuarında her yıl verilen bir 'eleştirmen' ödülü olduğunu gördük. Uzun yıllar buralarda, bu süzme cemaatin içinde olmadığımız için bazı şeyler hakkında yazmak, durumu görüp, geçen zaman içinde filizlenenleri, ayrık otlarıyla plastik çiçekler arasındaki farkı idrak etmek sonradan mümkün oluyor. Lafı uzatmadan -bizimle komşu bir alanda yer aldığı için- plastik sanatlar eleştirisi için şunu söyleyebiliriz : Türkiyede bolca sanat yazarı olmasına karşı, 'eleştirmen' denilecek bir figür yoktur. Bunların yaptıkları durumu anlatmak, sanat nesnesi üzerinden bir hikaye oluşturmaktır. Eleştiriyse farklı bir alan, Marks'ın söylediği gibi redderek yeni bir dünya yaratmaktır. '.. maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine bilinci belirleyen yaşamdır.'(1) Bunun olabilmesi için kendi hakikatinin oluşturduğu 'gerçek' üzerine kurulan özgün zemine ihtiyaç vardır. Sanatın/kültürün ülkenin temel çelişkilerini tartışmaya açması, topraktan yaratılan insanın ayağının doğduğu toprağa basması 'ampristler gibi cansız olguların derlemesi olmaktan ya da idealistlerinki gibi hayali öznelerin hayali eylemi olmaktan' çıkabilmesi gerekir. Globalizm adına terkedilen yerellik, bienallerin ezip geçen eşitliyiciliğiyle bize ait olmayan soruların havada uçuştuğu sanal/sahte bir tartışma alanı, bir meczuplar tarikatı yaratmıştır. Saçı ağarmış yazarlardan(!) Hasan Bülent Kahraman, Beral Madra başta dahil olmak üzere doğru sorunun peşine düşeni bulmak zordur.. Entellektüel gevelemeyle yetinen herkes durumdan memnundur .. Günümüzde eleştirmen olarak adlandırılanlar arasına dahil edilenlerin ketumluğunun binbir nedeni var. Zincirlerindan başka kaybedecek şeyleri olanların diklenmesini beklemek kolay değil ; ziyanın fazla olma ihtimalinde orta sahada topu çevirmek zorunluluk. Burada boşluğu dolduranların, gazetede köşe yazarlığından evrilen üniversite kadrosuna yamanmış çakma eleştirmenlerin yerine daha çok gerçek akademik aidiyetten gelen sanat tarihçi kadroları, derslerini iyi çalışmış literatür erbabını, kültür izleyicileri, ansiklopedik aktarıcıları görüyoruz. Durum böyle olunca siyasetten arındırılmış, kesici dişleri/tırnakları törpülenmiş huzursuzluktan kurtarılmış bu alanda efendi mondenlerin çıkmayan sesiyle, geri kalmışlığın rezilliği, taklitçiliğin dayanılmaz mahcubiyeti her zaman ustalıkla birleştiriliyor. Bir de koleksiyoner, bienal, sanat galerisi ayakçıları var ki, bu da ayrı bir meslek.. Bu tür sadık düzenin sürdürücülerini yerel sanat tarihinin vakanüvisleri olarak görmek gerekir. Melodram, gerçek durum üzerine çekilen bir cila olan yanlış bilinçtir diyor Althusser.(2) Sonuç itibariyle görülüyor ki fuarlar, bienaller, kuramlar, kitaplar artsa, yazı ve dergiler çoğalsa da Türkiyede bir eleştiri talebi/ortamı ve geleneği, yolu aydınlatacak gerçek bir yol manifestosu yok.. Yalnızca bize öğretilenleri, tarihin asıl yazıcısı muzaffer mütekebbir Batı'nın öğrettiklerini, kendi oluşumunun gereği oluşan kurumsal öğretisini tekrarlıyoruz. Kültür/sanat dünyasının problemi 'hakikat'dır. Temel sorunu kendi gibi olamamaktır. Konu evrimi redededen, jeneriklerle işi götürmeye çalışan öykünmenin ardındaki acziyetttir. Yalnız eleştirmen değil, parsadan otlanan aydınlar da suskundur. Aksini söyleyen bir babayiğit varsa çıksın ortaya ..

Tüyap'ın verdiği ödülülün ismini bunun için 'eleştir/mem' büyük ödülü olarak değiştirmek daha doğru olur..



(1) Karl Marks, Alman İdeolojisi s 46
(2) Bir İdea Olarak, Ayrıntı Yay. s 57

***


İstanbul Bienali başlıyor, sanat fuarları açılıyor, Avrupa'nın kadim başkentinde ödüller dağıtılıyor. Aslında hepimiz sahip olduğumuz gücün miktarını ve bulunduğumuz durumun konumunu farkındayız. Mevlana'nın sözüne nazire yaparcasına geçen gün Karaköy'deki Kamondo Merdivenleri'ni önümden çıkan iki gençten biri diğerine 'olduğum gibi görünmek istemiyorum ki abi!' diyordu. Sağlam ve dürüst bir itiraf!.. Melodram, gerçek durum üzerine çekilen bir cila olan yanlış bilinçtir diyor Althusser. Sonuç itibariyle görülüyor ki fuarlar, bienaller, kuramlar, kitaplar artsa, yazı ve dergiler çoğalsa da Türkiye'de dürüst bir eleştiri talebi, söyleneni tehdit olarak algılamayan çağdaş bir ortam/demokratik gelenek, yolu aydınlatacak gerçek bir yol manifestosu yok.. Körlerin sağırları ağırladığı bugünkü monden yapıda önümüzde yürüyen gençlerden birinin dürüst olan talebi, tutarlı bir öneri olabilir. Ne ki ne yaparsak yapalım bize ait olmayan bir oluşumda sonuç kitchtir.. Kaddafi diktatörlüğüne Arap baharının gelmesi, demir kafeste Mübareklerin yargılanması halkların kudretiyle elde ettikleri evrimsel bir süreç değildir. Gelişmenin vitrinine İstanbul Bienalini yerleştirmek ya da Bayburt'a modern sanat müzesi kurmak bunu değiştirmiyor ..


Tüyap eleştirmenlere onur ödülü veriyormuş. Burada yoktuk ve uzun yıllardan beri verilen ödülleri alan eleştirmenlerimizden çoğunu tanımıyorduk , isimlerini uzaklardan duymamıştık. İstanbul Dükalığında Sezer Tansuğlara yetişmiş olsak da 1990'lar sonrasında ortaya çıkan yüzlerce meraklı arasında seçim yapıp yeniden konfigürasyon oluşturmak zordu.. Zaman akmış, bin çiçek açmış, binbir güzellik ortaya saçılmıştı . Bu geçen süreçte özel üniversiteler, finansal mesenler, durumdan görev çıkartan müzeler önem kazandı. Modernizm adına sorumluluk bilinci/kültürel misyonerlikle çoşan mümbit ortamda uluslararası arenadan devşirilen Rene Block türevleri değerli öznelerin kurucu katılımlarının yanısıra, izinden yürüyenlerin eğitilerek bükülenlerin kurumsal katkısı inkar edilemezdi. Ayrıca öğrenci yetiştirme, arşiv taraması ve kültür sanat alanında verilen hizmetlerin değeri de büyüktü. Ne ki toplumun tarihi, coğrafyanın tarihsel dökümü, herkesin paylaştığı ortak bilinç anlamına gelmiyor. Çıkarlar farklıysa, demokrasi/ilerleme adına müşterek zenginlik farklı zekaların talanına, rantiye sınıfların nasibine, mültefit efendilerin yağmasına açılıyor. Çağ yenileniyor, Türkiye ilerliyor , tutunamayanlar unutuluyor.. Yeni gelen nesilse gözlerini kırpıştırarak yeni doğan güneşlerin ışığına alışmaya çalışıyor.. Tüyap'ta 'Yılın Eleştirmen Onur Ödülü'nü alan, bizimse ismini bilemediğimiz yazarlardan birinin kim olduğunu Ekşi Sözlük'e sorduk. Ulugeyik adlı kullanıcı, hocası için şunları yazmış.. '..şu anda sanat tarihi-batı sanatı kürsüsü anabilim başkanıdır. tam bir akademisyendir. inanılmaz kendini beğenmiştir. ögrencileriyle neredeyse diyalogu yoktur. kimsenin yüzüne bakmaz. herkesi küçük gören bir tavrı vardır. ders anlatırken de ögrencisiyle konusurken de gözler hep tavana dogrudur. bu hocaya karşı herkes kızar ama içten içe herkes aslında sever. saygı duyulası biridir. bilgisi, birikimi ve yöntemiyle hayran bırakır kendine...(ulugeyik, 17.05.2011 17:47)#23549615
Çeşitli yerlerde yazılanları okuyunca gençlerin olduğu kadar, genel sanat izleyicisinin de sevgi/nefret bağlamında kafasının karışık olduğunu görüyoruz.
Peki, Saraçoğlundan önce son bir çıkış var mı?

***

Kitap Dergisi'nde tanıtım yazısını görmüştüm. Cumartesi Pandora'dan aldım. Kemal Okuyan, 'Sovyetler Birliğinin çözülüşü üzerine anti-tezler'i 2005'te yazmış. Benim elimdeki kitap ikinci baskı 2009 tarihli. Nerede hata yaptık'ın düşünülmesi önemli ama göz kamaştıran teorinin zamanda yarattığı paralaksın matematiksel karşılığını aramak , zararın değerini kavramak da önemli..

***





13 Eylül Salı : 2011
Utku Varlık'ın böyle göründüğüne bakmayın, o eski resimleri sever..


İstanbul Boğazı Avrupa yakasında Baltalimanı Caddesi üzerinde güzel bir yapı var.
Borusan Holding Yönetim Merkezi 2007' de Rumelihisarı’ndaki Perili Köşk olarak bilinen bu tarihi binaya taşınmıştı. Denizin kenarındaki yamaçta yer alan yapının asıl adı Yusuf Ziya Paşa Köşkü’dür. Burada sanat merkezi olarak Bienalle eşzamanlı sergiler açılacağını okuyoruz. İstanbuldan uzakta Fransa'da yaşayan ressam Varlık , Radikal'de bugün çıkan haberi görmüş .. Bizi yaşlandıran , utanmadan canımıza okuyan yılların ardındaki gençliğini, geçmişi hatırlamış. Heyecanlı .. Samimiyet ve neşeyle yazıyor :
Mösyö Emin Çetin , biliyor musunuz ki ; 60 yıllarında bu terk edilmiş " perili köşkü " kiralamak için neler yapmadım?
Varislerden biri kasaptı , ötekini bulamadık. " Modern Borusan'da şimdi benim yalnız ruhum dolaşacak
Sevgiler
Varlık Utku

Derrida, 1997'deki İstanbul ziyaretinde 'kurucu önder K.A'nın hayaleti her yerde' diye yazmıştı. Bugünse Avrupa'nın başlangıç/bitiş noktasında İstanbul/Perili Köşk'de dolaşan bir başka hayaletin, modern Türk resminin Paris ayağındaki yaşayan ustaların ölümden uzak bir suretine rastlayabiliriz..
Utku Varlık'ta kendi kuşağına ait birbirine benzemez yüzlerce hikaye ve ilginç gözlemleri var. http://utkuvarlik.blogspot.com/ sayfasını takip edin..

***



14 Eylül Çarşamba : 2011
Jean Jacques Rousseau, '..zor iş, zamanında yapmamız gereken fakat yapmadığımız kolay işlerin birikmesiyle meydana gelir.' diyor. Bugün artık eleştiri ve geçmişle hesaplaşma zamanıdır...



Yasa tekti ; ekonomi, kâr/artı değer ürettiği ölçüde yaşayacaktı. Artı değeri üretecek kaynak, burjuva ya da sosyalist toplumda değişmiyordu . Üretim araçları aynı, emek aynı emekti . Kim adına çalışırsa çalışsın, kendinde olanı vererek bedenen tükenen öznenin adı işçi'dir.. Marks'ın Kapital'de yazdığı birikim yasasının eşitsizliği 1917 sonrası Rusyasında emeğin parayla bu tarihi mübadelesini, eşitsizlik üstüne bina edilen bu haksız takası, karşılığı alınamayan bu yüzyıllık sömürüyü değiştirmedi.. Zaten, ilerlemeyi sosyalizm olarak sunan ideolojinin böyle bir yol haritası da yoktu.. Rusya'da 1917-1991 arası , Sovyet diktatörlük makamının düşünme/eleştiri sürecini donduran politikaları gereği, bir burjuva yıkıcı silahı kabul edilen 'felsefe' yapılamadı. Başaşağı duran düşünür Hegel'in yerini, yan gelip yatan parti kurmayı felsefeciler almıştı..


Der Spigel Dergisi geçtiğimiz hafta darbenin 20.yılında günah keçisi haline gelmiş son başkanla bir röportaj yayımladı. Sovyet İmparatorluğunun son diktatörü 'Demokrasi için bir planım olsaydı, anında soluğu Gulag'ın başkenti Magadadan'da alırdım.' diyor. Bugüne kadar telaffuz edilmekten kaçınılan çöküşün asli nedenini dışarıda ya da Gorbaçov'un politikalarında değil, sistemin biyo-alarmında, devletin kuruluş bildirgesinde, ideolojinin kaynak kodlarında, literatürün klasiklerinde aramak gerekir. Uğrak olarak düşünülen koltukta bir durak oluşturanların gayri maddi emeğinde şekillenen 'yanlış bilinç' , yalnış algıların sürdürülmesinin ötesinde , sosyalist toplumda yeni mülkiyet biçimleri yaratmıştır. Üretimden alınan gücün dayanağını temsil eden gölgedeki küme edilgendir. Etkenler hiyerarşisindeyse kariyerist tuzaklarla dolu bir 'hakikat' alanı/kapanı kurulmuştur. Her zaman konjonktürel coğrafyanın konumu belirlediği kaçınılmaz siyaset politikaları, ekonominin üzerinden kaldırılamayan mistik tül, karga/peynir hikayesindeki temsili sistemin zaafları, okumuşlarla-çalışan/üretenler arasındaki çatalın açılmasına, bilginin negatif serüvenine yol açar. Çalışmak zorunda olan seyircilerin zamanı sınırlı, kürsüleri ele geçirenlerse profesyonel rantiyedir. Adına kadro denilen zümrenin ırksal/ulusal darbesiyse -tabula rasa-boş sayfada önceden yazılı zorunlu bir kader. Kızıl Ordu'ya karşı, sosyalizmi reddeden Denikinlerin, Kolçakların Beyaz Ordusu tek muhalif güç değildi . Ne var ki, sosyalizmi dürüst olmaya davet eden Sultan Galiyevleri, Ukranya İsyan Ordularını tarih artık yazmıyor. Mahnoları, Volinleri, Lenin'e karşı siyah bayrak açmaya iten nedenler gerçektir. Halkın kuruluş teorilerinde vaadedilen tüm halkların ütopyası Ruslar tarafından ertelenmiş, bir muktedir olduğu söylenilen emekçinin iktidar hakkı, teorik taahhütler eşliğinde gasp edilmiştir. Sovyet Sosyalizminin çökme nedeni, zor'un temsili gerekçelerini, ölenlerin kefaletine/kefaretine rağmen, artı değere dayanan ekonomik kaynakların verimli ilişkilerini kaldırması değil , tek vucut olunabilecek idealizmini, iktisadi moralitenin doğurganlığını sürdüremez oluşudur. Yasa tekti ; ekonomi, kâr/artı değer ürettiği ölçüde yaşayacaktı. Artı değeri üretecek makinalar ve işçiler, burjuva ya da sosyalist toplumda aynıdır. İdeolojisi ne olursa olsun, kim adına çalışırsa çalışsın, kendinde olanı veren öznenin adı işçi'dir.. Burada akılda tutulması gereken durum, eşitsizliğin kaynağı, semptomun radikallik üreten şartlı ontolojisidir. Marks'ın Kapital'de lanetlediği birikim yasası, 1917 sonrası Rusyadaki emekle paranın zoraki mübadelesini, eşitsiz bu takası, karşılığı alınamadıkça üreyen bu sömürüyü değiştiremedi. Marks 1867'de şöyle yazıyordu : 'Sermaye, birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden bir kutupta servet birikimi, öteki kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilgisizliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi aynı anda olur.'(1) Öncesinde çarlık burjuvazinin el koyduğu artık değeri devrimden sonra, Avrupa/Amerika emperyalizmine koşut bir güç haline gelen Rus bürokratik devlet aygıtı gaspetmeye başladı.. Efendilerin külahı ve silahı değişmişti ; mujik, pleb, proleterya şeklinde tasniflenen halksa aynı halktı. Ekonomik yoksunluklar, zihinsel değişimler, sıçramalar yaratamıyordu. Buna rağmen gene de burjuvazinin hayaletinin sosyalist toplum içinde dolaştığını ileri sürmek, toplumu yersiz korkularla/olmayan sınıfların varlığıyla tehdit etmek bir yöntemdi. Sosyalist propogandanın 'ücretli köleler' olarak ayaklanmaya davet ettiği işçiler, Stalin diktatörlüğü ücretsiz kölelere , mahkumlardan kurulan işçi taburlarına dönüştürüldü. 1944'de Hitler Faşizminin yenilgisinin ardından, Amerika'yla Tahran/Yalta'da dünyayı paylaşan Rus komünist eskatolojisinde 'ilerleme' başından beri tek hedefti. İlerlemeciliği 'sosyalizm' olarak adlandırılan siyasi sistem nihai amacına, emek değeri sömürerek ulaştı ve dünyada yadsıdığının yerine geçen, tek ulusun hakimiyetine dayanan iflah olmaz işgalci/istilacı bir süper güç/imparatorluk haline geldi. 1917-18'de kurulan Sovyet Kızıl Ordusunun 1935'de Rus Çarlık ordu hiyerarşisinin yapı ve üniformalarına dönüşü, çarın hedefleriyle, Stalin diktatörlüğünün nihai hedeflerinin örtüşmesindendir. Stalin'in öldüğü yıl 1953'te ücret ödenmeden çalıştırılan işçi/tutuklu sayısı 5.223.000 di.(2) Tutuklular, esas olarak devletin bedava işgücünü oluşturuyordu. Tutuklu olmayan çalışanların hali ise beterdi. İşe geç kalmak ya da erken çıkmak suç haline geldi. 1940'da yayımlanan bir kararname, yönetimin rızası olmadan işten ayrılmayı yasaklıyordu.(3) Toplu sözleşme uygulaması 1935'de kaldırıldı. Kendini yeniden üretemeyen proleterya dikatörlüğü tezinin özgürlükler konusundaki sahte siyasallığı her zaman ulusal değil global beklentiler içermiştir. Kırılmanın nirengi noktası burada başlar ; değişim nedeni/değeri ve ilişkilerinde sermayeye dayanan ekonomiyi merkezileştirerek devam ettirilmesi, kapitalizme alternatif süreçler oluşturamamasına rağmen, volanterist mantralara karşın tamamlayıcı amprik iktisadi koşullar doğuramamıştır. Lenin'in dünyaya gelişinden 20 yıl önce yazılan Manifesto'da yer alan 'her kişinin özgür gelişmesi, herkesin özgür gelişmesinin koşuludur' cümlesi SSCB'de hiçbir dönem pratiğinde ifadesini/karşılığını bulamamıştır. Rusya'da yeni insana ait zihinsel uyanış, yenilenen bir şafak yaratılamamıştır.. Zorba devlet modeli 'Proleterya Diktatörlüğü' ideolojisine alternatif olansa, bir 'hakiki' varoluş, yaşamsal doğaları gereği kararı kendilerinin verdiği ihtiyaca bianen bir değiş/tokuşla kendi ekonomisini -pazardan değil topraktan- üretebilen, gerçek anlamda her fikrin ve topluluğun/cemaatin yaşam hakkı olan halk demokrasisi fikridir..

Problemin temeli, sosyalizmi 'sanayileşme', 'elektrik' ve 'ilerleme' olarak tanımlayan kurucu önderlerden kaynaklanıyor. Hedef şayet buysa, bu konuda kapitalizmin daha başarılı olduğu bir gerçek. Engels, 'Eski Sosyalizm' olgusunun karşısına, 'Modern/Bilimsel Sosyalizm'i koyuyor ve 'Toplumsal üretim içindeki anarşi' yerine, bilinçli üretimden bahsederek, 'insanlığın zorunluluk dünyasından, özgürlük dünyasına sıçrayışını' planlı ekonomiye bağlıyordu.(4) Bugün ilerleme ve sanayileşmeyle tükettiğimiz dünyanın temel çelişkisinin bu olduğunu söylemek mümkün değil..

Radikal sosyalistleri bir kenara bırakalım, post modern Marksistlerden Zizek bile Lenin'den örnekler vererek 'Baştan Nasıl Başlanır? diye soruyor(5) "Lenin 'Yüksek Bir Dağa Tırmanmak Üzerine' başlıklı kısa, muhteşem bir makale kaleme almıştı. Bu metinde geri çekilmenin ne anlama geldiğini tarif ederken, yeni bir dağın zirvesine ulaşma yönündeki ilk girişimin başarısız olmasının ardından vadiye geri dönmek zorunda kalan bir dağcı benzetmesine başvurmuştu."

Neye yeniden başlayacağız? Bilindiği gibi, Rusya'da 1917-1991 arası , Sovyet diktatörlük makamının düşünme/eleştiri sürecini donduran politikaları gereği, bir burjuva yıkıcı silahı kabul edilen 'felsefe' yapılamadı. Başaşağı duran düşünür Hegel'in yerini, yan gelip yatan parti kurmayı felsefeciler almıştı.. Şimdi Zizek' e sormak gerekir..

-Devam Edecek-

(1)Kapital, s 671
(2-3) Sovyet Yüzyılı, İletişim Yay. sayfa 203,222
(4)F.Engels, Ütopik/Bilimsel Sosyalizm 69-90
(5)Bir İdea .. Ayrıntı Yay. Baştan Nasıl Başlanır?/S.Zizek, s237

***


11/12 Eylül Pazar,P.tesi : 2011
Dünyada yalnız nükleer değil, tüm ülkelerin resmi kabulleri kabulleri konvansiyonel/traditionaller dahil, tüm silahlar yasaklanırsa, insanoğlu barbarlar uygarlığını, gerçek anlamda eşitlikçi/adil sivil toplum medeniyetine dönüştürebilir..


11/12 Eylüllerden Arap Baharına , bizim onayımıza sunulan her öykünün, aslında tarihi yazan, zor'u elinde bulunduran Amerika'nın , istilacı uygarlığı/ kaba gücünün çıkarlarına meşru zemin oluşturma gayreti olduğunu gördük. Saldırgan/saldıranın acıklı hikayesini bir de suçlandıktan sonra yok edilen karşı taraftan dinlemek mümkün değildi. Sersemletilen aydınların ,Spinoza'nın 'insanlar, sıklıkla sanki kurtuluşlarıymış gibi, kölelikleri için mücadele eder' cümlesini hatırlamasında yarar var..

Kendileri çağın Marks/Engels'i olarak görülür. 'İmparatorluk' adlı çalışması Batı/sol çevrelerde 'Kapital' ile eşdeğerdir. Antonio Negri/Michael Hardt'ın bu yıl Türkiye'de yayımlanan önemli kitapları 'Ortak Zenginlik'te, Kötülükle Savaşacak Bir Kuvvet/İntermezzo başlıklı bir bölüm var. Sayfanın başında Hamlet'ten replikte Shakespeare , 'Dünyada ve cennette Horatio, senin felsefendeki hayallerden daha fazlası var.' olduğunu söylüyor. Negri bu pasajdan sonra devam ediyor , : Sevgi , bir ilişki motoru olarak, ortak varoluş gücüdür. Sevgi, hem ortak varoluşun ortaya koyduğu , hem de ortak varoluşu kuran güçtür.' diyor. Negri'nin, Spinoza'nın 'insanlar, sıklıkla sanki kurtuluşlarıymış gibi, kölelikleri için mücadele eder' cümlesini hatırlamasında yarar var . Modern toplum 'sevgi' nüvesini içinde barındırıyor gibi görünen bir sahtekarlar cemiyeti olduğu için, Avusturya'da geçen hafta bilimsel deneyler için kullanılan maymunların 30 yıl sonra ilk defa 'hücre'lerinden dışarı çıkartılarak serbest bırakıldığındaki sevinçlerine biz de şaştık.. Hayvanları da, insanları da tutsak eden 'zor'un dayanağı, savaşların asıl nedeni, Adem'in cennetten kovulması ritüelinde 'elma' ile simgelenen 'bilgi'dir..

Musanın/Davutun zorbaya karşı koyduğu ağaç dallarından yapılan bireysel savunma için gerekli sapanla/asa-sopa-dışında insanoğlunun doğa içinde hayatta kalmak için başka silaha ihtiyacı yok..

Negri kitabı boyunca biyo/politik emek ve ortak zenginlikten bahsediyor. Devraldığı Batı emperyalizminin kültürel mirası , kapitalizmin isyankar çocuklarına bunu söyletiyor. Zenginlik bize göreyse bir el koyma, ele geçirme, tutsak etme/edilme halidir. Doğadan kadostra geçirmeden, coğrafyayı zaptedip ,kavmi/tarafı için bir istila başlangıç noktası oluşturmadan tarihi yazmak mümkün değildir.
Negri'ye , zenginliği 'üretim araçlarının mülkiyeti' paranoyasını bir kenara bırakıp, üretimin dünyayı bitiş noktasına getiren karakterine eğilmesini, 'bilgi'nin negatif değerini yeniden düşünmesini öneririz.
Doğada insan dışında hiçbir canlının mülkiyeti ve hayatta kalmaktan başka bir amacı yoktur.. 11/12 Eylüllerin orduları harekete geçiren yıkıcı şiddetini hep birlikte yaşadık ; binlerce kayba rağmen Buch'tan Evren'e sorumlular, organizatörler bugün itibariyle mutlu/mesut, vicdanlarında sızı duymadan yaşıyabiliyor.. Çünkü arkada bıraktıkları binlerce cesete rağmen 'haklı' olduklarını düşünüyorlar. Haklı olmak ise karşı tarafı yok etmek için gerekli vicdani dayanağı oluşturuyor.. .. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şu ki, silahlar, insanoğlunun hayatta kalma mücadelesinde kurtarıcı değil, yokedicidir. Burda yıldönümlerini tarihte zor'un doğasını bir kere daha için bir fırsat olarak görmek gerekir..

Negri'nin 'Ortak Zenginlik' teorisinin yol haritası olarak söylediği 'çokluk oluştan, çokluğu yapmaya/yaratmaya kaydırmamız gerekiyor.' cümlesine katılmamız mümkün değil. Sayfanın başındaki Hamlet'ten replike dönersek 'Dünyada ve cennette Horatio, senin felsefendeki hayallerden daha fazlası var.' cümlesi bir kere daha önem kazanıyor.
İnsanoğlunun dünyadaki canlı yaşamın sürmesi için yapacağı tek şey var : Tüm silahlarını toprağa gömmek , doğanın verdiğiyle yetinmek , bilgi'den özgürleşmek..



Hardt/Negri, Ortak Zenginlik, 2011-Ayrıntı Yay. s 176-195

***

Ali Tekin göndermiş. Sağlık sorunları olanlar için ilginç bir test. Mouse'ı her bir bel kemiği üzerine getirin, sistemin nelerle ilgili olduğunu hayretle görün.! Hangi omurunuzda sorun varsa ( L3, L4.. v.b) hangi sağlık sorunlarını yaşamanızın muhtemel olduğunu bildiriyor.
http://www.chiroone.net/AskTheDoctor/index.html

***

Canlı Deniz Haritası. Yılmaz Özdil, 27 Eylül 2011'de Hürriyet'te adresini vermiş.
Denizde yolculuk yapan dostlarınızı, deniz araçlarını, gemileri takip eden bir site.. http://www.marinetraffic.com/ais/tr/default.aspx

***