27 Temmuz Perşembe : 2011
En kolay soruları soruyorlar hep ; 'bu yüzden bu kadar gürbüz ,güven içinde ve temizler' diyor Bukowsky..
..Charles Bukowski gittiğinden beri, lafını esirgemeyen, kültür denilen enkazda tekme-dövüş yol açan adamlar da yeryüzünden silindi. Neyse ki kitapları ve yazıları var.. Geriye dönüp bakınca Bukowski’nin kızgınlığını, öfkesinin nedenini ve nasıl önemli işler başardığınının anlaşıldığını söylüyor... Konu, Kahramanın Ölümü..

En kolay soruları soruyorlar diye Bukowsky üstüne yukarıdaki satırı yazdığımız gün, Cumhuriyet Dergi'de Ali Bulunmaz'ın Charles Bukowsky/ Kahramanın Yokluğu kitabının tanıtım yazısını gördük. İşte o yazıdan birkaç pasaj. ' “Pis Moruk”, dünya umurunda olmayan bir adamdı; aslında umurundaydı da, söyleyip yazdıklarının kimi rahatsız ettiği konusunda hesapsızdı. Kahramanın Yokluğu adı altında derlenip toplanan deneme ve hikâyeleri, aynı biçemin devamı. Ölümünden sonra bulunan ve daha önce yayımlanmamış bu karalamalar, hem Pis Moruk İtiraf Ediyor’un halefi hem de Bukowski’nin hayatı ve yazılarında eksik kalan parçaların tamamlanmış biçimi. “Pis Moruk” atışlarını sürdürürken aynı zamanda dünyaya veda ediyor bir bakıma. Ama dövüşe dövüşe yapıyor bunu; deyim yerindeyse kuyruğu dik gidiyor. “Makineli tüfeği” daktilosundan otomatiğe bağlanmış halde “eleştiri kurşunları” savuruyor.(..)Onun farklı bir yerde yaşadığı ve olabildiğince çeşitli insanda ışık gördüğü de açık. Örneğin sanat ve eylem karışımını Bukowski başka yerlerde buluyor: “Her iyi insanın içinde sanat eylemi vardır. Tesisatçı da olsalar pezevenk de, bir süre sonra fark edersin. Zerafet ve rahatlık, cesaret ve görüş meselesidir. Ben İngilizce derslerinde, sanat kurslarında ve kapımı çalan diğer yazarların arasında değil, hapishanelerde, ayyaş hücrelerinde, fabrikalarda, hipodromda rastladım o insanlara.”
(..)Salaş ve ayarsız ayar verici Bukowski, dünyayı daktilosuyla “tehdit ettiğini” sezdiriyor. Yeri geliyor şairlere kafası bozuluyor, bazen de dostuna sokakta yamuk yapan herhangi bir adama.(..)Bukowski’nin, şehri adım adım gezen bir “meczup” gibi algılanması işine de geliyor aslına bakarsanız. Ortalıkta görünmeden dolaşmasını sağlıyor ama yazdıkları etrafa saçılınca hemen herkesin tepkisini çeken bir adama dönüşüyor. Elinden kurtulmayı başaran pek az insan var. En baba eleştirilerini ise edebiyat çetelerine yöneltiyor: Bukowski, iyi yazar ve yazıları öteleyen, hatta onlara nefes aldırmayan çete üyelerine sürekli tokat atıyor.Habire yuvarlanan, kovulan ve uyumsuzluğuyla nam salan Bukowski’nin, benliğinden hiç eksik etmediği dünyaya vurgunluk, ne kadar serserice bir hayat sürse de onu hep diri tutmayı başarıyor.(..) “Kardeşlikten haz etmem, kendimi yalnızken iyi hissederim” diyen ve hep buna uygun olarak tek başına kalan Bukowski portresini de onca patırtı içinde gözümüze sokuyor.(..) Geri zekâlılara, hiç çekinmeden “geri zekâlı” diyebilme açıklığıyla hareket eden Bukowski, gömülmeden önce ölenlere de selam çakıyor..'
***
Cumartesi günü Pandora'da çalışan genç kıza sordum : 'Pis moruğun kitabı geldi mi?' dedim. Gülümsedi, 'geldi ama , iki üç gün sonra yayınevi kitapları geri topladı' dedi. Nedenini o da bilmiyor. Yani anlayacağınız Postacı'yı okumuş olsak da , Kahramanın Ölümü'nü biz de okuyamadık. Kokusu yakında çıkar!
***
26 Temmuz Çarşamba : 2011
Yakında kartal başlı uçan insanlar, aslan yeleli adamlar, kelebek kanatlı kadınlar görürsek şaşırmayalım .. Gelişme yolunda ilerleyen bilim yaptığı devrimle, bütünsel amacını kavramaktan uzak olduğumuz doğal evrimin canına okumaya kararlı..
İngiltere'de İnsan Kısırlık ve Embriyoloji Birliği tarafından verilen izinle, insan hayvan melezi embriyoların üretimine başlandı.. Embriyolar insan sperminin hayvan yumurtasıyla döllenmesiyle oluşturuluyor.
Yedek parça deposu oluşturmak için üretilen insan hayvan karışımı embriyoların yüzde 99.9 insan, yüzde 0.1 hayvan bileşiminden oluşuyor... İnsan hücrelerinin hayvanlardan alınan yumurtalara katılması ile üretilen melez (hibrit) embriyoların ahlaki nedeni hazır .. Kaza sonucu harap olan organların rehabilitasyonunda , genetik nedenlerle oluşan hastalıkların tedavisinde kullanılmak isteniyor!!Böyle ulvi bir neden icadından sonra insan hücresinin temel bileşeni olan çekirdek, bulundurduğu tüm genetik geçmişini taşıyan DNA ile birlikte dişi hayvan (inek ya da tavşan) yumurtasına enjekte ediliyor. Vücut dokularındaki kromozom farkı , iki ayrı türe ait özellikler gösteren tek embriyo haline geliyor. Bu evrede dişi hayvan yumurtası % 99.9 insan hücresi özelliği gösteriyor..
Yani artık iş, sipariş üzerine uzuv üretmeye kaldı..
**
Not/ Blog okurları, bazı fotografların açılmadığını söylüyor. Google Picasa 3'ü yüklediğinizde hem bloger ziyaretlerinizde, hem de diğer web sayfalarında açılmayan fotografların görünebildiğine tanık olacaksınız. Gmail hesabınız varsa, Picasa hesabınız da zaten mevcut demektir..
***
Marks, Alman İdeolojisi'nde söyler : Kendi beyinlerinin ürünleri, onları yaratan beynin üzerine çıkmıştır. Yaratıcılar, kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye varmışlardır.(1) Kant'la Marks'la, aydınlanma felsefesi/illuminati dolduruşuyla hesaplaşmadan, ilerleyerek sondan bir önceki güne gelen dünyanın, bugününden daha ileri gitmesi mümkün değildir . Sorun üretim araçlarının mülkiyeti değil, tüketim amaçlarından vazgeçebileceğimiz bir dünyada ancak yaşamı sürdürebilme olasılığını görebilmektir.. Artık ifşa zamanı ; mızrak çuvala sığmıyor..Nietzche'nin söylediğini biraz değiştirelim .. bir meş'um hakikat tarafından yok edilmemek için, sanata ihtiyacımız var; daha çok sanata..
Gün Zileli , Birgün'de (25/7/2011) 'Kırk yıl önce soldaki birinin teknolojiye karşı çıkması, yol yapımına karşı ağaçları savunması düşünülemezdi bile. Böylelerine o zamanlar 'gerici' denirdi. Yani, 'sol' modernistti. Şimdi 'sol' utangaçca da olsa konum değiştiriyor.. Eski üretici güçler teorisinden vaçgeçecek ama Marx gibi büyük bir düşünürün ölü ağırlığı var sırtında ; bir türlü kurtulamıyor bundan' diyor .. Zileli, Marks'ın ağırlığını atmayı , başka kahramanlara yer açmak için talep ediyor ama cümlenin bu kadarı bile bizim için altın kıymetinde.. Zileli'nin hidayete ermesi, bu kadar ayıklamadan sonra bile ,omuzlarında kalan çuvallar dolusu teorik bilgiyle çok mümkün görünmüyor ki, o ayrı konu- ne de olsa şişman Bakunin 150 kiloluk bir dev külliyat....
Marks 1844 El yazmalarında şöyle diyordu : ' Tarihin kendisi, doğal tarihin kendisidir. Doğanın insanlaşmasıdır. Doğa bilimleri zamanla insan bilimini de kapsamına alacak ve aynı şekilde, insan bilimi, doğa bilimini de içerecek şekilde tek bir bilim olacaktır..' Feuerbach üzerine 11. Tez'in sonuncusu şöyleydi ; hatırlayın : Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir. (..) Çünkü , ' İnsanın özü, yaşadığı toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Her insana verilmiş genel bir insan doğası yoktur. Koşulları, pratik eylemiyle değiştiren insan, kendi doğasını da değiştirir.' (1)
Marks, insan rasyonelitesini doğanın merkezine yerleştirerek, insanla birlikte bilimin doğayı dönüştüreceğini söylüyordu. Peki insan böyle yaparsa hem kendine hem de doğaya yabancılaşmaz mıydı. O da biliyordu ama bile bile lades durumu ortaçağ karanlığından kurtulmak isteyen tüm ilerlemeci düşünürlerde vardı. 'Lenin, elektrik akımına sihirli bir güç atfediyordu. (..) Sovyet hükümetinin politikalarında cisimleşen sosyal adaletin, teknik cesaret, zenginlik, ilerleme ve hayatta kalmanın kaynaşması olarak görüyordu. Elektrik kutup iklimi yaşayan bir ülkede ısınma ve barınak demekti. Karanlık ve cehalet ülkesinde ışık ve bilgi demekti. Yoksulluk ve miskinlik ülkesinde enerji ve ekonomik büyüme demekti.(..) Tarımın elektriklenmesi sadece bedensel değil, ruhsal zenginleşme de sağlayacaktı.' (2)
O kargaşada kimse, 'bunlar kapitalizmin de hedefleri, bu anlattığının sosyalist ütopya ile ne ilgisi var?' diye -bugün de soramadığı gibi- soramıyordu.. Nazım, 'Trik trak, makinalaşmak istiyorum makinalaşmak' diye şir yazarken ustası Mayakovsky 'Elektrikten sonra diyordu, açıkça doğaya ilgi duymamaya, sevmemeye başladım. Doğa, çok geri kalmış.'(3) Böylece çırpınan, idrak edemediği bir metalleşme içinde hırplanan şair yabancılaşıyor, insan doğasına aykırı bir güç olma azmiyle ilerliyordu. -zaten açmazları önce Mayokovsky'i daha sonra da tüm toplumu kendini inkara, ama önce şairi intihara sürükledi. Sovyet Marsizminde itici güç, müstakbel aydınlanmanın peygamberi o'ydu.. Bu söylenenlerin hepsini şekillendiren, Marks'ın paragraflarıydı. Şehir ışığı, taşra karanlığı, taşra yaşamının budalalığı, kentle kır arasındaki çelişki denilerek yıllar öncesinde kopup gelen eleştiri rüzgarı, 1917-20 dönemi insan portrelerine hayat veren davranış biçimlerini ortaya çıkartan kışkırtıcı argümanlardı..

Marks, 1844 Elyazmaları'nda şöyle diyordu : ' Hegel, emeğin özünü yakalar ve nesnel insanı -gerçek olduğu için asıl insan- insanın kendi emeği olarak görür. İnsanın kendine bir tür varlığı olarak gerçek, etkin uyarlaması/adaptasyonu ya da gerçek bir tür varlığı olarak betimlemesi, yani bir insan olarak, bir tür insanı olarak kendinin olan bütün güçleri gerçekten ortaya çıkarmasıyla gerçekleşebilir. Bu da ancak tarihin sonucu olarak, insan eyleminin toplamıyla gerçekleşebilir. Yani ancak insanın bu soydan gelme güçleri nesne olarak ele almasıyla gerçekleşebilir; ve bu da , ancak yabancılaşma şeklinde olur..' (4)
Bukowsky'e inat ondan biraz daha fazla yaşamak için cevaplarımız yerli/yersiz, ari/melez, mutlu/mutsuz, kuramlı/kuralsız herkesedir.. İnsan evrimsel bir uğraktır ; hem bütüne bakmayan arkaik kuramlar, hem tarihi ekonomiyle başlatan, yedeğine aldığı bilimle,sanayiyle sürdüren aydınlanma felsefesi ve diğerleri, her an devinim içindeki kozmosdaki sonsuz ışıltıyı göremeden insanı son 'durak' kabul etmişlerdir.. Bu sonsuz evrimsel dönüşümün inkarı, düşünceden stabilize ideolojiler yaratmanın tek nedenidir.. Gene bu, ne doğayı ne de ayrılmaz sanılan parçası olan insanı anlayamamak, aklın eksik kalan kısmını tamamlayamamaktır ; öyleyse 'olmaz olsun böyle ilericilik' diyoruz..
İnsan emeği tarafından üretilen, insanın yaşama araçlarının kuşattığı ikici doğa tabiri , yalnızca özneyi üretimin verimine köle eder; bu kapitlizm veya sosyalizm , adı ne olursa olsun, tüketime bağlı materyalizmdir.. Her taraftan kuşatılmış , üretim/tüketim sarmalına alınmış, ücrete bağlı özne ihtiyaçları içinde debelenerek boğulur. Marksın insanın doğası yoktur, ekonomik yaşam onun tarihsel doğasıdır tanımlamasıyla algılama dumura uğramış, özne metalaşmış, sattığı emekle birlikte dolaşıma girerek nesneleşmiştir. İşbölüşümü içinde iş'in zorunlu (bir) sahibinin üstüne tüm kilitler vurularak adına partiler kurularak, orta noktasında durması ideolojik olarak emredilen bir çark/sistemin sembolik kurucu ögesi kabul edilmişliği vardır ; kıpırdayamaz, kurtulamaz.. Yani tehlike bile bile üstümüze gelmiş; dünya buna, yani insanın doğayı emeği, kol/zihin gücüyle baskılaması, akıl aracıyla, bilgi zoruyla el koymasına 'ilerleme' demiştir.. Üretim araçlarının mülkiyet hakkı için mücadele verilirken, üreterek doğanın elinden alınmaya çalışılan iradesi ve baskılanan evrimin doğası normal algının dışına taşınarak gizlenmiştir.. İnsan düşünsel etkinliğinin yarattığı tedirginlik ve paranoyalarla doğadan özgürleşmiş(!) ve ahmaklığı yüceltim deneyimine dönüştürdüğü trajedisiyle küstahça haddini aşarak, kozmosun ortak hafızasına nisbet yaparak, algılayamadığı evrimsel ortak amaçlardan koparak ileri gitmiştir.. Marks, 'Doğa kendi yalın yararlılığını yitirmiş, insansal yararlılık durumuna gelmiştir. '(5) diyerek istilanın yolunu açmıştır.. İnsan evrimsel bir uğraktır ; hem bütüne bakmayan arkaik inanç kuramları, hem tarihi yazıyla başlatan aydınlanma felsefesi ve diğerleri, her an devinim içindeki kozmosdaki sonsuz ışıltıyı göremeden insanı son 'durak' kabul etmişlerdir.. Bu sonsuz evrimsel dönüşümün inkarı, düşünceden stabilize ideolojiler yaratmanın tek nedenidir.. Gene bu, ne doğayı ne de ayrılmaz parçası olan insanı anlayamamak, aklın eksik parçasını tamamlayamamaktır ; öyleyse 'olmaz olsun böyle 'ilericilik' diyoruz.
Artık ifşa zamanı ; mızrak çuvala sığmıyor..Nietzche'nin söylediği gibi bu meş'um hakikat tarafından yok edilmemek için, sanata ihtiyacımız var; daha çok sanata.. Bugüne kadar hayatı kolaylaştırma adına alınan rüşvetlerle ve insana inanarak sustu ; sustuğuna göre , önce o pişman oldu tümünün adına .. Ne idea/fikir gerçekti, ne de loji/bilgi.. Peki suç kimdeydi?
(1) K.Marks, Alman İdeolojisi,1992 s. 29 ve (1)Feuerbach Üzerine 11. Tez
(2-3)Devrimci Hayaller,Rus Devriminde Deneysel Yaşam ve Ütopyacı Vizyon, Richard Stites, Sel Yay. 2011
(4-5) K.Marks,1844 El yazmaları, 177 vd.
***
25 Temmuz Salı : 2011

Marksla büyük şef Geronimo aynı yıllarda yaşadılar. Marks Amerikan Gazetesi , New York Tribune'un dış muhabirliğini yapıyordu. Daha sonra Engels Amerika'ya gitti. Bu yıllarda Amerikan emperyalizmi kızılderilileri rezerv alanlarında toplayıp imha ediyordu. Marks, Geronimo'nun mücadelesini mutlaka duydu ama önemsemedi. Çünkü kızılderililer üretmeden, göçebe, avlanarak , Marks/Engels'in tabiriyle 'barbarca' yaşıyorlardı. Sosyalizm içinse birinci amaç ilerleme ve sanayileşmeydi. Derrida'nın aşağılıkca, Marks'ın Hayaletinde anlattığı hortlaklara tutunma gayretiyle ulaşılmaya çalışılan dünya, bambaşka bir gerçeğin nesnesidir .. Bu oyunun öznesi olmaksa ayrı bir tercihtir ki, bu kişiler kapitalist/sosyalist aynı ortak paydanın, aynı beklentinin , aynı uygarlığın eseridir..
Uygarlığın içinde bulunduğumuz zaman diliminde insan klonlamasının yolu açıldı.. Hikaye 18.Yüzyılda başlar .. Öncesi Decartes'ın cogito ergo sum/düşünüyorum öyleyse varım' deyişine uzanır. Kant, aklı kurucu ilke olarak kabul etti ve felsefi çalışmasını aklın sınırlarını belirleme uğraşına dönüştürdü.. İktidar gökyüzünden alınıp, insanın iradesine verilmişti.. Parola, 'aklını kullanmaya cesaretin olsun', şifresi, 'başarmak zorundasın'dı. Bu bir devrimdi.. Sonuçları, Fransız İhtilali, Alman Aydınlanması, Fransız şüpheciliği, İngiliz merakı, Prusya disiplini, Amerikan inovasyonu, diyalektik materyalist teori, müsbet/musibet bilim inancı, hurafelere karşı en hakiki mürşit araştırmacılığı, patronların kâr hırsları, başka coğrafyaların keşfi, sonra istilalar geldi.. Emperyalist hegomonyanın arifesinde Karl Marks, Michael Bakunin sonrasında Vlademir Lenin,Stalin, Hitler ve diğerleri.. Sonra mesh edilen insanın günahlarının kefareti dönemi ; Gilles Deleuze, Derrida, Negri, Chomskyler .. Godard, 'doğru imaj yoktur' derken haklıydı ; yalnızca ayakta kalması gerekli, kullanılılığı/bilitesi olan imajlar vardı.. Derrida'nın aşağılıkca Marks'ın Hayaletinde anlattığı hortlaklara tutunma gayreti/durumu budur..tüm kapitalist sistemin hırçınlaşan sosyalist evlatları patronu, çetrefilli hesaplarını, müsveddelerini kaybetmişti.. Kapital ya da Grundrisse veya Ücret/Kâr/Artı Değer'de işaret edilen mücadele, salt emeği sömüren körpe kapitalisteydi ; işe karşı değil.. Engels, 'Her özgürlük, fabrikada hukuken ve fiilen biter'(1) dediğinde, bunu değitirmek istediğini zannetiler.. Çünkü, 'zorunlu işin hayvanlaştırıcı etkilerini, işbölüşümü daha da çoğaltmıştır'(2) diyordu. Sosyalist devlet modelinde değişen birşey olmadı.. Üretim dışında kalan, yaşam hakkının doğasıyla kimse ilgilenmedi ; böyle bir teorik konu, ertelene ertelene bugünün zorunluluğu oldu.. Yüzyıllardır asıl konu ,işin özgürleşmesi olmalıydı. Bunun üretim bağlamı gözardı edildi. İşten özgürleşmek mümkündü ; örnek üretmeden göçebe yaşayan kızılderillerdi ki, Marks (1818-1883), rezervasyon alanlarında toplanıp büyük kıyıma uğrayan Seminoller, Çerokiler , Apaçi, Siyu ,Komançileri, son şef Geronimo'yu farketmedi bile.. Ki yaşıtı sayılırdı (1829- 1909)
Burada bir parantez açıp, Engels ve Marks'ın, devlet memuru bir antropolog tarafından kobay olarak incelenen barbar kızılderilileri(!)biraz farkettiğini itiraf edelim. Ne de olsa bakmak ve görmek farklı tanımlardır. Kızılderili rezerv alanlarında inceleme yapan kamu görevlisi Lewis Morgan'ın Ancient Society/Eski toplum (1877) adlı yapıtıdır Marksist külliyatın önemli dayanaklarından biri de. Yazarını, 'insanlığın tarih öncesini bilinçli bir şekilde düzene koyan ilk bilim adamı' diye selamlarlar. Bu eseri temel kaynak göstererek, verilerini doğru kabul edip değerlendirirler ; Engels, 'Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni'ni yazar. 'İrokualar Konfederasyonunu, yerlilerin , barbarlığın aşağı aşamasını aşmamış durumda bulundukları zaman, erişmiş bulundukları en ileri toplumsal örgütlenmeyi göstermişlerdir.' der. Morgan değil ama böyle mutevazı bir kaynağın özeti durumundaki, başka kaynağa gerek duymadan yoğun antropolojik tezler yaratmaya çalışan Engels'in kitabı, doğa ile uyum içinde yaşayan yerli hak konusunda özürlü tanımları olan, eksik bir kitaptır. İlkel, köleci, feodal, sosyalist toplum diye ortaya konulan verilerin kaynağı Morgan'ı ise zaten kimse tanımaz. Bunu Engels şöyle anlatır : '1888 Eylülünde New York'tan dönerken Lewis Morgan'ı tanımış olan Rochester çevresinden seçilmiş eski bir kongre üyesiyle karşılaştım. Ne yazık ki Morgan hakkında bana pek bir şey anlatamadı. Söylediğine göre Morgan, Rochhester'de yalnızca irdelemeleriyle uğraşan kendi halinde bir kimse olarak yaşamıştı.'(3)
Tüm sosyalistler ile kapitalistlerin ortak paydası productivism/üretkenlik olmuştur.. Çeşitli maskeleri altındaki burjuvazi kendi suretinden binlerce dünyalar, farklı renklerde ideolojiler yarattı ..Kentucky, Iroquois Kızılderililerinin dilinde 'ken-tah-ten' sözcüğünün İngilizceye uyarlanışıydı ; 'Yarının Ülkesi' , tüm dünyaya yayılmış restoran zinciri oldu.. Hayatın anlamı, evrimin ederiyse üretim araçlarının mülkiyetinde, sermaye yoğun birikimin sahipliğinde, sembollerle tanımlanan sınıflarda arandı; en büyük açmaz bu simülasyondur , gerçek özne ve sınıflar talepleri itibariyle kayıplardır. Proleterya denilen sömürü zincirinin evvel/ahir ilk halkası her toplum şartında, kapladığı zaman/mekanında ilerleyen sistemin yakıtı olmuştur ..Mağdur ve mağrur her önermenin vazgeçemediği figürler,karakterleridir ; Hegel'in parmak bastığı olması zorunlu diyalekti.. İktidarı ele geçiremeyen sosyalizmin ilerlemeci, Batı medeniyetinin aydınlanmacı zihinlerinin sondan bir önce ortaya çıkışını bu bağlamda iyi okumak gerekiyor. Zizek 'yeniden başlamalıyız!' diye yırtınıyor.. 'Neye' Zizek efendi? diye soran yok. Bülent Somay arada bir mektup atardı ; bunu da sormasını öneririm; 'niye/neden yeniden başlamalıyız?..
Şaka bitti ; bugünse insanın insanı ortadan kaldırması sınırındaki intihar iklimi..
Yeniden başlama talebinde olanlarla, başka yoldan ilerleyenler arasında zaten fark yoktu ; yöntemi tartışıyorlardı...Amaç 'ilerleme' idi..
Bugünse kaos..
(1-2)Engels, İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yay. 1997, Çev, Yurdakul Fincancı
(3) F.Engels, Ailenin,Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni, Sol Yay.2088, sayfa28
***
24 Temmuz Pazar, 2011
'Geçmiş' ve 'gelecek' yoktur ; ölüdür onlar.. Bugünden ümit kesenlerin afyonu, zaman satıcısının sermayesidir. Dün ile yarın , içinde bulunduğumuz an'a ait öznelerini kaybetmiş, korumasız , değiştirilebilir, afakilere umut olan hayali kavramlardır.. Tek savunulabilir/muhkem hakikat, şahidi olan gerçek, bulunduğumuz yerde bizimle birlikte yaşayan, zamanı şekillendiren zanaatkar, 'şimdi'dir.. Yüzleşmeleri onunla yapmak zorundayız..
***
12. Uluslararası İstanbul Bienali yaklaşıyor, cehennem azabı gibi sıcaklar kavuruyor. Suriye'de kışkırtan, Libya'da bombaları sivil halkın üstüne sallayan Amerika, İslam coğrafyasında 'devrim' yapıyor. Bayan Clinton, devrim yaptığını söylemekte sakınca görmüyor, çünkü 'devrim' sözcüğü siyasal/entellektüel arenada en cool, en itibarlı kelime olmaya devam ediyor hala .. Siyasal arenada sembolik, siyasal olamayan alanlarda da ticari bir sözcük olarak gündelik hayata yerleştiğini, çeşitli örnekleriyle görüyoruz.. Günlük hayatta yararlanamadıkları malzemeyi, tavanarasından indirip tavşan kanından , ekolojik, çevreci yeşile kadar geniş bir skalada kullanarak , ekseni değişen kavramı felsefe ve sanatın da baharatı kıldılar. En büyük enternasyonel örgüt, çevreci Amerikan icadı Greenpeace.. Amerikanın günahlarını Greenpeace'in temizlemeye gücünün yetmeyeceğini söylemiştik daha önce.. Venedik Bienali bir kenarda dursun , geçen seneki Brecht soslu İstanbul Bieanali ve bu kepazeliğe itirazımızı hatırlayın.. Simgeleştirdiği gerçeğe ait değeleri, elbecerisiyle hakikat alanının uzağına taşımasıyla işbitirici bir forumdur sanatsal fuarlar, tecimsel panayırlar.. Konu, ekonomist/marksist argümanları yeniden keşfedip ikonlaştıran Batı düşünürlerinin peşindeki Deleuze/Negrici anarşistimtrak Bienal felsefesi aslında.. Türkiye'deki İKSV önderliğindeki yapılanmayı gördükçe , okudukça gözlerini kaybeden Cemil Meriç'i daha fazla hatırlamaya başladık... gittikçe daha fazla anmamıza neden oluyor iki dünya arasına sıkışmış usta ..
23 Temmuz Cumartesi : 2011
Mecbur muyuz her sersemliği alkışlamaya, her zıpırlığı postu sermiş ilericilik adına yüceltmeye ;
'bat dünya bat' yalnızca Tutunamayanlar'da geçen tek akılda kalan ironik replik değildir....Başka yerlerde geçen başka unutulmaması gereken güzel replikler de vardır : örneğin Jürgen adlı kahraman, Unknown-Kimliksiz adlı filmde 'Stasi’de temel bir kural vardı. Yeterince soru sorarsan yalan söyleyen kişi sonunda hikâyesini değiştirir. Lakin doğruyu söylüyorsa anlattıkları ne kadar saçma olursa olsun değişmez' diyor..(1)
12. İstanbul Bienali’nin “İsimsiz (12. İstanbul Bienali), 2011” olarak belirlenen başlığı ve görsel kimliği, minimalist ve kavramsal yapıtlarıyla 20. yüzyıl güncel sanatının en önemli isimleri arasında sayılan Kübalı-Amerikalı sanatçı Felix Gonzalez-Torres’e göndermeler içeriyormuş.. Torres’in, siyasi konuları ele alırken biçimsel yenilikçiliği kullanarak oluşturduğu sanat dili, 12. İstanbul Bienali için yürütülen araştırmalara esin kaynağı olmuş.. Jürgen'i hatırlayıp, 'ele aldıkları siyasal konunun, ellerinde kalma ihtimali yüksek' desek de gene süpergoya havale edilen dünyayı kurtarma planlarını ciddiyetle bekliyoruz..
Biz otuz yıldır söylüyoruz, şimdi marksist Terry Eagleton söyleyince dikkat çekti : 'geçmişe doğru ileri!.. Artık gelinen nokta itibariyle küstahlğın son durağındayız. İleri gittiğimizin farkındayız.. Nükleer, HES'ler, Atom reaktörleri, üretim/tüketim çelişkilerinin yarattığı kendini bilmez özne derken konu olması yerden sapıyor. Sorumluluk ve Spinozacı zekayı lafta kabul, pratikte sürgün ederken simülasyonlarla birileri bizi oyalamaya devam ediyor hala.. 12. İstanbul Bienali'ne üç isim daha kabul edilmiş. Öyle yazıyor Adalet Sönmez ; öğrenmiş. Nazım Dikbaş, Kutluğ Ataman ve Meriç Algün Ringborg.. 1950- 68 arası bohem sanatçı/aydın kesim arasında ortak bir dil kuran ulaşılmazların sosyal ve edebi entellektüel ritüel eylemi olarak Beat Hareketi vardı. 68'lerden sonra işçi sınıfı misyonu yeniden keşfedildi. Proleterya kendi karşıtını ortadan kaldırken, kendini de sınıfsız/otoritesiz bir toplum olarak dönüştürecekti ; olmadı. Olmayacağını zaten 8,9 dil bilen Engels, İtalyanca olarak yazdığı Ekim 1872 tarihli 'Otorite Üstüne' makalesinde söylüyordu : 'Demek ki, herhangi bir biçimde verilmiş belli bir otoritenin (..) ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşulların bize kabul ettirdiği şeyler olduklarını görmüş bulunuyoruz.' (2) Yani ürün/üretim olduğu müddetçe otoritenin olması da kaçınılmazdı. 23 Nisanlardaki gibi iktidar simgesel bir sorumlulukla işçi sınıfına verildiği için, proleterya kararlılıkla amprik olarak sömürülmeye devam etti .. Gücü eline geçiremedi ve dönüştüremedi dersek de yanlış olur ; organize olmak ,sorumluluğu aşan hiyerarşik mermer zeminde işbölüşümü demektir..üretim mekanizması kaçınılmaz olarak demokrasi karşıtı bir kurulumla yaşam çarkını döndürmek zaruretindedir. Kaynağını ben bilmesem de Marks'a atfedilen 'Bir kişinin bile özgür olmadığı yerde, özgürlük olmaz' lafı temelsizdi.. Kaynakta pembe vaad olarak iş görür de ,bir tarafı ortadan kaldırmaya kararlı bir siyasetin çelik iradesini hiçe saymak gerekir hedef analojiye eklersek aforizma tadındaki o cümleyi. Ki o literatürde, çelişkilerinden arınarak ilerleyen diyalektik materyalist bir ideoljinin dönüştürücülüğünden bahsedilir. Birbirini şiddet yoluyla dışlayan ötekilik mantığı içerisinde serili duran ideolojinin neresi pratik anlamıyla diyalektiktir, neresi kapitalizme alternatif materyalisttir? ; ezberleyeni değil ama uygulamasını bileni bulmakta zorlanırız.. Bunlar gündelik hayatta nasıl kullanılır, diyalektik materyalist üretim/ekonomi nedir, bankacılık ya da sağlık, eğitim, ulaşımda ne işe yarar, bu araçlarla propoganda dışında hangi iş görülür , ne yapılır? ; meçhuldur.. Dikkat edilsin isteriz ; ontolojisini sorgulamıyoruz, kullanılamaz demiyoruz, bugüne kadar adı sosyalist olan hiçbir devlet günlük uygulamalarda araçsal devletten, Alman İdeoljisi'nde anlatılan ütopyaya/ amaca giden ütopik yolda bu malzemeyi kullanmadı .. belki de 'Simurg'un yalnızca bir öykü olduğuna bizden daha inanmış olduklarından mıdır, bilinmez.. Günlük hayatta yararlanamadıkları malzemeyi, tavanarasından indirip şimdi felsefe ve sanatın baharatı kıldılar. Geçen seneki Brecht soslu bieanali ve bu kepazeliğe itirazımızı hatırlayın.. Konu, ekonomist/marksist argümanları yeniden keşfedip ikonlaştıran Batı düşünürlerinin peşindeki Deleuze/Negrici anarşistimtrak Bienal felsefesi aslında. Neyse gene konuyu dağıtmaya başladık. Söylemek istediğimiz her dönemin sürükleyen düşünceleri, popüler trendleri içinde amacı belirsiz inançlar, içi boş/sürdürülemez umutlar vardır, olmaya da devam edecektir. Gazetelerin sakıncalı yazar kontenjanından firar etmemize blog yardım etti : Türkiye'deki Bienal kültürünü sorgulamaya başladıktan sonra, 'kral çıplak' diyebilenlerin sayısı hızla artıyor.. Ne ki, medya 12. İstanbul Bienali programı çerçevesindeki yoz kültür yapılanmasını hala, modernizmin şahikası olarak izlemeye devam ediyor. 12. Bienal , Kübalı-Amerikalı sanatçı Felix Gonzalez-Torres’e göndermeler içeriyormuş ; moda trenddir, doğa yeşiline bulanmış dünyayı kurtarma planlarını bekliyoruz .. Hele aralarında Asmalımescit cemaatinden yakınları varsa , konunun en büyük şakşakcıları her zamanki gibi Radikal, Cumhuriyet Gazeteleri'nin aklını bulandırdığı derinlik yoksunu ebleh intelajansiya olacak.. Yazının başında güzel repliklerden örnek verdik. O, ben değilim' adlı filmde Léon Doré 'Yeniden başlamak, legodan bir ev yapmaya benzer. yenisine başlamak için, öncekini parçalamanız gerekir. ondan sonra, her şey mümkün' diyor (3)
Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da meşhur tekrar eden cümlesidir ; 'Bat dünya bat!!'
Biraz değiştirelim : Kalk Cemil Meriç kalk..
(1/2) http://www.replikler.net/
(2) Engels, A.Üst. Sol Yay. 1999. s.99
***

22 Temmuz Cuma ; 2011
Graffiti Festivali
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gençlik Meclisi ve Kültür AŞ, duvar yazıları ve resimler yoluyla kendini ifade etme sanatı olarak tanımladığı Graffitiyi Türkiye’de yaygınlaştırmak amacıyla uluslararası bir festival düzenlediğini duyurdu..
Belediyeden yapılan açıklamada, Yıldızların Buluşması sloganıyla 24 Temmuz Pazar günü Taksim Gezi Parkı’nda gerçekleştirilecek festivale Türkiye ve Avrupa’dan 60 grafitti sanatçısı katılacak..
***
21 Temmuz Perşembe ; 2011
Ütopya/Distopya değil ; Dünyada para neredeyse uygarlık, demokrasi, cennetin merkezi orası.. Felsefe, ideoloji, çağdaş sanat bir gerçek üzerinden değil, kopyalar, zan'lar, simulakroloji tarafından açığa üretiliyor. Söz üzerinden aslını gizleyen manipülatif insan gerçek eder.. İnsanlığın kültürel birikimi talan edilmiş, vicdan hazinesi tamtakır..
Kapitalizm, sermaye birikimidir. Finans kapital, bankalar, fabrikalar, işgaller daha fazla paranın belli coğrafyada toplanmasına olanak verir. İtici güç ise üretimdir. Batı uygarlığı 2000'lerden sonra fabrikalarını kapattı. Avrupanın aristokrat işçileri işsiz. Malthus'la nüfus, Ricardo'yla tarım, Marks'la Sanayileşme teorileri önce tavan yaptı, sonra gümbürdedi. Batılı proleter özne çöktü, şaibeli bir ontolojiye, tarif edilemeyen bir özgürlük ideolojisine yenik düştü. ABD'nin borcu 14.3 Trilyon Dolar . Elektiriğe tanrı muammelesi yapıp kırla kent arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaya ilericilik diyen tüm endüstriyel aymazlara, Stalinin verdiği bir çift ayakabı, iki tas çorbaya sosyalizmi satanlara, Marksist tebliğcilere esef üstüne esef.. ekonomiden bir doğa yaratanlara yabancılaşanların, ütopya talepleri sabit.. Çeşitli maskeleri, ideolojik zırhları, mesenik propogandalarına karşı tüm canlı yaşamın doğasına düşman kapitalizmi ve gezegende tarihin sonunu yazmak isteyen sanayileşmeyi, çeşitli form/formatları içindeki türdeş kahramanlarını artık insanoğlu tanıyor/tanımlıyor..
Lacan'da eksik kalan parçaysa hiçbir zaman , hiç kimseyle tamamlanamadı..
Bugün, sermaye artık uygar Batı'da birikemiyor . Afrika'da yüzlerce insan ölmeye devam ediyor. Yalnız deniz korsanlarıyla dünyanın gündemine geldi Somali ; açlıktan ölen insanlarıyla değil.. Onları sokaklardan şafak vakti çöp arabaları topladığı için görümez olamaya devam edecekler.. İngiltere üstünde doğan bütün güneşler artık batıyor, Yunan insanı çalışmayıp yatıyor.. Avroya geçtiğine bin pişman Almanya kızgın ..Avrupa'nın yükünü taşıyamayan Merkel çıldırdı..Kültür devriminin taşa tutulan şeytanı Deng Siao Ping, Çin'i bir endüstri devi yaptı .. Batıda sınıf değiştiren dünya proleteryası, uhrevi yapısı ve edebi özüne layık aç susuz ama iş güvencesiyle artık orada yaşayacak.. China Daily gazetesinin haberine göre, ülkede son 8 yılın milyarder ölüm raporları araştırılmış. 2003'den beri yaşamını yitiren 72 milyarderden 15'i öldürülmüş, 17'si intihar etmiş, 7'si trafik kazası geçirip, 14'ü hukuka dayalı olarak idam edilmiş . 12 Eylül hapisahane raporları gibi sonuncu madde ; 19'u ise ölümcül hastalıklar sonucu doğal ölmüş..
Çin'de 2010 yılı sonu itibariyle yaklaşık 60 bin kişinin, 100 milyon yuan (15 milyon dolar) ve üzerinde servete sahip olduğu kaydediliyor . Sarı ırkdan önceki zamanların hakimiydi 'sarışın ırk' .. Bugünün yaşlı ırkı, önce Amerika'yı sonra dünyayı yağmalayan aristokrat dedelerinin, işgalleri sürdürmek için gerekli olan bilgiyi, silahı yaratan düşünürlerinin, yaratıcı/atılımcı kolonyalist atalarının mirasını yiyor. Marks, çalışmanın karşılığının ödenmeyen kısmına 'Artı(k) Değer' derdi. 'Artık Değer gasbedilen emektir' sosyalist ideolojinin en temel argümanıdır. Çelişkilerin yarattığı ideolojiler, çalışan sınıfların uzlaşmaz karşıtlığı, güzel günler göreceğiz çocuklar'ın dinamosuydu ; miras ekonomisiyse aslanlardan artakalanı temizleyen çakalların paylaşımı.. Atlantiğin iki yakası biraraya gelmiyor. Yoksulların, zenginleri kurtarmak için bile çalışması mümkün değil; Mao'nun selefi Çinli Ping, ucuz işgücü, Malthus'a inat yoğun nüfusla dünyanın merkezini değiştirdi. Modern proleteryanın elinde ne ideolojisi ne de fabrikası kaldı. Tüm işçi devletlerinde olduğu gibi üretimin taşındığı Çin'de de en baştan beri sendikalar yasak. Sömürülmeyen, bilinçli , doygun ve yorgun Avrupalı çalışan sınıflar içinse yolun sonu göründü .. festivaller, panayırlar, cümbüşlerden sonra Euro bölgesinde hazine tamtakır, şirketler değil artık ülkeler iflas ediyor .. Sermayedarın ise zaten vatanı yok. Felsefe, ideoloji, çağdaş sanat bir gerçek üzerinden değil, kopyalar, zan'lar, simulakroloji tarafından açığa üretiliyor. Manipülasyon gerçek eder. Gidişat kaos..
***

***
20 Temmuz Çarşamba ; 2011
Bir arkadaşım vardı, Zuhal Olcay'a benzerdi. En acımasız eleştiriler ondan mektup içinde gelirdi..
Mealen yazıyorum..İfade, en başından beri paylaştığım anlamı/anlamayı dile getirmek değildir. İfade, ortak bir içeriğin anlama yoluyla her türlü katılımdan önce, anlamaya indirgenemez bir ilişki yoluyla toplumsallığı kurmaktır diyor Levinas. Önemli olan yüzleşmelerin kör karşılaşmalar olmamasıdır. Her insandan öğrendiklerimiz, biriktirdiğimiz emek/değerdir. Bir arkadaşımız vardı, Zuhal Olcay'a benzerdi. En acımasız eleştiriler ondan mektuplar içinde gelirdi.. Hızlı konuşurdu ; adını yeniler, soyadını hecelerse anlardı soran. Bunu nasıl söylersin diye başlayan satırlar, her defasında farklı bir patikadan görev bilinciyle üstümüze koşardı.. Dostluklar eğitir ,her dönemde değişen isimler aynıdır.. Onlarca insan, aynı insan eylemini tamamlar. Birbirine benzemez cevaplarda mı arıyorduk yaratıcılığı? Önüne çıkan her konuya, aynı hırsla saldırmak tutarsızlıktı ; kendi de inanmaz gülerdik! Kurucu bir ol emri etrafında yeşeren onlarca imkansızlık eleştirisi parçalar halinde doğru olsa da, bildikleri bütünü göremesine engel olurdu. Gene de dinlemekten hoşlanırdım, yüreği büyük, rezonansı ağrı kesiciydi. Her arkadaşlık zaman alan bir engel ,her meslek bir kalıptır ; beklentiler istihkam, bariyerler anlaşmazlık.. Her cüssenin bir formatı, kültürün/siyasetin istikameti , yaşamın erişilmez alanları, aynı ereğe koşanların saldırmazlık paktları vardır!! Oyunbozanlık, işi engelleyen amaçsız bir kuralsızlıktı.. Kronoloji gerekliydi ; ağır ağır meşakkatle yazılan biyografi ve kronoloji.. Referansların olmalı, herkesin onay verdiği referansların!.. Önkabullerin olmadan, iskeleti kurmadan bedeni ayakta tutamazssın!..(s'ler vurgulu, r'ler gölgeliydi, babası Fransızların gemisinde kaptan) Ustan olacak ki, çırağın olsun! 'Ustan olursa, us 'tan olursun, iradeyi kaptırırsın' derdim ; takılırdım kızardı. Daha yeni reşit olmuştuk.. 'İnsan kılavuzla bu cehennemde yol alabilir ancak' derdi ; babasından öyle öğrenmişti. Kimin ne diyebileceğini önceden bilemesek de , anlamlandırabilmek için bütünlüğü ,çıkış noktan, inancının ortak alanını sezebilmek gerekir ; yoksa tutars!!.. Yaşamın yalnızca anlaşılmaz olmakla kalmayacak, bir doğruya tutunamayacaksın da!!.. Alışkanlıktı ; konuşurken siyasiler gibi yazardık , şimdi okumak üzere.. ne de olsa kadınlar bizden fersah önde, akıllı. Bir eksik üç fazla ; Yaş 20.. Nietzsche'yi ilk onun yanında Fenerbahçe'de bir kahvede görmüştüm ; yardımına koşan bir dost gibi ansızın zerdüştü çıkarmıştı çantasından ; hazırlıksız yakalanmıştık .. Bunları niye hatırladık? Yıllar içinde gözden yitirmiş olsak da , bir ay içinde ikinci kayıp..
***
Darwin'e onay vermek, ilericilik değildir..
Darwin ,tabiatın kendi dengeleri içinde türler arası toplumsal sorumluluğu, gönüllü görev esası üzerine kurulu işbölümünü görmez ; yaşamı sürdüren asıl neden olan 'uyum' ve doğaya teslimiyeti kavrayamaz.. Güçlünün kazandığı bir toplum modelini olağanlaştırır.. Ne ki, acz içinde dünyaya gelen bir canlıyı yaşatan güçlünün müsadesi değil, yaşama can veren karşılıklı yardımlaşma güdüsüdür..

17 Temmuz Pazar ; 2011
Darwin'e inat yaşamak, bir de üstüne başarmak.. İstanbul Boğazı'nda düzenlenen kıtalararası yüzme yarışını Down Sendromlu Caner Ekin kazandı..
Toplum şartlı refleksler geliştiren bir kitle değil, edilgen kütle gibi davranıyor. Şehrin caddelerine yerleştirilecek dilenen otomatlarla insanların vicdanlarının rahatlatılması an meselesi.. Engelliler sorunuysa, toplumun engellerinden kurtulması için bir düşünme vesilesi.. Darwin'le -kendi adıma söylüyorum- kan uyuşmazlığımızın asıl nedeni evrim gözlemleri değil, güçlüye öncelikli yaşam hakkını vererek kuramlaştırdığı evrim kuramıdır... Onun algıladığı şekliyle evrim kuramının çekirdeğinde 'Doğal Seçilim Kavramı' yatar. Charles Robert Darwin'e göre doğanın demesi o dur ki , en güçlü olan kazanır .. En iyi, en güzel, en kuvvetli , baba/oğul, kutsal ruh kültürü zuhur eder, 'bilim' modern insanın inancı olur. Sabah akşam günlük pratikte tekrar ederek öğrendiğimiz ve kuşaklara öğrettiğimiz 'en güçlü kazanır' anlayışı, tüm ütopyaların yerini alır. Biz bu mantral cümleyle giderek daha da kirleniyorsak, yavaşça ısıtılan sudaki haşlanan kurbağlar misali ikinci doğamızla yalnızlığa terkedilmeyi modern zamanların gereği sayıyorsak, sanayileşmenin himayesinde ve ilerlemenin inayetinde bata çıka içselleştirdiğimiz anormalliklerimiz/paranoyalarımızla cinsimize, cibiliyetimize yabancılaşmadan, eğilerek/bükülerek , yıllarca eğitilerek öğretilere başkaldırmadan başkalarının aklı ve bilgisiyle yaşıyorsak, tüm gezegeni ekonomik bir materyale çeviren uygarlığa, herşeye rağmen adanmışlıklarla günümüzde doğayı fethederek ölümsüzlüğün sırrını bize bahşedecek bilime karşı hala umut besliyorsak bunda onun payı büyüktür ..
Darwin , Beagle adlı tekneyle Galapagos Adaları'nda ispanozları, sürüngenlerini inceleyerek bu muhteşem sonuca varır! 19 Nisan 1882'de ölümünden sonra Darwin, Newton'un yanına yerleştirilir ; üstünlüğü hiçbir zaman tartışılmaz. Doğal seçilim yoluyla evrim kuramı uygarlığın anayasası olur. Peki, bu sonuç doğru mudur?
Gerçi o, Lamarc'dan devraldıklarının üstüne deneylerini ve kendine göre çıkarttığı verileri yerleştirmiştir. Darwin'in sonucu, sanayi devrimi sonrası sistemin ruhuyla uyum içinde ve toplumun ilerleme/gelişme histerisini karşılar niteliktedir. Darwin ,tabiatın kendi dengeleri içinde karşılıklı yardımlaşmayı, gönüllü sorumluluk esası üzerine kurulu işbölümünü görmez ; yaşamı sürdüren asıl neden olan 'uyum' ve doğaya teslimiyeti kavrayamaz. Kapitalizmin zayıfa yaşama hakkı tanımayan mantığı , -Darwin'den aldığı güçle- 'güçlünün kazanması gerekir' varsayımı üzerine kurulur ve tüm kuraldışılıklardan temizlenerek arındırılarak tüm uygar Batının düşünürlerince vaftiz edilir. Spekülatif aklın önerisiyle , güçlünün hukuku felsefesi önünde saygıyla baş eğilir. Bütün Aydınlanma/Illuminati düşünürleri olduğu gibi Marks ile Darwin de asıl olarak kapitalist diyalektin iz sürücüleridirler.. Amansız rakipleşmenin ürünü sermaye yoğun sistemin çelişkilerini gidermek isteyen düzenin reformist evlatları, doğayı ele geçirmeye çalışan kuramsal aklın ürünü, acımasız düzeneğin onarıcılarıdır.. Doğal olanın yerine konulan yapay seçilim analojisiyle türler, ırklar, iradi ideolojiler, yaşam tarzları üretilir. Günlük yaşamda bağlılıklar sanayileşmeyle birlikte artar ; olağan üstü hal, olağanlaşır . Köleci epizotlar sabit kalarak, fiziksel temsiliyeti olmayanların nedenselliği sorgulanmadan, verimlilik ölçüsü kaydıyla tüm gücü ele geçirmek, mağrurlar, iktidarlarını kurmak ister.. Gündelik hayatın kahramanlarını, ihtiyaçlar üretir. Sakallar ve imajlar sabittir, sivil tanrılar, Zeus'un yerini alırlar ; bundan dolayı tüm sanayileşmenin doğayı istimlak eden faşizan düzeni içinde, prototip ekonomik/sosyal uygarlığın yıldızları olarak 150 yıldır referans noktasında durmaya devam ederler. Birileri bilimle, diğerleri siyasetle ; çeşitli maskeleri altında kapitalizm olduğu müddetçe onlar da yaşayacaklardır..
Bunları niye yazdık? ; asıl konu bugün, İstanbul Asya yakasında Kanlıca Vapur İskelesiyle, Avrupa yakasında Kuruçeşme Cemil Topuzlu Parkı arasındaki kıtalararası yüzme yarışında 6,5 kilometrelik yolun hikayesi.. Down Sendromlu sporcu Caner Ekin parkuru başarıyla tamamladı. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) önderliğinde düzenlenen yarışmanın resmi şampiyonlarını haber ajansları veriyor. Caner Ekin'in ise Asya'dan Avrupa'ya yüzerek geçen ilk Down Sendromlu sporcu olması gerçek bir başarı.. Toplum dışına sürülen engellilerin tutunma öyküsü, yalnızca en yakındakilerin bildiği zor bir mücadeledir.. İlgisizler toplumunun vicdanıysa, aklanmayı bekliyor..
***
16 Temmuz Cuma ; 2011
Metin Güçlü, Ufuk Suçsuzer'le, Bebek'te kahve içtik bugün; konu 'sanat ve cinayet'
***
Günahlarımın ağırlığına dayanamıyorum Olric. Neden beni uyarmadın? Buna hakkım yoktu efendimiz. Öyle güzel gürlüyordunuz ki... Ne kadar iyisin Olric. Benim bütün ihanetlerime göz yumuyorsun ve bana doğru yolu göstermiyorsun. Bir gün bu çiçekler o kadar büyeyecek ki, bütün reklam demirlerini örtecek. Sarmaşıklar (..) sarılacak ve bu tabiat, bu medeniyeti yutucak. O zaman biz ne olacağız Olric ?
Tutunamayanlar Sayfa 349-572
14 Temmuz Perşembe ; 2011
Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı, 'Olric' olmasa beş para etmez yürümeyen bir öyküdür..
Burjuva bohem Atay karşıtları hemen sevinmesin, 'Olric olmasa' dedik !
İntihar eden Selim Işık'ın etrafında dönen 'Tutunamayanlar' en çok alınan ama en az okunan/okunabilmiş, tamamına erilebilmiş, bilinmezliği içinde yazarın aşağılamalarına sessiz kalınabilmiş kitaplardan biridir. Buna rağmen Olricli bindirilmiş kıtalar, fahrenayt misali okurun ezberindedir...
Metin Güçlü yollamasa görmeyecektim ; Notos Dergisi Temmuz sayısında, Oğuz Atay'ı araştırma konusu yapmış..
Tutunamayanlar romanını Semih Gümüş, A. Ömer Türkeş, Murat Gülsoy, Handan İnci, Ekrem Işın, Süha Oğuzertem, Küçük İskender, Hande Öğüt, İnan Çetin, Kaya Genç, Erdinç Akkoyunlu anlatmış, Semih Poroy çizmiş.. Güçlü'nün gönderdiği kısa özetin dışında henüz Notos'u okumadık.

Ne ki, Tutunamayanlar için şunu söylemek mümkün. Zamanında Sinan Yayınları/Hayati Asılyazıcı iki cilt halinde basmıştır. Birinci cilt kült romanın acemilik bölümüdür. Akıl almaz sıkıcı ve uzun şiirler vardır -Dün/Bugün/Yarın 20 sayfadır.- Garip ve amaçsız felsefi yuvalamaların temsil ettiği amaç/kulaçladığı değer niteliği yoktur-Mısra 101-İzin ver Selim, biraz Hegel, Fichte- Oturdu bir destan yazdı...Canını dişine takarak s 136 Mısra 134 Orta Asya'daki Orkan Talmug,Salgan Saçakların okunamaz absürd tadı bile olmayan sevimsiz satırları, Dede Korkut hikayeleri kıvamına gelemeden okuru dağıtır, okunmaz olur.. İlmihal/Hilkat ve Hadisat Bölümleriyle birinci kitap, felaket bir üstüste konulmuş harfiyat/hafriyat yığınıdır. Bu saçmalamaların arasına sıkışmış unutulmaz önemli Türk insanı portreleri -Numan Işık, Kasabanın tek doktoru topal Muvakkar hafif şehla bakar resimlerinde eskiyen/eprimiş toplum eleştirlerini görürüz. 'Cahil Turgut'u gizlemesini iyi bilirim. Kimse anlayamaz, bütün dünyayı kandırabilirim gibi geliyor bana' derken İletişim'den çıkan 724 sayfalık tek kitaba dönüşmüş baskının 276. sayfasında yavaş yavaş 'Olric' belirmeye/bedenlenmeye başlar. Süleyman Kargı'dan, Esat'a gelene dek ustalaşa ustalaşa yürür. Ondan sonra kitap renklenir, diyaloglar Atay'ın kırık anlatımını aşar ; sarkastik eleştiri tutarlılıkla şekillenmeye başlar, okur coşar.. Minimini bir kuştu, ama dejenere olmuştu Metin.. Kemancı Metin ile biraz ötede sanki başka bir diayalog içinde ortaya çıkan Zelihanın sevgilisi Metin Kutay aynı kişi olmasına rağmen, Selim Işık'ın ölümünü iki farklı şekilde ilk defamışcasına yeniden öğrenmeleri roman kurgusunun zaaflarından biridir . Aynı kişi üstüne iki farklı yazılmış b/ölümle karşılaşır okur. Türkiye gerçeği, yurdum insanı hallerini göremeyenlerse ilk cildi geçip ikici kitabın yarısına ulaşmakta çok zorlanırlar. Oğuz Atay'ı okumak çaba gerektirir. Bu yüzden de okuyucu, kitaptan cımbızlanan 'Olric' pasajlarının yüzü suyu hürmetine Süleyman Kargı portreleri, Günseliyle cilveleri -piknikte resimli roman tadında/sekaletinde tanışmaları- Turgut Özben'in bayıltan monologları, hırıltılı iç hesaplaşmalarları, Selim Işık'ın buhranları, -68'lerin beklentilerinin kimliğinde- tanıyanların sevgi dolu bunalımlarıyla idare eder. İyi bir cümle için sayfalarca yol almak gerekir. Bazen de bitmeyen, bitmesi için adaklar adayacağımız deneysel cümlelere rastlarız. 15. anlatıda Günseli'nin ağızından 76 sayfa süren noktasız virgülsüz tek cümlelik satır olan başta sınırları/sinirleri zorlayan sayfalar gibi..Sonra 'yaşam hergün girilen bir imtihan olursa, ona kimse dayanamaz' gibi filozofik cümlelerle okuru silkeler, düşündürmeye başlar anlatı. Selimciğim Işık'ı 'herkes bir yerinden tutup canlandıracaktır . Mesele onun ölmesi değil, yaşamasıdır' Atay için. 'Tutunamayanlar' en çok alınan ama en az okunan/okunabilmiş, tamamına erilebilmiş kitaplardan biridir. Okumayanlar ismi kendi öykülerinde yeniden yaratarak, farklı bir roman malzemesini , kitabın dışına yığılan ihlallerle farkındalığı yeniden üretebilmişlerdir. Buna rağmen Olricle, Selim Işık, Günseli, Turgut Özben'le devleşen pasajlar, 'fahrenayt 451' misali tutunmakta zorlananlara moral değer yaratır, mezbahtan ittirilmişlere umut olur, kitlelerin hafızasına nakşedilir.. Kitabı aşan bir tutunamayanlar mitolojisi doğar ki, önünde durmak mümkün değildir..
Edebiyatçıların eleştirisi, Atay'daki genişleyen zamandan, esnetilen mekandan , derindeki ummandan o bulunmaz inciyi çıkartmaya yetecek kadar soluklu değildir.. Daha çok bügüne kadar okuduklarımız romanın kurgusal anlatımındaki zaaflar, dilindeki (ç)alıntılar, başkalarının onlarca kitabına karşı Atay'ın sadık okur kitlesi ve tek kitapdaki başarının hasedi üzerinedir.
Notos Edebiyatın 'Oğuz Atay Sayısı'nı alıp okuduktan sonra daha fazlasını yazmak mümkün olacaktır..
Tutunamayanlar, daha iyisi yazılana kadar, Türk romanının en çok satan, en meşhur(!) romanı olarak kalacaktır. Olric'e sorarsak, 'Oğuz Atay ölmedi, saklanıyor' der. Bizce de okurların arasına saklanan Oğuz Ataylardan yeni Ataylar çıkacak, Tutunamayanlar'da birgün aşılacaktır. Enis Batur, Şavkar Altınel misali geç uyanan anti-ataycıların bolca yer aldığı edebiyat dünyasının yası ise uzun bir müddet süreceğe benzer.
***
Sabah yazdıklarımıza devam edelim...
'Üretimden gelen güç' bir jenerik ifadedir ; işbölümünden gelen hizmetkarlık esastır. Tüm ekonomik/siyasal sistemlerde tüketimden gelen faaliyet/zaafiyet zamanı kuran, politikaları belirleyen biricik eylemdir. Her üretici özne, fazlasıyla iflah olmaz bir tüketici/öğütücü, doğa üzerindeki yıkıcı güçtür. Üretim olmadan tüketim olmaz mantığı yanlıştır. Doğa , tüketeni/talebi olsa da olmasa da sürekli üretmektedir. Paradoks, ancak kapitalist pazarın pedallarını, antogonizmik çelişkinin kudretiyle daha güçlü çevirmesine yaramaktadır.. 'Çevre' yoktur, doğa yekpâre bir bütündür; insan ise onun tüm diğer üyeleriyle birebir eşit ağırlığa sahip bir oluşumudur. Köle/efendi diyalektiğinin iki tarafı da yoldan çıkaran tahakkümünden kurtulabilip özgürleşebilirsek, sözde değil özde bu şekilde düşünebilirsek, başta ihtiyaç duyduğumuz tüm diktatörlükler, kurtarıcı kahramanların silahı resmî şiddeti, korku ve paranoyalardan başlayarak fiziksel/kimyasal/simyasal ya da biyolojik, jeolojik birçok yükümüzden, yaşamı cendereye alan kavramlarımız ve kitaplarımızdan vazgeçmemiz gerekecektir..
Yeryüzünde her canlı türü ve insan ırkının her bireyiyle omuz hizasında bir eşitleme, hiyerarşi olmadan bir yaşam hakkı, ezen ve ezilenin olmadığı bir dünyayı talep ediyor muyuz? Yoksa akılcı teorilerin hedefindeki günahkarları taşlamak yetiyor mu? Kendi içimizden dışımıza sürdüğümüz safsata düşmanlarla, adalet duygumuzla ütopyayı sürekli ahir zamana mı erteliyoruz.. Kafirin olmadığı dünyada mümin, burjuvanın olmadığı ülkede proleter, cehenemmin olmadığı dinde cennetin öyküsü eksik kalır.. Bu durumda mümin kafirleşir, proleter burjuvanın yerini alır, yeryüzündeki cenneti cehenneme çeviririz.. Hiçbir şey değişmeyecek, öykü bu şekilde yazılmaya devam edecekse, şayet artı değer gaspedilmiş emekse, onu gaspedenler mutlaka olcaktır : önemli olan 12 binlik öykünün başlangıç noktasına gitmek, ilk tohumun toprağa atılmasıyla birlikte filizlenen 'üretim' olgusunu yeniden gözden geçirmektir...
Düşünceler, teoriler dünyanın tükenmişliğine, yeryüzünün ekonomi üreten yapay bir alan olmasına, çürümeye 'dur' diyecek, yaşamı yeniden evrimin ellerine teslim edecek, doğal hayatın çeşitliliğini üretebilecek/sürdürebilecek bir çözüm üretiyor mu?
Üretemiyorsa, ya maskeleri içindeki kapitalizm kazanacak ya da tabiat ana..
***
Anılarını derleyen tarihçiler, TC. Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu'nun Eylül 1939'da Moskova'ya yaptığı resmi ziyarerette Boğazlar üzerinde Stalin ve Molotov'un denetim talebinde bulunduğunu ifade eder. Aynı talep 1945 Haziran'da Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov tarafından Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper'e tekrarlanır ; daha sonra bu istekler resmiyet kazanarak sürer... Ama ne adına?
Ülkelerin kaderlerini belirleyen coğrafyalarıdır. 'Değil' diyorsanız, çarların bin yıldır Akdeniz'e inme taleplerinin kendine sosyalist diyen bir devlet tarafından sürdürülmesini, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı diye kitaplar yazanların, ülkeyi dünyanın en büyük halklar hapishanesi haline getirmelerini nasıl açıklarsınız?..
***
13 Temmuz Çarşamba ;2011
Sosyalizmle kapitalizm arasındaki fark nedir?..
Dünkü yazımızda 'Bir tas çorbayı veren Stalin hikayeyi sonlandırdı. Rüya bitti , kapitalizm kazandı ; hayatla birlikte ülke, karşı oldukları büyük bir fabrika oldu..Ütopya, ideolojiye, özgürlük , ilerlemeye dönüştü' demiştik ; biraz açalım..
Marks ''Emek gücünü en yoğun biçimde sömürmenin, en yetkin aracı' olarak tanımlar fabrikayı. 1917 Sovyet ihtilalindan sonra bırakalım özgürlüğün artmasını, 9 Aralık 1918'de ücretli köleliği zorunlu kılan yeni bir iş kanunu yayımlandı. 16-50 yaş arası herkes ücreti karşılığı çalışmak zorundaydı. Daha sonra 'iskan kolonileri' kuruldu. Bunlar 'ücreti karşılığı' değil, yalnızca boğaz tokluğuna çalışmak zorundaki mahkumlardan oluşuyordu. Stalin 5 Mart 1953'de öldüğünde tutuklu/bedava işçi sayısı 5.223.000'di. Ardından polis şefi Beria 26 Haziran 1953'de kurşuna dizildi ; bedava işçi/mahkum sayısı 997 bine indi. Karşıdevrimci sayısı ise 580 binden 11 bine düştü. Bedava işgücü üzerine kurulu süper güç formülü demokratik taleplerin artmasıyla birlikte 1991'de sona erdi.
Kitlelere yüzyıl boyunca yutturulan, özgürlükler kullanılarak davet edilen merkezi totaliter ideolijinin çağrısıydı. Sözcükler anlamlarından, kavramlar değerlerinden biraraya gelmemek üzere ayrıldı. Sosyalizm, Sovyet istilacılığının güleryüzlü maskesi oldu. "Stalin'in Rusya'nın emperyal geçmişiyle özdeşleşme ve bu geçmişin en eski geleneklerini kendi rejimi için kullanma yönündeki güçlü eğilimi' vardı. 'Tüm bakanlık kodamanları ünüforma giyiyor ve unvanları doğrudan Çar Büyük Petro'nun 'Rütbeler Çizelgesi'nden alıyorlardı." (1)
Fourier, Blanqe, Stirnerları, erken doğan mesihleri saymıyoruz. Bu durumu önceden gören Bakuninler Enternasyonelden atıldı, yaşayıp hayal kırıklığı yaşayan Kropotkinler sol literatürden kazındı ; tarihi ise helal olsun ustaları yazdı.. Tüm dünya aydınları bu büyük yutturmacaya 'sosyalizm' dedi. Hala da diyenler çoğunlukta.. Bakunin 'özgürlük' ile geleni gördü dedik. Şöyle yazıyordu Enternasyonalizm ve Devlet yazısında : ' Evrensel bir devlet, bir yönetim, bir diktatörlük! Kişi bundan daha gülünç, aynı zamanda insanı isyan ettiren bir şey hayal eder mi?' Dediği haklı çıktı.. İnsanı isyan ettiren hayaller, gerçekleşti..
Amprik olmayan kategorilerde ikinci doğaya ait kör karşılaşmalar kol emeğini kutsarken, teorinin yaraladığı emekciler yaşamları ertelenerek pratikte esir alınır.. Üretim araçlarının mülkiyeti parti kadrolarına artı değer üretmeyi, ayrıcalıklar aparitçiklere daçalar inşa etmeyi sürdürür. Gözünün yaşına bakmadan ihlaller/işgallerle yayılma devam eder ; toprak talepleri, işbirlikçi iktidarlarla Rus otokrasisinin bin yıllık amaçlarıyla upuygun devlet politikaları kesintisiz sürer..
Şimdi soruyoruz : Baskıcı devlet sürekli sopasını sallayacak, cellatlar fazla mesai yapacak ,kadrolar patron olacak fabrika düzeni aynı kalacak, meta artı değer üretmeye devam edecek ,Çernobiller kader , sanayileşme menzil, kalkınma mutlak hedefse ,para mübadele değerini koruyacak ise kapitalizmle sosyalizm arasındaki fark nerede?
Bilen varsa beri gelsin..
(1) Sovyet Yüzyılı, Moshe Lewin, İletişim Yayınları
***

12 Temmuz Salı ; 2011
Anlamı için sözlüğe bakıyoruz, 'Erkek' ya da 'Kadın' adı yazıyor. Yazıyor da Peter'in , Yusuf'un, Zekeriya'nın manası ne ? Ya da Pyotr mu Peter mi, Peder mi? ..
Dün akşam saat biri geçmiş ; çalışıyoruz. Posta kutusuna ressam Ufuk Suçsuzer'den bir posta düştü. Kropotkin'in bulanık fotograflarına dayanamamış , yüzyıllık yanlışı temizleyip yeniden can vermiş ve harika bir portresini çizmiş. Anlatmak sana düşüyor diyor.. Anlatırız ; hem de o bilinmeyen cenaze törenini, 8 Şubat 1921'de anarşistler tarafından bayraklar, maytaplar, havai fişekler eşliğinde kaldırılışını, Novodevichy mezarlığına götürülüşünü dedik. Kortejde yerini alan Rus ihtilal hükümetin başkanı Lenin, ilk önce Kropotkin'in ölüsünün gömülmesine izin vermiştir, daha sonra da takipçilerinin ölmesine .. Tevfik Fikret'in 'Hürrriyet,hürriyet diyerek, esirin olduk ey hürriyet' demesi gibi.. Bakuninler Naçayevler falan o günleri görmeden terk-i diyar edip kurtulmuşlardır. Mahnolar Paris'e canlarını zor atmışlardır. Troçkiyse zorunlu sürgün ; kalsa tiran olacaktı, gitti kahraman.. 'Köylü ütopyası doğruluk dolu bir ülkeydi-yani adalet ve iyilik doluydu. Sosyal açıdan bu, toprağın ekene, verilmesi, emeğin kutsal sayılması, kardeşliğin erdemi demekti. Bunun karşıtı krivda 'nın yerini pravda'nın alması demekti.(1) Öyle de oldu.
Tarih okurken hoştur da, yazılırken kaybedenler için kabustur. Neyse anlatmak istediğimiz başka bir konu : Kropotkin'in tam adı 'Pyotr Alexeyevich Kropotkin'.
Ufuk'un gönderdiği resmin yanında önce, Peter Kropotkin yazıyordu. Fotograf 1901'de Chigago, Waldheim Mezarlığı'nı 20 Nisan Cumartesi öğleden sonra ziyaretinde çekilmiş gibiydi. Haymarketli akrabalarının mezarlarına çiçek koyduğu gündü o gün. Pyotr, üzgün görünüyor. Rusça Pyotr, Avrupa dillerine Peter diye geçmiş. Eski isimlerin ifade ettiği anlamlara ne internette, ne de sözlüklerde ulaşmak mümkün olmuyor. Pyotr/Peter'den yola çıkıp sözlükleri teğet geçtikten sonra, mananın maksadına ulaşılacak kaynak en eski açıklamalı tarih kitabı Tevrat. Bir çok ismin manasını, taşıdığı sıfatı orada bulabiliyoruz. Örneğin Zekeriya, 'tanrı tarafından hatırlanan' demek. Musa 'sudan gelen' demek. 'Ve onun adını Musa koyup dedi; çünkü onu sulardan çıkardım.' Çıkış/Bap2 . 'Allah utancımı kaldırdı ve onun adını Yusuf koyup, Rab bana bir oğul daha artırsın.' Tekvin/Bap 30. Bünyamin/Benyamin kelimesi ben ve yamin kelimelerinden oluşan birleşik bir isimdir. Ben "oğlu" demektir, Yamin ise "sağ" demektir; dolayısıyla Benyamin'in birincil anlamı "sağ'ın oğlu"dur. Genelde bu isim sağ elimin oğlu olarak tercüme edilir; bazen de genelde vücudun sağ tarafı güçlü kısım olduğundan sağ tarafın oğlu olarak da tercüme edilebilir. Bazı kaynaklarda ise "yamin"in kökünün "güney" anlamına geldiği dolayısıyla da Benyamin'in güney'in oğlu anlamına geldiği bahsedilir. Yakup'un diğer oğulları Aram bölgesinde doğduğundan güneyde yani Kenan topraklarında doğan tek oğlu olduğu için Benyamin'in adı "güney'in oğlu" anlamına geldiği de iddia edilir. Modern dönemin bilim adamlarının görüşüne göre ise "sağ'ın oğlu" ya da "güney'in oğlu" dönemin güçlü kabilelerinden olan Efraime göre coğrafik konumunu belirler. Samarit Tora'sında ise bu isim "günlerin oğlu" anlamına gelen Benyamim olarak geçer.(2)
Ufuk'un gönderdiği Peter, İspanyolca ve Rusçaya Pedro olarak girmiş. İsanın 12 Havarisinden Petrus'un Batı dillerindeki karşılığı ; Petrus, Petra/Kaya, kaya gibi,güçlü demek. İsimlerin yarattığı kargaşa büyük ; her coğrafya kendine diline göre faklılaştırmış söyleniş şeklini. Ufuk Peter'i Pyotr olarak değiştirdi ;
kurtuldu müzakerelerden..
Pyotr Kropotkin'e gelirsek . Soylu bir prens ve efendi bir anarşisttir.. 'Çevremdeki her şey sefaletten ve bir parça ekmek mücadelesinden ibaretse, böyle büyük sevinçlere ne hakkım var? Yüksek duygular dünyasında yaşamamı sağlayan şeyler, buğday yetiştiren çocuklarına yeterli ekmeği bulamayan insanların sofralarından alınmışsa sevinmeye ne hakkım var' diyen bir aristokrattır köken itibariyle. Bakunin gibi yıkmaktan yana değildir. Yeni bir dünya kurarken zaten eskiyenler, bu kuruluş aşamasında yok olup gideceklerdir demeye getirir. Karşılıklı Yardımlaşma kitabı Türkçe'de mevcut. Cumhuriyet Dergi'nin müspet ilime inançlı 'şen' bilim insanlarından Celal Şengör makalesinin başında aksini yazsa da sonunda 'İşte bu yüzden ahlakın temeli mutlaka ve mutlaka doğa bilimlerinde olmalıdır.' (3) diyor. Kropotkin , aynı sonuçlara 150 yıl önce ulaşmış. Hayvanların ahlaki değerlere sahip olduğunu söyler . Çeşitli gözlemlerle yola çıkarak örnekler verir ; ne de olsa İmparatorluk Coğrafya Kurulu Başkanlığını reddeden bir bilge.. İnsanların etik anlayışını sorgular ve bunların sosyal yaşama uygulanması için teoriler, gözlemlerine dayanarak öneriler geliştirir.. Dayanışma, insan sosyalliği içgüdüsü diyor özetlersek şöyle devam ediyor Kropotkin ; Hayvanlar için de durum aynıdır. Bir gevişgetiren ya da at sürüsünü, kurtların saldırısı karşısında çember oluşturmaya yönelten şey sevgi değildir. Avlanmak için kurtların sürü oluşturması da aralarındaki sempatiden meydana gelmez. Binlerce karacanın belli bir noktadan nehri geçmesi, veya kelebeklerin toplanarak birarada göç etmesinin nedeni de birbirlerini sevmeleri değildir ; karşılıklı yardımlaşmayla hayatta kalmalarının içgüdüsüdür. Karşılıklı destek pratiğinin hayatta kalma güdüsü tüm canlılarda olduğu gibi, insan için de ihlal edilmemesi gereken bir doğal doğru, vazgeçilmez bir içgüdüdür.
Konu Pyotr Alexeyevich Kropotkin de değildi ; isimler ve Ufuk'un yaptığı resimlerden buraya kadar geldik ve söz saçıldı.. Futbolcu olmaktan son anda vazgeçen filozof Derrida'ya bakarsak 'tam olarak öyle de söylemek istemedim' demesi gibi bulanık pasajlar darmadağın..Söyleyenle/söylenen, gösterenle/gösterilen, ulviyle uhrevi arasında fark görünmez oldu.. Anlatacak şeyse çok. Bir başka yazıda, bu canlı/heyecanlı iyi yürekli aristokrat, Don Kişotlar soyundan hayalprest şövalyenin başka hikayelerine gireceğiz. Marks'ın yolundan gidip kendilerine, 'düşmanımın düşmanı dostumdur' diyen Almanya'nın verdiği stratejik yardımla çarlığı yıkan Lenin'e karşı , otontik Rus idealleri ve Kerensy hükümetine verdiği desteği ve uzlaşmacı renkli düşüncelerini anlatmayı deneyeceğiz..
Bu sıralarda Moskova'ya 100 km ileride, Kazan'da bile açlık, sefalet dizboyuydu . Arşiv fotografları inanamayanlar içindir ; köylüler açlıktan insan eti yiyorlardı. Halk düşlerden ve savaşlardan yorgun düşmüştü.. Mujik, hayata tutunmaya, yaşamaya çalışıyordu.. Bir tas çorbayı veren Stalin hikayeyi sonlandırdı. Rüya bitti , kapitalizm kazandı ; hayatla birlikte ülke, karşı oldukları büyük bir fabrika oldu.. Ütopya, ideolojiye, özgürlük , ilerlemeye dönüştü. Kropotkin Rus tarihinde bir hayalet figür olarak kaldı.
Orhan Veli'nin 'Gemliğe doğru Denizi göreceksin; Sakın şaşırma demesi' gibi..
Bugün Moskova Metrosu'nda bir durağın ve şehrin merkezinde iki sokağın adının Kropotkin olduğunu hatırlatarak bitirelim..
1/Devrimci Hayaller,Richard Stites, Sel Yay 2011
2/Yahudilik Portalı/Bünyamin Kabilesi-Vikipedi
3/Celal Şengör,Zümrütten Akisler, Cumhuriyet Dergi, 1 Tem 2011 Sayı 1267 Şengör yazısının orta yerinde rakiplerini aşağılayarak, '..buna tevessül edenlerin kültürel gelişmelerinin işte ancak şempanzeninki kadar olduğunu gösterir.' derken, yazının sonunda 'ahlakın temelinde mutlaka doğa bilimleri olmalıdır' diyor. 'Kültürün temelinde ne olmalı, ahlak ile kültürün başlangıç noktaları, start aldıkları coğrafyalar farklı mı?' sorusu böylelikle açığa düşüyor.. Kültür, 'Batı' ile eşleşince, bu bakışı ortalamanın, standart algı düzeyinde değerlendirmek lazım..Olan şempanzeye edilen hakaretle sınırlı kalıyor ..
4/Karşılıklı Yardımlaşma, Pyotr Kropotkin, 1902/1906
***
11 Temmuz Pazartesi ; 2011
Taksim'de 8327 çift ayakabı ile gerçekleştirilen eylem,
günyüzü görmeyen sanatçılara örnek olmalı..
Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük etnik katliam Srebrenica'da yaşandı.
2 milyon kişi evlerini, 312 bin kişi bedenlerini terketti ;
ölenlerin 35 bini çocuktu .. 50 bin kadın tecavüze uğradı.
Binlerce kişi hastahane koşullarında anestezi uygulanmadan canhıraş feryatlar içinde ameliyat edildi.. Yaşayanlar anlamca sakatlandı; sakatlar yaralı, ölüler kayıp ;
18 bin kişi ses/nefes vermiyor..
Sırp halkının olanlardan haberi , Boşnaklar içinde acıyı tatmayan yok..
Avrupa sessizliğini sürdürüyor..
Bugün 11 Temmuz ;Srebrenica katliamının 16. yıldönümü..
Taksim'de 8327 çift sahibinden uzak ayakabıyla temsil edildiler..
Sanatçının değil, eylemin görünür olduğu bu hatırlayış,
sanatın toplumsal amaçlarını unutanlar için de bir gönderme niteliğinde..

***
9 Temmuz Cumartesi ; 2011
Deniz Gül, 5 Kişilik Bufet..
' 5 Kişilik Bufet, Deniz Gül'ün 5 kişi tarafından icra edilmek üzere yazdığı şiirsel bir metinle başlayan, şimdi bu metinden yola çıkarak ARTER'de mekânsal karşılıklarını arayan ve ileride bestelenerek müzikal bir sahne performansını da bünyesine alıp genişlemesi hedeflenen çok etaplı bir proje. Deniz Gül, "5 Kişilik Bufet" metninde, medyadan, sokaktan ve kendi iç sesinden hatırlayabildiği, çoğu belleğin süzgecinde deforme olmuş kelimelerden oluşan bir dilsel hafızayı, 5 mobilyada bedenleşen 5 kişinin sesine ve performansına açıyor. Sergi bağlamında dilden ve sesten bağımsızlaşarak mekânda yeniden kurulan ifadesini önce dilde bulmuş olan hissiyatı sergi mekânında görünür kılan projenin ana gövdesini, sanatçının yerleştirdiği mobilyalar ve mekâna giydirdiği camlar oluşturuyor.
5 Kişilik Bufet sergisinin mobilyaları (Vitrin, Gardırop, Odalaştırılmış bir Kapı, Kasa ve Tabut) izleyiciye içlerini açmak, aralık kapılarından içeri girenlere kendi "iç"leriyle yeni bir "dış" oluşturmak üzere mekânda yanyana dizilmişler.
Metin ne kadar gürültülü ise, mobilyalar da o denli sessiz..

Sergi mekânına giren izleyiciyi, sırtları kapıya (izleyiciye), yüzleri pencereye dönük karşılayan bu 5 mobilya, sanki bir sokakta yanyana dizilmiş binalar gibi.. Sergi mekânının içinde yeni bir dışarısı oluşturmaktalar. Sanatçının, içlerini bazı obje ve malzemelerin yardımıyla başkalaştırdığı, dış görünüşlerine ise neredeyse müdahale etmediği, ilk bakışta kendilerinden başka bir şeyi temsil etmeyen bu mobilyalar, ev içinde alışık olduğumuz yerleşim düzenine uymayan doğrusal dizilişleriyle, daha çok bir caddenin ya da meydanın kamusallığını çağrıştırarak, birer anıt-nesne olarak karşımıza çıkıyorlar. Deniz Gül, ev içine ait bu mobilyaları kendi anıt-nesneleri olarak yerleştirmesinin merkezine alırken, dışarısı ile içerisi arasındaki gerilim ve geçişkenlikten beslenen yeni bir alan açıyor. Örneğin vitrin içlerinde görmeye alışık olduğumuz kadeh, şekerlik gibi objelerden yola çıkarak pencerelere uygulanan kesme cam motifleri, "iç"in "dış"a, mahremin kamusala doğru genişletilmesine hizmet ediyor. Sokaktan sergi mekânına taşıdığı dükkan kepengi ise, bu kez dıştan içe doğru bir istilanın simgesine dönüşüyor.
Deniz Gül, "5 Kişilik Bufet"in mobilyalarını buluşturmak, onlar için bir diyalog alanı açmak için mekâna sıradışı bir masa yerleştiriyor. Kamusal alandaki süs havuzlarından esinlenen bu büyük ve yuvarlak masa, ortasındaki haznede kaynatılan ve gün boyu koyulaşıp yoğunlaşan sütün kokusunu diğer tüm mobilyaların üzerine yayarak, mekânı kendi büyüsü altına alıyor...
"5 Kişilik Bufet"in mobilyaları insanı kendi derinliklerine doğru açarken, bireysel ve toplumsal belleğimizde saklı duranları dışarı salıveriyor. "5 Kişilik Bufet" mahrem, kendi içine kapalı küçük mekânların klostrofobisi ile dışarı çıkmanın, kendi içinden dışarı taşmanın agorafobisinin bir arada yaşandığı bir deneyim alanı yaratıyor. '
Gül'ün kamuya açık sergi bildirisinde bunlar yazıyor.
Sergi İstiklal Caddesi Arter Sanat Mekanı'nda
***
8 Temmuz Cuma ; 2011
Dev bir insan otamatına dönüşen kapitalizmin zihni şokluyan tedbirlerine rağmen düşüncede sıçrama yapabilme hakkımızı koruyabilseydik, tüketmenin şehvet dolu çığlıklarına direnebilseydik eğer, tarih başka şekilde de yazılabilirdi ; insanoğlu artık doğru bir seçim yapmak, doğanın verdiğiyle yetinmek zorundadır..
Doğayla hiyerarşi oluşturmadan yaşayabilmek önemli siyasi tasarımdır ki,
insan varlığına bugüne kadar böyle bir ideolojik teklif sunulmadı
Tarih çatlak oluşturdu, insan yarıldı, bilinç istilacı bir sel gibi önüne çıkanı içine alan metabolizmalar , kanserojen barbar ekonomiler, suçlar ve cezalar üretti . Hegel, 'suçluları bağışlama hakkı, kralın hükümranlığından doğan bir haktır' diyordu ; yedibin yıllık görünen zaman geçmişinde, eşitlik olmasa da adalet adına diktatörleri ve güc istencini meşrulaştırdık. Aydınlanmanın önderleri Jean Jacques Roussea, 'doğrudan demokrasi', Hegel ise 'Afrika'nın tarihi yoktur' diyordu. İzinden gidenler ,teoride özgürlük vaadiyle yola çıkanlar, 50 milyon zenciyi gemilerle yeni kıtaya taşıdılar ; Afrika'nın kara talihi yazıldı . Aydınlanmacı zihniyet Avrupa'da sömürgeler hukukunu, oryantalist maruzatlarını, misyonerlerini maskeledi ; ihraç edilen demokratik devrimlerin şövalyelerine ağıtlar , telef olanlara mersiyeler, tepeden inme kahramanlara lirik destanlar söylediler. 'Çay pasta komparsita ..' Kazablanca,viski sigara / Camus, Sartre, Bogart ; bunlar yapışkan bir kültürün ışıklı camekanıydı.. Entelijansiya Rusya'da Çin'de yeryüzünün en büyük halklar hapisanesini kurdu. En sevilen kelimelerle avlandık, en çok talep ettiklerimizle ile yem olduk. Derrida'nın dediği gibi, 'sözcükler kavramlara ulaşmak için sıçrama tahtası değil, tuzak oldu.'
İnsanlar arasında mülkiyet yasalarını ve savaşları oluşturan başlangıç noktası, ilk tohumun toprağa ekildiği andır. O andan sonra taraflar, sınıflar, yasalar ve rekabet oluştu. Yeryüzü coğrafyalara bölündü, ötekiler dirildi , savaşçılar, eşkiyalar bedenlendi, toplumu birarada tutmak/tutunmak için masallar uyduruldu. Herkes için refah sağlayan bir üretim, herkesin vandal olduğu bir üretimdi ; ahlakı ve mübadele ekonomisiyle uygarlık tarihi yazılmaya başlandı. Spinoza'nın dediği gibi, bütün hükümler, ilk peşin hükümden doğdu.'(1) Önce üretimin, sonra arkaik zanaatların, ardından modern sanayinin gelişmesiyle birlikte üretim araçlarının paylaşılması mücadelesi verildi. Halk adına bunlara sahiplenilme isteği, mutlu azınlık, mutsuz çoğunluk formatlarında ilerici/gerici tanımlamalarının varyasyonları, siyasi cümbüşler, mücadeleci kahramanlar ve her şart altında kaybedenlerin öyküleriyle birey-yalnız birey- boy gösterdi. Tarihte yanlış sorulara karşı verilen hatalı cevaplarla umulmadık bir çatlama oluştu . Üretim/tüketim birlikteliğindeki mutabakat, ihtiyaçlardaki bağımlılık, işbölüşümündeki sorumluluk kutsandı.. Üretim amaçlarının cenderesi toplu cinnetleri hazırladı. Üreten insan, eko dengeyle asimetrik bir egemen alan, tezatlarla yabancılaştığı değiştirilen organizmalar yarattı. Bilgiyle nesilleri donattıkça yeryüzüyle yabancılaştık ; yabancıllaştıkça yaban doğamızdan koparak, kendi ellerimizle ürettiğimiz günlük hayatın kullanışlı aparatlarına teslim olduk. Doğa üstü paradoksal toplumsal sorumluluklarımızla birlikte ,bağlılıklarımız da arttı. Aslında hiçbir şeyden sorumlu olmadan, mülk edinmeden, korkuların getirdiği paranoyalarla yanyana müesses bir nizam kurmadan da yaşamak mümkündü. Tarih çatlak oluşturdu, insan yarıldı, bilinç istilacı bir sel gibi önüne çıkanı içine alan metabolizmalar , kanserojen barbar ekonomiler, suçlar ve cezalar üretti . Hegel, 'suçluları bağışlama hakkı, kralın hükümranlığından doğan bir haktır' diyordu ; eşitlik olmasa da adalet adına diktatörleri ve güc istencini meşrulaştırdık. Merkezi otoriteler, askeri organizasyonlar, şehirsel planlamalar, tarımsal düzenlemeler, nevrotik disiplinler, şizofrenik kurumlaşmalar zuhur etti .. ehemle mühimi koruyan mubaşirler katmerlendi, sınıflarla, çıkıntıların zemini yaratıldı . Artık her değer meta, çarşı meydan her yer pazardı. Doğayla hiyerarşi oluşturmadan yaşayabilmek önemli siyasi tasarımdı ki, insan varlığına bugüne kadar böyle bir ideolojik teklif sunulmadı ; ilerlemeci refah toplumu olmak her öznenin yürekten dileği oldu.. Egolar tüm canlı türlerine ihanet eden insan adlı bir varlığın romanını yazmaya devam ediyor. Bazen mağdurun iş elbisesi, bazen mağrurun şık kostümüyle görünmüş, her renkteki politikası , ilerleme önerisi ve paranın artı değer üreten pratiğiyle bugüne kadar dünyada ondan başka bir ekonomik sistem oluşmamıştır.
Karar vermeliyiz ; ya yüzyıldır çeşitli kılıklara bürünerek bazen kurbanı bazen celladı oynayan kapitalizm yaşayacak ya da tabiat ana..
'Çay, pasta, komparsita' 1960'ların düğün salonlarında fiks menü
(1)Spinoza,Etika, Dost 2009 sayfa 68
***
7 Temmuz Perşembe ; 2011
Her yaş grubunun, yüzde on fireyle bir sonraki yaşa geçip yola devam etme ihtimali var ; birarada bulunduklarımızla sürekli eksilerek yaşıyoruz .
Kültürel birikinti sürekli katlanarak artıyor.. Yüzyılların verimiyle bugün ürettiklerimiz birleşiyor...

Dükkanı kapattığımızda geride defterler, kitaplar, arnavut kaldırımları, mayıs anıları, makara filmler, yağlı boya resimler , kediler, sokak köpekleri bu zamana çakılmış olarak kalacaklar..
Ressam Avni Arbaş, uzun yıllar yaşadığı Fransa'dan yeni dönmüştü.
Yirmili yaşlardayız . Masada genç yaşta kaybettiğimiz tiyatrocu Zafer Yılmaz da var. Döndü, 'sen hiç merak etme, iyi ressam kaybolmaz, ölümünden yüzyıl geçse de insanoğlu birgün bulur, önümüze eserlerini koyar' dedi.
Yıl 1970 başları.
'Umut kaybolursa, herşey yok olur' dedim ; Oğuz Atay birkaç bina ötede Beyoğlu Hayriye Caddesi'ndeki evinde Tutunamayanlar'ı yazıyordu..
Nazım'ın dediği gibi su başında durmuşuz. Önce kediler kayboluyor şehrin sokaklarından. Kayboluyor suda suretleri ; sonra her yere dağılmış sokak köpekleri, sonra da biz gideceğiz kaybolacak sudaki suretimiz ..
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine bakıyoruz : 34 yaşında 5.810.107 kişi var, 35 yaşa ulaşan 5.330.484 kişi ; yani 34 yaşından 35' geçemeyen 500 bin kişi yolda araçtan inmişler. 59'dan 60'a geçemeyen kişi sayısı 700 bin kişi. Diğerlerini siz düşünün..Her yaş grubunun, yaklaşık yüzde on fireyle bir sonraki yaşa geçip yola devam etme ihtimali var ; ilerleyen yaşlarda yüzde onlar, 15,20,50'lere çıkıyor.
Sonuç itibariyle devamlı eksilerek ,birarada bulunduklarımızı kaybederek yaşıyoruz .
Bundan sonraki 24 saatler, günlük hayatta bizlerle yüzleşmemişlere, önceki kuşakların ürettiklerine hiç ihtiyaç duymamışlara, bunlarla yaşamamışlara , yaşamı bilgisayar ekranından görenlere, dünyaya dokunmadan yaşayanlara, başka kulvarlarda hayata devam edeceklere miras..
Sanayi devrimine geçiş çağı gibi bir ara boşlukta tutunmaya çalışıyor bugünkü yaşlı ırk.
Kullanım değeri yok olacak, değişim değeriyse umurunda olmayan kuşaklara emanet..
Gerçekten maddenin varlığındaki yıpranma, devreden düşüncedeki kesinti, organizmadaki sürelilik, anılardaki devredilemezlik 'ontolojik' bir sorun..
Ne ki zaman, önüne çıkan her şeyi sürükleyen bir sel gibi ; olması gereken de bu. Evrim, tüm varlıklara yepyeni deneyler sunarak, renkler ve ışıklar içinde 'hep ileri' diyor.. Bizim itirazımız gitmekte/bitmekte olana değil, gittikçe hibritleşen, doğal ivmesini kaybederek doğmakta olan sentetik günün kara yazgısına.
Para etmeyen hiçbir şey, insanlık için depolanan hafızada yaşamayacak..
Avni Arbaş'ın umudu kimsede yok ; zaten eserler sergilendikten sonra sökülüp dağıtılıyor çoğunlukla. Oyun sürdüğü müddetçe, sanatın sözü, görünülürlüğü ürüyor.
Birgün bilinir/bulunur umuduyla bu kadar ev ödevi, kimin için hazırlanıyor?
***

Yaptığı başarılı işlerle Ceylan Öztürk, anlamlı bir düşünme süreci tetikliyor ve sanatçı olarak görevini eksiksiz yerine getiriyor..
Ceylan Öztürk , Tophane Daire Sanat'ta ilk sergisini açtı.
'Yazı dildeki anlamının dışında, taşıdığı imaj değeriyle de zihnimizde farklı algılama biçimleri yaratır.(..)imajın görme ile yarattığı duygular, dilin kendisine dönüşür. Artık zihinde yer eden, sözün kişide yarattığı anlam dizgeleri değil, kelimenin kendi imajıdır.' diyor basın bildirisinde Öztürk ve bizi düşünmeye zorluyor. Düşünürken Ceylan Öztürk'ün söylediklerini anlamakla birlikte gittikçe konudan uzaklaşıyor ve yolda o şüpheli mefhumun yaratıcısı şaibeli mahduma rastlıyoruz .
Onun yeni çıkan kitabını tanıtan bir yazar "“Gösterilen ile gösteren arasında bir ayrım yoktur.” Bu durum dilin yapısını yeniden düşünmemiz gerektiğini gösterir; çünkü “Batı metafiziği dilbilimsel bir biçimin tahakkümü olarak üretilir.” Öyleyse bu tahakkümü aşmak demek belirli bir düşünme biçimini de aşmak anlamına gelecektir. Bu nedenle gösteren/gösterilen ayrımının varolmadığını ileri sürüp ‘iz’ kavramını devreye sokacaktır." diyor(1)
Duymazdan gelip kendi elimizle yazıp, bildiğimizi okuyoruz..
5 Temmuz 2011 ; Salı
Hegel'i ayakları üzerine çeviren biri vardı ; bu post modernist soyluları! kim doğrultacak..
Adam büyük felsefeci, öldüğü bile şüpheli..
Google ve Nevizade Meyhaneleri başta olmak üzere sürekli arananlar listesinde. 1997'de İstanbul'dan mektup atarken ,bir müddet sonra da maktulün portresini yakasına iliştirmiş hâli ve bir suçlu bilinciyle kaza mahalinde keşif yaparken görmüşler..Yıl 1999.. İsyankar mahdumlardan Troçki'nin oğlu Leon'un babasıyla kaldığı Sovyet Konsolosluğu'ndan 16 Şubat 1929'da çıkıp yürüyerek geldiği meydandaki postaneden ülkesine bir mektup attığı, emniyet teşkilatı kayıtlarında mevcut. 70 sene sonra bu duruma özenen bir başka/bambaşka refikin bu mektup atma eyleminin benzerini tekrar etmesinin önemi, ünlü bir 'gösteren' olması. Kör gözüne gözüne derler ki, öyle bir gösteren/gönderen olarak evrak-ı mektubun, Avrupai hafızadaki akaşik kayıtlarını, kuyruk acılarını tazeleme talebi maksatlı ve manidardır ; ve nisyan ile malul olmayan o, bir mahdum ve doğmadığı ve hiç orada olmadığı yurdundan bir sürgündür..

Ne de olsa İstiklal Caddesi'nin başı Rus, sonu ise Fransız konsolosluğu.. ortada ise Galata Postahanesi vardır. Seyahatin tam kalbindaki harabe ilkesini gördüğü İstanbul'dan ' Burada her yerde modernleştirici K.A. dimdik yükseliyor' diye yazıp Fransa'ya dönmesinin ardından 2005'de ortalardan kaybolmuştur..
**
Büyükada'da kaldığı Arap Paşa Köşkü'nü herkes bilir ama konsolosluktan atılınca yerleştiği Bomonti/İzzet Paşa Sokağı'ndaki yerinde bugün Talat Paşa Ortaokulu'nun olduğu İzzet Paşa Konağı'nı kimse hatırlamaz. 1 Nisan 1929 tarihi Vakit Gazetesi maruzatı manşetten verir ; 'Troçki dün müslümanlığı kabul etti.'(2).. Ondan beklentimiz, bir halaskar olarak kucaklanan mahdumdan beklentimizle aynıdır .. Chomsky'e şikayetlerimiz örneği ,bu topraklara ayak basan her kutlu varlıktan beklentimiz gibi büyüktür. Zeynep Dirik Cogito'da şöyle yazar ; 'Fakat elbette, ilk ve belki de en önemli felsefi sorusu 'yazı' olan bir düşünürün, K.A. diye andığı hayaletle bir ilişki kurar kurmaz ilkin yazı devrimi, alfabe değişikliği ve bunun bizim tarihsel belleğimizin sürekliliğinde yarattığı travmayla ilgilenmesi şaşırtıcı olmayacaktır.'...
Lévi-Strauss , bügün ahir zamanlarını yaşadığımız, yazarak mülkiyetini edindiğimiz söz'ün ,biriktirmeden önceki evvelin zamanlarından bahsederek 'önce kelam vardı' deyişini haklı çıkartan tespitler yapar ; yazı icat edilmezden önceki konuşmanın bugün olmayan pazarlıksız bölüşmeci/komünal doğasına ilişkin görüşler ileri sürer.. 'Yazı, yaban düşünceyi sömürgeleştiren bir baskı aracıdır.' der.. Kültürün kuşatıcı etkilerini bilen, aydınlanmanın üç nokta ilerisini gören bir kişi olarak bu tespite, eğitimle verilen misyonun köleleştirici etkisini deşifre etme çabalarına katılırız.
Hayalet, eleştirdiklerini yazarak kitaplaştırdı ; 'İstanbul, Batı ile Doğu arasında kurulmuş altın bir köprüdür. Batı uygarlığı bu köprüden geçmeksizin dünyanın çevresini bir güneş gibi dolaşamaz. Sultan orada emaneten oturuyor.' diyen(3) halefinin bir selefi olduğunu ispatladı. İstanbul Mektubunu okuduğumuzda Avrupa sömürge kültürünün Türkiye'ye bakışı yanılsamalarla dolu birden çok oryantalist hortlağın üstüste bindirilmiş portresini görürüz.
Bizde yanardöner derlerse de uz(az)manları, 'Muğlak Felsefeci' olarak anarak , anlamına anlam katarlar. Atatürk büstünün önünde çektirdiği fotografla konuya Fransız bir Cezayir doğumlu.. 'Kusura Bakmayın Ama Hiçbir Zaman Tam Olarak Öyle Söylemedim' diyor ekliyor Metnin dışında hiçbir şey yoktur' ..
Dilin kemiği yok ; Marks'ın nankör mahdumu böyle diyor, yorgun evlatları alkışlıyor ; entellektüeller için kullandığı 'rahatsız bilinç' kavramı kendisini de kucaklayan manidar ve sarkastik, şiddeti buralara dalga dalga gelen kara bir ironidir ki, oryantalist mantığın tüm metinlerini önkabulsüz okuduğumuzda tehlike büyüktür..
9 Ekim 2004 Tarihli İngiliz The Times Gazetesi'nin manşeti 'Jacquues Derrida'nın Ölümünden Emin Olabilir miyiz?' ; gel de çık işin içinden!..
(1) Utku Özmakas, Radikal Kitap ,Metnin Dışında bir Şey Yoktur 4/3 2011
(2) Troçki İstanbul'da Ömer Sami Coşar, Kitaş Yayınları 1969
(3) K. Marks New York Daily Tribune 12 Ağs 1853 - Doğu Sorunu, Sol Yay. Sayfa 100
***

4 Temmuz Pazartesi ; 2011
Paris'te yaşayan ressam dostumuz Utku Varlık bir blog açtı, anılarını yazıyor. Okumanızı öneririm.
Türkiye resmî tarihinin değil ama kitapların dışında kalan resim tarihinin 70 yaşı deviren sıkı çınarlarındandır. Pandoranın kutusunun onda olduğu ve 230 Rue St. Charles 75015 PARIS/FRANCE adresinde sakladığı rivayet edilir. Kendisinden çok şey öğrenilecek muhalif dünyanın pazarlıksız düşünürlerinden, sanat hukukunun bilgelerdendir. Şöyle yazmış bu hafta blog yazısında 'Paris’deki yaşamımda tanıdığım bazı yaşlı ressamların ölümlerinden sonra bana geçen asırlık boya tüplerini büyük bir özenle saklıyorum ; bazen kapaklarını dikkatle açıp kokladığımda, bu beni 'virtuel' bir geziye çıkarıyor .. Aynı boya şu anda ,o günün ünlü bir sanatçısın fırçasından belki bir müzede kendini savunuyor zamana karşı diye düşünüyorum. 60 yıllarında Güzel Sanatlar Akademisine girdiğimde...' Utku Varlık'ın anıları ve yazının devamı için aşağıdaki bağlantıyı ziyaret etmenizi öneririm
http://utkuvarlik.wordpress.com/
***
3 Temmuz Pazar ; 2011
Patricia Piccinini'den özür dilemek gerekiyor ; ama nasıl?..
Vakit erkendi. Önce Garanti'nin Salt Galerisi'ne bakalım dedik. Üst katta sanatçı camdan küçük bir futbol sahası yapmış. Oyuncu cam objeler ve kaleler sabit . İki mini renkli top hareketli. Bir tabla üzerindeki oyun sahası iplerle tavana bağlanmış, kıpıdayınca toplar oynuyor. Bu tür işlerin ne dediğini anlamak için oyuna katılmak, biraz kurcalamak gerekir. Güvenlik görevlisi dokunmanın 'yasak' olduğunu ama nedenini bilmediğini söyledi. Çimlere basmak gibi yıllarca esiri olduğumuz bir efsane; öyle söylemişler ..
Radikal pathosun kaynağından fışkıran ütopyacı hayallerin kapitalist şölende yıkıntılar üzerinde yeniden düzenlenmesi, izleyicinin aktif katılım sürecindeki tavrına, gösterenin işaret ettiğini 'bir gören' olanın kabulüne, oyuna dahil olan müminin vizyonuna bağlıdır. Neyse konu bu değil ; aynı cadde üzerinde amacı gölgeli, buradakinin aksine istediği halde seyircisine ulaşamayan başka bir sanatsal eylem daha var..
Cumartesi Galata Cazz Şenliği vardı. Saat beşte oradaydık. Şenlik altıda başlıyor. İstiklal Caddesi kalabalık, Galatasaray Tünel arası duvar diplerini dolduran müzik gurupları ve kurulan caz şenliği platformu nedeniyle daha da kalabalık.. Arter Sanat'ın önünden geçerken gidişte/dönüşte Patricia Piccinini'yi gördük. Sergisinin girişinde kucağına kendi yarattığı o tuhaf mahlukatlardan birini almış tüylerini okşuyor, önünden geçenlere uzatıyor ve aynı davranışı beklerken gülümsüyor. O yaklaştıkça seyirci uzaklaşıyor. Ona sevimli gelen, izleyiciyi ürküttü desek , o da değil.. Sergi kalabalık, girenler çıkanlar turnike.. Son derece insani ve medeni bir durum. Sanatçı, izleyicisiyle buluşmaya çabalıyor. Yaptığı eylem bir performans tadında .. Hem gidişte hem dönüşte durumunu beş dakika kadar izledik. Kimse Piccinini'nin çağrısına karşılık verip oynamak istediği oyuna katılmadı . Bir kişi yanına gelsin, o gülümsemelere, davete yanıt verip sanatçıyı tebrik etsin..Diyalog kurmak için hoş birkaç kelime söylesin. O da olmadı.. Herkes, o gülümsedikçe yanından kızlı erkekli guruplar halinde büyük bir ciddiyetle, gözgöze gelmemeye çalışarak fısıldayarak ve umursamadan geçip gittiler .. O gün Piccinini'nin orada olacağını ve ne yapacağını , hangi davranışı sergileyeceğini Arter Sanat çalışanları mutlaka biliyor. Türk milletinin sergi salonları konusunda çekingenliği, çağdaş kültürle araya mesafe koyan aymazlığı ortada. Yanında durun be kardeşim ; ülkenin dilini, huyunu suyunu, kitlenin sosyoloji, pskikolojisini bilemeyen, gençlerin önünden geçişini değerlendiremeyen sanatçıyı izleyiciyle buluşturup kaynaştırın ; o da yok. Kasabaya gelen yabancı gibi tek başına ve elinde tuttuğu hayvanımsı yaratıkla ayrıktı . Binlerce kilometrelik uzaklık/kültür farkını iliklerine kadar hissetti herhalde . Kadıncağız sanki bir suç işlemiş, yarım akıllı meczup gibi orada saatlerce kendi tebessümüne boğularak kalakaldı..
Gelişme denilen illet, başkalıyla kurduğun ilişkilerden devşirerek öğrendiklerin , içselleştirdiğin davranış modelleriyle ürüyor. Öğrenim derste, eğitim mekanda şekilleniyor.. Yalnız bu Patricia Piccinini'nin başına gelmiyor. Tüm sanatçılara yapılan aldırmazlık ortada.. Bu ortamda kardelen filizleri gibi sert iklimde boy atan hangi sanatçıyı ne deyip, hangi hakla ne ile eleştireceksin.. İnsanların ve kurumun ilgisizliğinden gerçekten utandık ; kimi kime şikayet edeceksin!
Patricia Piccinini , garip yaratıklarıyla uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmış, Roma'nın ikiye böldüğü dünyada Doğunun baş, Batı'nın son kentine gelmişti ; ne buradakiler ona, ne de o, buradakilere bir anlam verebildi.. Konuşulanların şahidi olduk..
***

2 Temmuz Cumartesi ; 2011
'Bir sanatçı zevk için çalışan biri değildir. Bir yaratıcı, mutlaka ihtiyaç duyduğu şeyi yaratandır..' demiştir ama sürdürmemiştir. Başka sürdürmedikleri arasında hayvanlar hakkında konuşması gelir.
5 Kasım 1995'de hastalığı nedeniyle camdan atlayarak intihar eden çağdaş felsefenin fenomenlerindendir Gilles Deleuze ; bu defa 'Bir kedi bir köpekten iyi değildir' diyor . Keşke bu konulara ölmeden önce daha fazla kafa yorsaydı..
Hayvanlarla olan ilişkimiz insanlara bakışımızın gibi perdeli ve pareleldir.
Vicdanımız, iyilik ve kötülük tavrımızdaki ticari değer gibi.. ; değişimseltrak bir yan hep örtülü kalır.. Yardım duygumuzdaki belirleyici olan tehlike algımız ve ihtiyaçlarımızdır . Adı konmasa da geliştirilecek dostluk, yararsaldır . Toplumlar/kişiler, seçimlerle kurulan diyaloglara , uzun vadede bana ne yarar sağlar mantığıyla yaklaşılan kuşkucu ve yargıcı bir oportunizm eşlik eder . Ya esir alınır, ya beğenilir, irade teslim edilir . Aklın ve gücün çağrısına çoğu zaman ortak hafızanın önyargıları ve eğitimin mutlaklığı / inançların bereketi adına teslim olunur .. Bunları söylemese, zaman zaman tam aksi değerleri savunsa da farklı taraftan bakıp, zekice konuşurken yaratma dehasına sahip bu kişiliği her zaman keyifle izlemişizdir : şimdi de teknolojinin olanağıyla geçmişten bu zamana düşüyor ekranda.. İyisi/kötüsü, günahı sevabı kendini sevenlerin, takipçilerinin boynuna. Biz doğa için söylediklerine bakıyoruz.
Çağdaş felsefenin peygamberlerinden Gilles Deleuze , hayvanlar üzerine diyemesek de onlara tutunarak kafa yoruyor ve 'Bir köpek, bir kediden iyi değildir' diyene cevap veriyor.
http://www.youtube.com/watch?v=L_ZWwLKHQnU
***
1 Temmuz Cuma ; 2011
Allen Ginsberg'in , Amerika adlı şiiri şöyle başlar....
Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent.
Kendi kafam bile destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombanı (..)
Kafam bozuk, Amerika, bir de sen üstüme varma... '
Dünkü Cumhuriyet Gazetesi'nde arka sayfanın manşeti 'En Kirli Birincilik.'
30 Haziran tarihli web sayfasında ise gene o var. Haberde şöyle yazıyor. 'ABD, yeni terörle mücadele stratejisi çerçevesinde Irak ve Afganistan'daki gibi maliyeti yüksek kara savaşları yerine, insansız uçaklarla hedefi belli saldırılara ve özel operasyonlara ağırlık verecek.' ..
Çünkü bu savaşta 6051 Amerikan askeri, ahitini yerine getiremeyen 2300 ABD'li müteahhit ölmüş ; kara tabutlarla er kişi niyetine 8351 mevta mevcutlu dönüş yapmış.
Allen Ginsberg', devam ediyor ..'
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?
Ne zaman anandan doğduğun gibi temiz olacaksın
Ne zaman göreceksin kazdığın mezarları Amerika?
Ne zaman milyonlarca troçkistine yakışır olacaksın?
Amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu? '
Amerika, Pakistan'dan yalanlarını, Afganistan'dan tanklarını ne zaman çekeceksin
Kiraladığın askerlere, sana hak veren dostlarına nereye kadar güveneceksin
Ayağımıza basıp küfredeceksin, Missurinle limanları pisleyeceksin
Ne zamana kadar Binlerce Ladeni doğurup doğurup öldüreceksin?..
Associated Press ajansı, iki yıldır hazırlanmakta olan yeni doktrinin Bush yönetimi sırasında izlenen "teröre karşı küresel savaş" siyasetinden kasıtlı bir şekilde ayrılma anlamına' geliyormuş.. 'Bu ne anlama geliyor ; iyi şey mi?' diye sorabilirsiniz ; ümitlenmeyin. Saldırmanın yöntemlerini, kurbanı parçalamanın ileri takdiklerini demokratik çoğulculukla tartışıyorlar . Amerika adına 'iyi' diyebileceğimiz hiçbir şeye bu yakada kefil olmamak gerekir ; ona kefalet , bize sefalet olur. .. Yani Obama, Bush'a nazaran iyi değil ; böylelerinin ümidi başından itibaren zaten ıskarta.. Johns Hopkins Üniversitesi Uluslararası Araştırmalar bölümünde konuşan Brennan, "En iyi saldırı şeklimiz, her zaman, yurtdışında büyük ordular konuşlandırmak şeklinde olmayacak. Bizi tehdit eden gruplara karşı hedefi belirlenmiş, cerrahi girişimlerde bulunacağız." demiş... Cerrahi müdahale .. - Operatör Doktor Androit Hibritus Frankeştayn'ın medikal torakoskopik maceraları, görevimiz tehlike yeni bölüm 32 kısım tekmili birden- Eski bir CIA görevlisi olan Brennan, Pakistan'daki militanlara ve ender olarak da Yemen gibi ülkelerdeki gruplara yönelik, silahlı ve insansız uçaklarla düzenlenen gizli saldırılara özel olarak değinmemekle birlikte, bu alanda benzeri olmayan olanaklar sağlanması için çabaların artırıldığını söylemiş.. Kurbanın infazında el değmeden endoskopik laparoskopik cerrahi kesim yöntemleri uygulanacak yani.. Obamanın siyaseti eski başkanla aynı ; Amerika Bush'luğa devam ediyor hâlâ .. Allen Ginsberg gözlerine inanamıyor ; o da devam ediyor..
Amerika, her şeyin bir yana, eksiksiz olan bir sen varsın
bir de ben, öbür dünya değil.
Şu makinalarına da dayanasım kalmadı Amerika, bil.
Bende bir ermiş olma isteği uyandırdın.
Bu tartışmayı çözmek için bir başka yol olmalı. America Sacco ve Vanzetti ölmemeli..
Niye devamlı halkın önünde günah çıkartıp, gizli gizli ellerini yıkıyorsun?
Irakda, Afganistanda öldürdüğün kolsuz,dilsiz çocuklar rüyalarına girmiyor mu ;
sen misin en büyük kabus Amerika?..
Brennan'ın, sözleriyle Basra Körfezi bölgesinde, CIA'e bağlı, insansız uçak üssü inşasının hızlandırılması gibi, gizli tutulan programları ima ettiği düşünülüyor. Böylesi bir üsten Yemen'deki militanlara yönelik operasyonlara girişilebileceği belirtiliyor.. Çünkü Afganistan ve Irak savaşlarındaki bugüne kadarki toplam insan zaiyatı 224.475 kişi..
Zaman zaman Amerika ben değil miyim diye düşündüğüm oluyor.
Yeniden kendi kendimle konuşmaya başladım işte.
Asya bana karşı ayaklanıyor Amerika.
Bir metelik talihim yok.
En iyisi ulusal kaynakları inceleyip, onlara dönmek.
Ulusal kaynaklarım, biliyorum iki parça esrar,
binlerce cinsiyet organı, saatte 1400 mil hızla giden
bir özel lisanımız var ; argo ve yirmibeşbin tımarhane.
Cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında saksılarda
Yaşayan fakir fukaradan sözetmiyorum.
(..)Amerika bu iş ciddi.
Amerika ben bunları televizyona bakarak çıkarıyorum.
Amerika doğru mu bunlar ?
Hemen çalışmaya başlasam iyi olacak, öyle görülüyor.
Ama orduya yazılmak istemiyorum..
Cenneten kovuluşun nedenini takip eden ikinci elma vakası .. bütün suçu Newton'un başına düşen meyvada mı aramak lazım?.. Aklını kullanmayanlara , yaşadıklarından ders almayanlara Bush, Obama cevvallik edip özgürlük götürüyor .. Şart mıdır?
Allen Ginsberglerin şiiri, mazlumların öfkesi, ona bel bağlamış ikiyüzlü aydınların hıçkırığı, ilahların laneti , efendilerle kölelerin çığlıklarıyla birlikte atmosferdeki yerini aldı ; savaşın ve pazarın, otoban ve okulların, öğrenciler , kayıp yakınları, işkence mağdurları, ağlayan analar parlementolar, panzerler ve protestocuların tüm sesleri gökyüzünde birlikte yankılanacak.. tüm aydınlar Libya, Suriye, Tahrir Meydanı, Ortadoğuda bombalar, cemselerle itelenen diktatörleri sevinçle izliyor. Dünya medya ordusu, iyiliksever yardım kuruluşları , güzeller güzeli Angelika Jolilerle birlikte giden kambur demokrasiyi alkışlıyor.. Aydınlanan çağda ilerlemenin bir nesnesi, dostun bir düşmanı hep olacak ; savaşların anlamını yaratanlar hep yaşayacak, Saddamın idamı, Usame Bin Leden'in öldürülmesiyse unutulacak.. Kaddafinin kıstırılması, Esatın köşeye sıkıştırılması, Ahmedinecatın direnişi 'yok' hükmünde.. Çağdaş dünyanın muktesabatı, mutabıkatı, uygarlığın formatı belli.. Tarih, zafer kazanın ağızından yazılmaya devam edecek.. Vizyona giren filmler, figür ve kahramanlar tabula rasada/ akaşik kayıtlarda, levhi mahfuzda, ezilenin kör talihi, binlerce yılın değişmez kaderi, mazlumların tarihi, kaybedenlerin, tutunamayanların kara kaplı kitabında zaten yazılı. Amerikadan kiraladığımız akıl yeter.. Illuminati, gariplere cellatlarıyla buluşma olanağını sağladı.. Dünyanın üzerindeki lanet , Amerika kendi pisliğinde boğuluncaya kadar sürecek..
Kant, bütün suç sende; aklını kullanmaya cesareti olanlarla bol bol övünebilirsin!..
***
'Doğadan, bitkilerden, tarımdan söz edeceğiz' diyor Berceste...
Permablitz ne demek, önce ondan başlayalım. Bu yazı İngilizce olarak çok güzel açıklamış. Onun izinden giderek tanımlamaya çalışayım. Blitz, Almanca'da şimşek demekmiş. Permablitz, sizin pozitif ve yapıcı enerjinizi o işe vermeniz olarak tanımlanıyor. Bir başka tanım da, daha önceden belirlenip, hazırlanan bir projeyi gönüllülerin şimşek hızı ile gerçeğe dönüştürdüğü yönünde. Proje Permakültüre dair..
O yüzden de adı ''Perma-blitz'' zaten.
Yazının devamı için ziyaret edin..
http://berceste.blogspot.com/ Doğaseverseniz bir göz atın. Fotograflar da çok iyi..
Makina mı, çeken mi başarılı? Teknik insanı perdeliyor, söz bizi aşıyor..
***
