28 Mayıs 2011 Cumartesi

Patricia Piccinini







Orman kanunu diye küçümsediğimiz doğal seleksiyonda en zayıf hayvanlar yem olur ; tür sağlıklılar üzerinden sürer. Ademoğlu ise avını en güçlü/güzeli , en iriyi öldürerek gerçekleştirir. Hukukumuzun ve mantığımızın kanunlarını kendi hastalıklı kurallarımızla , yeryüzünde hiçbir canlı türünde olmayan , sürekli rezervler oluşturmaya yönelik mülkiyet anlayışımız , kölelik ilişkilerimiz , hiyerarşik iş bölüşümümüzle oluşturuyoruz . İnsanoğlu, bilimsel ilerlemesiyle yalnız kendi evrimini değil, tüm yeryüzü canlılarının biyolojik gelişimini sekteye uğrattı. Filler yüz yıl önceye göre daha kısa dişli doğuyor, balıkların 20 yıllık yaşam süreleri 7 yıla indi, haşere ilaçları böcek türlerini bozdu, tavukların olması gereken normal zekaları dumura uğradı, kanat çırpamayan ırklar türedi. Arılar yok oluyor, kuşlar yanlış iklimlere göç ediyorlar, balıklar olmayan denizlerde intihar.. gübreleme yöntemleri toprağın tüm ürünlerinde mutasyon oluşturdu. Yeryüzündeki tüm canlı türlerinin genetiği bozuldu ; evrim sekteye uğradı .
Peki bu savunulacak iyi bir şey mi? Bu konuda yanlışları eleyip, doğanın aklını karıştırmadan doğrulardan bir zincir yapmak mümkün mü? Hatta doğanın aklını kullanmadan üremek gibi mesela.. İnsanoğlu da teorisyeni/pratisyeniyle bunun peşinde.
Arter'de sergi açan Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini , 'Suni bir devrim mi kapıda? (..) Hep daha iyi bir yaşam için teknolojiye başvurmak. Peki ama sadece güzellik için ve güzellik adına ona başvursak? O yüzden koyunları klonlasak ya da makineler icat etsek? Sadece güzellik için? Doğaya sadece güzellik adına müdahale etsek? Belki de çözüm buradadır. Evet, radikal geliyor kulağa ama ben tam da bunu anlatıyorum...' diyor..
O anlatıyor da , bizim bu önerileri kabul etme zorunluluğumuz var mı?..



Arter'de açılan sergi, Patricia Piccinini'nin çağa ilişkin radikal görüşlerini ve hissiyatını özetliyormuş ; sanatçının jenerik yazısında tevekkül yerine bile bile tefekkür diyor . Piccinini'nin davetini kabul edip, birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte düşüneceğiz..


'"Beni Bağrına Bas" sergisi izleyiciyi, hem tanıdık hem de yabancı bir dünyaya yolculuğa davet ediyor. Bu deneyim izleyiciyi şimdi ve burada olmaya, teknoloji, medya kültürü, tüketimcilik ve bilimle ilgili güncel tartışmalara odaklanmaya çağırıyor. Piccinini, ARTER'in bağımsız katlardan oluşan yapısına, mekânı üç duraktan oluşan bir yerleştirmeye dönüştürerek karşılık veriyor: İyice ışıklandırılmış olan giriş katı, metaların parlak dünyası ve sanayi sonrası kentte gündelik hayatın doğası üzerine bir yorum sunuyor; hayali melez yaratıkların ve soyu tükenmekte olan türler için taşıyıcı annelerin yaşadığı birinci kat, çağdaş "doğa" kurgusu, doğadaki yerimiz ve onu kontrol etme çabamız üzerine düşünmeyi öneriyor. Son olarak, yolculuğun en mahrem bölümü olan ikinci katta izleyici, herkesin uyuduğu bir evin içine; insan olmak, insanın yaratıları ve onlara karşı sorumlulukları üzerine tefekküre davet ediliyor.'
Böyle yazıyor Arter 'in açılış yazısında..

Biz de Piccinini'nin davetini kabul edip, notlar alıp tefekkür edeceğiz ; birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte derinleşeceğiz..

***



İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor . Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına sanatla verilen bu desteğin kaynağını iyi görmek, sentetik yargıyı doğru okuyabilmek elzem. Çünkü sanatçı , insani bilinci normal gözün değer algısının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir hükmü paylaşarak biçimlendirmek istiyor .

Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, kozmos içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya ihale ederek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , doğal evrimine başkaldırma eylemi , kaderinden ayrılma çabasındaki insanoğlunun bugünkü tarihinde , nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle bir yol ayrımında zuhur ediyor . Buraya kadar gelinen yolun başlangıç noktası Kant'ın 'aklını kullanmaya cesaretin olsun' cümlesiyle başlayan 250 yıl önceki tarihsel Prusya coğrafyası . Patricia Piccinini , aklını kullanarak doğasına isyan eden , doğal evrimini bilgiyle kundaklayıp teknolojik şehvetiyle baskılamaya çalışan uygar insanın , cevabını hiçbir zaman bilmediği , hesabını veremediği soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..





yazar soruyor ; Patricia Piccinini cevap veriyor (1)
Vespa’ları böylesine dönüştürmek onların hayvanları andırmasını tasarlamakla aslında makineleri evcil mi ilan etmiş oldunuz?


"Tam değil... Bu Vespa’ların bulunduğu serginin giriş katı kentsel çevre katı. Bu katın sokakla bağlantısı da bu anlamda düşünüldü. Teknolojiyi ben bu katta hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? Bu serginin iki ekseni var. Bu bölümdeki işler, teknolojinin nasıl doğaya dönüştüğünü gösteriyor."


İnsan, Hegel'de puslu bir atlas olan , Feuerbahcht'ta sislerinden arınan , Marks'la başat duruma gelen kurgusal doğasının coğrafyasını istila ederek, tekno-dinamik tarihini yaratarak, Negrilerde yeniden ifadesini bulan bio-iktidarını kurarak, varlığını yararak, etki alanlarını sömürgeleştirerek, tüm doğayı köleleştirerek hibritleşiyor . Spinoza'ya dönüyoruz, 'ne dersin usta' diye soruyoruz? Konuşmaya başlıyor : ' Ben bunun zorunlu olarak varlığını kurmaksızın koyamayacağınız ve bu varlığı yıkmaksızın kaldıramayacağınız bir şeyin özüne ait olduğunu söylüyorum. Ya da öyle bir nesnedir ki, kendisi olmaksızın şey var olamayacağı ve tasarlanamayacağı gibi, buna karşılık şeysiz de kendisi var olamaz ve tasarlanamaz.' (2)
Spinoza ne dediğimizi anlıyor ; neyi sorarsak dolaylamadan ona cevap veriyor..



**


'Bu genetiği değiştirilmiş, laboratuvar ürünü mutant görüntüsüne ise, dost canlısı bakışlar, tatlı gülümsemeler ve şirin duruşlar eşlik ediyor. Piccinini'nin işleri gücünü, bu yaratıklarla doğrudan fiziksel karşılaşmanın yarattığı gerilimden alıyor. Bu çirkin ama dost canlısı yaratıklarla karşılaşmanın doğurduğu çelişkili hisler aracılığıyla bizi, doğa/kültür, güzellik/çirkinlik-tiksinti ve ihtiyaç/lüks gibi sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz ikilikleri yeniden gözden geçirmeye çağırıyor. Tuhaflıklarına rağmen bu yaratıklar, çocuksu nitelikleriyle kaçınılmaz bir sempati, ilgi, şefkat, sevgi ve hatta onları kucaklayıp koruma isteği uyandırıyor' diye yazıyor Arter Sanat'ın sayfasında..


Biz bu sempatiyi duyamadığımız gibi, dünyamızı değiştiren tüm teknoloji ürünü sevinçlerden de dehşete kapılıyoruz. Bu metin yazısında üç kelime , karşılaşma/sevinç/tiksinti 'den bahsetmesi, Avustralyalı sanatçı Piccinini'nin anlatımının bu kelimelerin ikili karakteri /tezatlarıyla birleşmesi konuyu Baruh Spinoza felsefesine taşımayı gerekli kılıyor . Tanrıbilimsel Siyasi Çalışma'sında Spinoza, despot ile rahip arasında kuvvetli ve tutarlı bir ilişkiden bahsediyor ve onların, halklarının üzüntüsü ve suçluluğuna ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Spinoza'yı okurken herkes iyi bir mümin ise kilisenin papazı işsiz, günah çıkartma odaları müşterisiz kaldı demektir diye düşünüyoruz. Ona göre duygularımız, sahip olduğumuz idealar/idealler tarafından belirleniyor ve karşılaşmalar/Occersus ile şekilleniyor . Yani 'karşılaşma' olmazsa iyilik/kötülük, üzüntü/sevinç de yaratılamıyor . Spinoza gibi Piccinini'nin de düşünce ve tasarımı bize bir görev yüklüyor, zorlu bir işe koşuyor. Esasında organize bir örgütün , taammüden/tasarlayarak suçu işleyen medeniyetin sorgulanamaz amaçlarına girmek için acı çeken , günahı içinde debelenen uygar kimliklerin itirafları , sivil toplum örgütleri yetmiyor.. Sanatçılar,aydınlar, küçük ev aletlerinin bilinçli müşteri portföyü , çevreci sosyologlar, nükleer karşıtı müteferrik mütefekkirleri de devrede..


Müteferrik , ayrılmış dağılmış, parçalanmış ,
Mütefekkir 'Düşünür' demek.. Arapça/Farsçaları bırakın Ekşi-İnci-Korsan-İtü gibi güncel sözlüklere bakın.. Esası aşar , daha gerçeği, hiperrealist hakikati, yaratıcı düşünceyi, gençlerin sınır tanımayan lisanının güzelliğini genellikle oralarda görürsünüz.. Tabii seviyesiz fireleri dışarıda tutmak, defolu argoları elemek kaydıyla bunu söylüyoruz..Okura, iyi kötüden ayırabilmek için çok iş düşüyor..


Gençler soruyor ; hocam tevekkül ne, tefekkür ne?
Bunların en güzel karşılığı Abdülbaki Gölpınarlı'nın 'Tasavvuf' kitabında bulunur. İşini iyi yapan adamlardan biri olan edebiyat eleştirmeni Fethi Naci'nin Gerçek Yayınevi'nden çıkan 100 Soruda dizisi yerine, günün muaşeretine uygun 'ekşi sözlük'e başvurun . Oradaki günlük hayatın algılarına , genç zihinlerin demirden leblebiye benzeyen cümlelerine göz atın derim . Orada halkın bilgesi ekşi yazarı 'Obliva' adlı kullanıcının tefekkür için 'insanın içine filozof kaçmasıdır.' deyişine rastlayacaksınız ; doğrudur. (oblivia, 15.09.2009 17:06 ~ 27.09.2009 22:11)
Arapça sözcüklerin yerine Ekşi Sözlük Platformu, geçerli anlamları güncellemede eşsiz..
Ne var ki, sanatçı Patricia Piccinini'nin 'Beni Bağrına Bas' haykırışlarına kulakları tıkıyarak , içerideki filozofun sesini eksiksiz duymaya çalışmaksa ayrı maharet ister..

***

'Doğa her geçen gün daha teknolojileşiyor. Yerleştirmem de bunu anlatıyor. Bir yaratık bir çocuk ve tavuskuşları... Doğa güzeli seçiyor.' diyor kendisiyle yapılan mülakatta Patricia Piccinini adlı sanatçı.. Aydınlanma düşüncesiyle başlayıp ilerleyen süreç, doğanın insan aklıyla yeniden dizayn edilmesi istemli bir tasarımdır. Kant'la başlayan modelde tüm düşünürler - Almanya'nın şanşı/kanlı 18 ve 19. Yüzyıl tarihine baktığımızda- bunu bilerek, büyük bir mücadele sonucu yarattıklarını görürüz..

Batı uygarlığının tüm ideolojilerini yaratan tüm düşünürlerin ortak paydasıdır Aydınlanma düşüncesi . Hem insan erk'inin varoluş mücadelesini yıprananın yerine konulan, ifşa edilip ıskartaya ayrılanın tazesiyle takas edildiği çeşitli alternatif yapılanmalarla sürdürmek hem de kahrolsun kapitalizm, tek yol şudur demek büyük bir yalandır . Dünyada tüm olmuş/olacak, önerilmiş/önerilecek tüm ideolojik yapılanmalar kapitalizmin türevleridir. Çünkü insanoğlu'nun elinde parayı aşan bir mübadele sistemi bulunmamaktadır. Para, nesneler dünyasının tek hakimi, soyut felsefenin pratikteki tamamlayacı tek argumanı/kanıtıdır. Amaç, nesneler dünyası üzerinden insanı yeniden tasarlamak, tanımlamaktır . Patricia Piccinini de, kendi aydınlanma kültüründen aldığı yükü İstanbul'da boşaltırken zaten bunu , yapması gerekeni yapıyor . Yeryüzündeki çekilen acıları en iyi anlayan filozoflardan biri kabul edilen Nietzsche'de aynı şeyi söylüyordu : 'İnsan tüm nesneleri bildiği zaman, kendini de bilecektir . Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü . (..) İnsan, aşılması gereken bir şeydir .'

Ne Patricia Piccinini, ne Friedrich Nietzsche yalnız değildir ; Marks'tan Chomsky'e kadar düşün adamlarının hepsi, yeryüzünün aklına karşı insanoğlunun ortak aklının doğa üzerindeki egemenliğinden , insan uygarlığının zaferinden bahsederler.. Marks 1844 Elyazmaları'nda 'Gerçek alan, Tin/-ruhun- gerçek belirişi , insansal tarihtir . Doğa'nın aşılması ve Tin'den kendinin bilincine erişilmesi ile birlikte Tarih'in oluşması aracıyla mutlak bilginin egemenliği , arı düşüncenin diyalektiğiyle başlar.' der..3)


Doğanın baskılanması aracılığıyla insanı kendini yeniden tasarlama gücüne indirgeyen Hegel, doğanın gitgide insan yapıtına dönüşerek, onun için dışsal ve yabancı birşey olmaktan çıktığını ve böylece tüm kapitalist tarih boyunca derin bir insan/doğa ve nesne/özne birliğinin oluşumunun gerçekleştiğini çeşitli vesilelerle bezeyerek söyler. İnsanın kendi yapıtı olduğu savına tüm Aydınlanmacı düşüncenin itirazı yoktur. Zaten bugün süregelen 'bilim'in başat amacı ,kendi eseri olan bir dünya yaratma görevini en baştan arzulamış olmasıdır. Dini terkeden insan , oluşan boşluğu bilgi ile kapatmış, bilimden bir din yaratmıştır. Günümüzde bilim bir dinsel inanç kategorisi hükmündedir . Bu vasatın eylemi, pratikte sokakları adımlayan normal'in düşüncesi, sokaktaki uygar varlığın tepesi üstüne yerleştirilmiş standart sürümün yazılım programıdır. Geleneksel emperyalist koloniyalizmin ve günümüz kapitalizm kaynakli globalleşme olgusunun temelinde hic değişmedigini biliyoruz.

Patricia Piccinini, bizi hiç duymamışcasına devam ediyor : ' Teknolojiyi ben (..) hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? '

İnsan bu diyalogları okuduğunda dehşete kapılıyor . Serginin biçimsel fantazisi, görünen yüzün plastik cazibesi, lunaparktan fışkıran oyunun sergi salonuna akan imgelerini bakan insanın zihni melekelerini baskılayarak, izleyicide aydınlanmanın diğer cümleleriyle ortak mana oluşturan , bir canlı türü olarak insanın yaşama maksadını aşarak genişleyen yarısı ortada/yarısı gömülü bir hikayeye dönüştürüyor .

***

İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor dedik, devam edelim : Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına , sanatla verilen bu desteği normal gözün algılarının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir yargıyı biçimlendirmek istiyor .

Kendi içinde çocukluktan gelen korkuların karabasanları da buna yardım ediyor. Dehşedengiz bir dünya miras aldığını düşünüyor ; kabusları, yeni kasvet hikayeleriyle tohumlandırıyor. Ehil nesle bildiklerini anlatıyor ; alıcısı çıkarsa korkularını satacak ya da iyi saatte olsunlardan öğrendiklerini öğreterek kötü rüyalar defterini toplu hafızanın karanlıklarına dökerek şehrine geri dönecek ; belki de taşımaktan yorulup birazını İstanbul'a gömecek.. Bunlar sanatçı girdapları..

Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya vererek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , evrimi yok sayarak , doğal evrimden insanoğlunun nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..


(1) A.Sönmez ,İnsanlığı Empati Kurtarcak, başlıklı Patricia Piccinini röportajı Radikal 23 Haz.2011
(2) Spinoza, Etika, Ruhun Tabiatı ve Kökü Üzerine, Sayfa 77
(3) 1844 Elyazmaları/İbid. Sayfa 311






***

19 Mayıs 2011 Perşembe

Not Defteri / 15-30 Mayıs 2011


54. Venedik Bienali başlıyor, sırada 12. İstanbul Bienali var . Var da, ağızlarıyla kuş tutsalar değiştiremeyecekleri gerçekler de var; eleştirirken biz de oradan yürüyoruz.. Konu 'ne kadar güzel olmuş' denilecek kadar basit değil. Onu zaten Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri'nde muhterem zevat, şapka çıkarıp gerdan kırarak günlerce yapacak..



30 Mayıs Pazartesi; 2011
Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil ediyor. İçinde bulunduğu sosyal ve fiziksel çevreden hareketle mekâna ve duruma karşılık veren işleriyle tanınan Türk sanatçının "Plan B" başlıklı heykel yerleştirmesi, Venedik'in suyla olan kaçınılmaz ve karmaşık ilişkisinden yola çıkıyor. Bu projeyle Bienal'in bir odası , kompleks bir su arıtma birimine dönüştürülecek. Heykel gibi işleyen makineler, izleyiciyi kanala temiz, içilebilir suyu geri veren arıtma sürecinin içine alacak... Böyle yazıyor İKSV'nin resmi tanıtım bildirisinde.. Arıtılmış su imgesi, iktidarın kuytu köşelerine nüfuz edip ona yeniden hayat veren ruhu, global sponsorlardan sanata dönüşen , şeytanın bir avukatına sorarsak zaman zaman da kirli paradan yatırıma yönelen sermayeyi -hiç yeri değilken- çağrıştırabilir.. Arıtma talebinin kapsamı geniş..


Türk Pavyonu'ndaki işi görsek belki varsayım tarafından üretilen 'temizleme' eylemi için , 'paranoyak bir makina, histeri nöbetiyle amaçsızsa sürekli aynı cümleyi tekrar ediyor ; imkansızlık üstünden teslimiyete vurgu yapıyor' diyecektik. Ya da 'bütün olarak görüp kavrayamadığı sistemde mikro eleştiri yapanların finans kapitalin dışkısının izini sürerek salgının ekonomisine hayranlık duyduğunu söyleyecektik.. Dilin kemiği yok ; görsek, yazarken düşünecek , yazdıktan sonra biz de inanmayacak belki de silecektik.. Stockhom sendromcularının gücü onaylama, düşmanı sevme, cana kastedeni yüceltme semptomu da akla gelebilir.. Veya 'Bu kısır döngü ölümden yaşamı, yaşamdan ölümü, sömürüden hayatı yeniden çıkartarak bir 'ekonomikus' olarak addedilen neslin türemesi, evrimin sürdürülmesi, tabiatın kendini sürekli temizleyip yeniden üretmesini hatırlatıyor' demek de mümkün..


Bu tür yazıları olmasa da , kuyudan taşı çıkartmaya çalışan Holivud senaristlerinin benzerlerini uçaklarla taşınan barış güvercinleri haftaya yazmaya başlayacaklar. Söylediğimiz gibi, normal eleştirmenler hep hikaye anlatır, sıradan izleyici de uykuya dalan çocuk gibi bu masalı dinleyerek aydın sorumluluğuna edilgen olarak katılır. Ne ki etkinliğin web sayfasından okuduklarımızdan , henüz göremediklerimizden çıkacak hikaye önemli değil. Bizi ilgilendiren bu drajeleşmiş öykünün üreticisi , kirli politikaların sorumlusu imalat sanayinin kurucusu öznesinin bu anlatıda gerçekten nereye saklandığı..Dışımızda değil, yüreğimizde, beynimizde saklandığı yer neresi? Şehirleri kirleten sermayeden önce şehirleri kuran, işbölümünü yaratan, köle/efendi diyalogunu başlatan özneyi arıyoruz. IKSV sayfasında yazılanlardan , kendi aralarında bakışmalarından , konuştukları lisandan, fısıltı ve göstergelerinden anladığımız sınırlı.. Onların da bizim dert edindiklerimizi anlamaları , söylediklerimizi kavrayabilmeleri zor..
54. Venedik Bienali bu hafta sonu açılıyor..


///

4 Haziran-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil ediyor . Bienal ideolojisinde katılımcılar ticari sistem içinde kalıp, sonuçlarını deşarj etseler de, eylemi Aydınlanma'nın ilk/son neden diyalektiğinden, çelişkinin sürece özgü nomos/yasa'nın varlığından kopartarak gösteriyorlar.. Lapsus Calami/Kalem sürçmesi değildir bu; fiili aurasından , sözü argosundan ayrı değerlendirme iki yüzlülüğü, pratikte oyunun tüm tarafların uygarlık tasviri, üretim tahayülünün ortak çıkarlarıyla kaşelenmektedir. Yeryüzünü Venedik'tekine benzemeyen senkronize hareketlerle birbirine bağlayan doğal döngüler zinciri var.. Konu uzun ; gene de son sözü söylemeden önce Plan B'nin ritüele soktuğu nevrotik gösterinin bütününü görmek lazım diyoruz . Söyleyeceklerimiz bu minval üzere çoğalacak, eleştiri dozu artacak, memnuniyetsizlik kapı çarpacak gibi görünüyor ; sonucun değişmesi zor . Önyargı, varsayım değil; biz biliriz ki vicdan azabı içinde kıvranmaktan çok, timsahın gözyaşları diyebileceğimiz tüm oyunlaştırdığı eylemleriyle B Planı olmayan 'uygar İnsan', kapitalist ekonominin salgısını ayrı kütlesini ayrı tüketir ve onaylar..
Dışkının ekonomisi ayrı, vicdanın ekonomisi ayrı kâr getirir. Doğanın gerçek rehabilitasyonu ise ekonomi oluşturmayan dürüst, iç tutarlılığı olup insani duyarlılıklara ihtiyacı olmayan bir alanda gerçekleşecektir. Yerüzünün sahibi, tanrının halifesinin suç hanesi kabarık, tasarım değeriyle olmasa da kullanım bedeliyle işletme, yıpranma/amortisman nedeniyle mühendislik, insani ederiyle etik sorunları olduğu bir gerçektir. Günümüzde Bienaller, arınma mekanları olarak kilisenin işlevini sırtlanmışlardır. Aydınlanma Felsefesi'nin yarattığı bilerek yok olan özne, Kant/Hegel'den devralınan mirasla, ele geçirmenin ideolojisini köle/efendi diyalektiğinde içselleştirerek, politikalar üstü dışkın/aşkın kültürüyle, istilaları kutsayan kendi ahlakını insan ontolojisine şırınga edebilmiştir. Aydınlanan beyinlerin kararttığı yürekler, dünyayı sömürülebilecek bir kaynak, bilgiyle istila edilecek bir mekan olarak algılamış, emperyalizme yol açan tüm üretim süreçlerini önce zanaat, sonra teknolojiyle örterek kuşatmıştır. Tanrılardan ateşi çalan Prometeus vesile olmuştur ; çelik kasalarda bir 'neden' olan elmalar saklanmakta, çağdaş sanat temrinleriyle günah odalarından devşirilmiş mekanlarda sahte cennetler yaratılmaktadır. İKSV, yerli küratör,Türk sanatçı, italyan izleyici, global seyirci kim ne derse desin bizim bildiğimiz mutad budur.
Mazbatanın musahibi , üretim amaçlarının da bir sahibidir.

***



27 Mayıs Cuma; 2011
54.Venedik Bienali daha açılmadı ama eylemin ekonomisine olduğu kadar eserlerin mantığına da itirazımız var. Ütopyanın şimdi'ye musallat olmuş talepler, finansal teoriler yaratması, gerçekleşmesi olanaksız hayallerin , ayağı yere basmaz hayaletlerin aramızda amaçsızca dolaşabilmesine mazeret oluşturuyor. Ne ki bu da Disneyland benzeri bir ekonomi , paranoyaları içselleştiren farklı inançların bir arada senkronize çalıştığı bir sektör, uyumlu ilişkiler demek.. Konumuz Türkiye değil; yalnızca örnek buradan..

İnsanlar yanık tedavisinde binlerce yıl yumurta akını kullanmışlar..
Yumurta akında mevcut olanın doğal bir kollajen (bir tür albüminoid), vitamin dolu bir plasenta (etene) olduğunu ve eski çağlarda yanık bölgeye sürülen yumurta akının başka bir eyleme gerek kalmadan deriyi bir gün içinde tamamen onardığını, sorunu tedavi ettiğini kitaplar yazıyor. Burada doğal tedavi yöntemlerini, tarih bilgisi derslerini ya da Stuka tipi savaş uçağıyla 1944 Mart'ında Kırım'a düşen özneyi anlatmayacağız. Yanan vucudu , yolladığı bombaların hedefindeki Tatarlar tarafından tereyağlı keçeye sarılarak tedavi edilen çağdaş sanatın miti akla gelebilir. 'Yanık' ve 'keçe'nin sanatında baş köşede durduğunu bildiğimiz Alman savaş pilotu Joseph Beuys de değil asıl konumuz.
'Yanık' üzerinden bir gösterge oluşturarak doğanın hasarları onarmaktaki tamamlayıcı mekanizmasından çok , Marks'dan alıntı yaparak 'Bilmiyorlar ama yapıyorlar' cümlesini ve devamını kuran Slavoj Zizek'le başlayacak itirazlarımız..

Bu haftaki konu, 54. Venedik Bienali'nin Türk Pavyonu bazında 'gösterge'ler üzerinden çağdaş sanat eleştirisi..

4 Haziran-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil edecek. Türkiye Pavyonu, bu yıl, Venedik Bienali'nin ana mekânı olan Arsenale'nin Artigliere binasında yer alacak.

İçinde bulunduğu sosyal ve fiziksel çevreden yola çıkarak mekâna ve duruma karşılık veren işleriyle tanınan Türk sanatçının "Plan B" başlıklı heykel yerleştirmesi, Venedik'in suyla olan kaçınılmaz ve karmaşık ilişkisinden yola çıkıyor. Bu projeyle Arsenale'nin bir odasını kompleks bir su arıtma birimine dönüştürülecek. Heykel gibi işleyen makineler, izleyiciyi kanala temiz, içilebilir suyu geri veren arıtma sürecinin içine alacak.

Arıtma biriminin birbirlerinden ayrılmış parçaları odanın dört bir yanına dağılacak ve renkli borularla yeniden birbirlerine bağlanacak. Sanatçı, izleyicinin dönüşüm sürecinin parçası olduğu bir mekân yaratmak amacıyla, bu zarif endüstriyel formları koreografik olarak düzenleyecek. Sürecin sonunda, arıtılmış su kanala geri verilecek.

Türkiye adına katılan sanatçının form ve işlev üzerindeki dikkatini bir kez daha ifade eden bu proje, gündelik yaşamımızı etkileyen sistemler ve süreçleri soyut bir biçimde ifade ediyor. Projenin olası göndermeleri arasında, bedende dolaşan kan, sınırları aşan sermaye, okyanusları aşan mal akışları, devlet ve otorite mekanizmaları ve hayatta kalmanın temel gereği olan, doğal kaynakların arz akışı sayılabilir.

"Plan B" yerleştirmesi, dönüşümün bir parçası haline gelen izleyici için iç mekanizmaların işleyişine yönelik bir deneyim üretecek. Sistemlerin makro ve mikro katmanları arasındaki ilişkiyi sorgulayacak. Değişimin olanaklarına şiirsel bir göndermede bulunan "Plan B", aynı zamanda, bizi kuşatan karmaşık sistemler ve yapılar içindeki sürdürülemez, ani ve kısa ömürlü çözümlere ve değişimlere duyulan coşkuya ince bir eleştiri de getiriyor...



Değişimin olanaklarına şiirsel bir göndermede bulunan "Plan B", aynı zamanda, bizi kuşatan karmaşık sistemler ve yapılar içindeki sürdürülemez, ani ve kısa ömürlü çözümlere ve değişimlere duyulan coşkuya ince bir eleştiri getiriyor...Biz de Plan B'lere.. Aksiyomun bir arifi, tarifsiz onaylayıcısı ayran budalası kültürel medya neden'siz el çırpma, boyundan büyük işlerden kaçma, polemiklerden sıyrılma konusunda hünerlidir ; biz başlayacağız, onlar görmezden gelip duymamışçasına devam edecekler...


İKSV'nin sayfasından özetleyerek aldığımız basın bildirisinde bunlar yazıyor. Üretime mesafeli durmak teamülümüzdendir. Genelde ne sanatçı, ne de yaptığı işi eleştirmek gibi özel bir niyetimizin olmadığını bu sayfayı takip eden okurlar bilir; o yüzden 'kim/kime', 'neyi' sorularının yanıtlarını ve izleyicinin genelde duymak istediği, eleştirmenlerin peşinde olduğu hikayenin tasvirini nadide mürit/münekkit taifesine bırakarak 'neden' sorusunun peşine takılalım. Aksiyomun bir arifi, tarifsiz onaylayıcısı ayran budalası kültürel medya neden'siz el çırpma, boyundan büyük işlerden kaçma, polemiklerden sıyrılma konusunda hünerlidir ; onlar devam edecekler. Söylediklerimizi gezip göreceklerin/yazacakların bir köşeye not etmesini dileyerek ,çare/siz 'neden' ile başlayıp, neden/siz konuyu burada yazılanlarla sınırlayıp şimdilik kısa kesip bitireceğiz. Zaten serginin açılmasına bir hafta kala görmediğimiz bir iş için yalnızca anlatılan üzerinden daha fazlasını söylemek de mümkün değil..


Gerçeği sembolize ederek rafa kaldıran, onun kadar etkili ikinci bir hakikat alanı yaratan zanaatkarın ustalığı , kılıcın ölümcül suratını gizlemektedir.



'Bilimsel buluşlar gerçekte, insan soyunun gelişme tarihinde bir çağı belirlemiştir ama, emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin nesnel niteliği gibi gösteren sisi dağıtmamıştır..'(1) Emeğin toplumsal ne'liği, her çeşit emeğin, insan emeği olması nedeniyle işgücüne ödenmesi gereken kefaretin eşitliğine dayanır. Eşitliği bozansa şeyler arasındaki ilişkiyi, insanlar arasındaki ilişkide manivela/kaldıraç olarak kullanan, nesneleri gerçek amaçları dışında araçlar haline getirerek, tutarlılıklarını keyfiliğe dönüştüren oyunlaştırma eylemidir. Nadi denilen adem, nida eden çığırtkan, öksenin tutsak kuşu, serçenin umutsuzu hep aynı şeyi yapar : Seçim hakkımızı, yaşam enerjimizi gaspeden emperyal ilişkilerin iğrenç sömürüsüne sunulan cilalanmış bir kaleydeskopik hizmettir teşhir edilen . Katılımcılar ticari sistem içinde kalıp, sonuçlarını deşarj etseler de, eylemi Aydınlanma'nın ilk/son neden diyalektinden, sürece özgü nomos/yasa'nın varlığından koparırlar. Lapsus Calami/Kalem sürçmesi denildiği kadar basit değildir ; fiili aurosundan ayrı değerlendirme iki yüzlülüğü, pratikte oyunun tüm katılımcılarının uygarlık tasviri, üretim tahayülünün ortak çıkarlarıyla kaşelenir; tüketerek onaylanır.. Gerileyen ütopya kişiselleştirilerek özel hayatın mahrem nesnesi olarak metalaştırılmakta, değişim değeri yaratıp pazarlanmaktadır. 54.Venedik Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu'nun bir sponsoru , sponsorun doksası, 'sanı'nın bir dünya tahayülü vardır . Kutsal Roma'yı ele geçiren istilacı barbar 1. Ferdinant'ın ilkesi Latincesini yazarsak 'Fiat justitia pereat mundus!', Türkçe tercümesiyle 'Dünya yok olsa bile, adalet yerine gelsin'dir. Lakin bahsedilen hakikat/adaletın bir sahibinin, erdemin taşeronunun 'Ferdinant' olması kaçınılmazdır ; çünkü gerçek sahih değil, kurgusal ve çıkarsaldır. Ne ki, meta'ların dolaşımı, insanların yer değiştirmesiyle oluşan, bereket/hareket yasasıyla ilintili kim'liğin sermayesinin ne sattığı önemli değildir ; önemli olan nüfuz alanıdır. Kazanırken aklanan, dönüştürerek temizlediği kapitalizmin itibarıdır. Hümanist mazhariyet, piyasanın taleplerine sadık kalarak bienal kültüründe, kıvamında isyanı estetize ederek melezleştirmektedir. İstanbul Bienalinde çokca örneklerini gördüğümüz, Venedik ve diğerleri için de genel amprik oluşum ve basın bildirisinden anladığımız bu. İnsani özün ,zihnin matrisinin, yaşama ait tüm varoluş formatlarının, karşı çıkılamayacak kök enerjilerin savunulup/savrularak geri dönüştürülmesi bir maksattır ; köle emeğinden cevherin, etin kemiğinden ayrılarak pazarlandığı çağda kendimizle yüzleşmenin keyif verici azabıyla, sanatsal vahilerle yaralar dağlanıyor. Fukuşima Nükleer Santrali'nin Atlantik'e hediyesi gökyüzünden yağan radyoaktif serpintilerin, BP'nin Pasifikte, Meksika Körfezi'ndeki ayyuka çıkmış kazasının tashihi mümkün değildir. Japon teknolojisinin ,Deepwater Horizon uygarlığının denizlere zulmünün, petrole bulanmış kuşların, balıkların görüntüsünün yarattığı kirliliği çok uluslu şirket sponsorluğunda senkronize ederek temizleme gayretinin edebi yanı, teatral tadı eksik olsun dememek mümkün değil.. Gerçeği sembolize ederek rafa kaldıran, onun kadar etkili ikinci bir hakikat alanı yaratan zanaatkarların ustalığı , kılıcın ölümcül suratını gizlemektedir.

Taklidin takdiri zor..



Joseph Beuys, 'İnsanlık yalnız sanatçılarla sanatçı olmayanlardan oluşmuyor diyor devam ediyor : 'Şunu saptadık ki, bütün farklılıklar paraya ve devlete ilişkilerden oluşma bir iktidar ilkesi tarafından tekdüzeleştirildi ve tasviye edildi. (..) bunlar her şeyi yok etme, insan artık kendisine ilişkin bir bilinç kalmayana dek aşağılama peşinde. Oysa önem taşıyan nokta, bireysel olanın bütünlüğü.' (2) Beuys'un altını çizdiği bireysel bütünlüğü parçalayan ise, gerçek ile kopyanın, oyun ile mahşerin, ikameyle akamenin, mücrim ile kerimin yerini, dilin anlamını değiştiren işgüzar özne; o da oyun içindeki oyunun sermayenin gücüyle bir oyanı/oynayanı..


Biliyoruz ki, çağdaş sanat ürününün mesajını el , nesnesini yel alır. Peki, bienallerden geriye ne kalır? Düşünülmesi gereken, aslında durumdan memnun olup, hiçbir şeyi değiştirmek istemeyen, kendi varlığı pazarın ekonomisine doğrudan bağlı olan bienal ideolojisidir.. Kolajlarla örtülen, nezafetle sırlanan alan çalışmasındaki sömürünün ilkel/yaban mücadelesidir. Örtülenin eleştirel değerini, dilin mecazını oluşturan, bir gösteren tarafından varsayılan, bir görenin şartlı refleksleri, Türkiye'de ya da dünyada geçim derdini aşmış salikin ortak suça katılırken taşıdığı vicdan ve önkabulleridir. 'Aslında her ürünü, toplumsal bir hiyeroglif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimiz ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra, biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi 'değer' olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.'(3)
Zeus, kendisini hiçe sayan insanlara da bir ders vermek için, Hephaistos'a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırdı ve kalbine ruh yerine Prometheus'un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcımı koydu ona Pandora ismini verdi. Onu insanlara yollarken eline verdiği kutuda ise tüm kötülük ve ızdıraplar vardı. Zeus böylece insanlardan intikamını aldı diye yazar ansiklopediler. Pandora'nın kutusunu açmak, açtıktan sonra ortaya çıkan matruşkalarda gizlenen ayna kırıklarını mutlu/mesut insanlara yeniden dağıtmak eleştirmenin görevidir.
Günah odasının kafesinin içindeki/dışındaki, anlatanla dinleyen aynı oyunun ikiden çok figürüdür. Dilin değerleri,infazın nedenine,niçinine bakmaz ; hükmün mührünü taşır. Marks'ın Bilmiyorlar ama yapıyorlar' lafı gerçek olur.(4)
Biliriz ki, hiç birimiz masum değilizdir..


(1-3-4) Karl Marks,Kapital, Çeviren Alaatin Bilgi, Sol Yay. Sayfa 89
(2) Bir Katedral İnşa Etmek / Tartışma, Çev. Ahmet Cemal, Sel Yay. Sayfa 103

***


Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk iradelerini dolaysız/vükelâsız kullanmaya karar verdi.. 'Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyor ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyor... Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için...' diyorlar..



Tartışıyoruz ; yalnızca gizli olan gösterilmeye ihtiyaç duyar dedi ve ekledi, 'neyi kaybediyorsak, saman alevi gibi son'dan önce parlayan odur.' Simgesel temsillerin yarattığı körlük, nüfuz edilen hakikatın doluluğunu boşaltır ; semptomun narkozu, suçun bir saklayanı olur . Ameliye, tekrarlarla sıradanlaşır. Şehadet ketumlaşır, şahit bedel ödemez olur. Bir de ayan beyan olan var ortada...

Son yıllarda dünyada tüm yaşamsal kaynaklar ormanlar ,sular enerji şirketlerinin tekeline verildi. üzerlerine binlerce santrallar barajlar kuruluyor. Kitaplar kadar kutsal dağlar, maden şirketlerince mülkleştirildi. Lejyonerin sınır tanımayan coğrafyasında doğanın hükmü yok. Toprak düşman askeri gibi delik deşik ediliyor . İnsan kölesi, dünya mülkü oldu kapitalizmin. İnsanın doğası yoktur diyen Marks'ı doğruluyor gelişmeler birbiri ardınca. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçilen tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlar parça parça kesiliyor diyor Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri..

'İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor...'

***


24 Mayıs Salı ; 2011
12. Istanbul Bienali yaklaşıyor. Öncesinde 4 Haziran–27 Kasım tarihleri arasında 54.Venedik Bienali var. Gene uçaklarla taşınan beyaz güvercinlerin methiyeleri, tüm medyayı ele geçiren editoryal soytarıların durumu arz eden bildirileriyle kitleler bilinçlenecek.. Güncel sanat, yapanlarıyla değil ama ikinci elden aydınlanmış hayranlarıyla, mutluluktan ayılan bayılanlarıyla batıl takıntıları olan bir meczuplar topluluğuna dönüşmüştür.. Kadavranın akibeti belli, önce gezdirilen sonra teşhir edilen ideolojinin cüce nesnesinin sonu hüsran.. Kuramı olmayanlara teorik karşılıklar üretmek zor; gerçekse örtülü. Kafirler mezhebinin müridi, tarikatın son hecesi, cabbar diyenlerin cümlesi ,inkarın en gerçek hakikat olduğunu bilir. Lacan'ın deyişiyle 'rüya inşa etmenin' asimetrisi, en harbiden uyanıklık halinin deşifresi, gördüğüne inanmamaktır. Zan en büyük küfür , yaşamsa insanlarla putlarının, fetişleriyle paranın, post modern şeylerle şeyhlerin, hiyerarşik silsilenin yer değiştirmesinden öğrendiklerimizle sınırlı bir ilüzyon mekanı, daha çok bilerek, daha iyi öğrenerek battığımız bir benlik alanıdır. Yalnız proleteryanın değil, normal insanın da bu teknoloji batağı, riya yatağı, nesneler dünyası, özneler hapisanesinde zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Yaşadığımız şizofrenik çağda 'normal' tanımsız, 'standart algı' hükümsüzdür.
Bienaller, ehlileştirilmeye çalışılan Post-Geronimolara yeni rezerv merkezleri yaratarak doğal yaşam alanlarını hücreleştirmekte, simulasyon/modellemelerle gerçekten kaçışı, sorumluluktan feragati kutsamakta, toplumların iç dinamiklerini yok etmektedir..


Kapitalizmin yıkımına karşı daha büyük bir güç gerek. Bunu biz söylemiyoruz ; Radikal Gazetesi'nde 16 Mayıs tarihli Ayşegül Sönmez'in yazısının başlığı. Vurucu etkisi olup başlık yaptıklarına göre gazetenin editoryası oldukça sevmiş bu sözü ama onların da değil; Ünlü kuramcı ve aktivis Brian Holmes' le yapılan mülakatın içinde geçen bir cümle .. 'Kurumsallaşmış kapitalizmin süre giden yıkımına kolektif bir karşılık vermek için daha büyük bir güç geliştirmek zorundayız' diyor Amerikalı eleştirmen. Yazıda kendisini neo-liberal olarak tanımlıyor ve devam ediyor : 'Sanat tarihinde gerçekten yeni her yol, geçmişin cevaplanmamış sorularından bugünün gerçekleştirilmemiş imkanlarına uzanır.'

Buradaki -derslerini iyi çalışmış ezber sahibi, uslu öğrenci- onlarca eleştirmenden, eşi dostu kollayan amiral gemisi Cumhuriyet,Radikal gibi kültür/sanatın muhtarlarından umut yok. Bizdekilere göre biraz farklı şeyler söyleme gayretinde olan biri Holmes. Ne de olsa tarihi yazanlar suyun öteki yakasında oturuyor. Eleştirisinin iki yüzlülüğüne, kuramlarının çıkmazına girmeden önce bakalım bir Brian Holmes kim..

Kaliforniyalı kuramcı, yazar ve aktivist. Fransız bağımsız kolektif Do Not Bend ve Bureau d’Etudes’un üyesi. 10. Documenta sergisinin İngilizce yayınlar editörü. Nettime, Springerin, Brumaria ve Multitudes gibi bağımsız disiplinlerarası yayınlarda çalışıyor. Son dönemde Continental Drift başlığı altında özerk seminerler düzenliyor. En son kitabı Escape The Overcode, Van Abbemuseum yayınlarından çıktı.


Köhne ekmek teknesinin vücutsal sahibi, delik deşik Marikaya dönen kapitalizmi yıkmak istiyorsun da, elinde yerine koyacak daha iyi bir sermayen, cambazı gösterip artı değeri gaspetmeyen bir teorin, bugünü ve yaşamı yeni enkarnasyonlara devretmeyen yaratıcı fikrin , diktatörlüklerin umut olmadığı toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak muhteşem bir icadın var mı?.. Verasetten arta kalanlar, evrakı metruke, adabı müzakere yola devam etmene yetecek imkanı veriyor mu. Şayet 'yok' diyorsan ,sol argümanları kullanıp sağdan ilerleyen neo-liberal Holmes'in Claire Pentecost ile birlikte son İstanbul Bienali için yazdığını söylediği 'Kavrayış Siyaseti' başlıklı makaleyi okuyup mandepsiye basman işten değil ; biliyoruz..


İstanbul Bienaline müdahil Amerikalı eleştirmen Holmes ve şürekası gibi memnuniyetsiz herkes için Marks iyi bir referans noktasıdır. İdeolojinin Yüce Nesnesi kitabında Slavoj Zizek bir alıntı yaparak 'İdeolojinin en temel tanımı herhalde Marx'ın Kapital'indeki şu cümledir: 'Sie wissen das nicht, aber sie tun es'- 'bilmiyorlar, ama yapıyorlar.' İdeoloji kavramının kendisi bir tür temel, kurucu naifliği içerir.' diyor.(1)
Zizek'in saptaması umutsuz ve alaycı olsa da doğrudur. 'Kurucu naiflik' dediği liberal yazarlar tarafından bile maskaralaştırılarak sahip çıkılan hazır/nazır kutulanmış marketing anlamında 'isyan' söylemidir. Brian Holmes , 'Gelenekçi protesto çoğu zaman harikadır fakat ben hem ret hem yaratıcılık içeren, daha kültürel ya da psişik bir protesto türünden bahsediyorum.' diyerek demistifiye ederek yeniden formlaştırmaya çalıştığı, hükmünden çıkan hükümsüzlüğü görünür kıldığını zannettiğiyse her iki senede bir yanlışları üstüne yeniden doğan Sisifos Efsanesi/İstanbul Bienalidir.

Bizse biliyoruz ki, öneriler gibi, hükümlerle birlikte hakikatler de kalıcı bir gerçek içermez.. Sahiplik farklılaştırır, zaman yıpratır.


Adalet Cingöz isminin gerçek sahibine bakalım; cin olmadan adam çarpmaya çalışan emperyalizmin artık ederi, sosyetik muhalefetin kabul edilir değeri Brian Holmes ona ne demeye çabalıyor?..


'Haklısınız, evrenselci olmamaya büyük özen göstermeli. Ya da daha doğrusu, evrenselciliğin eksik kalmış olduğunu; yerel girdi, bağlam, kültür, özgül coğrafi mekanlardan tekil karşılıklar gerektirdiğini göstermek için büyük özen göstermeli. Bu özellikle benim Amerikan evrenselciliğim Türkiye toplumuyla karşılaştığında geçerli! Burası dilini konuşmadığım, tarihini bilmediğim bir yer. Türkiye’nin kültürel eleştirmeni olduğum iddiasını taşımıyorum, eğer bir yanlış anlama olduysa lütfen affedin. Ne var ki kapitalist dünya pazarının herhangi bir şeyin olabileceği en üst mertebede evrensel olduğunu düşünüyorum; özellikle de görünürdeki her tür yerel farka uyum sağladığı için. Dünya pazarı, tüm kod ve altyapılarıyla, pragmatik bir evrenseldir; inşa edilmiş bir evrenseldir. O yüzden, bir kültürel eleştirmen olarak, dünya pazarına dair çok yönlü bir kavrayışı Türkiye bağlamı ile karşılaştırabilir ve ardından sorular sorabilirim. Bu Claire Pentecost ile birlikte son İstanbul Bienali için yazdığımız, ‘Kavrayış Siyaseti’ başlıklı makalemizde yapmaya çalıştığımız şey. Türkiye’de dünya pazarının etkileri ve potansiyeli ve aynı zamanda çelişkileri ve özellikle Türkçe terimlerle ifade edildiği biçimiyle kör noktaları hakkında bilgi edinmek istedik. Sorularımızın bir kısmına cevap aldık ve daha fazlasını duymak istiyoruz.'

Daha fazlasını söyleyeceğiz ama eleştiri çatal yapıp yazı, yazıyı doğuracak görünüyor. Sherlock girip İstanbul çangılına sevilip de mitil atan nice Şerloklar var. Burada kilitleri açmaya çalışan mütecessis Brian'a ara verip, çarpıttığı tasarımına 'Sie wissen das nicht, aber sie tun es'- 'bilmiyorlar, ama yapıyorlar.' cümlesini dayanak yapan Zizek'le konuyu sürdüreceğiz.. Çünkü ona öyle demezler..

Amerika dostunu da, düşmanını da kendi tasarlamak istiyor ; kabul eden olursa..

(1) S.Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.Tuncay Birkan ,Metis sayfa 43


***


19 Mayıs Perşembe ; 2011
Galeri ya da diğer adıyla beyaz küp, kurtarılmış bir alan, müze öncesi bir müze diyorlar. Görülüyor ki insanların yolculuğunun kabristanda, eserlerin ise müzede sonlanması amaçlanan bir olgu.. Müzeler çağrışımla mezarlıkları hatırlatıyorsa, zirvedeki galeriler de müzelenmeden önce bitkisel hayata giren sanatçının son mekanıdır dersek doğru olur mu?.. Yoksa doğru'nun bu laf oyunlarıyla bir ilgisi yok, onun yeri burası değil mi demeli! Başka bir tarih/coğrafya, yurttaşlık bilgisi sayfalarında, yeri geldiğinde Marks, Brecht'te, yeri geldiğinde değişim değeriyle müzayede salonları, bienaller, banka koleksiyonlarında onu aramak gerekir dersek daha mı 'doğru' olur.. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslın esasını tahrip eden simülakratörler , çakma bir siyasetin peşine takılmış bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir uygarlık! tarihini Guantanamo'da Fukuşima'da, Mısır,Libya, Ortadoğu ya da Guggenheim, Maxi Roma,Bienaller'de tek bir algı çerçevesinde şu an oluşturuluyorlar ; işimiz uzun ..


Fatih Özgüven 8 Mayıs tarihli yazısı, 'En güzeli Füsun Onur' arabaşlığında 'Ama belki de serginin en güzel işi, mekana geniş geniş yayılmasına izin verilen Füsun Onur’unki. Füsun Onur’un işlerinin mekana ihtiyacı vardır çünkü bu işler gerçek anlamda mekana ve mekanda yayılır, onu ‘kullanırlar’. Bir beyaz sayfa gibi de demeli, çünkü Onur 70’lerden beri yapmakta olduğu işlerde mekana dizdiği nesnelerle esrarengiz cümleler, sentaktik birtakım yapılar, oyunlar kurar. Bu yüzden onu aynı şeyi sayfa üzerinde yapan Sevim Burak’a benzetmek mümkün. Arter’deki işinde Onur’un örgü şişleri, parlak yün yumakları, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor, hatta ‘duyulur’ da. Bu işe baktıktan sonra birkaç adım ötedeki Robinson Crusoe’dan Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okuyunuz! ' diyor. Gözlerini ufka çevirmiş sonsuz zekayı arayan insan, sınırlı aklı ,sonsuz isteğiyle dünyada ilahlığını ilan etmiştir. 'Metalarda eksik olan somutluk duygusunu, mal sahipleri kendi beş ya da daha çok duyusuyla giderir.' diyen Marks haklıdır.(1) Mekanı görünür/duyulur kılarak tanrısallaştırılan, mekanı bir sunağa çevirip ilahlaştırılan, mülkiyeti kutsayan, sanata can verip seçkinlere köleleştiren, özneden nesneye geçen yeni bedeni yeni bir ruh haliyle dirilten, post modern çağda insan uzuvlarına, toplumsal algı aparatalarına yeni eklemeler yapan, gittikçe yabancılaştığımız Amerikan icadı bir global kültür canavarıdır..


Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne..


Mekanı görünür kılan Füsun Onur'un işlerine baktıktan sonra Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okumak önerisi düşündürücü ama daha ötesine geçmek, ses görüntü duvarını aşmak gerekiyor. Çünkü tüm sanat aşığı yazarlarda Duchamp'lı beslemeler tarihinden , Clement Greenberg'in ulusal tarzını yaratan ABD'nin ihtiyacı Sol Lewit'in sallama saptamalarıyla yaratılan çağdaş sanatın dili üstünden tekrarlara bolca rastlarız.. 'Mekan' kelimesini -bir paragrafta altı tekrar- ve 'Mekanı görünür kılmak' cümlesini çok seviyorlar. Totalde çağdaş sanat, mekanın ruhunu emen imgenin asıl olanı örten görünmezliğiyle, itinayla asimetrik bir hakikatın izleyiciyi aşan ahlaki endişelerini taşıdığı iddiasındadır. 1700'ler değil ama 18oo'lerin üretim araçlarının yöntemsel olarak dönüşümü, insani olanın amaçsal olanla araçsal olanın yerlerini, önceliklerini farklılaştırmıştır . Kral Jayavarman yaptırdığı 1186 tarihli Budist tapınak gibi ; dışarıdaki ağaç kökleri mekanın üzerini kuşatmış ; Kamboçya Rajavihara'da dışarıda olması gerekenle, toprağın altından beslenen yer değiştirmiştir. Durulmanın ardından gelen dönemde isyansız nisyan, özgürlüğü kullanarak yeni putlar yaratır. Aşikar kılınan ile teşhir edilen arasındaki fark , görünen 'gerçek'i aşan nevrozlar yaratmıştır. Doğasını terkeden hakikata rampalanmaya çalışılan bir 'hiç' uğruna, doksanın doksandokuz halinde unutulan tüm herşey görünür olur. Ne var ki nesneler üzerinden göndermelerle çökertilen, pop kültür tarafından yıkılan eşrefi mahlukatın yani aklın/insanın saltanatıdır. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslını tahrip eden simülakratörler, çakma bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir tarihin korpratörleri olarak karınca gibi çalışıyorlar. Nietzsche'nin 'Alçak İnsanların Yaşamı' özelden âri/geneli ilgilendiren yanıyla günümüze bağlanabilecek bir makaledir. Ahu Antmen 9 Mart'taki yazısında insanın dışlandığı mekanın keşfiyle ilgili aynı beklentileri tekrar/takdir ederek 'Ayşe Erkmen’in sanatı, Türkiye sanat ortamı için her zaman biraz fazla soğuk, mesafeli, zihinsel ve entelektüel bir pratiğin ifadesi oldu. Bunun bir nedeni, sanatının içeriğinin, mekân ve algı gibi birtakım temel meseleler dışına hemen hemen hiç çıkmamasıydı.(..) İzleyicinin fiziksel olarak içinde gezdiği mekânı algılamasını sağlamak, farklı algı biçimlerinin bilincine varmasına aracı olmak gibi meselelerle ilgilenen Erkmen, (..) galeri mekânlarını yalnızca biçimsel olarak dönüştüren değil, sanat mekânlarının otoritesini ideolojik olarak da sorgulayan işler yaptı.' diyor. Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne.. İstenen hiyerarşi yaratarak seçkinler üzerinden bir müesses nizam oluşturmaksa işe yarar bir hizmettir. Kitleler üzerinden seçkinlere yer açmak, avamı şaşkına çevirmek, anlamaz konumuna düşürüp sokaktaki insanı sıradanlaştırmak, yurdum insanı deyip aşağılamaksa bu da yapılıyor: ne de olsa sanatın değişim değerini oluşturan metalaştırmaktan önce matahlaştırma eylemidir.. Sol Lewit'in öğrettiği budur. Musa'nın on emrine karşı 'Sol'un manifestosunun çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Yalnızca Yankee sanatının ekonomisine uygun tahakkümüne ilişkin bir konfigürasyondur. Çağdaş Sanat'ta taklit/kopyayı içselleştiren simülakrizmi aşan ‘takıyye’nin modernleşen öyküsü, cinsler arasındaki renkleri düzlemliyen mahşerin yaygın/pop kültürü , cehenneme düşen kimlikleri farklı nüfuzlara peşkeş çeken marketingi işbaşındadır.. Kendi suretinden bir dünya yaratan emperyalizmin truva atlarından güncel sanatı temizlemekse bir yurttaş sorumluluğu..


Yapabileceklerini boşver, yaptıklarını göster! Konseptin bir anlatıcıya ihtiyaç duyması , boşluğu kelimelerle dolduranın, yetkiyi eline geçiren tarafından tayin edilmiş olmasındandır..


Mekanları görünür kılmak, pragmatik bir talebin özgürlük etiğiyle ilintilendirilmesi mi? Yoksa ortasında durduğumuz, ekmeğini yediğimiz alanda ideolojik sorgu kayıtları oluşturmak, fabrika içindeki proleteryanın durumu gibi, sermayeyle birlikte oluşan gömücünün nalına/mıhına eylemi, kendine rağmen oluşanın reddinin teatral bir tekrarı mıdır? Farkı farkedenler tarafından teorize edilen gerçek, Marksizmden rücu edenlerin, zengin müşteriye sunduğu papparazi tadında kültürel bir hizmettir. Ortalama zeka sahibi bir insanın gördüğünün dışında mekanın farklı bir görüntüsü için gönül gözünün açılması, çakraların çalıştırılması temrinine ihtiyaç yok. Nedir görünürlüğüne perde düşmüş/katarkt inmişçesine mekanı kutsayan bu aracın ardındaki amacıyla esası müphem, soykütüğü kırma post modern öznenin beklentisi?.. Kartların yeniden dağıtılmasıysa ortaya çıkan zanaatsız sanattan, maça kızı, tüsiad beyi, medya soytarısı,kafaya çerçeve geçirilen galerici, mübaşir tayin edilen eleştirmen -Marksın jargonuyla seçkin iplikçi, büyük sosis fabrikatörü, saygın kundura boyası tüccarı dahil- herkesin duhül olduğu bu oyundan, salvoları çeken, cazgırlık yapan ,tearuz eden, üten/ütülen, yer ya da yol gösteren, şaşıran, ayılan/bayılan vesaire herkes memnundur. Tekvinden sonraki çıkış, yeniden yaratılış öyküsüne, ondan sonrasıysa karşılaşmalara aittir. Sermayeden vahimi sanattan mekandan kaçış da bir ara çözüm olabilir. Ne de olsa çağdaş bir mezbah, kurbanlar ister..


Beyaz Küp dedikleri adres, jenerikteki tekinsiz perili köşk.. Meydandaki saati, bakana satandan ve tahta bavullu yoksul köylüden geriye kalan envanter zengindir..


Özgüven 'örgü şişler, parlak yün yumaklar, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor,' diyor sanatçı için. Marks ' Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide ne de elmasta değişim değerini keşfedemedi.' der 1/98
Peki nasıl okumalıyız mekanın ruhuyla oynaşan, durduğu yere yakışan sarihi meftun edilen protest 'Das Kapital'i. Eleştiri konusu hem Das Kapital, hem de ideolojik maskeyle hakikatın arasındaki mesafeyi kullanarak değişim değerine dönüştüren yerli das kapital ve işgüzar katipleri. Yani Marks'tan türeyen yerli yersiz göstergelerle sermayeleşen sanatın -11.Bienal'de Brecht'in par(ç)alanması ,ardından kolektif tüketilmesi örneği- paranın sanata eskort görevi, mesenlerin gayretkeşliği.. Ömrünün son baharında Marchel Duchamp'ı danışman olarak işe alan Madam Guggenheim örneğinde olduğu gibi sinizm yalnız ideolojik maskeyi popüler kültür içinde soylulaştırıp soytarılaştırarak, yalanı en etkili 'gerçek' malzeme olarak meşrulaştırıp olumlamıyor ; yüceltilen kamburu çıkmış özneyi de kutsal mezbahı, mahzeni/mekanında eti için rezervleyip saklamayı tercih ediyor. Petrus Şarapları gibi mahzenden kucağımıza verilen toraman bir Duchamp efsanesi var kitaplara sonradan duhul olan . Dünyada mekan dersek, sanat dünyasının Kaban'la yeniden yazılan tarihinde Duchamp'la yeniden dirilen -zombimsi bir nekrohobiye uygun- entellektüel yazarların mahreç göstermeden tepe tepe kullandığı bu istenilen beyaz küp algısına belki hariçten asist yaparız. Feuerbach üzerine 11/8. Tez'de yazılan doğrulanır : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir . Teoriyi gizemciliğe götüren bütün giz'ler, akılcı çözümlemelerini insan pratiğinde ve bunun yaşanarak kavranmasında bulur' . Bütün gizlenenler -yazarların/mekanların perdeledikleri dahil- bütün giz'ler, efsunlanmış sırlar ancak amaçlarıyla birlikte vardır. Petrus'un horozu üç kez ötmüştür. Özneleri değiştirmekle yükümlü olan araçlar, görünürlüğü ezerek eşitler ; uç noktaları, alternatif eleştiriyi tırpanlayarak monotip resmi tarihi yaratır.. Kronstadt Denizcilerinin 1921 ayaklanmasını ezen Sovyetler Birliği’nin Stalin'den dayak yiyen dahi generali Tukaçevsi'nin bir sonraki hamlede ezilenlerin ilahı olması gibi, ezen/ezilen, mağdur/mağrur farkı devreden bir zuhurdur ; kanlı/şanlı tarihin olduğu kadar kültür/düşün sürecinin de sayfalarında oyunun kuralları birdir değişmez. 1921 Mart'ı için 'gerçeğe bundan iyi ışık tutan bir şey olamaz' demişti Lenin. Devrim mutad üzerine evlatlarını yiyordu ; orda algıdaki farklılığı yaratmak adına değiştirmeye yarattıkları mekan Moskova'da halen zenginliğin ve nar gibi kuzuların, İdil boylarındaysa insan etinin yendiği Rusya'dır. Ütopyaya darbe yapan distopyasının iktidarındaki tüm mekanda , zan'dan arındırılmış 'gerçek' ne adil , ne sovyet, ne sosyalisttir . 1930'larda felsefi düşünce sürecini askıya alan Stalinci terörün muhakemeleri 39 yılının hataları/baskıları, 68'lerin bir kısım spastik düşünürünü ve diyalektiğin sırtına yüklenen hazinelerin ağırlığı, günümüzüne intikal eden taşınamaz paranoyaları, sanat/yaşam farkını ortadan kaldıracağına derinleştiren tikleri, disiplinlerarası nevrozları doğurmuştur. Ne ki çağdaş sanatın sahte mesihinin Radek misali ölümünden sonra iade edilen itibarı, sonradan yazılan tarihi, rüyet eylemleri var ; -artık kimsenin savunamaması gibi- Haliç'teki Feshane binası ya da Diyarbakır Hapisanesi.. ; mecrasını bedeller ödeyerek oluşturmuş, gereğini yerine gelmiş bir hâl'in ufukta oluşturduğu çizgidir artık ; mekan, zamanı yaratmıştır.


Marks, 'Papaza verilen öşür, kutsamalarından daha gerçektir' diyor.
Bienaller , fuar, galeri, müzayedeler tarafından şereflendirilen, ödüllerle soylulaştırılan sanatçı asli görevlerini, toplumu değiştirebilme, dönüştürebilme kabiliyetini , eleştirmenin 'gerçek' gücünü , muhalif/muhalefet reflekslerini ve teçhizatını kaybeder.. Esaret için ilk adım, doğal ortamından koparılıp kafeslenmesi ,beyaz küp denilen kuşatılmış alana payeler verilerek mahkum edilmesidir.. ....


Marks'tan sonra gelen yeni mezar kazıcı bir kuşağın varlığını mı ima ediyor yazar? Bir salyangozun, özgürlük adına kendi koruyucu kabuğunu kırma talebi gibi absürd bir durum. Radikal bir imkansızlığın imansızlığı, yazarı olduğu kadar sanatçıyı da yeni karnasyonlar edinmesi için' tanrım beni yeni baştan yarat ' diyeceği bir düşünce sürecine itiyor ; lakin çakıldığımız yerden bildiklerimizin ağırlığıyla kıpırdamak mümkün değil.. Günümüz trendini algıyı farklılaştırarak belirleyenlerden biri de 1934 doğumlu İrlanda kökenli Amerikalı Brian O'Doherty'dir . Artforum'da 1976'da yayımlanan makaleleri sanat piyasası için kullanım kılavuzu hükmündedir. Beyaz Küpün İçinde kitabında , 'Herşeye rağmen izleyicinin köklü bir soydan geldiği unutulmamalıdır' diyor. Rüşvet gibi bir cümlenin ardından devam ediyor 'Sanatçı, bir sanat tüccarıyla anlaşmaya varmak dışındaki kabüllerin farkına varmamıştır. Ötesini sezse bile değiştiremeyeceği bir sosyal gerçeği kabullenmesi, aklını kullandığının göstergesidir.' Bu da Türkçesiyle aba altında sopa göstermek. O'Doherty'nin işaret ettiği şudur ; necip ariflerin son mekanı, ebedi istirihatgâhı her zaman müze olmayabilir ; entellektüel birikimine, sanatsal yeteneklerine güvenip araya eş dost koymadan yapılan rezervasyonlar onaylanmayabilir . Bütün bunlara rağmen 'sanat mekanlarının otoritesini ideolojik olarak sorgulamanın' pratikte bir anlamı var mıdır; önümüze düşen bu cümleyi karşılayan cevap nedir? Yoktur diyerek Erasmus gibi aklı başında deli taklidi yapmaktansa ,eylemin anlamıyla buluşması izansızlığının bilincine sahip cennetten kovulmuş bir günahkar olmayı yeğleriz .. Bu yolda Max Stirner'a tesadüf eder, her an yeniden yol kesen birden çok 'güç istenci'ne rastlarsak şaşırmayalım.. Biliyoruz ki 'hazinen neredeyse, yüreğin oradadır.' Yalanlar üzerine 1945'lerden itibaren sonradan yazılan, olmayan sanat tarihinin kalbindeki beyaz küp ise tekinsiz perili köşk.. İsa, 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor. Mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün. Yoksa bu coğrafyada küresel insiyatifler ve sermaye tarafından ele geçirilerek beyaz küp denilerek tütsülenen mekan ile moron/android karışımı algının sanat/sanatçısını kemirdiği bu yolun sonu selamettir de diyemeyiz, nekropoller şehrin bittiği yerde başlar..

(1) Kapital 1/100 Sol Yay.

**

Not-Burada bir tekrar yapalım. Konu onlar ve onların yaptıkları değil . Bu yazdıklarımızın ne üstte adı geçen sanatçılarla, ne de işini gücünü yapan yukarıdaki sanat yazarlarıyla ilgisi var. İsimler bütünüyle rastgeledir. Onlar habitusta, profesyonel uğraş içindeki herkesin yaptıklarını, genel doğruyu kendi farklılıklarıyla sürdürüyorlar. Devamlı söylediğimiz gibi mutad üzre yaptığımızsa fetusun, yaşamak zorunluluğu olan Amerikan tasarımı artfosferin dışına çıkmayı talep eden bir sistem eleştirisi ; -Ortadoğu'ya ihraç edilen demokrasi hizmeti gibi- manipule edilen bir dünyada yalanlar üzerine yazılmış bir sanat tarihine, muzaffer tarih yazıcının kaleminden çıkmış evrimleşmeden ilerleyen içi/içeriği boşaltılmış, günümüzü ele geçirmiş dünya sanatına topyekun itirazdır.. Mücbir durumun yarattığı müfteri öznenin çıkardığı icat, Post-Geronimolara yeni bienal benzeri rezerv alanları yaratarak doğal yaşam alanlarını hücreleştirmekte, toplumların iç dinamiklerini yok etmektedir. Bunu kabul etme becerisine ulaşanların eleştirisiyse farklı bir yazı konusu.. Peki ne yapmalı diyen okura 'Dünyanın talan edilmesine sessiz kalan sanatın huzur hakkı yoktur..' başlıklı yazıyı bir daha okumalarını öneririm.

***



16 Mayıs Pazartesi; 2011
Egoizm, kendini farkında olmaktır diyor Stirner, devam ediyor 'Yani egoistler birliği, insan toplumu anlamına gelmez; çünkü bu birlikteki herkes kendilikleri ve bunun farkındalığıyla var olur. Stirner 1995a:161(1)



Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun!
Sizce benim işim nedir ? en azından 'iyi bir iş' olmalıdır.
Nedir iyi iş, kötü iş ? 'İşim' demek zaten 'ben' demek'im . Ve ben ne iyiyim, ne kötü . İyinin ve kötünün benim için hiçbir anlamı yok . Tanrıların işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir ; benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir..'
Max Stirner gibi...




Hiçbir şey benden üstün değildir!..


Şimdi dikkatli okur Stirner'dan yaptığımız alıntılara değil de sonundaki 'Stirner 1995a:161' yazısına takılacak. Bu üniversitelerin yaptıkları, gittikçe genişleyerek normal edisyonlarda da kullanılmaya başlayan, sıkıcı şekilde daha fazla rastlamaya başladığımız bir kaynak belirtme yöntemi. Katalog suç tasnifi gibi ruhundan sıyrılmış dipnotlamanın Amerikancası. Harvard usulu referans sistemi böyle işliyor. Yaptığımız alıntı tüm önemli siyasi argümanlarda geçen ama Türkçe çevirisi ne yazık ki -bildiğimiz kadarıyla -bulunmayan 'Biricik ve Mülkiyet'ten bir pasajın yer aldığı bir inceleme. Yazarı Dr. M.Hanifi Macit. Etik Yayınları'ndan çıkan 140 sayfalık kitap üniversite bünyesinde yapılan bir çalışmayı andırıyor.. Kendi felsefi paradigmasının kurucusu Max Stiner, otorite karşıtı talepleriyle bugünkü sınır tanımayan liberalist özgürlüklerin dayanağıdır bir nebze. Aynı zamanda üretimin başat unsurlarınca kilise ve kayzere isyan bayrağını açan sivil itaatsizliğe doğru yola çıkan alternatif 19.Yüzyıl Alman felsefesinin de zeminini oluşturur . Ekonomik zemin ise Adam Smith'e aittir ve bu İngiliz ekonomistin Ulusların Zenginliği kitabını da ilk defa Almanca'ya çeviren gene Stirner'dır. Bu çeviri anarşizm ile liberal düşüncenin özgürlükçü etiğinin birleşen damarlarını göstermesi bakımından anlamlıdır. Marks'ın deyişiyle 'Dr. Max' bir fenomendir ve Alman İdeolojisi adlı gençlik eserinde göreceğimiz gibi saygın bir zeminde eleştirir onu.(2)
Sefaletin Felsefesi/Felsefenin Sefaletinde Proudhon'un durumu gibi değildir. Steiner, Frankfurt Okulu'nda çatal yapan günümüz felsefesinin olduğu kadar klasik materyalist felsefenin ütopyasının da kurucu olarak izlerini taşır. Yukarıdaki karikatür Engels'e aittir; gırtlak kanserinden ölüp küllerinin sahtekar Edward Aveling'le revizyonist mübaşir Eduard Bernstein'ın, Eastbourne'den denize atmasına daha 45 yıl vardır. Karikatür, düşünürün diğer felsefeciler arasında yerini göstermesi bakımından ilginçtir. Klasik Alman Felsefesi Kant,Hegel gibi saf Alman düşüncesi üzerine kurulsa da akıldan bireye geçen dizginlenemez boyut Stirner'la başlar, Karl Marks ve Frankfurt Okulu'nda yarılarak sürer. Hem Alman hem de Sovyetlerin elindeki resmi ideolojiye karşı felsefi düşünceyi ayakta tutan ve gelişim yönünü tayin eden Frankfurt Okulu'nun Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse gibi içinde, Walter Benjamin gibi kıyısında yer alan isimlerin ortak bir mağduriyetleri vardır. Ötelenen/ötekinin ardına saklanan olarak kalmayı yeğleyen 'madun' bakışı, ismini bile değiştirmek zorunda kalmış ,sürgün yemiş bir ırkın n/isyanıyla tamamlanır. Bir fetih felsefesi olan Marksizmle, içe doğru derinleşen keşiflerle kabuğundan sıyrılan özne olmadık durumlarda karşılaşır. Bastırılan ötekinin üstü örtülemeyen yahudi portresi silueti felsefeye siner. Özne kendi dışına sızmaya başlar. Aslında buradaki bakışı bir önceki tarihli geri yükleme noktası olarak ismi henüz Baruh olan Spinoza'ya kadar geri sarmak gerekiyor. Bu okumaları gözlerini sonsuzluğa çevirmiş afaki filozofun günlük hayat üzerine paradoksal serzenişleri, fildişi kuledeki mızıldamalar, bugün bolca örneğini gördüğümüz entellektüel zar çevirmeler olarak ele almamak gerekir; bedeli kendileri tarafından çok ağır ödenmiş faturuların sahipleridirler. Kullanım değeriyle tarih göstermiştir ki ufkî cerbezesi olan teyakkuzların zamanlar ötesi fişekleyici etkisi, çağı/zamanı geldiğinde insanlığa hizmet eden yeni doğumlar gerçekleştirebilmişlerdir. Bu önemli midir? ; ayrı bir konu..


Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? diye soran Stirner devam ediyor: 'biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendilerinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?
Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor...'


Konuyu dağıtmayalım. Dolayısıyla Stirner için sınırlı ama araştırmacılar için kitapçı raflarında bugün bulunabilecek tek kitap bu. Dipnot yerine kullanılan bilimsel dünyanın kullandığı Harvard'ın icadı referans sistemiyse, okumayı zorlaştırmaktan öteye gitmiyor. Ne ki bu sistem, akademik dünyanın renklerden arındırılmış kuru koridorlarında baygın odalarında yaygın kabul gören , ezberlerine aldıkları doğrularla kendileri için kullanılır bir yöntem.. Zizek dahil okul kökenli birçok yazar da bu tarzı kullanır oldu. İtiraz edeni bulunmadığı için memnunlar demek ki. Okur için pratik olmadığını burada belirtelim.
Şayet Marks Kapital'i bu yöntemle yazsa, dipnotlardan oluşan külliyatın tamamlayıcılığı olmadan bu muhteşem eser ne kadar tam olurdu düşünmek gerekir. Yaratıcılığa ihtiyaç duymayan akademik camia her zaman bilineni ilan etmek üzerine kurulmuştur; doğası bu.
Bilinmeyen ise daha renkidir. Örnek mi? Marks, Kugelmann'a yazdığı 28 Aralık 1862 tarihli mektubu ; bir sırrını ifşa eder. 'Hatta pratisyen olmaya karar vermiştim ve önümüzdeki sene başında demiryollarında bir büro işine girecektim. Ama talihsizlik mi yoksa talih mi bilmiyorum, el yazımın kötülüğü yüzünden o işe alınmadım.' Mektup Ranciere'in kitabıyla birlikte birçok dipnotta yer alır..


İsmet Özel'in Üç Frenk Havasi şiirine ilham kaynağı olmuştur. Şiir şöyle :

Gülünç bir ölümle öldü deniyor max stirner için
Çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir
Ama fanya kaplan
Nasıl öldü diye sorarsak sanırım
İşimiz fazlasıyla ciddileşir... (..) tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin



İsmet Özel'in şiiri bir eleştiri. Onun yerinde biz olsak son kelimeyi c/esaretlerin yazardık. İsyan eden insan birlik ile cesaretlenir. Birlik aynı zamanda bir'in yok edildiği esirleştirme/köleleştirme alanıdır. Cesaretin tamamlayıcı ögesi esarettir; egoyu dolayısıyla yaşam hakkını ilga, ihlal ve yok eder.
Max Stiner'ın egoist öznesiyse pozitif içeriğiyle, bir 'seçkin ruh' eylemi yaratmak üzere bedenlenen bilinçtir. Farkındalık halinin otoriteye karşı gelerek, -benzerlerine benzemezliği buradadır -kendi egemenlik alanını oluşturması talebi yoktur. Bu talep birlik gerektirir. Nedir ki , ' Benden öte hiçbir şey yoktur. ' Aslında düşünürün dediği 'bırakın herkes kendi farkındalığını yaşasın' kavramı tarih içinde kategorikleşir , liberal düşünceye perçinlenir. Öznenin zaten öyle olduğu bir durumda ' malumu ilan ' bir davranış sergilemesi, boş bir jestle bir 'gösteren' olma durumuna adanmışlık da diyebiliriz Stirner'ın inadına; ermişlik yücelmişlik de.


O bir düzenbozucu değil, kendi düzeninin mahremiyetine saygı gösterilmesini talep eden, kendi sınırlarını özgürce belirlemek isteyen bireydi.. Belki de 19. yüzyıl başında 'erken öten bir horozdu' demek daha doğru olur ..


Eleştirimiz her zaman olduğu gibi sisteme; disiplinli ve kapsayıcı bir çalışma yapan yazar bundan amade. Dr. M. Hanifi Macit'in isabetli analiz yorumlarıyla özgün çalışması, netameli konuyu sarihleştirerek ele alış yöntemi ve yerli ögelerle zenginleştirilmiş kaynakçası , anlaşılır dili, konuya yetkin ilgisiyle ortaya koyduğu Max Stirner, Anarşist/Egoist/Nihilist çalışması kütüphanelerde eksik olan bir boşluğu dolduruyor. Max Stirner'ın Biricik ve Mülkiyet'in yanısıra 'Meselemi Hiç'e Bıraktım' adlı önsöze -Almanca aslından çeviren H. İbrahim Türkdoğan- internette rastlasak da kitapçı raflarında bulamadık. Stirner'la ilgili araştırma yapmak isteyenler için alıntılar bol ama kaynaklar sınırlıdır. Arşiviyse aşağıda verdiğimiz web adresi üzerinden Leipzig'de bulunabilir. Gerçi ne kendisi, ne de Marks'tan önce hiç kimse onun bugün anlaşıldığı, bize göre aslından farklılaşarak idolleştirildiği bu haliyle bir tanımını yapmamıştır ; onunki egoizm de değil, ego olarak bir farkındalık felsefesidir.. Bundan önceki kuşaklar, Türkçeye çevrilmediği için okuyamadığı ilk sosyalistleri düşünürleri, mütevazi halk filozoflarını bilmezler. Proudhon, Stirner, Blanquie, Charles Fourier, Gracchus Babeuf, Saint Simon gibi düşünürlerin adını Marks/Engels'ten duymuşlardır. Radikal sol, ilk sosyalistleri varoldukları idealizmleri içinde Marks/Engels'in eleştirileriyle eleştirerek yerden yere vurmayı karnasyonlarının bir parçası kılmıştır. Bunun düzeltilmesi için yayıncıların Marks'ın sosyalizmi öğrendiği bir önceki kuşak ustalarının eserlerinin tümünü ve asıl dilinden, kaynağından orjinallerini yayımlamaları gerekir. Alman İdeolojisi'nde Stirner üzerine ayırdığı 300 sayfa bugüne kadar yayımlanmadı. Ayrıca Marks,Engels mektuplarının da yayımlanmamış olması literatür anlamında büyük eksiklik. Bernstien/Kautsky'nin derlediği Kapital'in 4. cildi ise yalnızca kızı Tussy'nin biyografisinde geçiyor. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kadar önemli ve dışarıda bırakılan notlar eksiksiz, evrak-ı metrukenin son sahibi hayırsız damat Eveling'in arşivinden SDP'ye aktarılmış mıdır, bilinmez. Alan da veren de şaibeli!..

Bir de şu konu var ki, söylemeden geçmemek gerekir. Dr.M.Hanifi Macit, 'Stirner'ın çalışmasında Marxizme getirmiş olduğu eleştirilerin Karl Marks'ı ciddi düzeyde rahatsız etmesi..' diye yazıyor. Stirner'in 'Biricik ve Mülkiyet'i 1844'de çıkmış. Marks'ın cevap verdiği 1844 Yazıları'nda yer alması gereken tırpanlanan 300 sayfa ve Feuerbach Üzerine Tezler 1845, Alman İdeolojisi 1845-46 tarihli. 1818 Doğumlu Marks, bu tarihte bir miktar makale ve bir kitap sahibi okulunu yeni bitirmiş 27 yaşında bir genç. Bu durumda Sn. Macit'in dediği Marksizm'den ne kadar bahsedilebilir, düşünmek gerekir...

***


Uzayan yazıyı tamamlarsak..


Kabul edilen ezberler vardır. 'İşçi sınıfı gücünü üretiminden alır' denir. Moralite olarak kabul ama aslında işçi sınıfı gücüne sermayeden almaz mı? Her ikisini de Marks söyler. Nedense bazılarını bazılarından daha fazla sever , farklı epizotlarla mesihvari bir okuma çıkarırız bazı düşünürlerden. Max Stirner'da bunlardan biri ve anarşist düşüncenin idolüdür. Demin değindiğimiz gibi ne hayatı boyunca böyle bir şeyi kendisi söyler, ne de Marks'tan başka yaşadığı dönemde bir başkası. Ne var ki Stirner'i okuduktan sonra Marks başka kitaplarında olmayan ütopyalarını dile getirmiş 'sabah balıkçı,öğleden sonra eleştirmen vd.' gibi gelecek toplumun mutlu tasvirlerine yönelmiştir, o yıllarda kalır hiçbir zaman devam etmez. İşbölümünün insanı insan olmaktan çıkaran değerlendirmeleriyse Aziz Max eleştirileriyle birlikte şekillenir, konsept olur, kavram yaratır, yağmasa da gürler ama sonuna kadar sürer.. Çok sonraları Nietzsche'nin ona rastladığında tepetaklak oluşu bir başka hikayedir. Hegel'in yarattığı etkinin ardçı sarsıntıları gibi felsefecilerin ona rastladıklarındaki sismik çırpınışları Aydınlanma yönünde ama tarihlerüstüdür.

Yapıbozumcu felsefenin, Jacques Derrida'dan başlayarak giderek artan sayıda düşünürün ilham kaynağı olmaya devam ediyor Max Stirner. Hristiyanlık ve otorite eleştirileriyle Baruch Spinoza'dan farklılaşan, sonuçlarıyla yalnız onun değil Marks'tan Foucault, Negri'ye kadar herkesin karşıt konumuna yerleşmiş, karşılarında bakmadan duramayacakları bir ruh ikizidir sanki. Çoğalarak tekilleşen insanın -Marks'ın başka bir amaçla kullandığı şekliyle- Causa sui/kendi kendini doğuran nedenidir. J. Derrida'nın kitabı Marks'ın Hayaletleri'nde derinleşen cevherin aslî sahibidir. Epistemoloji,epistemorfolojiyi doğurmuştur ; şekli bilgi inançları, inançlar radikal ideolojileri yaratmıştır. Üniversitelerin bugünkü Batı ideolojisinin kökenlerini incelemesi, kıyıda köşede kalan belgeleri deşifre etmesi Türkiye'yi ilgilendiren nedenleri olan bir gerekliliktir. Ütopik salahiyet için bile bilgiye, bilginin öncesine, hayallerin arkeolojisine ihtiyaç vardır.

Harvard Referans Sistemi'ne inat gene bir dipnottan kitap kıymetinde bir örnek aktaralım. Marks'ın Kapital'in birinci cildinde yazdığı yüzleşme pasajında bizzat kendisi bu kapsamanın Stirner dolayısıyla alanındadır. 'İnsan dünyaya elinde bir aynayla gelmediğine göre,(..) kendini önce başka insanlarda görür ve tanır.Peter insan olarak kendi kimliğini ancak, önce kendini aynı türden bir varlık olarak Paul'le kıyaslayarak yerleştirir. Ve Paul böylece, sırf kendi Paul kişiliği içinde dururken, Peter için insan türünün örnek tipi haline gelir.' (3) Herşeyin anlamını bir diğeri,öteki dediğimiz yarımız/ yarılmamız oluşturur. Peter ile Paul'ün yerini Marks'la Stirner olarak değiştirdiğimizde insanlar arasındaki ilişki, şeyler arası ilişki kadar rasyonelleşir, Hegel'den devreden müzakere, eşdeğer olmayan bir mübadeleye , insan/toplum çatalında kendi uygun hakikatıni yaratır ; semptom farklılaşır. 'Soyut düşünceyle tatmin olmayan Feuerbach, sezgi ister ; ama duyumluluğu, duyumsal insanın pratik faaliyeti olarak kavramaz.'(4)

İsmet Özel'in şiirinde ipinucunu gösterdiği ölümü ise ayrı bir trajedidir. Dr.Max Stirner felsefesini günlük hayatta kullanmanın çok mümkün olmadığı bir gerçek. Bütün içeriği ve özü boşaltılmış soyut egonun, özgürük sınırlarını sürekli genişletme arzusundaki uygar bireye moralite olması bakımından her zaman yararlı olacağıysa gerçeğin diğer tarafı. Haliyle sonuna kadar sürdürülebilir bir felsefi argümantasyona ne Karl Marks'ta ne Stiner'da ne de bir başkasında rastlamak mümkün. Düşünürlerin aforizmaları insanları film fragmanları gibi etkilemeye devam edecek.


Kaynakça
(1) Max Stirner Anarşist,Egoist,Nihilist, Yazarı Dr.M. Hanifi Macit, Etik Yayınları
(2) K.Marks, Alman İdeolojisi'nde şöyle der: 'Aziz Max Stirner, kendisi dünya tarihini sırtında taşıyarak dolaşıyor ve hergün onu yiyip içiyor.' Sol Yay. Sayfa 64
(3) K.Marks , Kapital 1. Cilt Sol Yay. s 67 Dipnot
(4) Feuerbach Üstüne 11 Taz'in 4'cüsü.
*http://www.max-stirner-archiv-leipzig.de
*http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner
* Karikatür, F.Engels- Alman Düşünürleri.. Kaynak wikipedia

***

Güneydeki Yehuda Krallığı'nda yaşayan Şimon kabilesindeki insanların sayısı az olduğundan Yehuda ve Bünyamin kabilelerinin arasında asimile olduğu düşünülür. Kuzeydeki İsrail Krallığı'nın dağılmasıyla Zevulun, İssakar, Aşer, Naftali, Dan, Menaşe, Efraim, Ruben ve Gad kabileleri de kayıp duruma düşmüştür. Böylece Yöresel kabileler göz önüne alındığında kayıp kabile sayısı 10'dur. Bugünkü Musevilerin Yehuda ve Bünyamin'den geldiği düşünülür. Kayıp kabile sayısı on olduğu söyleniyor. Demek ki Yahudilerde toplam kabile sayısı 12 ; Arthur Koestler'in kitabına geliyoruz. Koestler'in kitabının adı 13. Kabile; okudukça görüyoruz ki biyografisiyle birleştirdiğimizde, kızı Tussy'nin anılarını göz önüne aldığımızda Karl Marks'ın ataları da bu topluluktan geliyor. Koestler'in iddiası 13. Kabile Hazar Türkleri, çünkü devlet dini olarak dünyada ilk defa Yahudi ırkının dışında bir topluluk din olarak Museviliği seçmiş oluyor. Tevrat'a bakıyoruz öyle değil. Daniel Kitabı'nda Babil Kralı Nebukadnetsar da İbrahimoğullarının ilahına inandığını söylüyor. 'Ve ben ferman ediyorum ki, Şadrak'ın, Meşak'ın ve Abed-nego'nun Allahına karşı yolsuz söz söyleyen her kavm, millet ve dil parçalanacak ve evleri gübrelik edilecektir. Çünkü böyle kurtarabilen başka bir ilah yoktur diyor.' Konu uzun ve karışık. Koestler'in 13. Kabile kitabına bir ara göz atacağız..

***

'Şimdi ben Azerbaycanlı 6 sanatçı ile birlikte Venedik’teyim ve Azerbaycan Kültür Bakanlığı’nın himayesinde Büyük Kanal üstündeki Venedik saraylarından Palazzo Benzon’da sergimizi gerçekleştireceğiz.' diye yazıyor Aksiyon dergisi'nde Beral Madra , devam ediyor : 15 Mayıs gibi işe başladık. Azerbaycan, 54. Venedik Bienali Uluslararası Sergisi’ne Mikayil Abdurahmanov (Bakü), Zeigam Azizov (Londra), Khanlar Gasımov (New York), Aga Ousseinov (New York), Altai Sadıghzadeh (Bakü) ve Aidan Salakhova (Bakü-Moskova) ile katılıyor. Serginin küratörlüğünü Azerbaycan Güzel Sanatlar Müzesi Müdürü Cinghiz Farzaliev ile birlikte yapıyoruz.
Azerbaycan Pavyonu, Bakü’ye, yani çağdaş sanatta daha etkin olduğunu düşündüğümüz kent etkisine ve bu etkinin yapıtlarla ilişkisine odaklanıyor. Eğer tarih boyutu katılacaksa, o zaman daha geriye, prehistorik resimlere uzandık. Bakü yakınındaki Gobustan kaya resimlerinde karşılıklı duran iki gondol benzeri gemi keşfettik ve bunu serginin logosu olarak kullanıyoruz...

Biz de dost Azerbeycan'a 54. Venedik Bienali'nde yürekten başarılar dileriz.. Küratör olarak Beral Madra'da yerinde bir karar. 70 Yıllık esaretten sonra görünür olmak ve özgürlük en çok onların hakkı.. Venedik'te seçim varsa, bu 'neden'den dolayı oy'um Azerbeycan'ın ..


***

3 Mayıs 2011 Salı

Not Defteri / 1-15 Mayıs 2011



11 Mayıs Çarşamba; 2011
Özgürlük istemek, ilerleme uğruna tutsaklığı kabul etmektir ..


Öznel değil, nesnel platformda tartıştığımız bir garabet doksası* Platon’un Devlet'inde yer alan 'Mağara' benzetme/analojisindeki diyalogta geçen başka hayat yaşamamışların bilmezliği; algısızlığı . Kapitalizmin doğal ortamında ucubeleşen, müdahalelerle onarmaya çalıştığımız bir başka kişiliğimizin görünmez yüzü, kayıp kimlik. On bin yıl önce şehirlere toplanmaya başladıktan sonra hiç görmediğimiz 'özgürlük' kavramını tanıyıp, tanımlamaya çalışıyoruz. Negrileri Marksları bile evcilleştiren, kapitalizmin isyankar çocuklarına bir oyun alanı, tahterevalli, salıncaklarıyla benzersiz çocuk bahçesi yaratan, cennetinden kovulmuş, asli yurdundan sürgün, 'doğası olmayan insana' armağan edilen bir kazanılmış/hak edilmiş sentetik bir alan mimarisi ; binbir suratlı ucuz kahraman olarak 'özgürlük'. 'Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.', insanlar geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.' Bu hasret kalmak, zan/etmek ya da deşifre olmuş Platonun mağara fenomeni değil, bile bile oyuna katılmaktır. Tüm siyasi sistemlerin, rahatsız ideolojilerin mümbit toprağı, yaşam coğrafyası, zulmün ve eşitsizliklerin adresi, mülkün etiği, yağlı etin kemiği, uygar halkların felsefesi olan özgürlük. Selefin öfkesi geçiyor ; halef Negri gittikçe Mevlana'ya yaklaşıyor 'sevgi ortak varoluşu yaratıyor' diyor.(1) Affederek , onararak, mesihçi toleransla kendini yeniliyerek kapitalizm kendi suretinden renkli dünyalar yaratmaya, Negrimtrak yeni yaşam formları üretmeye devam ediyor. Ne de olsa okuduğumuz hikaye, kendimizi anlatıyor/De te fabula narratur!

İnsan, düşünce silsilesinde, değerler manzumesinde nerede hata yaptı da, bu içinde yaşadığımız onbin yıllık olağanüstü hal, on milyon yaşındaki yeşil dünyamızda normal zaman kabul edildi?

Açık Radyo'yu dinliyorum, HES/Hidroelektrik santrallerin, nükleer enerjinin yarattığı açmazları anlatıyor..Birhan Erkutlu/Tuğba Günal çiftinin Antalya,Alakır Vadisi'nde doğanın bağrına kurdukları çift kişilik çadır önemli bir mülkiyetsizlik eylemi. Kütahya'da açığa çıkan 'siyanür' tehlikesi karşısında köylünün talebi basit bir 'yaşam' hakkı. Açık Radyo, taleplerden bahsediyor. Herkesin çözümü en az kendisi kadar kıymetli. Greenpeace gönüllüsü gençler yolumu kesiyor, 'Greenpeace'i biliyor musunuz?' diye soruyorlar. 'Heryerde yalnız onu biliyoruz; onun cüssesinin iriliğinden kimsenin itirazı görünmez oldu' diyorum. Amerika kendi yarattığı kirliliği, gene kendi süpürgesiyle, demoksferiyle temizliyor. Düşünüyorum, herkesin bir şeyler için talep ettiği sanı türünden bir 'özgürlük', insanların kısmi itirazı olduğu bir dünya var. Konu normalini aşarak Platon'un mağara alegorisine, episteme/bilgi'nin karşı köşesinde tek ayak cezaya kalkan tamamlayıcı unsur olarak doksa/kanı'nın yarattığı hayali bir tanım olarak oyunun kurucu ögesi zan'a ulaşıyor. İnsanın doğasından kaynaklanana özgürlüğü değil, şehirlerin sınırlandırdığı, uygarlığın tutsak ettiği, artık kendisinin olamadığı bir alanda bizim için artık bir 'yabancı' bile olmayan, kısıtladıklarından öğrendiğimiz, el yordamıyla şeklini sezinlemeye çabaladığımız yansımalar/engellenenler üzerinden tanımlayabileceğimiz , öznel değil nesnel platformda tartıştığımız bir garabet doksası. Kapitalizmin doğal ortamındaki ucubeleşen, müdahalelerle onarmaya çalıştığımız özgürlüğü tanımlamaya çalışıyoruz. Negriler Marksları bile evcilleştiren, kapitalizmin isyankar çocuklarına bir oyun alanı, tahterevalli, salıncaklarıyla benzersiz çocuk bahçesi yaratan kazanılmış/hak edilmiş bir 'özgürlük' alanı. Bu zan/etmek de değil, bile bile oyuna katılmak. Çocukların oyunundaki ende tura bir iki üç'e bağlanan bir figür ile anlatılan gibi; içi/özü boşaltılmış 'özgürlük' diğer unsurlar gibi bir endikatör. Marks'ın halefi sayılan Antonio Negri bile son kitabı 'Ortak Zenginlik'te kapitalist üretimi kurtarmak için bazı reformlardan bahsediyor (1)

Kuramı olmayan bir topyekun barbarlığı, insan evladı tarafında yer alarak kuramsal olarak çürütmenin olanağı yok. Ne de olsa kedilerin zaviyesinden bakmıyoruz önümüzden süzülüp giden yaşama. Nesneler dünyasının bilgisi olarak 'özgürlük' tanımını doksa/sanı'ya bağladığımızda A.Negri gibi çağdaş sofistler, inançlı materyalist sufilerin taleplerindeki değişken tanımlamalara açık olmak gerekir. Zaten Ortak Zenginlik kitabında da Negri/Mevlana birleşmesi barizleşiyor ve Negri, 'Kötülük, sevginin, sevgi için bir engel yaratan yozlaşmasıdır veya aynı şeyi başka bir perspektiften söylersek, kötülük, ortak varoluşun, onun üretimi ve üretkenliğini tıkayan bir yozlaşmadır.' diyor. Dağıtmadan devam edelim. Sınıf olmayan sınıfların, eprimiş sararmış zümrelerin birbiri içine geçmiş, hükümranlık alanları deşile deşile kahrolmuş kitlelerin tüketme yarışından, mezar kazıcı ideolojiler değil ama metastaz yapan ekonomiler ürüyor. Yani görülüyor ki, sağını solunu düzeltirsek, üstünde yaşadığımız yeşil gezegenin güzel bir ölüme doğru ilerlemesine , payına düşen tüketileni artırmaktan başka hiçbir şeye kimsenin kökten itirazı yok.. Cümleyi kısaltalım; ölümüne ilerlemeye kimsenin itirazı yok. Nekrofolik bir durum; sürekli öldürerek/tüketerek bulduğumuz her mezkûr alanda pay bırakmamacasına çoğalıyoruz. Peki insan nerede düşünce silsilesinde, değerler manzumesinde hata yaptı da, bu içinde yaşadığımız onbin yıllık olağanüstü hal, on milyon yaşındaki yeşil dünyamızda normal zaman kabul edildi? Yücel Kayıran, konumuzla ilgisi olmasa da teğet geçen bir kitap tanıtma yazısında şunları yazıyor ; Karl Jaspers’in ‘dünya tarihinin eksen dönemi’ tezinden söz ediyorum. Jaspers, dünya tarihinin eksen dönemi derken, MÖ 800 ile 200 yılları arasında gerçekleşmiş zihinsel süreci kasteder. Ona göre, tarihin en önemli kesiti bu dönemde ortaya çıkar. “Bugüne kadar” der Jaspers, “birlikte yaşadığım insan o dönemde ortaya çıkmıştır.” Bu dönemle birlikte, mistik çağ sona ermiştir. “Yunan, Hint ve Çin filozofları ve Buddha’nın belirleyici kavrayışları, Yahudi peygamberlerin Tanrı düşünceleri mistik dışıydı” der. Rasyonellikle ıralı, mitosa karşı logos’un verdiği savaşın adıdır bu dönem. “Felsefe’ der Jaspers, “tikel bir kavram değildir”, inanç, içerik ve ruh hali açısından farklı olan düşünürlerin çalışmalarını da kapsar. Böylece Jaspers, Buddha, Zerdüşt, Konfücyus ile Yahudi peygamberlerini, Yunanlı filozofların yanına ekler. Jaspers, “felsefi düşüncenin birden fazla başlangıcı vardır” tezini temellendirmeye çalışmakta, dolayısıyla felsefesinin Antik Yunanda ortaya çıkan başlangıcını değersizleştirmektedir.'(2)

İnsan soyut bir fikir, kayıtsız bir ruh, bir genelleme, şimdiye kadar olan herkestir diyor Stirner

Felsefenin,sofistike düşünceyle sufizmin ortaya çıkışı, insanın yazılı tarihiyle göründüğü kadardır. Jasper de mevzuubahis olan mevhumlar değil, o da görünenler üzerinden kronolojik bir değerlendirme yapıyor. Antik Yunan'dan devreden miras ya da bu mirasın taşıyıcısı 'Aydınlanma Düşüncesi ve Kant'tan Antonio Negri'ye ulaşan sorunların öncesinde ne var? Yazının sonunu beklemeden kilit kelimeyi burada söyleyelim: Sorun 'üretim'in ahlakı, mülkiyetin şeytani ruhunda. Sürekli kurbanlar sunarak, rüşvetler vererek felsefi etiği amaçlarından ayırarak, nesneyi değişim değeriyle özgürleştiriyor, günlük kullanım değeri üstünden ahlakı farklılaştırıyor..

Not/ Yazının devamı/tamamı 13/5 Perşembe günü Blogspot hizmetinin yaptığı onarım çalışması sırasında silindi. Biryerlerde okuyucu kopyası kalmıştır veya sayfa önbelleğinden internet ortamında tesadüf edilebilir belki. Yazı eksik, İş web arkeolojisine kaldı. Yedeklemeden, bilgisayarı daktilo gibi kullanmanın sıkıntısını yaşadık Blogspot'un işgüzarlığı sayesinde. Blogspot'un yapacağı doğru davranış sistem hatasını bulup, tekrar etmemesi için düzeltmeleriydi. Onlar anlaşılıyor ki işin kolayına kaçtılar; sayfaları bir önceki tarihe yeniden yükleyerek sistem hatasını düzelttiler. Binlerce kullanıcının 12 saat içinde yazdıkları, emeği silinmiş oldu. Karşıda muhattap yok..

(1) m.Hardt/A.Negri,Ortak Zenginlik,Sismik Uyarlama,Sermaye için Reformist Bir Program s 302-306 ve sevgi teorisi 187,198
(2) Y. Kayıran,Radikal Kitap 529/12
*doxa- Platon'un 'Mağara Hikayesi'ndeki yaklaşımına göre sanılar yani doxa ile elde edilen bilgidir. Hiç görmemiş olan insana idea/düşüncenin yansıması, nesnenin gölgesidir. Canlandıranlar,olaylar, varlıklar değişir ; doxa sadece yanılsama, aslını bilmeden gördüğümüz geçen gölgelerden zan ettiklerimizdir doksa/doxa. Yani kısaca felsefede platon'un idea kuramında,mağara alegorisi/sembolizminde nesneler dünyasının bilgisidir.

1.Karikatür- Cem Dinlenmiş,Herşey-detay
2.Karikatür Selçuk Demirel,Don Kişot

***



9 Mayıs Pazartesi;2011
Yeryüzünün, 'ilerleme' düşüncesine itirazı var..


Bütün şehrin, ağaçlar ve çalılıkların istilasına uğradığını, boş binalarda geyiklere ve başka yabani hayvanlara rastlandığını söylüyor fotografçılar. Bir başkası ilave ediyor : 'Üretimin, para akışının ve istihdamın, kısaca kapitalizmin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesiyle yaşanan acıklı bir ekonomik/toplumsal/mimari çöküşü, sürecin insani boyutunu görmezden gelerek, sadece seyirlik bir manzara olarak ele almak ahlaki mi?.. Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu?'
Bunlar Radikal Kitap Eki'nde birbirlerine sordukları sorular. Ama bizim derdimiz bunlar değil, daha fazlası..

San Francisko'nun önünde yer alır. 951 bin kişilik nüfusu ile ABD'nin en büyük üretim merkezi ve 11. şehridir. Şehir 1701 yılında Cadillac önderliğinde gelen 51 Fransız tarafından kurulmuştur. Adı Fransızca su yolu yada boğaz (dé troit ) manasına gelmektedir. Çünkü Detroit şehrinin kurulduğu bölge Büyük Göller'a ait Erie ile Huron'un birleştiği bir geçit üzerindedir. Orjinal adı 'Fort Ponchartrain du Détroit' dir. Şehir 1760 yılında göçmen Fransızlarla Kızılderililer arasındaki bir savaş sırasında müdahil olan İngiliz Ordusu tarafında ele geçirilmiş ve İngilizler kısaca bu küçük yerleşkeye Detroit ismini vererek kayıtlara geçirmişlerdir..(1)

Sınırları içinde bulunan General Motors, Ford, Chrysler ve diğer büyük otomobil fabrikaları nedeniyle dünyanın otomotiv başkenti olarak anılır. ABD ekonomisinin yüzde 10’unu elinde tutar(dı). Ancak kriz Detroit’i yıkıp geçti. Otomotiv devleri bir bir devrilirken, ‘işçi kenti’ olarak tanınan Detroit, bugün hayalet şehre dönüştü. İşsiz kalan binlerce kişi Detroit’i terk etti. Şu anda 33 bin 500 boş, 91 bin terkedilmiş ev var. Bundan birkaç yıl öncesine kadar 150-200 bin dolar olan mülkler şu an ortalama 10 bin ila 12 bin dolara satılıyor. 'Bu çürüyüp dökülen şehre akın eden fotomuhabirlerden biri' diyor Radikal'de çıkan yazıda 'bütün şehrin ağaçların ve çalılıkların istilasına uğradığını, boş binalarda geyiklere ve başka yabani hayvanlara rastlandığını söylüyor.' Devam ediyor 'Detroit’in, otomotiv sektörünün çöküşüyle beraber yaşadığı bu yavaş ölüm, geçtiğimiz yıl iki çok yankı uyandıran fotoğraf kitabına konu oldu.
Andrew Moore ve Yves Marchand’ın çektiği fotoğraflar, yıkımın ve çürümenin yoğun bir hüzünle dolu ‘güzelliğini’ belgeliyordu. Ama bu iki fotoğrafçının ve onların ardından Detroit enkazına hücum eden diğer yüzlercesinin iştahla çektikleri ‘yıkıntı manzaraları’na hemen itirazlar yükselmeye başladı ve ortaya, gittikçe alevlenen tartışmanın da adı halini alan bir kavram çıktı: ‘Yıkıntı pornosu’. Üretimin, para akışının ve istihdamın, kısaca kapitalizmin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesiyle yaşanan acıklı bir ekonomik/toplumsal/mimari çöküşü, sürecin insani boyutunu görmezden gelerek, sadece seyirlik bir manzara olarak ele almak ahlaki mi?.. Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu?'

Bizim konumuz ne çürümenin fotograflarını dünyaya yayan Andrew Moore ve Yves Marchand’ın çektiği fotoğraflar ne de bu fotografların metinlerini oluşturan popüler düşünür John Berger. Onlar kendi sorup, kendileri cevaplandıyor nasılsa 'Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu? Bu sorulara en doyurucu cevabı verebilecek kişilerden biri, John Berger. Daha doğrusu, Detroit fotoğraflarının sadece güncel bir örneği olduğu şu asırlık ikilemi kendi şahsında en ikna edici çözümüne kavuşturmuş kişi: Eşitsizlik, savaş ve sefaletin hüküm sürdüğü bir dünyada güzelliği seyretmenin zalimce bir tarafı yok mu? Sanatsal kusursuzluk, yanıbaşımızdaki ‘gerçek’ karşısında bizi körleştirmiyor mu? Kendisine bu soruları sorup durduktan sonra, hem dünyada olup bitenlerin farkında olup hem de –mesela Henry James gibi– saf bir estetik çabayı sürdürmenin mümkün olamayacağı sonucuna varan George Orwell, sonunda bir çeşit ‘risale yazarına’ dönüştüğünü söylüyordu. Ama aynı ikilem John Berger için hiçbir zaman zorlayıcı bir vicdan sorunu halini almadı: Orwell gibi sanatına politikayı dahil etmeye çalışması gerekmemişti, çünkü zaten sanat onu her zaman politikanın içine sürükleyen bir şey olmuştu. Ezilen insanların deneyimi ile sanatın beraber yürüdüğünü, birbirlerine açıldıklarını düşünüyordu. '(2)

Biz insani kaygılar, timsah gözyaşlarına girmeden Marks'ın sırt çevirdiği ustası Dr.Max Steiner'dan yola çıkıp 'ego ve birlik' konusunu işleyeceğiz. Hem 'Aydınlanma Felsefesi'nin günümüz Batı kaynaklı dünya düşünme sistemini oluşturan liberal/sosyalist/komünist ve tüm yeryüzü sistemlerindeki birliğin, hem de Doğu mistizminde tasavvufun ,Yahudi gizemciliğinde Kabala'nın, uzakdoğuda nirvanaya giden arayışlarda ulaşılmaya çalışılan 'birlik'e bakacağız. Değişik coğrafyalarda, değişik zümrelerin/sınıf ve hemhâl oluşların insan merkezli bu kavrayışın ortak paydası üzerine eleştirilerimizi yazacağız. Önümüzdeki günlerde Dr.Max'ın eseri 'Biricik ve Mülkiyet'i yanımıza alıp Detroit'den yola çıkıp devam edeceğiz..

(1) Vikipedia Ansiklopedi/Detroid
(2) Emre Ayvaz, Radikal Kitap 06/05/2011

***

Erhan Arık'ın 'Horovel' sergisi Tütün Deposu'nda açıldı. Arık altı ay boyunca Ermenistan-Türkiye sınırındaki köyleri gezip fotoğraflarını çekti. Öfkenin iki tarafındaki hasarı, onulmaz yaşamları, devreden hikayeleri ve bu çalışma sırasında yaşadıklarıyla oluşan yeni külü soğumamış anıları derledi.. Nasıldan çok, ne dediğine bakılması gereken bir sergi çıktı ortaya..

Horovel Sergisi 30 Nisan – 5 Haziran 2011
Erhan Arık fotoğraf ve multimedya belgesel sergisi
Tütün Deposu, Lüleci Hendek Caddesi, No: 12 Tophane

***



7 Mayıs Cumartesi
Yaratıcı ironik zekaya az rastlanıyor.


'Günümüzde hükümsüzlüğün içinde az çok dramatik bir şekilde ritüellik yaratan ve hükümsüzlükler karşısında , hiçliğin karşısında kibrin gücüyle dayanmaya çalışan bu kuşağı küçümsemek istiyor değilim' diyor. Sanatın bir 'komplo', çevresinin ise 'ortak' olduğunu söyleyen Jean Baudrillard, ilave ediyor; 'Herkes suç ortağı!'.. Peki, bulunduğumuz coğrafyada işler nasıl?

Yalnız burada değil tüm dünyada yaratıcı zeka , sanatın asıl cevheridir. Kumarda edinilen sermaye gibi, kırk haramilere mal/malzeme tedarikçisi görünümündeki sanat piyasasının bunu anlayıp idrak etmesi mümkün değil. Paranın, magazin ve rezilliğin yarattığı 'sanat', ne yazık ki hakim kültür olarak lumpen burjuva söylemini yaratmıştır. Televizyonları,gazeteleri, dergileri, salonları ele geçiren besleme entelijansiya, şen şakrak ekibini/hısımlarını ve kabul edilebilir hasımlarını oluşturmuştur. Oyununu kurmuş, kural ve krallarını belirlemiştir. Kimseye dokunmadan, aşırıya kaçmayıp aşıranların, kopya çekerek başka hayatları tekrar edenlerin methiyelerini yapmak gelir getiren bir meslektir.. Tek bir figürle yetinen, bir biçimi çoğaltarak üreten küçük dünyasıyla Türkiye'de önemli olmuş, makamlara yerleşmiş, şan şöhret edinmiş sanatçı çoktur. Tekrarlanan resmin kurduğu akılalmaz irtibatlarla sağlanan başarı(!) mesleki değil, hizbi korporasyondur ; birileri tarafından seçilmiş olmak demektir. Okuyucunun uzman yazara güvenebilmesi gerekir ama yazarı mezar kazıcı ya da put imalatçısının çehresinden farklılaştıran nedir? Yüzüne bakıp karar vermeye yarayan tuzağı, ard düşünce kötü niyeti, yönlendirici yazarın takıntılarını , paranoyalarını , bilgisiz/görgüsüzlüğünü , konuyu kavramaktaki aczini, ya da gebeliklerini, maddi/manevi borçlarını, ağ bağlantılarını görünen kılan bir kıstas var mıdır? Bugüne kadar deşifre edilenlerin, soykütüğü üzerinden yürüyen kayırmalara, imal edilen tilkiliklere çözüm olmadığı ortada. Perec'in tek bir harfi dışlayarak yazdığı yaratıcı öyküyü ,benzersiz bir lisanla Türkçeye çevirenlerin yenilenen yaratıcılığına diş bileyenler için görünür ölçü herhalde 'özgünlük' değildir. Değişim değeri üzerinden eleştirmen/editör ve yön verici yazar, manipülatör edebiyatçı kadrosu başarılıdır. İthal kültürü birebir kopyalayan tarihsel diyalektiği,aklî muhakemeyi kullanmaz bir vasatlar zümresi Türkiye'de halen işbaşındadır.. Bu yetersiz uzmanlar, yuvalandıkları kültür kurumlarının kirliliğine parelel gelişmiştir. Onay alınmamış benzersiz öznellikleriyle pratikte arsız yüzleşmelerin çıkarsal ilişkileri uğruna günlük hayatın görünmez kahramanlarını devre dışı bırakabilmişlerdir. Bu 'Post-Modern' taklidi Amerikan müsveddesi 'güncel' tarz 80 sonrası kuşağına ve pazara hakim olmuştur. Sorunların kıyısından dolanarak, âlâ-vâlâlarla dünyada görünür olmak mümkün değildir de diyemeyiz; manipülatörler aksini ispat eder ; 'kel' sırma saçlı, 'kör' elâ gözlü yapılır yaşarken. Söylediği 'yalan' aksi ispatlanana kadar 'tamam' olur, tarih böyle yazılır. Ne ki 70'lik köşe yazarı kadının, 17 yaşında kızın heyecanını taklit etmesi, yerli yersiz meşrebine göre ayar vermesi, takdir etmesi tepki oluşturmaz sanat sosyetesinin hicaptan arınmış ortamında . Sanat seçkinlerinin, dümen suyundan ilerliyorsan, ne taktik uygularsan uygula nirvanaya ulaşırsın.. Bu konularda sık sık yakınan Jean Baudrillard şöyle diyor: 'Nedamet getirmiş politikacılardan ve entellektüellerden oluşan koca bir kuşağın, Prensin yörüngesinde dönen Salaklar Komplosu'na katılmasını izlemekten daha zevkli bir şey düşünemiyorum.' Her ülkenin içi geçmiş mondeni, kendi yazarına ilham kaynağı olur ki Baudrillard 'de bunu tespit ederek kayıtlara geçirmiş anlaşılan. Tüm ironisiyle eleştirel düşünce üretenler, komedyenler camiasının maskara eylemleri, tacir söylemleri, iç bayıltan akrabayı taallukat kimlikleri için her yerde tehlikedir. Bundan dolayı, güncel kültür yapılanmasının olabildiğince dışında bırakılması yeğlenmiştir.. Bu bizler için bir şans olsa da , tarih yazımını etkileyip, gelecek kuşakların algısına tecavüz eden bir yerel sömürgeleştirme eylemidir. Bizde böyledir ama Avrupa,Amerika'da da durum farklı mı? Sonuçta 'tüketim', üretenin ahlakını ve çevresini oluşturuyor. Biz değil de ona söyletelim. Jean Baudrillard'le devam edelim; şöyle diyor: ' Açıkça bir hiç olan, hükümsüz ve vasat olan şey, şimdi genel 'farksızlık' içinde, başka şeylerin yanında yer edinme hakkına sahip.. Gerçekten de hiçbir şey söylenemeyecek, hiçbir şey yapılamayacak eserler görmek kimseyi şaşırtmıyor artık!' , ekliyor: Herkes suç ortağı!.. (1) Vasatların iktidarında konu uzundur; biz yaratıcı bir grafik tasarımcısının işlerinde iç piyasanın ihtiraslarından arınmış ,huzurlu olduğu kadar da irite eden örneklerine tesadüf ettik cumartesi günü. Yaratıcı cevher en olmadık zamanda ansızın karşınıza çıkar ki, burada bunu okura aktarmakla yetinelim ..

Beyoğlu Belediyesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ‘Uluslararası İstanbul Grafik Tasarım’ günleri kapsanında, 'Grafist 15/Stephan Bundi' sergisine ev sahipliği yapıyor. Stephan Bundi, 1950 yılında İsviçre’nin Grisons eyaletindeki Trun kentinde doğdu. İsviçre’de grafik tasarım eğitimini ve Stuttgart Devlet Sanat ve Tasarım Akademisi’nde de kitap tasarımı ve illüstrasyon üzerine gördüğü öğrenimi tamamladı. Halen İsviçre’de, Bern yakınlarındaki Boll kentinde yaşamakta ve çalışmaktadır. Grafik tasarımcıların kışkırtan anlatımı, sarkastik mizahıyla ilgi çeken bir başka örneği de Eduardo Muñoz Bachs'tur. Bachs'ın yukarıdaki afişi okura bir başka araştırma konusu..

Başta söylediğimizi tekrar edelim: Yalnız burada değil tüm dünyada da yaratıcı zeka , sanatın olmazsa olmaz cevheridir. Stephan Bundi sergisi buna iyi bir örnek..

Yer: Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi/No: 217 Tünel – Beyoğlu
Tarih : 27 Nisan-14 Mayıs 2011

(1) Sanat Komplosu-Jean Baudrillard 2005 Paris,İletişim Yayınları 2010 s13,64,65

***


6 Mayıs Cuma
Çağdaş Sanat, zatı/varlığıyla değil, bizatihi anlamını oluşturan felsefesi , öz'ünün bitiştirilmiş düşüncesi, talep ettiğinin seslendirici eleştirisiyle bir 'değer' oluşturabilir..Ne var ki günümüzde ederi değerini perdeler..


'Özgürlük' genişletilmiş bir alan mıdır, sınırlanmış bir alan mı? Çağdaş sanatın ortaya koyduğu renkli düşünceler, oluşturmaya çalıştığı kavramlar belki var; -az sayıdaki yorumu dışarıda tuttuğumuzda- genel olarak tesadüf etmesek de rastladıklarımız, özgün ve kişisel bir felsefeden pasajlar taşımak yerine, ortaya karışık anlamı muğlak bir 'eleştiri' niteliğini taşır.. Hata yapmak umurlarında olmayan derme çatma barınaklar ya da işin raconunu bilmeyen idealist küçük mekanlar, imkansızlık içindeki küçük galeriler değil ama anlı şanlı salonlar, fuarlar ve bienaller bu ucuz örneklerle doludur.. İyi sanatçı, adı bilinmeyen kimsedir. Bu söylediklerimiz bir okura verilen cevapla sınırlı değildir..

Dün geceyi bu sabaha bağlayan zaman dilimi halk arasında 'Hıdırellez' olarak adlandırılır. Ülke tarihinin yakın geçmişini bilenler içinse farklı anlam taşır.
Günümüzün balık hafızalı toplumunda ne 'şimdi' geçmişe, ne de 'geçmiş' kavramı şimdiye ışık olmaktadır. Birbirinin anlamını oluşturacak şimdiki geçmiş zaman algısında çağdaş sanat da bir durum tespit tutanağı, geçmişi idrak rehberi sunmaz.. Onu kırıma uğratan ve güçlendiren aynı tin'in teni, 'şimdi'nin mitolojik, siyasal ve ekonomik çağrının sosyal bedenidir.. Kapital 3/187'de geçen 'Şeylerin dış görünüşüyle özü arasında tam bir örtüşme olsaydı, bilime hiç lüzum kalmazdı' cümlesini, şeylerin dış yüzünden yola çıkan çağdaş sanat için yeniden kurabiliriz. Bilgi geçmişe aittir, tanrısal bilgi geleceği oluşturan kaderi yaratan iradedir. Mutlak istenç, toplumun özgür iradesinin üzerindeki ahlaki iktidardır. Velev ki, özerkliği tamamen elinden alınmış aklın, ortak zihnin yenilenme aracıdır hayal. Gene de umutları ve tarihiyle büyük gövdesi içinde bu coğrafyada yaşayan halkın soykütüğü ve akibetiyle ilgilidir; actuator/eyleyicidir. Teslim olmaz, bir durumdan başka bir durum yaratır; Tanrısal düzene kafa tutup ateşi çalan Prometheustur. Öyleyse Max Horkheimer'in söylediği gibi 'her kavram, kendisine anlam veren kapsayıcı bir doğruluğun bir parçası olarak görülmelidir. Felsefenin ana uğraşı da bu parçaları bütünleştirerek doğruluğu kurmaktır.'
Çağdaş sanatçı, kendine ait olmadığını zan ettiği en geniş bir alanı görmek zorundadır.. Ürüyen düşüncede bir felsefeci kadar zengin katılım ve sorumluluk elzemdir.

***

Arşiv yazıları ve daha iyi bir siyah/beyaz yazıcı kalitesi için yeni adresimiz http://cagdaselestiri.blogspot.com/

***



5 Mayıs Perşembe ; 2011
Bugün Karl Marks'ın doğum günü.
'De te fabula narratur!'


Marks'ın eleştirdiği kapitalizmin yerine önerdiği ya da koyabileceği farklı bir 'gerçek' olmuş mudur? ; tartışılır. Fakat tartışılmayacak hakikat, birilerinin varlıklı olması için, birilerinin yoksul olması lüzumudur. Kapitalist dünya yeşil bir doğal alan değil, ekonomik bir tahterevallidir. Her insanın sahip olduğu öz, mekanı olan ekonomik ekolojide şekillenir. Marks, Kapital'in önsözünde 'yalnızca kapitalist üretimin gelişmesinin değil, bu gelişmenin tamamlanmış olmamasının da sıkıntısını çekiyoruz' diye yazıyordu. Derinliğinde ya da boşluğunda kaybolunabilecek, tek hücreli organizma ya da da bir deniz yıldızı gibi bölünerek sonsuza kadar çoğaltılabilecek renkli bir bakış, zengin bir teori bıraktı... 'Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir' dedi. Teorisiyle hareketlenen kitleler 1917'de işçiler adına doğru fikrin egemenliğinde olduğu bir parti ve toplum modeli yarattı. Demokrasinin tevatür, herkesin aynı fikirde olduğu bir devletin varlığı, herkes adına düşünen bütün problemlerin çözümünü bilen liderin çelik iradesinde kimse tek olarak düşünmedi/düşünemedi. Düşünmek,talep etmek ve sürekli değişmekti. Değişim olmadığı toplumda olgunluğun ardından çürüme geldi.. Sovyet deneyinde dondurulan düşünce sürecinin ardından gelen yıkımla Max Stirner, Walter Benjaminler gibi kırmızı kart gören düşünürler günümüzde yeniden oyuna girdi. Daha yaşanılır alternatif bir gerçek, yaşama zamanı ile çalışma zamanın aynılaştığı bir dünyanın imkanı, çoğunluğun ortak hayali. Kant'la başlayan 'Aydınlanma' çağında Marks, sermaye toplumunun doğru okunması gereken temel figürlerindendir..

Kapital'in 1. cildinin ilk baskısı 25 Temmuz 1867'de Londra'da yayımlandı.
Söyledikleri, yazdıkları yandaşlarının olduğu kadar karşıtlarının da referans kaynağı oldu. Önsöz'de Almanlara seslenirken şunları yazıyordu. 'Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker ya da iyimser bir biçimde Almanya'da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa ona açıkça şunu söylemeliyim:
De te fabula narratur!

Marks, Horace'den alıntı yaparak Latince, 'Bu anlatılan senin öykündür' diyordu.
Bugün Libya, Suriye, Mısır, Tunus'ta Amerikanın Wikileaksle dizayn ettiği süreçte yaşananlara durup bakmak gerekir. Ortadoğu'da yaşananlara 'devrim' deyip şapka çıkartanlar düşünmeli.. Bilgi, geriye doğru yapılan bir onaylamadır, onlarsa evetlemenin akibetini kestiremiyorlar. Emperyalizmin kışkırtıcılığını görmezden gelenlere Marks'ın cümlesiyle tekrar edersek 'işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendimizi avutursak açıkça şunu hatırlamalıyız ki, 'De te fabula narratur!'

Marks'ın eleştirdiğinin yerine önerdiği ya da koyabileceği farklı bir 'gerçek' olmuş mudur? ; tartışılır. Fakat tartışılmayacak hakikat, birilerinin yaşaması için, birilerinin sömürülen olması gerçeğidir; bu durumu değiştirebilecek bir teorinin varlığına bugün de ihtiyaç vardır. Tüm medya kanalları, Amerikanın propoganda çığlıklarıyla oluşturduğu akıldışı masalda bugün de anlatılan halen o eski hikaye.
Mazlumun üzerinden yazılan mağrurun fetih öyküsü.. O, günümüzdeki Chomsk, Negri, Deleuzler gibi gökteki yıldızlara bakarken, yerdeki çukura düşen hayalperest bir ideolog olmadı; bundan dolayı da insanlara gelecek ütopyalar konusunda baskıcı öneriler sunmadı. Yalnızca kendi zamanının perspektifinden erişilen ufkî manzarayı aktarmakla yetindi. Ne ki zaman ütopyaları destopyaya, cennetleri ceheneme çevirdi. Walter Benjamin haklıdır . 'Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız 'olağanüstü hâl' istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir.' İlerleme konsepti, her zaman 'insanın özü ekonomidir' diyen Marks'a nisbet yaparcasına hakim sınıfın ölçüsü olmuş ve tahakkümü içselleştiren ideolojik bir aydınlanma miti yaratmıştır. Bugün halka söylenecek olansa yalnız şudur: 'Herkes hâla sana rağmen seni, sana anlatıyor..

***

Peki biz Marks'ın söylediklerine bütünüyle katılıyor muyuz? Soran okura bir kere daha cevap verelim : 'Aydınlanma', dünyanın doğal dengesini bozan uygarlaşma sürecinin, 'bilim' mitosunun , Doğu/Batı çelişkisinin, ülkeler hiyerarşisinin ve bunlara bağlı sömürünün de ideolojisidir. Batı dediğimiz uygarlık, düşünme şekli ve tüm ikonografisiyle mesihci bir karşı çıkış ritüelidir. Baba,oğul,kutsal ruh alegorisi tüm kurumlarının mimesis/öykünmesini, sistematiğinin iskeletini oluşturur. Erdeminin kökeni, etiğinin yasası, yayılmasının tasasını oluşturan misyoner ruhunu kalkan kıldığı Hristiyanlık ahlakıdır. Bu blogda sayfalar boyunca tekrarladığımız itirazlarımız bilimden bir 'din' yaratan Batı uygarlığının evladı olan aydınlanmacı Marks'la, tüm öz'cülük anlayışlarını,rezerv ideolojileri, bağlılıkları reddeden ilerleme karşıtı bizi ayrı düşürse de, onun düşünür olarak önemini azaltmaz.. Ne de olsa herkes kendi toprağının ürünü, düşünen canlısıdır..

***



4 Mayıs Çarşamba ;2011
Hasan Bülent Kahraman safiyeti olan bir aydın ; sokaktaki ortalama Amerikalı'nın bakışıyla 'Usame bin Laden' değerlendirmesi dünyayı açıklamaya yetmez.... Halkını kandırdığı gibi, dünyadaki entellektüelleri de etkilemesi olağan. Ne de olsa günümüzde aydınlanmanın, yeryüzünde demokratik muhalefetin merkezi gene o.
Amerika sürekli yalan söylüyor. İslam paranoyasıyla kendi halkını teyakkuza geçiriyor. Yanlış alarm, güçlü iktidar demek. Bağımsız devletlere saldırıyor, sokaktaki Müslümandan terörist üretiyor. Guantanomo'da Afgan gençleri, Ebu Garip'de yurtseverleri Nazilerin yapmadığı yöntemlerle cezalandırıyor. Bilgi almak için işkence yasal zorunluluk oldu. Elaltından servis ettiği bilgilerle iftiralar, durduk yerde Ortadoğu'da fırtınalar yaratıyor. Öldürdüklerinin inançlarını yok sayarak boş çuval gibi denize fırlatıyor..



1776'da Ulusların Zenginliği kitabında Adam Smith , 'Akşam yemeğinde sofrada bulmayı umduğumuz şeyi, kasabın, bira yapımcısının veya fırıncının lütfundan, iyiliğinden değil, onların kendi kişisel çıkarlarına olan saygılarından ediniriz. Onları çalışmak zorunda bırakan bizim ihtiyaçlarımız değil, onların yararlarıdır ' der. Listeyi genişletip, fırıncıyla silah tüccarının, kasapla Obamanın, bira yapımcısıyla Sarkozy'nin yerini değiştirebiliriz. Sonuç değişmez; çünkü anlatılmak istenilen kapitalist dünyada acımasız toplumsal iş bölümü gereği/gerçeğidir..


Adamın ismi Usame Bin Laden; Amerikalılar gibi o da 'Ladin' diyor ve hiçbir üretimin bilinçdışından kaçamayacağını söyleyen Lacan'ı doğrularcasına devam ediyor 'Gene de iyimser olmak mümkün. O iyimserlik şu: Bin Ladin kimsenin kabul etmediği "İslam terörü"nün simgesiydi. O hayatta kaldıkça ABD'nin İslam'la savaşının bitmesi söz konusu değildi. Barışçı Obama' nın bile Ladin'in sonunu açıklarken kullandığı sözcükler ve vücut dili bunu misli misli kanıtlıyor. Şimdi Ladin'in devre dışına çıkmasıyla birlikte Amerika OD(Ortadoğu) ile olan ilişkilerinde sinir uçlarına dokunan İslam vurgusunu geriye çekebilir, ezeli Arap-İsrail gerginliğinden medet ummaktan vazgeçebilir, kurulmakta olan "yeni bir dünyada yerini alabilir."
İkiz Kuleler bile vurulup yıkılmışken şu söylediğim mi hayal ürünü?

Böyle diyor Sabah Gazetesi'nde dün yazdığı 'Ladin'den sonra dünya' başlıklı yazısında Kahraman..


İslam'la savaşmak Amerikan'ın seçeneğiydi; Müslüman coğrafyadaki herhangi bireyin, yurdunu işgal eden bir düşman olmadan böyle bir 'dert' edinmesi, kafire cihat açması obsesyondur. Ne ki, ortalama Batılı için aynı sağduyuya kefil olmak mümkün değildir.. İliklerine işlemiş dini önyargılar Batı uygarlığı için bir savunma kalkanı, doğal bir refleks kabul edilir..


Amin Maalouf'un 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' kitabı Selahaddin Eyyubi'nin bir cümlesiyle başlar: 'Frenklere bakın! Dinleri için nasıl gözleri dönmüşçesine savaşıyorlar. Oysa biz Müslümanlar cihat yolunda hiç de ateşli değiliz.' Bu kelime zamanlar üstü bir durum saptamasıdır. Bir durumu tarih yapan gerçeğinden söküp atmak, bozulan demografide her şeyin yerinden oynaması demektir. Bush'un 11 Eylül'ün ardından söylediği 'bu bir Haçlı Seferi, terörizme karşı savaş, zaman alacak' cümlesinin bio-sosyolojisini, bir halkın araçsal psikolojisinden ayırmak mümkün değildir. Bir eylemin değeri sonuçlarıyla anlaşılır kılınır. Amerikalılar operasyonda Laden'e, Geronimo kod ismini vermişler. Şef Mahko’nun torunu olan Şaman Geronimo, bir Bedonkohe Apache yerlisiydi.
Meksikalı askerler ona Geronimo, İspanyollar ise Jerome derlerdi. Amerikalıların deyişiyle Geronimo'nun gerçek adı Gokhlayeh/Gökilah'tı. 1829'da doğan bu adam, öznenin temellendiricisi simgesel düzenin gerçeği 'göklerhakimi' 17 Şubat 1909'da beyaz adamın elinde ölen, son direnen Kızılderili lideriydi. Amerikalıların bugün Laden'e 'Geronimo' ismini vermesi, Beyaz Saray yönetiminin İslami figür olarak 'öteki' imge üstündeki algısının boyutlarını gösterir. 11 Eylül öncesi Afganistanda yaptıkları işbirliği ardından kulelerin planlı dikey yıkımı , teröristlerin yanan uçağın enkazında bulunan yanmayan pasaportları, Pentagon'da kimseye hasar vermeden çakılan uçak görüntüleri komplo teorilerini onaylar ; söylentileri gerçek kılar.. Yazarken bir yandan tv'den 19 haberlerini izliyorum. 78 komando Pakistan Askeri Akademisi'ne 500 metre mesafedeki evi basıyorlar, kamera içeride dolaşıyor camlarda bir kırık yok. Bugün devam eden süreçte yaptıkları simülasyonlar, Obama/Clinton ve şürekasının toplanıp ekranda operasyonu canlı izlemeleri, silahsız Laden'le 40 dakika süren çatışma ve denize atıldığı söylenen ceset, olayın şahidi çocukla çelişen yetkililerin yaptıkları açıklamalar Nietzsche'yi akla getiriyor.
'Her halukarda önce neyin yararlı olduğunu bilmek zorundayız. Burada da yine sadece beş adım öteye bakıyorlar. Kötülük olmadan ayakta duramayan büyük ekonomiden hiç haberleri yok. Kökenlerini bilmiyoruz, sonuçlarını bilmiyoruz. Öyleyse bir eylemin ( ve erdemin -eç.) herhangi bir değeri var mıdır?'


Amerika'nın bütün bunları yapmasının tek nedeni var; emperyalist amaçları doğrultusunda dünyanın tek hükümdarı olmak. İşgallerin meşru yollarını açmak.. Genişlemesi ve saldırması için karşısında bir 'düşman ' olması gerek; şayet yoksa kendisi tasarlıyor, yaratıyor, renklendiriyor.. İşi bitince de öldürüyor.. Bilgisayarda yarattığı ile gerçekten yaşamış olanı bizim ayırt etmemize olanak yok..



Görünen eylemin üzerindeki örtüyü kaldırmak için büyük fotografın soykütüğüne bakmak gerekir...


Emperyalizm, düşman olmadan ilerleyemez. Buharin, Rosa Luksemburg, Lenin , gibi Hans Neisser de bir tanım yapar ve 'emperyalizmi “bir ulusun doğal sınırlarının ötesindeki nüfusu kendi siyasal yönetimi altına almak amacıyla bu sınırların ötesinde bir imparatorluk kurma süreci' olarak tanımlar. Ama kuramın ilk müellifi John A. Hobson'dur. 1902 tarihli kitabının tam adı 'Imperialism, A Study'dir. Kâr sistemine o güne kadar yöneltilmiş en yıkıcı eleştirileri yöneltmiştir. Marks bile kapitalizmin kendi kendini yıkacağını söylerken, Hobson emperyalizmin dünyayı yok edeceğini söylemektedir. 'Emperyalizm sürecini, kapitalizmin kendisini yine kendisinin yarattığı bir ikilemden, kaçınılmaz olarak dış ticaret, fethi gerektiren bir yapıyla ,yapı gereği kaçınılmaz olarak sürekli bir savaş riski şeklindeki bir ikilemden kurtulmak üzere verdiği aralıksız ve huzursuz bir çaba olarak görmektedir. Kapitalizme hiç bu kadar ağır bir ahlaki suçlama o güne kadar kimse tarafından yöneltilmemiştir.' (2) Robert L.Heilbroner 1952
Kaynak belirterek yaptıkları alıntılarla aynı tahlili Buharin, Rosa Lüksemburg ve Lenin sosyalist literatüre dahil ederler.
Ha bir de şunu belirtelim; Hobles'in Hasan Bülent Kahraman gibi solculuk iddiası hiç yoktur. Liberaldir ama gerçeklerin üstünü örtmez..


17 Aralık'ta Tunus'ta üniversiteli bir işportacı, Zeynel Abidin Ben Ali’nin kanlı diktatörlüğünü protesto için kendini yaktı ; Arap halkların onurlu mücadelesini başladı. Bükreş'te Çavuşesku'yu deviren Amerika yine pusudaydı..



Denir ki, Hobson iktisadı başka şeylerle karıştırmaya devam etmiştir..

Burada sözü Heilbroner'un başucu kitabımızda yeralan 'Victorya Dönemi ve İktisadın Yeraltı Dünyası' makalesine bıralım : 'Her ne kadar Hobson Marksistlere ve amaçlarına sempati duymuyorsa da, insanlık dışı karakteri ve gem vurulmaz gelişimi bakımından Markscı bir tezdir bu. Kapitalizmin çözümsüz bir iç sorunla karşı karşıya olduğu ve sırf fetih şehveti yüzünden değil, aynı zamanda ekonomik olarak ayakta kalmak için de emperyalizme dönüşmek zorunda kaldığını iddia ediyordu. (..) Sonuç felakettir. Çünkü artı zenginliğini -ve askerini- dışarıya gönderen tek bir ülke değildir. Bütün ülkeler aynı gemidedir. Dolayısıyla her ülkenin kendi yatırımcıları için ele geçirebileceği en zengin ve en kazançlı pazarların etrafını parmaklıkla çevirmeye çalıştığı dünyayı paylaşma yarışıdır söz konusu olan.'(3)
'Hobson ekonomiyi siyasetle karıştırmaya başlamış' derler; Kahraman ise emperyalist ekonomiyi etinden/etiğinden ayırarak ayrı yerde tutuyor. Amerika'nın söylediklerini doğru kabul edip, hayallerini bu yalanlar üzerine inşa ediyor.

Hasan Bülent Kahraman'ın iyimserliği masumiyetinden..

(1) Ladin'den sonra dünya - Sabah Gazetesi, 04 Mayıs 2011 Çarşamba
(2) Robert L.Heilbroner 1952 İktisat Düşünürleri, s 172
(3) John A. Hobson, Imperialism, A Study (1902)


3 Mayıs Salı ; 2011
Fulya'da açılan fuar kapandı..
'memnuniyetsizlik' ya da 'tecessüs' de bir konsept oluşturabilir ama dört duvar arasında oynadığı mekan şeref trübünü ise, genel izleyici 'Çağdaş Sanat'ta dışarıda kalabilir..

***


2 Mayıs Pazartesi; 2011
Yaşamak için gereği nedir?


Siyasetin kalıcı amaçlar barındırması güçtür. Kalıcı amaçlar 'değişim' kurgusunun önündeki temel handikaba dönüşerek 'ilerleme'nin bariyeri olabilir. En iyisi doğru zamanda doğru yerde durabilmektir ama bu da bir nirengi noktası ister. Etrafı boş bir uzay boşluğunda doğru yeri kestirememek gibi, bütünüyle boşluğun olmadığı bir 'dolu' alanda da 'doğru' yeri bulabilmek mümkün olmayabilir.. Burada belirleyici olan, ben/merkez ile yaşamsal ihtiyaçlar için vazgeçilmez kılınmış ezelden ebede uzanan 'ben/tepki'dir. Yaşamak için 'gereği kadar' insani bir ölçüdür.. 'Siyaset' kavramı, bu 'gereği' belirlemekten acizdir; amacı değil olsa olsa yöntemi belirleyen araçsal bir motiftir..

***



1 Mayıs 2011; Pazar
Kimler yoğmuş ki, bizler Taksim'de vağ iken?


Korku edebiyatını gerçek hayatla buluşturan Dylan Dog'un maceraları İngiltere'de ve çoğunlukla başkent Londra'da geçer. Bizim mayısın ilk günüyle ilgili biraz sulandırarak anlatacağımız bu hikayenin asıl kahramanlarından biri de Londra'yı hayatının büyük bölümünde mesken tutar. Scotland Yard'dan ayrılan dedektif Dylan Dog'un en büyük yardımcısı Groucho Marks'la isim benzerliğinin dışında bir ortaklıkları yoktur.. Arşan Palabıyıkyan desek çok kişi bilir ama vitrinde o dursa da esas kahraman o değil; onun doğum zamanı ve yaşadığı mekanına teğet bir öykünün bugüne taşan yüzü. Aslında anlattığımız hikaye, ciddi bir hikaye ama jenerik itibariyle biraz tanzim edilmesinde yarar var.. Ne de olsa geçen seneler olanlar gün gibi taze.. 'Korku' ise bildiğimiz bir gerçekle yüzleşmekten kaçarken, bilmediğimiz bir başka zamanda çoğalarak toplanma, yeniden toparlanma duygumuz..

Demokratik kürsü, serbest platform gibi bir dönüşüm yaşanıyor dünyada.
Daha yaşanılır bir yeryüzü için taleplerin yükseldiği alanda Mehter Takımı'ndan Beşiktaş Çarşı'ya, hidroelektrik santrallerden nükleer karşıtları, feministler, milliyetçiler, radikal ve muhafazakar yanyana. Değişik kimliklerin talepleriyle , renklerin çok sesliliği içinde zümresiz sevinçli bir coşkuyla kutlandı mayısın ilk günü. A.Negri , 'Endüstriyel kent, önceden kestirilmeyen tesadüfi karşılaşma veya daha doğrusu başkalıkla karşılaşma platformudur' diyor. Gençlerle yenilenen yaşlılarından arınanan bu kitle, ortak bir vücut , 'karşılaştığımız başkalık'tır. Birlikte hareketlenen organik eski yapının tamahkar sahibi değildir artık. O, zamanın ruhunu, kapitalizmin yarattığı sosyal ağların bize benzemez farklı diyaloglarını, makro iletişimin vechelerini içselleştirmiştir. Organizmasında coğrafyayla sınırlandırılamayan farklılıklar barındırır. Şehrin değil, küreselliğin varoşlarının herşeyi bilen evladıdır.. Artık herkesin bayramı olan 1 Mayısların günümüzde sınıf temelinde keskin bir ayrımı simgelediğini söylemek güç .. Kuklalar, karikatürler, drama,temsil,keman, şarkı türkülerle, çocuk yaşlı ve tümüyle genç olanlarla, meydanları dolduran güleryüzlü şık insanlarıyla artık bu görüntüye 'işçi sınıfının bayramı' demek zor; olsa olsa bir 'halk bayramı' denilebilir belki..

Peki, bugünlerde New York'tan Paris,Londra Delhi,Tokyo,İstanbul/Taksim'i dolduran kalabalıkların izini sürüp geçmişine baktığımızda şimdinin izinini müsaadesini, müsamahasını,anlayış hoşgörüsünü oluşturan birikimin öyküsündeki kayıp öznenin 'yoklar' tarihindeki rolü nedir? ; tutunamayanların buruk öyküsüne bir göz atalım.. Tas tas içtim ağuları sağ iken' diyerek başladığı bir şiirin sonunda 'Kim var imiş biz burada yoğ iken?' diye sorar Karacaoğlan.
Bu günlere gelen süreçte dünyada kimler neleri yaşadı?

Biraz tarihçe

Ansiklopedilere/kitaplara baktığımızda 1 Mayıs'la ilgili değişik öykülere rastlıyoruz. İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediğini yazıyor kaynaklar. Ne var ki Karl Marks Kapital Cilt 1/297'de İngiltere için '1 Mayıs 1848'den itibaren işgünü kesin olarak 10 saatle sınırlandırılıyordu' diye yazar. Fakat bu geçici bir başarıdır. Sayfa 308'de devam ediyor : 'Yasakoyucu ilk kez başlangıçta koyduğu sınırlar dışına, '1845 Basma Fabrikası Yasası' ile çıktı . 8 ile 13 yaş arasındaki çocuklar ve kadınlar için işgününün sınırları, yemek için hiçbir yasal paydos vermeksizin, sabah 6 ve akşam 10 olmak üzere saptıyordu.(..) Kabul etmek gerekir ki, işçi, üretim sürecinden çıktıklarında, fabrikaya girdiklerinden daha farklıdırlar. Pazarda bir 'meta' 'emek gücü' sahibi olarak, öteki meta sahipleriyle karşı karşıya satıcı olarak durmuşlardır . Kapitaliste emek gücünü sattığı sözleşme, kendisini, onun tasarrufuna serbesce verdiğini deyim yerindeyse 'güngibi' bariz gösterir. Pazarlık tamamlandıktan sonra onun 'başına buyruk insan' olmadığı anlaşılır. Emek gücünü satmak için özgür olduğu süre, onu satmaya çalıştığı süredir. Ve gerçekten de vampir, 'sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece onu elden bırakmayacaktır.'
İngiltere'de durum böyleydi ama Amerika'da farklı değildi . 1881 yılında ABD'de yarım milyon işçiyi temsilen kurulan 'Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu'nun temel talebi belliydi; '8 saatlik iş günü' mücadelesi başladı.. Marks sayfa 313'le devam edelim: 'Kuzey Amerika Birleşik Devletleri'nde her bağımsız işçi hareketi, kölelik , cumhuriyetin bir bölümünü çarpıklaştırdığı için kötürümleşti. Emeğin ,kara deriyi damgaladığı yerde, beyaz deriden kendini kurtarması mümkün değildi. Ne var ki, köleliğin ölümüyle birlikte derhal yepyeni bir yaşam doğdu. İç savaşın ilk meyvesi Atlantik'ten Pasifik'e, New England'dan Californiya'ya soluk soluğa gidip gelen bir lokomotif hızıyla yayılan sekiz saatlik çalışma hareketi oldu.' Marks Kapital'de bunları yazarken aynı tarihte Chicago'da 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi.

Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada'da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886'da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih, işçilerin eylemine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimi kesmişler, tıkır tıkır işleyen düzeni aksatmışlardı..

Marks devam ediyor 'Baltimore'da 6 Ağustos 1866'da yapılan 'Genel İş Kongresi' şu bildiriyi yayımladı: 'Bugünün ilk ve en büyük zorunluluğu, Bütün ABD'de sekiz saatlik çalışmayı, normal işgünü kabul eden bir yasayı yürürlüğe koyarak, bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmaktır.'


'Kim var imiş biz burada yoğ iken?' sorusu , her şeyin bizle başladığını sananlara ithaf olunur ve ihmal edilmemelidir. Bugün 2011'de yaşanan Taksim'deki şenlik, 1850'lerde başlayan bir korku hikayesinin New York, Sidney, Paris, Baltimore, Chicago, Louisville/Kentucky,Haymarket , Delhi'de yaşananların aileye intikal eden mirası, kuşakların alınteri mutlu sonudur.. Ne ki, tarihe şehadet edecek, onların doğrusunu tartışmadan/akıl vermeden doğru kabul edebilecek geçerli bir tanık bulmak günümüzde imkansızdır.. Özgürlükler ile birlikte ufuklar da genişlemiştir..


Marks gelişmeleri çağın olanakları ölçüsünde izlerken işçiler ne Marks'dan ne de daha sonraya damgasını basacak Marksizm'den haberdardılar. Mücadele, insanca yaşamın temel mücadelesiydi. 'Belki daha güzel zamanlar vardır, fakat şimdiki zaman bizimdir' diyen Jean-Paul Sartre haklıydı. 'Belki' kelimesi inanç düzeyinde de olsa, iktidar peşinde koşanlar tarafından sürekli istismar edildi. 150 yıllık metropollerin gölgeli tarihinde, kahramanlara ihtiyaç duyan varoşların kendi kahramanını yaratma sürecinde hep 'umut' oldu.


İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grevi baskılamak için sokak çeteleriyle anlaştı. Grevcilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, işçilerin üzerine ateş açılması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.

Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Haymarket Meydanı'nda yapılan gösteriler ve konuşmalarla olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. Sanıklardan ikisi Michael Schwab ve Samuel Fielden'ın cezası hapise çevrildi. Louis Lingg hapisanede intihar etmesi başlı başına kitaplara konu olabilecek ayrı bir dramdır. Dört işçi önderi Albert Persons, Adolph Fisher, George Engel ve August Vincent Theodore Spies, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idama mahkum edildiler.

Albert Persons isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: 'Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.' 11 Kasım 1887'de darağacında asılarak cezalar infaz edildi. August Vincent Theodore Spies'ın son sözleriyse şunlar olacaktı : 'Bugün bizi boğarak sesimizi kısıyorsunuz, çığırtkanlığınız karşısında boğazlanan sesimiz gelecekteki gücümüz olacak.'
İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce kişi katıldı. ABD'de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. Daha mutasyona uğramamış olan Karl Kautsky önderliğinde II. Enternasyonal 1889'da Paris'te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890'dan başlamak üzere 1 Mayıs 'Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü' ilan edildi. Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmasına rağmen Cumhuriyet'in ilanının ardından 1924' de yasaklandı. 2008 Nisan'ında, 'Emek ve Dayanışma Günü' olarak kutlanmasının kabulünün ardından 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de partilerin ortak mutabakatı ile çıkartılan yasayla 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. 2010'dan itibaren Taksim Meydanı'nda yasal olarak kitlesel kutlamalara izin verildi..

Yazının başında jenerikten bahsettiğimiz Groucho Marks mı? Türkiye'de onu Arşan Palabıyıkyan diye tanırdık. Soyadı yaygın yapılan bir hatayla sürekli 'Marks' diye yazılsa da aslı 'Marx'dır. Karl Marks, ağlayan kitlelerin idolüydü, Groucho ise aynı kitleleri her şeyi unuttururcasına güldürdü. İktidarı ele geçirdikten sonra unutulan kitlelerin farklı bir coğrafyada 1917-1953 arasında bir diğer acı hikayesini de başka bir yazıda Orlando Figes'in 'Karanlıkta Fısıldaşanlar' da anlatacağız.

Öykünün tamamı değil ama başından bugüne kadarki bölümünün görünen yüzü böyle ; Karacaoğlan'la başladığımız yazıyı biraz değiştirerek tamamlayalım:

Karacaoğlan der ki bakın gelene
Ömrümün yarısı gitti yalana
Sual eylemem bizden sonra durana
Kim var imiş biz burada yoğ iken..

Kaynaklar
(1)Haymarket-Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August Vincent Theodore SPIES biyografiler From Wikipedia, the free encyclopedia
(2) Karl Marks, Kapital 1867 Cilt 1

***

Arşiv yazıları ve daha iyi bir siyah/beyaz yazıcı kalitesi için yeni adresimiz http://cagdaselestiri.blogspot.com/

.