23 Ocak 2011 Pazar

Beyaz Küp Eleştirisi


İsa peygamber 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor . Zaferlerin, ceset ve eserlerin sahibi mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün..


Galeri ya da diğer adıyla beyaz küp, kurtarılmış bir alan, müze öncesi bir müze diyorlar. Görülüyor ki insanların yolculuğunun kabristanda, eserlerin ise müzede sonlanması amaçlanan bir olgu.. Müzeler çağrışımla mezarlıkları hatırlatıyorsa, zirvedeki galeriler de müzelenmeden önce bitkisel hayata giren sanatçının son mekanıdır dersek doğru olur mu?.. Yoksa doğru'nun bu laf oyunlarıyla bir ilgisi yok, onun yeri burası değil mi demeli! Başka bir tarih/coğrafya, yurttaşlık bilgisi sayfalarında, yeri geldiğinde Marks, Brecht'te, yeri geldiğinde değişim değeriyle müzayede salonları, bienaller, banka koleksiyonlarında onu aramak gerekir dersek daha mı 'doğru' olur.. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslın esasını tahrip eden simülakratörler , çakma bir siyasetin peşine takılmış bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir uygarlık! tarihini Guantanamo'da Fukuşima'da, Mısır,Libya, Ortadoğu ya da Guggenheim, Maxi Roma,Bienaller'de tek bir algı çerçevesinde şu an oluşturuluyorlar ; işimiz uzun ..


Fatih Özgüven 8 Mayıs tarihli yazısı, 'En güzeli Füsun Onur' arabaşlığında 'Ama belki de serginin en güzel işi, mekana geniş geniş yayılmasına izin verilen Füsun Onur’unki. Füsun Onur’un işlerinin mekana ihtiyacı vardır çünkü bu işler gerçek anlamda mekana ve mekanda yayılır, onu ‘kullanırlar’. Bir beyaz sayfa gibi de demeli, çünkü Onur 70’lerden beri yapmakta olduğu işlerde mekana dizdiği nesnelerle esrarengiz cümleler, sentaktik birtakım yapılar, oyunlar kurar. Bu yüzden onu aynı şeyi sayfa üzerinde yapan Sevim Burak’a benzetmek mümkün. Arter’deki işinde Onur’un örgü şişleri, parlak yün yumakları, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor, hatta ‘duyulur’ da. Bu işe baktıktan sonra birkaç adım ötedeki Robinson Crusoe’dan Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okuyunuz! ' diyor. Gözlerini ufka çevirmiş sonsuz zekayı arayan insan, sınırlı aklı ,sonsuz isteğiyle dünyada ilahlığını ilan etmiştir. 'Metalarda eksik olan somutluk duygusunu, mal sahipleri kendi beş ya da daha çok duyusuyla giderir.' diyen Marks haklıdır.(1) Mekanı görünür/duyulur kılarak tanrısallaştırılan, mekanı bir sunağa çevirip ilahlaştırılan, mülkiyeti kutsayan, sanata can verip seçkinlere köleleştiren, özneden nesneye geçen yeni bedeni yeni bir ruh haliyle dirilten, post modern çağda insan uzuvlarına, toplumsal algı aparatalarına yeni eklemeler yapan, gittikçe yabancılaştığımız Amerikan icadı bir global kültür canavarıdır..


Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne..


Mekanı görünür kılan Füsun Onur'un işlerine baktıktan sonra Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okumak önerisi düşündürücü ama daha ötesine geçmek, ses görüntü duvarını aşmak gerekiyor. Çünkü tüm sanat aşığı yazarlarda Duchamp'lı beslemeler tarihinden , Clement Greenberg'in ulusal tarzını yaratan ABD'nin ihtiyacı Sol Lewit'in sallama saptamalarıyla yaratılan çağdaş sanatın dili üstünden tekrarlara bolca rastlarız.. 'Mekan' kelimesini -bir paragrafta altı tekrar- ve 'Mekanı görünür kılmak' cümlesini çok seviyorlar. Totalde çağdaş sanat, mekanın ruhunu emen imgenin asıl olanı örten görünmezliğiyle, itinayla asimetrik bir hakikatın izleyiciyi aşan ahlaki endişelerini taşıdığı iddiasındadır. 1700'ler değil ama 18oo'lerin üretim araçlarının yöntemsel olarak dönüşümü, insani olanın amaçsal olanla araçsal olanın yerlerini, önceliklerini farklılaştırmıştır . Kral Jayavarman yaptırdığı 1186 tarihli Budist tapınak gibi ; dışarıdaki ağaç kökleri mekanın üzerini kuşatmış ; Kamboçya Rajavihara'da dışarıda olması gerekenle, toprağın altından beslenen yer değiştirmiştir. Durulmanın ardından gelen dönemde isyansız nisyan, özgürlüğü kullanarak yeni putlar yaratır. Aşikar kılınan ile teşhir edilen arasındaki fark , görünen 'gerçek'i aşan nevrozlar yaratmıştır. Doğasını terkeden hakikata rampalanmaya çalışılan bir 'hiç' uğruna, doksanın doksandokuz halinde unutulan tüm herşey görünür olur. Ne var ki nesneler üzerinden göndermelerle çökertilen, pop kültür tarafından yıkılan eşrefi mahlukatın yani aklın/insanın saltanatıdır. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslını tahrip eden simülakratörler, çakma bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir tarihin korpratörleri olarak karınca gibi çalışıyorlar. Nietzsche'nin 'Alçak İnsanların Yaşamı' özelden âri/geneli ilgilendiren yanıyla günümüze bağlanabilecek bir makaledir. Ahu Antmen 9 Mart'taki yazısında insanın dışlandığı mekanın keşfiyle ilgili aynı beklentileri tekrar/takdir ederek 'Ayşe Erkmen’in sanatı, Türkiye sanat ortamı için her zaman biraz fazla soğuk, mesafeli, zihinsel ve entelektüel bir pratiğin ifadesi oldu. Bunun bir nedeni, sanatının içeriğinin, mekân ve algı gibi birtakım temel meseleler dışına hemen hemen hiç çıkmamasıydı.(..) İzleyicinin fiziksel olarak içinde gezdiği mekânı algılamasını sağlamak, farklı algı biçimlerinin bilincine varmasına aracı olmak gibi meselelerle ilgilenen Erkmen, (..) galeri mekânlarını yalnızca biçimsel olarak dönüştüren değil, sanat mekânlarının otoritesini ideolojik olarak da sorgulayan işler yaptı.' diyor. Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne.. İstenen hiyerarşi yaratarak seçkinler üzerinden bir müesses nizam oluşturmaksa işe yarar bir hizmettir. Kitleler üzerinden seçkinlere yer açmak, avamı şaşkına çevirmek, anlamaz konumuna düşürüp sokaktaki insanı sıradanlaştırmak, yurdum insanı deyip aşağılamaksa bu da yapılıyor: ne de olsa sanatın değişim değerini oluşturan metalaştırmaktan önce matahlaştırma eylemidir.. Sol Lewit'in öğrettiği budur. Musa'nın on emrine karşı 'Sol'un manifestosunun çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Yalnızca Yankee sanatının ekonomisine uygun tahakkümüne ilişkin bir konfigürasyondur. Çağdaş Sanat'ta taklit/kopyayı içselleştiren simülakrizmi aşan ‘takıyye’nin modernleşen öyküsü, cinsler arasındaki renkleri düzlemliyen mahşerin yaygın/pop kültürü , cehenneme düşen kimlikleri farklı nüfuzlara peşkeş çeken marketingi işbaşındadır.. Kendi suretinden bir dünya yaratan emperyalizmin truva atlarından güncel sanatı temizlemekse bir yurttaş sorumluluğu..


Yapabileceklerini boşver, yaptıklarını göster! Konseptin bir anlatıcıya ihtiyaç duyması , boşluğu kelimelerle dolduranın, yetkiyi eline geçiren tarafından tayin edilmiş olmasındandır..


Mekanları görünür kılmak, pragmatik bir talebin özgürlük etiğiyle ilintilendirilmesi mi? Yoksa ortasında durduğumuz, ekmeğini yediğimiz alanda ideolojik sorgu kayıtları oluşturmak, fabrika içindeki proleteryanın durumu gibi, sermayeyle birlikte oluşan gömücünün nalına/mıhına eylemi, kendine rağmen oluşanın reddinin teatral bir tekrarı mıdır? Farkı farkedenler tarafından teorize edilen gerçek, Marksizmden rücu edenlerin, zengin müşteriye sunduğu papparazi tadında kültürel bir hizmettir. Ortalama zeka sahibi bir insanın gördüğünün dışında mekanın farklı bir görüntüsü için gönül gözünün açılması, çakraların çalıştırılması temrinine ihtiyaç yok. Nedir görünürlüğüne perde düşmüş/katarkt inmişçesine mekanı kutsayan bu aracın ardındaki amacıyla esası müphem, soykütüğü kırma post modern öznenin beklentisi?.. Kartların yeniden dağıtılmasıysa ortaya çıkan zanaatsız sanattan, maça kızı, tüsiad beyi, medya soytarısı,kafaya çerçeve geçirilen galerici, mübaşir tayin edilen eleştirmen -Marksın jargonuyla seçkin iplikçi, büyük sosis fabrikatörü, saygın kundura boyası tüccarı dahil- herkesin duhül olduğu bu oyundan, salvoları çeken, cazgırlık yapan ,tearuz eden, üten/ütülen, yer ya da yol gösteren, şaşıran, ayılan/bayılan vesaire herkes memnundur. Tekvinden sonraki çıkış, yeniden yaratılış öyküsüne, ondan sonrasıysa karşılaşmalara aittir. Sermayeden vahimi sanattan mekandan kaçış da bir ara çözüm olabilir. Ne de olsa çağdaş bir mezbah, kurbanlar ister..


Beyaz Küp dedikleri adres, jenerikteki tekinsiz perili köşk.. Meydandaki saati, bakana satandan ve tahta bavullu yoksul köylüden geriye kalan envanter zengindir..


Özgüven 'örgü şişler, parlak yün yumaklar, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor,' diyor sanatçı için. Marks ' Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide ne de elmasta değişim değerini keşfedemedi.' der 1/98
Peki nasıl okumalıyız mekanın ruhuyla oynaşan, durduğu yere yakışan sarihi meftun edilen protest 'Das Kapital'i. Eleştiri konusu hem Das Kapital, hem de ideolojik maskeyle hakikatın arasındaki mesafeyi kullanarak değişim değerine dönüştüren yerli das kapital ve işgüzar katipleri. Yani Marks'tan türeyen yerli yersiz göstergelerle sermayeleşen sanatın -11.Bienal'de Brecht'in par(ç)alanması ,ardından kolektif tüketilmesi örneği- paranın sanata eskort görevi, mesenlerin gayretkeşliği.. Ömrünün son baharında Marchel Duchamp'ı danışman olarak işe alan Madam Guggenheim örneğinde olduğu gibi sinizm yalnız ideolojik maskeyi popüler kültür içinde soylulaştırıp soytarılaştırarak, yalanı en etkili 'gerçek' malzeme olarak meşrulaştırıp olumlamıyor ; yüceltilen kamburu çıkmış özneyi de kutsal mezbahı, mahzeni/mekanında eti için rezervleyip saklamayı tercih ediyor. Petrus Şarapları gibi mahzenden kucağımıza verilen toraman bir Duchamp efsanesi var kitaplara sonradan duhul olan . Dünyada mekan dersek, sanat dünyasının Kaban'la yeniden yazılan tarihinde Duchamp'la yeniden dirilen -zombimsi bir nekrohobiye uygun- entellektüel yazarların mahreç göstermeden tepe tepe kullandığı bu istenilen beyaz küp algısına belki hariçten asist yaparız. Feuerbach üzerine 11/8. Tez'de yazılan doğrulanır : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir . Teoriyi gizemciliğe götüren bütün giz'ler, akılcı çözümlemelerini insan pratiğinde ve bunun yaşanarak kavranmasında bulur' . Bütün gizlenenler -yazarların/mekanların perdeledikleri dahil- bütün giz'ler, efsunlanmış sırlar ancak amaçlarıyla birlikte vardır. Petrus'un horozu üç kez ötmüştür. Özneleri değiştirmekle yükümlü olan araçlar, görünürlüğü ezerek eşitler ; uç noktaları, alternatif eleştiriyi tırpanlayarak monotip resmi tarihi yaratır.. Kronstadt Denizcilerinin 1921 ayaklanmasını ezen Sovyetler Birliği’nin Stalin'den dayak yiyen dahi generali Tukaçevsi'nin bir sonraki hamlede ezilenlerin ilahı olması gibi, ezen/ezilen, mağdur/mağrur farkı devreden bir zuhurdur ; kanlı/şanlı tarihin olduğu kadar kültür/düşün sürecinin de sayfalarında oyunun kuralları birdir değişmez. 1921 Mart'ı için 'gerçeğe bundan iyi ışık tutan bir şey olamaz' demişti Lenin. Devrim mutad üzerine evlatlarını yiyordu ; orda algıdaki farklılığı yaratmak adına değiştirmeye yarattıkları mekan Moskova'da halen zenginliğin ve nar gibi kuzuların, İdil boylarındaysa insan etinin yendiği Rusya'dır. Ütopyaya darbe yapan distopyasının iktidarındaki tüm mekanda , zan'dan arındırılmış 'gerçek' ne adil , ne sovyet, ne sosyalisttir . 1930'larda felsefi düşünce sürecini askıya alan Stalinci terörün muhakemeleri 39 yılının hataları/baskıları, 68'lerin bir kısım spastik düşünürünü ve diyalektiğin sırtına yüklenen hazinelerin ağırlığı, günümüzüne intikal eden taşınamaz paranoyaları, sanat/yaşam farkını ortadan kaldıracağına derinleştiren tikleri, disiplinlerarası nevrozları doğurmuştur. Ne ki çağdaş sanatın sahte mesihinin Radek misali ölümünden sonra iade edilen itibarı, sonradan yazılan tarihi, rüyet eylemleri var ; -artık kimsenin savunamaması gibi- Haliç'teki Feshane binası ya da Diyarbakır Hapisanesi.. ; mecrasını bedeller ödeyerek oluşturmuş, gereğini yerine gelmiş bir hâl'in ufukta oluşturduğu çizgidir artık ; mekan, zamanı yaratmıştır.


Marks, 'Papaza verilen öşür, kutsamalarından daha gerçektir' diyor.
Bienaller , fuar, galeri, müzayedeler tarafından şereflendirilen, ödüllerle soylulaştırılan sanatçı asli görevlerini, toplumu değiştirebilme, dönüştürebilme kabiliyetini , eleştirmenin 'gerçek' gücünü , muhalifet reflekslerini ve teçhizatını kaybeder.. Esaret için ilk adım, doğal ortamından koparılıp kafeslenmesi ,beyaz küp denilen kuşatılmış alana payeler verilerek mahkum edilmesidir.. ....


Marks'tan sonra gelen yeni mezar kazıcı bir kuşağın varlığını mı ima ediyor yazar? Bir salyangozun, özgürlük adına kendi koruyucu kabuğunu kırma talebi gibi absürd bir durum. Radikal bir imkansızlığın imansızlığı, yazarı olduğu kadar sanatçıyı da yeni karnasyonlar edinmesi için' tanrım beni yeni baştan yarat ' diyeceği bir düşünce sürecine itiyor ; lakin çakıldığımız yerden bildiklerimizin ağırlığıyla kıpırdamak mümkün değil.. Günümüz trendini algıyı farklılaştırarak belirleyenlerden biri de 1934 doğumlu İrlanda kökenli Amerikalı Brian O'Doherty'dir . Artforum'da 1976'da yayımlanan makaleleri sanat piyasası için kullanım kılavuzu hükmündedir. Beyaz Küpün İçinde kitabında , 'Herşeye rağmen izleyicinin köklü bir soydan geldiği unutulmamalıdır' diyor. Rüşvet gibi bir cümlenin ardından devam ediyor 'Sanatçı, bir sanat tüccarıyla anlaşmaya varmak dışındaki kabüllerin farkına varmamıştır. Ötesini sezse bile değiştiremeyeceği bir sosyal gerçeği kabullenmesi, aklını kullandığının göstergesidir.' Bu da Türkçesiyle aba altında sopa göstermek. O'Doherty'nin işaret ettiği şudur ; necip ariflerin son mekanı, ebedi istirihatgâhı her zaman müze olmayabilir ; entellektüel birikimine, sanatsal yeteneklerine güvenip araya eş dost koymadan yapılan rezervasyonlar onaylanmayabilir . Bütün bunlara rağmen 'sanat mekanlarının otoritesini ideolojik olarak sorgulamanın' pratikte bir anlamı var mıdır; önümüze düşen bu cümleyi karşılayan cevap nedir? Yoktur diyerek Erasmus gibi aklı başında deli taklidi yapmaktansa ,eylemin anlamıyla buluşması izansızlığının bilincine sahip cennetten kovulmuş bir günahkar olmayı yeğleriz .. Bu yolda Max Stirner'a tesadüf eder, her an yeniden yol kesen birden çok 'güç istenci'ne rastlarsak şaşırmayalım.. Biliyoruz ki 'hazinen neredeyse, yüreğin oradadır.' Yalanlar üzerine 1945'lerden itibaren sonradan yazılan, olmayan sanat tarihinin kalbindeki beyaz küp ise tekinsiz perili köşk.. İsa, 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor. Mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün. Yoksa bu coğrafyada küresel insiyatifler ve sermaye tarafından ele geçirilerek beyaz küp denilerek tütsülenen mekan ile moron/android karışımı algının sanat/sanatçısını kemirdiği bu yolun sonu selamettir de diyemeyiz, nekropoller şehrin bittiği yerde başlar..

(1) Kapital 1/100 Sol Yay.

**

Not-Burada bir tekrar yapalım. Bu yazdıklarımızın ne üstte adı geçen sanatçılarla, ne de işini gücünü yapan yukarıdaki sanat yazarlarıyla ilgisi var. Onlar, bugüne kadr herkesin yaptıklarını, genel doğruyu sürdürüyorlar. Devamlı söylediğimiz gibi bizim yaptığımızsa bir sistem eleştirisi ; -Ortadoğu'ya ihraç edilen demokrasi hizmeti gibi- manipule edilen bir dünyada yalanlar üzerine yazılmış bir sanat tarihine, muzaffer tarih yazıcının kaleminden çıkmış evrimleşmeden ilerleyen içi/içeriği boşaltılmış, günümüzü ele geçirmiş dünya sanatına topyekun itirazdır.. Bunu kabul etme becerisine ulaşanların eleştirisiyse farklı bir yazı konusu.. Peki ne yapmalı diyen okura 'Dünyanın talan edilmesine sessiz kalan sanatın huzur hakkı yoktur..' başlıklı yazıyı bir daha okumalarını öneririm.

***




emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com

15 Ocak 2011 Cumartesi

Not Defteri / 15-30 Ocak 2011

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


30 Ocak 2010; Pazar
Pera'daki Rus Ressamlar sergisi, 1917'de tarihe gömülen bir sınıfın, derin bir burjuva zenginliğinin fotograf arşivi olarak görülse bile önemli. Neyi kazanmak için nelerden vazgeçildiği ise ayrı bir yazı konusu..


Her değerlendirme, beklentilere, baktığınız yer ve coğrafyaya, içinde durduğunuz birikime göre farklılık gösterir; objektif olmak ise yalnızca sözlüklerde geçen bir imkansızlık halidir..


Tüm Rusya'nın İmparatoru, Estonya ve Livonya Dükü 1672 doğumlu I. Pyotr Alekseyeviç Romano'ya biz Deli Petro deriz ama, başta Ruslar ve bütün dünya Büyük Petro der.
Ülkesi için çok önemli bir adamdır. St.Petersburg diye bir şehir kurdu. Bugün Hermitage olarak bilinen müze çarın kışlık sarayıdır. Bizdeki 'Aşiyan' benzeri bir kelimedir; 'inziva yeri' anlamını taşır. 1700'lerde çıkartılan arkeolojik kazılarda elde edilen ilk buluntuları Çar, sarayında toplar. Esas müzeleşmesiyse, 1764 yılında Çariçe II. Katerina ile başlar; 1852 yılında kamunun hizmetine açılır. Yaklaşık 3 milyon sanat eserinden oluşan Hermitage Müze'sinin, Batılaşma yolundaki Rusyanın vitrindeki kültür hamlesi olarak iktidarın ilişkilerini ne kadar tava getirdiği, Batı dünyasındaki konumunu meşrulaştırdığı, sanatın bu anlamdaki yol açıcılığı, etkileşim/dönüştürme değeri düşünülmeye muhtaçtır. Eserlerin görsel olduğu kadar amaçsal misyonu da önemlidir.
Müzelerle, balelerle, Çaykovsky,Modest Musorgski,Rimski Korsakov'lar, Çehov,Gogol,Puşkinler'le birlikte Rus oligarşisi Avrupa'da yaşanılan aydınlanma devrimine ülkesini eklemeyi başarabilmiştir.


Rusya'nın yolu her fırsatta Almanya tarafından kesilmeseydi, bugün iki süper güçten birisi olmaya devam ederdi..


19. yüzyılda Avrupa'da sendikalizasyon başarıları, işçilik ve ürün fiyatlarını yükseltmiştir. İlk önce silah endüstrisine temel teşkil eden modernizasyon hareketleri, daha sonra Rusya'yı ucuz iş gücüyle Avrupa'nın arka bahçesindeki imalatçısına dönüştürmüştür. Nikolay Buharin'in 1915'de yazdığı Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi kitabında, feodal kalıntılar içinden doğmaya çalışan sermaye birikiminin Rusya'yı nasıl bir sanayileşme hamlesinin içine ittiği sayısal verilerle anlatılır. Petro ile başlayan modernleşme bir ihtiyaçtan doğmuştur. Fransız düşünürlere maaş bağlayan, sürgündeki Voltaire ile d’Alambert, Montesquieu'yu destekleyen Diderot'yu Moskova'ya getiren 2.Katerina ile devam eden, 1815'de New Lanark'ta Robert Owen'ın fabrikasında bizzat incelemeler yapan 1.Nikolayla süren değişim, köklü tepeden inmeci bir Batlaşma mücadelesinin iradesidir. Anlaşılır nedenlerden Jean Jacques Rousseau'yasa mesafeli durmuşlardır. Ne ki Petro ile başlayan modernist yapılanma, aristokrasinin karşısına alternatif olarak burjuva sınıfını koyamasa da, küçük burjuva kökenli entelijansiya dedikleri kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. Batı'dan gelen realiteden, düşünsel akımlarla soldan, nihilizm ve çarlığın debdebesine duyulan isyandan beslenen bir kadro hareketini doğurmuştur. 19.yüzyılda ağırlıklı olarak edebiyatı, müziğiyle, buna resmi de ekleyebiliriz yoksul/varsıl ayrımı yapmadan melankolik bir elin tüm Rus sanat ürünlerinin üzerinde gezindiğini söyleyebiliriz. Bir köylü toplumdan yarattığı burjuva sınıfının 1917 İhtilali ile kesintiye uğrayan öyküsünü bu sergide görüyoruz. Almanya ile Rusya arasında tarihsel rekabet ve düşmanlık literatür incelendiğinde hangi boyutlarda olduğu görülür. Bu durum her iki ülkenin de yayılmacı politikaları kadar kültürüne de yansımıştır.
1789 Fransız Kralı'nın devrildiği ayaklanmanın ardından bütün dünyada domino etkisiyle kölelik kaldırılır. Rusya'da bu tarih 1861'dir; ülke kendi iç dinamikleriyle sanayi üretimine geçmiştir. Bu tarihte toprak köleliğinin kaldırılmasıyla Rusya büyük bir değişim yaşar. Köylüler özgürleşir ama sahipsizlik fakirlik demektir. İzini muhteşem Rus edebiyatında sürebileceğimiz acılar dolu bir dönemdir bu yaşayan yoksul halk için.


Rusya'da en çok yaşayan insan Oblomov'dur; bilinen edasıyla benzerleri bu sergide de var..


O, tembellikten çok dış dünyaya karşı kayıtsızlıkla maluldur. 'İlya İlyiç Oblomov, ailesinden miras kalan taşradaki Oblomovko köyündeki çiftliğin düşük geliriyle Peterburg’daki apartman dairesinde, uşağı Zahar ile birlikte yaşayan aylak bir adam. Vaktiyle devlet memuru olmak için başkente gelmiş, bir süre sonra memurluktan sıkılarak evine kapanmış... Günün büyük bir kısmını yatağında geçiren, uyandığında eskimiş sabahlığını üzerinden çıkarmayan, hayatına çeki düzen verecek kararlar almayı sürekli erteleyen, arada bir ziyaretine gelen birkaç arkadaşı dışında sosyal hayatı kalmayan Oblomov, bu karabasan gibi gerçeklikten düşler kurarak sıyrılmaya çalışır. Dünya edebiyatında öyle karakterler vardık ki hem yazarlarını gölgede bırakmış hem de edebiyatın sınırlarını aşarak bir davranış modelinin simgesi haline gelmiştir. İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblomov romanının kahramanı Oblomov da böyle bir karakter. Düşünceden eyleme, kuvvadan fiile geçememe, daha basitleştirildiğinde açıkça miskinlik halini temsil eden Oblomovluk, özellikle devrim öncesi ve sonrasında Rus insanı için olumsuzluk yüklenmiş bir sözcüktür. Lenin’e göre Rusya üç devrim geçirmiş, ama yine de Oblomov’lardan kurtulamamıştı. “Çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”'(1)
İvan Aleksandroviç Gonçarov’un , Arafta yaşayıp Doğu-Batı arasına sıkışmış kendinden memnun olmayan tembel Rus aydının ruhunu yansıtan Oblomov karakterlerine bu sergide sıkça rastlıyoruz.. İvan Aleksandroviç Gonçarov ,Oblomov karakteriyle mitoslaşan kitabını köleliğin kalkmasının tartışıldığı en yoğun dönemde, 1858'de yayımladığını da burda unutmamak lazım..

Pera Müzesi'nde Çarlık Rusyası'ndan Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri


Bu ön okumanın eşliğinde gidilmesi gereken Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu’ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri’ sergisi, Pera Müzesi’nde devam ediyor. Küratörlüğünü Rus Devlet Müzesi Müdür Vekili Evgenia N. Petrova ile Tayfun Belgin’in yaptığı sergi, 1917 Sovyet Devrimi’ne kadar Rus halkının farklı sınıflar üzerinde yarattığı farklı dinamikleri ve kuşatma altında tuttuğu ezilen ulusların kaderini, isyanı tetikleyen dinsel motiflerle bezenen sürecin altındaki bir başka gerçeği belgeliyor.

Aynı konuda geçen yazımızdan anlattılan öyküye , bu defa farklı pencerelerden bakmaya çalıştık. Osmanlı'daki Tanzimat macerası konuyla bir nebze benzerlik gösterir. Amentüsü kilise ve benzer kurumlarının saltanatı olan ortaçağdan her toplum farklı kapılardan firar etmiştir; edemeyenlerse Araf'ta yaşamaya devam etmişlerdir ..


Çarlık Rusyasından Sahneler adlı sergide İlya Repin, Venetsianov, Pavel Fedotov, Vasiliy Perov, Nikolay Yaroşenko, Vladimir Makovski ve Kasatkin gibi sanatçılara ait 65 eser yer alıyor.
Bünyesinde bulundurduğu 360 bin eserle büyük bir görkeme sahip St. Petersburg’daki Rus Devlet Müzesi’nden seçilen tablolar hakkında Sovyet Devrimi'nin ortadan kaldırdığı yanı başımızdaki burjuva birikimin tarihini bize dokunmamışçasına yazmak ancak bu kadar mümkün olur; aynı konuda geçen yazımızdan anlattılan öyküye , bu defa farklı pencerelerden bakmaya çalıştık. Osmanlı'daki Tanzimat macerası konuyla bir nebze benzerlik gösterir. Amentüsü din olan ortaçağdan her toplum farklı kapılardan firar etmiştir. Tasavvufun şekillendirdiği mülkiyetten vazgeçmişlikle, Kilise ideolojisinin biriktirme,yığma anlayışının neleri değiştirdiği özgül şartlar dikkate alınarak düşünülmelidir. Halkın gündelik yaşamında,ibadet ritüel eşyası ve algısına yansıyan, türevlerini içselleştiren olgular zinciri vardır.. Kökensel motivasyonla hareketlenen farklı arayışlar, devlet, iktisat ve kültürleri çağdaşlık sarmalında melezleştirerek yeni bir kimlikle bugün farklı paranoyalar inkişaf ettirmiştir. Konu karşık ve nereden baktığınıza bağlı olarak çok farklı zenginlikler üreten bir derinliğe sahip..

(1) Oblomov,Evrensel Karakter,Ömer Türkeş,Radikal Kitap 13 Ağustos Cuma 2010

***


25 Ocak 2011; Salı
Bilim felsefecileri, 20. yüzyıl felsefesini adeta terörize etmiş ve tedhiş alanına çevirmişlerdir dersek eksik olur ..



'Kant'a inanmayın bana inanın' dediğimde, etrafımızı kuşatmış bu kadar kanıta rağmen cüretkarca, 'saçmalama' diyebilene Bertrand Russel'ın sözünü delil getiririm: 'Filozof olmak isteyen, saçmalıklardan korkmamalı!'
Ama siz en iyisi Ne Kant'a ne Russel'a ne de bana inanın. Çünkü bizlerin söylediği her kelime, insanın ürettiği her düşünce, hepimizi var olan doğamızdan, parçası olduğumuz sonsuz zekadan biraz daha ayrı/aykırı düşürmektedir.

Doğanın bir parçası olarak yaşamak, tabiat tarafından bahşedilmiş hayatı sürdürebilmek için bilgiyle yüklenmiş isyan değil, bilgiden özgürleşmiş uyum gerekir; felsefede tartışması, eleştiride hasatı olmayan çorak alan budur..


Yıllardır yazdığımız konular gündem yaratmaktan uzak da olsa, vesilelerle düşünceler yeri geldiğinde aynı kavşakta buluşuyor. Bilgi felsefesi başlığıyla açılan konu bir muammadır. O, Aydınlanma ile tetiklenen süreçte bilmenin şehvetiyle, bilginin kaynağına doğru insani hatta şeytani bir hamleyle doğamızın, doğal olmayan süreçlerini tasarlamaya zemin hazırlar. Felsefenin nesnesi 'bilgi', öznesi insan için 'genesis' olmak zorununluğunu yaratmaya çabalıyor; şereflendirilen 'akıl' ise bütünü temsileyet gücünden mahrum..

Yapılan yalnız bilginin değil, insanın da sınırları, oluşturduğu hegomonik kültürün değeri ve neliğini tartışmaya açar. Gerçi tartışmaya açar demek nezakettendir, başkasını kabullemeyecek kadar doğaya başkaldırmayı dinselleştirir, karşı davranışlar üzerine blok koyar, tartışmanın zeminini hazırlar demek daha doğru olur. Dolayısıyla bilim felsefesi , sözün yükseleceği cedeli, çelişkilerin antogonizmik karekterinin düşsel platformunu, amaçsal değil ama araçsal bilimin neliğinin, değerinin , sınırlarının irdelenmesi, cüretinin yüceltilerek sorgulanmasının gereğinin argümanlarını hazırlar. Doğal hayatın birbirine kilitli süreçlerinin anlaşılması ve uyumla kabulu yerine, kendi kurduğu değerler manzumesini yüceltir. Evrimin yerini yapay devrimcikler alır, akıl, putlaştırılır. Bertrand Russel, 'Ulaşılacak her bilgiye bilimsel yöntemlerle ulaşmak gerekir; bilimce bulgulanamayacak şeyleri insanlar bilemez.' diyor. Kimse kabul etmese de, 'bana ne!' diyemeyeceğimiz oyunbozucu,yapısökücü bir mantık kuruyor. Doğanın ne insana ne de bilgiye ihtiyacı vardır; yoluna insani bilgiyle devam etmez. Ne ki insanın yoluna çıkan morfozlardan korunması için doğasını değiştirmeden koruması, hayatın üretmediği yeni zihinsel paradigmalar inşasından vazgeçmesi gerekir. Bu bakış ne Russel ne de günümüzde aklı kutsayan bilim için geçerli verileri oluşturmaz. Her Firavunun bir Musa'sı olmasıysa denge adına gereklidir. Russel, 'bilimce bulgulanamayacak şeyleri insanlar bilemez' demesi bir ele geçirme talebidir. Doğanın devinimini sürdüreceği bütünlüklü içsel hukukunda, insanoğlunun muktezası ancak bu hukukun, asimetrik parçasınca ilgası anlamına gelir;
İnsanlığın yerine bilimi koyup,Proudhon'un lafını değiştirerek söyleyelim: Her kim bilimden söz ediyorsa, amacı insanlığı kandırmaktır..


İnsanın ontolojisi/varlık malzemesi
buna bağlı zihni, beyin materyali, vucut kimyası ve zihniyeti,çevresi değişiyor;
kimin umrunda?


Karşımızda yekpare yaşamın canlılığına karşı oluşturulan organize bir başkaldırı, yani malzemesi,tarifi üçyüzyıl önceye endeksli bir kaynakça var. Aydınlanma Devrimi'nin az tartışılmış mutfağı/tezgahında pişirilen ,tüm dünyaya, tabiata ait değerleri yakıp kavurarak kendine meze yapan, gücünü finansal sermayeden alan bir tedhiş örgütünün sofrasının zehir zemberek ürünleridir önümüze konulan. Kurtlar sofrasına malzeme olan bilgi'den önce fodulun boy aynasını saklayan felsefeyle insani yüceltim yeni putlarını diker.. Kant'la zırve yapan düşünce, Hegel'de kıvam bulur , Marks'la isyan eder..

Zamanda yeni bir pencere açan Alman Hegel , Tarihte Akıl'da şöyle söyler : 'Büyük insanlar kendi amaçlarının peşinde koştular, kendi ereklerine vardılar. Başkalarının iyi niyetli amaçlarına aldırmadılar ve başardılar.'
Hegel'e ikiyüzyıl sonrasından vereceğimiz cevap , 'Bugün dünya bu mantığın oluşturduğu dolgu zeminde , doğamızı/yaşamımızı farklılaştırıp karmakarışıklaştıran yaratıcı insanların çöplüğü oldu' demek olacaktır..



Yeryüzüyle rekabete girip başkaldırarak, bilimle bilerek sona doğru ilerlemektense, çıkarsal ve ereksel iyilik, ağaçla,kuşla, böcekle hasımlaşmadan, doğanın verdiğiyle yetinerek uyum içinde bilmeden,teslimiyetle yaşamaktır ;
illa da düşünerek ilerlemek istiyorsak, bunu düşünmemek olmaz..


Bilim felsefesi konusunda Radikal Kitap'ta bu hafta Yücel Kayıran'ın bir yazısı var.* Kayıran, yukarıda söylediklerimize katılmasa bile, söylediklerimizi patikada devam ettiren, yol açan bir kitap tanıtıyor ; 'Bilim felsefesi, pasif ve spesifik gibi algılanmasının tersine, sonuçları bakımından 20. yüzyılın siyasal, kültürel ve toplumsal değişmeleri üzerinde bu denli etkili olmuş ve popüler bir tartışma alanı yaratmış bir başka felsefe alt dalı yoktur. Bilim felsefecileri, 20. yüzyıl felsefesini adeta terörize etmiş ve tedhiş alanına çevirmişlerdir. Cemal Güzel’in, ‘Bilim Felsefesi’ kitabı, artık bitmiş gibi görünen bu tartışmayı, bir yekûn olarak tekrar gündeme getiriyor' diyor. Kitabın tanıtımı şu adreste okunabilir:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1037561&Date=25.01.2011&CategoryID=40
*Radikal Kitap Eki/ 21 Ocak 2011

***

23 Ocak 2011; Pazar
Meşru taleplerin düşman ikizleri ve HBK


Hazret, 'Türkiye'de bu sanatın ne olduğu hakkında bir yazı yazmak için bence en doğru zamandır' dedi, bizim yemek yarıda kaldı. Köprüaltında öğle saati; Haliçe bakan tarafta balıkçıdayım. Deri ceket rüzgardan koruyor; hava güzel . Bir taraf Galata, bir taraf Eskipazar; karşısı Eyüp, Balat. İkibin yıl yaşamış bir imparatorluğun, bir başka imparatorluğu doğurduğu sıçrama anının minör coğrafyası. Bütün halklar/devletler ölümlüdür; ölmeye doğmanın paradoksu cümlesinden hilkatın hikmeti, evrimin değeri matruşkalar gibi.. Aklımda Bizanslı tarihçi Francis'in anlattığı kuşatmada son kalan iki kule, Vasilios Leon ve Aleksios'un öyküsü. Son savaşın sona kalan iki mevzisinde ,son iki Romalı askerin, Pavlos ve Trolios'un son cümlesi 'Titre güneş, yeryüzü ağla ; şehir fethedildi!'
Şehir fethedildi ama aynı insanlar, aynı halk farklı kimliklerle aynı şehirde dolaşıyor. Spor sayfasına bakıp ,'iyileştin artık' diye mırıldanıyorum som Romalı, ömrüne sağlık Lefter usta. Haliç'teki balık,gökyüzündeki martının milliyeti,aidiyeti şahittir Istanbul üzerinde asılı duran bütün zamanların eskimeyen ruhuna.
O ara, masadan kalkan müşterinin bıraktığı Sabah Gazetesi gözüme ilişiyor; hastaya ilaç yazan doktorun maruzatı marazi; tanzimatçı entellektüel camia yüz yıldır yere yatmış arazi. Ülkenin ruhu, halkın derdini soran yok. Bu metazori menhus talep, yediyüz yıllık öykünün neresine monte edilir belli değil..
Izgarada kızarmış sıcak balık soğumaya başlıyor; vapurların, balıkçıların, yolcuların sürekli hareket halinde olduğu çok sesli demokratik ortamda vatandaşlıktan doğan cevap hakkımı kullanıyorum..



Hem seçkinler hem de düşkünlerce kabul edilmenin vicdani kaynakçası..


'Türkiye'de heykel kabahati işlemek' başlığını koymuş yazısına. Demokratik toplumlarda heykel, anti-demokratik toplumlarda 'anıt' vardır diyor. Demokratik toplumlar diye kastettiği emperyalizmin kaleleri: Irak'a demokrasi götüren Amerika, kolonyalizm ile damarları kanlanan, sömürü ile beslenen Avrupa. Kara Afrika'nın kölelerinin, aydınlanmış uygar efendileri yarattığı, demokratik varsılların cenneti, demokrasiden nasbini almamış yoksulların cehennemi bir dünya. İşgal ettiği topraklara kültür taşıyan sivil toplum kuruluşları,misyonerleri,işadamlarıyla sınıfsız/zümresiz herkesi melul mahzun tutsak alan kapitalist ahlak sorgulanmadan soru/n tanımlanamaz . Renkli devrimleri ve diktatörleriyle, sanat ve şehir yaşamıyla aydın-seçkinler işbirliğinin mükemmel uyumu olağanlaşır; sözün eğrisi doğrusuna karışır. Meserret ise Fikret'ten beri zengin oyuncağıdır..
Batı tipi 'bilgi' üretimi, kendinden menkul bir aydın tipolojisi yaratmıştır.
Derrida eller/yoklar,kavramın topografyasını tanımlar ;anlamlandırırken mantık merkezi oluşturmak düşüncesini ortaya atar. Yani iyi/kötü, doğru/yanlış, çıkarsal bir ihtiyaca binaen kendi referans noktalarını alan tutunma noktaları ( mantık merkezleri/logocentrism) oluşturmak zorundadır; yoksa merkez kaçkını 'ben'lik tanımlama yapamaz. Soyut/somut, Doğu/Batı, uygarlık/azgelişmişlik, savaş/barış, kadın/erkek, işçi/patron vd.,vd. tanımlarken kendi çıkarsal hiyerarşisini ve kurgulamasını yapmak zorundadır. Yapmazsa ait olduğu bütünsel mekanizmadan beslenemez; düşünsel sürdürülebilirlikten ayrı kalır. HBK'nın huzursuz minör söylemini, koronun major eylemi içinde görebilmek, konunun ne'liğini kavramak adına önem taşır..
Zaten huzur olsa opera olmaz, koroya iş düşmez; alkış için her oyuna bir kahraman gereklidir.


Petrollerin, elmasların, şirketlerin efendilerine köprüdür,müzeleri, koleksiyonları, kütüphane ve tapınaklarıyla öykünülen ulusların zenginliği.
Özenilen demokrasi ise kanlar içindeki kültürün masumiyet anıtı. İnsanlığın değil ,sömürünün yalan tarihini yazanların irin dolu öyküsü , bizdekiyle ilgisi olmayan gerçek bir ucubedir. Haçlı savaşları ruhunun günümüzdeki temsiliyet gücü/kudreti, çağlararası labirentlerde kültürel vurgun yemiş, kaybolmuş feylozof, düşünür, yazar çizerleriyle yüksektir. Doğunun başkenti dedikleri İstanbul'u talansa bin yıllık gelenek; Sarkozy'nin Paris'teki Bizans'tan Osmanlı'ya sergisindeki kuyruk acısı, Nazan Ölçer'e davranışı ortada. Kapitalizmin özneyi nesneleştirdiği meta ekonomisinin bilinçüstü berraktır; dünya derin devletinin kara kaplı kitabının kapağında, 'Aklını kullanmaya cesareti olmayanlar için Batının Uygarlık Masalı' yazar...


İcat edilmiş tarihin ansiklopedik bilgi kaynağı hazret, büyük tespit yapıyor :'Heykelin figüratiften soyuta kayması demokratikleşme düzeyini işaret eder' diyor. Devam ediyor 'Heykel tartışmasının bambaşka noktalarda devam ettiği bir dönem, Türkiye'de bu sanatın ne olduğu hakkında bir yazı yazmak için bence en doğru zamandır. Tarihin her döneminde heykel, mimarlıkla birlikte egemen iktidarların ideolojisini yansıtan, görsel algılamaları etkileyen, görsel ideoloji dediğimiz alanı yaratan bir 'araçtır'. Kadim Mısır'dan, Praksiteles'in temel kuralları yerleştirdiği eski Yunan'a, oradan 'antikite'nin yeniden keşfedildiği Roma'ya kadar her dönemde iktidarlar kendisini heykellerle ifade etti. Daha yakın çağlarda bu gerçek değişmedi. Demokratik toplumlardan daha çok totaliter rejimler heykellere önem atfetti. Hitler ve Mussolini'nin İtalyası'nda, Stalin'in Rusya'sında heykellere ayrı bir önem verildi.' diyor ve yazıyor..


Her zaman halkı anlamaz/ sersem konumuna düşürmek için gösterilen temayüzkar/kendini ayrıcalıklı gösterme, kılma çabaları hiyerarşiyi sürdürmek için icat edilir. Sistemden nemalananlar ise toplumun hareket kabiliyetini, beğenisini, kaderini oluşturan yazı/yazgısını işgüzarca kurgulayarak ayakta tutarlar.. Yaşayarak öğrenebileceğimiz, öğrendiklerimizle sahiplenip bizim bir parçamız olarak yaşatacağımız toplumsal evrim, sahte senaryolarla manipüle edilir. Güç ve biçim, soyut ve somut arasında sınıfsal olduğu kadar zihinsel köprüleme, kitle ile entelijansiya arasında onursal bir mesafe oluşturur. Durumdan çok konuyu derinleştirmek, anlamsız kopmalardan sakınmak adına önem taşır.


HBK, Sabah'taki köşesinden bugün böyle topa giriyor : 'Kendisini tanısam da yaptığı heykelin çok eski bir anlayışa dayandığını, fazlasıyla ifadeci, çoğu zaman illüstratif, hayli stilistik hatta şematik olduğunu belirteyim.' diyor. Bunlar Kahraman tarafından laf olsun, torba dolsun diye lugattan derlenip yazıya serpiştirilen sözcükler; hiçbir anlamı, içlerinin doluluğu, ifade ettiği sosyal-analiz ederi olmadan sarfedilen, hakça/halkça eleştirellikten nasiplenmemiş kümesel birikinti.
Emperyalizmin günahlarını örtme eylemidir yapılan ; dilin kemiği yok, entellektüel cilayla süsleyip öyle de, böyle de söylesen olur; yeis yok, örnek çok.
Yazar demokrasi talebini dile getirken ,diğer yandan talebin sahte ikizini pazara sürüyor. Problemin edilgen parçasını, çözümün etkenliğimişçesine abartarak taklit ediyor.


Doğal yaşamın çeşitliliğini, dürüstlüğünü,ihtiyacın yarattığı apaçıklığı ve pazarlıksız/mülkiyetsiz bağlılığı,yardımlaşmayı bozan, ideolojik iktidarları meşrulaştıran sanayi devriminin,uzay çağının harikası var karşımızda. Batı'nın kendi elleriyle yarattığı, tek tanrısı para olan bir dünyanın tüm yerel kültürlerini dümdüz eden, etrafında bulunan herşeyi bir kanserli hücre gibi ele geçirerek büyüyen market imparatorluğudur bu istatistik meraklısı azman. Genişlemek için ihtiyaç duyduğu tek şey ise kendisinin kurallarını oluşturduğu, uzmanından önerilerle akademik ambalaja paketlediği bir araştırma/ilerleme alanı içersinde kendisinin yasallaştırılmasıdır ; hem seçkinler hem de düşkünlerce kabul edilip,uygarlık adına onere edilmesidir. HBK'nin soyut heykel talebindeki gibi küçük isyanlarla emri ve itaati önerdiği mefhumu/sınırları çizilmiş tektip demokrasidir amacı..


Her dönemde iktidarlar, kendi suretlerinden, kendi mantıklarına uygun sanat eserleri yaratırlar. Bugün Batı dünyasının dinsel şifrelerinin ağırlık kazandığı, çıkışı ikonografi olan global sömürünün çetrefilli hırsızlık amaçları soyutlamalarla şifreleniyor. Hiyerarşik düzen kavramsallık zırhıyla sırlanıp gözlerden gizleniyor..
HBK'nın laf salatasının ardındaki gerçek bu; soyut, somut gevelemesi amacı perdeleyen , inandırıcılığını kaybeden sahte talebe, dizayn edilmiş ucuz pathos'a /acındıracak eyleme zemin hazırlayan ukalalık; başka açıklaması yok. Heykelin veya sanat eserinin soyut/somut olmasından önemlisi ne dediği ; amacını anlatırken gösterdiği yetkinlik. Simon Critchley ,'Bir insanın, bir talebe doğru cevap vermesi, ancak onun çağrısına sadık kalması demek olabilir' diyor ki altını çizelim. İyi olan ancak etik öznelliğin olumlayıcı karakterinden ve onun Derrida'nın merkeziyle bağlantılayacağımız kendi gerçeğinin izdüşümü hakikatler ahlakından yola çıkarak, kendine pozitif duruşun nedenselliği içinde zincirlenebilir..
Hepimizin gerçeğimizi oluşturma süremiz, sorumluluk alanımızdaki temel figürler, ödenen bedelin kişisel haritamızdaki yüzde payı,hisse oranı başka;mecra,macera ayrı..

Uçurtmalar rüzgara doğru değil, o güce karşı uçtukları zaman yükselirler.


Toprağın dilinden,dinin diyalektiğinden doğan meşruiyet,
oluşturulmuş hakimiyetin direncini kırmak için elzemdir.


Sahtesinin yerine, kendi gerçeğini arayan, temsiliyetin yerine teslimiyeti öneren ikona klazmanın ,Vatikan'ın putlarına karşı çıkan dünyadaki putkırıcılığın merkezi ise bu coğrafya; HBK, malumatfuruştur; bilir.. Meşru bir talebin paradoksal düşman ikizidir demokrasi ve uygarlık. Birinin eli, ötekinin cebindedir. Sanat adına sahte değerlerin sorgulanmasına katkıda bulunması, Kant'ın dediği gibi 'aklını kullanmak için cesaretini göster.' tavrına,moduna geçmesi beklenir. Bu siyasi talebin üstünde yer alan coğrafi/kültürel bir taleptir aynı zamanda. Melezleşen aydının potansiyel saflığının sonu hüsrandır.
Hasan Bülent Kahraman'sa her zamanki gibi işaret edilen yere değil, parmağın ucuna bakıyor..

***


19 Ocak 2011; Salı
Hadiselerle öğreniriz; eksik kalan dersleri hayat tamamlar; bize düşünmek düşer.. Heykel tartışmasından sonra biz de yazarak bu eylemi gerçekleştirmeye çalışalım



İsterdik olmadı, çalışmayla da olmuyor. Mizah üretebilen zeka ayrıcalıklıdır ; yoksun olma hali, bizi seyirci kılsa da, yerli yersiz oyuna katılmaya çabalıyoruz. Eğreti bir uğraş, emanet ceket gibi üzerimizde ; yaban/cı/laştırıyor. Ezber,anekdot falan ama nereye kadar? Freud'da nedenine bakıyoruz. Mizah hakkında küçük bir yazısı ilişiyor gözümüze. 'Bak! O kadar tehlikeli görünen dünya bu işte! Gülüp geçmekten ötesine değmez bir çocuk oyuncağından başka bir şey değil ' diyor. Böyle mi düşünüyor, mizah mı yapıyor diye soruyoruz içerde kös ciddiyetle oturan imansız/imkansız ruh fakirine ; 'öğrendiğimiz bu değildir' diyor. Peki humoru üreten,psikiyatrinin kuramcısının 'ben' dediği içerdeki şahıs kim? Freud mu?



Anlattığımız şaka yaparak geçiştirilecek, gülümsemeyle tolere edilecek bir durum değil. Ucube olarak tasvir edilen, bir başka ben'in, ayrı/aykırı diğer benlikle karşılaşması. Aslına geri dönüş, aidetiyetine varış, ötekinin dilini yadırgayış belki ama, hepsinden önce kimlik gösteren, egemenlik alanlarını belirleyen kökten zemine doğru yürüyen, nedeni üzerine kafa yorulması gereken bir itiraz. Durum cepheleşerek, yok denilerek görmezden gelinerek, nedeni anlaşılamadan mizahın harcamasına sunulamaz . İnsanın görerek öğrendiği dünyada doğru ile yanlış ise ancak nesnelerle olan ilişkimizden mücadelemizden doğar; doğal ahlak da, toplumsal etik de, hadiselerin öğrettiği üzerinden şekillenir. Tayin edici, binlerce yıldır devşirdiğimiz ben'imiz, beğenimizin durduğu ortak hafızaya sureti düşen niceleşen kim'liğimizdir..


İbra/Beraat etmek,kurtulmak; Rahim,dölyatağı. Sıla-ı rahim, gurbette bulunanın memleketine kavuşması . Böyle açıklıyor Mustafa Nihat Özon/Osmanlıca Sözlük.
İbrahim, memleketini terkeden olabilir mi? Bilmiyoruz ama Harran, 'yola çıkmak' anlamına geliyor..


Biz İbrahim deriz onlar Avram; Harran'dan ayrıldığı zaman yetmiş beş yaşındadır. Kitapsa -Tekvin 17/24- başka yazar ; Abram 99 yaşında ibrahim ve sünnet olur. Öncesi vardır. Levinas , Başka'nın İzi'nde dönüşün/dönüşümün beyhudeliğini sorgular. Kendiliğin totoliterliği/totolojisi bencilliktir hükmüne varır. İlahi olan doğasında sırlanandır. Gittikçe dönüşen olduğu gibi, hiç dönüşmeyen, daim benliğin içine gömülü, kendi ışığınının kaynağı olma bir başka hal daha vardır. Tekvin 12/1'de 'Rab Avram'a, 'Ülkeni, halkını, babanın evini bırak, sana göstereceğim topraklara git' der ; İbrahim,Kildaniler'in kenti Ur şehrinden Harran/Urfa’ya doğru yola çıkar. Yeni durak Kenan diyarıdır. Devam eder İbrahim ;öykü de göç de kendi tanrısı herkesin gerçeği bir oluncaya kadar sonsuzdur.. İlk önce dönüşmeyene, kal halini kutsanmasına -fenomenoloji ve geleneği iki koltuk değneği gibi kullanan- Levinas'tan delil getirerek bakalım. Ardından süregidenle, eylemle dönüşene mizah yoksunu Martin Heidegger'la devamını getirelim. Dönüşün imkanlar dahilinde imkansızlığı gözardı edilemez; varlığın ve farkın zamansal ontolojisi, inkarın geri dönüşü, dolanıp durmanın beklentisi hiçbir şeyleştirilmenin sıkıntısı bir tarihi başaltır. Hz. İbrahim, El Halil/Hebron'a geldiğinde 400 Şekel ödeyerek satın aldığı Efron'un tarlasındaki,Makpela mağarasına yola çıktığı Harran'a bir daha dönmemek üzere gömülür. Harran yola çıkmak anlamına gelir. Ishak/Hakkın ahdiydi; Kenan ülkesinde başkalarının toprağında kendi yoluna devam ederken yaşamak için ötekileşti. Havza memleketinde İbrahim ile yola düşer Lût ; Tsoar'a kaçtıktan, Sodom ve Gomorro'yu gördükten sonra bunları bilmeyen olamadı. Ishak için rakipleşmenin sözü,dini bedeli ve yaşam değeri vardır. Ancak önce konuyu derinleştiren bir pasajı Berger'den okuyalım ; 'Sana bir şey söyleyeyim mi? Sanıyorum, şu aşağıdaki santa Justa kulesine dikkat etmemişsindir sen? Lizbon Tramvay Şirketi onun sahibi. İçinde bir asansör var, ama asansörün kimseyi bir yere götürdüğü yok aslında. İnsanları alıp yukarı çıkarıyor bu asansör. Oradaki platformdan çevreye bakıyorlar, sonra aşağı iniyorlar. Tramvay şirketinin kulesi. Bak John, bir filmde aynı şeyi yapar. Seni alır çıkarır, sonra da aynı yere geri getirir. İnsanların sinemada ağlamalarının bir nedeni de bu.
Ben sanıyordum ki…
Bırak sanmayı! Bilet alan ne kadar insan varsa, sinemada ağlamanın da o kadar nedeni vardır.' (1)


Başlıktaki Freud'un gülme hakkında söylediklerine takılıp buraya kadar
gelenlere 'biraz sabır' diyoruz; gülmek kolay da ,mizahı üretmenin kimyası,matematiği,simetrisi zor..


Mercek ustası Spinoza daha farklıdır, ama farkı ondan başlatmak gerekir; Erasmus, Deliliğe Övgü adlı yazısında gülmenin aykırılığını genişletir, akıl hastalıklarına karşı toplumda varolan bilinen yargıları sorgular. Külahı önümüze koyup düşünmek zaman, tahammül gerektirir: Akıllı kim deli kimdir? Deliliğin bilgelik ve kendini bilge sanmak olduğunu ileri sürer; delilik üzerine ciddiyetle övgüler sıralar.. Bilgeliği mizahla değil, ciddiyetle sürdürenlerin söyledikleri ağır bir yemek gibi mideye oturur.

Emmanuel Levinas'la devam ediyoruz : Ben'in yabancı bir varlığı 'kendi halinde bıraktığı' ve kendi işığıyla parıldamasına izin verdiği gerçek bilgi, bu kökensel özdeşleşmeyi kesintiye uğratmaz. Ben'i geri dönmemecesine kendinden çekip çıkartmaz. Varlık, gerçek bilginin alanına girer. Bir iz'leğe dönüşmekle, onu kucaklayan düşünür karşısında bir dereceye kadar yabanlığını korur. Bilgiyle işbirliğine girdiği anda, bu yabancılık bir biçimde doğallaşır. 'Burada pasajı/Levinas'ı kesiyoruz. Çünkü düşünce kavşak/çatala giriyor. Modernizm ; nereye/buraya kadar desek de, örtük biçimde ortaya konulan,aslını inkar olarak radikalleştirilen 'öz’den ayrılışın, epistomolojik olmayan kopuşun hikayesinde biçimlenen kabul edilen Marksist jargonla içi doldurulan bir yabancılaşma eleştirisidir. Levinas'ın dediği 'bilgiyle işbirliğinde çözülme hali' masumiyeti koruma anlamında bakir doğasını sürdürmek adına ben'in doğasına, İbrahim'in yurduna dönüşünü de talep edebilir; ne ki köprüler atılmıştır. 70'lerin başucu kitabı George Thomson'un Doğa Felsefesi'nde 'Bütün dinlerin kökeninde ,gerçekliğin gizemci açıdan tersyüz edilmesine rastlanır.' diyor. Bu ; Marks'ın 'insanın doğası yoktur' deyişinin bir başka düzlemde sürdürülmesidir. Öteki olanı anlamak için duvarın yıkılmasına yüzyıl vardır. Ötekinin, ötekini anlaması, ben/öteki ayrımının Derrida'nın belirttiği hep olacak içiçe geçmiş sınırlarında birinin ötekini beslemesi mecburiyettendir. Mehmet Aksoy'un heykelinde olduğu gibi eleştiriyi içe/dışa, herkesin ontolojik/varlık mecburiyetine doğru hareketlendiren bir hal deşilmek üzeredir. Devamı vardır. Sistemi işleten,çarkı döndüren söyleme, mağduniyetin altını çizerek yabancılaşma üzerinden 'gör beni' deyip kastrofobiyle pozitif içerik olarak gönderme yapmak, ünlemin ,çoğullaşan 'ah' halinin mevdutiyetini kabul etmek elzemdir; bu oyunun , hayatın ve terazinin kuralıdır.. Her tür politikanın merkezinde her zaman öznel algıya dayalı ayrışmalarla,ayrılıklarla tırmandırılan gerilim durur. Huzur hali yerine, kuşatmadır genel olarak siyasetin amacı. Tahkim/hakemlik değil, kendi ontolojisi, varlık halinin rezonansı,hikayesiyle bitiştirilen yaşamı muhkem kılan yeniden şekillendiriş arzu ve yüksek iradesidir. Denge durumunu sürdürmez; hayatı baskılar, tarzı tanımlar, çevreyi yapılandırırken sanatın hakikatıyla değil ama talebiyle kesişir; sağ,sol,demokrat,her neyse piramitsel iktidarını yeniden doğurmak ister.
Burada yoksun olma hali başka bir edilgen eylemi, yarılan ben'i yani mizahı üretir. Ben'in bir yanı humor, diğer yanı ise çoğunluğumuzun/bizim yaptığımız gibi somurtkan bir ciddiyete bulanmış melankolidir. Simon Critchley, 'Mizah sahiciliksizliğin başlıca ifadesidir' diyor, ekliyor : Mizah öznenin etik talebin aşırı, hatta abartılı yüküne, o talebi kendine yönelik saplantılı bir nefret ve zulme dönüştürmeksizin tahammül etmesini sağlayan daha asgari, daha az kahramanca bir yüceltim biçimidir. 'Yas ve Melankoli'de Freud şunu sorar: Yas sevilen birinin ölümüne-o biraz zalimce bir adlandırmayla 'nesne kaybına' der- verilen tepki ise, kimse ölmediğine ,yani ortada kaybedilen bir nesne olmadığına göre, melankoli neye tepkidir? Bu kafa karıştırıcı nokta, melankolide ben'in kendisinin bir nesne haline gelmesiyle çözülür. Bu demektir ki ben yarılarak, kendisi ile onu gözlemleyen eleştirel bir fail arasında bölünür. Freud bu faile daha sonraları, ben'in üzerine dikilip onu eleştiren ,kötüleyen Über-Ich/Üstben adını verecektir. 1915 tarihli yazıda buna sadece vicdan, das Gewissen der.'(2)

Ne ki her durumda dönüştürmenin kutsal iradesi ve etnisitenin/aidiyetin tahakkümü ile yola çıkan 'ben', diğer benliklerle karşılaşarak, yaşayarak öğrenir; oyunu diğer benlerle bir arada yaşayan üstben ise gülümser..

Yer değiştiren yalnız gövde ve zaman değil, bunların yarattığı asıl olarak görmenin içkin eylemi olarak değişen bilinçtir; insanın en dışı, derisinin üstünde yer alan ve sürekli negatif enerjiyle uyarılan aura materyalize olur. Toplumsal yapıbozum, etik yenidendizilime dönüşür; kilit değerler yeniden tanımlanır.. Oyunun diyalogunu bozar, oyuncusunu seyirciye dönüştürür temsiliyet. Etken/edilgen olarak ayrışan aynı kadersel malzeme, aynı ortak üst beyindir. Ama düşünceyi tetikleyen nedir? ; bir kıvılcım, bu kimyaya ters bir paradoks vardır. Bizim gibi bir özürlü,mizah zekanın garibi olan Heidegger, Düşünmek ne demektir? başlıklı metinde şöyle yazar 'En çok düşünce uyandıran, henüz düşünmediğimizdir. Hatta henüz bile değil. Her ne kadar dünyanın durumu sürekli olarak daha fazla düşünce uyandırır hale gelse de. Doğru, hadiselerin bu seyri insanın konuşmalar yapmak yerine ve asla ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiği üzerine fikirler teklif etmenin ötesine geçmeden, gecikmeksizin harekete geçmesi gerektiğini talep eder görünmektedir.
O halde eksik olan eylemdir, düşünce değil.'
Düşüncenin kendisi üzerine doğması ve dönüştürmesiyse ise şartlara bağlıdır.
Heidegger'ın başka bir bağlamda 'Burada, temellerin temelinde eklemlerinden ayrılmış, bir araya gelemeyecek bir şey var, belki de hiç eklemlenmemiş bir şey.' dediği şey olayın zatıdır. Sureti şekillendiren, özneyi muktedir kılan kimya ise hadisedir; mizah ise bozulan kimyanın gülümseten simyasıdır. Kişi, ötekiyle girdiği mecraya bütün varoluşuyla girer; olayın yarattığı bedensel dönüşüm topluma aittir.
Bir sırrın ucunu veren tamamını elde tutamaz der Rıchter adındaki adam.
Ahmet/Mehmet Altanların ve diğerlerinin şaşkınlığı, gerçeğin yerine konmak istenilen özgürlükle eşdeğer tutulan bir sırrın, kurgulanan beklentinin kendini aşan farkındandır; metazori,iradeyi baskılayan devrim değil ama yaşamı oluşturan, oyunlarıyla nufuzları mübadele eden evrim ,her şartta inanılacak tek değerdir.
Critchley ve Badio'nun söylediğini sürdürürsek, genel etik diye bir şey yoktur. Sadece belli bir durumda, olası hadiselerle karşı karşıya kaldığımızda oluşan süreçler etiği vardır; burada hayat hepimizi yeniler/yeniden doğurur.
Freud'un işaret ettiği içerdeki ben ise herşeyi ve kişinin bin yıllık tarihini kuşbakışı görür; hiçbir şeyi dönüştüremeden, dönüştüğünü sandığımız/hırpaladığımız bu gezegen üzerinde oynadığımız iktidar oyununu kahkaha ile izler; gereğindendir.
Ne ki her durumda dönüştürmenin kutsal iradesi ve tahakkümü ile yola çıkan 'ben' yaşayarak öğrenir. Çünkü yalnız o vardır; çoğul macera aslında tekil bir süreçtir.
Güleryüzlü ciddiyetle düşünmeye her zamankinden daha çok ihtiyaç var..

(1)Buluştuğumuz Yer Burası, John Berger, sayfa 17, Metis
(2) Humour,Simunt Freud, Art and Litarature. Hazırlayan A.Dickson,Londra Penguin 1985 s 426-33 ve Mourning and Melancholia, On Metapsychologry s 258-68, Sonsuz Takip, Simon Critchley, Metis Yayın, s 88-89

***

11 Ocak 2011 Salı

Not Defteri / 1-15 Ocak 2011

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


14 Ocak Cuma ; 2011
Heykel aşılmış bir tarihi değil, kötü yazılmış bir sayfayı işaret ediyor..
Kıyasladıkları müzik gibi bir armoni, güzel bir melodi, huzur hali değil ; rahatsızlığı ifade eden, düşünmeye zorlayan bir kütle. Ucube/acayip bir dramın, Rusya,Almanya savaşında Anadolu'da iki kardeş halkın, Ermeni/Türk diye ayrılıp birbirine kırdırılan mazlumların öyküsü. İnsanlık dışı mezalimin, tehditin sürekliliğinin, alarmın mutlaklığının işaret fişeği. Sürekli maduniyet/subalternity eşikte olma hali. Mehmet Aksoy'un heykeli, bir durum gösteren ; dünyanın tarihi kadar eski mağruru/mağduriyeti işaret eden zorunlu, birbirini doğuran ve biri ötekine muhtaç müsademe/diyalektin, insanın özüne ait hep olmuş/olacak bir halin, uygarlık denilen göreceli kavramı besleyen kara cevherin taştan kavranarak çıkartılışı..


'Mâdun' kelimesi edebiyatın/felsefenin moda sözcüklerinden, bu ara sıkça kullanılıyor, Kasım ayında yazmışız yeri geldiği için tekrar edelim ; Nesnenin suskunca özneleşmeye meyletmesi gibi; kavramın/imgenin, aslının yerine geçme hali, ama o 'kalakalma' durumu. Farkedilemeyen bir olağanlık/durağanlık.
Var olup da olmama, yok sayılma, kaale alınmama, esamesinin okunmama durumu.
Zaman zaman bıkkınlık getirircesine moda olan sözcükler var; son yıllarda 'mâdun'da bunlardan biri. tarz olarak şapkasız tercih ediliyor; söylerken uzatmak kural. Maduniyet 'eşikte olma hali' diyorlar. Ferit Develioğlu,Osmanlıca/Türkçe Sözlük'de 'mâ'dun,alt,aşağı derecede,emir itibariyle aşağıda-fels.fr.subliminal' diye yazmış..
İş ondan başlıyor; 1937'de ölen Antonio Gramsci, bu kişilere mâdun (subaltern) adını veriyor. Felsefe boş durmamış, kişi,hâle dönüşmüş, durum/kavram yaratmıştır. İtalya'dan yola çıkan sözcük, dünyayı dolaşıp bize ulaştığında 'mâdun' oluyor. Hindistan'da bir topluluk olduğunu söyledikleri madunlar'ın yok sayılması, kelimenin de bu anlamda 'yok' demek, diğer anlamıyla yok sayılan ötekine bağlanması işgüzarlık demeyelim de, bizler tarafından yapılan yeterinden fazla çapraşık bir katkı oluyor. Edward Said, Levinasların konuya girmesi, kelimeyi mağdur'a yaklaştırıyor. İsrail,Filistinliler, Kürtler, Tamiller sıraya giriyor. Örneklemeleri çoğalttıkça kavramlaşan kelimede arap saçına dönüyor, entellektüel zırvalama açısından mümbit bir sözcük oluyor. Ezilen halklar susmuş bir köşede.. Kelime benzerliği olan dünya lugatlarından derle koy sepete; uydur uydur söyle..
Neyse konumuz ne Fransızca Subalternity'e karşılık yaratılan 'madun', ne de temsil gücü, kudreti olmayan ezilmişler üzerinden düşünce geliştirmek.
Bilindiği gibi mâ yokluk eki. dûn ise, dünya/yerküre'nin kökü. Kelime anlamıyla dûn, aşağısı,altta olan,alçak anlamına geliyor. Madunum, dediği an, maduniyet hali sona eriyor, ses çıkıyor, öteki oluyorsun, proleter veya bir ezilen topluluk oluyorsun, ama artık madun olmuyorsun; paradokssal bir durum.. Onun için eşikte olma, çizgiyi aşmama hali diyorlar. Bir adım ötesi, ezilen olmak. Ama madun, ezilen bile değil, çünkü bir 'yok' hali.. 'Ah' dediğin an farkedilecek ve tasniflenecek, sınıf,zümre mücadelesine, insan mübadelesine, gireceksin. Bir ekonomi ve sosyal güç oluşturacaksın..
İsteyenler bu konuda çokca üretilmiş fikre,esere ulaşabilir;
ama bizim konumuz bu da değil.


Ülkenin mâduniyeti görülmüyor, görülse, mağduriyetin anıtını yükseltebilsek, sözün arkasını getirebilsek zaten mâdun olunmaz; heykelin biçimi üzerinden hesaplaşma , meydan okuma hikayenin özüne girmeye yetmiyor. Modern zamanlara karşı evvel zaman öykülerinde cirit atan gene Rusya ile Almanya..


Mehmet Aksoy'un heykeli için, 'biçiminden önemlisi nedeni' demiştik; devam edelim. Bilindiği gibi Ermenilerin soykırım olarak nitelendirdiği tehcirin arkasında, Almanya ile Rusya'nın Birinci Dünya Savaşı'nda bölgeyi ele geçirme mücadelesi var. Bize göre tartışma, siyasetin polemiklerle açılan patikalarından geçip meydana inmeli.



Tarih bilmediği söylenen Alman Başbakanı Merkel'e, bu heykelle anıtsal nitelikli bir cevap oluşturabilirdi..

1915 olaylarının mağduru, toprakları bölüşülen Türkiye ile halkı kullanılan Ermeniler. Heykelin işaret ettiği neden, kavramın göstergesi Alman ve Rus emperyalizmi. Mehmet Aksoy, bu çalışmasıyla mağdur halklar ile mağrur istilacının tarihini sorguluyor. Tayip Erdoğan, Hasan Harakani Hazretleri'nin türbesi burada diyor. Anadolu dervişi/evliyası, halkını/yurdunu sever. Emperyalizme karşı verilecek her mücadelede ön saflarda yer alır. Konu, mitolojide yer aldığı gibi, yakın tarih da savımıza destek verir; Hasan Harakani'nin bu işe meşrebi itibariyle itirazı olamaz. Bu vesileyle Alman yayılmacılığının bilinen söylemlerini Kıbrıs için tekrarlayan Angela Dorothea Merkel'e iyi bir cevaptır bu anıt. Heykel üstünden illa ki bir tartışma açılmak isteniyorsa, 1915'de telef olan Ermeni halkı ve Sarıkamış şehitlerini hatırlatabilme gücü bu anlamda önemli..

1954 doğumlu ikisi de ; Başbakanla yaşıt Alman Merkel. Doğu Almanya'da Rusyanın ördüğü Berlin Duvarının ardında geçen kayıp bir genç kuşaktan geliyor. Hem yenilmiş ama yenilenmemiş bir Alman, hem Rus emperyalizminin mağdurlarından.
Usta heykelci Mehmet Aksoy'un tasarımı, başta binlerce insanın katili kolonyalist iki güç Almanya ve Rusya , sonra herkes adına tarihi bir hatırlatmayı yerine getirecek; engel olunmazsa! Ne ki konu hiç istenmeyen bir mecrada, ilgisiz bir tümsekte, modernizm/muhafazakarlık zemininde takıldı kaldı..

Dostoyevski'nin Mişkin'i soruyor; 'çocukluğumuzdan beri bize göz kırptığı halde, bir türlü parçası olamadığımız bu sonsuz şölen ne?'



Bu bir sanat/heykel çatışması değil, duruma meydan okuma; Tutunamayanlar kıvamında bir öykünün , modernitenin ciddiliğini kıran simülakrın ötekiliğini hatırlatıyor. Modelin rolfigürbilitesi, konfigürasyonu tehlikede. Yabancılaşan özne, önerilen kavramla irtibatlanmayı reddediyor. Erdoğan, çağdaş kültürü sorguluyor, kendine ait olmayan moderniteye, bir anlamda elitizme bayrak açarak tabanın muhafazakar söylemini taçlandırıyor ; iktidar alanını genişletiyor. Etnosantrik bir eleştiri mi; pek değil. Pasternak'ın romanında, mağdurun nöbet tesliminde bu tür tablolar çıkar. Ne ki bu farklı; Sultanlar,âlimler,dervişlerin binbirgecesine karşı presidentlar,ceolar, küratörlerin toplum tasarımı, değişim değerlerinin tümevarımı. Özgürleşmek, yeni zincirler edinmenin/bağlanmanın diğer adı. Bir yerlerle birleşmek, bir yerlerden ayrılmayı getirir. 'Ne ölmek nefessiz kalmak, ne de yaşamak nefes almak.' Memnuniyetsizlik ortada.. Global coğrafyada sınırlar incelse de, öze/cevhere ait bilginin izi sabit. Hegel'in zeitgeisti üstüne ahir zamanın ruhu yüklenemiyor; herşey aslına rücu ediyor. İki dünyanın önsözü/ sonsözü farklı. Doğu/Batı ikilemine taşınan ayrı kültürel nevrozlar. Oğuz Atay 'provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek. ' diyor.. Müşkül olan ise heykele neden olan halin/nedenin tercümesindeki durum; bunu halka anlatabilme becerisi. Usta heykelci Mehmet Aksoy'un üzerine yığılıp maksadını aşan tartışmayı, çağdaşlık temelinde politik eleştiriye dönüştüğü şekliyle kabul etmek mümkün değil. Konuyu olması gereken zemine yönlendirebilmek ise çok zor.
HBK, Sabah'taki köşesinden topa giriyor : 'Kendisini tanısam da yaptığı heykelin çok eski bir anlayışa dayandığını, fazlasıyla ifadeci, çoğu zaman illüstratif, hayli stilistik hatta şematik olduğunu belirteyim.' diyor. Bunlar Kahraman tarafından laf olsun, torba dolsun diye lugattan derlenip yazıya serpiştirilen sözcükler; hiç bir anlamı, içlerinin doluluğu, ifade ettiği sosyal-analiz ederi olmadan sarfedilen eleştirel olmayan kümesel birikinti. Dilin kemiği yok, öyle de, böyle de söylesen olur.
Coğrafyanın tarihini, değişimin kaderini görmeden, sorunu başka yerde arıyoruz. Karanlığa küfredeceğine bir mum yak der Konfüçyus
Uygarlık künyesinin şifresi kadar terkibi de önemli ..

***

13 Ocak 2011 ; Perşembe
Yaşamın mantığına göre herkesin bir rolü var deyip ekonomist Veblen'i anlatacaktık; lafı uzattık, 1997'de Istanbul ziyaretinde Atatürk için, ' hayaleti her binada dolaşıyor' deyip Türkiye'nin ruhuna Fransız kalan ferasetli feylesof Derrida'da kaldık. Jacques amcanın gölgesi bizim post modern kavramsal meddahların, gariban entelijansiyanın yoldaşıdır; görmezden gelemeyiz..


Doğanın iki başat varlığı üzerine düşünce geliştirir. Elizabeth Roudinescu ile söyleşisinde şöyle der : 'Hayvanlık sorusu, bütün büyük soruların üzerinde biçimlendiği ve belirlendiği sınırı temsil eder.' Irak savaşına karşı çıkan Fransız felsefeci Jacques Derrida'nın 'metin/tekst dışında hiçbir şey yok' dediği rivayet olunur.
Yaptığının, kullanılarak aşınan 'ezber bozma' olduğunu söylemedi ; 'Yapıbozum' , felsefi metinler arasına sokulan demirden bir çomaktı. Düşünülmüş olanda tekrardan uzak bir yakın okuma sundu ; Marksist teori dahil, metnin protokollerine yüzeyde uyarak, içerden karıştıran, davranışıyla anarşist,kargaşa çıkartan ya da daha hafif bir söylemle , ihlal eden bir yeniden düşünürdü. 2004'de öldü. O, bugünün entellektüel dünyanın mitosları Negri'ye yön veren ortak paydalarıyla Marks'ın mahdumları Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Félix Guattari gibi ünlü Postyapısalcı felsefeciler, yapısalcılık sonrası, yapıbozumcu teorinin kurucu öncüleri -yakında unutulacağını iddia etse de- arasındadır.
Sartre'ın etkisiyle 1960'lardan itibaren düşünce tarihine radikal eleştiriler yöneltti; yazmanın doğasını araştırdı, önermeler getirdi. Bizim yaptığımız gibi, işin gereği felsefenin kıyısında dolaşırken, kurumsal yapısına da önemli müdahalelerde bulundu.

Derrida'da , organ tanımlaması gibi kısmen bağımsız bir mevcudiyet ve varlık alanı iddiası vardır. Bulunuş/mevcudiyet metafiziğinin doğrularını deşer, itirazlarını sıralar ardından. Derrida, göstergelerin, imgelerin, altını çizerek bizi yola soktuğu alanın mevdutiyetinine bizim aidiyetimizin zorunluluğunu söyler. Ne bağımsız bir alan ne de bağımsız gösteren/gösterilen vardır. Marks'ın Mahdumları, Marks'ın Hayaleti'nde olduğu gibi anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam mekanının olamayacağını söyler. Dışsallık mefhumu onun olmayan hakikatidir. Derrida, karşıtlığa değil ama mevcudiyete dayanan kutupların, birbirlerine sınır oluşturmadığını, diyalektiğin birbirini oluşturma ,haşır neşir olma durumunun sınırları kaldırmayacağını, aksine sınırları çoğullaştıracağını ima eder. Hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin sözkonusu olamayacağı belirtilir. Sonsuzluğun bütünlükten taşması, tanımlanan, gösterilebilen bütünlüğün mesken tutulma zorunluluğudur. Herkes haklıdır, ne var ki kendinin olamayacağı bir hakikatın gerekçesiyle gösteren zincirine Derida'nın peşinden katılmak Frankofonların azmini gösterir. Istanbul ziyaretinde K.A'nın yaptığı 'Harf Darbesi' tanımı başka nasıl böyle ağdalı kutsanabilir ki? (YKY Cogito sayı47/48) İçkinleşmemiş bir halin elden civa gibi kayan yasasıdır; aşkın bir gösteren/gösterilen yoksa, mevdut/vucud haliyle salt bulunma durumu, dil bağlamında sözkonusu olamayacağını ondan etkilenerek biz de söyleyebiliriz. Çağdaş sanatla bağlarsak, kavram gibi konuşma da çokluktur, tekil değil. Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet degil anlama kaynaklık eden gösterge zincirlerinin parçaları olduğumuz gerçeğidir. Böylece sanatta bol bol yapılan kavramlaştırma üzerinde devam eden 'anlam oyunu' sonsuz/ bitimsiz bir oyuna dönüşür. Ama bu da yetmez ; bir zaten'lik durumu vardır. Dilin öyküsünde retorik, bir gereklilik olmazdan önce metafor zaten simgelemeyle dilin ortaya çıkışı ile bağlanır. Dil simgeyse, insanın bedensel varlığı bir sembol değil midir diye sorup, bulunduğumuz coğrafyanın gereği tasavvufun alanına da girebiliriz. Sonucunda felsefe dilden ibarettir; contemporary art/çağdaş sanat da bu makasa girer. öyleyse 'teks/metinden başka gerçek yoktur' bir şehir efsanesi olmaktan çıkar; Derridacı cemaatin diliyle denilebilir olur. Derrida'da katıldığımız az, 'hayvanların kusuru'ndan, göstergelerin bulanıklığına kadar katılmadığımız çoğunluktadır. Ama kavramsal sanatın bütününü anlamak için gerekli bir okumadır. Tabi bu arada 1997'de Istanbul'dan postaladığı mektubunun dipnotunda sorduğu 'Belki de bu yazdığım veya en azından yayımladığım her şey için geçerlidir. Kimin İçin? demek, 'kiminle', kiminle paylaşmak?' hangi muhatap ile? hangi hedefe doğru? demektir.'
Bunların cevabını vermeden Türkiye'de üretilen çağdaş sanatın okumasını yapmak mümkün değildir.



11 Ocak Salı ; 2011
Bilim/Eğitim ile gelinen nokta, insanlığın geleceğini tartışmaya açıyor..



Canlılar arasında organ transplantasyonu tartışılıyor. DNA'larda olası değişim, gen teknolojisindeki alışveriş, kök hücreden organ üretimi, yeni ve çok farklı canlı türlerini dünya ile tanıştıracak. Arkaik mesleklerle duvar ustaları, kalaycılar, örmecilerden sonra tamirciler gibi aktarlıktan devşirilen ilaç sanayi de bitecek. Kartal kanatlı uçan insanlar, istenildiğinde değiştirilen organlar, elbise gibi giyilen bedenler ya da ekolojik hareketlerin talepleri doğrultusunda makinelerin yerini alacak beyinsiz insanımsı köleler. Ahlak normları, felsefe, siyaset ve ticaretin kuralları yeniden yazılacak ; gelecek yüzyılda şu an tartıştığımız önemli konuların büyük kısmı geçersiz olacak..
Her canlı türünün algı ve bilincinin farklı olması gibi, yeni oluşacak tekno-insan türü de bugünkünden bambaşka bir zihniyetle, yepyeni değerleri olan yeni bir uygarlık yaratacak.

Şayet Öykü Devam Ederse...


Sözlükte 'mutant' hakkında şöyle yazıyor : 'canlı organizmaların X, Y, Z, Gamma ve benzeri hiper ışınımlara maruz kalmasıyla hücre çekirdeğindeki DNA dizilimlerinde ve sarmallarında bozulmalar sonucunda canlının fizyolojik ve biyolojik özelliklerinde gözle görülür değişmelerin görülmesi.'
Bilim adamları 'gen teknolojisi mutant/değişme yaratabilir diyor devam ediyor: İnsan genlerinin GDO/Genetiği Değiştirilmiş Organizma-Gıda teknolojisinde kullanılması bilinen yapıların değişmine neden olacaktır.


Modern genetik teknoloji, farklı türler arasındaki bariyerleri ortadan kaldırıyor..


Günümüz insanı üst paleolitik dönemde, 40 bin yıl önce yeni bir yaşam şeması ve kültür yaratarak Ortadoğu'da doğuyor. Homosapiens türü insan dünyanın farklı coğrafyalarında görülse de, bir kültürel yapı içinde belirmesinin nedeni yaşamın içine kısmen tarımın girmeye başlamasıdır. Tarımsal ürünler, insanın zihinsel faaliyetlerini değiştirmiştir. Günümüzde modern genetik teknoloji, farklı türler arasındaki bariyerleri ortadan kaldırıyor. İnsanın fizyolojik yapısıyla birlikte DNA diziliminin de evrimsel süreçte etkileneceği ortada. Bir de işin devrim/sıçrama boyutu var. Kök hücre ile doğal seleksiyon engelleniyor. Doku,patoloji mühendisliği ile biyoteknoloji ,eskiyen organ/izmanın yenisiyle değişimine olanak tanımanın eşiğinde.. Yani bir yanda doğanın yeni türler üretme, eskiyi tüketmesi engelleniyor, diğer tarafta eskinin sonsuz yaşamasına olanak tanınıyor. Canlı türleri arasında organ naklinin yolu açılıyor.

Bilindiği gibi 1350 cm3 beyin hacmiyle bugün yaşayan Homosapiens insan türünden önce dünyamızda, 1500 cm3'lük beyin hacmine sahip Neanderthal insan vardı. Homosapiens ve Neanderthal insan, 12 bin yıl aynı gezegende birlikte yaşadı. Neanderthal ırkın 28 bin yıl önce aniden yeryüzünde soyu tükendi. Toplu ölümün nedeni halen bilinmiyor. Yerini alan, bizler tarafından temsil edilen insan ırkının varlığının başlangıcı ise 40 bin yıl önceye dayanıyor. Neanderthal insan bizim algılayamayacağımız bir tür kültür yarattı mı? ; o da bilinmiyor.

Bu gidişle gelecek yüzyılda şu an tartıştığımız herşey anlamsızlaşabilir ; klasik insan varlığının, vucudunun,beyninin ve bilincinin tarihe karıştığı bir asır olabilir..

Yeni bir canlı türü olarak genetiği,sarmalı,DNA'sı değişmiş teknoloji eseri yeni/postu değişmiş tekno-insan'ın ,eski uygarlığımızı algılayabilmesi, arşivini değerlendirebilmesi ise çok uzak bir ihtimal.

***


10 Ocak Pazartesi ; 2011
Kars'taki Mehmet Aksoy'un heykeli nedeniyle gündeme gelmesi gereken esas konu gözardı ediliyor.. Bu anıtları ortaya çıkartan siyasi irade nedir?


Dediğimiz gibi Türkiye ile Ermenistan'ın karşılıklı diktikleri heykellerin arka planını bir kere daha dikkatli okumak lazım; sürekli söylediğimiz gibi sanattan önemlisi onu yaratan nedenler.. Mehmet Aksoy zaten kendini ispatlamış bir heykelci; heykelin şeklinden önce tartışılması gereken ,konunun özü, burnumuzun dibindeki volkan.. Yani suretin, hilkati..




1915 Tehcirinin anısına Ermenistan tarafının diktiği soykırım anıtına karşı Türk tarafı 'Barış' anıtını dikerek hümanite/kardeşlik mesajı veriyordu. Heykelin üzerinden biçimsel bir tartışma başladı. Senin bilgin yok, bu işi uzmanına bırak denemeyecek bir konudur ; çünkü sanat/heykel uzmanlar,eleştirmenler için üretilmez. Kitlelerin önünde sergilendiği, halka teşhir edildiği, mesaj için yapıldığına göre herkesin sosyal kurallar, adap çerçevesinde fikrini beyan etmesi demokrasinin gereğidir. Konunun muaşeretini/değerlendirmesini güzide sanat eleştirmenlerine bırakarak biz imgenin kavramsal eleştirisine ,tarihsel,siyasi geçmişine, Rusya'nın yayılma politikalarında komşu halkların nasıl kullanıldığına bakalım. Konu bu defa Ermeniler değil,o konu çok işlendi. Geçen ay Sultan Galiyev yazısında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmalarına rağmen Bolşevik hükümetin nasıl çark ettiğini yazmıştık. Türk kökenli halkları köleleştirerek seçkin Rus devlet politikalarına sosyalist ideoloji maskesini takarak sürdürmeleri yalnız bize yapılan düşmanca bir haksızlık değil. Sınırın diğer tarafındaki, Polonyadaki Rus baskısı konunun diğer yüzü; geçen sene Nisan'da bir uçağın düşmesiyle gündeme gelmişti.. Dediğimiz gibi Türkiye ile Ermenistan'ın karşılıklı diktikleri heykellerin arka planını bir kere daha dikkatli okumak lazım; sürekli söylediğimiz gibi sanattan önemlisi onu yaratan nedenler. Tarih bize gösteriyor ki, Çarlar'ın politikası coğrafyanın bir gereği; ideolojiler ise yayılmanın araçları..


Bir iki üçler yaşasın Türkler, dört beş altı Polonya battı..


Polonyalı besteci Chopin’in babası Nicolas Chopin, Ruslar’a karşı 1793’te ayaklanan yüz elli bin Polonyalı’dan biriydi. Ulusalcılık akımının öncülerinden ünlü besteci Chopin 17 ekim 1849’da Paris’te veremden öldü. Daha otuz dokuz yaşındaydı. Paris Madeleine Kilisesi hüzünlüydü; hepimizin çok iyi bildiği, şehit törenlerinde askeri bandonun çaldığı kendi bestesi 'Cenaze Marşı' ile uğurlandı. Ahmet Kaya'nın yattığı Paris Pere-Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Ülkesinin bağımsızlığını görememişti. Kalbi, Varşova’daki Kutsal Haç Kilisesi’ndeki sütunlardan birinin altına gömüldü. Sütunun üzerine şu sözü yazdılar:
'Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.'

Müzik tarihçisi Amerikalı yazar Sidney Finkelstein, Chopin hakkında şunu söylüyor:
'Müziğinin kaynaklarından yararlanışı, onun vatanseverliğini açıkça haykırışına ve ulusal özgürlük çağrısına bağlıdır. Pek çok yapıtında var olan keder duygusu bile, salt kişisel bir keder değil; bir ulusun çektiği acının bilincidir. Chopin ile müzik, ilk kez, özgürlüğü uğrunda savaşım veren, ezilen bir ulusun anlatımı haline gelir.' (1)

Burada dikkatli okur Mehmet Aksoy heykelinin Polonyalı yurtsever Chopin ile ne ilgisi var diye sorabilir. Bilindiği gibi Polonya, haritada Almanya ile Rusya arasında kalan, fiziki olarak da iki tarafla benzerlikleri olan bir halktır. Ruslar, Almanlara karşı her şeyden nefret etmenin Slav kardeşliğinin tutkalı olduğunu söylerler. Bu yüzden Polonyayı tarihte defalarca Alman hegomanyasından kurtarmak için istila etmişlerdir. Peki bizle bunun ne ilgisi var diyenlere Marks'ın hasmı, ünlü eylemci, anarşist devrimci Michael Bakunin biyografisinde yazan şu alıntıyla karşılık verelim. Cümle kitabın yazarı Edward H. Carr'e ait: 'Bu dağınık Tötofobi/Almanlardan,Alman olan her şeyden korkma söylemi,sevgi dolu yurtseverliğiyle dengeleniyordu. Slavların görevi, çökmüş Batı dünyasını ıslah etmekti. Bakunin'in arzusu tüm Slavların eninde sonunda yabancıların boyunduruğundan kurtulmasıydı. Özgür Slav fedarasyonları arasına Macarlar, Valaklar, Yunanlılar da girecekti. Ve çökmüş Batı uygarlığına karşı başkenti Konstantinopolis/Istanbul olan büyük özgür bir Doğu Devleti kurulacaktı.' (2)

Bu, Çarlardan Stalin'e her Slav birliğini amaçlayan Rus'un ortak hayalidir. Polonya ve Anadolu'nun işgali, bu amacın nedeniydi. Ermenilerin Anadolu'da kışkırtılması, Rus orduların 1878'lerde Istanbul'a kadar gelmesi, Polonyanın Çarlar ve Stalin tarafından işgali, Katin Katliamı bu amaç doğrultusunda yaşanmış olaylardı. Hem Polonya'da hem de Anadolu'daki olayın karşı tarafında ise hep Almanlar vardı.


Polonya tarihte her zaman Rusya'nın arka bahçesi olmuştur; Çar'ın politikası ile Sovyetlerin politikası aynıdır..


'Polonya'nın bir toplumsal devrime hazır olup olmadığını süngülerimizle yoklayabildiğimiz oranda, çok az hazır olduğunu söylemeliyiz. Süngüyle yoklamak Polonyalı kır emekçilerine ve Polonya sanayi proletaryasına (Polonya'da kaldığı oranda), doğrudan erişmek anlamına geliyordu.' diyordu Lenin.(3)

İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar önünde geri çekilirken, 5 Mart 1940’da Stalin, gizli servisi NKVD’ye Sovyetler tarafından esir alınan 26 bin savaş esirini öldürmeleri için emir verdi. Üç ayrı Sovyet toplama kampında tutulan Polonyalı savaş esirlerinin neredeyse tamamı doktor avukat öğretim üyesi mühendis polis rahip gibi yedek subaylardan oluşuyordu. Verilen emrin uygulanması 1940 Haziran başlarında sona erdi. Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturan 26 bin savaş esiri kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömüldüler. Stalin katliamı Nazilerin yaptığını iddia etti; demokratik sol hareketlerin ezberine yazılan yalan tarihti,beklenen oldu. Ne ki, Sovyetlerin dağılmasıyla 1990’da Gorbaçov, Katin Katliamı'nı kısmen kabullendi; ertesi sene Yeltsin, bütün sorumlululuğun kendilerinde olduğunu dünya kamuoyuna açıkladı.

Geçen sene 10 Nisan'da Katin kurbanlarını anma toplantısı için Rusya'nın Smolensk kentine inişi sırasında düşen ve aralarında Polonya lideri Leh Kaçinski'nin de bulunduğu 96 kişinin hayatını kaybettiği uçak kazasının ardından Moskova konuyu bir kere daha hatırlama gereğini duydu. Daha önce sadece Rus Kultura televizyonunda yayınlanan Katin filmi, uçak kazasının ertesi günü Rus resmi televizyonu Rossiya'da gösterildi.

Bu sırada Rosarhiv/Rus Devlet Arşivleri Başkanı Andrey Artizov, Katin Katliamıyla ilgili açıklamada bulundu ; 'Bu özel ve gizli dosyaya SSCB döneminde Başkan'ın huzurunda olmak şartıyla üç üst düzey Sovyet yetkili ulaşabiliyordu. Belgede NKVD Başkanı Beriya, Polonya subaylarının infaz edilmesini öneriyor. NKVD Başkanı Lavrenti Beria'nın talep ettiği infaz talep belgesinde, SSCB lideri Josef Stalin, Sovyet Mareşal Klimenti Voroşilov, Dışişleri Komiseri Vyaçeslov Molotov ve Halk Komiserleri Başkan Yardımcısı Anastas Mikoyan'ın belgeyi gördüklerine dair imzaları bulunuyor. Rus uzmanlar politbüro yetkililerinin attıkları imzaların infaz talebini onayladıkları anlamına geldiği değerlendirmesinde bulundu. Belgede bu bilgiler var. Belge üzerinde Stalin başta olmak üzere diğer Poitbüro üyelerinin gerçek imzası var. İki yetkili politbüro üst düzey yetkilisi Mihail Kalinin ve Lazar Kaganoviç'in de imza ve onayları var.' 1 nolu Özel Dosya olarak bilinen belgelerin Rosarhiv resmi sitesinde yayınladıklarını kaydeden Artizov, 'Başkan Medvedev'in talimatıyla belgelerin elektronik örnekleri kurumumuzun resmi sitesinde yayınladı. Altını çizerek belirtiyorum ki, bu gizli belgeler daha önce hiçbir resmi sitede yayınlanmadı ve ilk kez bizim resmi sitemizde yayınlanıyor. Bu belgeler uzun yıllardır ki arşivlerde korunuyordu. Çünkü, bu dosya çok özel, çok gizli idi ve bu belgelere sadece 1-2 kişi ulaşabiliyordu.' dedi.

Geçen sene 70.yıl anması için Moskova'ya giden Polonya Devlet Başkanını taşıyan uçağın düşmesi nedeniyle dünyanın bir kere daha gündemine gelen Katin Katliamıyla ilgili hatırlamayı Radikal Gazetesi'nde 'Sosyalistler Safları Ayırıyor' yazı dizisiyle bağlantılı okumakta yarar var. Melezleşen bir sosyalizm tartışılan ; ilerlemesi revizyonizm, dinden çıkmak. Durağanlığı zamanın ruhuyla anakronizm yaratan, kitabı peygamberleri olan tarifsiz bir ideoloji . Bizim gibi kitapsız, imansızların anlayamayacağı bir inanç sistemi. Mehmet Aksoy'un sınırımıza diktiği Ermenistan'ın heykeline bir cevap niteliğindeki Barış Anıtı, yazımıza vesile oldu. İstanbul Yeşilköy/Ayastefonos'a kadar gelen, Osmanlının başkentini Çargrad diye adlandıran Rusların Akdeniz'e inme politikalarının kışkırttığı Türk / Ermeni çatışmasındaki esas konunun gözardı edilmemesi , heykelin esas işaret ettiği yere bakacağımıza işaret parmağına bakanlara bir hatırlatma olarak konunun değerlendirilmesi gerekir.. Heykelden çok, yer aldığı şehir Kars ile Sarıkamış şehitleri, Rus emperyalizminin unutulmaması gereken esas karşı-anıt eseridir.

Konunun Rus Megalo İdea/Büyük Fikrinin hedef topografyasında yer alan uluslarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Mehmet Aksoy'un heykelinin doğru okunması ve asıl konuyla, Türk/Ermeni halklarının ortak mağduriyet tirajedisinin devamında yer alan bugünkü öyküyle irtibatlandırılması yerinde olur. Heykel restleşmesi Rusya'nın bin yıldır değişmeyen politikalarının hatırlanma, tartışılma vesilesi olursa ulusal bilinç açısından yarar sağlar..


(1) Soner Yalçın Hürriyet Gaz. 24 Ocak 2010
(2) M. Bakunin Edward H. Carr,İletişim Yayın 238
(3) Kronstadt'tan Parti İçi Muhalefete ,V.Lenin, Agora Kitap
(4) Vikipedi/ Katin Katliamı Belgeleri
.

***


7 Ocak Cuma ; 2011
Katharsis önemli bir kavram, bakalım sözlükte ne yazıyor..


Sözcük anlamıyla “arınma” ya da “temizlenme”ye karşılık gelen katharsis terimi, ilkçağ Yunan felsefesinde ruhun tutkulardan, özellikle de yıkıcı tutkulardan arınması anlamında kullanılmıştır.

Felsefe tarihi boyunca, dinsel ve sağaltıcı içermeleri de olan katharsis terimi olumlu ya da olumsuz anlamlar yüklenerek inişli çıkışlı işlevler üstlenmiştir. Sözgelimi Pythagorasçıların katharsis’i, müzik aracılığıyla ruhun günahlardan arınması bağlamında güçlü dinsel yananlamlar barındırır.

Katharsis’in çağdaş estetik kuramlarını da etkilemiş olan, sanat yoluyla duyguların boşalması, kişinin estetik deneyimler aracılığıyla olumsuz duygularından arınması anlamındaki kullanımı Aristoteles’e dayanmaktadır

Aristoteles’in Poetika’sının ana kavramlarından biri olan katharsis, trajik şiirin; tragedya’nın amacı diye sunulur: “Tragedyanın ödevi, acıma ve korku duyguları uyandırıp ruhu tutkulardan temizlemektir.” (Poetika, 6.Bölüm, l449b- 1450a). Sanatın görevinin yalnızca estetik bir haz üretmek değil, daha çok ahlaki bir duruluk yaratmak olduğunu savunan Aristoteles’e göre, sanatın değeri seyirden kaynaklanan estetik bir hoşnutluktan çok, ahlaki açıdan arınmada kendini açığa vurur.

Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınlar

.