Radyoaktif kalıntılar, endüstriyel atıklar, ambalaj süprüntüleri,kimyasal tortular/deterjan pislikleri ya da teknolojik molozlar .. Şu geçtiğimiz asırda Çernobil felaketini de düşünürsek Kapitalistler ile Sosyalist ülkelerin ya da ulusalcı/teolojik/diktatoryel/demokratik ideolojik farklılıkların , toplumların tüketim alışkanlıklarını değiştirmediğini ,çöplerini farklılaştırmadığını görürüz .. Ne var ki, 'ileri gitmiş!' ülkelerle geri kalmış ülkelerin atıkları arasında çok temel farklılıklar vardır.. İnsanların sağlıkları dışkılarından anlaşıldığına göre, toplumların hastalıkları da çöplerinden anlaşılır.. İdeolojisinin rengi ne olursa olsun, dünyayı yok edercesine kirleten endüstri toplumlarının 'Uygar' olduğunu söyleyebilir miyiz?.. Bizdeki şablonuyla 'Muassır Medeniyetlerin/Uygar Ülkelerin' bağrındaki Hakikati saklayan 'karakutu'yu açıp, Çürüyen Toplum'un sesini duyup, provokatif artıkların ardına saklanan 'Çağdaş' görüntüyü, otodidaktik öğretiyi yeniden tanımlamak gerekir.. Yeryüzü/gökyüzü ve denizleriyle Dünyadaki çöp adalarına dikkat çeken Daniel Canogar, Tarih Nehri çalışmasıyla barbarlığın tortularından yaratılan Uygarlık denilen metal/plastik kütlelerin, kitleleri ele geçirdiği sapkın öğretinin kirli sürecine, kara yüzüne ışık tutarak İnsani reseptörleri uyarıyor ; iyi bir düşünce süreci başlatıyor..
25 Ocak Çarşamba : 2012
Hürmüz Boğazındaki Amerika/İran restleşmesi göründüğünden önemli..İran dini lideri Ali Hamaney halkına 'savaşa hazır olun' çağrısı yaptı. Tahran, ABD ve AB yaptırımlarına karşı fiili olarak alarma geçti. Dünyadaki en önemli petrol geçidinin kapanması savaş nedeni. Bir büyük savaşın, nükleer silahlar kullanılmadan gerçekleştirilemeyeceği ortada. ABD/İran/İsrail üçgeninde kozların paylaşıldığı nükleer savaşın kazananı olamayacağı gibi, burnumuzun dibindeki bu karmaşadan en çok etkilenenler arasında olacağımız belli. Dünyada karabulutların dolaştığı bu ahir zaman diliminde sanatçıların çalışmaları, savaş karşıtı söylemler, dünyadaki endüstrinin yarattığı tahribata dikkat çeken, özellikle felsefi/ütopik eleştirel işler , olamayan moralleri yeniliyor.. Bugün farklı -biri Türkiye'de biri Almanya'da yabancı- iki sanatçıya ve Istanbul'da bir sergiye göz atalım : Sergilerden seçmeler..
Tarih Nehri - Daniel Canogar
Sanatçı: Daniel Canogar / küratör: Kathleen Forde
14 Ocak 2012 - 15 Nisan 2012
Borusan Contemporary
Tarih Nehri, Canogar’ın new media sanatçısı olarak ortaya koyduğu yapıtların çeşitli ve sıradışı doğasını gözler önüne seren beş yeni yerleştirmeden oluşuyor: sanatçı, video projeksiyonu ve fotoğrafı heykel ögeleriyle birleştirerek, karmaşık ve çok boyutlu deneyimler yaratıyor.
Daniel Canogar Kimdir?
Fotoğraf, video, heykel ve yerleştirme alanlarında yapıt veren Daniel Canogar, 1964 yılında Madrid’de doğdu. New York University (NYU) ve 1990 yılında Uluslararası Fotoğrafçılık Merkezi’nden yüksek lisans derecesini aldı.
Canogar, Reina Sofia Çağdaş Sanat Müzesi, Palacio Velázquez ve Max Estrella Galerisi, Madrid; Filomena Soares Galerisi, Lizbon; Guy Bärtschi Galerisi, Cenevre; Mimmo Scognamiglio Artecontemporanea, Milano; Bitforms Galeri, New York; Santa Monica Sanat Merkezi, Barselona; Alejandro Otero Müzesi, Karakas; Wexner Sanat Merkezi, Ohio; Offenes Kulturhaus Çağdaş Sanat Merkezi, Linz; Kunstsammlung Nordrhein Westfallen, Düsseldorf; Hamburger Bahnhof Müzesi, Berlin; Amerikan Doğa Tarihi Müzesi, New York; Andy Warhol Müzesi, Pittsburgh ve Mattress Factory Müzesi, Pittsburgh gibi önde gelen kurumlarda sergiler açtı. Daniel Canogar kısa bir süre önce Nuit Blanche New York 2011 tarafından ‘‘Asalto’’ adlı interaktif video projeksiyon eserini halka açık olarak sergilemek üzere Brooklyn’e davet edildi.
Canogar’ın son projeleri arasında, Canal Isabel II’de ‘‘Travesías”; Fundacion Canal Isabel II tarafından Madrid’de sipariş edilen ‘‘Vórtices’’; New York Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’de 2010 yılında “Brain… The Inside Story” sergisi kapsamında sergilenen “Synaptic Passage” ve Park City, Utah’ta 2011 Sundance Film Festivali’nde yer bulan iki enstalasyonu sayılabilir.
Canogar, İspanya’nın 2010 Avrupa Birliği dönem başkanlığı sırasında kamusal alana yönelik birçok sanat projesine de imza attı.
Brüksel’deki Avrupa Konseyi Binası avlusunda sergilenen 2010 tarihli LED enstalasyonu ‘‘Travesías’’ ; Madrid’in Manzanares Akarsu Parkı’ndaki iki yaya köprüsü için yaptığı ve Avrupa’daki en büyük foto-mozaik olan ‘‘Constelaciones’’; Napoli’deki Arensa Tren İstasyonu’nda bulunan iki foto muralden oluşan ‘’Nodi’’; Rio de Janeiro Arcos de Lapa, Madrid Puerta de Alcalá ve Roma
San Pietro in Montorio Kilisesi gibi sembolleşmiş anıtların üzerinde sergilenen video projeksiyonu ‘‘Clandestinos’’ gibi eserler bunlar arasındadır.
Ziyaret Saatleri
Sadece Cumartesi-Pazar günleri
Ziyaret Saatleri :10.00 - 20.00
http://ekavart.tv/sergiler/diger/tarih-nehri-daniel-canogar
***

Erol Uysal / Almanya, Heykel Sergisi..
***
Sarkozy maskaranın teki ; itirazımız yok. Türkler soykırım yapmadı : bu da kabul. Burada asıl soru şu : soykırım yapmadığımız halde Türkiye'de bu insanların bugün soyu kuruduysa bunun sebebi nedir? Hrant Dink cinayetinin mikro-kriminolojik nasıl'ından önemlisi, makro-ideolojik neden'idir...

23 Ocak Salı : 2012
Fransa düşünce özgürlüğünü Soykırım yasası nedeniyle ihlal etti. Sarkozy Avrupa'nın en aşağılık politikalarını uygulayan en şaklaban lideri ; kabul.. Türkler Soykırım yapmadı. 1915 Olayları işgal altındaki Osmanlı İmparatorluğunun yurt savunmasına yönelik bir meşru müdafa refleksinin getirdiği dramatik bir katliamdır. Bunlara da hiç itirazımız yok , böyle düşünenlerle aynı düşünüyoruz. Osmanlı 1914 nüfus sayımı istatistiklerine göre imparatorluk topraklarında yaşayan Ermeni sayısı 1.295.000.. Bugünse Anadoluyu bıraktık Istanbul'da bile bir Ermeni'ye rastlamak zor. Sarkozy türü şarlatanlara konuşma hakkı veren nedeni ortadan kaldırmak için, Türkiye'nin azınlıklar konusunda gerçek anlamıyla bu insanları yok sayan, sürgüne yollayan mantığı yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir..
I. Dünya Savaşı öncesinde, 1914 sayımına göre Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam nüfusu 18.520.016 kişiydi. Bunun 15.044.846’sı (%81,23) Müslümandı. Müslüman nüfus, Türkler, Kürtler, Lazlar ve Gürcüler (Kartveli ırkı), Araplar, Çerkesler ve diğer Müslüman milliyetlerden oluşmaktaydı. Kalan 3,475,170 kişinin 1.729.738’i (%9,34) Rum Ortodoks, 1.162.169’u (%6,27) Ermeni Gregoryen, 62.468’i (%0,34) Rum Katolik, 65.844’ü (%0,35) Protestan, 24.845’i (%0,13) Latin, 187.073’ü (%1,01) Yahudi, 47.406’sı (%0,26) Maruni, 195.617’si (%1,06) diğerleri..(1)
Nüfusun ana dile göre dağılımıyla ilgili olarak Osmanlı tarihçisi Kemal H. Karpat, 1914 yılı nüfus çalışmasıyla ilgili olarak şu gruplandırmayı yapmaktadır (Karpat, age, sayfa, 208-227): Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Katolikler, Ermeni Katolikler, Protestanlar, Latinler, Süryaniler, Eski Süryaniler, Keldaniler, Jakobiler, Maroniler, Samiriyeliler, Nasturiler, Yezidiler, Çingeneler, Dürziler, Kazaklar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar. Rum Katolik ve Rum Ortodoks nüfusları toplamı, 1 milyon 792 bin 206’dı. Ermeni Gregoryen ve Ermeni Katolik toplamı ise 1 milyon 230 bindir. Bu halde etnik köken itibariyle 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun yüzde 9,68’i Rum ve yüzde 6,64’ü Ermenidir. (Kaynak: Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), Tarih Vakıf Yurt Yayınları, İstanbul, 2003, sayfa 226-227; birçok kaynaktan aktaran DİE, Cilt 2, sayfa 46.)
Cumhuriyet döneminin ilk sayımı olan 1927 Nüfus Sayımında Türkiye'nin ana dili Ermenice olan nüfusu 64.745 kişi olarak belirtilmiştir. (Kaynak: İstatistik Umum Müdürlüğü ve Devlet İstatistik Enstitüsü, 1927 nüfus sayım sonuçları.(2)
Tarihsel olayları veriler ışığında değerlendirdiğimizde dramatik olaylar yaşansa, yurt savunması refleksiyle Ermeni katliamı olsa da soykırım yapmadığımızı gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ; çünkü bunun ideolojisi , Türk ırkçılığın yazılı metinleri 1915'de yoktur ; çünkü çok uluslu imparatorluk mantığı buna izin vermez/veremez.. Burada asıl soru şudur : soykırım yapmadığımız halde bu insanların Türkiye'deki soyu kuruduysa bunun nedeni nedir?
İstatistiki Kaynakça
(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/Ermeniler
(2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Ermeni_K%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1
***

23 Ocak Pazartesi : 2012
Doğanın nasıl yasaları varsa, toplumların gelişmeleri de sosyal yasalara göre olur diye yazıyor ortodoks Marksist düşünür ; anlaşamıyoruz.. Bu belirleyici/kaderci anlayış, benzersiz içsel dinamiklerle gelişmenin/evrimin yerine darbeciliği ve sağ/sol devletçi ideolijileri doğurmuş, sosyal yasaların şifresini çözen çok bilmiş otorite, İlerlemenin dinamosu olmuştur. Doğanın yasaları misali tarihin yasalarını keşfettiğini söyleyen Materyalist düşünce, yeryüzünü oksijeni Meta olan ekonomik bir doğa kuramı diyalektiğine indirgemiştir. Doğru/yanlışın belli, ileri/gericiliğin sabit olduğu rafine ekonomizm, siyasetin ideolojisi, İnsana rağmen rejimin kendisidir. Varılacak durak, ahlaki/insani değerler yok hükmündedir ; sanayileşme amaçsallaşmış, Ütopya salt ekonomik bir hedef olmuştur. Sınıfları partiler, partileri kadrolar, kadroları liderler, liderleri de Lenin/Stalin benzerleri diktatoryel misaller temsil etmiştir. Oyuna/temsile gerek yok ,ben doğrudan kendimi gerçekleştirmek, özgürce öngörülemeyecek rastlantılarla kendimin kim'i olmak, kimliğimi bulmak istiyorum diyen Emma Goldmann haklıdır.. Aradaki fark, yakıştırılan/uygun görülen üniformik tasarımdadır. Önerilen Cennetin karşılığı yeryüzünde Ütopya bir haslettir ki, Sol/Ekonomizm, insanın umut dolu değişken doğasını her zaman yok saymıştır. Devrimden sonraki Rusya, bizzat devrimin anti-tezi olarak örnek gösterilebilecek bir ülke olmuştur..
Mekan bir efsanedir o ise 1940'da öldüğünde Chicago'da o ziyaretgahın bir köşesine, ünlü Haymarket Meydanı'nın tam kalbine gömüldü. Emma Goldman 1917 Devriminin ardından Amerikan yurttaşlığından çıkarılıp Rusya'ya sürülmüştü.. İki yılda gördüklerinden sonra 'Rusya’daki ilave hayal kırıklığım tüm tarih boyunca otorite, hükümet ve devlet, daha önce bu kadar içsel olarak statik, gerici ve hatta karşı-devrimci olmamıştı. Kısacası, devrimin bizzat anti-tezi' diyordu.. Kitapları uzun süre sol entelijansiyanın yasaklılar listesinde yer aldı.. 1940'da ölen alternatif toplumcu düşüncenin önderlerinden Goldman ile Türkiye yeni tanışıyor.. Beri yandan hiç tanışmayanlar, eleştirileri duymazdan, sonu içsel dinamiklere bağlamayan, sıkıntıyı görmezden gelenler var . Sol Portal'da Kaan Arslanoğlu 'Sol Entelektüellerin Yapışkan Dini: Psikanaliz' başlıklı bir yazı yazmış : 'Sosyalizmi eşitlikçilik ve bilinçli planlama olarak görmezler. “Cennet özgürlüğü” hiçbir zaman gelmeyecek olsa da, özgürlük kısıtlı olmak zorunda da bulunsa toplumun tabiatı icabı, en yüksek özgürlük düzeyine insan doğasını en iyi şekilde yöneterek böyle varılabilir: Disiplinli bir devletçilikle..' diyor.
Peki şimdi biz soralım : Ekonomide aynı argümanları, sermaye/emeği ilerlemenin dinamosu olarak kullanan Kapitalizmle sosyalizmin sanayileşerek gittikçe yok olan tüm yaşam formları karşısında dünyanın geleceğini tasarlayan İnsanın zor'u yaratan güç konumunu değerlendirişindeki fark nedir?..
Bir yanda bir ayağı batıda sosyalizmi entellektüel bir felsefe olarak yorumlayarak yeni metaforlar üzerinden sürekli zengin düşünsel faaliyet gerçekleştirip Öteki için demokrasi/Adalet isteyen Freud/Hegel kırması tuzu kuru zengin Marksistler, diğer yanda zenginlikler karşısında Eşitlik isteyen disipliner ortodoks Lenin/Stalinci yoksulların acısını çeken ulusal komünistler.. Tüm ideolojilerde ortak payda İlerleme; toplumsal zenginliğin/ürün rantının sahipliği, para/meta ilişkilerinin amacının muğlaklığı, İş tanımındaki belirsizlik ütopyayı baştan görünmez kılıp, ideolojiyi ilerleme/tüketim kült'ü üzerinden konuşlandırıp amaçlaştırıyor. Bunu en başından gören Proudhon, ardından Bakunin sonra Emma Goldman bu danışıklı dövüşe, ücretli/ücretsiz köleliğe, zorunlu çalıştırmaya , toplumun ilerlemesi için bireyin telef olmasına itirazlarını taa başından söylemişlerdi ; haklı olduklarını tarih bize gösterdi diyeceğiz ama tartışma sürdüğüne göre demek ki en başından hayattan beklentiler farklı.. Soru şu ; herkesi temsil eden birinin olması, sosyalizmin özgürlükçü ruhuna uygun mu? Eşit paylaşımın yani tüketimin adiliyetini rejimleştirme uğruna doğayı bitiren ilerlemenin mantığını ne zaman ,ne adına tartışacağız?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1076293&CategoryID=40&Rdkref=6
***
22 Ocak Pazar : 2012
'Tesadüf' diye lisanımıza çevrilmiş.. taşrada vizyonda filmi var ama onlar yazarken henüz yoktu. Bizim yerli edebiyat cemiyetimiz, pek dolaşımda olmayan 'Serendipity' kelimesini bir vesileyle ilk keşfettiklerinde çok sevinmişlerdi. Enis Batur/Selçuk Altun vd. nerede ilk defa gördüklerini,kimlerin Türkçe'de ilk kullandığını -reverans/ikramlarla- uzun uzun yazdılar ; hâlâ da anlatırlar.. 'Tih' ise düş gezginlerine, dil cambazlarına ilham verebilecek, üzerindeki tozdan görünemeyen, edebiyatçılarımız henüz keşfetmedikleri, Serendipity kadar hoş hikayesi olan bir başka sözcük..
Çoğu olsa da ,azı kalmayacak.. Öldüğümüzde, doğduğumuz gün duyduğumuz fısıltıların/ sözcüklerin çoğu bizden önce terk-i diyar edecek... Her şeyin emaneti olur da lisanın bu kaygan zeminde zor olur .. Eski/yeni kuşakların, kimsenin umurunda olmasa da dili gelecek nesillere olduğu gibi miras bırakamayacağız.. Bazı sözcükler yaşamımıza girerken, yaşarken bazıları düşecek..
'Tih kelimesi hem mastar, hem isim olduğundan dolayı Tih'de Kalmak deyimi iki mânâ/anlamda yorumlanabilir' deniyor .. Birincisi şaşırıp son derece hayrette kalmak, aynı yerlerde kaybolup dönüp durmak.. Anlamın kullanıldığı şekliyle ikinci mânâsı akışın/akamenin 40 yıllık ikameye dönüştüğü şekliyle, 'çölde kalmak' demek.. Devam edersek Tih, çıkışsızlık/çözümsüzlük, yol bulunamazlık olarak, herhangi bir yerde kaybolmak için de kullanılıyor. Bu gibi yerinden olmalar, çöl ile ova vd benzerlerini katarak birlikte söylenegelmiş.. Musa ile yola çıkan İsrailoğulları'nın Kudüs'e giderken yolda yaşadıkları yanılgıların, ruhsal ezanın bir cezası olarak ilahi emir gereği 40 yıl şehrin dışındaki çorak topraklarda yaşamaya mahkum edilmesi sözcüğü doğuran tarihsel argüman.. Adı geçen coğrafyada Sahray-ı Tih/Tih Çölü denilmiş.. Tam Serendipi dedikleri hâl ; Ölümünün üzerinden yetmiş yıl geçmiş ; bir durumu karşılamasına rağmen sözlüklerde olmayan Tin kelimesine Elmalılı Yazır'da tesadüf ediyoruz..Not/Meşru bir alan oldu, geçende Zizek bile yazdığı kitapta sanki doğrulanabilir bir kaynak gibi cesaretle kullanıyor. internet üzerinden bilgi paylaşımı sunan www. adreslerini kitaplarında ,Vikipedi Sözlük'ü yazılarında adres gösteriyor. Gelecekte arkeoloji uzmanları toprağı kazarak değil, uzaydaki ses dalgalarını çözerek bilgiye ulaşacak. Artık Net üzerinden bilgiyi arşivlemeyenlerin Ahir Zamanlarda hükmü olamayacağı anlaşılıyor. Serendipinin konuyu açıklamakta yetersiz kalan yerli versiyonu eksik. Kaynak aradığımızda Vikipedi'nin teferruatlı orjinal tam metni önümüze çıkıyor. Birçok dilde kullanılıyor olmasına rağmen Türkçede yakın zamana kadar yer almamış. Yararlı/Yazılı bilgi şu : 'The first noted use of "serendipity" in the English language was by Horace Walpole (1717–1792). In a letter to Horace Mann (dated 28 January 1754) he said he formed it from the Persian fairy tale The Three Princes of Serendip, whose heroes "were always making discoveries, by accidents and sagacity, of things they were not in quest of". The name stems from Serendip, an old name for Sri Lanka (aka Ceylon), from Arabic Sarandib, from Sanskrit Suvarnadweepa or golden island (some trace the etymology to Simhaladvipa which literally translates to "Dwelling-Place-of-Lions Island' yazıyor.. Devamı için http://en.wikipedia.org/wiki/Serendipity
***

21 Ocak Cumartesi
Yeni çıkan kitaplar/Dergiler
Fransızların ünlü filozoflarından Alain Badiou , ‘Yüzyıl’ adlı kitabının ithaf bölümünde ilk şunu yazar: “Devrimlere ve militanlara yönelik aforozlara ve günümüz ‘demokratlarının’ bütün bunları geçersiz kılma çabasına aldırmayan Natacha Michel, bir gün, ‘20. yüzyıl yaşandı’ dememiş olsaydı bu metinleri yazma fikri aklıma bile gelmezdi..
Bilim ve politika, aşk ve sanatla beraber Badiou’nun “felsefe yapmanın dört koşulu, söylemi” arasındadır. Yüzyıl, başlangıçtaki vaatlerin tersine dönmesiyle sona ermiş olur; artık eşitlik, özgürlük, ilerleme, yeni insan, yani dünya vaatleri değil, eskiyi tutma, koruma tutumu öne çıkmıştır yüzyıl biterken. Kitabın amacı, bu yüzyılın, 21. yüzyılın yönünü kestirmek, imkanlarını sezmektir...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1073395&CategoryID=40
Ocak Ayının Edebiyat Dergilernde Ne Var?
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1074787&CategoryID=40
Levinas, Türkiye'de yıldızı parlayan filozoflardan. Martin Buber'i hesaba kattığımızda, oldukça şanslı olduğunu da söylenebilir; şans, rastlantısal değil..
Tanrı, Ölüm ve Zaman,Emmanuel Levinas ,Çeviren: Işık Ergüden,Dost Kitabevi Dört Talmud Okuması,Çeviren: Burak Şaman,Pinhan Yayıncılık
Levinas Okumaları,Robert Bernasconi,Çeviren: Zeynep Direk,Pinhan Yayıncılık
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1073393&CategoryID=40
Osmanlı'nın çeşitli dönemlerinde kullanılmış takvimler, körüklü fenerler, kemer tokaları, dikiş nakış araçları, mühürler, kalemtraşlar, divitler...
OSMANLI’DA GÜNLÜK YAŞAM NESNELERİ,M. Şinasi acar,YEM Yayın
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1074776&CategoryID=40
***

19 Ocak Perşembe : 2012
Ezen ya da ezilen olsun farketmez, insan soyu için her zamankinden daha çok bugün apartheid, yani ırkçılık, tüm taraflar için ufuktaki en büyük tehlikedir..
Hrant'ı öldüren zihniyetle, Afganistan'da cesetlerin üstünden alçakça hesaplaşma gerçekleştiren İnsan aynı insandır. Sanayii, makinaları, arabaları, küçük ev aletlerini ve kullanılabilir kahramanlarını, gülümseyen maskeleri, marka değerlerleri ve çağdaş kostümlerini yaratan kültürün tehditkâr argosundaki ruh hali, yeri geldiğinde insanın en ilkel biçimine geri dönüş talebini, tersine süren bir evrimin varlığını ya da hiç olmamışçasına ilerlemenin yokluğunu apaçık hakikatiyle beyan eder...
Hrant'ın öldürülmesinin bugün beşinci yılı. Kimse o günkü yerinde değil ; 2007'deki bu ölümün bize öğrettiği dersler büyüktür. Demokraside nihai bir form, özgürlükte sınır yok. Her toplum, başka toplumlarla, biçim, başka biçimlerle,tarz, başka tarzlarla, güç, başka güçlerle iktidar ilişikisine girme eğilimindedir ; baskın gelme istencine sahiptir. Irklar olduğu gibi türler de, birbirleri için çoğu zaman varlıklarıyla doğrudan tehdit oluştururlar. Demokraside önermeler paylaşıldıkça, bazı insanları kapsaması, bazılarınıysa dışlayan bir sistem yaratması kaçınılmazdır.. ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, Amerikan askerlerininin üç Afgan'ın cesedinin üzerine idrarını yaparken gösteren videoyu kınaması değil, eylemi yaratan emperyal sentaks, o temsiliyeti doğuran söz dizimi, giydirilmiş askerin kostümüyle birlikte oyunun senaryosundaki doğal ruh hali, meş'um hakikatın biçemini/formunu tamamlayan asl'olan unsurdur. Uygarlığın taşoronu Amerikan yankeesinin davranışındaki 'mimesis', temsiliyet içinde gerçek karşılığına, kopya simulakrına, mağdur/maktül/kurban katiline, eşya değerine/parasına , sermaye ideolojisine, sınıf/zümre, insan etkinliğine, var olma nedenine kavuşmuştur. . Her türlü teorinin orasına, burasına serpiştirilmiş, düşüncenin bütünü içine saklanmış acımasız tuzaklar, kültürel ya da biyolojik karşı refleksler vardır. Gizli ya da açık ırkçılık, insan soyu için her zamankinden daha çok , tüm tarafları yok edecek güçte büyük ve akıl dışı bir tehdittir ; her zamankinden daha büyüktür uygarlığın taşıdığı barbarlığın mukavemeti..
***
18 Ocak Çarşamba : 2012
Ranciére, Tarihin Adları yazısında şöyle diyor : Demokratik ve toplumsal çağ aslında ne kitlelerin, ne de bireylerin çağıdır. Sınırsızlığın katışıksız bir açılımından doğan, gösterilebilir konum değil, sözün düzeni ile sınıflandırmaların düzeni arasındaki münferit eklemelere tekabül eden söz yerlerinden hareketle oluşmuş tesadüfi özneleş(tir)meler çağıdır*...
Resmi tarih ile gerçek tarih farklıdır. Muhtemelen gelecekte anlatılacak bugünün tarihinde de, bu zamanda yer almış tüm figürlerin bambaşka kimliklerle resmedilmeleri kaçınılmazdır.. Solda Osmanlı devletinin bir öncesinde yer alan temel karakterlerden 960 doğumlu Selçuk Bey'e ait olduğu düşünülen ve İran'da bulunan bir heykelin kafası var ; bugün New York Sanat Müzesinde sergileniyor. Alttaki ise tarih kitaplarında yer alan şekliyle hafızamızda canlandırdığımız Selçuk Bey figürü.. Meçhul kahramanları yeniden yaratan, gerçek mucitlerin yer aldığı pratik tarihe bağlanmış dramatik anlatı ve cografyadır. İyi yalnızca 'iyi' değil, Kötü de aslında 'kötü' değildir. Kavramlar, dönemin fenomenleri olarak her an bir yararlılık ilkesi gereği yeniden tasarlanırlar. 'Heyula' ideollojik bir metafordur. Her diyagramın ömrünü belirleyen hareket yeteneğindeki esneklik, ulusal mekana denk gelen karşılıklar yaratabilme kültüründeki uyumluluktur. 'Bu bakış açısından iki sahne arasındaki ilişki, yaklaşık bir analojinin değil, oldukça belirli bir teorik düğümün ifadesidir..'(1) .. Bizim burada dikkat çekmeye çalıştığımız konu şu : Tarihi kahramanlar yaratmıyor, tarih her döneminde kendi işine yarayan kahramanlar, sahte idoller üretiyor. İstediği biçimi ve ideolojiyi/içeriği yükleyip, zamanı büküyor.
Tarihi anlamak için tutunma noktalarına ihtiyaç vardır. Zamanı kavramak için Takvimi yaratan bilinç ile olayları anlamak için Kahramanları yaratan prizmatik bilinç aynıdır. Asıl sıkıntı, bize enjekte edilen her çeşidiyle kültür, insanların pratikte kullanabileceği zamanları işgal ediyor, kimlikleri/nesilleri mühendislik becerisiyle tasarlıyor.. Açık denizlere teknesiz, karanlıklarda tekinsiz dolaşmak için olmayan şey aptal cesareti; kazanmak için çok geç. Giydirilmiş/örtülmüş, sarmalanrak korunmuş toplumsal benliğimizin dışında kalmak, ayrı bir bilinç, apayrı bir direnç belki de insiyaki ötelenmişlik gerektiriyor.. Tarih dedik, son sözü de arşive bakarak yazalım.. Ortaçağ cellatları ile köyün delisinin evi şehrin en son ,en ücrasında olurmuş ; o da bir barınak..
(1)Jacques Ranciére, Tarihin adları, sayfa 22-49
***
17 Ocak Salı : 2012
Çağdaş Sanat, gerçek eleştirel ve entellektüel bir faaliyet midir,
yoksa ucuz/uçucu jenerik düzeyinde felsefesi olan, raf ömrüyle sınırlı, endüstriyel dizayn sahip ticari bir mal mıdır? Mühendislik mi, sosyoloji mi; beklenti ne olmalıdır?
jüristokratik bir tavrın eleştirisi falan değil, contemporary yazılır, soldan sağa kantımpireri okunur.. Sosyal mecralarda 'hakara/makara' tanımına uygun kültürel ticaretin yüzümüze gözümüze bulaşan sanat ayağını teşkil eder.. Bu sene Istanbul Bienali çok sönük geçti diyorlar. Entel/dantel aveneye son söz : Yalancının mumu yatsıya kadar yanar ki, otantik bir katkının ötesine geçer çağdaş eleştiri ; iyi laftan anlayana.. Sanat buysa, büyük paralarla mabetleştirip , ziyarete açtıkları Mısır apartmanından ellerinde koçanının kalması yakındır.. Memnun olunmayan bir dünya varsa, beyaz küb'ün içine hapsedilen sanatçı, akvaryumdaki renkli balık misali neyi göerebilir, ne için çare olabilir?.. İstanbul Modern'de sanat sansürleniyor diye bir bardak suda fırtınalar koparıyorlar. Oturaklı malın alıcısı kim? Alıcı/satıcı,zabıt katibi, mübaşir belli..Kime, neyi anlatıyorsunuz?
Çağdaş Sanat, satıcısına göre farklılaşan bir oyunun nesnesi olmaktan özgürleşebilmelidir ; ne ki global pazarda parayı veren düdüğü çalıyor..
***

16 Ocak Pazartesi : 2012
Annemi, kızkardeşimi ve erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Riviére..
3 Haziran 1835'de Fransa'da gerçekleşen sıradan bir cinayet, doktorlar ile hukukçular arasında büyük bir enetellektüel tartışma başlatmıştı..
İnsan soyunun kalabalığı kadar farklı hikayelere şahit olsak da Nietzsche'nin söylediği gibi her zaman sonu belli olan ,tek yaşam öykümüz olur.. Yargımızı biçimlendiren, kendimize acıma duygumuzdur..
Pierre Riviére adlı 20 yaşındaki köylü genç, annesi ile biri kendi yaşıtı, belki de ikizi, diğeri anakarnındaki altıbuçuk aylık daha doğmamış kız kardeşlerini ve sekiz yaşındaki erkek kardeşini satırla parçalayarak katl'eder ; yakalanır.. O dönem Fransa'sında aile eşit devlet/toplum demektir. Toplum düzenini temelden sarsan taammüden/planlı işlenmiş bir böyle bir cinayetin cezası idamdır. Pierre'in cinnetinin nedeni, akıl/ehil durumu araştırılır. Devlet bunları araştırırken, katil boş durmaz ; 65 sayfalık bir savunma kaleme alır ve şöyle der.. 'Annemi öldürmemin bir nedeni vardı ; çünkü babama acı çektiriyordu. Kız kardeşimi öldürdüm ; o, annemin tarafını tutuyordu. Babam benim için üzülür, erkek kardeşimi benden cok severdi ; onu katlettim ve babamın bizim için üzülmesini engelledim.' Bu psikolojinin yanında bilinmedik bir şeylerin de dava dosyasında hafifletici etkisi olur ki, mahkeme heyeti cürümü giyotin yerine müebbetle cezalandır. Yüz yıldan uzun bir süre sonra Foucault ve arkadaşları, o dönem gazetelerini ve dava tutanaklarını, şahit ifadelerini tararlar. Mihayloviç Dostoyevski'nin Suç/Ceza'sını hatırlatan felsefi bir kavram olarak yeniden değerlendirerek 'Annemi, kızkardeşimi ve erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Riviére' adlı kitabı yazarlar. 19.yüzyıl Fransa'sı merkezinde 'suç, ceza, kıstırılmışlık, delilik ve adalet konularını ele alırlar. Kitabı bundan otuz sene önce okumuştum. Bugün bakarken altını çizdiğim şu satırlara rastladım : 'Kendileriyle sözleşme yapmak istediğiniz insanların doğasının ne olmasını istediğinizi söyleyin. Ama dikkat edin, sözleşmeniz eşitler arasında, eşit olsun. Yani, bir tuzak olmasın. İçinde kendimizi tanımlayabileceğimiz bir insan doğasının sınırlarında kalın. Ancak o zaman, canavarlar maskeleriyle sizi korkutmaktan vazgeçerler.' Pierre'in savunması edebi ve düşündürücü bir metindir. Kendisinin de orada hiç olmadığı kadar derinleşerek yeniden düşündüğü bellidir : 'Her zaman üzerimde ip bulundurduğumdan kendimi bir ağaçta sallandırmaya karar vermiştim. Tanrının hükümlerine karşı gelmek korkum beni engelledi.' der. 19 Haziran 1835'de yazmaya başladığı savunmasını Haziran 21'de tamamlar. Pierre'in iç dünyası gerçekten karışıktır ; beş yıl sonra hücresinde intihar eder.. Pierre'in masumane ve muhteşem savunması avukatlar ve tıp adamlarını ortadan ikiye bölen bir duruşmaydı.. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'in suç/ceza'sındaki Raskolnikov'unun tedirginliği Pierre Riviere'in üstüne taa başından sinmişti ; Rus yazar belki gazetelerden okumuştu belki de hiç bilmeden intihar ile aynı günlerde 'İnsancıklar' romanını yazmaya başlamıştı.. Köylünün adı 'Mujik'tir. Rusya'da Çar II.Aleksandr tarafından 1861'de toprak köleliği yani 'serflik' kaldırılır. Yukarıdaki hikaye biraz öncesine yani Pierre'in hapishanede halen yaşadığı ve gazeteler/kamuoyunda cinayetin tartışıldığı 1839'da geçiyor. Baba Mikhail Dostoyevski'nin ölümü sebebi tam olarak bilinmiyor. İddialardan biri de, eşinin ölümünden sonra toprağına çekilen baba Dostoyevski Mikhail'in işçi olarak çalışan yoksul köylülere çok kötü davrandığı konusu. Onun aşağılamalarına katlanamayan köy halkının en sonunda zalim büyük mujiki öldürdüğünü yazar kitaplar. Fyodor Mihayloviç ile Pierre Riviére'in öykünün içinde birer öykü olan yaşamlarında acımtrak bir edebiyat tadı vardır. Her ikisi de, farklı coğrafyalarda benzer sözcüklerle rüzgara seslenmiş ve istenmeyen kaderlerini görünür kılarak okuru kışkırtmışlardır..
***
Elvan Alpay'ın "Kirpi" sergisi
20 Ocak 2012 Cuma günü 18:00'de Galeri Nev'de açılıyor
***

15 Ocak Pazar : 2012
Fransız düşünür Pierre-Joseph Proudhon bugün, 15 Ocak 1809'da doğdu.. Napolyon dönemi Fransa'sı karışıktı. Bonabart imparatoru deviren devrimin yeni imparatoru olmuştu. İmtiyazlılar, daha sonraki devrimleri yaratan ve bitiren neden olan 'Kadro' kavramının öncüsüydü. Prodhon , sarsıntılar arasında yaşarken, 'imtiyazlara ve insan otoritesine duyduğum nefret büyüktür' diyor, Elbe adasına sürülen sabık imparatorun ardından bakarak 'mülkiyet nedir?' diye soruyordu..
//
Rosa Luksemburg, 1917'e giden süreçte Rusları 'aracı amaç, amacı araç' haline getirmekle eleştirir ve 'Önce İnsan' der.. Batıdaki Almanlar, Çar'ın tiranlığına karşı 'Demokrasi' beklerken, Sultan Galiyev ve Doğu halkları 'Özgürlük' diyordu ; sonrasında ise neler yaşandığını tarih sayfaları kaydetti.. Prudhon, Bakunin; Luksemburg öngörülerinde haklı çıktılar..
Soldaki fotografın solundaki Clara Zetkin. Sağdaki yakın dostu Rosa Luksemburg. Aralarındaki entellektüel fark, dünyadaki kadın hareketinin bu iki değerli figürü arasında uçurumlar , tatsız hasarlar oluşturmuştur. Son derece disiplinli düşünen büyük bir beyindi. Özellikle Emperyalizm teorisini 1902'de ilk defa Amerikalı ekonomist Jhon A. Hobson kitaplaştırarak dile getirdiğinde, konunun önemini herkesten önce o farketti. Marks'ın önerdiği üretim şemasını yeniden yorumladığı 'Dünya Ekonomisi ve Sermayenin Uluslararasıllaşma Süreci'ni 1913't yazdı. Kautsky'nin çalışmalarıyla birlikte onun kapitalizme getirdiği nihai eleştiriler siyaset/felsefe alanından ekonomik argümanlar konusuna daha girmemiş olan ilk önce sürgündeki Rus sosyalistlerinden Buharin'in 1915'te kendi Emperyalizm kitabını yazmasına, bu kitaba önsöz yazarak farklılığı gören Lenin'in Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm adıyla 1916'da teorisini kitaplaştırmasına neden oldu. Rus Bolşevikleririnin başta Troçki ve Radek'le olmak üzere hepsiyle problemleri vardı. Alman Kautsky ise en büyük rakibiydi; ona kızgınlığı kuramsal konulardaki tartışmasız birikiminin gücünden, rakipleşmesinden geliyordu.... Onu feministler çok sever, biz de ona yaklaşımlarından dolayı feministleri takdir ederiz.. Emma Goldman ile Luksemburgun Sovyet devrimi konusundaki eleştirileri doğrudur. Bolşevikleri kızdırmıştır ve eleştirileri dolayısıyla ona her zaman mesafeli durmuşlardır. Spartaküs isyanıyla daramatik şekilde öldürülmeseydi, akibetinin Kautsky gibi olması kaçınılmazdı.. Onun da Ölüm günü 15 Ocak...
Prusya Kayzerliğiyle, Osmanlı Sultanlığı aynı yıllarda devrildi. 1. Savaşın bitiminde dünyada sancılı bir süreç yaşanıyordu.. Yine gün ama yüzonyıl farkla 15 Ocak 1919'da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht Alman derin devleti tarafından öldürüldü.. Cansız bedenleri Berlin kanalında bulundu..Luksembur'un entellektüel katkıları görmezden gelinmiştir; egemen toplumun erk'inde rahatsız ettikleri olmuştur. Konuyu uzatmadan bize bağlarsak son olarak şunları söyleyebiliriz : Yaşanılan sancılı dönem, Türkiye'deki yargısız infazlar döneminin arkaik modelini ve Batı'daki Derin Devlet evre'sinin yerli muadililerinin kötü örneğini teşkil ediyordu. Emekleme dönemi demokrasisinin meş'ûm bilgisi, askeriyenin kuruluşu gibi Almanya kökenlidir ..
***
Yoksul olma, sefil dolaşma, soğuktan donma, caddelerde açlıktan ölme özgürlüğü tabii ki olamaz. Bunların karşılığında ödenen bedel özgürlükse, Akıl, bu durumu hazırlayan doğal olmayan sürece sorgulamadan boyun eğmiş demektir..

14 Ocak Cumartesi : 2012
Kıbrıs Türklerinin önderi Rauf Denktaş ile Anadolulu Rum Lefter Küçükantonyadis aynı zamanda doğup, aynı gün öldüler. Farklı denizlerde yaşasalar da ikisi de adalıydı. Onlar için değildi belki ama birileri için Türkler ya da Rumlar düşmandı.. Bir tarafta 6/7 Eylül olayları, diğer yanda EOKA katliamları yaşandı. Ne ki, halkları birbirine kırdırtan, düşmanlıkları kışkırtan emperyalizm asıl tehditti ; görmezden gelindi. Çünkü, tarım toplumunun çelişkilerini yaşayan milletler için, şehirleşmiş ve sanayileşmiş uluslar, yani İngiliz emperyalizminin güler yüzü uygarlığın doruk noktası, varılması gereken ışıltılı hedefti. Görülüyor ki, takdir edilen zalim, mezalimini ona ihtiyaç duyulduğu sürece sürdürecektir. Peki emperyalizm bir kurtarıcı, toplumlar için ilerletici bir unsur olabilir mi?. Hemen 'olmaz' demeyin. Çünkü başta Kıbrıslı Türkler, öncesinde de sosyalizmin şanlı önderleri olduğu kadar, milliyetçi/ulusalcı aydınlanmacılar da bu konuda açık kapı bırakırlar. Hiçbir şey, göründüğü kadar basit değildir.. Oyuncaklar ve masallar dünyasının penceresinden her insan hayata, çocukluğundan itibaren dinlediği hikayelerin önkabuller/şartlanmalarıyla bakar da, bu masalların ne kadarı gerçek dünyaya aittir onu bilmez/bilemez.. Denktaş ve Lefter'in ölümü, her an yeniden yazılan k/anlı şanlı tarihle bir yüzleşme vesilesi olabilir mi?
***

13 Ocak Cuma : 2012
Dünyanın en ciddi işini yapıyordu..
Defter bir yana, Lefter bi yana çağlarımızın kahramanıydı..
Lefter Küçükandonyadis, son kalan üçbin simurg gücüyle yaşadı.. Anadolu'da doğmuş, toprağa hiç ihanet etmemiş, onu doğuran tarlayı ölene kadar beklemiş üçbin yaşındaki üçbin adamdan biriydi..
Işıklar içinde kal Ordinaryüs..
***

12 Ocak Perşembe : 2012
İdeolojiler, anti-entellektüel olmak zorundadır. Aydın olmak, bilgiye sürekli güncellemek, her durumda kuramı ve kurumu sürekli sorgulamak demektir .. Tüm taraflar için günlük yaşamı ve statükoyu tehdit eden ve ızdırap doğuran bu durum, iyi bir şey midir?..
Cemil Meriç, müslüman cenahın büyük düşünürüdür. 'Havarilerini yaratamayan İsa'nın yeri tımarhanedir, tarih değil.' der, ara verdikten sonra konuya bir başka vesileyle devam eder.. İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri..
Şehirlerarası yoldayım. Günün geç saatleri ; cadde ıslak, hava yağışlı, yollar tenha. Asfalltan çıktım, çakıllı yoldan inip, otobüslerin mola verdiği lokantalardan birine yanaştım. Kapıyı açınca dışarının ayazı, içerinin kesif dumanıyla karıştı. Televizyon açık. Hulki Cevizoğlu programında ezber bozan İslam yorumlarıyla dikkat çeken, kimilerince görüşleri İslami Anarşist / Yeşil Sosyalist olarak tanımlanan yazar İhsan Eliaçık'la konuşuyor.. Böyle yazıyorum ama kim olduğunu sonradan öğreniyorum : Çay içerken bilgisayarı açıyorum , yazılarına/bloğuna bakıyorum ; bunlar yazıyor.. Sayfasında 'Kendini ispat etmiş halklar devrim yapmış halklardır. Devrim yapan toplumları, örneğin İran halkını, Fransız halkını, Rus halkını severim; ama Türkiye’nin devrimini halk yapmamıştır. İstanbul’da, Ankara’da insanlar sokaklara dökülmüş de padişahlık kalkıp cumhuriyet gelmiş değildir.' diyor.. Böyle diyenler de var. Kadro hareketinin zarureti , dünyada evrimlerin yerini alan tüm devrimleri hazırlamıştır.. Ardından seçkinci diktatoryanın rejime kolon oluşturan tahakkümü tüm ideolojilerde zaten görünen bir gerçek..
Eliaçık, enteresan bir düşünür. Düşünme şekliyle programcı Cevizoğlu'nun da ezberini bozuyor. Kur'andaki her cümleyi, fiili bir görünür gerçekle, neden/sonuç ilişkisiyle mantık yürüterek açıklamaya çalışıyor. 'Namazda secdeye konulan alın değil, burundur diyor.' Amaç, insanların burnunu yere sürtmek, nefsi islah etmektir şeklinde bir açıklama getiriyor. Bu tür açıklamalar artınca Cevizoğlu, itirazlara başlıyor. İslamı kuralları kendine göre açıklıyor. Eliaçık tarafından yapılan yakıştırmaların fazlasıyla 'yorum' olduğunu demeye getiriyor.. Konuşmada roller değişiyor ; sanki Hulki Cevizoğlı islamı savunan bir aydın, Eliaçık, karşı argümanlar savunan bir muhalif oluyor..
Görülüyor ki, Almanya'da Marksist araştırmalar enstitüsü olarak ideolojiye eklemeler/güncelleştirmeler yapmak savıyla yola çıkan Franfurt Okulu felsefecileri gibi, statik bir algıyı, dinamik bir düşün sürecine soktuğunuzda, ortaya çıkan yeni görüntü başlangıç noktasındaki bilgiden çok farklılaşarak bambaşka sorulara verilmiş cevaplar sisilesi yaratabiliyor.. Kitabı değiştirmek denilen zaten bu. Kurucu sistemin revizyonu/revizyonizm, istenilen bir şey değil ; kimseyi memnun etmiyor. Bu ilk Nomos/Yasa'nın kendi limanından, bütünlüğünden ayrılması demek. Güncelleştirme diyebilir miyiz? Zor ; çünkü o artık bir başka şeyin cevabını teşkil ediyor.. Akıl, aykırı sorular sorarak sürekli bilgiyi ister-istemez değiştiren bir aparat ; aksini yapabilmek insan olarak mümkün mü?
Kurucu bilginin tahrifatsız günümüze taşınabilme becererisi önemli ; zaten paralaks kuramı yeteri kadar okside ediyor..
Bir de hiç olmamışçasına tarihi deforme ediciler ve oltaya geliciler var. "Karl Marx. 1818 Mayısında Prusya’da doğdu. Üç-beş kardeşi doğum sırasında ölmüş olan Karl, yedi kardeşli fakir bir ailenin beşinci ferdiydi. Babası, ileride geçimini sağlayamayacağı için edebiyat ve felsefe okumak isteyen Marx’a izin vermeyecek kadar dar gelirli bir işçiydi. Marx yıllar sonra dar gelirli işçilerin iktidara gelmelerini sağlayacak fikirler ve projeler üretti." Radikal'deki yazısının altında F.T.imzasının yanında Bilgi Üniv. Hukuk Fak. yazıyor. İşimiz zor! Marks'ın biyografisi olarak yazılan bu bilgide tek doğru ,doğum yılı. Üstü külliyen Stalin arşivciliği demeyelim, Riazanova'a haksızlık yapmış oluruz, dülger militanizmin ürettiği tahrifat. Büyük ihtimalle yazarın seçtiği kaynakta sorun var. Doğru bilgiye ulaşmak için birkaç kaynağa teyit ettirmek gerekiyor. Tüm Marks'ın biyografisini yazanların kullandığı ortak çalışma birlikte çalıştığı Franz Mehring'indir. Ayrıca kızı Tussy Marks'ın anıları var. Bizde iletişim/biyografi dizisinden çıkan Edward H. Carr'ın oylumlu çalışması, Jacques Attali'nin Turkuaz'dan çıkan Evrensel Zihin/biyografisi var. Kautsky, oğul Liebknecht ve kaderdaşı Rosa Luksembug'dan duyduklarıyla Lenin'de yazmıştır ama, onlar Marks'tan yaşça küçüktürler ve tanışmazlar..1933'de yayımı durdurulan Gesamtausgable'nin arşiv değerinin yanısıra bir de Rusya konusunda mektuplaştığı Clara Zetkin var..
Uzun yolda tesadüf ettiğimiz konudan yola çıkıp sözü toparlarsak, ilk bilginin zaiyattan korunabilmesi önemli. Hile denilen kavram apaşikar kutsanmışken, yalana ihtiyaç yok. İnsan ise, zaten ilerlemesini tahrif ettiği tüm değerleri yakıt olarak kullanarak yapıyor.
Çok ileri gittik, hadi geri dönelim diyen Terry Eagleton muydu?
***
11 Ocak Çarşamba : 2012
..Dünyanın ilk beden işçileri, tarihin ilk ezilenleri,hep sömürülenleri olarak emeği ve yaşamı temsil ederler.. Hayatı olduğu kadar, devamında toplumları, ekonomiyi, uygarlığı ve barışı da yaratan onların varlıklarıdır.. Geçmiş zamanlar, kadınlar üzerinden kayıtlıdır yaşama..
Aslı Zengin, egemenliği elinde tutanların tarihini yazdığı, sıradan olduğu kadar dikenli de olan bir öyküyü kurcalıyor. Dünya ekonomisinin başlangıç noktasındaki ilk iş/işçi kavramlarının üstüne kurulduğu bir alana girmiş. "Şimdiye kadar hayat kadınlarını "kötü", "düşmüş" ve "namussuz" kadın diye yaftalayan ve bu yolla diğer kadınların da "namusunu" tanımlayan egemen dilin ötesine geçip, seks işçiliği hakkında yeni bir dil oluşturma yönünde feminist bir katkı" yapmış ; öyle söylüyor.. Kitabın adı : İktidarın Mahremiyeti / İstanbul'da Hayat Kadınları, Seks İşçiliği ve Şiddet , yayımcı Metis/Semih Sökmen.. Olağan hayat içinde kafamızı çevirip bakmanın rahatsız edeceği sözel görüntülerle rastlaşacağız ya da tam zamanı deyip restleşeceğiz; tahammül edebildiğimiz ölçüde yerleştiğimiz kaideyı kıpırdatıp, kendimizle yüzleşeceğiz .. Konu sıkıntılı olsa, tahakküm rejiminin deşifresi hoşa gitmese de bu kitabı aydın sorumluluğu okumayı gerektiriyor..***
Ruhsal ontolojik kıvamdan bahsediyoruz. Çağdaş Sanat performansı, bir felsefecinin rahatsız/ikircikli ruh halinden çok, bir şamanın ayin töreni gibi inanç/bilgelik ve efsun yüklüdür ; çoğu zaman olmasa da olması gereken mesenik iddia budur.. Amacın bizi ilgilendiren yanıysa mesajıdır. Büyü, irademizi başka iradelere teslim etmek, özgürlüğümüzü kaldırmak üzere tasarlanmış bir komploya dönüşüyorsa, nasıl dediğinden önce ne söylediğine dikkat etmek gerekir. Marina Abramoviç bedenin sınırlarını sınamıyor ; o Amerikadan yayılan tahakkümcü rekabetin, acımasız kapitalizmin ötekileri ortadan kaldırmaya yönelik doğasını canlandırıyor. İşgalci felsefenin terörünü, hayatın ritmini değil, kaosun şiddet yüklü sarmalını ,yaşamı değil ölümü temsil ediyor.. Sanatsal oyunlarla sunulan küçük fotograftaki cennet, büyük resimdeki cinneti perdeliyor..

10 Ocak Salı : 2012
Marina Abramoviç, performans sanatının tartışmasız en cüretkar temsilcisi diyorlar. New York'taki evinde Vogue/Türkiye ile görüşmüş. Kasım'da Galerist'te açılacak sergisi için İstanbul'a geleceği müjdeleniyor.. Bu saçmalık, yabana atılı cinsten değil ; en büyük rakibiyse...
Marina Abramoviç 1946 doğumlu. Amerikan vatandaşı. New York modern sanat düşüncesini nasıl çaldı'nın cevabı bir sanatçı.. 1960'larda ortaya çıkan Body Art yani Beden Sanatının önemli bir temsilcilerinden. Performanslarıyla fiziksel ve zihinsel potansiyelin sınırlarını zorlayan ve araştıran bir kimlik.. Bir beden aktivisti olarak bazen kendini parçalara ayırmış, yeri gelmiş kırbaçlatmış.. Buz kütleleri üzerinde vücudunu dondurmuş, psiko-aktif ilaçlar ve hafıza kaybına uğramasına yol açan kas kontrol ürünleri almış.. Akıllara seza diyoruz. Mesihvari acı çekme ritüelleri hristiyan felsefesinin yapısında vardır . Bu tür performanslar, cambaza bakarken asıl oyunu kaçırmamızın nedenidir ; değişim değeri olarak kültürel işgalin koç başı olmanın ötesinde somut bir anlam oluşturmazlar..
Dünyayı aşırı farkında olmak duyarlı sanatçı için ağır sorun/sorumluluk ; kendini aşırı farkındalıksa nevroz.. Kırmızı halı görevlileri, o gelmeden önce müşterinin zihinsel ekonomisini, işbirliği rejiminin bilgi formlarını, deneğin formatlarını oluşturuyorlar. Sanatçı olarak, performansları esnasında hiçbir şeyden, hatta ölümden bile korkmayan biri olarak çıkıyormuş karşımıza.. Radikal Gazetesi yazarı, ağzı açık, durumu izleyen şaşkın izleyiciye Amerikalı çılgın yengenin profilini aktarıyor.. 'Hayret, başka ne yapıyor?' sorusuna hazırlıyor okuru. Şevkle devam ediyor : 'Bazen altı saat boyunca kendini izleyiciye savunmasız şekilde teslim ediyor. Örnek mi istiyorsunuz. ‘Ritim 0’ adını verdiği performansına bir bakın: Masada 72 adet obje var. İzleyiciler bu aletlerle istedikleri her şeyi yapmakta serbestler. Objelerin yarısı zevk, diğer yarısı da acı vermeye, hatta öldürmeye yönelik. Aralarında silah, mermi, jilet, çeşitli boyutlarda bıçaklar, makas ve kamçı var. Kimi makasla Marina’nın kıyafetini kesiyor, kimi etine babasının yaka rozetinin iğnesini sokuyor, kimi de jiletle boynunu kesip kanını yaladıktan sonra yara bandıyla kesiği kapatıyor! Durun, en fenası bu değil üstelik, bir izleyici silaha mermiyi koyup 20 dakika boyunca Abramoviç’in başına dayalı tutuyor! Performansın altı saatlik süresi dolduğunda Marina baygın düşüyor. Bu olay onu o kadar etkiliyor ki, otele geldiğinde aynada kendine bakıp saçlarının bir kısmının tamamen beyazladığını görüyor.'
Vay be, çağdaş sanat neymiş, biz çok geri kaldık diyenler, televizyonlarını açarlarsa dünya ülkelerinin tv kanallarından naklen yayınlanan benzer performanslara şahadet edeceklerdir. Kitlelerin eşsiz devinimi sanal değil, ölümüne gerçek ve talepkâr.. Perfeksiyonun âlâsı, manzaranın en çağdaşı, ileri demokrasi taleplerinin günceli her an ekranlarda.. Siyasi/ekonomik,dramatik sanatın muhteşem canlı örnekleri Somaliden, Filistine, Bolivyadan Washingtona yeryüzüne serpilmiş. Izdırabın bin türü naklen yayında her an... Başkasının acısını anlamak konusunda sanki engel kendi algı düzeyimişçesine Abromoviç benzerlerinin şiddet sarmalına aldığı enstelasyon/performanlara gereksinim duyanların şaşkınlığına şaşmamak zor. Çürük elmaları silkeliyor Amerikan iyilikseverliğ. Wall Street'te , Tahrir'de , Hama'da ya da diğer coğrafyalarda meydanların kesmediği başkaldırının gerçeği yerine isyanın sahtesini galeri mekanlarında aratıyorlar.. Tankların, topların yerini alan simleri, payetleri,janjanlarıyla tebarüz etse de emperyalizmin dayatmacı kültürü aynı, ideoloji aynı,amacı bir. Ne ki, devşirme sanat adına yapılan karşılaşmaların, bienal mekanlarında şahikasına ulaşan sunumlarında sentetik bir iliştirme, geri planda yapay bir çığlık mevcut. Çarmıha gerilmenin/ zulmün, eşitsizliğin temsiliyet boyutunun İsevi 'acı' rituelleriyle tarihsel bağı var. Söylem, aynı çırpınışın farklı materyallerle tekrarının ötesine geçemiyor.... Sanatçının içinde çıktığı hristiyan ikonografisini görmek istemeyenlereyse, bedenini sürekli natır inadıyla dağlamanın anlamından ayrı düşen Abramaoviç'in muadili olabilecek ilkel/naif, çocukça övgüler düzme parodileri kalıyor.. Maskaralık kötü bir şey değil ; aymazlıklar insanların kendilerine gelmesi için bir neden kılınabilir....Olumsuz zevattan, olurubilitesi olan yerel ikonlara yatay geçiş yapalım : Bizden bazıları için, ona nazaran daha doğru/gerçek, anlaşılır, izleyiciyi zapturapta almadan işbirliğine açık ve masumane figürlerdir diyebiliriz.. Ruhsal ontolojik kıvamdan bahsediyoruz. Bizde durum farklı: Amerikanfobillerin kendilerinden geçmesinin nedeni olarak Marina Abramoviç performansları rejim üstünden bir önerme, ideolojik kıyıcılık öğesinin ön hazırlığı. Emperyalist çıkarların meşum gösterisinde özerkliği kalmayan sanat, çürüyen kapitalizmin esir aldığı beyinlerle analitik düşüncenin ve sömürüsünün üstünü örtmeye yarayan bir araç/ı durumuna gelmiştir.. Bienalde renkli kelebekler gibi saçılan Ege Okal, Dila Yumurtacı, Hazal Kızıltoprak arkadaşlıkları ve benzerleri .. Ona nazaran daha sahi, anlaşılır, takipçilerini zapturapta almadan işbirliğine açık demokratik figürler; sosyal/ulusal kimliklerinden kaynaklanan paranoid maruzatları, taşeron tahhütlerden gelen gizli gündemleri yok. Söylemleri açık.. Marina gibi başka postaları taşıyan ulaklar değil, kendi doğal çağrılarını ileten kimlikler. Rekabete gelirsek, aklı başında performanslar sergileyenlerin, sanat yapanların mantık silsilesiyle, ölümüne risklere giren Abramoviçlerle aşık atmaları imkansız.. Onun rakibi değil, karşıt köşesi, asimetrik tamamalayıcısı ise ancak bir çocuk olabilir...
***
O da performans, bu da : Biri caz, diğeri naz yapıyor.. Abramoviç umutsuzluğu,ölümü ve yalanı, Nur, umudu,yaşamı ve hakikatı temsil ediyor..
Stockholm senderomuna yakalanıp işgalci Osmanlının yemeklerine övgüler düzen Marina kardeşimizin şarlatanlıklarından daha nezih, daha barışçı, şiddet içermeyen bir gösteri gerçekleştiriyor Nur..Çocuk resimlerini taklit eden büyüklerin masalları gibi, sahtenin doğalı zaten küçük insanların bozulmamış dünyasında mevcut.

Güç kültürünün kör etmediği üstü örtülü tehditlerin fantazmalarıyla izleyicide algı bozukluğu yaratmadan işlerini becerebiyorlar ; dolaylı allegoriler yok. Bunların en güzellerinden birini sergileyen küçük Nur'un gösterisine dikkat kesiliyoruz. Çünkü onun anlatmak istediğinin somut bir talebi, oyununun gerçek bir mazuratı var ; anlayana..
Böyle olduğu içinde havanda su döven Maria Abramoviç'in Gerçek rakibi..
http://cagdaselestiri.blogspot.com/search/label/Marina%20Abramovic%20MoMA%27da%20sa%C3%A7malamaya%20devam%20ediyor%20h%C3%A2l%C3%A2...
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1041175&Date=17.12.2011&CategoryID=138&Rdkref=1
***
9 Ocak Pazartesi : 2012
Ölü Ozanlar Derneği/Türkiye'nin kurucusu olduğu söylenirdi. Hacettepe Üniversitesi/Kuş Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Can hoca, bundan böyle cennette ikame edecek..
http://www.sabah.com.tr/Pazar/2012/01/08/endiseye-mahal-yok-can-hoca-cennette
***
8 Ocak Pazar : 2012
Olması gerektiği kadar hep birilerine müteşekkiriz hepimiz..
Ümit Kıvanç'ın Taraf'taki bugün yayımlanan yazısını, Facebooktan Metin Güçlü aktarmış . Gazeteye baktık, 'abonelik' dediği için tamamını okuyamadık. Ne ki, gönderme yaptığı başlık, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'inden bir pasajı hatırlattı : 'İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine gore değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine kabus gibi çöker...'.. Kıvanç yazısında 'Artık öyle öfkeyle kavrulmuyorum da. Öyle tepkisiz, hareketsiz bakıyorum. Seyrediyorum ve utanıyorum' diyor. Utanacak bir şey yok .. Utananlar, sıkılanlar, ezenler, ezilenler, itiraz edenler, işini bilenler, malı götürenler ve diğerleri/miz ; yani hepimiz, bizden bir öncekinin, kategorik olarak birilerinin devamı değil miyiz?
Hayat 'düşünmeye cesaretin olsun' cümlesiyle başlamadı ki..
***
Trajedi/komedi/dram ; hayata karşı oynanan her oyundan geriye bir şey kalır da, sahneden niye kalmaz?..

7 Ocak Cumartesi : 2012
İstanbul Operası'nın arşivleri koruma altında mı, nerede muhafaza ediliyor? Ankara Operası'ndan bir sanatçıyla ilgili bilgi istediğimizde, eski kayıtların imha edildiğini öğreniyoruz. 1955'lerde Opera/Tiyatronun fotografçısı Osman Darcan hakkında bilgi aradığımızda yalnızca ölümü nedeniyle yayımlanan bir kitapçığın sahaftaki izine rastlıyoruz. Binlerce makara film ,negatif, sahne/plan/kostüm, dekor, ölenle ölmüş. Ses gelmiyor herkesten malum ; ne ki hizmet etmiş insanlar gibi görüntüler de kayıp. Türkiye sürekli geçmişinden nefret edenler ülkesi ; arşivlerse hayatı yarım yamalak yaşayan insanlara emanet..
Geçen gün Asaf Çiyiltepe'li AST'ın ilk dekoratörü Yücel Tanyeri anlattı. Osman Darcan , Operanın ve Ankara Devlet Tiyatrosunun kadrolu fotografçısı. 1955/65 Arası tüm sanatçıların ve temsillerin resimlerini çekerek kayıtlamış. Enteresan olan bunların, oyun sırasında değil, özel fotograf çekim günü perşembeleri ayrı bir mizansenle çekilmiş olması. Siyah/Beyaz Fotografların bir kısmı tanıtım amaçlı kullanılmış , negatif filmler saklanmış.. Görüntülerin şehrin kültür tarihi açısından kaynak değeri var. Opera ve Tiyatro kurumları ayrılınca arşiv, Ankara'da Mimar Kemalettin'in eseri olan Küçük Tiyatro binasında çelik dolapların içine kaldırılmış. Dolaplara sığmayan kısmıysa kolilerde açıkta uzun süre kalmış ; öykünün gerisi meçhul.. Osman Darcan hakkında bulabildiğimiz tek kaynak Devlet Tiyatrosu kitapçığının satışıyla ilgili bir sahaf duyurusu : SDR@DEVLET TİYATROSU....OSMAN DARCAN'IN ARDINDAN..SAYI 21, EKİM 1963..İYİ DURUMDA..E.C..TÜM ÜRÜNLER ARAS KARGO İLE İNDİRİMLİ OLARAK GÖNDERİLMEKTEDİR.. Bu hüzünlü bir öykü ; devamında Ankara Devlet Operasından bir yaşlı opera sanatçısıyla ilgili arşiv belgesi var. İstenilen 1960'lara ait makaralar halinde saklanan ses kayıtlarının imha edildiğini öğreniyoruz. Hem Osman Darcan'ın opera/tiyatronun görüntü belleğini bize aktaracak resimleri, hem de diğer kurumların kayıtlarının ne olduğunu -tatsız haberi duymamak/geç duymak için-izini sürmek bir yana, sormaya çekiniyor insan.. Önümüzde Resim Heykel Müzesi, Saray arşivleri ve kültürel geçmişin sıkıntı veren materyalleri sıralanıyor.. Kültürü oluşturmak kadar, saklamak da bedeli/eğitimi,uğraşı yüksek, beyhude bir uğraş.. Sahaflara birden çok can borcumuz vardır..
Toplumların hafızalardaki kaderleri, hayatın yüklenip taşıdığı bilgiyle ilintili. Yaşamdan artakalan nesnelerin muhafaza edilebilmesi, tarafsız ve mekanik olarak dünyanın kültürel hafızasına aktarılabilme becerisine bağlı..
İnsan bir film izler, bir roman okur ; hayata bakışı değişir. Zihin manipule edilen bir unsur, zamanın üstüne düşen pusuyla beyin, gerçek ile olmayanı ayırdedemeyen bir organdır..
İyi/Kötü kavramları mercek yanılması.. Zamanın ve üzerine düşen aydınlık/karanlığın istediği kadar görünür kıldığı olgular. Cumhuriyet tarihinin istisnasız her döneminde Türkiye geçmişini silerek , geleceğine beyaz bir sayfa açmak istemiştir. Bu refleks Tanzimat'tan devreden nedenleri/haklılıkları olan bir ruh halinin devam eden yansıması..
Bir ırkın,ulusun ya da daha kozmopolit toplulukların kaderleri de bilginin doğru olarak değerlendirilerek tarafsız ve mekanik olarak dünyanın kültürel hafızasına kaydedilmesi becerisinde yatıyor. Yorumu, bu bilgiyi değerlendirecek insanlar kendi zaviyelerinden yapacaklardır. Önemli olan materyallerin korunarak gelecek zamana bozulmadan devredilmesidir. Bu konuda sıkıntısı olan yalnız biz değiliz ..
Gazetelerin yazdığına göre Bosna'da siyasi çatışma kültürel ve tarihi mirası vuruyor. Ödeneksizlikten Ulusal Galeri, Tarih Müzesi ve Ulusal Kütüphane kapanıyor.
Bu tür haberler keşke olmasa..
1955'lerde Opera/Tiyatronun fotografçısı Osman Darcan hakkında bilgi aradığımızda yalnızca ölümü nedeniyle yayımlanan bir kitapçığın sahaftaki izine rastlıyoruz. Binlerce makara film ,negatifler ölenle ölmüş dedik. Web arşiviyse insanlığın bilgi birikimi ve paylaşımı için çok önemli bir arşiv işlevi görüyor. Darcan'la ilgili tek fotografa http://www.flickr.com/photos/42399206@N03/page4303/ adresinden ulaşıyoruz. Burada dünya sahnelerinden derlenmiş binlerce farklı ülkelerin tiyatro/operalarına ait siyah/beyaz binlerce eski fotograf var. Araştırmacılar için iyi bir kaynak.. Elde birilerinde ya da bazı devlet kurumlarında, konsevatuar, akademi,eğitim birimleri veya koleksiyoncu/sahaf türü toplayıcılar taranmalı. Elde kalan bilgilerin kurumsal bir yapı oluşturularak buralarda kayıt altına alınmasında yarar var.. Türkiye şayet ilerliyorsa, her tarafı ayrı değil, gövdeye ait tüm organlarıyla uyum içinde ilerlemek zorundadır.. Geçmişle hesaplaşacaksa, geçmişe ait birşeyleri de gelecekte iyi/kötü yüzleşmek adına kurtarabilmek önemlidir..
http://www.flickr.com/photos/42399206@N03/page4302/
***
6 Ocak Cuma : 2012
İnsanın gelişme dönemi, bedensel evrimi bitti; artık büyük vücut çürüyor..
İnsan, doğadan ibarettir. Yasa herkes için bir. Sağlıksız koşullar tüm canlı türlerini hastalıklarla sarsar, çürütür, öldürür.. Topraktan gelen element yapımız, toprağa geri döner.. İçimizin ve dışımızın kimyası birlikte bozuluyor. Varolan her eylemin bir makinası, ihtiyacın seri üretimi ve herşeyin sentetik bir karşılığı var. Uygarlık boş zaman yaratma düşleriyle , insanların yerine çalışan makinalarla bir toplum kuruyor. Beyin, doğa tarafından yaratılmış işlevsel bir uzuv ; aynı organı kullanan hayvanların iştahları kendi ihtiyaçlarıyla sınırlı. İnsan, doğanın imal ettiği beyni/aklı, kanser hücresi gibi kendine rağmen, kendine/doğaya karşı maksadı aşan amaçlarla kullanıyor. Dünya çalıştığı gibi bozulan yekpare, büyük bir organizma. Doğayla rakipleşen insanın bu yok etmeye yönelik refleksine, kıran eylemine karşı mutlaka karşı savunma mekanizmaları olacaktır.. İnsan içinde yaşadığı dünyanın organizmik yazgısını paylaşacaktır.. Bu kadar çok hastalık , insanın genetik olarak çürüme evrimine girdiğini gösteriyor..***

Amerikadan öğrendiğimiz en büyük ders, dünyada en yüce değerler ile en alçak amaçların aynı cümlelerle pazarlanabilmesidir.. Uygarlığı kurtaracak, insanlığı yaşatacak en büyük enerji kaynağı, aynı zamanda dünyayı yok edecek en büyük tehdit kaynağıdır ; unutmayalım..
5 Ocak Perşembe : 2011
Hürmüz Boğazında İran Donanması ile Amerikan 5. Filosu restleşiyor. Bir kere daha hatırlamakta yarar var. Dünya için en büyük tehdit nükleer ; bu savaşta kazanan taraf olmaz..
Güncel hayatın hakemi olan halk başka tarafa bakıyor. Olağandışı iç politikanın önemli gelişmeleri arasında tüm dünyayı ilgilendiren gözden kaçırdığımız önemli şeyler de oluyor. Türkiye Filistin davasına destek veriyor, İran donanması Hürmüz'de Amerika'ya posta koyuyor. Bunların hepsi emperyal politikaların düzenini bozan, ezberini karıştıran istemediği gelişmeler. Bölgenin asıl sancısıysa Ortadoğuya bir kama gibi saplanan İsrail'in savaşcı politikalarını kışkırtan ABD'nin doğal rezervler üzerindeki zapturaptı. Hürmüz Boğazında nükleerin varlığı herkes için asıl tehdit.. Tetiklenebilecek bir savaşın sonuçları, insanlık, demokrasi, uygarlık vd. adına kazanılan herşeyi silip götürebilecek boyutta. Aklın dengesi,akıl yürütmenin özerkliği kalmamıştır ama bilinen gerçek, mekanımıza/canımıza doğrudan kasteden eylemin nedenselliğinden önce niteliğinin ne'liğidir.. Nükleer savaşta kazanan taraf olmaz; bir kere daha hatırlamakta yarar var. Küba lideri Kastro, 'Batı, İran geriliminin nükleer çatışmaya dönüşmesi korkusunu da İran’ın verebileceği zararın boyutunu da hesaplanmış değil. İnsanlar kendilerini kontrol edebileceklerini zanneder fakat Obama aşırı tepki gösterebilir ve bu da nükleer bir savaşa götürebilir' demiş. Bu korkunun ABD ile Sovyetleri savaşın eşiğine getiren 1962’deki füze krizinden kalma deneyimlerine dayandığını biliyoruz. Kastro'nun Kruşçev’e yazdığı ve eğer Amerikalılar Küba’ya saldırırsa ABD’ye nükleer saldırıyı salık verdiği mektubu anımsatıldığında “Gördüklerimi gördükten, şimdi bildiklerimi bildikten sonra hiç birşeye değmezdi” ' demesi çok önemli ; onun tecrübesinden doğan hassasiyetine bugün dünyayı yönetenler sahip değil..
***
SİYAH /// WHITE- SANATÇILAR : AYA BEN RON,ALBAN MUJA,CEREN OYKUT,ERIK GÖNGRICH,GÖZDE İLKİN,İLGEN ARZIK,LUCHEZAR BOYADJIEV,MARIA LOIZIDOU,YANE CALOVSKI,KÜRATÖR BAŞAK ŞENOVA SERGİ / EXHIBITION,06.01.2012-28.01.2012,İstiklal Cad. No:163 Mısır Apt. k.2 d.5 Beyoglu / Istanbul http://www.cda-projects.com/
***
Sergiyi, 9 Kasım 2011 tarihinde kaybettiği 41 yıllık hayat arkadaşı sevgili eşi R. Aysel Kulaksız'ın anısına ithaf etmiş. Fotograf sanatçısı A. Halim Kulaksız, “Döngü” isimli sergisini 9 Ocak 2012’de Piramid Sanat’ta açılıyor..
http://www.piramidsanat.com/
***
Labogrigneur ve Uydu İşler // Labogrigneur and Satellite Works
WILLEM HARBERS sergisi Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400.yıl kutlamaları kapsamında düzenleniyor. İstiklal Cad/Mısır Apt. http://www.galerizilberman.com/
***
Ne dahidir ne deli ; ondan sonra gelenlere maskaralığın bir meslek olarak kabul edilmesinin yolunu açan çağın sanatçısıdır.. Jet burjuvazi kendi suretinden dünyalarla birlikte o dünyaların kullanım değeri olan putlarını,ikonlarını, kukla kahramanlarını da her zaman büyük beceriyle tasarlamıştır. Cilalı Kültür Çağında okullarda bu işin uzmanları var ; icat ettiği kavramlarda kullandığı renkli hikayeleri, montajlayarak imal ettiği kepazelikleri sosyal bir ders kıvamında okutuyorlar.. Acı olan dünya sanat tarihinin böyle ucuz öyküler üstünden yazılmış olmasıdır..
4 Ocak Çarşamba . 2012
Tam adı Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí Y. Domènech. 1904'de doğdu 89'da öldü. İspanyol, sürrealist ressam. Enternasyonel bohem edebiyatçılarımız, frankofan aydınlarımız onu çok sever ; çünkü onlar gibi Dali'de temsiliyet rejiminin şahdamarından girip, tutkuların esir aldığı günahkar gövdesini orta yere atarak hep kendinin önemli olduğu masallar anlatmıştır. Almanya'da Nasyonel Sosyalist Hitler, İtalya'da Faşist Mussolini, İspanya'da Falanjist Franko dünyanın tanıdığı, yakın tarihe musallat olmuş olan ruh kardeşi üç isimdir. O'nun 1974'de ölen Falanjist generale yakınlığı utanç vericidir. Toledo Piyade Akademisi'nin 1910 mezunu, 1923 Lejyoner Kuvvetler Komutanı Hitler'in müttefiki ve yakın dostu darbeci Madridli Generalísimo'dan bahsediyoruz ; İspanyol Yabancılar Lejyonu'nun komutanlığıyla başladığı kariyeri birden çok halk düşmanlığıyla devam etti. Fas bölgesi ve Kuzey Afrika'da sömürgecilerle savaşan güçlerin önderi Abdülkerim Hattabi'ye karşı Fransızlarla beraberdi. Daha sonra ülkesine döndüğünde savaşma azmini sürdürdü ; Asturiaslı maden işçilerinin ayaklanmasını kanla boğdu, parlementoyu feshetti. Musollini artığı faşist Franko rejimine ve diktatörün şahsına tüm yaptığı bu işler adına övgüler düzen Dali denen şarlatanın sergisi, yaşamından ayrılarak büyük bir olay gibi sunuluyor.. Rezil öykünün ardındaki tablolar şahaser olsa hiç önemi yok. Buraya kendi dosyasına bile giremeyecek ikinci sınıf çalışmaların gelmesi olayın bütünü görmemiz için engel ama zaruri durum bir kusur değil.. Resimlerin ne olduğundan çok ne dediği, içindeki öykü, mizansenin ardındaki gerçek önemli.. Başka bir şeyi eleştirmiyorlar ; en büyük tartışma konusu muzipçe sordukları 'deli mi, dahi mi?' sorusu. İşin şakaya gelir yanı yok ; sanat ciddi iş. Dali türevlerinin, mazumların tarihindeki ismi, dünya politikasındakı yeri bellidir..
Fransa'da yaşıyordu Katalonyaya geri döndü. 1929'da 16 dakika kesintisiz saçmalama becerisi gösterdiği kısa metrajlı filmi Endülüs Köpeği müthiş beğenildi.. Yakın dostu şair Paul Eluard’ın eşi Gala ile evlendi. 1936’da Londra Uluslararası Sürrealist Sergisi’nde sahneye dalgıç tulumuyla çıktı . İstediği görülmek, farklı olmak, kısacası sansasyondu ; bir konuşma yaptı. Üstüne giydiği tulumun belinde mücevher işlemeli bir kama vardı. Fotograftaki şaşkın bakışları ve sivri bıyıkları unutulmaz. Paletleriyle bir elinde bir bilardo ıskatası, diğerinde tasmasından tutulan iki köpeği çekiştirirken komik olmaya zorlanmış haliyle kitaplardaki tarihi yerini aldı.. O gün, sahnede konuşma sırasında nefes almakta zorluk çekip dalgıç kıyafetinin başlığı çıkardı. Yapılan performansı sanat sosyetesi çok sevdi, doğan görünümlü şahin sanatçının skandalları satışları patlattı. Resimlerini kurduğu fabrikada işçilik yapan asistanları üretti,o imzaladı. Eserleri geniş kitlelere, koleksiyon ve müzelere yayıldı. 1930/40'lardaki bu tatlı hayat Nazi işgali tehlikesiyle kesintiye uğradı. İkinci Dünya Savaşında George Orwell onu Fransa tehlikeye düştüğünde fare gibi kaçmakla suçladı. II. Dünya savaşı sonrasında Katalonya'ya doğru seğirttiğinde ilk önce Franko rejimi ile yakınlaştı.. Franko'yu İspanyayı yokedici güçlerden temizlediği için tebrik etti. Başarı şuydu ; Madrit'te onlarca heykeli olan içsavaşın şanlı komutanı yüzbinlerce İspanyolu öldürmüştü. Bu dönemde Katolik inancının tamamına erdi.. Ardından Franko'yu çıkardığı idam hükümleri için kutladı. 1975'lerde yanlış hatırlamıyorsak, Franko ölüm döşeğindeyken giderayak üç gencin idam hükmünü imzaladı ve Basklı üç genç asıldı. O günlerde Ataol Behramoğlu'nun bu acı olay üstüne yazdığı şiir hala Türkiyenin hafızasındadır.. Ayrıca kişisel olarak da Franko ile dostluk kurmuş ve kanlı tiranın büyükannesine kadar sülalesinin resmini yapmış olması ressamın tiyneti hakkında bize yeteri kadar bilgi verir. Dali denen dahiye benim kişisel olarak hiç mi hiç sempatim yoktur ; tarihten nasibini almamış entel/dantel medya ise ayakta alkışlar. Neyi alkışladıklarını biliyorlarsa söyleyecek bir şey yok.. Bu yazdıklarımızın biyografisinde ve o dönemin gazete sütunlarında olmasına rağmen, öğrencilere okutulan sanat tarihi kitaplarında, magazin basınında, kültür dergilerinde yer almaması da ayrı bir kamuflajdır..
***
3 Ocak Salı : 2012
Yaşamak bağımlılıktır ; bağımsızlık, bağımlılıklarla elde edilir. Özgürlüğün, bedeli karşılığında alınabilecek somut bir şey olmaması, özgürlüğün değil tutsaklığın çalışılarak elde edilen bir eylem olduğunu gösterir.. O zaman 'ne için çalışmak, neye adanacak bir ömür?' sorusu oluşur. Bu söylediklerimiz felsefe yapan kişinin ne olmadığını konusunda fikir yürüttüğü, ne ki, ne olduğu konusunda bilgi sahibi olamadığı bir haldir. İmkansızlığı yaratan, bütünün ontolojisinden ayrılmaktır ; materyalleşmiş miktarımızla perdeleniriz.. Wittgenstein, hiçbir olgudan emin değilseniz, sözcüklerin anlamından da emin olamazsanız diyor. Demek ki, olgularımızın önkabulleriyle bir tutunma noktası oluşturmadan, kendimizi, sınırlarımızı, sınırlarımızla çizdiğimiz özgürlük alanımızı da oluşturamayız.. Sonuç olarak Özgürlük, zaruretlerin yarattığı önkabullere bağlı, anlık ve değişken bir tanım, kendimizin duvarlarını ördüğümüz kapalı bir alandır..
***
Klimt'in yaptığı işlerde Bizans mozaiklerinin etkisi büyüktür. Ansiklopediler 1903 yılında gittiği Ravenna'da ilk defa gördüğünü ondan sonra da vazgeçemediğini yazar..
2 Ocak Pazartesi : 2012
1862 Avusturya/Baumgarten doğumlu Gustav Klimint'in doğumunun 150. yılı etkinlikleri başladı..
Art-Nova akımının en önemli temsilcisi olan ressamı ülkesi geniş bir sergiyle anıyor.
2012'nin Viyana'sı tam anlamıyla Klimt yılına dönüşüyor..
Defalarca yazmamıza rağmen 2011'de Osman Hamdi'nin 100. ölüm yılını hakkıyla anmayı beceremediler.
Ne kurduğu akademi, ne müzeler, ne Kültür Bakanlığı Türk resminin kurucusunu, olması gerektiği gibi kapsamlı bir sergiyle, derli toplu bir sempozyumla hatırlayamadı.. O Kadar prof. ünvanlı sanat tarihçisi, ressam, araştırmacı ne işe yarar derseniz haklısınızdır. Biz önümüzdeki hazineleri görmeyip, modernizmin peşine düşeriz ; ne ki onların etkilendiği, eğip bükerek yeniden bize sunduğu, beslendiği kaynaklar nedir pek merak etmeyiz. Buradan göç eden Gomitas Vardapetler, Zilciyanlar, Elia Kazanlar, uğrayıp geçen Courbusier,Puşkinler, Zizekler derken, yan gözle dönüp buraya bakanlar da bu coğrafyanın zenginliğinden nasiblerini fazlasıyla almışlardır : Klimt'in yaptığı işlerde Bizans mozaiklerinin etkisi büyüktür. Ansiklopediler 1903 yılında gittiği Ravenna'da ilk defa gördüğünü ondan sonra da vazgeçemediğini yazıyor. Ravenna'nın , İtalya'da Emilia-Romagna bölgesinde olmasına rağmen kitaplarda Bizans olarak geçer. Çünkü 568-751 yılları arasında politik statüsü, siyasi konumu/durumu Bizans İmparatorluğu'nun Ravenna Ekşarjliğidir. İtalyan sanatı ile Doğu Roma/Bizans arasındaki fark mezhep, yani Ortodoks/Katolik farkıdır ki, sanatın ontolojik dilini, mitolojik rengini de bu dinsel doku belirler. İkonografiden ve görsel kalıntılardan, adına sonradan Bizans denilen Doğu Roma'dan ,hatta ve hatta Batısı olmadığı için yalnızca tek olan Roma İmparatorluğunun kadim sanatının yakın çağdaki esintilerinden bahsediyoruz ki, borcumuz çoktur. Ayasofyanın yanıbaşına yapılan otel inşaatlarında bulunan mozaiklerin, Kültür Bakanlığı'nın bilgisi dahilinde üzerleri örtülerek tarihe gömülmesi düşünmeye değerdir.. Kültürümüzün önemli bir ögesi olması gereken Bizans mozaiklerinin başına gelenler Avrupalılar için bulunmaz vandalim propogandasıdır. Horkheimmer 'belirli bir etkinlik açısından İyi olma, zamanın fonksiyonudur' diyor. Gördüğümüzü yeniden gördüğümüzde, Kötü olarak tanımlanabilme de böyledir. Osmanlının mirasından dem vuranlara Bizans/Roma'nın da izini sürmenin farz olduğunu söyleyelim. Anadoluyu mozaik yapan çok kültürlü yapının onbin yıllık serüveniyse her zaman katmanlıdır. Kimsiz/kimsesiz, nedensiz var olmak bilinçli bir tercih değildir..
Bu tarz sanatın vitrini ışıltılı ise de hakikatı o kadar marazidir...
Uzun lafın kısası Avusturyalı sanatçı Klimt'e gelirsek riskli alanlarda dolaşmış, ucuzlaşabilecek konularda, yapmacık ve sahte pırıltılı bir dünyada kendi özgün tarzını oluşturabilmiştir.. Bezemeci dokusu, yaldızlı renkleri, olmaz denilemeyecek kadınlardan oluşan malzemesi, uçucu üslubuyla kolay tuzaklara düşülebilecek konulara girmesine rağmen hazzın sanatını, kıvamında ve iyi olarak yapmıştır diyebiliriz... Sanatı lolipop renkliliğine, herkesin kolaylıkla evetleyebileceği burjuvazinin tatlı düşlerine, entel bohemyanın yalancı parlaklığına , içgüdünün olağan çekiciliğine sahiptir. Bu tarz sanatın vitrini ışıltılı ise de gerçeği de o kadar marazidir. O yıllarda aynı çevrenin içinde yer alıp ressam olmak isteyen Hitler'in bu resimlerden değil de özellikle 1903 dönemi öncesi Makart'ın etkisinde kalarak yaptığı tarihsel kompozisyonlar ve doğa tasvirlerindenn etkilendiği bir gerçektir. Sembolizm akımının en önemli ustası Gustav Klimt, 150. doğum yılı olan 2012'de Viyana / Belvedere Sarayı'nda açılan 'Modernizmin Öncüsü' sergisiyle hatırlanıyor..
Sarayda dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış resimlerin orjinalini temin edebildiler mi bilemiyoruz ama usta ressamın anısını canlı tutarak reprodüksiyonlarını ve eşyalarını kendi ev ortamında sergiliyorlar.. Aşağıdaki adreste dünyanın dörtbir yanına yayılan resimler tarafından kullanılan mekanların mimarisini /içindeki halini görebiliyorsunuz.. Özgün yapıtlarsa belirtilen müzeler ve kolleksiyonlarda bulunuyor. Eserlerin döküm ve bulunduğu müzelerin listesi, web sayfaları Alman Vikipedi'sinde yer alıyor..
http://www.gustavklimtcollection.com/pages/client_gallery.html
http://de.wikipedia.org/wiki/Gustav_Klimt
***

Sürekli hareket halindeki evrenin/evrimin bir amacı varsa eğer, kozmosun içinde kum misali yaşayan insanın amaçlarıyla uyum içinde olmadığı ortada.. Olduğu ve olması gerektiği şekliyle gerçek olmasa da iyi yıllar dileyelim ; 2012'de herkesin rakipleşerek değil, yeryüzüyle uyum ve dostluk içinde yaşaması umuduyla..
1 Ocak Pazar : 2011
Tanrı gibi bakmak..
2011 muhasebesini yapıp mizan çıkartacaksak, farklı bir zaviyeden görmek her anlamı farklılaştıracaktır. Radikal'den okuyoruz : Adnan Menderes Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Murat Bilecenoğlu’nun da aralarında bulunduğu farklı ülkelerden 15 bilim adamı tarafından hazırlanan rapora göre denizlerde nesli tükenme noktasında olan 15 tür var. Bu 15 türden 14’ünü köpekbalıkları ile vatoz türleri oluşturuyor. Yok olmaya başlayan son tür ‘Gobiidae’ olarak bilinen kayak balıkları. Yok olmaya başlayanlar arasında Akdeniz ve Ege’de de sıkça rastlanan orfoz ve lahoz da yer alıyor. Bu türlerin yok olmasının en büyük nedeni belirli bir hedef belirlenerek avlanılması ve yanısıra kirlilik..
Evrende kütleler fizik kurallarının hareketiyle deviniyorsa, canlı/cansız nesneler de kimyasal süreçlerle evriliyor. Kozmosun yasaları kendi içinde müthiş bir uyum ve birbirini doğuran nedensellik zinciriyle armoni içinde hareketi sağlıyor. Modern insanın tüm evrendeki bu ahengi görmezden gelerek oluşturduğu rekabetçi talan hukuku ve azami endüstrileşmek hedefi ise, doğanın uyum ve biraradalık kuramına ters düşüyor.. Şimdi şöyle bir soru oluşturabiliriz : İnsan, beynini kullanarak hedefine varmak için ilerliyorsa, kozmos bu uyum ve kendi iç yasaları içinde amaçsal bir zekaya sahip mi, değil mi? Onda olmayan, biz de olabilir mi?
İnsanoğlu, kendi dışındaki her şeyi tüketerek ilerliyor. Yüzyıl sonra adına 'hayvan' denilen canlı türünün bütünüyle yeryüzünden silinmesi olağan bir gelişme. Topraktan çıkan bitki/sebze türü tüm besinler ise genetiği değiştirilerek sentetik kimyasal bir besine dönüşüyor. Genetiği değiştirilen besinlerin, insanın kimyasını değiştirerek, varlığımızı bir başka şey'e dönüştürmesi kaçınılmaz. Bu durum ait olduğumuz büyük zihnin düşünme sürecine aykırı bir oluşum yaratıyor. Doğanın, yapay zekayla engellediğinde yanıtının afetlerle geldiğini biliyoruz. Daha iyi bir dünyayı insanın yaratmasına, doğanın itirazı olması kaçınılmazdır. Yaşadığımız yerden değil biraz üstten, gökyüzünden baktığımızda yeryüzündeki değişimi görebiliyoruz. Canlıların biyolojik yapısını araştıran bilim adamları da aynı kirliliğin ve GDO'ların canlı türlerindeki etkilerini, morfozun türleri yok eden boyutlarını Mikroskobik düzeyde düzeydeki incelemeleriyle gözler önüne seriyorlar..
Evrimin büyük bir amacı, kendine ait bir planı/projesi varsa, kozmosun içindeki kum misali insanın amaçlarıyla uyum içinde olmadığı, aynı tutkuyu paylaşmadığı ortada..
Peki sonsuz zekanın planıyla uyuşmayan insanoğlunun komplosunun, uygarlığın darbesinin kıskacında olan dünyanın geleceğinin iyi olması umulabilir mi?
Gene de iyi yıllar dileyelim ; herkesin yeryüzüyle uyum ve dostluk içinde yaşaması umuduyla..
***
Eleştiriler replik, protestolar 'West Side Story' tadında, isyan, 'Çok Güzel Hareketler Bunlar' kıvamında ; onlar da oyunun parçası olduğundan fazla söze gerek yok.. ..

28 Aralık Çarşamba : 2011
Ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın /kendin içindeyken/kafan dışındaysa/çaresi yok kardeşim/her akşam böyle içip kederlenip/mutsuz olacaksın..
Hem ötekinin, hem berikinin eleştirisi, oyunu tamamlayan yalanın parçasıdır.. Bunların olması sanatın ne'liğini tartışmaya açmıyor. Zenginlerin çerezi olan bir eylemin/söylemin baharat kıvamını aşan bir acıyı dile getirmesi düşünülemez..
Gazeteler yazıyor, arkadaşlardan gelen postalar uyarıyor. Konu İstanbul Modern’in ‘Oturak’ adlı eserine sansür uygulamaya çalıştığı iddialarıyla gündeme gelen sanatçı Bubi, bu olayda arkasında durmadığını düşündüğü Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Türkiye Merkezi’ndeki üyeliğinden istifa etmiş.. Bu arada sanat dünyasının önde gelen isimleri, sanatçı Hakan Akçura’nın kaleme aldığı “Sansürün koşullusuna da, doğası ticari yaşama uyanına da hayır!” başlıklı bir bildiriye imza atarak hem İstanbul Modern’i hem UPSD ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği'nin (AICA) hem de olay karşısında sessiz kalan sanatçıları kınıyor.. Bildiriye imza atanlar arasında Ali Akay, Hakan Akçura, Burak Arıkan, Bahadır Baruter, Burak Delier, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Fulya Erdemci, Deniz Gül, Genco Gülan, Hakan Gürsoytrak, Vasıf Kortun, Beral Madra, İrfan Okan, Ferhat Özgür, Necla Rüzgar, Başak Şenova, Orhan Taylan, Yeşim Ustaoğlu, Adnan Yıldız gibi isimler yer alıyor. İstanbul Modern’in müzeye gelir amacıyla düzenlenen Gala Gecesi’nde satışa sunulmak için sipariş üzerine yaptığı Bubi'nin, ‘Oturak’ adlı eserinin müze tarafından sansürlenerek satışa sunulmak istenmesi, sanat dünyasında cepheleşmeler içinde yersiz bir tartışma başlattı.. Tartışmanın, karşıdakinin konumunda kendimizi yeniden gözden geçirmek gibi yararı, içkin bir anlamı vardır. Ne var ki, tarafların ayrıldıklarında farklılaştıklarını beklemek hayal..
Sen Spinoza değilsin ki, delidir ne yapsa yeridir desinler..
Konu hakkında ne düşündüğümüzü soran okurlara, sanatın ne'liği konusunda bir kere daha düşünmelerini öneririm. Aidiyetleri olan insanların, kendilerini doğuran nedenleri inkar ederek köprüleri yakmaları akılcı bir davranış değildir. Fikirleri yaratan maddi ilişkiler arasındaki etkileşim, üretimi yaratan sermayenin nesneler dünyasında yarattığı rezonanstır.. Bunları yok sayıp, değirmenlere saldırmak anlamsızdır. Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen ekonomik zaruretlerdir. Marks'ın Feuerbach üzerine tezlerinin 8.sini hatırlayın : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün tezler, ussal çözümlemelerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulurlar..
Bunun dışında zevahiri kurtarmak, bu piyasada yaşamak kahramanlık yaparak mümkün değildir. Görülüyor ki, her zaman gerçek kazançların, sahte kârlara tercih edilmesi eşyanın tabiatı gereğidir.. Bir tarafta yer alan UPSD ne desin? Ortada top çeviriyor. Öteki tarafta olan Vasıf Kortun, Beral Madra ve avenesi ne yapsın? Onlar da demokratik tavır olarak kafalarını yukarı kaldırıp, 'sansüre hayır' diyorlar ; demeseler olmaz.. Bize göre her iki taraf da, sahnelenen bu komedide kendilerine düşen rollerini başarıyla oynuyorlar. Çağdaş sanatın görüntü üstünden içeriğini doldurmayan eleştirisi gibi, esas eleştiri konusu da bu.. Giydiğimiz kostüm, takdığımız maske gibi eğreti ; ekmek dünyasında esas olan görev bilinci..
Bubi'ninse bu tuzaklara düşmesi kaçınılmaz, dolaştığı alan zaten mayınlı. Küratör terörü, müzeci şiddeti, patron sitemi, eleştirmen kaprisi, medya paranoyası, rakip nevrozu, Kudüs sendromu derken sanatçının sersemletilmesi, düz yolda şaşırması, eserin anlamını aşması sürekli yaşanabilecek olağan tatsızlıklardan.. Eleştiriler replik, protestolar west side story tadında, isyan, 'Çok Güzel Hareketler Bunlar' kıvamında ; onlar da oyunun parçası olduğundan fazla söze gerek yok..
Yeni Türkü şarkısında bu durumu güzel anlatıyor : ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın /kendin içindeyken/kafan dışındaysa/çaresi yok kardeşim/ her akşam böyle içip kederlenip/mutsuz olup/meyhane masalarında kahrolacaksın/ şiirlerle şarkılarla/kendini avutacaksın.. ya dışındasındır çemberin/ya da içinde yer alacaksın...
http://www.ekavart.tv/sanatcilar/diger/bubi-ile-atolyesini-gezdik
***
Sivillik, yalnız askerliğin, otoritenin değil, her türlü ortak ölçünün, zor'un, ideolojinin ötelenen eleştirisidir. Yarattığı boşluğa akan, kendi kendinden bir hakikatın yerini dolduran sakıncalı bir farkındalık halini geçersiz kılan söz.. yani yapılan her eleştiri, bir başka doğrunun müphem teklifini barındırır ; iradeyi eğer/büker. Bilmek, tanımak değil, kabul ederek başeğmektir. Yüksek bir amaca hizmet etmek, yüksek bir amacın tahakkümünü kabul etmektir. Sivillik bir şey talep etmemek, bir şey talep edilemeyecek hiç'likte, hiç uğrunanın aşkın bilinciyle zırhlardan amade, ağırlıksız yaşamaktır..
***
Edip Cansever, Kimseye karıştım mı? Hiç karışmadım. Bu ki bana tuhaf sayılmadı. Gözleyip sordum mu hiç? Hayır sormadım. Bu ki bana yalan sayılmadı diyor..
Yazışma Adresi/ emin çetin girgin ecg.okur@gmail.com
****
