7 Ekim 2011 Cuma

Metin Güçlü'nün Hiç adlı Sergisi



Papa, İslam dünyasının bayramını kutluyor ; ben de Papa'nın..

Hiçbir suçumuz yoktu ; şimdi her şeyin sorumlusu sayılıyoruz!..


Metin Güçlü'nün 'Hiç' adını verdiği sergi Batılı kavramların nafile dünyasına Doğunun kadim mesajını taşıyor.. Dualist tavır malzemeye sinen ikircikli bir bilinç halidir belki ama aynı zamanda pek de kendi dışımızda, yalnız başkasına gönderdiğimiz bir eleştiri değildir bu. Normumuz, normalimiz olmuş bir içselleştirmedir iki dünya/tavır arasında sahne aldığımız kültürel sıkışmışlık hali.. Peki, iki dünyanın orta yerinde dururken bu bölünmüşlük neden?. 'Hiç'in içinden çıkan sorunun cevabı ülkenin makus talihinde, teslimiyetten doğan bir kültürün karşısına konulan savaşçı ve çığırtkan bir pazarın çağrısında, çağrıyı kızıştıran aksak bilincinin merkezindeki adına 'uygarlık' denilen obsesyonunda saklıdır. Dingin yaşamın, huzurlu yoksulluğun, ağır rahvan üretimimizin yerini alan kapitalizmin çeperindeki coğrafyamız gereği yoluna yoluna palazlandığımız tarihimiz bize olduğu kadar, eğer doğru okuyabilirlerse onlara da ağır bir bir ders oldu.. Ne ki, aklını kaçırmış Modern insana artık hergün bayram..


Biz kendimize 'Asker Ulus' deriz ama aslında dışarıdan aldığımız bir terimdir bu.
Alman emperyalizminin, diğer ulusların önüne kurban gibi bizi sürmek için kullandığı bir yalan, 'Hadi Koçum!' dercesine bir dolduruş övgüsüdür..
Karl Marks, New York Daily Tribune Gazetesi için 15 Ekim 1860 tarihinde yazıyor.. Türkler kimdir? ; tanıtıyor.. Övgüden çok kolonyalist basın tarihinde yeralan bir karikatür sanki yazdıkları.. Sağı/soluyla, 'öteki'ni tanır/tanımlarken Batılı tek ortak hafızadan besleniyor.. Marks'ın duruşu benzerlerini aratmıyor..

' Uzaktan tanıdığım Türk, gözüpek bir asker ve zeki bir subaydır. Ama askerlik alanının ötesinde yalnızca bir hiçtir. Sıradan insanların ortalamasının altında, yalnız akıl eğitiminden ve incelmiş bir zihinden değil, eğitim, öğrenim ve tecrübenin yerini tutan doğal açgözlülükten ve içgüdüden yoksun bir kişidir. Sözün kısası, kendisine olağanüstü saflık bağışlanmış rahat şen, iyi bir adamdır. Ama herhangi bir kimseyi politik bakımdan denetleyecek, Machiavelli'den olduğu denli Dante'de de bir ruh ateşiyle birlikte bulabileceğimiz o kurnaz İtalyan dehasının tohumunu hala taşıyan Garibaldi gibi bir adam değildir aslâ... '

Emperyalist Batı uygarlığının yukarıdaki hakaretleri ikiyüz yıldır yüzümüze söyleye söyleye aşağaladığı saf Anadolu insanı yok artık.
Peki kim var?
Marks'ın yukarıda söylediği 'doğal açgözlülükten uzak' insanın yerini bugün açık gözlü girişimciler, Avrupanın sokaklarında salına salına dolaşan işçiler/göçmenler, daha iyi bir yaşamın kaynağına göç etmiş birinci sınıf genç beyinler aldı... Nasrettin Hoca'nın 'Hırsız' hikayesindeki gibi. Hatırlayın : Gece hırsız Hocanın evini soyuyor. Nasrettin,hırsızın peşine takılıyor. Hırsız hocaya soruyor : 'Nereye? Hoca cevap veriyor : 'Senin eve taşınmıyor muyuz?'

Türkiye Cumhuriyetin ilanından sonra asker bir ulus olmaktan vazgeçti.. Batının kışkırttığı bilinci, törpülediği masumiyetiyle sivilliği,demokrasiyi, laiklik ve liyakatının tüm zaaflarına rağmen Uygarlık Derslerini! öğrenme yolunda ilerleyen bir toplum artık. Almanya,Hollanda,Fransa,İngiltere'de yüzlerce fabrikanın , binlerce işletmenin sahibi, camiileriyle, kurbanları örfü adeti, politik sorunları, sömüre sömüre bitiremedikleri zenginliği, büyük ekonomisiyle Türkiye artık Batı'nın haklı kabusu..

Avrupa krizlerin nedeni olarak göçmenlerin işgalini ve işsizliği gösteriyor.
Her firavun, kendi Musa'sını davet eder.. Sarkozy'nin edepsizliklerine, Merkel'in küstahlıklarına, Aristokrat Batının çığlıklarına verilen bir cevaptır Avrupanın bağrına bir hançer gibi saplanan Anadolu kültürü..

Papa, İslam dünyasının bayramını kutluyor ; ben de Papa'nın
İyi Bayramlar..

***




7 Ekim Cuma : 2011
Walter Benjamin, Pasajlar'da satranç oynayan bir eski zaman otomatından bahseder. Sırtında Türk giysisi bulunan bir kukladır bu. Benjamin , satranç oynayan Türk için, ' günümüzde artık kendini göstermesine izin verilmeyen ilahiyatı da yanına aldığı takdirde, herkesle rahatça karşılaşabilir.' der. Bir 'marksist' olarak anılan ve 1940'da Hitlerin adamlarına yakalanmamak için intihar eden Benjamin'in bazı cümlelerin büyüsünün peşine takılsa da ben Marks'ı okuduğunu zannetmiyorum ; buna rağmen yaşamla bir derdi ve üzerinde huzursuz olduğu bir dünya vardır. Benjamin'in yolunun Marks'la kesişmesi bambaşka ve renkli bir 'tarih' okuması yaratır. Mülkiyete ve paradan para kazanmanın yıpratıcı etkilerine karşı çıkan yalnız Marks değildir. Bu konulardan yüzlerce yıl önce yaşayan dervişler gibi islami düşünürlerin sol argümanları kullanması, faize karşı çıkmaları, gücünü kitaptan alan bir mülkiyetsizlik önerisi getirmeleri düşündürücüdür.. Onları yeniden anlamaya çalışmak, Benjaminin ileriye doğru giden tarih okumasına karşın, geriye doğru yenilenmesi gereken farklı bir 'tarih okumasına girmemize yol açar. Konu Metin Güçlü'nün Mevlana'dan esintiler taşıyan 'Hiç' adlı sergisi..


Geçmişi, geri çağırarak kurtarmak..

Metin Güçlü'nün üsteki 'Raine/Unzurna' metaforunda üstünü çizerek altını çizdiği görüntü Kur'andan yola çıkan bir toplumsal dönüşümün, yoksullara ait olan din'in, varsılların hayatında yeniden şekillenişine, yeniden oluşumun kabuğu çatlatarak altından çıkan görüntünün de-formasyonuna, yeni görüntünün yaydığı çıkarsal dezenformasyona bir düzeltme talebidir. Serginin adı 'Hiç'. İthaf edilen sevgilinin adı, arka iç kapaktaki cümlede yer alıyor : 'Dünyanın tüm ezilenleri için'. Din aslı itibariyle yoksullara gelen bir mesajdır. Bu çağrının esas gövdesini ise ortak bir mülkiyet, paylaşılan bir zenginlik, dünya malıyla arasına konulan bir mesafe ve erdemli bir yaşam oluşturur. Özü itibariyle din'in bunları yapılandırması beklenirken, peygamberlerin ölümünün ardından sosyal gövdenin tarihsel yapısından doğan/üreyen, varolan ve tarihsel süreçte bozulan sosyal gövdeyi yeniden biçimlendiren başka parelel oluşumlar/fenomenler belirir. Bu, daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz aslını redakte ederek mecrayı değiştiren, bilincin yerine konan 'yanlış bilinçtir'. Aslını taklit, gerçeği tehdit eden mukallittir ; musluğu,maslaktan ayıran, bir 'gereği' olan kor'u volkandan uzaklaştıran, nefs için tehdit olan ateşi söndürendir. Zenginin dini ile, yoksulun imanı arasında ortaya çıkan çatalda başlayan yerinden edilen 'tarih', düzeltilmek ister. Yenilenen anlam, tekrara düşmeden yaratılmaya/ilk eldenliğiyle anlamaya muhtaçtır. Papanın ihtişamıyla örtüşmeyen İsa'nın yaşamından göğe yükselen antagonik hâl durağan kılınır. Tezat mesajın olağanüstülükten kurtarılma çabaları bunlardan yalnızca biridir. Güçlü, burada tarihsel bir düzeltmenin aracısı oluyor. Geçmişi kurtarmak arzusuyla devam edersek Benjamin'in şöyle söylediğine şahitlik ederiz : "Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen şudur : ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlardan her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür- mahşer gününün gündeminde olan bir alıntı." Hegel'le devam eder : "Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır."

Metin Güçlü, soruların arındırıcı/dönüştürücü, çağrının sınıfsal etkisini yok sayarak, anılara el koyan bir zihniyeti sorguluyor. Sert çekirdekteki yasanın gerçeğinin örtülmesi , ruhuna nüfuz edilemeyen cevherin ablukaya alınması, parametrelerini kaybeden mefhumun her grubun elinde farklılaşması-3/100-, 'tek bir ümmetten' oluşan insanoğlunun nedenini çok iyi bildiği fakat durduramadığı, ayrılığı körükleyen en büyük travmadır. Yaşamsal unsurlar, merkezsiz ortak bir bellek oluşturur; mesajsa yalnız 'insan'adır, ölüm tarafından hatırlatılır. Bu kıyamete kadar sürecek bir macera, hesabı toplumsal hafızada tutulan diyalektik bir süreç, varolan herşeyle birlikte yolalınan birarada bir devinimdir.-3/185. Sanatçılar, farklı coğrafyalarda yakın soruların tanıklığında aynı vahayı arararlar. O'da Benjamin'in sürdüğü izin peşinden gidiyor. Bu sergisinde Güçlü, insanın bedenini köleleştiren, ruhunu ele geçiren cevaplarıyla kitleleri denetim altına alan bir gerçek hal'in hakikatında yol alan 'muzdarip' bir gezgin, zamanla bağını koparmış Leylasını arayan bir ruh oluyor. Yüzlerce yıldır hakimlerin kuşattığı bir alanda, yoksulların elinden alınmış bir kitabın izlerini görünür kılmaya çalışıyor..

Sergi, Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi-Tünel adresinde ; 24 Ekim’e Kadar görülebilir..

Not/ Metin Güçlü'nün Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi, İstiklal Cad. 217, Tünel adresinde
sürmekte olan Hiç adlı sergisi 12 Kasım'a kadar uzatıldı...



***