1 Ekim 2011 Cumartesi

Not Defteri / Ekim 2011

Matematikçi problemlere, rahip günahlara, kahramanlar korkaklara ihtiyaç duyar. Peki, felsefe neye ihtiyaç duyar? Cesarete..Saçmalamak için cesarete. Bertrand Russel, 'Filozof olmak isteyen, saçmalıklardan korkmamalı' der.
Spinoza bize özgürce saçmalayacağımız bir dünyanın müjdesini vermiştir ;
şu an yaşadığımız dünyanın...



Spinoza felsefesinin kısa bir özeti şudur : Üzülürseniz hapı yutmuş demeksinizdir, o yüzden sevinin. Hep sevinçli olun, mutluluk halinde kalın.. Hayata ve onun dönüştürücü, arındırıcı etkisine inanın.. Bize ne kadar yabancı geliyor değil mi? İki Nietzsche, bir Kafka'dan sonra ferahlamak için bir Spinoza okumak, ruhu kurtarmak, yaşama tutunmak, dengeyi sağlamak adına gereklidir..


Bir çınarda ne varsa, cüce bir bonsaide de aynı öz mevcuttur. Tüm felsefecilerin uzun yaşamlarının, ağır kitaplarının özetten ötesi ,uzun sözün bir kısası vardır. Örneğin Marks'ın külliyatının hülasası 'Sermaye gasbetilmiş emektir'e denk gelebilir.. O, 'uygarlık' diyor biz 'yazarlık' denk getirme sanatıdır diyelim. Kafka, Prag'da 'kıstırılmışlık'a, Cemil Meriç , Hatay'da 'Bir ülkenin vicdanı' olmaya denk gelir. Aslında iyi ya da kötü hikayelerimiz, bu hikayelerin birbirine benzemez yaşamlardan ifade ettiklerimizden oluşan felsefemiz önemli değildir. Önemli olan 'nasıl' ifade ettiğimize bağlı olarak karşı tarafta yarattığımız algı, bu algının okuyucuya/izleyiciye denk gelme halidir; pratikte budur sanat... Felsefe Hayat üzerine, Din ölüm üstüne bir düşünce temrininde mefhumunu arar. Teğetin birbirine rastlayıp dokunan iki yanı eşittir; çizgi çizgiye, ışık ışığa, insan insana... Okuru, yazara getiren hal bu denkliktir.. Spinozaya kavuşma, mutluluk arayışımızla denkleşen üretimini kavrayışımızdandır..Bir de tesadüfler vardır ; can sıkan, yoldan çıkaran, bir bilgeden bir katil yaratan tesadüfler.. Bakunin'in Naçeyev'e kavuşması, Dostyovski'den Lenin'e ulaşan bir tarih başlatır. Hikayede etrafı tırpanlayarak tarihsel teğete tutunan, binlerce Rus içinde zamana denk gelen Stalindir. Meserret talebinin Naçeyevdeki aksi, Spinoza'nın tersidir ; bir mercek ustasından bir bilgeye koşan ruh haline denk gelen düşünsel eylem, karanlık çağın İnsanı arayan oluşumunda saklıdır..

Peki hikayenin karanlıktan çıktıktan sonraki halinde ne vardır. Burada Jack London'un 'Beyaz Diş' öyküsü gelir akla. Öykü, mağarada doğup, dünyayı hiç tanımayan bir kurt yavrusunun hayata karışması, mağaranın dışında olan asıl dünyadaki, acımasız doğa içindeki mücadelesini anlatır. 'Gri renkli kurt yavrusu için ışığın çekiciliği günden güne arttı. Mağaranın giriş kısmına doğru bu bir metrelik maceraya her atılışında, geri adımlarla sürükleniyordu. Fakat orada bir çıkış yeri olduğunu bilmiyordu. Bir kimsenin bir yerden diğer bir yere giderken, geçtiği geçitler, tüneller hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Bu bakımdan mağaranın çıkış kısmı onun için bir duvar, bir ışık duvarıydı.'


Spinoza uzun sözün kısasında şöyle söyler :Her tanrısal maksadın, yaşanan hikayenin bedensel bir karşılığı vardır. Aksi de olabilir ama isteyin ki mutlu olun, şen olun, neşeli olun; tanrısal sürur budur..Kimsenin, hiçbir otoritenin sizin ilahi mutluluğunuzu, dünyasal gama , kedere çevirmesine izin vermeyin..Varoluş kudretimizdeki artış ve azalışın nedeni duygularımızdır..


İnsanoğlu, Yanlış Bilincinden, kendinin içine düştüğü 'güçlü olan yaşar' kuramının yarattığı ideolojiden, acımasız rekabet ortamının sapkın idrakinden özgürleşebilecek bir ahlaki sistem, üretimi doğaya bırakan bir etik değer yaratabilirse , diğer doğaların bir parçası olması gereken kendi doğası içinde bilgelikle uyum ve aydınlık/ışık içinde yaşaması daha kolay olacaktır. Spinozacı neş'e, var olmanın farklı olabilmek olduğunu görür ; herkesin gülüşü benzersizdir. Bahşeden tanrı gibi paylaşıp verdikçe eksilmeyen bir mutluluğun 'doğal' hal olmasından bahseder. İnsanın ilahi aydınlıklardan başlayan macerasında içinden geçtiği karanlık çağlardan sıyrılarak, ilerliyerek geldiği bugünkü toplumsal hali bir neş'ei itibara iade edilme durumu diyebilir miyiz. Kötü an yoktur, öyle olduğunu düşündüğümüz an vardır. Moralin çökmesi, teslim olmak organik bir karşılaşmadır. İnsanın her dönemi, kendi şartlı hakikat alanının baskısıyla henüz kıstırılamamış bireysel organik varlığı, varolma kudretinden doğan olağan halimiz gibi , ona kendini yeniden anlatarak tanımlanmaya muhtaçtır . Spinoza, insani mahcubiyet içinde bir gülümseme, kendimize rağmen, soyumuza dair 'hep' güleryüzlü bir umuttur.



***


31 Ekim Pazartesi : 2011
'İnsan', doğanın dengesini bozan bir virüsün adı mıdır?
Tüm türlerin birbirleriyle ilişkilerini 'güdü' yerine 'akıl' ile doğrulaması, sınadığını doğru kavraması, diyalektik etkileşimin zorunluğunu bilmesi, elindeki biriktirdiği bilgi ile her canlının birbirini tamamladığını anlayabilmesi , parçası olarak içinde yer aldığımız kolektif tabiatın sürdürebilmesi, gezegenin bundan sonraki öyküsünde 'insan' figürün oyunda kalabilmesi için gereklidir.

Bizim 'zeka' diye tanımladığımız oluşumun 'normal' kabul edilebilmesi için, insanın imtiyazlarından arınarak yeryüzünde kendi dışındaki oluşumla birarada eşit varolabilme zorunluluğunu görebilmesi gerekir. Diğer yaşam formlarıyla işbirliğini doğru kavramalıdır : kavrar gibi yapma hali, ahlaki/temsili, sanatsal bir oyuna, ideolojik bir talana, kutsanmış ruhu borsada, günahkar nesnesi pazarda satılan kapitalist bir yalana indirgenememelidir.. Hayat'ın diğer türevleriyle uyumla birlikte olma maksadı, her bir canlının bütünü tamamlayan 'Parça' olma halinin acz/ihtiyacı, tekil olmanın muzdaripliği gereğindendir. Ömür/beden dediğimiz formatların sürmesi, ortak rezonansla çoğalabilmesine, çoğalmak için 'ötekinin boş alan hakikatine, doldurduğu eksiğe bağlıdır.. Ademoğlunun kendi varlık halinin, bedenin devamı için, ayak bastığı gezegeni yoketmeden olabilmesi, diğer parçalarla karşılıklı yardımlaşarak durabilmesi kendi neslinin, evrimsel akibeti şaibeli vücud/mevcut'un devamı için lazımdır. Peki, parçası olduğu doğanın tek bütünü, rakipsiz hakimi olmak mümkün mü?, İnsan, kendi türü dahil, rekabete girdiği tüm canlıları öldürerek yaşıyor ve ürüyor . Bu normal mi?..


Endenozya'nın Flores Adası'nda yaşayan 'Hobbit' isimli canlıdan yola çıkıyoruz. 90 bin yıl önce bugünkü insanın üçte bir ağırlığındaki beyne sahip bu insanımsının alet edevat kullanabildiğini söylüyor araştırmalar. Zaman içinde mikrosafilin adlı geni Neandertallerden, diğerlerini Avrasya genomlarından alıyor türümüz. Uygarlığımızı var eden Zeka'nın bir sahibi Beyin'in bu sürede giderek büyümesi ve değişikliğe uğraması bir muamma. Bizim 'zeka' diye tanımladığımız oluşumun 'normal' kabul edilebilmesi için, uzvun bedeni, parçanın bütünüyle, yani insanın kendi dışındaki oluşumla uyum içinde birlikte varolabilmesi gerekir. Yeryüzünün varoluşuna meydan okuyan bu aykırı bir oluşumun, akut bir genetik bozuluma olma ihtimali çok yüksek.
Bugün gazetelerde çıkan bir yazı söylediklerimizi kuvvetlendiriyor. Edinburgh Üniversitesi Roslin Enstitüsü araştırmacıları ‘retrotransposons’ olarak bilinen genlerin, beyin hücrelerinin DNA’sında küçük değişikliklere yol açtığını keşfetti. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bu genler, beynin hücre yenilenmesiyle bağlantılı kısmında çok aktif. Genlerin aktif oldukları lokasyonları belirleyebilmekse beyin fonksiyonlarını kötü etkileyen mutasyonları durdurmak ve nörolojik hastalıklarla başa çıkmada önemli rol oynuyor.
Bilim insanları olaylara gene kendi çıkarsallığı içinde yaklaşıyor ve alzheimer ve beyin tümörü gibi hastalıkların bu genlerle bağlantısını araştırıyor. Dr. Geoff Faulkner, araştırmalar beynin nasıl işlediği ve beyin hücrelerinin genetik farklılıkları ve değişimleriyle ilgili önemli verileri sağladığını açıklıyor. Bu genetik değişimleri iyice inceleyebilirsek, zarar gören hücrelerin nasıl yeniden yapılandırılabileceğini de çözebiliriz” diyor. Amaç insanı ölümsüz, yeryüzünde gerçekleştirdiğimiz sömürüyü devamlı, talanı sonsuz kılmak..

Virütük akıl, kanserli hücre gibi ortamı tüketerek kendini üretmeye çalışıyor..

***


Tophane Galeri Manâ'da 'Kapital' adlı sergideki 3.cilt önemli..

Türkçede 'mal bulmuş mağribi' deriz. Marksın aile içindeki lakabı Ortadoğulu atalarını andıran gövdesine istinaden 'mağribi'ydi.. Yaşamı boyunca yazdığı onlarca kitaba ragmen ne bir kütüphanesi, ne cüzdanında parası ne de malı mülkü oldu. Şehir kütüphanesinde çalıştı ; eserlerini okunaksız bir yazıyla orada kaleme aldı. 1867'de tek cildini kendisinin yazdığı, diğer ciltlerini yarım yamalak başkalarının derlediği Kapital'in dünyayı sarsan satışlarına rağmen, malı mülkü bulamamış bir mağribi olarak yoksulluk içinde koltuğunda otururken öldü ; cenazesini 11 kişi kaldırdı..Bienalde yer alan Bonilla'nın işi nedeniyle gömüldüğü mezarda yanında yatan diğer üç kişinin öyküsünü daha önce anlatmıştık. Şimdi bir başka nedenle ilintili olan bir konuya giriyoruz : Tophane Galeri Manâ'daki 'Kapital' sergisi, günümüzde yeniden moda olan bir figürün, içi boşaltılarak tahnitlenmiş çağdaş bir ezberin izini sürüyor.. Sanatçı 'izleyiciyi değişim sistemlerinin küresel toplumumuzdaki işleyişini düşünmeye davet' ettiğini söylüyor. Biz de sanatçının davetine icabet edip, sergiye tesadüf eden bir izleyici, insanı istatistiki veri olarak kabul eden toplumsal ekonomiye inançsız bir müşteki, kapitalizme kafayı takmış bir kafir, çağdaş sanata itirazları olan bir yazar olarak düşündüklerimizi yazmaya başlıyoruz..



30 Ekim Pazar ; 2011
Şu anda Türkiye dahil olmak üzere dünyada yüzlerce çağdaş sanatçı Karl Marks'ın eserlerini temel alarak ne olduğu muğlak toplumsal eleştirilerini sunuyorlar topluma. İstanbul Bienali'nde, "anlaşılmaz içerik ile gösterişli biçim arasında bir gerilim bulunduğunu" söyleyen Milena Bonilla adlı sanatçının 'zaten anlaşılmaz bir kitap' olduğunu vurgulamak için sol el ile yazdığı Das Kapital yorumundan, Yüksel Arslan'ın 'Art/üre'sine, sokak aralarındaki galerilerde hamur haline gelmiş eserlerinden, 'Bu Anlatılan Senin Hikayen' diyen sergilere kadar burada ve diğer coğrafyalarda çok sayıda Marks yorumu var. Yalnız sanat dünyası değil, ekonomistler, felsefeciler, siyasetçiler de günlük popüler kültürün bir kahramanı haline gelen Karl Marks'ı yeniden keşfetmenin heyecanı/kıvancı içindeler. Peki Karl Marks'ın kapitalizme alternatif bir proje yaratma amacı var mıdır? Kitap halinde basılmamış gençlik eseri 'Alman İdeolojisi'nde çok önemli bazı düşünceleri 1920'lere kadar hiç bilinmez ; kapitalizmin dinamiklerini anlamaya yönelik analitik tespitleri var, net olarak tamamladığı bir önerisi, fotografını koyduğu bir toplum modeli yoktur. Kitabının ismi 'Kapital' olsa bile Marks, sürece 'burjuva üretimi' der. Kapital ve kapitalist dese de kitaplarında 'Kapitalizm' kelimesinden hiç söz etmez..


Milena Bonilla'nın eleştirileri İstanbul Bienalinde sergilenirken bir başka Marks'ın versiyonu 'Galeri Manâ'da yer alıyor.. Sergi tanıtım yazısından okuyoruz : 'Nasan Tur’un (d.1974) Kapital sergisi, birbirini açımlayan ve kışkırtıcı bir enstalasyon yaratan dört yeni işten oluşuyor. Sergiye adını veren eser, Karl Marx’ın 1957 basımı Das Kapital, Das Kapital II ve Das Kapital III’ünden oluşturulmuş el yapımı kağıtlardan bir üçleme. Mat yüzey yakından incelendiğinde, deri cilt şeridinden parçacıklar ve özgün metinden tek tek harfler açığa çıkıyor. Bu minimal ancak güçlü çalışma, izleyiciyi değişim sistemlerinin küresel toplumumuzdaki işleyişini düşünmeye davet ediyor; ve aynı tema sergilenen diğer işlere de yansıyor.'

Bunlar büyük iddialar; çetrefilli hikayenin basit gerçeğinde bugün ne var, biz kısaca ona bakacağız..

Marks, yaşadığı zamanın önünde de olsa günümüz için sermayenin gelişmesi ,endüstrinin ilerlemesini ve serbest ticareti savunan gümrük duvarlarına karşı, özgürlükçü ortalama klasik bir liberal sayılır..

Buhar ile elektrik Blanqui'de bile daha devrimcidir diyen Marks, günümüz şartlarında uygarlığın belirlediği endüstrileşmeyi savunan sıradan bir liberaldir.. 1848 Ocak'ta Brüksel Ticaret Fuarı'nda yaptığı konuşmayı Lenin aktarır :' Serbest ticaret üretken güçleri artırır. Eğer sanayi büyüyorsa , eğer zenginlik, eğer üretken güç, eğer kısaca üretken sermaye emek talebini artırıyorsa, emeğin fiyatı ve sonuç olarak ücret oranı da artar. İşçi için en faydalı durum sermayenin büyümesidir.'(1)

Marks için emperyalizmin işgalci karakterine direnen Kızılderiler, uygarlıkla işi olmayan Aborjinler vahşilerdir. Avrupa uygarlığının karşısında yer alan Türkler İstanbul'da oturanlar barbarlardır. 'İnsan' dediğiyse Alman'dır.. Doğanın korunması, azgelişmiş ülkelerdeki acı çeken halklar, Afrikadaki sömürgeleri talan eden Batılının mezalimi gibi konular onun kitabında yer almaz. Aksine Hindistan'da İngiltereyi, Cezayirde Fransayı olumlu karşılar.. Doğu Sorunu, Tribune makaleleri yanında, Kapital 1. cilt 33 bölüm de enteresandır..


Sanatçı Nasan Tur, Karl Marx’ın 1957 basımı Das Kapital, Das Kapital II ve Das Kapital III’ünden oluşturulmuş el yapımı kağıtlardan bir üçleme sunuyor. 'Mat yüzey yakından incelendiğinde, deri cilt şeridinden parçacıklar ve özgün metinden tek tek harfler açığa çıkıyor.' diyor. Bu sözleri ve kağıdın suretini, eserinin ontolojisini işin biçimini değerlendirecek sanat eleştirmeni üstatlara bırakarak, biz sergilenen eserlerin asli nesnesi olan kitabın hatırlattıklarından , anlatının güncellenen hakikatından devam edelim. Marks, Kapital'in birinci cildini 1867'de yayımladığında, 17 yılına neden olan diğer iki ciltte notlar halinde elinde mevcuttu. Ne ki 1848'da yayımlanan Manifesto'nun kıyametçi bakışını içermeyen Kapital'in 1.cildi ile 1895'de Kautsky'nin derleyip yayımladığı son cildi arasında çok önemli bir ilereme çizgisi, gelişim eğrisi vardır..Bu 'kapitalizmin nihai sonunun kar oranlarındaki düşüşle gerçekleşeceğini' söylediği barışçı kehanettir. Yakın zamanda rekabet edemeyerek Amerikan otomotif sanayinin kalbi Detroit'ten Çine'e taşınan fabrikaları ve bu konu üzerine yazdığımız iki yazıyı hatırlayın. Bunun ilk adımlarını yaşadığı zamanlarda yayımlanmayan Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin eleştiri'nin önsözünde buluruz. Parça parça buraya aldığımız alıntıların özü bir ülkede kapitalizmin gelişmesi, uygarlık adına ilerleme için gerekli bir zorunluluktur tezidir.

'Fransa'da her şey olmayı istemek için bir şey olunmaması yetiyor. Almanya'da her şeyden vazgeçmek zorunda kalmamak için hiçbir şey olmamak gerekiyor .. Oysa Almanya siyasal kurtuluşun ara basamaklarını çağdaş halklarla çıkmamış bulunuyor.. ön koşullar için elverişli alan yok..Almanyada hiçbir kölelik biçimi tüm kölelik biçimleri dağılmadan sona erdirilemiyor... Fransa ve İngiltere'de sözkonusu olan nihai sonuçlarına ulaşan tekeli ortadan kaldırma sorunuyken, Almanya'da tekelin geliştirilmesi sorunudur.. Bütünsel özgürlüğün Fransa'da aşamalı bir özgürleşme gerçeğinden, Almanya'da ise bunun olanaksızlığından doğması gerekiyor'...

Burada görüldüğü gibi Marks içsel dinamiklere uygun burjuva üretim sürecinin kendi dinamikleriyle müdahale olmadan sonuna kadar ilerlemesini ister. Gümrük duvarları ve Silezya'daki dokuma işçilerinin eski tezgahlarının üretimini yeni makinalara karşı rekabet edemez duruma geldiklerinde, işçilere karşı makinaları,ilerlemeyi savunur. Ağaç kesimine karşı duran yerel yönetimin taleplerine karşı fabrikaların kurulmasını destekler..Ren Zeitung'tan ayrılmasının nedeni budur. Çeşitli türlü olaylarda gösterdiği tepkide önce sanayileşme,fazla üretim,uygarlık der..Siyasetinin temelinde elektrik, makinalaşmak, ilerlemek vardır. Ona göre bunları gerçekleştirecek olan tutucu burjuvazi değil, üretim ilşkilerinin bağrından doğan 'proleterya'dır' Ne ki, bunları gerçekleştirmek için 1848'deki Manifestodaki radikal mesajın yerini nispeten evrimci sürece bağlayan Kapital'in yayını arasında geçen yaklaşık 20 yılda Avrupa'da çok şey değişir. Kapital'den on yıl önce 1859'da Marks Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın önsözünde şöyle söyler : 'Hiçbir toplumsal düzen kendi içinde bulunan üretici güçler sonuna kadar gelişmeden nihayet bulmaz. Yeni üretim ilşkileri eski toplumun rahminde olgunlaşmadan önce ortaya çıkamaz.'

Kapital'in ilk cildini 1851/67 arası yazmış, her yeni baskıda gözden geçirmiş, defalarca önsöz kaleme almıştır.. 2. cildi kızı Tussy Aveling ile F.Engels kalan notlardan derlemiş 1885'de, 3.ciltse Lenin'in 'Dönek' diye üstüne kitap yazdığı Engels'in selefi sayılan Alman Karl Kautsky tarafından 1885'de el yazısı notların bitiştirilmesi ve yorumlanmasıyla yayımlanmıştır. Bir de 4. cilt var ki, hepsinden önce yazılmışlarsa da bu ayrı bir konudur..Marks'ın burada Kapital'den sonra devamını getirecek ekonomiyle ilgili başka bir eser vermediğini de belirtelim..

Sanatçı Nasan Tur, Tophane'deki 'Galeri Manâ'da bunları yeniden düşünmemize neden oluyor ve Kapital 3. ciltte belirttiği kar oranlarının düşmesiyle, yurdundan ayrılan sermayenin Batı'dan göçünü önceden gören Marks'ın kehanetlerine ve Wall Street'te bu soruların varış noktasına 150 yıllık gecikmeyle ulaşan serüvenine kapı aralıyor..


(1) Lenin,Ekonomik Romantizm, Marks.Efil Yay.Meghnad Desai, sayf.155

***


Diğer türler içinde kendi doğasına en yabancılaşmış olanıdır ; hasta ve yardıma muhtaç bir canlı türüdür insanoğlu.. Tedaviden önce teşhis gereklidir. Tabii 'ilerleme' dediğimiz paradigmanın zırt dediği yeri, bilimin maksadını, doğayı ve emeği gelişmenin rezervi gören kapitalizmin insanlık dışı amacını kavramak, fitne fücur sermayenin pazar yasalarını anlamak kaydıyla..

Rekabetin farklılıkları yok edici doğasını deşifre edebilirsek şayet, o zaman yaşamın asli kaynağını da keşfeder, ek süre kalırsa belki anomalik aklı çözer, doğal seyrinin dışına çıkan idrakımızın başımıza açtığı belaları da defedebiliriz.

Uygarlık dediğimiz bio-politiğimiz, sosyal organizmamızın toplam zekasının, kozmosun büyük zekasına oranını kıyaslayabilseydik eğer, aralarındaki ilişkinin ferasetine,uyumuna bakar , bu ilişkinin bozulma sürecinde evrenin diline/sesine/sözüne kulak verirdik belki. Kanserin canla başla fazla mesai yaparak tabiat ananın bu gidişe itirazlarını beyan ettiği organlarımızın feryatlarını, 'doğal' hareketlerin sonucu yapay afetlerle savrulan yeryüzünün haykışını duyar, gezegenin hakikatından kendi hilkatımızı ayırmaya çalıştığımız yaşam şeklimizin garabetini anlar nedenini belki bulur ve onarabilirdik..

Paranoyak idrakımızın yanlış alarmlarını ortadan kaldırmak, yaşama ait herşeyi doğru algılamakla mümkün olacaktır....



29 Ekim Cumartesi : 2011
Cumhuriyetin kuruluşuna neden olan İstiklal Harbi, Van'daki depremde insanların enkaz altlarına 'sesimi duyan var mı?' diye seslenmeleri , Güneydoğuda süren saldırılar karşısındaki savaş ya da Wall Street'te ayaklanan kitlelerin isyankar eyleminde ortak duygu aynıdır. Tüm canlılar dünyasında türün devamı için karşılıklı yardımlaşma hayatta kalmanın temel içgüdüsüdür..


Türler içinde asli doğasına en yabancılaşmış, doğasından kopuk sentetik bir canlıdır insanoğlu..

Depremden yola çıktık,29 Ekim Cumhuriyet Bayramına ulaştık devam ediyoruz. Biz de biliyoruz ki, 90 bin yıl önceki 'Hobit' ile başlayan öykümüzün asli doğasının temel sorunu asırlar,yıllar, günler içinde değişmez. Evrimsel mutabakatın değerlerini anlamaya çalışmak , kapitalizmin yarattığı hızlandırılmış sentetik algısıya rağmen zaman ister.. Meczup nevrozundan değil, kendi dışındaki tüm diğerlerini ortadan kaldırmak ideolojisi üzerine kurulu insanlık bilincinden bahsediyoruz. Eğer, taşdevri, yaban hayatı içgüdüsüyle çökmekte olan binadan atlayan özne gibi , 'yeni insan' ekonomik alan dışına taşınabirse , tozlarından silkelenebilmiş doğal 'idrak' , geri kalan zamandaki ahir hayatı değerli kıldığı gibi kalan yaşamı da kolaylaştıracaktır.. Tabii kapitalizmin insanlık dışı, rekabetin farklılıkları yok edici doğasını deşifre edebilirsek.. 150 yıl önce felsefeci Pyotr Kropotkin, 'ahlakın temeli mutlaka ve mutlaka doğa bilimlerinde olmalıdır.' der ve hayvanların ahlaki değerlere sahip olduğunu söyler . Çeşitli gözlemlerle yola çıkarak örnekler verir ; ne de olsa Çarlı Rusyasında Coğrafya Kurulu Başkanlığını reddeden bir bilge kişidir.. İnsanların etik anlayışını sorgular ve bunların sosyal yaşama uygulanması için coğrafi gözlemlerine dayanan öneriler geliştirir.. Dayanışma, insan sosyalliğinin tabiat tarafından bahşedilen içgüdüsüdür diye özetlenebilecek sınır tanımayan felsefesini dile getirir Kropotkin ;

"Hayvanlar için de durum aynıdır. Bir gevişgetiren ya da at sürüsünü, kurtların saldırısı karşısında çember oluşturmaya yönelten şey sevgi değildir. Avlanmak için kurtların sürü oluşturması da aralarındaki sempatiden meydana gelmez. Binlerce karacanın belli bir noktadan nehri geçmesi, veya kelebeklerin toplanarak birarada göç etmesinin nedeni de birbirlerine sempatileri değildir ; karşılıklı yardımlaşmayla hayatta kalmalarının içgüdüsüdür."

Karşılıklı destek pratiğinin hayatta kalma güdüsü tüm canlılarda olduğu gibi, insan için de ihlal edilmemesi gereken bir doğal doğru, vazgeçilmez bir içgüdüdür.


İnsanın şeytani zekasıyla hayvanları, hayvanların melek masumiyetiyle insanları anlamak mümkün değildir..



27 Ekim Perşembe : 2011
Tayland’da sel felaketi sırasında çekilmiş bir fotoğraf..


Çok bilgece değildir ama öyle söylerler. 'Yumurtalar kırılmadan omlet, kalpler kırılmadan siyaset yapılmaz' Peki yumurtaları kırmanın amacı güzel bir yemektir, kalpleri kırmanın amacı daha güzel bir dünya olabilir mi? İnsan aklımızla, küçük şeytanlıklar yapıp kendi asli/ulvi doğamızı inkar ediyoruz..Küçümsediğimiz hayvanlardan yaşamın temel prensipleri, sır olmayan değerleri konusunda öğreneceğimiz çok şey var..

Adan Smith yazmış, Marks altını çizerek kitabına almış : 'Her hayvan kendi başına ve ötekilerden bağımsız olarak kendini yaşatmak ve savunmak zorundadır. Ve doğanın kendi benzerleri arasında dağıtmış bulunduğu o yetenek çeşitliliğinden en küçük yarar sağlayamazlar..'

Geçen haftaki yazıda bahsetmiştik. Hayvanların dünyasının hakikatı, bu hakikatın yukarıdaki fotografta gördüğümüz zerafeti, insanın ahlaksal sefaletiyle bagdaşmaz. Batı dünyasının önemli düşünürleri eksik gözlemlerle hayvanlar dünyasını anlamaya çalışıyor ve aralarında kapitalizmle şahikasına ulaşan muhteşem icadın yani İşbölüşümünün nasıl bir ilerleme sağladığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Marksın , insan ancak insanlığına gelişmiş sanayi aracılığıyla ulaşır tespiti bu bakışın bize göre en eleştirilmesi gereken kırılma noktasını oluşturur(1844/205) Yakın çağın bilgeleri, ürpertici bir soğukanlılıkla modern şiddetin kollektif eylemlerine zemin hazırlayan sağdan,soldan teorilerle ellerindeki rasyonel verilerin toplamından salt bir ekonomik zenginliğin yol haritasını çıkarıp, iki ayağı üzerine dikildiği için dengesi bozulan homo sapiensin yeni eylem planını yaratmıyorlar. Uzlaşmaz düşünürler birbirlerini tamamlarcasına sömürünün ve hiyerarşinin yolunu açarak artı değer yaratacak sentetik olguların da izini sürüyorlar. İnsanların benzersiz öğrenme uygarlaşma sürecinden ,ayrıcalığından, metazori hurda/beton yığınlarına canlı canlı gömülen Son insanın olası akibetinden, Das Kapitalin mahşer öncesinden de bahsediyorlar . Ne ki toplu yaşamın zengin olanakları, sosyal cinnetin zengin dinamikleri , baharlara bakıp ufki planlar yaparken burnumuzun önündeki kışları görmemizi perdeliyor. Ama biz görüyoruz ki aralarındaki ortak güdü Karşılıklı Yardımlaşma olduğu sürece buna benzeyen hayvan fotograflarına olduğu kadar insanlar, kendi ilerlemeleriyle elde ettikleri makus talih/tarihlerine de (bugünkü zorlu eşiği aşabilirlerse) gelecekte lanetler gibi yaparak hayret etmeye devam edeceklerdir. Çifte doğası içinde insan yaşadığı müddetçe , para ile karşılığı ödenmeyen bir yaşamdan bihaber olmayı (jeneriklerle aldatılmışlığın çıkarsallığı içinde) bilerek yeğleyecektir.

Nevrozuyla yanlış alarmların kulağında çınladığı, türler içinde asli doğasına en yabancılaşmış, doğasından kopuk sentetik ve hasta bir canlı türüdür insanoğlu. Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır.. Vakit kalırsa kendinden önce diğer canlı türlerini ortadan kaldıracaktır. .

Hegel'den öğrendiğimiz eşgüdümlü diyalektik boyuneğme , kral ve zenginliğe itaat eylemi bunu gerektirir. Batı medeniyetini güvenlik endişeleri, krala ve kiliseye uyum, suça ve saldırıya karşı savunma güdüleri yaratmıştır. Hristiyanlık ereğinin bir gereği, İlluminati baronlarından devşirdiği Aydınlanma bilgesinin devrimini 4 ayak üzerinde ilerleyen pragmatik bir ucubeye çevirmiştir. Bundan dolayı da varolmak için sürekli organize akla, kollektif Suç'a ve suç üstüne kurulu sistemi sürdürmek için de paraya ihtiyaç vardır. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları'nda John Perkins gayet güzel anlatıyor ama biz bir kere daha altını çizelim : Bezirganların tapınak şövalyeleri, kirli ekonominin vaftiz edilmiş papazları, pazarın kıyamet telları, mutlu zenginlerin vicdanı, çaresiz yoksulların bedduası, kurucu otoritenin mitolojik varlığı, dünyasal teolojinin tekinsiz mülkiyeti, korku hikayelerinin kurtarıcı kahramanları, kahramanların cepten cüzdanı çeken yasaları olmadan bu düzen sürdürülemez.. New York, Londra, Paris ve tüm merkezlerde sermayenin inancını suç , pratiğini/ibadetini saldırı oluşturur. Mantığın Kabesinde, rakamların şehadetindeki Bilim, yanılgıları ve kaybetmeyi önleyici zorunlu bir erdem, doğal seleksiyonun, gezegensel tesadüflerin önünü kesen bir ritüeldir. Şayet yaşam dediğimiz komedi sürerse, insanın doğası ekonomidir deyişi de hiçbir zaman, hiçbir siyasi terminoloji tarafından yalanlamadan, suçu ürettiği müddetçe, üretemediği zaman kendi dışında yarattığı sürece tarihin gittiği yere kadar böyle yazılmaya devam edilecektir.. Bütün bu söylediklerimizin özeti şudur : İnsanın şeytani zekasıyla hayvanları, hayvanların melek masumiyetiyle insanları anlamak mümkün değildir.
Uygarlığın vicdanları temizlercesini 'insanlık' olarak bizim tanımladığımız kavramla çok da ilişkisinin olmadığı ortadadır..

***

İngiliz filozof Bertrand Russel, 'Bütün dertlerin aynı anda ortadan kaldırılabilmesi için gerekli olan biricik şey, mimarlığa cemaatçi/komünal ögeyi sokmaktır' diyor ve bir yapı şekli öneriyor..



26 Ekim Çarşamba : 2011
Deprem öldürmez, bina öldürür diyorlar. Çernobil'de Japonya'da havaya yayılan radyosyonda, Meksika Körfezi'nde denize karışan petrolde, 300 bin kişiye mezar olan okyanustaki Ace ve diğer adaları yutan tusunamide binanın dışında öldüren etkenler de olabileceğini gördük. Uygarlığın ilerlemeci ezberini bozmak bahasına kapitalizmin,faşizmin,sosyalizmin vicdanlı vicdansız , güleryüzlü, delikanlı, serinkanlı ya da Stalin türü elikanlı tüm versiyonlarını denedikten sonra insanoğlunun, geldiği noktada farklı bir toplumsal organizasyonla yeryüzündeki yekpare yaşama dahil olmak adına, denenmişlerin dışında 'başka bir düşünme şekli var mıdır?' sorusunu kendisine sormasının zamanı gelmiştir.. Bu sorunun birebir cevabı olmasa da Bertrand Russel'ın Aylaklığa Övgü kitabında önerdiği bir yapı modelinden bahsedeceğiz.. Doğanın verdiğiyle yetinip, üretmeden barış içinde yaşayabilmek Kızılderililerden Aborjinlere kadar ilkel(!) kavimlerin uyguladığı en arkaik yaşam şekli. Ama biz o kadar marjinalini değil daha günümüz insanının kabul edebileceği bir fotografı getirip, Russel'ın Aylaklığa Övgü'sünden bahsedeceğiz ama bir engel var. Uygar insanın bildiklerine , geniş portfolyesine güvenmeden arif/tarif meselesini geçip önce projenin resmini bulmamız lazım. Ama anlaşılan o ki Leonardo'nun ütopyalarını, bir anlamda geleceğe posta ile yolladığı hayali çizimlerini makete çeviren idealistler arasında Russel'ın inandığını projeyi resme çevirebilen mimarlar yok ; bu da ayrı bir konu. Resmi bulabilirsek devam edeceğiz..


Devam Edecek..



25 Ekim Salı : 2011
Moral bozmadan, her felaket sonrası öğrendiklerimizle yeniden yaşama tutunmamız lazım.... Van'da depremde ölenleri geri getirmek mümkün değil, İstanbul'daysa depreme beş kala ölümle yaşam arasında duranlar hala yaşıyor.. Çağdaş barbarlığın uğursuz işaretlerini üzerinde taşıyan kelimelerden biridir rekabetle gelişen ilerleme masalı ve uygarlık. Uzun kuleler, dev plazaların yer aldığı şehirde insan kalabilmek, sanılanın aksi yönde ayrı bir maharet ister.. Taşlanmayı göze alabilmekse ayrı bir düşünce temrini..


Kapitalist yaşamın ürettiği, onun isyankar evladı marksizmin cevvallikle benimsediği kısaca 'güçlü olan yaşar' şeklinde özetlenebilecek Darwinci Evrim Kuramı karşısında, Kropotkin'in gözlemleriyle bize aktarılan farklı bir duruş, başka bir bakış açısı yer alır ; bunun adı Karşılıklı Yardımlaşmadır.. Uzun bir gözlem süresi ve geniş bir coğrafi alan taramasıyla örneklenen bilgiler canalıcıdır. Bu araştırmanın bize öğrettiği, karıncalarda, fillerde,kurtlarda ya da insanlarda tüm canlı türlerini yaşatan, soyu sürdüren, bilgiyi gelecek nesillere aktaran en temel ögenin karşılıklı yardımlaşma güdüsü olduğudur. Tezlerin sürdürülebilmesinin esasını ise karşılıklı yardımlaşma için düşmanlıklardan arınmışlık oluşturur.. Kapitalizmin talancı mantığı, ilerlemeci/yarıştırmacı, düşmanlıklara mümbit toprak olan rekabetçi zihniyetine karşın insanoğlunun sondan bir önceki zaman dilimi olan şu an'dır. Kapitalizmin/sosyalizmin vicdanlı vicdansız olabilecek tüm versiyonlarını denedikten sonra insnoğlunun 'Başka bir düşünme şekli var mıdır?' sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.. Yaşamsal hakikatımızı, davranışlarımızın bio-politikasını oluşturması gereken düşünme şekli, kurucu sistemin ne'liği derinlemesine anlayabilmekten geçer. Kozmosda bir nokta üstünde geçen öykümüzün bundan sonraki kısmını oluşturan Hayatta Kalabilme Bilgimizi yeniden yazabilmek için gözden geçirmemiz gereken bilgiler, kapitalizmle sakatlanmış genetiğimizin, sapkın idrakımızın uygarlık öncesi halinde mevcuttur...

Aynı coğrafyanın yurttaşları, aynı zamanın yoldaşlarıyız. Türkiye'de deprem, Hakkari'deki toprağa karışan insanlarımız, şehit düşen askerler dahil son olayları hep birlikte yaşıyoruz. Yaşamın sekteye uğradığı anlarda, 'hakikat' tanımı ray değiştirir. Günlük hayatta değişim değeriyle kullanılan sosyal ihtiyaçlar farklılaşır .. Hayatta kalmanın ötesinde tüm muktedir kavramlar nedensiz, öneriler geçersiz olur. Tek çıkış yolu kullanılırlığı olan araçlarımız, pratik eylem tarzımız, karşılıklı yardımlaşma ve yaşadıklarımızdan öğrenme güdümüz olur. Tüm canlı yaşamı gelecek kuşaklara taşıyan kavram budur. Darwin'in dediği ,kapitalizmin/sosyalizmin, uygarlığın(!) anladığı şekliyle evrim kuramı 'güçlü olan yaşar' gerisi heder olur' tanımı özürlüdür .. Doğru ve yaşamın tüm evrelerinde denenmiş/birikimsel olansa, dünyanın yaşadığı tüm kaos ortamlarında, tüm canlıların ayakta kalmasını,yaşama tutunmasını sağlayan karşılıklı yardımlaşma ve hayatta kalabilmenin yasasını öğrenebilme duygumuzdur.. Bir insanın en gerçek hakikatı, hilkatın aradığımız kutsalı, tozlu kitap raflarında kalan eserleriyle Kropotkin'in bize bir kere daha hatırlattığı/öğrettiği, yaşamak için karşılıklı yardım eylemine duyduğumuz gereksinimdir . Tüm zorlukların aşılması için tek/asıl çözüm hemen yanıbaşımızda duruyor ; bu bilgi, ağır kayıplar vererek hatalarımızla kuşattığımız dünyada 'ilerleme' ezberiyle herkesin sahiplendiği acımasız evrim kuramı/doğal seleksiyon kolaycılığı karşısında duran Karşılıklı Yardımlaşma kavramında vardır.. Çözüm, yaşamak için düşmanlıklardan zorunlu kurtulma g/ereğinden öğrendiklerimizden damıtılacaktır.. Bölüşemediğimiz, mülkiyetimize geçirerek işgal ettiğimiz yeryüzünün fırtınalar/depremler, doğal afetlerle isyanının nedeni, istila ettiğimiz yaşam'ın bizzat doğal yapısının morfolojisidir. İnsam tarzımızın tabiatın hiçbir kuralıyla uyuşmazlığı, kendi evrimsel oluşumunun fiziksel,amprik kurallarına uygun doğru kullanılamamasıdır..
İnsanoğlunun herşeyden önce, hiçbir canlı türünde olmayan kendi aykırı, hiyerarşik idrakını sorgulaması gerekir..

***

22 Ekim Cumartesi : 2011
İlk gençlik yıllarında Amerikan Hava Kuvvetleri'nden terk çizgi roman kahramanı Mr.No'nun öykülerini okurduk. Küçük uçağıyla Amazon Nehri üzerinde turist gezdirirdi.
Brezilya'nın Manaus kentinde yaşamaktan arıza pırpır su kaynatmadığı müddetçe mutluydu.. Bizim külüstür bilgisayar gibi ikide bir sorun çıkartan teknolojinin yüzkarası küçük uçağıyla suçluların korkulu belası olmaya devam etti ta ki yaratıcısı İtalyan senarist ve editör Sergio Bonelli geçtiğimiz günlerde 79 yaşında ölene kadar.. Bonelli bu yolculuğa yalnız çıkmadı. Uzun yıllar Mister No gibi dergilerin Türkiye'de kapaklarını çizen illustaratör ressam Firuz Aşkın'da Almanya'da doksan yaşında aynı günler içinde rahmete kavuştu.. Hayat bu tesadüflere kafa yorarken, yaşadığımız geçmiş zamanı aramakla geçiyor bir yaştan sonra..


***




21 Ekim Cuma : 2011
Adam ya da kadın, İstanbul'da yaşıyor ; hiç denizi görmemiş. Misyonerin niyeti, müstemleke sanatçısının onayında saklı.. Biz 'Sophie Calle'den devam edelim.. Esenyurt'tan topladığı vatandaşları otobüslerle sahile getiriyor ; denizi ilk defa gören varoşlunun videosunu çekiyor. Bunun adı 'Çağdaş Sanat'..

Senin debelendiğin beton yığınıyla kaplı şehirde, zenginliğinle işgal ettiğin sahillerde onun bir yabancı olması , doğal yaşamın kıstırılmış öznesinin üzerinden bir sürek avı tezgahlanması, ancak Foucault'nın 'Alçak İnsan Mefhumunda varolan iflası hatırlatan bir gerçektir... Nietzscehe'nin Son İnsan mefhumu kadar lirik/ironik ve güzel olmayan bir mefhumdur bu.

İflasın nedeni, anatomidir. İskeletin, kirli/günahkar bedeni taşımaz oluşundandır ; ontolojisi bu mefhumun ucundaki yurttur .. Sanatçını gözlere soktuğu kurgunun hikayesi burada/İstanbul'da , ilk defa görülen denizin kenarında değil, Marksın 'Avrupanın üzerinde dolaşan hayalet' diye adlandırdığı mefhumun yarattığı ucubenin anlamında saklıdır. Onun memleketindeki yemyeşil dağları, ovalardaki gölleri, senin şehrinde olmayan sincapları, tilkileri -şayet ahir ömrün yeter de körlüğünden kurtulabilir , görebilirsen- gördüğün andaki hayretini onun videoya alıp teşhir etmemesi, senin şehre ait gelişmiş bir uygar, onunsa yaşamı zehir ettiğin köyünü terkedip şehrin varoşlarına inmiş bir kobay olduğu anlamına gelmez.. Sen önce uygar(!) batılı olarak kendi aynana bak ; tüm yeryüzünden topografya geçirerek, doğal yaşam alanlarını istimlak ederek uygarlar ve vahşiler, gelişmişler-az gelişmişler olarak ayırarak hiyerarşi yarattığın gezegendeki sondan bir önceki çıkış kapısını bulmaya çalış .. İnsanoğlunun ilerleyerek geldiği bu bitiş anını, muvazenesi bozuk uygarlığının aldatarak kafeslediği 'hakikat' idrakının pürmelalini videoya al..

Oğuz Atay'ın ,Tutunamayanlar'da 'tekrar ettiği bir replik vardır: 'bat dünya bat'..


Konuya dahil olan kişi televizyonda gerdan kırarak, cafcaflı cümlelerle anlatıyor ; duyan da bir hikmet yumurtluyor zanneder :
'Sophie Calle, serginin Denizi Görmek isimli 2. bölümünde, İstanbul’da yaşayan ancak denizi hiç görmemiş insanların denizle ilk karşılaşmalarını görüntülüyor. Bu bölümde sergilenen, Fransa’nın Oscar’ı kabul edilen prestijli César ödülünü alan görüntü yönetmeni Caroline Champetier tarafından çekilen, denizle ilk defa buluşan insanların yakın plan görüntülerinin yer aldığı 10 videoda, bu çarpıcı tanışma, Sophie Calle’in anlatısıyla ziyaretçilerle buluşuyor. Sophie Calle, 1953 doğumlu Fransız sanatçı, uzun kariyeri boyunca bazen gözleyerek, bazen de izleyerek insan vücudunu, davranışlarını, acı ve kederlerini, coşku ve heyecanlarını saptamaya çalıştı. Bir anlamda “üçüncü göz” gibi; video, fotoğraf ve yazarı olduğu edebi / felsefi kitaplarla, izlenimlerini sanat dünyasına kazandırdı. Eserlerinde insan zaafını tasvir eden, kimlik ve mahremiyet gibi konuları işleyen Calle, günümüzün yaşayan en büyük çağdaş sanatçıları arasında gösteriliyor.'

Devam Edecek

***


20 Ekim Perşembe : 2011
'Kar Yağıyor Hayatıma' başlıklı yazıda Utku Varlık, kültür ortamına verdiği tahribatla Mc Charty'ye rahmet okutan bir kimlikten, 1960'larda Akademinin müdürü olan Zeki Faik İzer'in yediği herzelerden bahsediyor..


Bir gün Bedri Rahmi bana atölyeye gelen yeni bir öğrenci tanıştırdı , " .. Reis, Fuat benim eski bir öğrencim, başına gelen bir feleketten ötürü on yıl Akademiden uzaklaştı , kendisine saygı duyun , sorularınızla rahatsız etmeyin onu vs. " . Gerçekten Fuat bizden çok yaşlı oluşu ve suskunluğuyla atölyeye yerleşti..

http://utkuvarlik.blogspot.com/

***


Bir insan, binlerce insanın soykütüğüdür. Umutsuzca Nietzsche'ye baktığımızda 'Acı çeken birinin gözlerini kendi acısından başka yere çevirebilmesi, baş döndürücü bir mutluluktur.' dediğini duyarız. Cümleyi biz tamamlayalım : tabii başımızı çevirdiğimizde acı çekenlerin olmadığı bir yer kalmışsa..


19 Ekim Çarşamba : 2011
Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde güvenlik güçleri ve sınırdaki askeri birliğe PKK’lı teröristler tarafından ağır silahlarla eş zamanlı düzenlenen saldırıda 24 asker şehit düştü, 18 asker yaralandı. 24 canın öldürülmesini, ezilen Kürt halkının özgürlük mücadelesi diye açıklayanlar emperyalizmin taşeronudurlar.. Hakkari'de ve dünyanın her yerinde terörün adı terördür ; cinayetlerin başka adı yoktur..
Susmak onaylamaktır..
Bir insanı öldürmek, herkesi öldürmektir; tüm kutsal kitaplar böyle söyler..


Acıların payımıza düşeni düşmanlığı, seviçlerin paylaşılanı dostluğu yaratır. Nietzsche 'Bir dost,öteki ben' diyor. Ünlü Alman filozofun söylediğini geliştirirsek, dostluk insan yüzümüzün bir cephesini, düşmanlık, benliğimizin diğer tarafını gösterir. Neticede gülsek ağlasak, dost da düşman da olsak aynı tarih, aynı coğrafya, aynı psikoloji, aynı bedende sakladığımız farklılaşan kimliklerimizdir. Aidiyet duygumuzla ilintili öteki benliğimiz, başkası diye algıladığımızın aksi/yankısı, soykütüğümüzde yazan gerçek kim'imizdir.

21 Ekim 2007'de Dağlıca 3. Motorlu Piyade Taburu, teröristlerin saldırısına uğradı. Baskında 12 asker şehit düştü, 8 asker de kaçırıldı. Saldırının ardından 4 yıl geçti. İhmal ve ihanet iddiaları yargıya taşındı. O günlerde adı en sık gündeme gelen isimlerden biri de o dönemin Dağlıca komutanı olan Yarbay Onur Dirik'ti. PKK'nın döşediği mayını eliyle imha etmesi için emir vererek Üsteğmen Çağlar Canbaz'ın ölümüne sebep olmaktan yargılanan Dirik, geçtiğimiz günlerde hapse mahkûm edildi. Dağlıca Komutanı'nın rütbeleri söküldü, er yapıldı.

Onur Dirik'in Habertürk'te kendisine yapılan suçlamalara açıklık getirdiği ve Dağlıca baskını ve komuta kademesindeki ayrılıkları, mücadelenin zaaflarını anlattığı saatlerde Hakkari Çukurca'da terör örgütü tarafından saldırı yapıldı, 24 genç asker toprağa düştü; 18 yaralı..

Kuruluşu itibariyle ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu üzerinde yaşayan tüm halklarla birlikte aynı coğrafyayı, değişik etnik yapıdaki insanlarla tek devleti oluşturma ve ortak aidiyetle birarada eşit bir yaşamı paylaşma iradesini beyan eder. Kürt halkı adına verildiği söylenen özgürlük mücadelesinin terörle sürdürülmesinin tek amacı bölgedeki emperyalizmin taleplerine aracılık etme görevidir.
Türkiyenin 80 küsur yıllık tarihindeki hataların düzeltilip aşılacağı tek yer Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısıdır.
Demokrasi ise terörden tek çıkış yoludur..
Onun için teröre karşı daha fazla demokrasi tek gerçek taleptir..

***



18 Ekim Salı : 2011
Nobel Edebiyat Ödülü'nü İsveçli şair Tomas Gösta Tranströmer aldı.
Şiirin mealinden, şairin büyüklüğünü çıkartmak zordur. Sonunda çevrilen şiir, yazılanın ifadesi değil, içindeki fikrin bildirisi, derdin bir tasviri oluyor..
Cumhuriyet Dergi ballandıra ballandıra Nobel alan şairi anlatıyor. Cevat Çapan, çevirdiği şiirleri yayımlıyor. Ben çeviri şiirden anlamıyorum; anlayanlar için Nobel alan şairin 'İzmir' adını verdiği çeviri şiir aşağıda..


İZMİR SAAT ÜÇ

Hemen hemen bomboş sokakta az ileride
iki dilenci, birisi tek bacaklı
ötekinin sırtında taşınıyor

durdular - geceyarısı far ışığında
donup kalan bir hayvan gibi -
sonra yürümeye devam ettiler
ve okul bahçesindeki çocuklar gibi çabucak
geçtiler caddeyi öğlen sıcağında
sayısız saatler tıkırdarken uzayda.

Mavi parıldayarak kaydı geçti dubaların önünden,
Kara süründü ve büzüldü, taştan dışarı bakarak,
beyaz bir fırtına olup esti gözlere.

Nalların altında ezilince saat üç
ve karanlık ışık duvarını çalınca
uzandı şehir denizin kapısının ayaklarına

ve parıldayarak akbabanın keskin gözlerinde.

Tomas TRANSTRÖMER
Çeviri: Gürhan UÇKAN

Bugüne kadar Nobel almış ismini hatırlamadığımız büyük yazarların 100 yıllık listesi aşağıda ; hatırlamak için bir vesile..
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nobel_Edebiyat_%C3%96d%C3%BCl%C3%BC

Gerçek olan, her Nobel töreninde asıl kazananın İsveç olması. Bu ödülü veren kimler derseniz adres şu:
http://nobelpeaceprize.org/en_GB/nomination_committee/members/


***


17 Ekim Pazartesi
Bizim gibi olayların hep kötü yanlarını gören mutsuz çoğunluğa karşı, sanatçıların ışıltılı zekalarını yansıtan ürünler ağrı kesici ilaç gibidir. Hayatın kara yüzlü ciddiyetine karşı yarattıkları güler yüzlü işler, günlük moraliteyi artırır .. Dünyamızdaki bu ayrıcalıklı kavmin, hayatla barışık bu mutlu azınlığın pırıltılı esprilerle yüklü ironik çalışmalarını izleyin..


ANYA STASENKO ve SLAVA LEONTIEV'in seramikleri

http://www.slideshare.net/Judy1028/ceramics-by-anya-stasenko-slava-leontiev-1



***


16 Ekim Pazar: 2011
Ulusların Zenginliği'nde geçer. Kitapta yer aldığı gibi değil, aklımızda kaldığı gibi söylersek, bilimsel iktisadın kurucusu Adam Smith şöyle yazar...


"Fırıncı nar gibi kızarmış ekmekleri milletini, börekleri komşularını, güzel çöreklerini çocukları sevdiği için üretmez. Kasabın size etin en güzel yerini vermesi de iyiliğinden değildir. Temizlikçi kadının evinizi pırıl pırıl yapması, doktorun hastalandığınızda yardımınıza koşması, polisin suçluyu yakalaması, sokakta kaldığınızda başınızı sokacak bir ev bulmanız, lokantacının gülümseyerek size bir tas çorba sunması bir ahlaki durumdan önce, ekonomik bir ihtiyaçtandır. Çünkü herkesin bu işleri yapması karşılığında alacağı paraya ihtiyacı vardır."


Ekonomi karşılıklı yardımlaşma ilkesi üzerine kurulmuş özgürlük dolu bir cennet gibi görünse de, aslında tanrısı para ve ahlaki zaaflarıyla karanlıkta dönen oyunlar üzerine kurulmuş kuralları olan, bağımlılık zinciriyle tutsak edildiğimiz bir cehennemdir.. Buradan Wall Street'deki kontrollü isyana ve ideolojinin karmaşasına geleceğiz . Kaybeden kitleler ve batan sermaye, çöken ekonomiden söz ediliyor. Kaybedenin olduğu yerde bir kazananın olması gerekir. Peki kazanan kim? Şeamet melekleri, Batı uygarlığı için ciddi sonun yaklaştığını söylüyor. Sermaye, ölüden uzaklaşan ruh gibi mekan değiştiriyor. Çin'e kaptırdığı fabrikaların ürettiği artı değerin taşındığı toplumsal iskeletin kemik erimesi karşısında, zengin kültür , şişman gövdelerin ve maliyeti yüksek toplumsal standartların sahibi olan Batı'dan kaçan finans kapitalin göç yolunun son durağı, ahir zaman mekanı İstanbul gibi görünüyor. Düşünsel mühendisliği, mimari oluşumuyla İstanbul'un global veriler, dışarıdan gelenlere hizmet sağlayacak standartlarda yapılandığını görüyoruz ; değerler değişiyor. Şehir/ülkenin tüm tarihsel borçlarından arınacağı, tutkulu ağırlıklarından kurtulacağını gösteren yeniden bir oluşumunun eşiğindeyiz.. Zizek'in nostaljisinde, üstüne bindirilen moderniteyle 'Osmanlı'nın ruhunu geri getirme çağırısında 'gerçek' bir dönüşüm talebi var..
İnsanların yönetimini Şey'lerin idaresi olarak gören Marks'ın ekonomik 'doğa' konusundaki yaklaşımını ilerlemenin yeni Hakikati olarak tanımlıyorlar.
Ekonomik gerekçelerin mecburiyet alanlarında dolaşarak yeni okumalar sunan liberal s/ol tarafından biçilen gömleği giymeye mecbur muyuz?

***


15 Ekim Cumartesi : 2011
Sosyalizmin amacı ilerlemekse, kapitalimle arasındaki fark nedir?




Önümüzdeki yıllar değil, bugün çok önemli.
Dünyanın yarıldığı bir sürecin o anında yaşıyoruz..



Cüce Çinli, siyah/beyaz kedi metaforunun önderiydi. Mao'nun yapamadığını O yaptı. Stalinci polis devletinin kurallarını, kendi komünist partisinin önderliğinde çağın kapitalizmine uyarladı ; yol kesen ideolojiyi referanslarından arındırarak uygulayan Teng Sio Ping iyi bir iş çıkardı. Sosyalizmin amacı ilerlemekse, o başardı.. İlerledikten sonra geride kalanın önemli olmadığını gösterdi..
Ne ki, topladığı trilyon dolarlarla, Amerikan devlet tahvili alan Çin'in de tehlikede olduğunu görüyoruz..


'Kaybedenlerin isyanında kazanan kim?' dedik. Sisteme saldırı var. Hastalık, Batı emperyalizmini bir virüs gibi kendi bünyesinden kuşatıyor ; tehdit içeriden geliyor... ABD/Avrupa şehirleri, finansın başkentleri, dev bankalar, bankaların patronları, yönetim kurumları, sermayenin baronları korku içinde. Tusunami gibi kitlesel kabarma saldırgan. Çaresiz kitleler dikey değil yatay ayaklanmalarla ve nerede duracağı asla kestirilemeyen dip dalgalarla savruluyor. Hiçbir öngörü, akıllı iktisatçıların palyatif çözümleri kitleler üzerine çevrilmiş silahın korkusu, ekonomik isyanı baskılamaya çalışan polisiye-askeri güç, ılıman iklim yaratmaya yönelik siyasi ikna yöntemleri, çokbilmişlerin masalları bu dalganın büyüyerek yayılmasını, 300 yıllık Batı kapitalizminin aşınmış sistemini alaşağı ederek devirmesini önleyebilecek güçte değil..
Hikayenin bundan sonraki bölümünde , kendi işçisini sömürerek ürettiği malda artık değeri oluşturan Çin, dünyanın yeni süper gücü, en büyük sermaye birikiminin tek sahibi olmaya yatkın görülüyor. Siyah/Beyaz kedi metaforunun önderiydi. Mao'nun yapamadığını O yaptı. Stalinci polis devletinin kurallarını, kendi komünist partisinin önderliğinde çağın kapitalizmine uyarladı ; dirayetli önderlik adına değişken bir etiğe sahip yol kesen ideolojiyi referanslarından arındırarak uygulayan Teng Sio Ping iyi bir iş çıkardı. Batı sermayesini, artan toplumsal maliyetler nedeniyle kendi fabrikalarını kullanamaz, halkını sömüremez olduğu bir zamanda dünya ekonomisinin yarıldığı çatlaktan müthiş bir zamanlamayla sızdı.. Şimdi, dünyayı yöneten konseyin, finans kapital baronlarının Çin'e karşı coğrafya değiştirmesi, fiziki olarak mevzi alması gerekiyor. Eski bedeni terkeden bir ruh gibi, yeni bir beden bularak zevahiri kurtarmaya çalışıyor.

Ne ki, topladığı trilyon dolarlarla, Amerikan devlet tahvili alan Çin'in de tehlikede olduğunu görüyoruz.. Çin'in Amerikan Hazine bonosuna yatırdığı miktar 1 trilyon 160 milyar Dolar.. Önümüzdeki yıllar değil, bugün çok önemli. Dünyanın yarıldığı bir süreci yaşıyoruz.. Kapitalizmin 300 yıllık kitabının son sayfalarını okuduktan sonra, insanlık olarak gördüklerimize şehadet edeceğimiz, gelecek zamanlarımız olacak mı?; esas zor soru bu..

***

Gelecek kurgusunun çeşitli alternatiflerinden birini kazanmak , başkasına benzemek uğruna feda edilen hayatlara eklemlenen yaşamların mazareti yoktur. Her zaman Anadolu gibi kucak açtığı davetlerle üreyen çok yüzlü kimliğimiz, birarada yaşayarak çoğalacak hayatlarımız, yazmak göreviyle içinde bulunduğumuz 'zaman' , başkalarının hayatını yaşamak, onların tarihinin devamı bir hakikatının parçası olmak mutluluğu için hediye edilemeyecek kadar önemlidir...

***


12. İstanbul Bienali sürüyor...
Sergilenen hayat bilgisi, aynı sanat tarihi gibi yanlışlarla dolu bir ders kitabı..




14 Ekim Cuma 2011
Şehrin ruhu ,ismini verdiği bienalin neresinde saklı?


Cemil Meriç , 'Onlar hayata birşey eklemek istemiyorlar. Hayatı değiştirmek amacındalar. Kültür mefhumunu çatlatan bir davranışla karşı karşıyayız..' diyor..


Cüneyt Özdemir'in aktardığı Türkiye'de yeni medya düzeni konusunda konferans veren ünlü Amerikalı gazeteci Arianna Huffington'ın tespiti doğru . Bu medyayı aşan, yalnız ötekilerin mahremine değil, benzer ben'lerin özeline girerek teşhiri kutsayan, sanatı karnavala çeviren, kapitalizmin mantığına cürmümeşut yapan bir tespit : 'Günümüzde kendini ifade etme, başlıbaşına bir 'entertainment', yani 'eğlence' oldu.' Bir zincirin parçası olan 12. İstanbul Bienalinin gözlerimize indirdiği perdeyi açarsak bu ulvi oyunun, aslında sufli duygu sömürüsünden türemiş uluslararası bir 'eğlence' olduğunu görebiliriz..

Bütün sahneyi işgal eden burjuvazinin çadır şenliğinde orta yerde sergilenen Derin Anlam paylaşılarak şehir aydınlanıyor. Cemil Meriç uygarlık adına Batı'nın dayatmalarına yıllar önceden itiraz ediyor. 'Onlar hayata birşey eklemek istemiyorlar. Hayatı değiştirmek amacındalar. Kültür mefhumunu çatlatan bir davranışla karşı karşıyayız.. '

Hayatla sanat arasındaki bağın koptuğu, demokrasi adına her şeyin görsel bir teşhire dönüştüğü post modern dünyada bir müddet sonra insanoğlunun merkezi denetimine geçmemiş bir düşünce, insan dahil genetiği değiştirilerek yok edilmemiş bir canlı türü kalmayacaktır.. Meriç'in 'hayatı değiştirmek istiyorlar' cümlesini iki kere okumak gerekir. Doğanın yerine uygarlığı, hakikatın yerine sanatı, acının yerine tasvirini koymak, evrimleşerek varolanı yaşatmak yerine, imal edilen sanal gerçekle, manipülatif teknoloji/bio-ekolojiyle değiştirmek sonu kötü yazılmış bir öykü olacaktır.. Varlığın yerine benzerini koymanın tek anlamı vardır : parçası olduğumuz sonsuz yaşamın ruhunu çalmak..
Tarihin sonunda felaketin küllerinden yeni bir hakikatın doğacağı kör bir umut..
Uygar olmayan(!) dünyanın, hayatı onaylayan teslimiyetine karşı, Batı'dan öğrendiğimiz insanın altındaki zemini yoketme bahasına varolmak bilinci.. Uygarlığın hayat bilgisi, ilerleyerek kemale ermeye/nirvanaya ulaşmaya çalışan insanın omuzlarına yüklenen negatif bir yük..

***




Başkalarının acısını çeken Mesihci bir bienal var karşımızda. Ne var ki, bu İsa gibi peygamberane bir edayla fedakarca davranan değil, papa gibi bir katedral yaratmanın tutkulu acısını, geleceği kuşatmanın sancısını çeken bir eylem.. Öğretinin amaçladığı iyilik mesafesiz. Sefaletin paradoksal konumu, yerleşkenin seçilmiş mekanı gibi hareketli ; oynak zemin, sermaye tarafından kurulmuş bir plato..
.

12 Ekim Çarşamba : 2011
Yer Salıpazarı ; Bienal mekanı 5 no'lu Antreponun üstkatı. Serginin adı İsimsiz/Pasaport. Amerikalı turist, sanat adına yere atılmış kirli şilteden sonra, köşeye iliştirilmiş bavullara da yirmi dakika bakıyor; ben de Amerikalıya..


Günahlarının kefaretini ödeyemeyen sermayenin ağlayıcılar çetesi olarak önemli iş yaparlar.. Ne ki, bienal sanatçısının başkasının acısına bakarak döktüğü gözyaşları, timsahvari bir süreklilik ister dedik devam edelim.. Burada Cumhuriyet, Radikal gibi entelijansiyanın hürmete şayan yayınlarıyla birlikte uygarlaşma yolunda cevval adımlarla entegrasyonu sağlayan kafa yıkayan kurumlar devreye girer. Parsadan toplanan paylarla yaşayan kültürel camia bütünüyle hareketlenir .. Malum monden çevre gülerek el çırpmaya, sevgiyle kafa sallamaya,tempo tutmaya, yersiz bir heyecanla ayakta alkışlamaya başlar..

Bu menhus davranışa şaklabanlık deyip geçemezsiniz ; toplumda önkabulleri oluşturur. NTV benzeri mecrada yayımlanan Bienal filminin jeneriğine ses olur, katkı sağlar.


'12. İstanbul Bienali, isimsiz ; çünkü anlam daima zaman ve mekan içinde değişime uğruyor.' diye yazıyor İKSV'nin web sayfasında..


Marks'ın 1843'de kaleme aldığı ilk gençlik eseridir Hegel'in Hukuk Felsefesi Eleştirisi ; orada geçer..
'İmparator gücünü 'imparator' olmasından değil, 'imparator' olarak kabul edilmesinden alır.' der.
Aslında bunu diyen Hegel olsa da kavrama değil, devamında oluşan öyküye itiraz eder Marks.. 'Hükümdar kavramı, herhangi bir şeyden türemek şöyle dursun, kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir şeydir.' ama 'hükümdarın başındaki bitler de böyledir' der.. Her iki felsefeci de, kendi başlarına anlamıyla apaçık olan fiziksel/bedensel bulunmayla ilgili bir beyanda bulunurlar. Tartışılması gereken fark, 'yerinde olmak' halidir. Doğumun bir kişiyi 'imparator' yapmayacağı, tebanın kabulünün imparatorun varlığına ruh/erk vereceğini söyler. Hegel'in 'imparator' kavramının kurucu yerinde olmak halini eleştirerek burada 'bit' ile yerinden eder ; olağanlığı içindeki durumu ironiyle taçlandırır. Marks, hala keşfedilmemiş rahatsızlıkları barındıran alanları değil de, kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir 'şey'den bahseder olur.. Bu yerleştirmenin meşruluğuna değil, zamanın ruhuyla denklik sağlayamayan eprimiş hakikatının elde tuttuğu alanlardaki egemenliğine, erk'in upuygun olmayan kudretine itirazdır. Aynı sanat olarak tanımlanarak 'üstün' kılınan sıradan nesnenin yerleştiği alandan bağımsız, tahakküm altındaki egemenliği gibi. Özerkliğin paradoksal konumu, yerleşkenin seçilmiş mekanı gibi hareketlidir . Ryue Nishizawa adlı ünlü Japon mimarın tasarımı şehrin varoşlarından başlayan kuşatmanın rövanşıdır sanki. Şehrin bağrına kondurulan kapkaç bir emrivakiyi hatırlatır; oynak zemin sermaye tarafından kurulmuş bir platodur..

Yer Salıpazarı ; Bienal mekanı 5 no'lu Antreponun üstkatı. Serginin adı İsimsiz/Pasaport. Amerikalı turist, sanat adına yere atılmış kirli şilteden sonra, köşeye iliştirilmiş bit yuvası gezgin bavullara da yirmi dakika bakıyor; ben de Amerikalıya.. Ne ki, bunların arkalarında bıraktıkları bir de gerçek öyküler vardır.. sermayenin tepe tepe kullandığı narsistce kendini hükümsüz kılan anlatılardan farklıdırlar. Hareketli alanda kadrajlanan can yakıcı gerçeği yakalamak önemlidir. İzleyici için, bienalin pırıltılı propogandasını aşıp, gecekondudan devşirme galveniz mekanlar içine taşınan kopyasıyla karıştırılmaması gereken öykülere de 'dikkat' deriz. İşgüzar engellere takılmadan kendini ifade etmek isteyen dünyalara girebilmek ayrı maharet ister..

***


11 Ekim Salı : 2011
Adamlar küfredip bu toprakların binlerce yılda ürettiği kültürü aşağladıkça, biz kendimizden soğuyor, daha fazla batılaşıyoruz..
Le Corbusier'nin İstanbul'a gelişinin 100. yılı vesilesiyle ünlü mimar hatırlanıyor ve sevenlerince Yapıtdökümüne Bir Bakış adlı sergi düzenleniyor ..

8 Ekim-13 Kasım 2011 tarihlerinde santral-istanbul , modern mimarlığın kurucularından Le Corbusier’yi ağırlıyor. 2011 yılı, ünlü mimarın Türk kentlerine uğradığı Doğu Gezisi’nin 100. yıldönümü. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ile Fondation Le Corbusier’nin ortaklaşa düzenlediği Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış adlı sergisine ev sahipliği yapıyor.

Ünlü mimarın tuttuğu notlardan derlenen 'Şark Seyahati' adlı kitap 2009'da İş Bankası Yayınları'ndan çıkmıştı. Sevgiyle secde etmeden önce kime/neye, hangi oluşuma iman ettiğinizi anlamak için iyi bir kaynak.. Doğunun teslimiyetinin aşağılanışı, betonun demirin, uygarlığın yüceltilişi, insanın başkaldırışı birlikte değerlendirilmelidir. Geldiğimiz noktaya ulaştıran arzu içinde ilerlememiz, bundan sonrası, yakın gelecek için ne kadar umut veriyor ; düşünmek gerekir..

***


Yoksulların acısını, zenginlere pazarlayan bienaller, çağdaş sanat adına yapılmaması gereken bir gizli mutabakatın tatsız belleğini oluşturur.. Günahlarının kefaretini ödeyemeyen sermayenin ağlayıcılar çetesi olarak önemli iş yaparlar.. Ne ki, bienal sanatçısının başkasının acısına bakarak döktüğü gözyaşları, timsahvari bir süreklilik ister.. Burada Cumhuriyet, Radikal gibi entelijansiyanın hürmete şayan yayınlarıyla birlikte uygarlaşma yolunda cevval adımlarla entegrasyonu sağlayan kafa yıkayan kurumlar devreye girer...





10 Ekim Pazartesi : 2011
Oyuna çevrilerek kan/ekmek ritüelinden devşirme, hakikatı 'sermaye' olan, altın kaplamalı bir işlevsel yalanla karşı karşıyayız..Çok isterdim 'mizah' yeteneğine sahip olabilmeyi...


Bazıları, 'keşke mandolin çalabilseydim' der. Bazıları iyi konuşabilmeyi, tezgahtaki balıktan anlayabilmeyi veya el becerisi olan zanaatkarlığın, doğuştan yeteneğini diler.
Herkesin takıntısı farklıdır ..
Bir kısmımız uzun boylu görünebilmenin formüllerini arar. Ellisinde lepiska saçlı olabilmeyi arzular ya da çalan lehçesine inat Nişantaşında ev tutup aksansız İstanbul şivesiyle konuşabilmeyi ister. ..
Bana da doğuştan gelen bir meziyet bahşedilecek olsa, coğrafya,tarih,fizik takıntılarımı hiç umursamaz, olayların komik yanlarını görebilenler mezhebinden, tebessümle bakanlar camiasından, iyimserler derneğinden olabilmeyi talep ederdim..
Karakter özellklerimizi, doğuştan gelen eksiklerimizi, gelişmemiş yeteneklerimizden dolayı suratımıza yapışmış ciddiyetimizi aşmak için Spinoza iyi bir yoldaştır. Deleuze, onun için "eğer her şeye gülen o ünlü şahsiyet asrımızda yaşamış olsaydı, muhakkak gülmekten ölürdü." diyor. Bundan sonraki cümlesine ise birebir katılıyorum : "Benim için bütün felaketler, beni ne güldürüyor ne de ağlatıyor. Daha çok felsefe yapma ve insan doğasını daha iyi gözlemleme isteği uyandırıyor bende."
Spinoza'yı gülmekten yerlere yatıracak İstanbul Bienali'nin kurmaca dünyasındaki sahtekarlığı eleştirmeye devam edeceğiz..
Çakma filozofların sahnelediği komedyayı ; ciddiyetle!

***




Çağdaş sanatçılar, düşünürler, felsefeciler ölü orduların omuzladığı insanlığın geçmişini, üstündeki kandan arındırıp, geleceği kurtarmaya çalışıyor. Batı dünyasının savaş çığırtkanı oyuncularıysa, askeri teknolojik gelişmeler eşliğindeki nevrotik ilerleme duygumuzla gezegenimizin bugününü tehdit ediyor. Yaşamdaki en büyük oyunu kaybetmemiz, daha muhtemel görünüyor...


9 Ekim Pazar: 2011
Spinozacı bir sivil umut değil söylediğimiz. Geleceğin orduları play-station kullanan çocuklardan oluşacak.. Ne ki güleryüzlü kapitalizmin sulandırdığı tüm gündelik yaşam değerlerine karşı, aslı itibariyle barbarlık olan uygarlığın evrensel sömürü çarkı, konvansiyonel oluşumunun çekirdeğindeki köle/efendi ritüeli sabit kalacak..


Amerikalı bir sivil askerin Arizonadaki işyerinden, Irak'taki sivilleri bombalayışını anlatan bir belgeselden bahsetmiştik. Bugün gazetelerde yer alan bir başlık : Obama bu oyuncakları çok seviyor. Radikal'de yer alan haberde 'Bush'un 'temkinli' kullandığı insansız hava araçları (İHA) Obama'nın en gözde savaş oyuncağı oldu. ABD, İHA'larla terörist avında' diyor.

Radikal'deki habere bağlanabilecek başka bir malumat gazetelerin 30 Eylül 2011 nüshalarında var. Askeri amaçla uzmanların iPhone ile 5 bin km uzaklıktaki insansız uçağı uçurduğunu bahsediyor. Gökhan Öztürk/Cihan Haber Ajansı kaynaklı bu haberden ilerleyerek geldiğimiz noktayı öğreniyoruz. Metin Güçlü sergisinde geçmişi kurtarmaya çalışırken, biz tarihin 'gelecek' kategorisinin çocukların esnek zekasını ele geçiren uz/az/manlarca işgal altına alınabileceğini düşünüyoruz. Amerikan havacılık devi Boeing ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT), küçük bir insansız hava aracının, yaklaşık 5 bin kilometre uzaklıktan kontrol edilebilmesini sağlayan askeri iPhone uygulaması geliştirmiş. Seattle'daki Boeing binasında çalışan bir mühendis, elindeki iPhone'un ekranını kullanarak 4 bin 800 kilometre uzaklıktaki Massachusetts Cambridge'de yer alan MIT kampüsünde minyatür insansız hava aracını uçurmayı başardığını anlatıyor yazı. Machinetosh'un kurucusu Steve Jobs'un ardından söylediğimiz cümle bir kısım arkadaşımızı üzdü. Ne demiştik yaratıcı kahraman için hatırlayalım . Daha iyi bir yaşam vaadeden ütopya adına yola çıkıp yeryüzündeki cenneti cehenneme çeviren sosyalizm maskesiyle Stalin'in gasbettiği hürriyeti , sahtesiyle değiştirip kitlelere yeniden sunan yüzsüz/maskesiz rakip bir kapitalist sosyal organizasyonun üyesiydi. Çalışma/yaşama zamanını birbirine yaklaştırdı...


Eskiden 'kahin' derlerdi. Olasılıklar üzerinden sızıyor, açık manipülasyon yapıyor ; adam fütürist. İsrailli David Passig, yeni kitabında 2050 yılına bakıyor. Zizek, Negri ve dünyanın yeni mesihlerinin müjdelediği yeni haritayı okuyor. Siyasal bilimleri, sosyal hayallere dönüştürüp 2050 yılında Türkiye'nin dünyadaki liderler biri, Ortadoğu'daysa tek büyük emperyal güç olacağını söylüyor. Dünya 'demografik kış' adı verilen bir döneme girecek ve nüfus 21.yüzyıl ortasında çeşitli kırımlarla 9-10 milyar civarına inecek ; bu sayı yüzyılın sonunda 5-6 milyara düşecek.. Bunlar bir öngörü mü? Eldeki peyzajla, Batıdan yüklenen verilere baktığımızda kaosa gidişe entellektüel dünyadan verilen büyük bir destek olduğunu görüyoruz..


1578'de İngiliz William Bourne'la başlayan düşünme sürecinin sonunda dünyada askeri amaçla ilk üretilen iki denizaltıdan birini Padişah Abdülhamit'in, diğerini Yunan Deniz Kuvvetleri'nin aldığını yazar tarih kitapları. İlk Hedefe torpido atışlı deniz aracı statüsündeki 1888'de üretilen bu Nordenfelt II tipi Osmanlı denizaltısı kullanılamadığı için depolarda çürümüştür.

Teknolojinin gelişmesinin birinci nedeni savunma/saldırı sanayidir. Sonuç insanları ürkütse de hınzır bir istekle, Pandoranın Kutusu daha fazla açılmaya çalışılır. Yeni gelişmeler, mantık olarak eskiyi takip etse de 'bu kadarı da olmaz' dedirtecek cinsten. Askeri birlikler ve silahlı tatbikatlar yerini Roma'daki gladyatörlerin döğüştüğü arena misali eğlence sektörüne bırakacağa benziyor. Joy stickleri uçaksavar manivelası gibi kullanan yeni yetme zengin çocukları ekrandaki haritaya ve diğer tuşlara dokunan mühendislerle yer değiştiriyor . Konu yeni çıkan bir cep telefonu benzeri uygulama aparatı. Ekranda bir uçak görüntüsü var. Dev aracın ekran görüntüsündeki aracın kalkışını, istikametini ve yüksekliğini büyüklerin verdiği koordinatlara göre kullanıcı çocuk ayarlayabiliyor. Boeing yetkilileri, bu tür akıllı telefon uygulamalarının, askerlerin yaklaşmasının tehlikeli olduğu uzak bölgelerdeki operasyonlarda, insansız hava araçlarının etkili olarak kullanılabilmesine imkan sağlayacağını söylüyor.. Boeing'e göre, Apple'ın iPhone ve iPad ürünleri, bir askerin ihtiyacı olabilecek bütün durumlarda işe yarıyor. İngilizceden yerel dillere çeviri programları, pusulalar ve keskin nişancılar için mermi yörünge tayin edicileri içeren teknoloji harikaları, gelecekte operasyona çıkan askerlerin vazgeçilmezi haline gelecek gibi görünüyor. iPhone kullanan asker, bomba imha robotunu uzaktan kullanabilecek ve insansız casus uçaklarından gönderilen fotoğrafları görebilecek. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un, bütün akıllı telefon türlerini savaş bölgelerinde test ettiği belirtiliyor.


Gillez Deleuze, anlattığı bir derste, Spinoza'nın Etik'inde çok komik yerler olduğundan bahseder. Bizim gördüğümüzden farklı bir okuma sunar. Spinoza'nın için için güldüğünü söyler ama asla müstehzi bir gülüş değildir bu. Asla 'görün' bizim doğamız ne kadar sefildir demez. Spinoza'nın iğrendiği şey, öğretilerin insan doğasını istihzayla kavramasıdır ; Deleuze buna dikkat edilmesini önerir...


Adorna'nın tespiti doğru: Sapandan atom bombasına doğru yol alan ilerlemenin mantığı aleyhimize işliyor. Bu oluşuma göre gelecekte lojistik, uyduda bulunan tek bir kaynaktan temin edilecek. Ok/yay/mızraktan tüfeğe doğru evrilen savaş sanatının enstürmanları değişecek ; piyade mangaları, topçu bataryaları, süvari alayları, tankçı taburları, askeri garnizonlar geleceğin dünyasında dönüşüm yaşayacak ve teknik olarak ömrünü tamamalayan her oluşum gibi tarihe gömülecek. Dünyanın yarınında bunların yerini alacak savaşan güç, koordinatları iPhone'na yüklenmiş, bilgisayarda oyun oynayan esnek zekalı çocuklardan oluşacak. Uzay savaşları, film perdesini delerek işgal coğrafyasına inecek.

Çağdaş sanatçılar, düşünürler, felsefeciler insanoğlunun ölü ordular üstünde ayakta duran geçmişini üstündeki kandan arındırıp geleceği kurtarmaya çalışıyor. Batı dünyasının savaş çığırtkanı Sarkozy, Buch/Obama, Merkel benzeri oyuncularıysa askeri teknolojik gelişmeler eşliğindeki nevrotik ilerleme duygumuzla gezegenimizin bugününü tehdit ediyor. En büyük oyunu kaybetmemize ramak kaldı. Bu Rus Ruletinden ders alacak kuşaklarsa hiç olmayacak..

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1065791&Date=09.10.2011&CategoryID=81

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1185276

***



7 Ekim Cuma : 2011
Walter Benjamin, Pasajlar'da satranç oynayan bir eski zaman otomatından bahseder. Sırtında Türk giysisi bulunan bir kukladır bu. Benjamin , satranç oynayan Türk için, ' günümüzde artık kendini göstermesine izin verilmeyen ilahiyatı da yanına aldığı takdirde, herkesle rahatça karşılaşabilir.' der. Bir 'marksist' olarak anılan ve 1940'da Hitlerin adamlarına yakalanmamak için intihar eden Benjamin'in bazı cümlelerin büyüsünün peşine takılsa da ben Marks'ı okuduğunu zannetmiyorum ; buna rağmen yaşamla bir derdi ve üzerinde huzursuz olduğu bir dünya vardır. Benjamin'in yolunun Marks'la kesişmesi bambaşka ve renkli bir 'tarih' okuması yaratır. Mülkiyete ve paradan para kazanmanın yıpratıcı etkilerine karşı çıkan yalnız Marks değildir. Bu konulardan yüzlerce yıl önce yaşayan dervişler gibi islami düşünürlerin sol argümanları kullanması, faize karşı çıkmaları, gücünü kitaptan alan bir mülkiyetsizlik önerisi getirmeleri düşündürücüdür.. Onları yeniden anlamaya çalışmak, Benjaminin ileriye doğru giden tarih okumasına karşın, geriye doğru yenilenmesi gereken farklı bir 'tarih okumasına girmemize yol açar. Konu Metin Güçlü'nün Mevlana'dan esintiler taşıyan 'Hiç' adlı sergisi..


Geçmişi, geri çağırarak kurtarmak..

Metin Güçlü'nün üsteki 'Raine/Unzurna' metaforunda üstünü çizerek altını çizdiği görüntü Kur'andan yola çıkan bir toplumsal dönüşümün, yoksullara ait olan din'in, varsılların hayatında yeniden şekillenişine, yeniden oluşumun kabuğu çatlatarak altından çıkan görüntünün de-formasyonuna, yeni görüntünün yaydığı çıkarsal dezenformasyona bir düzeltme talebidir. Serginin adı 'Hiç'. İthaf edilen sevgilinin adı, arka iç kapaktaki cümlede yer alıyor : 'Dünyanın tüm ezilenleri için'. Din aslı itibariyle yoksullara gelen bir mesajdır. Bu çağrının esas gövdesini ise ortak bir mülkiyet, paylaşılan bir zenginlik, dünya malıyla arasına konulan bir mesafe ve erdemli bir yaşam oluşturur. Özü itibariyle din'in bunları yapılandırması beklenirken, peygamberlerin ölümünün ardından sosyal gövdenin tarihsel yapısından doğan/üreyen, varolan ve tarihsel süreçte bozulan sosyal gövdeyi yeniden biçimlendiren başka parelel oluşumlar/fenomenler belirir. Bu, daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz aslını redakte ederek mecrayı değiştiren, bilincin yerine konan 'yanlış bilinçtir'. Aslını taklit, gerçeği tehdit eden mukallittir ; musluğu,maslaktan ayıran, bir 'gereği' olan kor'u volkandan uzaklaştıran, nefs için tehdit olan ateşi söndürendir. Zenginin dini ile, yoksulun imanı arasında ortaya çıkan çatalda başlayan yerinden edilen 'tarih', düzeltilmek ister. Yenilenen anlam, tekrara düşmeden yaratılmaya/ilk eldenliğiyle anlamaya muhtaçtır. Papanın ihtişamıyla örtüşmeyen İsa'nın yaşamından göğe yükselen antagonik hâl durağan kılınır. Tezat mesajın olağanüstülükten kurtarılma çabaları bunlardan yalnızca biridir. Güçlü, burada tarihsel bir düzeltmenin aracısı oluyor. Geçmişi kurtarmak arzusuyla devam edersek Benjamin'in şöyle söylediğine şahitlik ederiz : "Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen şudur : ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlardan her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür- mahşer gününün gündeminde olan bir alıntı." Hegel'le devam eder : "Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır."

Metin Güçlü, soruların arındırıcı/dönüştürücü, çağrının sınıfsal etkisini yok sayarak, anılara el koyan bir zihniyeti sorguluyor. Sert çekirdekteki yasanın gerçeğinin örtülmesi , ruhuna nüfuz edilemeyen cevherin ablukaya alınması, parametrelerini kaybeden mefhumun her grubun elinde farklılaşması-3/100-, 'tek bir ümmetten' oluşan insanoğlunun nedenini çok iyi bildiği fakat durduramadığı, ayrılığı körükleyen en büyük travmadır. Yaşamsal unsurlar, merkezsiz ortak bir bellek oluşturur; mesajsa yalnız 'insan'adır, ölüm tarafından hatırlatılır. Bu kıyamete kadar sürecek bir macera, hesabı toplumsal hafızada tutulan diyalektik bir süreç, varolan herşeyle birlikte yolalınan birarada bir devinimdir.-3/185. Sanatçılar, farklı coğrafyalarda yakın soruların tanıklığında aynı vahayı arararlar. O'da Benjamin'in sürdüğü izin peşinden gidiyor. Bu sergisinde Güçlü, insanın bedenini köleleştiren, ruhunu ele geçiren cevaplarıyla kitleleri denetim altına alan bir gerçek hal'in hakikatında yol alan 'muzdarip' bir gezgin, zamanla bağını koparmış Leylasını arayan bir ruh oluyor. Yüzlerce yıldır hakimlerin kuşattığı bir alanda, yoksulların elinden alınmış bir kitabın izlerini görünür kılmaya çalışıyor..

Sergi, Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi-Tünel adresinde ; 24 Ekim’e Kadar görülebilir..

Not/ Metin Güçlü'nün Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi, İstiklal Cad. 217, Tünel adresinde
sürmekte olan Hiç adlı sergisi 12 Kasım'a kadar uzatıldı...

***


Lise mezunu Steve Jobs öldü. Okumanın, keşfetmenin heyecanını tecrübe etmeden başkalarının bilgisiyle yaşamak olduğunu görmüştü. Diğerlerinin izinden gitmedi. Okulu bıraktıktan sonra kendi hayallerinin peşine düştü.. Dünyada iz bırakan büyük işler başardı. Daha iyi bir yaşam vaadeden ütopya adına yola çıkıp yeryüzündeki cenneti cehenneme çeviren sosyalizm maskesiyle Stalin'in gasbettiği hürriyeti , sahtesiyle değiştirip kitlelere yeniden sunan yüzsüz/maskesiz rakip bir kapitalist sosyal organizasyonun üyesiydi. Çalışma/yaşama zamanını birbirine yaklaştırdı. Ademle Havanınki 'bir', Newton'un başına düşen 'iki' dersek, dünyanın gidişatını değiştiren yasaksız meyvanın, göğe yükselen en büyük elmanın, Apple'ın sahibiydi..

6 Ekim Perşembe : 2011
Sınırlı bir zamanın var bu dünyada. Onu da başkalarının hayalini gerçekleştirmek için harcama!..


Apple'ın efsane patronu, kurucusu ve ve belki de her şeyi olan dev isim Steve Jobs hayata gözlerini yumdu. Amerikalı Joanne Carole Schieble ve Suriye asıllı Abdülfettah John Jandali’nin oğluydu. 24 Şubat 1955 tarihinde dünyaya geldi. Biyolojik annesi Schieble ve biyolojik babası Abdülfettah, Steve'i Californialı çift Paul ve Clara Jobs’a evlatlık olarak verdi. Ölümünden sonra tv'ler 2005 yılında Stanford Üniversitesi Mezuniyet Töreni'nde yaptığı son konuşmayı yayımladı. Macintosh, iPod, iPhone'nun yaratıcısın anlattığı hikaye ve 'yaşam' hakkındaki yorumu filozofcaydı. Aslında Steve Jobs'ta pratik anlamdaki üretimiyle de yaşam hakkında kafa yoran, onu değiştirmek için planları olan bir filozoftu. Cep telefonları, tablet bilgisayarlar başta olmak üzere yaptığı işler insanların yaşamını gerçek anlamda farklılaştırdı. Feuerbach üstüne 11. Tez'in sonuncusunu hatırlayalım : 'Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.' der. Yeryüzünde cenneti arayan çalışan kitlelere Marks , iş, ekmek, hürriyet için bir ideoloji verdi. Çalışma zamanıyla, yaşama zamanının arasındaki farkın yaratıcısının kapitalizmin sömürü sistemi olduğunu söyledi. Jobs'sa, daha iyi bir yaşam vaadeden ütopya adına yola çıkıp yeryüzündeki cenneti cehenneme çeviren Stalin'in gasbettiği hürriyeti , sahtesiyle değiştirip kitlelere yeniden sunan başka mahallede tezgah açmış rakip güleryüzlü sosyal bir çetenin üyesiydi Çalışma/yaşama zamanını birbirine yaklaştırdı. Ademle Havanınki 'bir', Newton'un başına düşen 'iki' dersek dünyanın başına düşen son elmanın sahibiydi..

***




Her hamaset dolu nutkun, çetrefilli oyunun, mutlaka basit bir açıklaması vardır. ABD Merkez Bankası (FED) matbaalarında ürettiği 44 Milyar dolarlık kısa vadeli tahvilin satışına başladı. Bu bir bankaları/şirketleri kurtarma operasyonu. Kısa vadeli tahvillerden gelecek parayla, batmakta olan kuruluşlardan uzun vadeli tahvil alacak. Son nefesini vermekte zorlanan piyasaya kaynak aktaracak. Amerika'nın geleceğinde, sermayenin tam kalbinde sorun olduğu görülüyor ki bu geçici değil, yıkılmakta olan Batı uygarlığının ilk sinyalleri; durum sanılandan ciddi. Bu ABD'nin son krizi ; kıta sulara gömülürken, Amerika ödeyemeyeceği borçlar alıyor .. Modern dünyanın hep yaptığı gibi altın-gümüş karşılığı olmadan açığa para basarak süreci yumuşatmaya çalışıyor..


5 Ekim Çarşamba : 2011
İş ve ekmekten sonra gelir hürriyet..



Ortadoğuya demokrasi, dünyaya hürriyet ihraç eden kahraman Amerika, kendi halkının ekmeğiyle oynuyor ; açığa para basarak cüzdanlarını boşalttığı kitlelerin yoksullaşma sürecini yumuşatmaya çalışıyor ..

Yeryüzünde cenneti arayan çalışan kitlelere Marks , iş, ekmek, hürriyet için bir yol haritası verdi. Marks'tan aldıkları planla, mesh edip kutsanan idelojiyle harekete geçen Bolşevikler, bu üç talepten hürriyete el koydu ; Stalinci aygıt, kitlelere iş ve ekmek vererek 70 yıl iktidarda kaldı. Rusyanın yıkılmasındaki neden hürriyetsizlik değil, devletin hazır iş ve bedava ekmek vermesinin olanaklarının ortadan kalkmasıdır. Bugün daha iyi anladığımız bir konudur ; iktidarları ayakta tutan siyaset değil ev,ekmek,sağlık güvencesidir deyip yıllar öncesinden bir anı ile sürdürelim konuyu .. Nişantaşı Poyracık Sokak'ta bir çatı katında oturuyorum. Yıl 1980'lerin başları ; Kenan Evren cuntanın konsey başkanı. Yanımızdaki bina Macar Konsolosluğu. Televizyon siyah beyaz. Kapanışla bayrak töreni yaklaşmış. Masada çalışıyorum. Gecenin orta yerinde bir gümbürtü . Tavan delindi, sular çatıdan boşanmaya başladı. Yandaki konsolosluğun yüksekteki su deposu bizim evin üstüne yıkılmış. Şaşkınlığı atlattıktan sonra kapıcı, Macarlara haber verdi. 10 dakika sonra konsolosla yardımcısı bizdeydi. Pratik sorunu çözdükten sonra 'teori' gevezeliği başladı. Bıkkın ve ürkektiler. Siyasi konulara girmekten korkuyorlardı. Rus edebiyatı, müzik, Bela Bartok, Zoltán Kodály'nin Anadolu kırsalındaki gezisi 68 işgali, Dubçek, Bin Bella falan derken konu konuyu açtı. Gerçi konuşan bendim ; onlar biraz sıkıntılı grup halinde kafa sallıyorlardı. Sonunda konsolos görevlisi yaşlı adam , 'bayım' diye başladı : 'Rus tankları Prag'a hürriyet isteyen halkın ayaklanmasını bastırmak için girmedi. İnsanlara iş, ekmek, sağlık hizmetleri verilmesini engelleyen, kamu düzeninin işleyişini bozan kargaşayı bastırmak için geldi.' dedi başını biraz daha yaklaştırarak ince uzun gövdesinin üstünden eğdi, kısık sesle bir sır verircesine ilave etti : 'inanın, insanlar için bir işinin olması, çocuklarını okutabilmek, evine ekmek götürebilmek, hastalandığımızda bedava sağlık hizmeti alabilmek en büyük ödüldür. Bunları verip, karşılığında aldığımız özgürlükle ne yapacağız?..'

İdolojinin ahlakı, gündelik hayatın pratik temel taleplerini karşıyamaz olduğunda hiçleşir. Macar konsolosluk görevlisinin söylediğini 1980 şartlarında anlamamız mümkün değildi. Ne ki geçen süreçte başta Doğu Bloğunun yıkılmasının ardından dünyadaki radikal dönüşümler, ekonomik verimliliğin kitleler üzerindeki rahatlatıcı/baskılayıcı etkisini gözler önüne serdi. Bugün ölen Steve Jobs, dünyanın internet baharının yaşandığı dönemdeki sermaye birikiminin merkezindeydi. Modern finansal/kültürel zenginliğin dönüştürücü bir yaratıcı düşünürdü.. Şimdiyse, bir parçası olduğu sistemde kendisinin yarattığı Arap Baharı'nın t/uzağında savrulan Amerikanın 'Son' baharını ilgiyle izliyoruz. Gazetelerin yazdığına göre ABD'de ekonomik kriz ve işsizliğe karşı günlerdir adil paylaşım isteğini seslendiren binlerce kişi, dün de sürdürülen protesto gösterileri ve yürüyüşlerin ardından, akşam saatlerinde New York Borsası'nın bulunduğu Wall Street'i işgal etmeye kalktı.. 'Amerika'da Bahar yaşanacak/ekonomik varlıklar adil olarak paylaşılacak' sloganları atan 800 kişiyi polis gözaltına aldı. Tv'lere yansıyan görüntüler ürkütücü . Amerikanın geleceğinde, sermayenin tam kalbinde sorun olduğu görülüyor ki bu geçici değil, yıkılmakta olan Batı uygarlığının ilk sinyalleri; durum sanılandan ciddi. Dünyaya hürriyet ihraç eden kahraman Amerika, halkın ekmeğiyle oynuyor ; açığa para basarak kitlelerin yoksullaşma sürecini yumuşatmaya çalışıyor. Aslında kapitalizmin erdemlerine fazlasıyla inanan kategorik bir Keynesci kendisi. Çözüm önerilerine katılmasam da, yaptığı durum tespitleri doğru . Dünya ünlü ekonomist John Perkins'in itiraflarını izliyor, New York Times'ta bestseller olan 'Kafes' adlı son kitabı takip ediyor.. Ekteki videoyu izleyin devam edeceğiz..


John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları. Ekonomik sistemin işleyişini ve sermaye adına yapılan manipülasyonu anlatıyor..

http://www.dailymotion.com/video/xkedgs_bir-ekonomik-tetikcinin-ytiraflary_news?start=1148#from=embed

***


Yalnız sanat değil, insan olarak da eleştiriyi yoğunlaştırdıkça etrafımızdaki uçurum artar. Bu süreç bir çağdaş sanat programının ötesinde finans-kültür projesi olan 'Bienal' mantığında farklı işler. Bugün suretin arkasındaki hakikate, sermayenin gerçeğine değil hayallerine, planlarına bakacağız.. Bilinen yöntemlerle yaşadıkça sıtma nöbetine tutulmuş gibi krizlerle sarsılan kapitalizmin cesede dönmüş eski bedeninde hayır yok ; tüccar kimliğin arkasındaki şeytani ruh'sa capacanlı.. Satan/ist projeksiyon bir ruh göçünün, cennetten sürülen insanoğlunun yeni maceralarını tasarımlıyor.. Sahne hazır, tezgah kurulmuş, operasyon başlamış. Bir zincirin parçası olan 12. İstanbul Bienalinin gözlerimize indirdiği perdeyi açarsak bu ulvi oyunun, aslında sufli bir gösteri olduğunu görebiliriz..



4 Ekim Salı : 2011
İNGİLİZ The Guardian gazetesinin sanat eleştirmeni Fiachra Gibbons, "20 yıl önce Türk sanatı denildiğinde, 'Öyle bir şey var mı?' deniyordu. Artık Türk sanatçıları her yerde. Gerçi Fatih Akın, Ayşe Erkmen ve Kutluğ Ataman gibi bazı önemli sanatçılarınızı Avrupalı saysak da Türkiye'de sanat adına pek çok gelişme yaşanıyor. Mesela bienal ile aynı zamanda İstanbul Modern'de açılan 'Hayal ve Hakikat Sergisi'ndeki bazı eserler beni ağlattı, bir eserden bu kadar etkileneceğimi tahmin etmezdim." diyor..


Bugün, dünya sanat çevrelerinin yeni gözdesi İstanbul Bienali'yle ilgili insanın içini ürperten(!) , dünyanın saygın kurumlarının görüşlerini blogumuzdan okurlarla paylaşalım. Hollanda'nın Rotterdam kentindeki, ülkenin en saygın müzelerinden Van Boijmans'in direktörü Sjarel Ex'in "Bienalin fazlasıyla cesur olduğunu kabul ediyorum. Bu kadar açık fikirlilikle politik eserlerin sergilenebiliyor olması, düşünce ve ifade özgürlüğünün, liberalleşmenin simgesi. Ama sanat sadece bununla alakalı olmamalı; insan ilişkilerini anlatmalı ve politika da sadece unsurlardan biri olmalı." diyor.

İNGİLİZ The Guardian gazetesinin sanat eleştirmeni Fiachra Gibbons'ysa İstanbul Bienali'ni, Berlin'in önünde görenlerden. Gözleri dolarak 'İstanbul, Venedik ve Berlin en iyi üç bienal' olduğunu belirtiyor..

Gibbons, bienal kadar Türk modern sanatından ne kadar etkilendiğini de anlattı. Her gün onlarca eser gören, dünya sanat takvimini yakından takip eden biri olarak Gibbons'ın bir eseri anlatırken gözlerinin dolması da takdirinin belgesiydi. Gibbons "Beş yıl önce bir Türk sanatçının ülkesinde çalışması düşünülemezdi. Şimdi Türkiye, tüm sanatçılar için fazlasıyla üretken bir yer haline geldi.
İstanbul yeni bir sanat merkezi. Bir sonraki bienali heyecanla bekliyorum," diyor.

'12. İstanbul Bienali'yle dünya sanat çevreleri gözünü Türkiye'ye çevirdi. Dünyada sanata yön veren dört yabancı isim, sergilenen 500'ün üzerindeki eseri, İstanbul'a pek gelmedikleri ve uzaktan kumandayla bienali hazırladıkları iddia edilen küratörler Jens Hoffmann & Adriano Pedrosa'yı ve bienale katılan yeni sanatçıları tartıştı.' Haberin tamamını okumak isteyenler için adres
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2011/10/01/istanbul-bienali-cok-cesur

***



3 Eylül Pazartesi : 2011
Avrupa'nın geleceği Osmanlı gibi olmalı!' diyor bizim entellektüel liberal solcuların çok sevdiği marksist filozof Zizek. İçimden 'merak etme' diyorum 'öyle' olacak.' Avrupa birliği gibi Amerikan İmparatorluğu'da pike yaparak çöküşe geçti. Dünya otomotiv merkezi Detroit'te fareler cirit atıyor. Fabrikalarını Çin'e kaptırıp işsiz nüfusu artıran Batı uygarlığının sonu Osmanlı'yı aratmayacak!


Gele gide kanka oldular. Kitaplarına bizimkilerden alıntılar koyuyor, satıldıkça onore ediyor, Atatürk'ten bahsediyor, özel demeçler veriyor, vs. Popüler kültürün en ünlü filozoflarından Alain de Botton gibi felsefeyi magazinleştirdi de diyemeceğiz ; felsefenin dünya starının kafası çalışıyor ; cin mi cin. Ne ki, akıl işe yarasa tilkinin sonu kürkçü dükkanı olmazdı. Dönüyor dolaşıyor, Sırp Sındığı'nın 1364 miladiden kalan bakiyesi olarak Stockholm Sendromuna yakalanıyor. Eski Osmanlıyı Slavoj Zizek, Radikal'e anlatıyor : "Hatırlıyorum da çocukken, eski Yugoslavya’da ilkokula giderken bize Sırpların Türk işgalcilere karşı direnen kahraman bir ulus olduğu öğretildi.

Ben de konuyla ilgili okumaya başladım, Türk işgalinin okulda öğrendiğimiz gibi korkunç olmadığını öğrendim. Çok daha açık ve hoşgörülü bir yönetim vardı. Bugün çok kültürlü formüllere sahip bu tür ülkeler haline gelmeye doğru gidiyoruz. Paradoksal biçimde Avrupa’nın modelleri bunlar, belki de Avrupa’nın tamamı bugün bir Osmanlı veya Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!"

***

Anılarla süslediği tesbitlerine rağmen olay Zizek'in zannetiği gibi değil. Arap Baharından, Amerikan sonbaharına sıçrayan hikayenin ilk perdesini izliyoruz. Sermayenin ruhu gövde değiştiriyor. Negriler, ekonomik tetikçi John Perkinslerin hep bir ağızdan keşfettikleri, bizim de 'vay çağdaş zeuslar vay!' diyerek izlediğimiz oyun içinde oyunun bu ikinci sahnesi. Pandoranın kutusundan 'Osmanlı'nın reekarnasyonunu çıkartmaya çalışıyorlar.. Marks'ın 'Tarihsel olaylardaki tekrar için söylediği 'birincisi trajedi, ikincisi komedi' olur sözü aklımıza geliyor. Görünen amacıyla yeni dünya düzeninde merkez, finans-kapitalin başkenti İstanbul olacak ; bunların hiçbiri uzak ihtimal değil. Sermaye belki yaşlı gövdesini Amerikanın sokaklarında terkedecek . Ya da yaşlı Avrupa'nın isyankar genç asileri, karakafalı mülteciler tarafından Londra'da Highgate ,Kensal Green , Abney Park Mezarlıklarının birine yerleştirelecek.. Bir ihtimal ırkcı aristokratik patronaj Paris'te Père-Lachaise veya Montparnasse Mezarlıklarından birinde Illuminati örgütü, aydınlanmış olanların kitabı uyarınca sermayenin dünya konseyi tarafından ebedi istirahatgarına tevdî edilecek. Çok demokrat olmasa da konvansiyonel ideolojilerinin, uzayı kaplayan karbon salınımlarının ,devrini tamamlamış ateşli-ateşsiz silahlarının gölgesinde iyi yaşamış olan müteveffa, ahir zamanını yaşadığımız bu dünyada yaşlı ve teşhir olmuş günahkar gövdesini bırakacak. Yani kısaca bilinen yöntemleriyle yaşadıkça sıtma nöbetine tutulmuş gibi krizlerle sarsılan kapitalizmin cesede dönmüş eski bedeninde hayır yok ; 'satan/ist' ruhuysa capacanlı. Ağırlıklarından kurtulup mecali kalmadığı için 'bırakınız yapsınlar/laisser-aller' diyen, yalnızca 'para' olarak yaşamaya niyetli demokratik bir oluşumu görüyoruz. Yeni ruhla 'Osmanlı'nın yeniden diriltilme firaklarına, ölüden diri çıkarma eyleminin müellifi şeytanın re-animasyonuna, androit bir gövdenin teknolojik hamlelerle yeniden doğuşuna şahit oluyoruz.. Senaryo yazarlarından zaruri eprimiş imgeyi, çoğaltıp sahteleştiren oyun kuruculardan Julian Paul Assange yarın şehrimize geliyor. Herşeyin sanat, herşeyin taklit olduğu bu an içindeki dünyada İstanbul Bienalinin açtığı yolda, gördüğümüz eserler bağlamında 'Osmanlı' şemasının dünyaya yeni bir öneri olarak sunulmasının önemi var. Başaşağı çevrilen hayaletin suretindeki fotografik hakikatı 'Not Defteri'nde ele alacağız . Dünya gerçekten değişiyor ; değişmeyen gerçekse sömürünün biçim değiştiren asal varlığı. Konuya devam edeceğiz..

(1) Slovaj Zizek, Avrupa'nın Geleceği Osmanlı Gibi Olmalı-2Ekim2011, Radikal Gazetesi

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1065048&Date=02.10.2011&CategoryID=81

***



2 Ekim Pazar : 2011
İstanbul Bienali ne yana düşer, Diyarbakır Hapishanesi Ne Yana Düşer?



Bu sergi bir tarafıyla 1980 askeri darbesinin kuytuda kalan öyküsüne, hamaset üzerine kurulan basit öykünün karanlıkta kalan yönlerine ışık tutmaya çalışırken , diğer taraftan da izleyiciyi, o dönemde başta 'Kürt' kimliği üzerinden Diyarbakır 5 No’lu cezaevinde yaşanan acı 'gerçek'le/rle yüzleştiriyor . İnsanların gözlerinin içine bakarak gecikmiş bir bakiyeyi, zamana takılmış bir 'özürü' hatırlatıyor . Ortak kimlikte değişen bakışları, kimsesiz yanlışların yarattığı, harelenerek zamanda çoğalan sahipsiz sıkıntıları sorguluyor. Koşullanmış bir 'ebedi muktedir', doğuştan/ezeli bir 'ezen' olma retoriğinin mahalle baskısını, gücünü 'yanlış' bilinçten alan 'hüküm' verme duygusunun ağırlığını zaten gündelik hayatımızda yaşayarak öğreniyoruz. Başlıkta 'unutma' diyen bir serzeniş var ; Diyarbakır Hapishanesi Ne Yana Düşer?
Buradaki görsellerle birlikte bu sergi üzerine yazılan metinleri okurken, merkezde olmanın dayanılmaz ağırlığını omuzlamış sıradan yurttaş / 'edilgen' karar mekanizmasına yollanan sitemlere tesadüf ediyoruz . Bireyin içinde yer aldığı kurumlara yönelik tarihsel bir gözden geçirmenin talebini hissediyoruz...

Günümüzün tekelci ve merkeziyetçi sanat düşüncesine karşın muhalif bir söylemle toplumsal gerçekliği eserlerine referans alıyorlar . Bir yakın tarih gerçeğinden yola çıkan 122 sanatçı 122 çalışmayla katılıyor. "Diyarbakır Hapishanesi Ne Yana Düşer" adlı etkinlik 17 Ekim 2011 tarihine kadar devam edecek. Şöyle yazıyor Lütfiye Bozdağ : "12 Eylül zihniyetiyle hesaplaşmanın en önemli başlıklarından biri, hiç tartışmasız, hapishaneler üzerinden açılmalıdır. Egemenlerin ekonomik/sosyal yönelimlerini hayata geçirme yolunda kurdukları stratejilerinin uygulandığı laboratuarlar konumundaki 12 Eylül zindanları, o yıllarda psikolojik ve fiziki işkencenin en sert ve dolayımsız biçimde uygulandığı mekânlar olageldiler. Bir yandan da, Metris’ten Diyarbakır’a kadar mevcut hapishanelerin tümü, özgürlükten taraf olmuş insanlar açısından, kendi kimliklerini, onurlarını, değerlerini zulüm politikalarının en ağır yaptırımları karşısında savunmanın, kanla yazılan tarihin simgesine dönüştü."

Ülkeyi İstanbul Bienali'nden ibaret görenlere anlatılan herkesin bildiği güzel hikayelerin dışında Türkiye'nin tüm coğrafyasını kanatan kötü öykülerin de olduğunu gösteren sergi iki farklı mekanda yer alıyor. Bazı yapıtlar Beyoğlu Karşı Sanat Çalışmaları Galerisi'nde sergilenirken bazı yapıtlar da Tarlabaşı’nda bulunan Evrensel Sanat Kültür Merkezi’nde görülebiliyor.


***




1 Ekim Cumartesi: 2011
İklim Değişikliği Sergisi:
Hayata Tehdit ve Yeni Enerji Geleceği
Tarih 4 Ekim 2011 - 15 Ocak 2012


Amerikan Doğal Tarih Müzesi'nin 2008 yılında New York'ta açtığı ve 237.000 kişi tarafından ziyaret edilen “İklim Değişikliği Sergisi: Hayata Tehdit ve Yeni Enerji Geleceği", izleyiciyle buluşuyor.

Sergi, ArterTasarım ve REC Türkiye işbirliği ile 4 Ekim 2011 – 15 Ocak 2012 tarihleri arasında Santral-istanbul Ana Galeri'de yer alacak. Kutup ayısından ölü bir mercana, anime kürelerden çeşitli interaktiflere yer verilerek geçmişle günümüzü gözler önüne seren “İklim Değişikliği” sergisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde ve Türk Telekom'un ana sponsorluğunda 4 Ekim 2011’de Santral-istanbul’da açılıyor.

***