21 Ağustos Cumartesi ; 2011
Fransız yazar Deleuze, 'Felsefe , kavram oluşturma sanatıdır.' diyor. Günümüzde kavramı yalnızca felsefeciler değil, çağdaş sanatçılar, dünya metropollerini sallayan varoş kültürü , internet çağı gençliği birlikte oluşturuyor..
Sohn-Rethe, ne dediğini iyi anlamış, Marks'ı kısaca güzel özetliyor : '..zorunlu yanlış bilinç hatalı bilinç değildir. Bilakis mantıksal olarak doğru, içsel tutarlılığa sahip bir bilinçtir. Yanlış olarak adlandırılmasının nedeni, kendi hakikat ölçütleri açısından değil, toplumsal varoluş açısından yanlış olmasındandır.' 2000'lerden sonra her yıl rutine girerek bir kere daha tavan yapan 'dünya ekonomik' krizinin çözüm arayışlarında Karl Marks, sürekli yeniden hatırlanıyor. Başvuru kitabı ise, Marks'ın 1867 tarihli 4 ciltlik Kapital kitabı. Literatürü bilenler hemen 3 cilt diyerek düzeltme yapmak isteyeceklerdir.. Onlara acele etmemelerini öneririm. Çünkü Kapital'in 4. cildi, diğer ciltlerden önce yazılmıştır.. Acıdır ama Marks'ın yoksulluk yüzünden kendine ait bir kütüphanesi yoktur ve sanıldığı gibi ekonomist değil, aldığı eğitim itibariyle felsefecidir.. Ne var ki her zaman çağı ve mesleğin tabularını değiştirenler hep dışarıdan gelen, oyuna sonradan katılanlar arasından çıkar. Radikal dönüşümü gerçeleştirenlerin eğitimle bilinçleri ve yaratıcılıkları köreltilmemişler arasından çıkması önemli konudur ki bu, karanlık koridorlarda dirsek çürütmüşlerin hiç hoşuna gitmez. Marks'la birlikte Van Gogh, Fikret Mualla, Nikolai Tesla ve sayısız örneği burada saygıyla anıyoruz.
Avrupa'da ilk işçi eylemleri 1815'de başlar. Nedeni, hak, hukuk, ücretler değil, makinaların işi, işçinin elinden almasıdır. Tarihe Luddite hareketi olarak geçer. 1815'de organize direniş başlar, 1819'da Manchester Kıyımı yaşanır. İşçilerin tarihteki ilk toplu katliamı budur. Dünyada 1 Mayıs kutlamalarına neden teşkil eden 1896'daki Amerika/Chigago'daki Haymarket olayları değil. Ne ki, nedeni siyasal olamayacak kadar tutucudur ; işçiler değişen çağa başkaldırdıkları için tarihte onları unutarak cezalandırmıştır.
Marks'la devam edelim, Avrupa'da 1848'de Manifesto'yu yazdığı 30 yaşın yoğun tartışma ortamı ve ayaklanmaları gerilerde kalmıştır. Yaşamını temin etmek için New York Tribune için muhabirlik yapar. 1852'den 1861'e kadar Amerikan için yazdığı Avrupanın bakışını yansıtan siyasi haber/yorumlar nedeniyle ekonomik istatistikleri ve İngiliz devletinin resmi yayını 'Mavi Kitap'larını yoğun olarak inceler.. Bu iktisadi verilerle haşır neşir olmak, onun felsefeyle başlayıp siyasetle devam eden yaratıcılığını, ekonomiyi de içine alarak dönüştürür. 1857'de Grundrisse, 1859'da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'yı yazar. 1861'de New York Tribune'deki işini bırakmasının ardından aynı yıl Artı Değer Teorisini yazar.. Bu kitap Kapital'in ön hazırlığı ve önce dördüncü cildi olarak yayımlamayı düşündüğü kitaptır. Britih Museum'a kapanır, onbeş yılını hem okuyup, hem de ekonomi üzerine araştırmalar yaparak geçirir. Ortaya kapital'in birinci cildi çıkar; yıl 1867'dir. 4. Cilt dediğimiz kitabı daha sonra Engels'in onayıyla "Karl Kautsky , Marks'ın ölümünden sonra bu metinleri derleyerek Thoorien Über den Mehrwert/Artı değer Teorisi başlığını taşıyan üç ciltlik bir seçki olarak hazırlar. Marks'ın başlangıçtaki planına göre bunlar Kapital'in dördüncü cildini oluşturacaktır."(1)
(1) Alfred Sohn-Rethel, Zihin Emeği,Kol Emeği,Epistomoloji Eleştirisi, Metis Yayınevi 2010s 207
***
...deyip kalmıştık ; devam edelim..
20 Ağustos Cuma ; 2011
Eskiden küçük defter taşırdık yanımızda..
Bu blokta, 'Not Defteri' adını verdiğimiz sayfalarda yazılanlar, gerçek anlamda deftere 24 saat içinde çeşitli aralıklarla yazdığımız, bir bütünü eksiksiz oluşturmaktan çok, anlık düşüncelerden oluşan karalamalardır. Hesaplı kitaplı tasarlamalar falan yok.. Bir dostumuz, ne diyeceğimizi tahmin edebilecek aynı dili paylaştığımız arkadaşımızla konuşma üslubu içinde çalakalem, olabilecek yanlışları düzeltmek üzere erteleyerek, usüle erkana falan bakmadan tuşlara basıyoruz. Kelime hataları, devrik cümleler, düşük ifadeler, asıl metin yazısında değil ama, not defterinin karalamaları arasında hoş görülebilir. Ne de olsa yeniden okuduğumuzda tashih yapılabilecek anlık düşünceler,taslaklardır bu ifadeler. Bundan dolayıdır ki, vapurda, kafede, sahildeki bir bankta, dost sohbetlerinin orta yerinde, posta kutusuna düşen eleştirilerle hesapsız, pazarlıksız, doğru yanlış akşama değin gün içinde hatasıyla sevabıyla çoğalır.. demiştik cuma günü ; tartışmalar, sohbetler, yolculuklar girdi araya. Kaldığımız yerden devam edelim..
Eskiden küçük defter taşırdık yanımızda dedik . Yazıyı yazarken , düşünceyi temize çekerken açıp notlarımıza bakardık. Nostalji falan değil dediklerimiz. Artık herşey zamanın ruhu içinde hareketli.. Bunları şunun için yazıyoruz . Bazı arkadaşlar, sayfayı paylaştıklarında ,twitter, facebook'la gönderdiklerinde, sayfanın görünmediğini yazıyorlar. Nedenini soruyorlar.
Nedeni şu : 'Not Defteri' başlığındaki sayfaya her eklediğimiz cümle, blogun adres sayfası devamındaki satırın değişmesine neden oluyor. Aylık sabit yazıya her yeni günün tarihini yazıp , aynı sayfaya yazmaya devam ettiğimiz için, her yeni yazı eklendiğimizde adres bilgi url'si otomatik değişiyor. Yazı, aynı yazının devamı da olsa, paylaşımda ulaşılacak adres yenilenip, farklılaşıyor.. Bunu aşmanın yolu, 'Not Defteri' sabit ana sayfa olduğu için kısa yol olarak http://emincetingirgin.blogspot.com/ adresine yönlendirmek. Diğer, arşiv kayıtlarındaki sayfalar için -değişiklik yapmadığımıza göre- eski sistemde sorun yok..
***
Piyasadaki müşteri, satıcının iyi, işini bilir, sözüne güvenilirliğine, kavramın/malın üreticisinin imalatı sürdürebilecek teknik becerisine , kültürel organizasyon içindeki pozisyonuna , marka gücünün yarattığı auroya, sanatçının mesenik görüntüsünün etki alanına, havarilerinin yaydığı inanca bakar. Adı neyse -pazar,piyasa, ideoloji, organizasyon, parti ya da başka- herhangi bir toplu bilinçten oluşan kütleyi ayakta tutan, fenomeni yaşatan 'şey' inançtır..
19 Ağustos Perşembe; 2011
Sanat pazarının geleceği üzerine düşünceler..
Batı battıkça batıyor ; güneş doğudan yükseliyor.. Çin, Avrupalı misyonerler tarihinin aksine, zen kültürünü, bienal sanatçılarını, üç dilli küratörlerini sermayesi ile birlikte ihraç ediyor. Çin'in Amerikan Hazine bonosuna yatırdığı miktar 1 trilyon 160 milyar Dolar..
Çin'in dünyanın en büyük finans gücü olarak tek başına kalmasının ardından, dünya hakimiyeti ideolojisini yürürlüğe koyacağını tarih bize göstermiştir.. Önümüzdeki yıllarda Çin'in Avrupa'yı işgal etmesi, Amerika'yı istila etmesi hayal değildir...Akdenizde savaş gemilerinin dolaşması, dünyada doların tahtını ele geçirecek yuan'ın öyküsünün ikinci perdesi olacaktır..
Yazının icadından sonra insanoğlunun en büyük soyut buluşu 'para'dır. Mübadele bir soyutlama , paraysa aslında felsefi bir kavramdır. Marks Kapital'in birinci cildinde 'paranın işlevsel varlığı, maddi varlığını yutmaktadır' deyip geçen yüzyılın ortalarına kadar ekonomi dünyasında geçerli olan bir kanunu tekrarlar : 'çıkartılacak kağıt paranın miktarı, yerine simgeler konmadan bizzat dolaşıma girecek altın/gümüş miktarını geçmemesi gerekir.' Eski Yunan'da takas aracı şarap, bakır, demir ve köleler olurken, takasa girmeden direkt ödeme aracı olarak demir çubuk ve uzun çivilerin kullanılması, gücünü kıymetli madenlerden alan sikkelere karşı gene 'soyut' bir alan oluşturan nedeni düşünmemize yol açar ; bu güvendir. Sanatçının eserinin mübadele aracı olarak pazara girmesindeki neden gibi, alıcının zevkiyle açıklanamayacak pratiği yaratan teorinin bir nedeni, apriori/önsel durum , kendi dışına taşabilecek kabul, ortak bedenin onayı, ülkelerin zenginliğinin söz hakkıyla kültürel beğeniyi oluşturacak, pazarı omuzlayıp yönlendirecek toplu mutabakatın nedeni olan gene aynı sıfattır ki, açık tanımı güvendir.
Piyasadaki müşteri, satıcının iyi, işini bilir, sözüne güvenilir, imalatı sürdürebilecek teknik beceri ve kültürel organizasyon içindeki pozisyonuna , marka gücünün yarattığı auroya, sanatçının mesenik görüntüsünün etki alanına, havarilerinin yaydığı inanca bakar. Herhangi bir bilinçten oluşan-pazar,piyasa, ideoloji, organizasyon, parti ya da başka- kütleyi ayakta tutan, yaşatan 'şey' inançtır. Havard'ın ünlü profösörü Niall Fergusun, Telegraph Gazetesi'nde 6 Martta yayımlanan 'Batı bugün neden çöküyor' başlıklı makalesinde şu sonuca ulaşıyor : 'Uygarlığımıza olan inancımızı yitirdik..'
Bugün Çin elindeki nakit 1.2 Trilyon doları Amerika'ya vererek, bu çökmekte olan emperyalist devin borcunu satın almıştır. Arap sermayesi, Çin finansmanı olmasa bugün Amerikan ekonomisi bir hiçtir. Otomobil üretim merkezi Detroid'te farelerin cirit atması sanılandan önemlidir. Amerika, fabrikalarını Çin'e kaptırmıştır.
Çöken yalnız ekonomik uygarlık değildir. Çin'in sendikalardan yoksun proleteryası, ölmemek için çalışan ucuz işgücüyle dünya sanayinin üretim merkezi olmasıyla birlikte, tüm kurumsal yapısıyla Batı'nın çöküşü de kaçınılmazdır.
Batı uygarlık tarihinin 250 yılına bakarsak acı bir tablonun üzerimize geldiğini görürüz . Ülkelerin sanayileşmelerinin ardından yoğunlaşan sermayenin dünyada dolaşıma girdiği, ardından finans kapitalin çıkarları doğrultusunda yeryüzünün değişik bölgelerinde işgaller yaşandığı, halen süren bir gerçek olarak göz önündedir. Çin'in dünyanın en büyük finans gücü olarak tek başına kalmasının ardından, dünya hakimiyeti ideolojisini yürürlüğe koyacağını tarih bize göstermiştir.. Çin'in Avrupa'yı işgal etmesi, Amerika'yı istila etmesi hayal değildir. Çünkü İngiltere, Amerika güçlerinin doruğundayken Çin'le kıyaslandığında göreceli az nüfuslarıyla devasa kalabalığına karşı bütün Asyayı işgal etmiş, Hindistan ve Çin'de koloniler kurmuş, sömürgeciliğin en aşağılık politikalarını gözlerini kırpmadan uygulamış, kolonyalist kültürün gereğini yapmışlardır..
Nasıl 1800'lerden itibaren İngiltere, 20 milyonluk nüfusuyla, 1 milyarlık kitleye sahip Göksel Çin İmparatorluğunu Afyon Savaşlarının ardından köleleştirdi, halkını esrar bağımlısı yaptıysa, şimdide finans kapitalin yeni devi Çin, büyük askeri gücü , yüztrilyon dolarları bulan parası ve dünyanın üçtebirini oluşturan nüfusuyla, uygar Batının ilk önce fabrikalarını kapattırıp, bankalarını, ekonomisini ve halklarını faize bağımlı kılarak işgöremez duruma getirmiştir. Çin'in bundan sonra Amerikadan kıta Avrupaya bütün Batı uygarlığını yerlebir etmesi ,baştan başa sömürgeleştirmesi uzak bir senaryo değildir.. Teknolojisini bankalara rehin veren Amerika savaş gücünü tüketmiştir..
Türkiye'nin bu yüzyılın çeyreğini tümüyle sarsacağı görülen çöküşte nerede durduğu önemlidir. Ekonomiyle birlikte yeni kültürel yapılanmadaysa, coğrafyada yeni adacıkları, bilinçte sıçramalar ve keskin dönüşümler ortaya çıkaracaktır..
Dünyanın yarınları, bugünkü değerlerle şekillenmeyecek, gelecek 'şimdi' gibi olmayacaktır.. İnsanoğlu sanayi devriminden sonraki, en önemli çağa geçiş dönemini yaşamaya başlamıştır..
Tarihin efendisi Batı'nın hikayesi bitiyor. Zaman yarılıyor. Benjamin'in dediği gerçektir ; 'uygarlık aynı anda barbarlıktır..' Barbarlarla, uygarların nöbet değişim saati gelmiştir..
***
18 Ağustos Perşembe ; 2011
95 Yaşındaki Mihri Belli'nin son MK toplantısı..
'Yüreğini ferah tut yoldaş!' diyor düzenleme komitesi adına yazılan bildiride ; 'Sınırsız ve sınıfsız başka bir dünya mümkün! Ve o dünyanın müjdecilerinden biri olan Mihri Belli hiçbir zaman unutulmayacak!'
Cenaze Tören Düzenleme Komitesi’nden yapılan bu açıklamadaki kelimeler bize 'sosyalizm'in bir inanç sistemi olduğunu gayet güzel özetliyor..Diyalektik gelişmenin olduğu bir siyasi ortamda , sabit inançların, stabil politikaların varlığını sürdürmesi çağın çelişkilerini ,'yanlış bilinç' ile okuması felsefi epistomolojinin 'bilen öznesi'nin temsiliyet gücünü şüpheli kılmıştır. Bizim de asıl eleştirimiz budur ki, başka bir yazının değil her konunun ana teması, önkabullerden arındırılmış bir ütopyanın sağlanabilmesi meselesidir. Toplum her zaman münferit hafızayı, kendi ortak bilincinin potansiyel kaynağı olarak kullanmıştır. Onun yolu ve inandığı değerler, belki de yaşadığı dönemin soğuk savaş rüzgarlarının etkisiyle yaşamının uzun bir süresince kurumsal sosyalizmin klasik argümanlarını içermiştir. Buna rağmen 1960'lardan sonraki süreçte daha fazla tekilleşmiş, ülkenin şartlarının ithal tezlerle yorumlanamayacağını görmüştür.
21 Ağustos ilginç bir gündür; Komiternci sosyalizmin şablonlarını sorgulayan Gramisci'nin selefi 1964'de ölen Palmiro Togliatti'nin de son günüdür. Bir başka zaman dilimi, 1940'da muhallif önder Troçki, Çarlardan aldığı politikaları devam ettiren Rus despodizminin sosyalist figürü Stalin tarafından öldürdülmüş, yine aynı günün farklı bir yılında Çarların resmi politikasını sürdüren Sovyet askerleri , 1968'de Çekoslovakya'yı işgal etmişlerdir. Bu solda bir kırılma noktasıdır ; 'işgal', kitlelerde 'idrak' sağlamış, insanlar giderek daha fazla kendileri olmayı başarmışlardır. Gerçi işgalin alt yapısında Lenin'in tezlerinin olduğu yadsınamaz. Ne diyordu en büyük işçi devletinden yana olduğunu söyleyerek, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını rafa kaldıran, ezilen Türk halkları önderleri Sultan Galiyevleri, anarşist Nestor Mahnoları, hatta kendi kadar demokrat Alman Milliyetçisi Karl Kautskyleri etkisizleştiren Sovyet Devleti'nin kurucususu Bolşevik önder Lenin , "Polonya'nın bir toplumsal devrime hazır olup olmadığını süngülerimizle yoklayabildiğimiz oranda, çok az hazır olduğunu söylemeliyiz. Süngüyle yoklamak Polonyalı kır emekçilerine ve Polonya sanayi proletaryasına (Polonya'da kaldığı oranda), doğrudan erişmek anlamına geliyordu." demiştir.
Bunlar hazmedilecek laflar değildir ; ne ki akibetten ulaşılabilecek niyet yıllar, inançlı kuşaklar boyunca bilinmedi, görülmedi, duyulmadı.. Rus ihtilalindeki ulusalcı çizgi, sol tarafından nesillerce görmezden gelindi .. Büyük teorinin külliyatından bi haber kadroların cemaat yapısı içinde tartışılamadı .. David Riazanov'un başında bulunduğu büyük arşiv kitlelere açılmadı . Yalnız bizde değil dünyada da Stalinci baskılarla suçlanmamak,dışlanmamak adına 1967'lere gelene kadar okunamadı, algılanamadı. Dünyada da eleştirel sol'un hikayesi 1968'den sonra başlar. 'Sistem artı değere el koymaya devam ettikçe, mübadele unsuru paranın satın alma kudreti sürdükçe sosyalizmle, kapitalizm arasındaki fark belirsizdir. Bu, 70 yıllık ömründe SSCB'nin hala da tam karşılığını bulanamamış bir cevapsız soru olarak literatürde durmaktadır.. Mihri Belli, bugün çok tartışmalı yapısı, yanlışları görülmüş ve acı veren kalıntılara hala sahip olan MDD tezleriyle de olsa Çin/Rusya arasına sıkışmadan güdümlü parti yapısına isyan bayrağını açabilmiştir. Bu kadarı yeterli midir? Tarihin tozlu arşivlerinde ikiyüzyıllık Avrupa tarihine bağlanacak o kadar çok hata vardır ki, bugünü anlamak için uygarlığın maskesi sanayi toplumunun sağlı sollu tüm politikalarıyla yüzleşmek gerekir. Fakat öncelikle Sovyet Rusya eksenli sol düşüncelerin darbeci yapısı, bugün darbeciliğe kararlılıkla karşı durmaya çalışanların kararlılıkla vazgeçmedikleri Lenin'le yüzyıllık bir hesabı görmeden, sosyalizmin klasik argümanlarıyla hesaplaşmadan mümkün değildir. Çarpıcı serüvenci maceraların cerbezesiyle kahramanların ideolojilerinin tarihin arşivlerine tozu alınmadan atılması, sonu hüsran olan yanılgıların zaman zaman dirilmesine nedendir.. Kronstadt denizcilerinin, Anatoli Jelezniyakovların önce maskara edilip sonra kahraman ilan edilmesindeki tutarsızlık, Leninist darbeci politikaların ulusalcı çizgisindeki riyakarlıkta saklıdır. Bütün bunlara rağmen, genetik hafızasındaki hatalı yazılımla, çoğunluğun hafızasını dumura uğratan eski grubundan kopabilmesi, nisbeten bağımsız bir yol izleyebilmesi bir nebze övgüye değerdir.. Darbecilikse suç hanesinde sabittir. Tarihe kendi adımıza düştüğümüz bu notlardan, anısını selamlayanların esas olarak yapması gereken muhasebeden sonra, Behice Boranlar, Sadun Aren, Mehmet Ali Aybarlar gibi görece bağımsız bir kimlik , doğruları yanlışlarıyla kendi amprik yolunun/solunun yolcusu olan 1916 doğumlu eski tüfeği günahları sevaplarıyla saygıyla uğurluyoruz. 16 Ağustos'ta ölen Türkiye sol'unun simge isimlerinden 1945-50 yıllarındaki Yunan İçsavaşının Osmanlı Tugayı'nın Komutan/Kapetan'ı Mihri Belli, Şişli Cami'inde ikindi namazının ardından Feriköy Mezarlığı'nda eski yoldaşları Şefik Hüsnü Değmer, Reşat Fuat Baraner ve Şevki Akşit’in yanında bugün toprağa verilecek..
***
12. Uluslararası Istanbul Bienali geliyor..
13 Ağustos Cumartesi; 2011
12. İstanbul Bienali için konfetiler, maytaplar, havai fişekler hazır;
belediye bandosu alarmda. Şehrin caddeleri yıkanmış, mihmandarların saçları taranmış.
İKSV heyecanlı, tatsız eleştirilere sayfaları kapalı. Lejyoner kuvvetler, gözüpek çalışanlar yaz sıcağında her zamanki gibi inançlı capacanlı..
Yerli galerilerin yürekleri pırpır.
Seçilmiş sanatçılar ile atanmış kültür havarileri, ev ödevlerini eksiksiz yerine getirmiş çocukların masumiyeti içinde. Entelijansiyanın yayın organları Cumhuriyet , Radikal Gazeteleriyle benzerleri korosu şefin ilk hareketini bekliyor. Münevverler mezhebi, yazarlar alemi kalem elde gelişmeleri not alıyor ; tolere kuvvetler, hoşgörü erbabı, sevmeye hazır ana şefkatiyle beyaz kağıtları hazırlamış.. Dili şişkin, yüzü pişkin şakşakçılar ,ezberci pazarlamacılar, monden eleştirmenler, kültür sanat telalları ,cilveli açılış mankenleri , sanat hamisi patronlar , magazin sosyetesi gün sayıyor.. Bienal kapısının kilidinin açılmasına saatler var.... Tek gözü kısık otoriter davetliler zuhur etmeye, dış basında haberler görünmeye başlandı.. Selamsız eşrafı, şehre teşrif edecek yabancı konuklarını bekliyor..
Bakalım geçen sene bu konuda, üzerimize bütün ağırlığıyla gelen 12.Bienal için ne demişiz?..
(..)..Malumu ilan etmeyi görev edinen çağdaş sanatçı, amacından koparılmış nesnelerle, belirsiz bir özneyi sürekli suçluyor. İzleyiciyi, bakıp görmediklerini gösterip gözüne sokarak güya utandırıyor. Teşhir ettiğini zannetiği bu yapının asli bir unsuru olarak meta değişim değeriyle oyuna katıldığını, eleştirdiği yapının, hatta seçkin üst yapının temel figürlerinden biri olduğunu unutuyor.. Sömürünün artı değeri, sahte radikal mesajlara kapak olan çağdaş sanatın suni değerini pompalıyor..
Biz, bütün bu curcunada bir adım geride duran namus sahibi asıl sanatçıyı arıyoruz..
Devamı http://cagdaselestiri.blogspot.com/2010/11/12-istanbul-bienali-kara-bir-bulut-gibi.html sayfasında..
***

10 Ağustos Çarşamba ; 2011
Gelen bir e postadan çıkan sonsuza kadar yaşayan değil, ölümlü heykeller üzerine..
Jason de Caires, sualtı heykelleri yapıyor. Yeryüzünde değişmeyen ve sabit heykeller yerine, denizin altında, mercanlardan deniz kabuklarından oluşan, değişen, hatta bünyesine katılan yeni deniz canlılarıyla büyüyen, sonunda başka yaşam formlarının altında kalarak dönüşen , büyük deniz yaşamının bir parçası olarak görünmez olacak heykeller üretiyor.. Caires, insanın dünyevi ,organik, geçici, sonsuza kadar süremeyecek ölümlü varlığına işaret ediyor. Bu, bir anlamda bilgi ve bilinçlenmenin de uçuculuğudur. Sanatçının mesajından anladığımız özet bu.
İnsan, çevresiyle birlikte değişiyor ; çevresini değiştirdikçe kendi dönüşüyor, başkalaşıyor.. Varlığının özü aynı kalmak koşuluyla, başka hayatlara aktarılan bu yeniden oluşuma, bizatihi belirişe, değişim fenomenine biz 'evrim' diyoruz.. Jason de Caires, ölümsüzlük ve hükümranlık iddialarıyla evrimin önünü kesen 'uygar' insana nazire yapıyor ; eserleriyle zamana meydan okumadan, ölümlü olmanın kaçınılmazlığını hatırlatıyor..
***
9 Ağustos Salı ; 2011
'Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların üstüne kabus gibi çöker' der Marks ama, bu paragrafın asıl ilk cümlesi galatı meşhurdur..
Sorun aslında yalnızca Zizek'in taşıyamadığı ağırlıkta, ilerleme ideolojisinin deşifre olmuş sonuçlarında, üretim için işbirliği gerektiren totaliterizmin zannedildiği anlamda siyasal olmayan doktrininde, cevap anahtarıyla soru arasındaki bağı kuramayan tereddütlerinde değil, Zizek'e devrettiği tüm ontolojisiyle Marks'ın siyasi tezlerindedir.. Bakunin, 'Halk yığının büyük çoğunluğunun, ayrıcalıklı bir azınlık tarafından yönetimi.(..) tüm devlet çarkının tepesinden bakacak olan işçilerden olacaksa, onlar artık halkı değil, yalnızca kendilerini temsil edeceklerdir.' diyor. Engels cevap veriyor : 'eşek!'.
Tarih eşeği haklı çıkardı..
Yalnız Hegel mi der, bizim laz yurttaş olsa, 'bizim buradan bakarsan, hepsinin cümlesi tepesi üstü duruyor!' Sorun Kant'tan başlar. 'Aklını kullanmaya cesaretin olsun' repliği, pratikte çok anlam ifade eder. O da gelenekçilikten kurtulamıyor, tutanacak yer arıyor, düşünmeyi bir yerde kesiyor ama buraya kadar gelmesi de önemlidir. Gün Zileli, Mart 2009'da Londra'da Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü'nün düzenlediği konferansta, Zizek'in sunduğu metini eleştiriyor. Metinden çok Zizek ontolojisini eleştirse daha yerinde olur. Çünkü her cümle, anlamı meçhul, t/aşan bir tartışma alanıdır. Chomsky'nin alaycı bir doğrulukla kurduğu cümle gibi : 'Kimyasal formüllerin, psikolojik gerçeği olması gerekir mi?' sorusunu ona uyarlayabiliriz.. Zizek'in felsefi cümlelerinde, siyasi bir karşıtlık aramak boşunadır. Çünkü , 'gel yapalım' denilecek pratik bir anlam üretmezler.. Marks'ın hayaleti kitapların üzerinde amaçsızca başıboş dolaşır.. Sorun aslında yalnızca Zizek'in taşıyamadığı ağırlıkta, ilerleme ideolojisinin deşifre olmuş sonuçlarında, üretim için işbirliği gerektiren totaliterizmin siyasal olmayan doktrininde, cevap anahtarıyla soru arasındaki bağı kuramayan tereddütlerinde değil, Zizek'e devrettiği tüm ontolojisiyle Marks'dadır. İlerlemenin ve sanayileşmenin tek amaç olduğu bir zaman diliminde, 1818 doğumlu düşünürün değiştirmek istediği dünyanın, değişmiş halini görüp yaşayanların itirazları olması kaçınılmazdır.. Ne ki, ilericilik adına 'Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların üstüne kabus gibi çöker' kelimesi Zizek'te doğrulanır.. Cümlenin devamı şöyledir : 'Hegel , dünyadaki bütün önemli tarihsel gerçeklerin ve kişiliklerin, tabiri caizse iki kez ortaya çıktığını söylüyor. Şunu eklemeyi unutmuş ; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak'
Bunları niye yapıyor? Tüketmek, arsızca hep tüketmek için. Çözüm doğanın verdiğiyle yetinip, tüketmenin ekonomisinden vazgeçebilmekte saklı .. sözümüz yalnız Zizek'e değil ; herkese. İlerleyerek sona gelen dünyamızda, geriye doğru radikal bir dönüş gerekli..Yapılabilirse..
Bunu niye söyledik? Zizek , Londra/Birbeck konferansında kürsüde müthiş bir soru soruyor :
'1989'da kendimizi bulduğumuz karanlık felaketin ardından' diyor, 'Baştan nasıl başlanır?'
Diktatörlerin kara meleği Leninden verdiği dağcı örneğine sarılıyor; allıyor, pulluyor. 'Başlangıcın tekrar tekrar tekrarlandığı bir hareket' diyor ; kendisi söylemiyor ; Kierkegaard'ı referans göstererek, entellektüel bağı tamamlıyor..
Ne yaparsa yapsın, faydası yok. İnsanlar gelecek cennet vaadlerine, sanayileşmeyle gelen bolluk masallarına, endüstriyel gelecek için, bugünü feda etme , ulvi amaçlar uğruna geçici baskı rejimi/proleterya diktatörlüğünün kuracağı sınıfsız toplum hikayelerine, bir parça da olsa ellerinde kalmış olan özgürlüklerini kaptırmak istemiyorlar artık.. Stalin, Lenin'den sonra Rusya'nın (o, sosyalizm diyordu) amacının bir yılda on yıl ilerlemek olduğunu söylüyordu. Golyatın sapanından atılan taşa işlenmiş 'İnsanlar arasındaki ilişkilerin, şeyler arasındaki ilişkiler biçimini alır' sözünün aldığı yeni kavrayışın kökten düşünülmesini gerektiğini söylüyor Zizek. Gevezeliklerle yorulmasın ; emeğin, mal ile takası sürdükçe, şekilden şekile girse de felsefi arayışları, mübadeleye itirazı olmayan ilerlemeci sosyalizmin lafzi konusu olarak kalmaya mahkum olacaktır.. Zizek'in yeni ambalajı içindeki iradi talebinin karşılanamamasının nedeni, konunun ontolojik kudreti, tüketmenin şehvetinin keş'sel idolojisi, uygarlık adına kazanımların biyo-bedende amprik dönüşümler yaratması, ekonomik/siyasal sürecin evrimsel olmasıdır.. İlerleme kavramının artı emeğe ihtiyacı, iktisadın birbirini tetikleyen krizlerinin devşirici boyutları gibi, Zizekgillerin entel/dantel pazarda tartışma gereksinimleri kadar -ikinci doğamızda!- sarih bir kara boyut yaratmıştır .. Althusser, Derrida gibi Zizek'te , üretimin mantığını sorgulamadan, iktidardaki nöbet değişimine bağladıkları komünizmi Mark'ın gözüyle yeniden modernitenin ilgi alanına sokuyor ki, nafile. Çünkü artık biliyoruz ; temellük edilen idolojiyle kapitalist üretimin ekonomi temeli üzerine kurulmuş marksizmin amacı şahikası/nirvenası olan sanayileşmenin, tahayyül edilen sosyalizmle bir ilgisi, sınıfsız eşitlikçi toplumla kurucu ilkenin meşruiyetine kılıf olmanın dışında bir pratik bağı yok. Hitler/Stalin ayrımı gözetmeyen merkezi devletçilikse aynı zamana sahip oldukları halde, halkların asgari çıkarlarını farklı teranelerle motive eden bambaşka bir kavram zaten.
Zizek'in yaptığı yeni bir şey değil, antika tüccarlığı..
Durumunun bilincinde hinhonoğluhin bir zeka ama yeri geldiğinde orada olmanın hakkını vermek için kabusu rüya gibi takdim ettiği bir ideolojinin anasını sattığını da İngiltere'deki yaşayan Marksist teorisyenler konferansında görüyoruz. Öncesinde, biyografisinde inkar var ama sanki ikrar ediyor, ideolojik hazır menünün kolaylığını sanki 'hep' onaylıyor. . Dememiş taklidi yapıyor, ama demiş. 'Marks Semtomu Nasıl İcat Etti' başlıklı yazı, İdeolojinin Yüce Nesnesi' kitabının 63. sayfasında şöyle yazıyor. 'İdeolojik rüyada da aynı durum geçerlidir ; ideolojinin rüyaya benzer bir yapı olarak belirlenmesi, şeylerin gerçek durumunu yani gerçekliğin kendisini görmemizi engeller. Gözlerimizi açıp, gerçekliği olduğu gibi görmeye çalışarak, ideolojik gözlükleri fırlatıp atarak ideolojik rüyadan çıkmaya boşuna çabalarız. İdeolojik önyargı dediğimiz şeylerden kurtulmuş, böyle ideoloji sonrası, nesnel, ayık bir bakışın özneleri olarak, olgulara oldukları gibi bakan bir bakışın özneleri olarak, hep kendi ideolojik rüyamızın bilinci olarak kalırız. İdeolojik rüyamızın gücünü kırmanın tek yolu, kendini bu rüyada duyuran arzumuzun Gerçek'iyle karşı karşıya gelmektir.'
Zizek 1989'da bunları söylediğini unutmuş görünüyor. Gerçek'le karşı karşıya gelmek için uyanmanın gerektiğini söylese de, rüya devam edercesine, tamamını göremediği rüyayı 'yapabilirsin, yeniden' diye tekrarlamak istiyor ; ama önünü kesen bir ermiş, kelimelerinin gücü zamanın erozyonuna uğramış bir kutsal hayalet önünü kesiyor :
Kendisinin yanlışlarına karşın, Marks'ın önceden verdiği cevap doğru ; 'ilkinde trajedi, ikincisinde komedi/güldürü/fars olarak'.. Zizek'in 'yeniden denemek' önerisi işgüzar bir çaba.. Aynı yanlışı tekrarlamanın nedeni yok ; kendimiz kesintiye uğratmazsak tarih, başka yanlışları da denememize olanak verecektir. Kesmeyen kılıç proleteryayla el çabukluğuyla yer değiştirilen itilmişler/kakılmışların 'çokluk' teorisiyle gelen önerisinin nedeniyse, 900 kişi önünde Zizek'in, Negri'yi verdiği omuzla biraz iteleyip, global entelijansiyaya , aşkın/ufki, çarpıcı ,umutkar bir söz söyleme gayreti.. Kendisinin 253. sayfada söylediği daha doruk bir tespit : 'sol zafer kazandığında kaybetti.' Bülent Somay'ın dipnot olduğu tasnif/sınıfta, balyanın altında kalan proleteryanın yapısal itirazıysa, üste çıkmak için kendinden menkul diyalektiği tartışmalı, materyalizmi kapitalizmden araklanmış teorilerin önkabullerine bağlıdır ; entellektüel haz adına görmek istemiyorlar. Aradıkları sorunun cevabıysa, hiçbiri maddesidir ; sokaktaki adamdan önce biz söyleyelim..
Çözüm İskender.. Hayaletlerin, hortlakların yol gösterdiği Derridacı yapısöküm falan değil. Yazının başında yer alan cümledeki kabustan kurtulmanın yolu, kördüğümü Gordiyom'da parçalayan İskendervari bir hamlede saklı..
Bir espri uğruna ,bu kadar soytarılık yapılır mı diyeceğiz ama Zizek'in sermayesi,iaşesi, medar-ı maişet motorun yakıtı, Doğu Bloğunun evrak-ı metrukesi bu.. Istanbul'daki şair çalışıyor bilinir: her konuda düşünür, yerli edebi versiyon Enis Batur'un başka çeşidi .. Hala teknolojiyi kutsayan, eskiden medet umup kahramanlara, başkalarının akıllarına, sırlanmış teorilere, efsunlu hikayelere ihtiyaç duyan ,şiddeti taçlandıran sivriltilmiş zekasıyla yıldızları kırpıp kırpıp kullanıyor.. Bunları niye yapıyor? Tüketmek, arsızca hep tüketmek için. Çözüm doğanın verdiğiyle yetinip, tüketmenin ekonomisinden vazgeçebilmekte saklı ; sözümüz Zizek'e değil ; herkese. İlerleyerek sona gelen dünyamızda, geriye doğru radikal bir dönüş gerekli..Yapılabilirse..
***
8 Ağustos Pazartesi : 2011
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı var da, bir garip kavim olan onların kaderlerini belirleme hakkı, özgürce yaşama hukuku niye ellerinden alındı?..
Biz buraya geldiğimizde, onlar binlerce yıldır buradaydı.. Ekonomik krizlerin yaşanmadığı, paranın bir 'değer' olmadığı, sınıfsız, zümresiz, mülkiyetsiz, işbölümü içinde sorumluluk sahibi demokratik bir toplum kurmuşlardı. Eski dünyanın yerlileri, sonraki zamanların değişimine ayak uyduramadı .. Uygar dünyanın yersizleri, örgütlenemeyen dilsizleri, şimdi'nin kimsesizleri oldular. Yurtlarını keyfekeder istila , mahremlerine tecavüz ettik.. Tehlikeli gördüklerimizi öldürdük, başıboşları ehlileştirdik, işbirliği yapanları maskaralaştırdık ; işimize yarayanları kölleştirdik. Laftan anlamayanların soyunu tükettik. Kitleler halinde imha ettiklerimizden arta kalanları, hücrelere koyduk. Ellerinden aldığımız yeşil alanlar yerine, katrana bulanmış mekanlar, ziftli asfaltlar, betonarme barınaklar verdik ; yeryüzünü istimlak ettik.. Bizim gibi ne zaman, ne yapacağı belli olmayan bir düşmanla yaşamaya mahkum kıldık. Ellerini kollarını bağladık ; kafes,akvaryum, hayvanat bahçesi deyip, yaban hayatın özgür ruhlarını savaş ganimetleri saydık, esarete zorladık .. Kendi coğrafyalarında karşı karşıya gelmeye korkacağımız varlıklar, modern insanlık tarihinde çocuklara eğlence oldular. Bugün şehrin en sefih hayatını mezbelelikler içinde yaşayan bu can'lar için caddelere, sokaklara, kapınızın önüne,evlerin balkonuna bir kap su koyun diyoruz.. Benjamin'in dediği 'geçmişi kurtarmak' mümkün değil ; o da zaten girdap içindeki siyasi bedenimizi/kendimizi arındırmaktan bahsediyordu.. Peki, yerden üzerimize doğru çevrilmiş bir çift kara gözün hafızasındaki suçlarımızdan arınmak, günahlarımızdan ilerleyerek uzaklaşmak mümkün mü? Onlara yaptıklarımızın kefareti olarak vicdanımızın ağırlıklarını atacağı işe yarar bir eylem olarak belki de tek bu hamle kaldı. Kavurucu ağustos sıcağında kuşlar, kediler, köpekler ve tüm hayvanlar için 'su' diyoruz......

***
Konu Elif Şafak değil ; daha önemlisi, intihal.
Bir başka bakışla sorarsak, ç/alma eylemi oluşmuş mudur? Tüm endüstriyel uygarlık, tüm kültürel yaratıcılık, başkalarından ari, ne kadar sıfır noktasından başlar?
Bilimsel aşırmayı başka yazıda tartışırız ; şimdi konumuz Şafak nedeniyle, entellektüel mülkiyet ya da sanatsal apartma..

7 Ağustos Pazar : 2011
Dün Cumhuriyet Gazetesi 'Bu kadarı tesadüf olamaz' diye başlık atmış. Elif Şafak'ın "İskender" adlı romanı, İngiliz yazar Zadie Smith'in 'İnci Gibi Dişler' çalışmasından esinlenmiş ; iddia bu!
Romanın çevirmeni Mefkure Bayatlı, yazar Şafak için, 'Zadie'nin kitabını şablon olarak almış, buna intihal denir' diyormuş..
Konu, Elif Şafak..Cumhuriyet Gazetesi, gene mal bulmuş magribi gibi konuya atlamış. Biraz kişilikli duruş, özgün bakış bekliyor okur ; heyhat.. Başka fikirler nedir, yaşanmış örneklerde ulaşılmış doğrular var mı? .. Sorular, açığa kesilen borçlanma evrakları gibi askıda kalıyor.. araştırma, önce kendini geliştirme, görünenin bağrındaki hakikatı deşme, sonra konuyu pekiştirme falan yok. Kes/yapıştır yapıp, Resmi Gazete gibi bilinen ezberin peşine takılıp, kabul görmüş genel doğruları tekrarlıyor Cumhuriyet.. O da yalnız değil ; melamet ehli, münekkit tayfası cümlesiyle, kültürel bir paradoksu boşveriyor ..
Hasımları/hısımlarıyla Elif Şafak etrafında magazinleşen konuya siper kazıp, mevzi alıp katılanlar tabii ki olacaktır.. Ne ki, münevver zevata teşne oldukları konuda şeytan taşlamaları ,biçimsel adabı bırakıp, işin özüne inmelerini öneririz. Genel yargının dışına kendi akıllarıyla ve cesaretle çıkarlarsa , yaşanmış olaylar/örneklere -takıntısız/önyargısız- gözatmaları etik değerlerin yeniden yazılmasına neden olabilir. Artık, hep olduğu halde algının demokratik kapasitesiyle farklılaşan, değişen bir durumun gerçeğiyle izleyicinin yüzyüze gelmesinin zamanıdır...
Fiili sunum, hukuki durumu esnettiği sürece konu süreceğe benziyor..
İntihal, dünyada olduğu gibi Türk sanat/edebiyatında da sıkça gündeme gelen bir konu. Nedeni, emeğin kutsallığına bağlanmaya çalışılan 'mülkiyet' kavramı. Oğuz Atay'dan Orhan Pamuk'a kadar çeşitli yazarlar, defalarca 'intihal' , yani (ç)alıntı ile suçlandılar. Şimdi de sıra Elif Şafak'ta. Biz ise yıllardır, sanatta 'intihal' olmaz diyoruz.. Aynı iskelet kullanılsa bile, farklı sahiciliklerin sahibi, tekvinin bir öznesi, zamanın efendisi nöbet değiştirmiştir. Entellektüel situasyonun, -Marks'ın deyişiyle- siyasallaşmış ikinci doğamızın birbirine benzemez ruhudur her esere yeniden can veren. Her yaratış eylemi, istese de tekrarlanamayacak bir biriciklikle farklı zaman/mekanda yeniden doğar ; kendi olarak başkalaşır. Bu noktada Elif Şafak'ın "Türkiye'de bir avuç insanın beni yıpratmak için, maksatlı bir biçimde ortaya attığı suçlamaları ciddiye almıyorum. Biraz farklı işler yapan her insana uluorta saldırılmasından bıktım" gibi lafları bırakıp, aldığı imgelerin/cümlelerin hakkını vererek, dönüştürerek yeniden yaratmanın da yazarın yorum gücü/hakkı olduğunu, bu durumunun neden intihal olarak değerlendilemiyeceğini lisan-ı münasiple göğsünü gere gere açıklaması lazımdır. Bunu yapmazsa gazeteci tayfası, iki romandaki birbirine benzer pasajları kırpıp kırpıp yeni medya düzeninde mümbit konu yapmaya devam edecektir. Elif Şafak'ın 'intihal nedir?'i bu vesileyle yeniden tartışmaya açması sağlıklı olacaktır. Yaptığını savunmaz, kırıldım/gücendim gibi laflarla geçiştirmeye çalışırsa konu , söz uçar yazı kalır, atılan çamurun izi kalır durumuna gelir; hoş olmaz. Bundan sonrasını, felsefesi yasallaştığı için kabulü daha kolay olan Warholl'un izinden giden ipini koparmış simüalkratörler için söylüyoruz .. Kopya, taklit çoğaltma bile olsa, devraldığı nöbetle - yer değiştirerek yaptığı eylemle, yeniden farkındalık kazanarak/ katmanlar arasında yeni geçitler, yollar yaratarak, rücû etmeden yenilenerek, aslından ayrışarak yer değiştirir . Karşılaştığı/karşılığı olan yeni talepler önünde yarılır ; farklı bir beden kazanır. Konuyu bu blogda yazdığımız iki uzun yazı ve dünya sanatından verdiğimiz örneklerle çeşitli vesilelerle açıklamaya çalışmıştık.. Konuyu deşen olursa devam edeceğiz..
Önce ne dediğimizi hatırlamak için, aşağıdaki 'sanatta intihal olmaz!' konulu iki yazıyı tekrar okumanızı öneririm..
http://emincetingirgin.blogspot.com/search/label/%C4%B0NT%C4%B0HAL%20SORUNU%201
http://emincetingirgin.blogspot.com/search/label/%C4%B0NT%C4%B0HAL%20SORUNU%202
***
6 Ağustos Cumartesi ;2011
İlk ölen arkadaşımız Erol'du . Bisikletle o, yamaçtan aşağı düştüğünde 10 yaşındaydık. Kazadan bir gün önce son gördüğüm haliyle, hep 10 yaşındaki gülümsemesi içinde zamana sabitlendi ; biz yola devam ettik. Daha sonra trafik kazasında kaybettiğimiz Murat 12 yaşında hafızalarda dondu.. Havagazıyla zehirlenen Haldun 17 , bir hafta her yerde aradığımız Celal 22, Necati 29 ve diğerleri. .. Bir de yüzünü görmeden kaybettiklerimiz ya da zamansız hastalıkların çekip aldığı dostlarımız var ki, onların sayısı daha da fazla..Daha sonra gidenler, kalanları aştı kitleler halinde koşarak fotograf karesini terkedenlerin yerlerini yenileri almadı.. Çeşitli nedenlerle kaybettiğimiz arkadaşlarımız, son rastladığımız mekanlarda ve hafızalarda hep genç kaldı. Bizse George Harrison/While my guitar gently weeps parçasıyla 1970'lerde bir zamanlar genç olduğumuzu yeniden hatırlıyoruz..
http://www.youtube.com/watch?v=UaY7TwMBHuc&feature=related
***
'..benim gibi okusaydınız kirli sokakları yosunlu duvarları çarpık taşlı binaları severdiniz tanışmadan severdiniz insanları onları birbirine benzemedikleri halde bir yanlarıyla derinde bir yerde aynı olduklarını görürdünüz beni dinlemeyeceksiniz biliyorum beni unutacaksınız geriye kuru bir gürültü kalacak benden..' Tutunamayanlar'da noktasız,virgülsüz 76 sayfalık tek paragraftan bir parça s472
5 Ağustos Cuma : 2011
Oğuz Atay ölmedi diyorlar ; Galatasaray'dan Boğazkesen'e giden Hayriye Caddesindeki yol üstünde, Apelyanların binasını geçince solda Tutunamayanlar'ı yazdığı apartmanın girişinde Olrik'le konuşurken görmüşler..Selim Işık'ın intiharı, Genç Werther’in acıları ya da Cemal Süreya'nın şiirinde dediği 'üstü kalsın' kinayesi zamanüstü yolculuklarla okuruyla buluşuyor.. Bir de Tolga'nın 'üstü bana kalsın' repliği var ki, değişen dünyada alışamadığımız asıl sorun bu.. Kalan kısma ödediğimiz yüksek bedel Cemal Süreya'yı haklı çıkartıyor..
'Kimse dinlemiyorsa beni- ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar!.. Sonunda, bana, bunu da yaptınız' diyor ölümünden sonra bulunan günlüklerinin ilk sayfasında Oğuz Atay....
Geçen ay çıkan Notos Dergi'nin Oguz Atay sayısı edebiyat dünyasında iyi bir tartışma çıkardı. Ağırdan aldık, dergiyi bulmak mümkün olmadı. Bugün Pandora Kitapevi'ni aradım, telefonda konuştuğum genç hanım, 'siparişiniz bekliyor, takip ediyorum, bulacağız , konu Oğuz Atay'sa bizim için de önemli' dedi. Sesi içten, dostçaydı. Notos Yayınevi'yle konuştum, 'iadeler gelecek, mutlaka temin edeceğiz, Oğuz Atay konusunda bütün istekleri cevaplandıracak sayıda dergi elimize ulaşacak' dedi. O da eski bir dosttan bahseder gibiydi. Gerçi ben her ikisine de 'Oğuz Atay sayısı geldi mi?' diye tek cümlelik yalın bir soru sormuştum. Ama her ikisinin de verdiği cevap, sevilen ortak bir arkadaşın varlığıyla dolu sıcaklığı, onun adına yerine getirilmesi gereken bir görev sorumluluğunu taşıyordu.. Ortak bir kaybedenler ideolojisinin, tutunamayanlar tarikatının sempatizanları arasında şiarlaşan repliklerle dolanan bir hayaletin varlığıydı okuru birarada tutan.. Rihter şiddetiyle sarsılan okuyucunun hafızasındaki cümlelerin kudreti, kosinüs kurbanlarını hatırlatıyor ,seslerin tınısıyle şehre yayılan Oğuz Atay kardeşliği günü ışıldatıyordu. Ne de olsa Atay, 'Ben buradayım sevgili okurum; sen neredesin?' demişti.. şimdiyse, okuru Atay'ı arıyordu..
***
Bugün 5 Ağustos, gırtlak kanserinden 1895'de ölen Hegel'in takipçisi felsefeci F. Engels'in ölüm yıldönümü.. Osmanlıcası arınma yeri anlamında kullanılıyor; tahaffuzhane; kanunda maddesi, her dönemde mekanları var. Avrupada salgın amaç değiştirmiş, Aydınlanma Felsefesi'ne bağlanan ihtiyaç krematoryumu oluşturmuş.. 27 Ağustos'ta krematoryumda yakılmış cesetin küllerinin konulduğu cam şişe, İngiltere'deki Eastbourn Falezi açıklarında denizin dibinde durması için Marks'ın en küçük kızı Tussy ve yanındakiler tarafından suya bırakıldı. Engels'in, külleri daha sonra ölmek zorunda bırakılacak Tussy ile katili ve Marksların mirasçısı kocası üçkağıtçı Edward Aveling ve yanlarındaki iki kişi tarafından tekneyle Manş Boğazı girişinde denize atılır. Bunun içindir ki, Engels'in bilinen bir mezarı ve daha sonra kabri başında anısı için toplananları hiç olmamıştır.. Tutunamayanların çeşit çeşit öyküleri, yeri toprağı, coğrafyası tarihi birbirine benzemez kahramanları vardır..
***
Almanya'da Thüringen Eyâletine bağlı Jena şehri, Saale nehri üstündedir . Engels'in can yoldaşı Karl Marks 1841'de Jena Üniversitesi'nde felsefe doktorasını yapar.. Bir sene sonra bütün kızlarına onun adını vereceği sevgili karısı Jenny'le evlenir. Küçük kızları Jenny Eveline Frances , bir yaşında ölür. Jenny Caroline (1844–1883), Jenny Laura Lafargue (1846–1911), Jenny Julia Eleanor (1855–1898) nisbeten uzun yaşarlar. Ne ki Jenny'lerden ikisi babalarının ölümünden sonra intihar ederler. Sanki intihar Almanya'da bir salgındır ; edebi kaynaklı bir öncesi vardır. Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe, 1817’ye Weimar Sarayına bağlı Marks'ın bitirdiği Jena Üniversitesi’nde görevlidir.. Genç Werther’in Acıları'nın yarattığı ün büyüktür.. Goethe, bu romanı 1874'de yazdığında 25 yaşındadır.. Charlotte ile Werther'in karşılıksız sevgisinin sonu hüsrandır. Dönem Fransız İhtilaline yakındır ve çoşku / fırtına dönemi diye geçer. Romanın piyasaya çıkmasının ardından birbiri ardına intihar vakaları ile çalkalanır.. Almanya sokaklarında bir Werther salgını başgöstermiş, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyip intihar eden duygulu gençler istila etmiştir.. Oyunun kahramanı dersek haksızlık ederiz; o bir yalnız ve yalnızca bir 'önsöz' yazarıdır. Bütün kitapları okumak isterken canından olan sosyalist genç aydın Selim Işık'ın reenkarnatif biyografisi zengindir..
***
1 Ağustos Pazartesi ;2011
O, oradadır; orada olduğu için sorumluluğu vardır. İzleyici oyunu, algısıyla yeniden kurandır .. Başkalarını başkalarına anlatan, intikal ettirirken başkalarını yeniden oluşturandır. Sanatçının ne anlattığı önemli değildir. Önemli olan o'nun ne anladığı, fenomene nereden yanaştığı, kavrama nasıl baktığıdır. 'Bakmak' , arınmak, hem anlatıyı, hem de kendini yeniden yaratmaktır.. Temsiliyet sembolleştirilir, ne ki, cilanın altındaki gayrıbedeni saf hakikattır akıllarda kalan. Temsil bitse , sahne toplansa, oyuncular gitse de, tanıklık ettiği gerçek mesajı omuzlayan bir 'gören' yaşadıkça, temsil yeniden sürer..
Yeniden yaratılışa, oyuna ya da cinnete, cürme/cinayete, suça 'şahit' olmaktır. Şahit olarak , dahil olmuştur. Görgü tanığıdır. Bilmek, sorumluluk almaktır. İzleyici, dışarıdaki kişi değildir. Temsili olan sahne, onun varlığıyla 'gerçek' hayata katılır. Oyuncu, o olsa da, olmasa da vardır. Ama oyunun varlığı, zamanın dehlizinden geçerek, tarihin hafızasına yazılması için taraflardan biri olarak izleyicinin onu görmesi, şehadeti gerekir.. Lacan'daki point de capiton/tutunma noktasını biraz gevşetirsek, asıl rabıta,raptiye, gösteren ile fail arasındaki hakim şahıs o'dur. Öykünün farklı ama sabit olması koşuluyla Tanrı ile kul, patron ile işçi ya da Hegel'in belirttiği köle ile efendi diyaloglarındaki ritüel gibi edebiyatçı, okuru, sanatçı da izleyicisiyle bir bütünsel seremoniyi tamamlar.. Ölüm gibidir ; yaşamın anlamını onun varlığı oluşturur..
Katharsis kelimesi 'arınma', 'temizlenme' anlamında kullanılıyor. Aristoteles, sanatın hoşluk yaratan seyirlik bir olgu değil, ahlaki arınmanın yolunu açan bir paylaşım olduğunu ima eder.. Eseri Poetika’da bahseder katharsis'ten ; tragedyanın amacı olduğunu söyler, devam eder : 'Tragedyanın ödevi, acıma ve korku duyguları uyandırıp ruhu tutkulardan temizlemektir.' der.. Geçen yıl Meksika Körfezi’ndeki yaşanan petrol sızıntısının üzerinden bir yıl geçti. Golfo de México/Meksika Körfezi'nde , Deepwater Horizon adlı platformda çıkan yangında günde kırkbin varil ham petrol denize karıştı. İki ay süren bu durum, dünyada büyük korku yaratı, tepki topladı ; 2010 Temmuz/Ağustos'ta yazdıklarımızı hatırlayın.. Geçen hafta , o felaketi hatırlatmak ve bu konuda kamuoyunun ilgisini canlı tutmak isteyen 'Surfrider Foundation' adlı kuruluş, ilginç bir yol seçti. Modellerine okyanusa karışan kirli atıklar, deniz canılarını katrana bulayan petrolden bikinilerle poz verdirdi.. 'Sanatın görevinin yalnızca estetik bir haz üretmek değil, daha çok ahlaki bir duruluk yaratmak olduğunu savunan' Aristoteles’in repliği , savaşlar dahil her işi çekici bir oyuna dönüştüren kapitalist pazarda kadın/katran, yaşam/ölüm imgeleriyle metalaşarak modernist eleştiri anlamında yeniden ifadesini buldu..bu da bir şeydir. Susan Sontag, 'başkalarını acısına bakmak' yazısıyla zamanında , edilgen öznenin, yalnızca eyleme bakmakla katılarak gösterdiği olumlu işleve değinmişti. Oswald Spengler, Batının Çöküşü kitabında 'insanı etobur bir hayvan, vahşeti, onun avlanmaya yönelik hareket biçimi olarak' görür. Bakmak, avcının ilk eylemidir ; karardan önceki andır. Kuşku, inacın yitirilmesiyle ortaya çıkar. Artık sıradan insan bile kapitalizmin tahrif ettiği yaşam formlarına, sanayileşmenin vazgeçilmez bir ilerleme fenomeni olduğu görüşüne eleştirel bir 'bakma' eylemiyle, şüpheyle yaklaşıyor. Sıra bu şüpheyi, insan soyunun devamlılığı için yeniden yararlı/akılcı bir yaratma eylemine dönüştürmekte. Başta sanatçılara, felsefecilere, yaratıcı siyaset yapmanın da yeni bir bir kategori oluşturabileceğini görecek politikacılara ama, en önemlisi bakan, hareket halindeki özneyi ya da değişim halindeki nesneyi izleyenlere çok iş düşüyor..
Bütün cevaplara sahip olan özneye, yeni sorular hazırlamaktır yaratıcılık. Sınırı bir adım öteye taşıdığımızda algı,görünür olmak için oyuna ya da siteme, eleştiriye, şakaya ya da ciddiyete, cinayete/suça bir 'şahit' arar. Görgü tanığı, yeni sınırların belirleyicisi olmasa da bekleyicisidir.. Bilmek, sorumluluk almaktır. İzleyici, dışarıdaki kişi değildir. Tüm sahne, onun varlığıyla 'gerçek' hayata katılır. Oyuncu, o olsa da, olmasa da vardır. Ama oyunun varlığı, zamanın dehlizinden geçerek, tarihin hafızasına yazılması için taraflardan biri olarak izleyicinin onu görmesi, biyolojik zat'ına, kültürel sıfatına, mahremine, zamansal var oluşuna katması, şehadeti gerekir.. Tanrı ile kul, kadınla erkek, patron ile işçi ya da Hegel'in belirttiği köle ile efendi diyalektiği gibi edebiyatçı, okuru, sanatçı da izleyicisiyle bir bütünü tamamlar.. Ölüm gibidir ; yaşamın anlamını onun varlığı oluşturur..
Bakmak ile görmek, bakan/gören tanrının sıfatlarıdır. Bakan kişi, zamanı yeni baştan yaratan karar mekanizmasıdır.. Seyirci, dışarıda bir olgu değil, sınırın içine ait yaratıcı bir hüküm , eleştirel aklın tahayyülünü, hayal gücünün yargısını tamamına erdirendir..
***
