22 Haziran 2011 Çarşamba

Not Defteri / 15-30 Haziran 2011


30 Haziran Perşembe ; 2011
Bedenle ruhun dostluğu bile gelip geçicidir ; kimse kimseye sonuna kadar tahammül etmek mecburiyetinde değil . Her birliktelik, bir tarafın ezen, bir tarafın ezilen olduğu bir diyalektik süreci dünya zaman/mekanında vazgeçilmez kılar..
Bu anlamda, tüm biraradalık tasarımları, ekip,takım,arkadaşlık,aile vs. oluşumlar zorunlu kısıtlama ve esaret getirir ; mutlaka bir şeyler (ç)alarak eksiltir.. Felsefeyle tumturaklı kolay yalanlar söylendiğinin şahidiyizdir ; çoğalttığıysa içinde geleneksel paranoyalar taşıyan felsefi bir efsanedir . Kimse bir görevi, kutsal iş bölüşümü adına diğerinin üzerine yıkma hakkına sahip değildir..


Dün yazdığımız yazıdan sonra bazı arkadaşlarımız üzüntülerini belirtti. . Revize edelim. İş bölüşümüne inanmayan, her iş bölüşümünün yeni kölelik hukukları icat ettiğini söyleyen biri olarak, neslin üreme eyleminden -ki böyle bir hukukun biyolojik varlığı , seleksiyonun kesintiye uğrayıp, yolda araçtan inenleri, oyunu bırakma haklarını kullananları gözönüne alırsak bile görevsel yaptırımı şüpheli- bireyin kimse tarafından denetlenemez özgürlük hakları önce geldiğine inanırız.. Zamanının ruhuyla uzlaşamayan, ayrıksı , toplu cinnete/suça katılamayan , Şolohov’un Durgun Akardı Don'unun resmi söylemine sahip olamayan yayımlanmamış metinler hangi çekmecelerde unutuldu? ; bunun izini, ahalinin mutlak yargısının bir çırpıda değişen bildirimlerinde, topluluk ahlakının infaz hükümlerinde sürmek gerekir..Buradan devam edelim..Dünyada hiçbir siyasi sistem ya da filozofik ütopya sürdürülebilir sorularla varlığını köklere ulaşana kadar sorgulamıyor/sorgulatmıyor..

4 N + 1 K diyorlar. Ne/ neden / niçin / nerede / ne zaman..
Dünyada tüm demokrasiler ya da totaliter siyasetler varlıklarını , sürdürülebilir soruları ancak bir yerde keserek gerçekleştirebilirler. Asıl resim soruların kesildiği an donmuş ve kadrajlanmış karede apaçık belirir . Apansızın ortaya çıkan bu fotografta ise idelojiden bir zırh kuşanan ,ismini varlığıyla inkar eden bir ceberrutun mülkiyet yasalarıyla karşılaşırız. Sınırlar hükmetmek ve itaat üzerine çekilir. Kuşatılmıştan kaçışsa aynı bedenin ikametgahı ölüm/yaşam mübadelesinde . Nietzsche , 'Doğruluk bir güç değildir' diyor, Doğruluk, gücün yanında yer almazsa işe yaramaz. (..)doğuramadan ölüp gider. Bu cümledeki işe yaramaz, doğuramadanı falanı geçelim bu metafaor/benzetme ; asıl anlatılmaya çalışılan şey kabilinden bir cümledir sevgili okur ..bu cevap yeterli oldu mu? ; beklemek doğrusu-
Peki doğurmak, nesillerin sürmesi adına tecavüz edene anlayış, hoşgörü göstermek erdem, doğruluk adına zorbayla işbirliği mümkün müdür? Bu taraftan, diğer taraftan demiyorum ; genel olarak soruyorum?
Bunları Metin Reis'in gönderdiği yazıyı okuduktan sonra yazdık.
Yazarın sırrı ayan beyan ortada ; geriye kalan masal , edebiyatın edebe davet eden olmaz denemeyecek doğrulardan renkli kolajlanmış parçalar . Fyodr Gladkov’un Çimento'su, Nikolay Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi'si gibi çıkarsal metinler , üretim ahlakının kıymetli, toplumu birarada tutan moral değerlerini ve resmi ölümsüz hikayelerini yaratır. Gerçek yaşamsa, unutulmamışa yoldaşlık eden ölümde gizlidir. Herkes kendi, yalnız kendi için demokrasi , mağdurlar mağrur , yoksullar zengin , tutsaklar tutsak kılmak, cüceler dev olmak için özgürlük istiyor . Boylar eşitlenene kadar peki demek mümkün. Ama sonrasında ezenle ezilenin olmadığı bir yeryüzü arzularken, rollerin değişim talebine katılmak mümkün değil.. Başta dediğimiz soruların kesintiye uğramasından kastettiğimiz bu ; yaşamda herkes, bedenle ruh bile süreli dosttur , sürekli değil ; kimse kimseyi ezmediği sürece yol arkadaşı..

***

'Geçen hafta kulağıma bir haber çalındı..' diye yazmış Uluç,
'Akbank, Oda Orkestrası'nı kapatmaya karar vermiş ; müzisyenlere "Başınızın çaresine bakın" tebligatını yapmış.. Evin'i aradım, "Doğru mu" diye..
"Maalesef" dedi Evin.. "İstanbul Festivali'ndeki konserleriyle veda ettiler.. Bir İlhan Usmanbaş çaldılar, dinlemeliydin.. Bu düzeye gelmiş bir orkestra nasıl kapatılır, anlamak mümkün değil.."
Bugün Hıncal Uluç'un Sabahtaki yazısını okuyun ,
1992'de kurulan 20 yıllık Oda Orkestrası'nın kapatıldığını duyacaksınız..
Türkiye'nin problemi 'değer' yaratamaması, nasipsiz yıkım kültürü..

***


29 Haziran Çarşamba ; 2011
Hayvan deyip geçemezsiniz ; yalnızca 'beden' diye taşıdıklarımız farklı.
Daha insanca diyeceklerimiz ise bizde değil, pazarlıksız onlarda mevcut..
Uygarlığın ulaşılacak bir üst sınırı,
-olursa şayet- bitiş noktasından önceki bir zaman dilimi ya da
karşılıksız hizmet adanmışlığı, bilgelik doruğu- şahikası/nirvenası / zirvesi olacaksa , o da her halde hayvan gibi yaşamak olacak..


Asıl dostluk sonlara doğru ; toplamı 3.49 dakika, tamamını izlemek lazım..

http://www.youtube.com/watch?v=WK2LpUoqX6A

***


28 Haziran Salı ; 2011
12. Uluslararası İstanbul Bienali Yaklaşıyor ; summum bonum!..


Nietzsche ' Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor ; çok fazla panzehir var' diyor.. Sürekli birilerine birşeyler gösterme telaşında olan Bienallerden söz ediyoruz.. Görenle, gösterenin ortak hafızası, birleşik kimliği / zaman kardeşliği yok mu? ; varsa sinemada seyirciye oturacağı yeri gösteren ışıkcıdan, sanatçıyı ayıran fark nedir ona bakacağız..

Modern insanın istem dışı hareketleri vardır. En çok kullandığı programlar iradesi , toplumsal varlığı/kendini yöneten uzantıları bedeninin dışındadır . Günümüzde 'zeitgeist' sözcüğü nedeniyle geniş kitleler tarafından ismi teleffuz edilen Hegel'den önce esas Alman idealizminin başlangıc noktası diyebileceğimiz Immanuel Kant, beynin kendi içindeki kalıp programlar vasıtasıyla a priori/öncel kategorilerin mevcutlarını istem dışı temin ettiğini, pratikte kullandığı bilginin formlarının doğuştan yazılım olarak yerleştirilen yuvalarda bedenlendiğimizi söylemişti. Bilginin bugün uyguladığımız formatlarının içimizdeki yazılımdan, talep ederek oluşturduğumuz biçimlerinse dışımızda yaşadığımız amprik oluşumlardan, kişisel/toplumsal deneylerden geldiğini savunmuştu. Dil ise, dış dünyadaki zinciri kuran, iletişimi ve deneyi sağlayan en temel olgudur. İnsanoğlunun ilk kullandığı sözcükler büyük ihtimalle, sıkıntı ve zorluklarını belirten küçük ünlemlerdi. Ah'lar Of'larla başlayan yaşamda, sıkıntılar bitmese de, bildirim biçimimiz , yaşam şeklimizle birlikte kullanım değerini aştı. Düşüncelerimizin doğal alanı, süsleyerek ifade ettiklerimizden daha dardır . Kapitalist yaşam tarzı ise bizden sürekli yeni sürüm tüketilebilen metalar üretmemizi , yeni düşünce formları yaratmamızı bekler . Oysa değişim değerini oluşturan tüm alışveriş unsurlarının ilkel biçimleri baştan beri mevcuttur . Sanat bir yüceltme işlemidir ; günlük hayatın kahramanlarından kutsallar yaratır . Tüketim toplumunda kutsallar demokrasi adına ticarileşip tüketilince, yüceltme işlemi de amaçsız kalır . Peki, sanatta asli olan nedir. Yağlıboya/keten//fırça mı, çamur/tezgah/mala mı, fim/makina/ışık mı, mekan/nesne/koleksiyoner mi ; hangi üçlü sabit ve değimezdir? Sanatın amacını aşıp gösteriye soytarı kontenjanından katılan bir tarzın sabit kutsallarından , çağdaş ideolojinin yüce nesnesinden bahsediyoruz . Gösteren ve gösterileniyle bienal kültürünün ögesi olan birey, Kant’ın 'yüksek yetiler' kuramına benzer bir süreci boylu-boyunca yaşamakta olan tüm saç ayaklarıyla bu tezgah ve okulun -Kant'ın dediği kalıp formtaları kullanan- a priori/öncel dogal bir üyesidir. Cem Yılmaz'ın Av Zamanında ölmeden önce söylediği son söz, cinayeti çözen ipucu gibi .. 'Bakış açını değiştir!' repliği unutulmamalıdır. Summum bonum ; biz bienal/bienal diye yazarken yanımızda bir koro vokal yapsa , bizim tekrarımıza her cümlenin sonunda böyle cevap verirdi ; summum bonum!! . .. Bu olsa bile , nesnenin değişmeden önceki yeri ve değişirkenki izi , evveli-ahiri paralaksın bütünü, zihine düşen yeni kavramında yaşamaya devam ediyor ; ihlallerle sınırların muğlaklaştığı iyi/kötünün asıllarının değil simulkratör hayaletlerin, Illuminatisyen hortlakların , olmayan zaferleri kazanan dublörlerin toplumsal hafızada açtığı yaralarsa kolay silinmiyor..


*summum bonum için kısaca 'lütuf' diyebiliriz..
Kendisini tanrısal makama yerleştiren emperyalist ikameci kültürün, halka gösterdiği lütuf! için ironik anlamda..


***


27 Haziran Pazartesi ; 2011
Düşler ,hayatın moral değerlerinde hayal olmaktan çıkar, 'gerçek' olarak var olur..


68'lilerle başlamış, sonra yolu ayrılmış ama eksilmemiştir .
Sanatın nedensellikten kopsa , başka yerlere , başka iklimlere taşınsa da as'l olarak yetenekle yapıldığının canlı bir timsalidir. Yani sanatı yaparken doğru sözü yakalamak yetmiyor , onu hiç olmamışçasına yeniden biçimlendirmek ayrıcalıklı kılıyor şairi/sanatçıyı .
İsmet Özel , Amentu Şiiri'nde şöyle yazar ; İnsan - eşref-i mahlûkattır derdi babam -
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı - ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman - bu söz asıl anlamını kavradı- geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından - geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı ..'
devamında şiir güzeldir ; hayatsa daha güzel ve acımasız bir gerçek...
Kendi sesinden tamamını dinlemeniz öneririm
http://www.youtube.com/watch?v=7Xn5NTk_FUM

***



Orman kanunu diye küçümsediğimiz doğal seleksiyonda en zayıf hayvanlar yem olur ; tür sağlıklılar üzerinden sürer. Ademoğlu ise avını en güçlü/güzeli , en iriyi öldürerek gerçekleştirir. Hukukumuzun ve mantığımızın kanunlarını kendi hastalıklı kurallarımızla , yeryüzünde hiçbir canlı türünde olmayan , sürekli rezervler oluşturmaya yönelik mülkiyet anlayışımız , kölelik ilişkilerimiz , hiyerarşik iş bölüşümümüzle oluşturuyoruz . İnsanoğlu, bilimsel ilerlemesiyle yalnız kendi evrimini değil, tüm yeryüzü canlılarının biyolojik gelişimini sekteye uğrattı. Filler yüz yıl önceye göre daha kısa dişli doğuyor, balıkların 20 yıllık yaşam süreleri 7 yıla indi, haşere ilaçları böcek türlerini bozdu, tavukların olması gereken normal zekaları dumura uğradı, kanat çırpamayan ırklar türedi. Arılar yok oluyor, kuşlar yanlış iklimlere göç ediyorlar, balıklar olmayan denizlerde intihar.. gübreleme yöntemleri toprağın tüm ürünlerinde mutasyon oluşturdu. Yeryüzündeki tüm canlı türlerinin genetiği bozuldu ; evrim sekteye uğradı .
Peki bu savunulacak iyi bir şey mi? Bu konuda yanlışları eleyip, doğanın aklını karıştırmadan doğrulardan bir zincir yapmak mümkün mü? Hatta doğanın aklını kullanmadan üremek gibi mesela.. İnsanoğlu da teorisyeni/pratisyeniyle bunun peşinde.
Arter'de sergi açan Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini , 'Suni bir devrim mi kapıda? (..) Hep daha iyi bir yaşam için teknolojiye başvurmak. Peki ama sadece güzellik için ve güzellik adına ona başvursak? O yüzden koyunları klonlasak ya da makineler icat etsek? Sadece güzellik için? Doğaya sadece güzellik adına müdahale etsek? Belki de çözüm buradadır. Evet, radikal geliyor kulağa ama ben tam da bunu anlatıyorum...' diyor..
O anlatıyor da , bizim bu önerileri kabul etme zorunluluğumuz var mı?..



24 Haziran Cuma ; 2011
Arter'de açılan sergi, Patricia Piccinini'nin çağa ilişkin radikal görüşlerini ve hissiyatını özetliyormuş ; sanatçının jenerik yazısında tevekkül yerine bile bile tefekkür diyor . Piccinini'nin davetini kabul edip, birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte düşüneceğiz..


'"Beni Bağrına Bas" sergisi izleyiciyi, hem tanıdık hem de yabancı bir dünyaya yolculuğa davet ediyor. Bu deneyim izleyiciyi şimdi ve burada olmaya, teknoloji, medya kültürü, tüketimcilik ve bilimle ilgili güncel tartışmalara odaklanmaya çağırıyor. Piccinini, ARTER'in bağımsız katlardan oluşan yapısına, mekânı üç duraktan oluşan bir yerleştirmeye dönüştürerek karşılık veriyor: İyice ışıklandırılmış olan giriş katı, metaların parlak dünyası ve sanayi sonrası kentte gündelik hayatın doğası üzerine bir yorum sunuyor; hayali melez yaratıkların ve soyu tükenmekte olan türler için taşıyıcı annelerin yaşadığı birinci kat, çağdaş "doğa" kurgusu, doğadaki yerimiz ve onu kontrol etme çabamız üzerine düşünmeyi öneriyor. Son olarak, yolculuğun en mahrem bölümü olan ikinci katta izleyici, herkesin uyuduğu bir evin içine; insan olmak, insanın yaratıları ve onlara karşı sorumlulukları üzerine tefekküre davet ediliyor.'
Böyle yazıyor Arter 'in açılış yazısında..

Biz de Piccinini'nin davetini kabul edip, notlar alıp tefekkür edeceğiz ; birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte derinleşeceğiz..

***





İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor . Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına sanatla verilen bu desteğin kaynağını iyi görmek, sentetik yargıyı doğru okuyabilmek elzem. Çünkü sanatçı , insani bilinci normal gözün değer algısının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir hükmü paylaşarak biçimlendirmek istiyor .

Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, kozmos içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya ihale ederek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , doğal evrimine başkaldırma eylemi , kaderinden ayrılma çabasındaki insanoğlunun bugünkü tarihinde , nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle bir yol ayrımında zuhur ediyor . Buraya kadar gelinen yolun başlangıç noktası Kant'ın 'aklını kullanmaya cesaretin olsun' cümlesiyle başlayan 250 yıl önceki tarihsel Prusya coğrafyası . Patricia Piccinini , aklını kullanarak doğasına isyan eden , doğal evrimini bilgiyle kundaklayıp teknolojik şehvetiyle baskılamaya çalışan uygar insanın , cevabını hiçbir zaman bilmediği , hesabını veremediği soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..




yazar soruyor ; Patricia Piccinini cevap veriyor (1)
Vespa’ları böylesine dönüştürmek onların hayvanları andırmasını tasarlamakla aslında makineleri evcil mi ilan etmiş oldunuz?


"Tam değil... Bu Vespa’ların bulunduğu serginin giriş katı kentsel çevre katı. Bu katın sokakla bağlantısı da bu anlamda düşünüldü. Teknolojiyi ben bu katta hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? Bu serginin iki ekseni var. Bu bölümdeki işler, teknolojinin nasıl doğaya dönüştüğünü gösteriyor."


İnsan, Hegel'de puslu bir atlas olan , Feuerbahcht'ta sislerinden arınan , Marks'la başat duruma gelen kurgusal doğasının coğrafyasını istila ederek, tekno-dinamik tarihini yaratarak, Negrilerde yeniden ifadesini bulan bio-iktidarını kurarak, varlığını yararak, etki alanlarını sömürgeleştirerek, tüm doğayı köleleştirerek hibritleşiyor . Spinoza'ya dönüyoruz, 'ne dersin usta' diye soruyoruz? Konuşmaya başlıyor : ' Ben bunun zorunlu olarak varlığını kurmaksızın koyamayacağınız ve bu varlığı yıkmaksızın kaldıramayacağınız bir şeyin özüne ait olduğunu söylüyorum. Ya da öyle bir nesnedir ki, kendisi olmaksızın şey var olamayacağı ve tasarlanamayacağı gibi, buna karşılık şeysiz de kendisi var olamaz ve tasarlanamaz.' (2)
Spinoza ne dediğimizi anlıyor ; neyi sorarsak dolaylamadan ona cevap veriyor..



**


'Bu genetiği değiştirilmiş, laboratuvar ürünü mutant görüntüsüne ise, dost canlısı bakışlar, tatlı gülümsemeler ve şirin duruşlar eşlik ediyor. Piccinini'nin işleri gücünü, bu yaratıklarla doğrudan fiziksel karşılaşmanın yarattığı gerilimden alıyor. Bu çirkin ama dost canlısı yaratıklarla karşılaşmanın doğurduğu çelişkili hisler aracılığıyla bizi, doğa/kültür, güzellik/çirkinlik-tiksinti ve ihtiyaç/lüks gibi sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz ikilikleri yeniden gözden geçirmeye çağırıyor. Tuhaflıklarına rağmen bu yaratıklar, çocuksu nitelikleriyle kaçınılmaz bir sempati, ilgi, şefkat, sevgi ve hatta onları kucaklayıp koruma isteği uyandırıyor' diye yazıyor Arter Sanat'ın sayfasında..


Biz bu sempatiyi duyamadığımız gibi, dünyamızı değiştiren tüm teknoloji ürünü sevinçlerden de dehşete kapılıyoruz. Bu metin yazısında üç kelime , karşılaşma/sevinç/tiksinti 'den bahsetmesi, Avustralyalı sanatçı Piccinini'nin anlatımının bu kelimelerin ikili karakteri /tezatlarıyla birleşmesi konuyu Baruh Spinoza felsefesine taşımayı gerekli kılıyor . Tanrıbilimsel Siyasi Çalışma'sında Spinoza, despot ile rahip arasında kuvvetli ve tutarlı bir ilişkiden bahsediyor ve onların, halklarının üzüntüsü ve suçluluğuna ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Spinoza'yı okurken herkes iyi bir mümin ise kilisenin papazı işsiz, günah çıkartma odaları müşterisiz kaldı demektir diye düşünüyoruz. Ona göre duygularımız, sahip olduğumuz idealar/idealler tarafından belirleniyor ve karşılaşmalar/Occersus ile şekilleniyor . Yani 'karşılaşma' olmazsa iyilik/kötülük, üzüntü/sevinç de yaratılamıyor . Spinoza gibi Piccinini'nin de düşünce ve tasarımı bize bir görev yüklüyor, zorlu bir işe koşuyor. Esasında organize bir örgütün , taammüden/tasarlayarak suçu işleyen medeniyetin sorgulanamaz amaçlarına girmek için acı çeken , günahı içinde debelenen uygar kimliklerin itirafları , sivil toplum örgütleri yetmiyor.. Sanatçılar,aydınlar, küçük ev aletlerinin bilinçli müşteri portföyü , çevreci sosyologlar, nükleer karşıtı müteferrik mütefekkirleri de devrede..


Müteferrik , ayrılmış dağılmış, parçalanmış ,
Mütefekkir 'Düşünür' demek.. Arapça/Farsçaları bırakın Ekşi-İnci-Korsan-İtü gibi güncel sözlüklere bakın.. Esası aşar , daha gerçeği, hiperrealist hakikati, yaratıcı düşünceyi, gençlerin sınır tanımayan lisanının güzelliğini genellikle oralarda görürsünüz.. Tabii seviyesiz fireleri dışarıda tutmak, defolu argoları elemek kaydıyla bunu söylüyoruz..Okura, iyi kötüden ayırabilmek için çok iş düşüyor..


Gençler soruyor ; hocam tevekkül ne, tefekkür ne?
Bunların en güzel karşılığı Abdülbaki Gölpınarlı'nın 'Tasavvuf' kitabında bulunur. İşini iyi yapan adamlardan biri olan edebiyat eleştirmeni Fethi Naci'nin Gerçek Yayınevi'nden çıkan 100 Soruda dizisi yerine, günün muaşeretine uygun 'ekşi sözlük'e başvurun . Oradaki günlük hayatın algılarına , genç zihinlerin demirden leblebiye benzeyen cümlelerine göz atın derim . Orada halkın bilgesi ekşi yazarı 'Obliva' adlı kullanıcının tefekkür için 'insanın içine filozof kaçmasıdır.' deyişine rastlayacaksınız ; doğrudur. (oblivia, 15.09.2009 17:06 ~ 27.09.2009 22:11)
Arapça sözcüklerin yerine Ekşi Sözlük Platformu, geçerli anlamları güncellemede eşsiz..
Ne var ki, sanatçı Patricia Piccinini'nin 'Beni Bağrına Bas' haykırışlarına kulakları tıkıyarak , içerideki filozofun sesini eksiksiz duymaya çalışmaksa ayrı maharet ister..

***

'Doğa her geçen gün daha teknolojileşiyor. Yerleştirmem de bunu anlatıyor. Bir yaratık bir çocuk ve tavuskuşları... Doğa güzeli seçiyor.' diyor kendisiyle yapılan mülakatta Patricia Piccinini adlı sanatçı.. Aydınlanma düşüncesiyle başlayıp ilerleyen süreç, doğanın insan aklıyla yeniden dizayn edilmesi istemli bir tasarımdır. Kant'la başlayan modelde tüm düşünürler - Almanya'nın şanşı/kanlı 18 ve 19. Yüzyıl tarihine baktığımızda- bunu bilerek, büyük bir mücadele sonucu yarattıklarını görürüz..

Batı uygarlığının tüm ideolojilerini yaratan tüm düşünürlerin ortak paydasıdır Aydınlanma düşüncesi . Hem insan erk'inin varoluş mücadelesini yıprananın yerine konulan, ifşa edilip ıskartaya ayrılanın tazesiyle takas edildiği çeşitli alternatif yapılanmalarla sürdürmek hem de kahrolsun kapitalizm, tek yol şudur demek büyük bir yalandır . Dünyada tüm olmuş/olacak, önerilmiş/önerilecek tüm ideolojik yapılanmalar kapitalizmin türevleridir. Çünkü insanoğlu'nun elinde parayı aşan bir mübadele sistemi bulunmamaktadır. Para, nesneler dünyasının tek hakimi, soyut felsefenin pratikteki tamamlayacı tek argumanı/kanıtıdır. Amaç, nesneler dünyası üzerinden insanı yeniden tasarlamak, tanımlamaktır . Patricia Piccinini de, kendi aydınlanma kültüründen aldığı yükü İstanbul'da boşaltırken zaten bunu , yapması gerekeni yapıyor . Yeryüzündeki çekilen acıları en iyi anlayan filozoflardan biri kabul edilen Nietzsche'de aynı şeyi söylüyordu : 'İnsan tüm nesneleri bildiği zaman, kendini de bilecektir . Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü . (..) İnsan, aşılması gereken bir şeydir .'

Ne Patricia Piccinini, ne Friedrich Nietzsche yalnız değildir ; Marks'tan Chomsky'e kadar düşün adamlarının hepsi, yeryüzünün aklına karşı insanoğlunun ortak aklının doğa üzerindeki egemenliğinden , insan uygarlığının zaferinden bahsederler.. Marks 1844 Elyazmaları'nda 'Gerçek alan, Tin/-ruhun- gerçek belirişi , insansal tarihtir . Doğa'nın aşılması ve Tin'den kendinin bilincine erişilmesi ile birlikte Tarih'in oluşması aracıyla mutlak bilginin egemenliği , arı düşüncenin diyalektiğiyle başlar.' der..3)


Doğanın baskılanması aracılığıyla insanı kendini yeniden tasarlama gücüne indirgeyen Hegel, doğanın gitgide insan yapıtına dönüşerek, onun için dışsal ve yabancı birşey olmaktan çıktığını ve böylece tüm kapitalist tarih boyunca derin bir insan/doğa ve nesne/özne birliğinin oluşumunun gerçekleştiğini çeşitli vesilelerle bezeyerek söyler. İnsanın kendi yapıtı olduğu savına tüm Aydınlanmacı düşüncenin itirazı yoktur. Zaten bugün süregelen 'bilim'in başat amacı ,kendi eseri olan bir dünya yaratma görevini en baştan arzulamış olmasıdır. Dini terkeden insan , oluşan boşluğu bilgi ile kapatmış, bilimden bir din yaratmıştır. Günümüzde bilim bir dinsel inanç kategorisi hükmündedir . Bu vasatın eylemi, pratikte sokakları adımlayan normal'in düşüncesi, sokaktaki uygar varlığın tepesi üstüne yerleştirilmiş standart sürümün yazılım programıdır. Geleneksel emperyalist koloniyalizmin ve günümüz kapitalizm kaynakli globalleşme olgusunun temelinde hic değişmedigini biliyoruz.

Patricia Piccinini, bizi hiç duymamışcasına devam ediyor : ' Teknolojiyi ben (..) hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? '

İnsan bu diyalogları okuduğunda dehşete kapılıyor . Serginin biçimsel fantazisi, görünen yüzün plastik cazibesi, lunaparktan fışkıran oyunun sergi salonuna akan imgelerini bakan insanın zihni melekelerini baskılayarak, izleyicide aydınlanmanın diğer cümleleriyle ortak mana oluşturan , bir canlı türü olarak insanın yaşama maksadını aşarak genişleyen yarısı ortada/yarısı gömülü bir hikayeye dönüştürüyor .

***

İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor dedik, devam edelim : Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına , sanatla verilen bu desteği normal gözün algılarının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir yargıyı biçimlendirmek istiyor .

Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya vererek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , evrimi yok sayarak , doğal evrimden insanoğlunun nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..


(1) A.Sönmez ,İnsanlığı Empati Kurtarcak, başlıklı Patricia Piccinini röportajı Radikal 23 Haz.2011
(2) Spinoza, Etika, Ruhun Tabiatı ve Kökü Üzerine, Sayfa 77
(3) 1844 Elyazmaları/İbid. Sayfa 311





***



22 Haziran Çarşamba ; 2011
İnsanın acz içinda yaratılmış olması bir gerçek ; yaşama tutunmak içinse nedeni çok . Her nedenin bir nesne, her nesnenin bir mefhumu yarattığını, sınırlarımızı sürekli daralttığını görmezden gelerek , paradoksal zindanlarımızı önce içeride daha sonra sirayet ettiği uygarlık fenomeninde inşa ederek tutunacak dal aradık.. Sürekli birilerine sığındık.. Jean-Jacques Rousseaular, Newton, Kant, Hegel ,Proudonlar, Markslarla başladı, günümüzde Antoni Negri ,Howard Zinn, Noam Chomskylerle devam etti ; sürekli birileri aracılığıyla 'özgürlük' istedik.



özgürlük, cismi bir kavram değil, boşlukta/mekanda bir 'görünür' oluşturmuyor ; sentetik kavramlar ön kabullere bağlıdır , bunu bilerek , yeni sınırlar/tanımlar yaratan bu esnek modaliteyi yeniden okumak gerek..

Bu bizim iradi talebimizden çok, değişen statükoda kendine yer açmaya çalışan yeni istilacıların da amaçlarını karşılıyordu. Ne var ki, haklı bir gerekçe üzerine yükselen sarkastik eleştiri, kartların yeniden dağıtıldığı yenilenen dünya düzeninde çoğu zaman talibin talebinden aşkın bir biçimde 'özgürlük' kavramını muğlaklaştırıp, yaklaştıkça uzaklaştırıyor.. Maçalar, valeler, beyler, jokerler ,hürriyet kahramanları,iyilik melekleri, Obamalar, Jolieler, Bin Ladenler, Kaddafi ya da Pamuklar, Dalay Lamalar, Ahmedinecatlar kolajlanarak ustaca kullanılıyor. Doğruyu eğriden, iyi kötüden bu kaosta ayırmak zor . Anaların evlatları gibi, 'zaman' kendi mezar kazıcısını doğuruyor. Teorik siyaset, insiyaki kendi kefen bezini dokuyor. Kanser hücresi, organizmik yapıda sağlam hücreyle eşitlenerek ürüyor. İşte bugünkü Cengiz Çandar'ın yazısından bir pasaj. Kırpıp kırpıp tüm uygarlık çağına isimleri değiştirerek uygulamak çok zor değil. Bir görünen gerçek, bir de kullanılan simülasyon ekranı, görüntülenen özgürlükçü figürlerin yazgısıyla oluşan ek bir hakikat alanı , provakotörlerin rant meydanı var .. 'özgürlük' cismi bir kavram değil, boşlukta/mekanda bir 'görünür' oluşturmuyor ; sentetik kavramlar önkabüllere bağlıdır , bunu bilerek yeniden okumak gerek.. İyiliğin kimseye faydası olmamasından bahsediyoruz ; konu bu . Bakalım Çandar bu savımıza güncel medyadan nasıl katkı sağlıyor ; okuyoruz..
'Başşar Esad, Suriye’nin lideri filan değil; iktidardaki Esad ailesinin bile lideri değil o. Suriye’ye pençelerini geçirmiş, boğazına kadar yolsuzluğa batmış, istihbarat örgütlerine ve ordunun subay kademesine hükmeden zalim bir aile çekirdeğinin sözcüsü. O kadar.
Diktatörlüğün temiz yüzlü fotoğrafı. O yüzden belirli bir aldatıcılık da sağladı. Türkiye’nin yöneticilerinin şahsi dostluğunu da kazandı. Yaygın ve her vakit yanlış olan bir kanıya yol açtı: “Başşar iyi ama etrafı kötü. Aslında o iyi şeyler yapmak istiyor ama ‘Suriye derin devleti’ izin vermiyor” gibisinden.
‘Kötü aile çevresi’ olan ‘iyi çocuk’tan iyi ve güçlü lider çıkmıyor. O da zulmün sözcülüğünü yapmakla durumu idare ediyor demektir. Eğer, bu yapının bir parçası değilse, ‘iyiliği’nin de kimseye hayrı yok demektir..'

Doğal yapılardaki simetrik parçalar, aynı siyaset/felsefi oluşumlardaki gibi radikal karşıtlarıyla bütünü tamamlar. Ezen, ezilenin, mağrur mağdurun, sosyalizm kapitalizmin içkin, ayrılmaz parçasıdır. Kantlar Markslardan beri yüzyıllardır yapının ayrılmaz bir parçası olan iyiliğin,aydınlanmanın,ilerlemenin modernitenin insanoğluna boş umutlar verdiğini, karanlığa doğru gidişi durdurmadığı, yeryüzünü kötürüm eden üretimden, şeytani talandan,toplu nevrozdan kurtarmadığını biz zaten biliyoruz; başka bilen var mı?..
Cengiz Çandar gibiler bu sentetik iyi'lik, analitik sömürü alanının dışındalar mı ki, yol gösterip çözüm üretiyorlar..


***




21 Haziran Salı ; 2011
Nietzsche , 'En güçlü ve şeytani ruhlar , insanlığı en fazla ileri götürenlerdir.' diyor. İleri gittiğimizin farkındayız, bile bile ve büyük bir özgüvenle küstahlık ediyoruz . Bugün yaz mevsiminin ilk günü. Ahir zamanınsa sonundayız . İnsanoğlu yarattığı eserler arasında bir daha doğmamacasına ölecek ; bu kadar bilgiden sonra geride bu bilgiyi taşıyıcı, yazılı tarihi aktarıcı bir şahit bile kalmaması muhtemel..


Bugün en uzun gün ; akşam 20.16'da Güneş ışıkları dünyanın üst yarısına dik düşecek.
Kuzeyde Yengeç Dönencesiyle yaz , Güney yarımkürede ise Oğlak Dönencesiyle kış'ın ilk günü..
Kadim öğretilerde 'yaz' bugün başlar..

Doğada kaos yok. Her eylemin randevu saati, anı anına belli.
Biz icat edip, Cesar ile August'un hışmına uğramış bir takvime '1 Haziran' yazdığız için yaz erken gelmiyor. Onun verdiği tarihe biz uyacağız. Sorun burada başlıyor. İnsanoğlu aklına göre davranıp, kendi keşfettiği dünyalardaki amprik öznesini, yekvucut kozmosdan ayırarak elindeki 'bilim' ile başkaldırıyor.. Bilmeden boyun eğmeyi öneriyorum..


Ya aklımızla üretip, neslimizi tüketeceğiz. Ya da doğanın gürül gürül verdiğini gerçekten görüp, nehirlerin yollarını değiştirmeden ,dağları delip kıyıları doldurmadan, havayı/ toprağı kirletip ürünü ve kendimizi zehirlemeden yiyeceğiz. Suyu barajlarda insanları şehirlerde toplamadan , sürekli her şeyi insanoğlunun mülkiyetine geçirmeden de yaşamak mümkün..
İnsan, bile bile doğasına yabancılaşıyor..


Diyor ki, 'Öğleyin güneşi batıracağım , güpegündüz diyarı karartacağım. Bayramlarınızı yasa, bütün ilahilerinizi ağıta döndüreceğim. Hepinize çul kuşatacağım saçlarınızı yolduracağım. Sonunuzu acı bir gün kılacağım.' Görüyoruz ki kaçış yok . Bildiklerimizi unutmadan , kendimizden eksilmeden , öğretilerden yüz kızartan kopuşlar yaşanmadan , terkedişi göze almadan kurtulamayacağız bu bataktan. Bilgiyle kuşatılmış cesetleriz hepimiz. Bayramlıklarımızı giymeden , en güzel kefenlerimizle veda etmeden önceki anı yaşıyoruz .. Dostlarla bir çatışmaya girmeden , çarpışıp hesaplaşmadan her şeyi açıkça söylemek mümkün değil. Ortak aklın şehvetle tutuşturduğu cehennem ayn-el yakin oldu ; mahşeri kalabalık, kategorik ritmlerle debeleniyor. Vazgeçmeyi mutlak kılan son hamleden önce meditatif sessizlik kategorik bir öneri . Doğanın ne dediğini anlamak için , yalnızca susmak gerek.. Her nedenin bir nesne, her nesnenin bir mefhumu yarattığını, sınırlarımızı sürekli daralttığını görmezden gelerek ,şımarık çok bilmişlikle sürekli 'özgürlük' istedik. Kendi ellerimiz, emek gücümüzle yarattığımız bu dünyada , değişim değerlerini üreterek amansızca yeni doğalar , moral yapılar, ahlaki zaaflar , mülkiyet etikleri oluşturduk ; kendi kendimize yabancılaştık. Sistemi rahatlatmak , soyarken kimseyi tedirgin etmemek için tüketim cilalandı . Doğanın verdiğiyle yetinmedik, ütopyalar ona endekslendi. Kara bayraklarıyla özgürlükcü liberalizm, vahşi kapitalizm, güler yüzlü sosyalizm için amaç birdi ; Aydınlanma Çağı ile 'akıl' keşfedildi ,irade insana geçti ; üretim kutsandı , sırlandı/esrarlandı.. Üretim araçlarının mülkiyeti için büyük kavgalar verildi, üretmenin amaçları sorgulanmadı. Yeryüzünü bitiren tüm ideolojiler dönüştürüldü, atıklar yeniden kazanıldı, kanlı tarih revizyon gördü . Kaknem fikirler, tapon felsefeler , iyi yürekli cellatlar makyajlandı ; Güney Amerika Şili Bolivyadan, Ortadoğu'ya Suriye, Ürdün'e, Akdeniz Havzasına Libya, Mısır'a Tahrir Meydanı'ndan Sion Dağı'na ;Tahran sokaklarına, Sayda'ya Filistin Lübnan'a ziller ve santurlarla , cümbüşler cemaatlarla yeni sürüm oyunlar pazarlandı.. Emperyal işgal, Arap Baharı'na dönüştürüldü, sömürgecilik devrim oldu, işgaller restorasyonlarla cazip kılındı.

Toplumu ileriye götürmek isteyen ciddi önderler , saf öğretmenler , evlatlarına kurban olan analar babalar , hasta zihinlerin hizmetindeki mühendisler, hastalıklı bedenlerin daha uzun yaşaması için mücadele eden tüccar doktorlar, kendi söküğünü dikmekten aciz psikologlar/sosyologlar, yaşamı kolaylaştıran icatlara kafayı takan meczup bilim adamları, soytarı ekonomistler, vicdan sahibi falcılar, ajitatif komedyenler, provakatif şaklabanlar, cümlesiyle hayvanat alemi, tilkiler , çakallar, kurtlar, köpekler, ayılar çok çalıştı bugünler için.. Kendilerinin uçuşu, toplumun kurtluşuydu.
Bu muhteşem eserde herkesin payı büyük..

Önce her nesneye, yaşayan her varlığa bir isim koyarak kuşattık, sonra insan dahil tüm canlı yaşamı zapttetik, katakulli bilmeyen hayvanları, henüz bilgi sahibi olamamış güçsüzleri, azgelişmiş zayıfları nezaketle köleleştirdik. Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz diyenler haklıydı. Her şey insanlığın mutluluğu içindi ; o neyse? Sanatçı her gittiği yerde benzerini buldu. Meczubun susmasıyla konuşması arasında görünür fark kayboldu.. Nietzsche , 'En güçlü ve şeytani ruhlar , insanlığı en fazla ileri götürenler onlar.' diyor. İleri gittiğimizin farkındayız, bile bile ve büyük bir özgüvenle küstahlık ediyoruz ; kişisel imkansızlıklarımız bizi bu yola sürükledi, toplumsal olanaklarsa önce yardı, sonra yeryüzüne yaydı,çoğalttı. Global kapitalizmden kaçış yok ; içinde kapitalizm içermeyen ideoloji ise zaten hiç olmadı/kitabı yazılmadı.. Her yeri kuşatmış kitleler kendi ekonomilerini üreterek doğaya ve asgari taleplerine yabancılaştılar. İri cüssesi, doymak bilmeyen iştahıyla toplum, büyük enerji kaynakları, nükleer santraller, ulaşacağı canlı yaşamlara kavuşamayan suların önünü kesen barajları arzuladı. Tekneleri alabora eden, kayıkları batıran tayfun şimdi engin denizlere, suyla kuşatılmış büyük adalara gözünü dikti. Titre ey yeryüzü, açıl ey güneş ; doğa, üstündeki ağırlıklardan silkelenerek yeniden diriliyor!!.. En bilgili insanların en cahiller olduğu aydınlanma çağında karşılaşma olmadan kazayı savmaksa olası görünmüyor. Eşiği akıl ile geçmek olanaksız ; zor bir sınav günü bugün. Kitapta 'raina' değil, unzurna' dememiz emrediliyor.. Bakma bize yeryüzü, besleme! Yalnızca sana saygı göstermemiz için ışıklarını bezen, fırtınalarını kuşan, bahar elbiselerini yeniden giy ; yaz geldi..


***



18 Haziran Cumartesi
Bir hırsız polis vakası mı, yeni yetme cingöz yazarın çamur atma performansı mı?..
Kendi aklının efendisi dikkatlı okur karar verecektir..



Nadide sanat eleştirmeni, sanatçıyı hırsızlıkla suçluyor. Yazının başlığı 'Bir Hırsız Polis Vakası'. Başlıktan anladığımız kadarıyla yazar, kendisini ahlak polisi olarak nitelendiriyor . Durumu öyle gördüğü için abartmış ; konuyu ağır cezaya taşımış bir savcı edasında. Hem suçluyor hem karar veriyor. Sanırsınız ki cinayet davasında maktulü ayan beyan görmüş şahit, katili iş üzerinde kıstırmış külyutmaz yargıç. Ele geçirdiği gazetenin sayfalarında bu gayri ahlaki durumu, kendi bilgisi görgüsü doğrultusunda teşhir ediyor. Sanatçıdan erdemli olmasını istiyor.. Ne var ki uyanık eleştirmeni, polis hafiyesinden ayıran iz sürme tekniklerindeki maharet, Radikal Gazetesi yazarı Ayşegül Yüksel'de olmadığı için verdiği infaz hükmü, bir sanatçıdan bir suçlu yaratmaya yetmiyor.
Zaten zor bir alanda, kurtlar sofrasında imkansızın mücadelesini verenler için bozduğu asap , yıprattığı sinirler , kırdığı moralleri tahmin etmek güç değil..


Bugün posta kutusuna gelen mesajdan öğreniyoruz : Burçak Bingöl, 15 Haziran 2011’de Radikal’de yayınlanan yazısı üzerine Ayşegül Sönmez’e bir açık mektup yazmış. Konu Ayşegül Sönmez'in Radikal'de 15 Haziran'daki 'Bir hırsız-polis vakası daha' başlıklı haberi .. (1)

Bingöl, Ayşegül Sönmez'in yazısına katılmadığını söylüyor ve çıkarımını sadece anlaşılmaz ve moral bozucu bulmuyor, okuyucuyu da yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum.' diyor..

Konu Sönmez'in deyişiyle 'intihal'. Radikal'deki yazısında Ayşegül Sönmez, Çinli 'Ai Weiwei’nin 2010 yılında ArtBasel’de yaptığı “Field” başlıklı çalışmaya atıfta bulunarak 'Daha önce yapılmış bir sanat eserini, Türkiye’li sanatçı daha önce yapılmış olana referans vermeden kullanınca öyle oluyor ister istemez…” diyor ve devamında 'Burçak Bingöl'ün sergisindeki seramik mobese kamerası ile desenli boruların daha önce Ai Weiwei tarafından yapıldığı ortaya çıktı. Radikal okurunun fark ettiği aşırı benzerliği sanatçı Bingöl normal karşılıyor.' diye ekliyor..

İntihal hakında düşüncelerimizi daha önce yazmıştık.(2) Tekrar etmenin anlamı yok. Her iki sanatçının da dünyada her şeyin gözlendiğini/gözetlendiğini ima ettiği çalışmalarında, eserler ve malzemeler birbirine benziyor. Tüm dünyadaki sanatçı prototiplerindeki benzerlik gibi karmaşa, burada farkı görünmez kılarak biraz daha öne çıkarıyor. Kaosu durultmak, iyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaksa durumdan görev çıkartan cingöz eleştirmenin asli görevi. Onlar zaten bunun için var değiller mi? .. Ne ki durum, hafiyesi Sönmez'in gözünden kaçıyor ama 'muhbir okur' devreye giriyor..

Bugüne kadar yapılanlar, yapılmış olanların tekrarı, malum-u ilanın farklı coğrafyalarda yeniden üretimi. Çağdaş sanatta yeni bir şey yok. Asıl altı çizilmesi gereken konu, her yere kurulan kameralar, izlenen insanlar değil. Görülecek farklı hiçbir şeyin, tekil aykırı bir resmin olmadığı dünyada, kayıt altına alınan irade dışı görüntü bolluğunun doğal bir malzeme olarak zaten herkesin gündeminde olduğu.
Kim, neyi, kimden önce görebilir ; kime , ne, ne için gösterilir!
Herkesin aklı kendine..

Burada yargıda bulunmak için tek kıstas vardır ; sanatçıların bu işlere kadar olan üretimleri. Sonuç itibariyle yapılan her iş, kurulan cümledeki bir kelime, uzun romandaki bir paragraf gibidir. Yani ürünün bütününe, sanatçı yaşamının serüvenine, öykünün doğuş merhalelerine bakmak gerekir. Merdivenleri nasıl çıktıklarına , aradaki basamaklardaki boşluklara bakmadan sanatçıya 'hırsız' muamelesi yapmak , işgüzarlığın ötesinde birşeydir.
Kısaca sanatçı ve eserin öncesi varsa, 'intihal' yoktur.

Zaten bunu içinde Bingöl gerekli adresi veriyor. 'Bu bağlamda, sergimde yer alan, sizin “Burçak Bingöl’ün boruları” (!) olarak adlandırmayı uygun gördüğünüz Kapalı Devre başlıklı çalışma da bundan yıllar önce (2003 civarı) ilk denemelerini yaptığım ve 2004’de Eskişehir’de, daha sonra duvar uygulaması olarak da 2006 yılında New York’da “Syste-Matic” isimli ilk kişisel sergimde sergiledigimi size yazmıştım.' diyor..

Ne yazık ki, Türkiye'de adam harcamak için kameraya dahi ihtiyaç olmadığını, Ayşegül Sönmez'in yazısından bir kere daha öğreniyoruz..

http://www.burcakbingol.com/work_circuit.htm
http://www.burcakbingol.com/work_blue_circuit.htm


(1) Bir Hırsız Polis Vakası, 15 Haziran 2011 Radikal Gazetesi
(2) Emin Çetin, İntihal Sorunu 1 ve İntihal Sorunu 2 yazıları için bk. blog arşivi..

***

Burçak Bingöl'ün 'Devre' adlı eseri Ankara-2003 tarihini taşıyor .



Radikal'de çıkan Ayşegül Sönmez'in 15 Haziran tarihli 'Bir hırsız-polis vakası daha' başlıklı yazıya gelen okuyucu yorumlarıysa şöyle..


MrErdogan
Kim hırsız kim polis?

17/6/2011 - 20:24
Burçak Bingölün işlerinin çalıntı olup olmadığını merak ettim ve yaklaşık 45 saniye süren bir araştırmadan sonra aşağıdaki linke rastladım http://www.burcakbingol.com/work_devre.htm Burçak Bingölün 2003de yaptığı devre isimli çalışması. Araştırma yapmadan gazeteci olmak mümkün müdür? Daha da önemlisi kendisini kanıtlamış bu derece başarılı bir sanatçıya hiçbir araştırma yapmadan hırsız yaftası hangi hakla yapıştırılır? Sadece bir sanatçıyı değil her kim olursa olsun herhangi birisini hırsız diye suçlamak ve de manşetten sizce mübah mıdır? Radikalden bunu beklemezdim. Sizi kınıyorum.

TitanTT
Bu nasil hirsizlik?

16/6/2011 - 14:56
Iyi de baskalarinin fikrini isik hiziyla ve hatta zamanda biraz geriye giderek Supermen degilseniz eszamanli sergiye yetistirmek biraz mantik sinirlarini zorlamiyor mu? Oyle olsa bile calmak turu fiilleri kullanirken daha bir oturakli dusunmek gerekmez mi? Hadi onu da gectim Burcak Bingol yillar oncesinden yaptigi borulari mobeseleri falan bugun Ai Weiweiden gorup 10 yil sonra ayni temali bir sergi acsaydi bile portre sergisi acan bir ressamin daha once portre yapilmisti ama elestirisi ne kadar hakli ise onu bu yuzden elestirmeniz de o kadar hakli olurdu diye dusunuyorum. Disiyle tirnagiyla uluslararasi bir sohret kazanmaya baslamis olan bu nadide sanatcimizi boyle haksiz bir sekilde hirsizlikla elestirmis olmanizin anlasilabilir bir yonunu bulamiyorum. Saygilarimla.

fsusam

16/6/2011 - 13:48
Sanatçının o işi gerçekleştirirken üstüne aldığı sorumluluk kadar eleştirenin de sorumluluğu büyük. Coşkulu beğeni yazısından bir hafta sonra aynı sanatçının işlerinin çalıntı olduğuna hızlıca karar veren bakış açısının sağlıksızlığı hem birey olarak sanatçının hem de sanat ortamının içinin boşalmasına neden oluyor. Bir sanatçıyı değerlendirirken o güne kadar yaptığı üretimin bütünlüğünü anlamak için gerekli zahmet verilmeli aksi taktirde eşleştirilen iki imajın benzerliği üzerine kurulu sansasyon arayışından öteye gitmeyen bir tavrın uzun vadede kimseye faydası olmayacaktır.

ceylann
16/6/2011

10:43

gecerlilik

sizin gozden kacirdiginiz mi yoksa bir sanat elestirmeni olmaniza ragmen goremediginiz mi yoksa samimiyetsizce gezdiginiz bir sergi haberini once begendim diye yayimlamaniz sonra da cok agir bir sekilde elestirmeniz belki hirsiz-polis hikayesi degil ama bu isi ne kadar profesyonel olarak devam ettirmek istiyorsunuz sorusunu akla getirmiyor da degil. yazdiginiz haberleri meltemlerin etkisinde kalmadan birebir sanatciyla tanisarak size sundugu tez calismalarinin detaylarini ele alarak yazmis olsaydiniz daha gecerliligi olan birsey yazmis olurdunuz.



***