6 Haziran 2011 Pazartesi

Not Defteri / 1-15 Haziran 2011




54. Venedik Bienali, Türk Pavyonu'nda yer alan Plan B adlı yerleştirme, kendisiyle sınırlı olmayan koskoca bir yalan.. Daha doğrusu tüm bienallere saçılmış büyük logunun, bizim görüş alanımızdaki küçük parçası. Tüm yeryüzüne yayılmış büyük fotograftaki sentetik isyanın tamamlayacısı. Küçük resimlerde , hayat parçacıkları rötuşlanıyor . 'Kendi aralarında , kendi yapıtları aracılığıyla ,gerçek insani ilişkileri kurmuş olmaktan çıkarlar' lafı, Pavrus'un üçüncü kez öten horozu gibi önümüze geliyor ; bir mesenik kehanet doğrulanıyor . İnsanoğlunun gerçek'in dışında oluşturduğu ikinci hakikat alanında verilen umut, yalnızca ilk eylemin kararmış/yıpranmış görüntüsünü, sanatın ütopyasının cerbezesiyle perdelemeye yarayan bir suç örtme aygıtı, delil karartma mekanizması olarak sahte teşvikler oluşturuyor.. İlk eylemin failini, ikinci eylemin faaliyetini doğuran kimlikten ayırma çabalarının geçmişi uzun ve kirli.. Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi’nde Türkiye Pavyonu küratörü seçilen Fulya Erdemci ile işbirliği yapan Danae Mossman ya da sanatçı Ayşe Erkmen değil asıl konumuz ; daha öncesi var..



14 Haziran Salı
Asıl soru şu : Önerilen modellerle, yıpranan ideolojik görüntü arasında tezatlık mı, devamlılık mı esas? Biri diğerinin çözümü mü, devamı/evladı mı? Kapitalist model tüm cürümsel ilişkileriyle teşhir olmasına rağmen İsa'nın söylediği gibi insanlar kardeşlerini yedi kez değil, yetmiş kez bağışlanmasını talep eden önerilerini her fırsatta sıralamaktalar. Günümüzde siyaset imgeyle ve gösteriyle hiç olmadığı kadar dolaysız bağlantı kurabildiği için çözüm arayışlarına imge üzerinden devam ediyoruz. İktidarla muhalefet arasında gerçek bir fark var mı dünya siyasal hareketlerinde ?.. Benzerleri değil, taban tabana zıt karşıtlarından bahsediyorum. Örneğin, sosyalist toplum modelleriyle, kapitalist toplum arasında bir fark var mıdır? Para aynı paradır. Devlet aynı, çalışanlar aynı, katmerlisiyle yönetenlerin sultası, kanun koyanların diktası ve sömürü aynı. Kâr, gaspedilmiş emektir der Marks ; kâr'a el koymayan, artık değeri istemeyen bir organizasyon şemasını öneren bir babayiğidi doğurmuş mudur dünya tarihi? 'İnsanların kendi gerçek doğalarına uygun bir yaşam sürebilmeleri için burjuva toplum yerine, insanların etkinliklerini ussal, uyumlu ve özgür bir biçimde örgütleyecekleri, bencilliğin değil ama sevginin insan ilişkilerini düzenleyici öğesi olacağı toplum' yaratılmış mıdır?(1) Tüm sistemi ayakta tutan artı değerin, metadan/maldan ayrışarak toplandığı hazne/hazinenin isminin değiştirilmesi, insanların inançla hizaya getirilmesi, en iyisini bulduk deyip felsefenin durdurulup düşüncenin sindirilip susturulması dışında, ideolojik önermenin değiştirdiği yaşam biçimleri, tek ses/tek nefesten oluşan toplumsal prototip değil, birbirinden korkmayan bireylerin gerçek mutluluk resimleri var mıdır? 'Ya barbarlık, ya sosyalizm' dedikten sonra bireyin yaşamadığı korku imparatorlukları kurmak , rekabeti kaldırmak için rakibi öldürmek midir oyunun kuralları? Yok ise , kapitalizm/sosyalizm modellemeleri arasında değişen bir şey de yok demektir. Mesela sosyalist toplum daha yeşil bir yeryüzü, hayvanlarla insanların paylaştığı ortak bir doğa , paranın herşeyi satın alamadığı, hatta ortadan kalktığı bir mübadele sistemi, işbölüşümünün olmadığı, herkesin hiyerarşinin baskısı altına girmeden özgürce çalışma/yaşama zamanını birleştirdiği, hatta en önemlisi doğayı bitiren üretime cephe aldığı, üretmeden doğanın verdiğiyle yetinebileceğimiz bir toplum modeli öneriyor mu? 'İnsan, kendini onunla yaşattığı kendi somut ve özgür etkinliği aracılığıyla kendi bilincine varmış ve kendini insan olarak olumlaya'bilmiş midir.(2) Cevap 'hayır'sa sosyalizmle kapitalizm arasındaki fark nedir? 'Herşey sırayla!' diyenlere '73 yılda hangisine sıra geldi? diye sormak lazım. Marks, önerdiği toplum biçimi için 'Komünizm yakın geleceğin zorunlu biçimi ve amaçsal ilkesidir' diyor devam ediyor 'ama komünizm, insanın gelişmesinin amacı, insan toplumunun biçimi değildir.'(3) ...Rusya'da 'yakın gelecek' teorisiyle gerçekleşen diktatör toplum modelini yaratan Marks ise, dönüp Marks'ın yakasına sarılmalı, şayet değilse hocaları/ustalarının 'yakın amaç' diye altını çizdiği toplum modelini 73 yılda niye kuramadan batırdıklarını hiçbir şey olmamaşcasına davrananlara, işi sloganlar/marşlarla götürmeye çalışanlara yeniden sormalı.. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına falan gelemedik ; daha söyleyecek çok söz var, bu giriş kısmı..


İster Ayşe Erkmen'in yaptığı gibi A Planınının ideolojisini B Planıyla kamufle edip sistemi restro edelim, ister yürümeyen kapitalizm için Kautsky/Bernstein gibi revizyon önerelim, isterlerse Marks'ın yaptığı gibi aslını kaldırıp mülkiyetin esasını devlete pas geçip köhne zihniyeti devirelim ; hepsi doğaya karşı kurulan bir komplodur. Mihmandarlar eşliğinde yenilenen tüm çözüm önerileri, 'daha iyi' ve 'daha fazla' üretim içindir. İnsanın sonu gelmeyen tüketim iştahı , sistemin iyileştirilmesi, arz'ın çoğaltılması üzerine kuruludur. Tüm ideolojilerin ortak payandası olan azami 'üretim terörü' , B seçeneğini dışarıda bırakan yeryüzüne karşı girişilmiş organize bir imha planıdır. .. Kişilikler yarılmıştır ; kapitalizmin çeşitli talepleri karşılayan yalanları, sahte çözümleri , parlatılmış insani kimlikleri ve gösteri dünyasının sanal formlarıyla , transandantal/aşkın bir hakikat alanında yeni bir tür 'insan' biçimi şekillenmektedir.. Sürekli değiştirilen, fark yaratmayan dopingli ütopik maskeler altında, tekrar tekrar 'umut' olarak standart sürümler konfigure edilmektedir.. Bu çözümlerde insan ve doğa fon yaratan değerlerdir ; zamanını tamamlamış folklorik edilgenliğe, kabristandaki imgeye indirgenmişlerdir. Amaç, nesneler dünyasının birbirinden üremesinin yolunu açmak, putlar üzerinden tarihi yeniden temizleyerek yazmaktır. Herşeyin başlangıç noktası Illuminati ; yani Newton, Kant'tan başlayarak aydınlanmış olanların felsefesi/Aydınlanma Felsefesidir..



Konumuz 54. Venedik Bienali ; onunda üst başlığı 'Aydınlanma ve Ulus kavramını oluşturan ILLuminations.. Serginin küratörü, Bice Curiger ; ‘Aydınlanmalar’ adlı uluslararası sergiye 83 sanatçıyı almış ... Ama sergiden önce yapılması gereken, 'Aydınlanma' kavramını sondan başa doğru bir kere daha yeniden okumak.. Curiger laf oyunu yapmış, aydınlanma ve ulusu bitiştirmiş ortaya ILLuminations kelimesi çıkmış. Bizim yazıda ortaya çıkacak yeni kelimemiz ise İllumanitör ; Aydınlanma Terörü yani..


Noam Chomsky , Toni Negri, Lev Davidoviç Bronştayn Troçki'den, meclise yeni giren çiçeği burnunda parlementer Ertuğrul Kürkçü'den ya da tüm rüya/riya içindeki aydınlanmacılardan bahsediyoruz. Karşısında yer alanlar sevinmesin ; sözümüz cümlesiyle sağcı/solcu ama mutlaka ilerlemeci, ütopyasını kaybetmiş kapitalizmin doğurduğu tüm vatan kurtaran aslanlara.. Bizim gibi hayal kahvesinin mağdurları , hala umudunu kaybetmemişlerse hariç..

Çernobil'den gerekli dersleri alamadık . Japonya'da Fukuşima'yı yaşadık ; gene de yıkılmadık ayaktayız.. Ne ki, zihinsel hasar büyük. Geçen Mart'ta deprem ve tsunami felaketinde patlayan Daiçi nükleer santralinin yakınında şimdi de kulaksız tavşan doğdu. 'Bu durum, çevreye yayılan radyasyonun yol açacağı zararlar konusunda kaygıları artırdı' diyor gazete başlıkları.
Marks'ın gençlik yazılarının altına ben de imzamı atarım. 1818 doğumludur. Otuz yaşına kadar ilk dedikleri doğrudur. Bu yaşa kadar herkesle aynı düşüncede olsak da, genellikle otuz yaş sonrasının korkuları, bilgi üzerinde oluşan yanılgıları farklı paranoyalara sürükler insanları . 1844'de şöyle yazıyor : 'Doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entellektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek , doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez, çünkü, insan doğanın bir parçasıdır.'(4) Sayfa 173'de bu dediklerinde eşitliği insan lehine bozarak ilerliyor ; oraya daha sonra geleceğiz. Gerçi kutsal metinlerde de aynı tavır vardır ; insan yeryüzünde tanrının halifesi olarak kabul edilir. Ne ki, doğa üzerinde hiyerarşi oluşturarak bu eşitliği bozmanın vebalini başta insan olmak üzere tüm canlı yaşam ağır bir şekilde ödemektedir. Yüzde 97 oranında insan/hayvan ortak paydası, göz, kulak, dil, burun ve her durum için verdiğimiz tepkide genetik benzerliğimiz var. Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil. Dünyada taşıdığımız gövde, terkederek gittiğimizde bıraktığımız ceset de aynıdır. Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanırız. Yabancıya duyulan kuşku ,yaşamı sürdürebilmek sorumluluğumuzdandır. Saldırmak, hayatta kalabilme güdümüzdendir. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevindiğimizde koştuğumuz aynı ayaklar, bacaklardır. Göz,kulak,burun,deri bütünüyle aynı işleve sahiptir. Acıyı bir insanın mı, yoksa keçinin mi çektiği fark etmez. Acı, bildiğimiz kavurucu acıdır. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki teslimiyet, açlığın savunmasız kıldığı bedenin çaresizliği , sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz de aynıdır. Bütün duyularıyla yaşam önünde insan ve hayvan eşittir. Yani insan ve hayvan eşittir..

Devam edecek..

(1-2) Aguste Cornu ,1844 Elyazmaları Üstüne s 246
(3) 1844 El Yazıları, sayfa 67,145, 173 ,260

***


13 Haziran Pazartesi ; 2011
Bir şafaktan bir şafağa.............



Artık hiçbir şey vicdanımızı hakikaten acıtmıyor, iğrenç bir durum gerçekten tiksindirmiyor. Neyin iyi neyin kötü olduğuna biyolojik gövdemizden destek alarak değil, öğretilerin huzmesinden , ideolojilerin keskinliği ve bilgeliğiyle karar veriyoruz.. Çünkü herşey hakkında kesin bir fikrimiz, tutarlı ve değişmez bir bilgimiz var.. Tümüyle doğal tabiatımızın bastırıldığı uyumsuz kapitalizmin imal ettiği, bir komutla iyilik ve kötülüğün çıkarsal amaçlarının kaşesini bastığı bir dünyada kendi özgür fikrimizle değil, debelendiğimiz parselde kiraladığımız ortak akılla, toplu olarak hareket ediyoruz..


Denizciler bir, kuyumcular bir millet, yoksullar bir. Kadınlar bir millet, erkekler bir millet, sporcular bir .. müteddeyinler bir, laikler bir..Kalın enseli uşşakların paracıkları, iyi yürekli bankacıların , hayırsever borsacıların yatları katları tehlikeye girmedikçe vicdan sahipleri bir. Anlayışsızlar,ezenler, vicdan sesi ,gönülgözü kararmışlarsa bir.. Şafak Pavey'e geliyorum. Milletvekili seçildi. Engelliler bu ülkenin kimsenin görmek istemediği en dışlanmış küsülmüş/küstürülmüş, ezilmiş ötelenmiş milletidir. Pavey , Türkiye'nin en mağdur halkı, engelliler milletinin gözü kulağı, sesi nefesi olarak mecliste yerini aldı..Görevi büyük.. Talihsiz bir tren kazasının ardından bir kolu ve bacağını kaybetti . Yaşamdan kopmadı.. Kazanın verdiği durumu farklı bir bilinç düzeyinde kavradı. BM'e İnsan Hakları Yüksek Temsilcisi olarak girdi ; 8 ülkede engelliler, işsizler, evsizler ve göçmenler dahil herkesin yardımına koşarak yaşadığı kazayı pozitif bir mesaja çevirdi. Şafak, 33 yaşında , çok konuşması gereken engellenemez bir parlementer artık.. Gözümüz, gönlümüz üzerinde ; engelimiz olmasa da sağlamların inşa ettiği bu cehennemde beklentimiz büyük..

**

Öğretmen olarak atanmayı beklerken, kanser hastalığı ile mücadele eden Şafak Bay ise tedavi gördüğü hastanede dün öldü. Şafak Öğretmen, 2005 yılında kemik kanseri hastalığına yakalanmasına rağmen, eğitimini yarıda bırakmayarak 2006 yılında Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesinin Türkçe Öğretmenliği bölümünü bitirmişti. Daha sonra sağlık mücadelesinin yanısıra Türkçe Öğretmenliği talebi ,çalışma isteği, tayin beklentisiyle dikkatleri çekmişti.. Son dakikaya kadar ümidini kaybetmedi..

Ölümden sonra cennet beklerken önceki yaşam cehennem olmasın diyoruz..
Mağrurun iktidar alanı olan bu dünyada, mağdurun ölümden önceki kurtuluşu mümkün ;
Şafak Pavey'lere tüm engellenenler için biraz omuz..

***



12 Haziran Pazar ; 2011
Balkondaki Albatros..



Üstad, şair-i azman. İngiliz Kraliyet Ailesinin düğününü izlemiş, kendi pürmelaline lanet etmiş. Kısmış gözlerini , 'The kiss on the balcony' (..) 'Çok severim Willy'yi demiş. (gerçek)..(1)
Kafiyeyi değil olduğumuz yerde bizi devirmiş. Bir başka şairin dediği gibi , 'Aynı yoldan geçmişiz biz'.. Entelijansiyanın dumura uğrattığı akıl tutulması bir gün değil her gün .. Bizim zamanımızda mecburiyet yoktu. Bugünkü aklım olsa münevverler cemaatiyla kolbastı oynamazdım. Blöflerini görür aynı gemiye binmemek, aynı caddelerde gezmemek, aynı yazıları kesip gazeteleri izlememek için ilkokulu ikide terkederdim . Vur kendini denizlere albatros biz ,melali anlamayan nesle aşina değiliz..
..


Bugün Pazar, seçim günü. Siyasi olmayandan bahsetmek, konusuz roman yazmak gibi.
Havadan sudan bahsedelim, zorunlu aylaklık günü bugün ne de olsa ..ona buna dokunalım .. Felsefeci Oruç Aruoba'nın 'De ki işte' kitabını okuyorum. 'Çelişik birşey değil bu , kişiliğin gelişen birşey değildir ki - ta başından beri tam olarak vardır. Yaşam boyu yaptıklarında ortaya çıkar, kendini gösterir' diyor devam ediyor. 'Sen ise bir seyirci olacaksın yalnızca . Elinden birşey gelmeyecek. Durumlar, olaylar karşısında (..) Yaşam, yazarı, sahneye koyanı, başoyuncusu sen olan, fakat senin yalnızca seyirci olduğun bir oyundur.' Doğru söylüyor Oruç Hoca. Hep dışarıda kalarak Aruoba'nın yazısının devamında söylediği gibi 'oyunun sonunu beklemeden tiyatrodan çıkıp giden' olduk . Bugün zaman zaman okurun sorduğu konulara değinerek devam edelim..Kızdığımızdan falan değil, hiçbir şeyin sonunu getiremediğimizden . Ne bir romanın , ne filmin , ne uzayan bir konuşmanın , ne de dostlukların veya herhangi bir şeyin.. Dışarıda 'yaşam' , içeride 'benzeri' olan her eylemde, seçimi dışarıdan yana kullanıp kendimizi atmak, ağırlıklardan/sahiplerden kurtulmak , tezvirat derdinden, aydınlatma sorunluluğundan.. Bilgi/bilmekten özgürleşmek değil mi?..
Marks 'insan doğayı sahiplenmeye çalıştığı ölçüde yabancılaşma içine düşmüştür. İnsan yabancılaşarak doğasının, dünyasının zenginliğini geliştirmiştir.' diyor.
Diyor da yadsıyor mu? Hayır! 'İnsan, , bilinçte olduğu gibi, kendini sadece entellektüel bir biçimde değil, ama etkin bir biçimde , gerçek bir biçimde ikiler/ikiye böler ve böylece kendini yaratmış olduğu bir dünyada seyreder.' (1)
Marks'la anlaşamadığımız konular, anlaştıklarımızdan çoktur.
Ağırlıklardan kurtulmak, yalnızca ütopyasında vardır ; o da 1844 Yazılarına kadar.
Her sorumluluk bir yüktür. Her dostluğun ya da varlığın sıkıntısı gibi..
Özgürlükse baştan aşağı aidiyetsizlik, mülkiyetsizlik serserilik..
Enis Batur Radikal Kitap'ta dünyanın merkezine seyahatin verdiği alışkanlıkla 'dük' alegorisiyle süslediği satırda 'Bir balkon bulsam çıkacağım dışarı, göstereceğim işe yaramaz emektar' defterimi demeye getirip 'Onlarınkini bilemem , ben müstakbel saray şairi ya da soytarısı, budur kayıp hayatımın içimi acıtan dökümü.' diyor ; soytarılık ,saray şairliği ya da her neyse ; sözümüz yok, o işlere Ulrich bakar..
Onlar Marks'ın dediği gibi ikiye bölünmüşlerden ; sıkıldılar mı kendilerini bir tarafıyla sebatla balkona atmışlardan .. Hissikablelvuku şiire yazılmışlar, hayata asılmışlar ; bizse inançsız kör mevdutu saklamış, olmayan mevcudu dönmemecesine sokağa salmışız..
Sonuçta belki yazılacak tarihte biz olmayacağız ; zaten olmayanlar çoğunluk değil mi? . Karatahta, tebeşir, nizam intizam ; yoklama defterinde yer alacağımıza, tevekkülle cemaatten kaydı sildirmek, yolun yarısını geçtiğimize göre gider ayak kırlangıç uçuşu bir ayrı özgürlük..

Durum ortada ; 'budur kayıp hayatımın içimi acıtan dökümü' demesi riya olmasa da balkon sefasında gördüğü -öyle diyelim- rüya ; oysa İmpkralya'da herkes halinden memnun ..


(1) Enis Batur, The kiss on the balcony şiiri, Radikal Kitap 10Haz.2011,sayı 534
(2) K.Marks, 1844 Elyazmaları, s 146-153

***



11 Haziran Cumartesi ;2011
'Bir şeyi bilmek' , sınırları çekmek, zırhları kuşanmak, iradeyi rafa kaldırmak demektir.. 54. Venedik Bienali'den bahsediyoruz..


Bazı şeyler hep öyledir. Nedeni önkabullere bağlıdır. Milattan Önce/Sonra deriz. Neyin öncesi sonrası hakkında bir fikrimiz olmasa da, bir tutunma noktası yakalamışızdır.
54. Venedik Bienali'nin başlığı ILLUMInazioni.
Aydınlanma Çağına gönderme yaparak nazioni/ulusal sınırlar içindeki Illuminati, 'Aydınlanmış Olanlar' cemaatinin benzeri bir fiil gerçekleştiriyor.. Kendi iç/kin kültüründe önkabuller devreye giriyor. Küratör Bice Curiger , bizdeki tasavvuf felsefesine benzeyen Yahudi gizli ilimleri diyebileceğimiz Kabala'nın sırlarına bir nebze vakıf Adam Weishaupt adlı Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile etrafındaki inanmışların 1776 yılında Almanya'nın Münih kentinde kurduğu gizli topluluğu tarihteki yerinden oynatıyor. Değeri tartışılır amaçları, farklı coğrafyalarda sermaye akışını ilerlemeye eklemleyen, farklı külahlar silahlarla , eskisinin benzeri cilalanmış yeni kaygıları Bienal kültüründe demokrasi adına tezahür ettiriyor.. Bilindiği gibi Illuminati kelimesi 'Aydınlanmış Olanlar' anlamını içeriyor.. Ansiklopediler 'Topluluğun kuruluş amacı cehaletle, baskıcılıkla ve kilisenin dogmalarıyla mücadele etmekti.' diyor devam ediyor : '19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel'in katılımıyla canlanan ve eski parlak günlerine dönen İlluminati, bu yıllarda, üyesi olan Hegel'in tez-antitez kuramlarıyla New World Order (Yeni Dünya Düzeni) düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmişti. Dünya üzerindeki çeşitli toplulukları etkileyen bu düşüncenin mirasçıları bugün halen çalışmalarını sürdürdüğüne dair komplo teorileri vardır.'.. (1)


Sarkaç gözleme ekibinin , saatleri ayarlama cemaatinin ya da laf yuvarlama ustalarının çok iyi bildiği iştir bu ; internette patronsuz mülkiyetten, pardonsuz medyadan, sallanan tahtından iflah olmaz bahtından şikayetçi zat-ı kamil . Günde atmışbin satan gazete ekinde adam tutamamış kendini, başlığa yazmış : 'Artık Herkes Eleştirmen..' Öyle de iş senin zannettiğin gibi değil.. dizleri bitiştirip tırnak muayenesinden geçmekle bitmiyor ..


Demek 54. Venedik Bienali'nin kurucu ve oyuncularıyla tasarladığı Amerika'nın BOP planı gibi, farklı gündemi , yeni hareket önerileri var.. Eylemi anlamak , okurgezer medyanın şapka çıkarıp el çırpmadan müteşekkil katılımlarını inkıtaya uğratıp , sarkaç gözlem uzmanlarının beklentisini boşa çıkarabilir..günde atmışbin satan gazete ekinde adam tutamamış kendini, başlığa yazmış : 'Artık Herkes Eleştirmen..' Lafın kime gittiği, nerede duracağı belli değil. Ortaya karışık..Öyle de senin zannettiğin gibi değil güzel kardeşim . Musahibi görmesen de internette , hesap ve sahip aynı , mizan aynı yerde.. Dizleri bitiştirip tırnak muayenesinden geçmekle bitmiyor iş.. Bizdeki şakşakcı entellektüel medya biraz sakinleşse, güzel hanımlar, cici beyler, makyajlı kaknemler, makyajsız korumacı anneler alkışı kesse, toz duman dağılsa tartışma başlasa taşlar yerinen oynayacak, ehil kişiler! koltuklarından olacak..Boşluğu a/narsistler dolduracak..Yürek Selanik!.. Ne ki Doğu Batıda, Batı Doğuda kaybedilen aklı, kuyudan çıkaracak ipi, düğüm yemiş halatı arıyor.. Devam Edeceğiz..

(1) Vikipedi,Illuminati maddesi




***




Referans sistemi çökmüş felsefeye , göstergeler üzerinden tanımlanan hayata , gerçeği yerinden eden ihtisasa , simulakratörlerin yaptığı sanata , sermayenin parçası olan eleştirel estetiğe, bianeller aracılığıyla tröstlerin arındırılma projelerine katılmıyoruz.. Nesneler dünyasındaki putların yeni sahibi , son nesil üzerindeki tasarrufun sahtekar ideologudur..

7 Haziran Salı ; 2011
Hiçbirimizin amacı, diğer bir canlının amacından öncelikli değildir ; aradığımız tutarlılık.. Blake Gopnik , eleştirmenlik değil hanutçuluk yapıyor..



Felsefe, edebiyat ya da sanat yapanın eylemini ayrı/calıklı kılan, insanın etki alanını yeniden yaratması, gezegenin ortak alanında ehemle muhimi tanımlaması , elzemle lazımı yaşamsal olan temelinde kavraması, ihtiyariyle zaruriyi dengeyle ayrıştırması , algı yaratması için bildiklerini ortama , biriktirilen ezberlere göre yeniden güncellemesi , herkesten bir müddet önce nida'yı idrak edip duyması gerekir. Yaşamın sahici bir yalan olmaması için yapılacaklar vardır. Sanatsal malzemenin değişmesi , ticarette/müzayedelerde bugüne kadar tuvaldeki ketenin üzerine düşen sermayenin şaibeli gölgesini değiştirmez ; hararetli yapısöküm! , gölgelerin gücünü saklamaz. Rafi Portakal'ın çırpınmaları teknik bir ikazdır. 'Ketenin görünüşü tıpkı eskisi gibidir' diyen Marks akla geliyor. 'Tek bir dokusu bile değişmemiştir . Ama içine şimdi yeni bir toplumsal ruh sızmıştır . Artık o manüfaktür sahibine ait değişmeyen sermayenin bir kısmıdır.' (1)
12.İstanbul Bienali, 54 Venedik Pavyonu ya da beyaz küp içindeki sanat, ne dediğine bakılmaksızın sermayeye aittir ; onun ayrılmaz bir parçasıdır. İsimler , kunt markalar olarak canlı sermayede mübadele değerini artırmak için ortak bilinç alanlarında hasarlı faaliyetlerini, yol açma operasyonlarını , mensubu olmaya çabaladıkları/adandıkları uluslararası küratörel editorya yardımıyla kotarırlar. Değerin büyüklüğünü oluşturan küçüklerin yok edilme eylemidir. Bugün Radikal'de sabah saatlerinde yer alan bir haberde ; '..Madra, sergilenecek eserleri yerel küratör Cengiz Farzeliev’in de bildiğini, hepsinin aylarca önce basılan katalogda yer aldığını ama açılışta böyle bir şeyle karşılaştıklarını anlatıyor. 54. Venedik Bienali’nde, Azerbaycan’ın öncü sanatçılarından Aydan Salakhova’ya ait eserler, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in müdahalesiyle Azerbaycan Pavyonu’ndan kaldırıldı.' diyor..


Sansürleyen de, sansürlenen de gerçeğin yerine el pençe divan kondurulan, evrilmiş değil oluşturulmuş bir hakikatın değişmez erkinden nasiplenir. Sansürü oluşturan, kişisel tolerans/toplumsal inanışın sınırlarıdır. Aydınlanan da , henüz daha aydınlanmamış da ilerlemenin zehrini çekmiş, esrarın hikmeti dünyanın kudretiyle , pazusunun hakkı bileğinin rantıyla, hilkatin tabiatını değiştirmek istemektedir. Ne ki ikisinin de memnuniyetsizliği , değiştirmek istedikleri dünya tahayyülü ile birlikte tahditi , kendine yer aralamağa çalıştığı stabil değerlerin tahribi , kendinden menkul temayülleri , tüm canlı yaşam üzerinde öğretilerden gelen iktidar arzusu vardır.


Gerçeğin yerine oyuncağını koyan mesajları , gücünü dünyayı ele geçiren mağrurun iktidar arzusundan alan montajcı projeleri reddediyoruz. Sınırları gevşeten , değerleri sorgulayan emperyalizmin ihraç ettiği demokratik/sentetik kültürdür. Zarfın içindeki mazrufun manifestosu karşılıklı yardımlaşma değil, ele geçirme, dönüştürme, özne'nin tözselliği içinde değerini onaylamak değil, ona kurallardan/bilgiden bir zincir takmak , metanın çeşitli varlık kümeleri arasına yerleştirmek , küffarın tahtının payandası kılmaktır.. Simulakratörlerin yaptığı sanata , sermayenin parçası olan eleştirel estetiğe, bianeller aracılığıyla tröstlerin arındırılma ritüellerine , küçük oyuncuların söz hakkını sessizce gespeden ikiyüzlü demokratik taleplere ve mağrurun kurduğu formülasyona , inşa ettiği eleştirel teorilere de katılmıyoruz . Adlandırılan alanda oluşan finans kapitalin yüzü , ezici talepleri , kaprislerle kandırmacalar , canlı kuklalar , maskeleri aratan yüzler , engelli yaşamın boğucu sınırları başta kendimizi ve yaratıcılık sermayemizi çevreler . Sanatın katıksız pratik bir faaliyete dönüşmesi önündeyse -namuslular kolektifi olarak- bir engel yoktur . Peki, kıyas olunacak bir ölçü var mıdır? Amerika Çağdaş Sanat'ı yalnızca üretiyor, allıyor pulluyor ve satıyor ; dikkat edilirse almıyor. Marks devam ediyor, :'Bugün, Birleşik Devletler'de doğum belgesi olmaksızın ortaya çıkan sermayenin çoğu, daha dün İngiltere'de sermayeleştirilmiş çocuk kanıdır.' (2)
Newsweek'in sanat eleştirmeni Blake Gopnik'in yaptığı gibi tasnifler oluşturulup, benzemezlerin yarıştırılmasının amacı rekabeti kızıştırmak, talibe zengin kısmet yaratmaktır . Eleştirmeni, metayı/malı, bakiri pazarlayan müşfikten ayıran ideolojik niyettir . Ekonomik habitusta bağımlı bir alanda yarılan sanatın nesnel etkisi, insanın gerçek doğasıyla kök oluşturursa yaşar.

***

Newsweek'in sanat eleştirmeni Blake Gopnik, günümüzün en önemli 10 sanatçısını seçti. Geleceğin klasikleri çoğunlukla fotoğraf ve video çekiyor. Listenin bir numarası Gillian Wearing, sonuncusu ise Damien Hirst diye yazıyor bugünkü Radikal.

1- Gillian Wearing
Plastik bir yüz ifadesiyle çektiği kendi fotoğrafları, ‘portre’nin tanımını değiştirdi. Turner Ödüllü Wearing, çağdaş İngiliz sanatının en önemli isimlerinden biri.

2-Christian Marclay
İsviçre kökenli bir Amerikalı. Marclay, güncel sanata müziği dahil eden kişi olarak tanınıyor. 56 yaşındaki sanatçı, bu yıl Venedik Bienali’nde kendisine Altın Aslan kazandıran 24 saatlik filmi ‘The Clock’la bir anda büyük ün kazandı.

3- Marjetica Potrc
Sanatın dünyayı değiştirebileceğine inananlardan. Slovenyalı sanatçı, mimari çözümlere ilgisiyle tanınıyor. Latin Amerika’nın kenar mahallelerine hijyenik tuvaletler kurmak gibi, büyük projeleriyle adını duyurdu.

4 - Artur Zmijewski
Sert fotoğrafları ve videolarıyla hayatın acı gerçeklerini en iyi anlatan sanatçılardan biriymiş. Polonyalı Zmijevski, bir önceki Venedik Bienali dahil dünyanın bütün önemli fuar ve sergilerine katılan bir isim.

5 - Tacita Dean
Hollywood filmlerinin pembe dünyasına panzehir olabilecek video ve fotoğraflar çeken İngiliz sanatçı Berlin’de yaşıyor.

6 - Sophie Calle
Fransızların en tanınmış güncel sanatçılarından biri. Erkek arkadaşının ayrılık mektubunu güçlü bir sanat eserine dönüştürmek gibi, kendisini merkezine koyduğu işleriyle tanınır.

7 - Francis Alys
Mexico City’de yaşayan, New York’ta pek meşhur Belçikalı sanatçı. Dev bir kalıp buzu Mexico City sokaklarında sürüklediği videosu gibi bütün çalışmaları bize hayatta kalmak için harcadığımız beyhude çabayı hatırlatır.

8 - Jeff Wall
Fotoğraf sanatını değiştiren isimlerden biri. Tuhaf ve bazen saldırgan fotoğrafları tamamen kurgu ve birçoğu klasik ressamların görselliğini çağrıştıran bir etki yaratır.

9- Jeff Koons
Popüler kültürü, hatta kitch olanı sanatın içine katan Jeff Koons, dünyanın en zengin sanatçılarından biri. Sadece eski karısı Cicciolina’yı gösteren işleri bile, şimdiden müzelerin gözdesi.

10- Damien Hirst
90’larda ortaya çıkan ‘Yeni İngiliz Sanatı’nın lideri. Köpekbalıkları, koyunlar derken en son elmaslarla süslü bir kurukafayla dikkat çeken Hirst, çürümenin sanatçısı.

Newsweek kaynaklı Radikal'in bu haberine söyleyecek tek söz var ; amaç ne?
Hirst, çürümenin sanatçısıymış. Biz de zaten bu çürümenin ve mukallitin sanatını, ustasına benzemeye çalışanın kopyasını bir kenara koyup asli çürüklerin eleştirisini yapıyoruz. Anlayana.. Aydınlanma Felsefesi'nin ürünü 'ilerleme' kavramının ağına takılan her türden ideolojinin ideası/düşüncesi , oltaya gelen öznesi arasında simbiyotik, yani bir tarafın yararlandığı, diğer tarafında sömürüldüğü bir ilişki oluşturur..

(1-2) Kapital 1979. Sol Yayn. Sayfa 764, 774

***


6 Haziran Pazartesi ; 2011
Ne gülüyorsun ; de te fabula narratur!
İnsanoğu her zaman bir şeyi, bir diğeriyle kıyaslayarak algılar..



Anılar bir illüzyon olarak şimdiki zamana aittir. Beynin revize ederek istenmeyen görüntüleri sansürlemesi, parçaları birleştirerek senaryoyu yeniden montajlaması, geçmişi değiştiremese de , onun üstüne, onun varlığına rağmen yeni bir geçmiş kurması , bu andan sonra geçmişin şimdi yaratılanla özdeşleşerek karma bir gelecek zaman hilkatinde/hakikatinde yol alması olgusaldır. Proleterya ne zamandır var dünya üzerinde diyeceğim ; okuyucu sessizce soracak : n'alâka?
İnsanoğu her zaman bir şeyi, bir diğeriyle kıyaslayarak algılar..vııı ve vııı Henry'e geleceğiz. Güzel bir öykü var . Devam edeceğiz ..

***

Mehmet Dere, Ne Gülüyorsun? Bu Senin Hikâyen, 16 Temmuz’a kadar Rampa’da.


***


5 Haziran Pazar ; 2011
Özgürler cemaati, zıpzıplar örgütü ya da egoistler kulübü ne dersek diyelim. Tüm sağlamlar ortak bir vurdumduymazlık bilincinin pratiğinde adam sendeci suç teşkilatının doğal üyesidir.
Ta ki, başına bir hâl, idrak getiren bir kaza gelene kadar..
Engelli yaşam, engelsizlerin inşa ettiği bir cehennem alandır..


Bir e posta- Degerli arkadaşlar, filmi izleyerek bir gorme engellinin hayatina renkler katabilirsiniz diyor.
http://www.renklerherkesicindir.com/
Filmi izlemenizi ve paylasmanizi rica ediyorum. Saygılarımla, Olcay Aydın

***


4 Haziran Cumartesi
Yaşamda en zor olan, caddelere sokaklara onlara rağmen, kendi patikanı oluşturmak..


Biliyoruz bizle ilgisi yok .. Perşembe Cumhuriyet Kitap'ın Yeryüzü Kitaplığı sayfasında 'Herkes Eleştirmen' diye başlık atan yazar şöyle yazmış : 'Peki , bu gelişme , yeni yeni bir kültürel popülizm çağının başlangıcı mıdır? Olabilir . Bence, kültür ve sanat eleştirisi açısından baktığımızda , burada önemli olan, internetin değişik bölgelerinde karşımıza çıkan görüşler ile kendi alanında emek vermiş , birikimli, bilgili eleştirmenlerin görüşlerini sağlıklı bir biçimde ayırt edebilmektir.'

Yazarın söylediğinin meali şu :
1-Kendi alanında emek vermiş eleştirmenler ayrı kategori,
2-İnternet üzerinde karşınıza çıkan düşünürler farklı kategori oluşturuyor ; zinhar sınır ihlali yok..

Edebi gurmeler sanki ayrı iklim, siyasi coğrafya, Selanik'ten olmadı Boğazdaki aşiretten , üç kuşşak mesleki formasyondan geliyor. Kırma sokak itleriyse loca muhabetinden üremiş..

Bunlar yalnızca patronsuz medyadan ürken yazarın geriyi sağlama alma tezleri.

Herkes biliyor ki böyle bir tasnifleme yok..

Bir yanda yuları kaptırmış, şapka çıkarıp avuç açan kullar, diğer tarafta kulluğu kabul etmeyen hep işsiz, hep özgür , ağzı bozuk aykırı serseriler var..
Kapıdan içeri sokulmayan, dokuz köyden kovulmuşlardan olmak zordur ama iyidir..
Mücadele tırnak muayenesi yaptıran, dizlerini bitiştirmiş virgüle boğulan yazarlarla , yazdıklarının efendisi olmak bile mülkiyet oluşturur diyen bağımsız/bağlantısız eleştirmenler arasında..

Bir köşeye not et Olric ; ipini koparan eleştirinin patronunun olmaması yeni bir tarihi başlatacak . Kimsesizlik yazıyı , aidiyetsizlik eleştirmeni yeni baştan yaratacak .. Yazdığın yerin meşrebi değil , kendine ait üslubun namusun, mülkiyetin olacak ; Kırmadan incitmeden değil, putları devirerek, duvarları yıkarak ilerleyeceksin.. daha çok başkası değil, daha çok kendin olacaksın..
Bunun çevirisi nasıl olur onu bilmem..


***
***