
Orman kanunu diye küçümsediğimiz doğal seleksiyonda en zayıf hayvanlar yem olur ; tür sağlıklılar üzerinden sürer. Ademoğlu ise avını en güçlü/güzeli , en iriyi öldürerek gerçekleştirir. Hukukumuzun ve mantığımızın kanunlarını kendi hastalıklı kurallarımızla , yeryüzünde hiçbir canlı türünde olmayan , sürekli rezervler oluşturmaya yönelik mülkiyet anlayışımız , kölelik ilişkilerimiz , hiyerarşik iş bölüşümümüzle oluşturuyoruz . İnsanoğlu, bilimsel ilerlemesiyle yalnız kendi evrimini değil, tüm yeryüzü canlılarının biyolojik gelişimini sekteye uğrattı. Filler yüz yıl önceye göre daha kısa dişli doğuyor, balıkların 20 yıllık yaşam süreleri 7 yıla indi, haşere ilaçları böcek türlerini bozdu, tavukların olması gereken normal zekaları dumura uğradı, kanat çırpamayan ırklar türedi. Arılar yok oluyor, kuşlar yanlış iklimlere göç ediyorlar, balıklar olmayan denizlerde intihar.. gübreleme yöntemleri toprağın tüm ürünlerinde mutasyon oluşturdu. Yeryüzündeki tüm canlı türlerinin genetiği bozuldu ; evrim sekteye uğradı .
Peki bu savunulacak iyi bir şey mi? Bu konuda yanlışları eleyip, doğanın aklını karıştırmadan doğrulardan bir zincir yapmak mümkün mü? Hatta doğanın aklını kullanmadan üremek gibi mesela.. İnsanoğlu da teorisyeni/pratisyeniyle bunun peşinde.
Arter'de sergi açan Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini , 'Suni bir devrim mi kapıda? (..) Hep daha iyi bir yaşam için teknolojiye başvurmak. Peki ama sadece güzellik için ve güzellik adına ona başvursak? O yüzden koyunları klonlasak ya da makineler icat etsek? Sadece güzellik için? Doğaya sadece güzellik adına müdahale etsek? Belki de çözüm buradadır. Evet, radikal geliyor kulağa ama ben tam da bunu anlatıyorum...' diyor..
O anlatıyor da , bizim bu önerileri kabul etme zorunluluğumuz var mı?..
Arter'de açılan sergi, Patricia Piccinini'nin çağa ilişkin radikal görüşlerini ve hissiyatını özetliyormuş ; sanatçının jenerik yazısında tevekkül yerine bile bile tefekkür diyor . Piccinini'nin davetini kabul edip, birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte düşüneceğiz..
'"Beni Bağrına Bas" sergisi izleyiciyi, hem tanıdık hem de yabancı bir dünyaya yolculuğa davet ediyor. Bu deneyim izleyiciyi şimdi ve burada olmaya, teknoloji, medya kültürü, tüketimcilik ve bilimle ilgili güncel tartışmalara odaklanmaya çağırıyor. Piccinini, ARTER'in bağımsız katlardan oluşan yapısına, mekânı üç duraktan oluşan bir yerleştirmeye dönüştürerek karşılık veriyor: İyice ışıklandırılmış olan giriş katı, metaların parlak dünyası ve sanayi sonrası kentte gündelik hayatın doğası üzerine bir yorum sunuyor; hayali melez yaratıkların ve soyu tükenmekte olan türler için taşıyıcı annelerin yaşadığı birinci kat, çağdaş "doğa" kurgusu, doğadaki yerimiz ve onu kontrol etme çabamız üzerine düşünmeyi öneriyor. Son olarak, yolculuğun en mahrem bölümü olan ikinci katta izleyici, herkesin uyuduğu bir evin içine; insan olmak, insanın yaratıları ve onlara karşı sorumlulukları üzerine tefekküre davet ediliyor.'
Böyle yazıyor Arter 'in açılış yazısında..
Biz de Piccinini'nin davetini kabul edip, notlar alıp tefekkür edeceğiz ; birkaç gün süreyle bu güzel işlerin dünyasına girip birlikte derinleşeceğiz..
***
İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor . Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına sanatla verilen bu desteğin kaynağını iyi görmek, sentetik yargıyı doğru okuyabilmek elzem. Çünkü sanatçı , insani bilinci normal gözün değer algısının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir hükmü paylaşarak biçimlendirmek istiyor .
Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, kozmos içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya ihale ederek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , doğal evrimine başkaldırma eylemi , kaderinden ayrılma çabasındaki insanoğlunun bugünkü tarihinde , nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle bir yol ayrımında zuhur ediyor . Buraya kadar gelinen yolun başlangıç noktası Kant'ın 'aklını kullanmaya cesaretin olsun' cümlesiyle başlayan 250 yıl önceki tarihsel Prusya coğrafyası . Patricia Piccinini , aklını kullanarak doğasına isyan eden , doğal evrimini bilgiyle kundaklayıp teknolojik şehvetiyle baskılamaya çalışan uygar insanın , cevabını hiçbir zaman bilmediği , hesabını veremediği soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..
yazar soruyor ; Patricia Piccinini cevap veriyor (1)
Vespa’ları böylesine dönüştürmek onların hayvanları andırmasını tasarlamakla aslında makineleri evcil mi ilan etmiş oldunuz?

"Tam değil... Bu Vespa’ların bulunduğu serginin giriş katı kentsel çevre katı. Bu katın sokakla bağlantısı da bu anlamda düşünüldü. Teknolojiyi ben bu katta hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? Bu serginin iki ekseni var. Bu bölümdeki işler, teknolojinin nasıl doğaya dönüştüğünü gösteriyor."
İnsan, Hegel'de puslu bir atlas olan , Feuerbahcht'ta sislerinden arınan , Marks'la başat duruma gelen kurgusal doğasının coğrafyasını istila ederek, tekno-dinamik tarihini yaratarak, Negrilerde yeniden ifadesini bulan bio-iktidarını kurarak, varlığını yararak, etki alanlarını sömürgeleştirerek, tüm doğayı köleleştirerek hibritleşiyor . Spinoza'ya dönüyoruz, 'ne dersin usta' diye soruyoruz? Konuşmaya başlıyor : ' Ben bunun zorunlu olarak varlığını kurmaksızın koyamayacağınız ve bu varlığı yıkmaksızın kaldıramayacağınız bir şeyin özüne ait olduğunu söylüyorum. Ya da öyle bir nesnedir ki, kendisi olmaksızın şey var olamayacağı ve tasarlanamayacağı gibi, buna karşılık şeysiz de kendisi var olamaz ve tasarlanamaz.' (2)
Spinoza ne dediğimizi anlıyor ; neyi sorarsak dolaylamadan ona cevap veriyor..
**
'Bu genetiği değiştirilmiş, laboratuvar ürünü mutant görüntüsüne ise, dost canlısı bakışlar, tatlı gülümsemeler ve şirin duruşlar eşlik ediyor. Piccinini'nin işleri gücünü, bu yaratıklarla doğrudan fiziksel karşılaşmanın yarattığı gerilimden alıyor. Bu çirkin ama dost canlısı yaratıklarla karşılaşmanın doğurduğu çelişkili hisler aracılığıyla bizi, doğa/kültür, güzellik/çirkinlik-tiksinti ve ihtiyaç/lüks gibi sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz ikilikleri yeniden gözden geçirmeye çağırıyor. Tuhaflıklarına rağmen bu yaratıklar, çocuksu nitelikleriyle kaçınılmaz bir sempati, ilgi, şefkat, sevgi ve hatta onları kucaklayıp koruma isteği uyandırıyor' diye yazıyor Arter Sanat'ın sayfasında..
Biz bu sempatiyi duyamadığımız gibi, dünyamızı değiştiren tüm teknoloji ürünü sevinçlerden de dehşete kapılıyoruz. Bu metin yazısında üç kelime , karşılaşma/sevinç/tiksinti 'den bahsetmesi, Avustralyalı sanatçı Piccinini'nin anlatımının bu kelimelerin ikili karakteri /tezatlarıyla birleşmesi konuyu Baruh Spinoza felsefesine taşımayı gerekli kılıyor . Tanrıbilimsel Siyasi Çalışma'sında Spinoza, despot ile rahip arasında kuvvetli ve tutarlı bir ilişkiden bahsediyor ve onların, halklarının üzüntüsü ve suçluluğuna ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Spinoza'yı okurken herkes iyi bir mümin ise kilisenin papazı işsiz, günah çıkartma odaları müşterisiz kaldı demektir diye düşünüyoruz. Ona göre duygularımız, sahip olduğumuz idealar/idealler tarafından belirleniyor ve karşılaşmalar/Occersus ile şekilleniyor . Yani 'karşılaşma' olmazsa iyilik/kötülük, üzüntü/sevinç de yaratılamıyor . Spinoza gibi Piccinini'nin de düşünce ve tasarımı bize bir görev yüklüyor, zorlu bir işe koşuyor. Esasında organize bir örgütün , taammüden/tasarlayarak suçu işleyen medeniyetin sorgulanamaz amaçlarına girmek için acı çeken , günahı içinde debelenen uygar kimliklerin itirafları , sivil toplum örgütleri yetmiyor.. Sanatçılar,aydınlar, küçük ev aletlerinin bilinçli müşteri portföyü , çevreci sosyologlar, nükleer karşıtı müteferrik mütefekkirleri de devrede..
Müteferrik , ayrılmış dağılmış, parçalanmış ,
Mütefekkir 'Düşünür' demek.. Arapça/Farsçaları bırakın Ekşi-İnci-Korsan-İtü gibi güncel sözlüklere bakın.. Esası aşar , daha gerçeği, hiperrealist hakikati, yaratıcı düşünceyi, gençlerin sınır tanımayan lisanının güzelliğini genellikle oralarda görürsünüz.. Tabii seviyesiz fireleri dışarıda tutmak, defolu argoları elemek kaydıyla bunu söylüyoruz..Okura, iyi kötüden ayırabilmek için çok iş düşüyor..
Gençler soruyor ; hocam tevekkül ne, tefekkür ne?
Bunların en güzel karşılığı Abdülbaki Gölpınarlı'nın 'Tasavvuf' kitabında bulunur. İşini iyi yapan adamlardan biri olan edebiyat eleştirmeni Fethi Naci'nin Gerçek Yayınevi'nden çıkan 100 Soruda dizisi yerine, günün muaşeretine uygun 'ekşi sözlük'e başvurun . Oradaki günlük hayatın algılarına , genç zihinlerin demirden leblebiye benzeyen cümlelerine göz atın derim . Orada halkın bilgesi ekşi yazarı 'Obliva' adlı kullanıcının tefekkür için 'insanın içine filozof kaçmasıdır.' deyişine rastlayacaksınız ; doğrudur. (oblivia, 15.09.2009 17:06 ~ 27.09.2009 22:11)
Arapça sözcüklerin yerine Ekşi Sözlük Platformu, geçerli anlamları güncellemede eşsiz..
Ne var ki, sanatçı Patricia Piccinini'nin 'Beni Bağrına Bas' haykırışlarına kulakları tıkıyarak , içerideki filozofun sesini eksiksiz duymaya çalışmaksa ayrı maharet ister..
***
'Doğa her geçen gün daha teknolojileşiyor. Yerleştirmem de bunu anlatıyor. Bir yaratık bir çocuk ve tavuskuşları... Doğa güzeli seçiyor.' diyor kendisiyle yapılan mülakatta Patricia Piccinini adlı sanatçı.. Aydınlanma düşüncesiyle başlayıp ilerleyen süreç, doğanın insan aklıyla yeniden dizayn edilmesi istemli bir tasarımdır. Kant'la başlayan modelde tüm düşünürler - Almanya'nın şanşı/kanlı 18 ve 19. Yüzyıl tarihine baktığımızda- bunu bilerek, büyük bir mücadele sonucu yarattıklarını görürüz..
Batı uygarlığının tüm ideolojilerini yaratan tüm düşünürlerin ortak paydasıdır Aydınlanma düşüncesi . Hem insan erk'inin varoluş mücadelesini yıprananın yerine konulan, ifşa edilip ıskartaya ayrılanın tazesiyle takas edildiği çeşitli alternatif yapılanmalarla sürdürmek hem de kahrolsun kapitalizm, tek yol şudur demek büyük bir yalandır . Dünyada tüm olmuş/olacak, önerilmiş/önerilecek tüm ideolojik yapılanmalar kapitalizmin türevleridir. Çünkü insanoğlu'nun elinde parayı aşan bir mübadele sistemi bulunmamaktadır. Para, nesneler dünyasının tek hakimi, soyut felsefenin pratikteki tamamlayacı tek argumanı/kanıtıdır. Amaç, nesneler dünyası üzerinden insanı yeniden tasarlamak, tanımlamaktır . Patricia Piccinini de, kendi aydınlanma kültüründen aldığı yükü İstanbul'da boşaltırken zaten bunu , yapması gerekeni yapıyor . Yeryüzündeki çekilen acıları en iyi anlayan filozoflardan biri kabul edilen Nietzsche'de aynı şeyi söylüyordu : 'İnsan tüm nesneleri bildiği zaman, kendini de bilecektir . Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü . (..) İnsan, aşılması gereken bir şeydir .'
Ne Patricia Piccinini, ne Friedrich Nietzsche yalnız değildir ; Marks'tan Chomsky'e kadar düşün adamlarının hepsi, yeryüzünün aklına karşı insanoğlunun ortak aklının doğa üzerindeki egemenliğinden , insan uygarlığının zaferinden bahsederler.. Marks 1844 Elyazmaları'nda 'Gerçek alan, Tin/-ruhun- gerçek belirişi , insansal tarihtir . Doğa'nın aşılması ve Tin'den kendinin bilincine erişilmesi ile birlikte Tarih'in oluşması aracıyla mutlak bilginin egemenliği , arı düşüncenin diyalektiğiyle başlar.' der..3)
Doğanın baskılanması aracılığıyla insanı kendini yeniden tasarlama gücüne indirgeyen Hegel, doğanın gitgide insan yapıtına dönüşerek, onun için dışsal ve yabancı birşey olmaktan çıktığını ve böylece tüm kapitalist tarih boyunca derin bir insan/doğa ve nesne/özne birliğinin oluşumunun gerçekleştiğini çeşitli vesilelerle bezeyerek söyler. İnsanın kendi yapıtı olduğu savına tüm Aydınlanmacı düşüncenin itirazı yoktur. Zaten bugün süregelen 'bilim'in başat amacı ,kendi eseri olan bir dünya yaratma görevini en baştan arzulamış olmasıdır. Dini terkeden insan , oluşan boşluğu bilgi ile kapatmış, bilimden bir din yaratmıştır. Günümüzde bilim bir dinsel inanç kategorisi hükmündedir . Bu vasatın eylemi, pratikte sokakları adımlayan normal'in düşüncesi, sokaktaki uygar varlığın tepesi üstüne yerleştirilmiş standart sürümün yazılım programıdır. Geleneksel emperyalist koloniyalizmin ve günümüz kapitalizm kaynakli globalleşme olgusunun temelinde hic değişmedigini biliyoruz.
Patricia Piccinini, bizi hiç duymamışcasına devam ediyor : ' Teknolojiyi ben (..) hayvanların yerine koyuyorum. Daha doğrusu öyle düşünmemizi istiyorum... Bu teknolojik makineler örneğin iştahımızı açan, tüketmek istediğimiz güzel arabalar, Vespa’lar, evcil birer hayvan değil. Tam tersine vahşi birer hayvan. Bugün teknolojik bütün makineler öyle... Her biri vahşi bir hayvan gibi onlardan çok etkileniyoruz fakat asla onları kontrol edemiyoruz. Burada onları birer hayvan gibi düşünmemizi istiyorum. Doğurgan... Yavruları olan... Makine neden doğurmasın? '
İnsan bu diyalogları okuduğunda dehşete kapılıyor . Serginin biçimsel fantazisi, görünen yüzün plastik cazibesi, lunaparktan fışkıran oyunun sergi salonuna akan imgelerini bakan insanın zihni melekelerini baskılayarak, izleyicide aydınlanmanın diğer cümleleriyle ortak mana oluşturan , bir canlı türü olarak insanın yaşama maksadını aşarak genişleyen yarısı ortada/yarısı gömülü bir hikayeye dönüştürüyor .
***
İnsan , Patricia Piccinini'nin diyaloglarını okuduğunda dehşete kapılıyor dedik, devam edelim : Oyunun sürdüğünü zannetme yanılgısına kapılmak büyük hata ; ortada ciddi bir ihlal talebi var . Bilim/teknoloji uygarlığının amaçlarına , sanatla verilen bu desteği normal gözün algılarının ötesine taşıyarak, insan tasarımının geleceğine ait bir yargıyı biçimlendirmek istiyor .
Kendi içinde çocukluktan gelen korkuların karabasanları da buna yardım ediyor. Dehşedengiz bir dünya miras aldığını düşünüyor ; kabusları, yeni kasvet hikayeleriyle tohumlandırıyor. Ehil nesle bildiklerini anlatıyor ; alıcısı çıkarsa korkularını satacak ya da iyi saatte olsunlardan öğrendiklerini öğreterek kötü rüyalar defterini toplu hafızanın karanlıklarına dökerek şehrine geri dönecek ; belki de taşımaktan yorulup birazını İstanbul'a gömecek.. Bunlar sanatçı girdapları..
Parçası olduğumuz tüm yeryüzünden , gezegenin ortak bilincinden ayırmaya meylederek, tahüyülünü sürdürülemez sorularla biçimlendirmeye çalışmak bir 'Aydınlanma' geleneği . 'Gelecek' öngörüsünü önü/ardı belirsiz budala bir yararcılıkla toplama ait yaratan zekadan kopartıp, içinde süreli bir figür olduğumuz tasarımımızı insani zekaya vererek, sürekli bir durak yaratma, zamana mitil atma eğiliminin tehdidinden bahsediyorum.. Patricia Piccinini , evrimi yok sayarak , doğal evrimden insanoğlunun nevrotik rahatsızlıkları, paranoyak korkularıyla oluşturduğu figürleriyle soru işaretlerini başladığı noktadan daha derine gömüyor..
(1) A.Sönmez ,İnsanlığı Empati Kurtarcak, başlıklı Patricia Piccinini röportajı Radikal 23 Haz.2011
(2) Spinoza, Etika, Ruhun Tabiatı ve Kökü Üzerine, Sayfa 77
(3) 1844 Elyazmaları/İbid. Sayfa 311

***
