3 Mayıs 2011 Salı

Not Defteri / 1-15 Mayıs 2011



11 Mayıs Çarşamba; 2011
Özgürlük istemek, ilerleme uğruna tutsaklığı kabul etmektir ..


Öznel değil, nesnel platformda tartıştığımız bir garabet doksası* Platon’un Devlet'inde yer alan 'Mağara' benzetme/analojisindeki diyalogta geçen başka hayat yaşamamışların bilmezliği; algısızlığı . Kapitalizmin doğal ortamında ucubeleşen, müdahalelerle onarmaya çalıştığımız bir başka kişiliğimizin görünmez yüzü, kayıp kimlik. On bin yıl önce şehirlere toplanmaya başladıktan sonra hiç görmediğimiz 'özgürlük' kavramını tanıyıp, tanımlamaya çalışıyoruz. Negrileri Marksları bile evcilleştiren, kapitalizmin isyankar çocuklarına bir oyun alanı, tahterevalli, salıncaklarıyla benzersiz çocuk bahçesi yaratan, cennetinden kovulmuş, asli yurdundan sürgün, 'doğası olmayan insana' armağan edilen bir kazanılmış/hak edilmiş sentetik bir alan mimarisi ; binbir suratlı ucuz kahraman olarak 'özgürlük'. 'Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.', insanlar geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.' Bu hasret kalmak, zan/etmek ya da deşifre olmuş Platonun mağara fenomeni değil, bile bile oyuna katılmaktır. Tüm siyasi sistemlerin, rahatsız ideolojilerin mümbit toprağı, yaşam coğrafyası, zulmün ve eşitsizliklerin adresi, mülkün etiği, yağlı etin kemiği, uygar halkların felsefesi olan özgürlük. Selefin öfkesi geçiyor ; halef Negri gittikçe Mevlana'ya yaklaşıyor 'sevgi ortak varoluşu yaratıyor' diyor.(1) Affederek , onararak, mesihçi toleransla kendini yeniliyerek kapitalizm kendi suretinden renkli dünyalar yaratmaya, Negrimtrak yeni yaşam formları üretmeye devam ediyor. Ne de olsa okuduğumuz hikaye, kendimizi anlatıyor/De te fabula narratur!

İnsan, düşünce silsilesinde, değerler manzumesinde nerede hata yaptı da, bu içinde yaşadığımız onbin yıllık olağanüstü hal, on milyon yaşındaki yeşil dünyamızda normal zaman kabul edildi?

Açık Radyo'yu dinliyorum, HES/Hidroelektrik santrallerin, nükleer enerjinin yarattığı açmazları anlatıyor..Birhan Erkutlu/Tuğba Günal çiftinin Antalya,Alakır Vadisi'nde doğanın bağrına kurdukları çift kişilik çadır önemli bir mülkiyetsizlik eylemi. Kütahya'da açığa çıkan 'siyanür' tehlikesi karşısında köylünün talebi basit bir 'yaşam' hakkı. Açık Radyo, taleplerden bahsediyor. Herkesin çözümü en az kendisi kadar kıymetli. Greenpeace gönüllüsü gençler yolumu kesiyor, 'Greenpeace'i biliyor musunuz?' diye soruyorlar. 'Heryerde yalnız onu biliyoruz; onun cüssesinin iriliğinden kimsenin itirazı görünmez oldu' diyorum. Amerika kendi yarattığı kirliliği, gene kendi süpürgesiyle, demoksferiyle temizliyor. Düşünüyorum, herkesin bir şeyler için talep ettiği sanı türünden bir 'özgürlük', insanların kısmi itirazı olduğu bir dünya var. Konu normalini aşarak Platon'un mağara alegorisine, episteme/bilgi'nin karşı köşesinde tek ayak cezaya kalkan tamamlayıcı unsur olarak doksa/kanı'nın yarattığı hayali bir tanım olarak oyunun kurucu ögesi zan'a ulaşıyor. İnsanın doğasından kaynaklanana özgürlüğü değil, şehirlerin sınırlandırdığı, uygarlığın tutsak ettiği, artık kendisinin olamadığı bir alanda bizim için artık bir 'yabancı' bile olmayan, kısıtladıklarından öğrendiğimiz, el yordamıyla şeklini sezinlemeye çabaladığımız yansımalar/engellenenler üzerinden tanımlayabileceğimiz , öznel değil nesnel platformda tartıştığımız bir garabet doksası. Kapitalizmin doğal ortamındaki ucubeleşen, müdahalelerle onarmaya çalıştığımız özgürlüğü tanımlamaya çalışıyoruz. Negriler Marksları bile evcilleştiren, kapitalizmin isyankar çocuklarına bir oyun alanı, tahterevalli, salıncaklarıyla benzersiz çocuk bahçesi yaratan kazanılmış/hak edilmiş bir 'özgürlük' alanı. Bu zan/etmek de değil, bile bile oyuna katılmak. Çocukların oyunundaki ende tura bir iki üç'e bağlanan bir figür ile anlatılan gibi; içi/özü boşaltılmış 'özgürlük' diğer unsurlar gibi bir endikatör. Marks'ın halefi sayılan Antonio Negri bile son kitabı 'Ortak Zenginlik'te kapitalist üretimi kurtarmak için bazı reformlardan bahsediyor (1)

Kuramı olmayan bir topyekun barbarlığı, insan evladı tarafında yer alarak kuramsal olarak çürütmenin olanağı yok. Ne de olsa kedilerin zaviyesinden bakmıyoruz önümüzden süzülüp giden yaşama. Nesneler dünyasının bilgisi olarak 'özgürlük' tanımını doksa/sanı'ya bağladığımızda A.Negri gibi çağdaş sofistler, inançlı materyalist sufilerin taleplerindeki değişken tanımlamalara açık olmak gerekir. Zaten Ortak Zenginlik kitabında da Negri/Mevlana birleşmesi barizleşiyor ve Negri, 'Kötülük, sevginin, sevgi için bir engel yaratan yozlaşmasıdır veya aynı şeyi başka bir perspektiften söylersek, kötülük, ortak varoluşun, onun üretimi ve üretkenliğini tıkayan bir yozlaşmadır.' diyor. Dağıtmadan devam edelim. Sınıf olmayan sınıfların, eprimiş sararmış zümrelerin birbiri içine geçmiş, hükümranlık alanları deşile deşile kahrolmuş kitlelerin tüketme yarışından, mezar kazıcı ideolojiler değil ama metastaz yapan ekonomiler ürüyor. Yani görülüyor ki, sağını solunu düzeltirsek, üstünde yaşadığımız yeşil gezegenin güzel bir ölüme doğru ilerlemesine , payına düşen tüketileni artırmaktan başka hiçbir şeye kimsenin kökten itirazı yok.. Cümleyi kısaltalım; ölümüne ilerlemeye kimsenin itirazı yok. Nekrofolik bir durum; sürekli öldürerek/tüketerek bulduğumuz her mezkûr alanda pay bırakmamacasına çoğalıyoruz. Peki insan nerede düşünce silsilesinde, değerler manzumesinde hata yaptı da, bu içinde yaşadığımız onbin yıllık olağanüstü hal, on milyon yaşındaki yeşil dünyamızda normal zaman kabul edildi? Yücel Kayıran, konumuzla ilgisi olmasa da teğet geçen bir kitap tanıtma yazısında şunları yazıyor ; Karl Jaspers’in ‘dünya tarihinin eksen dönemi’ tezinden söz ediyorum. Jaspers, dünya tarihinin eksen dönemi derken, MÖ 800 ile 200 yılları arasında gerçekleşmiş zihinsel süreci kasteder. Ona göre, tarihin en önemli kesiti bu dönemde ortaya çıkar. “Bugüne kadar” der Jaspers, “birlikte yaşadığım insan o dönemde ortaya çıkmıştır.” Bu dönemle birlikte, mistik çağ sona ermiştir. “Yunan, Hint ve Çin filozofları ve Buddha’nın belirleyici kavrayışları, Yahudi peygamberlerin Tanrı düşünceleri mistik dışıydı” der. Rasyonellikle ıralı, mitosa karşı logos’un verdiği savaşın adıdır bu dönem. “Felsefe’ der Jaspers, “tikel bir kavram değildir”, inanç, içerik ve ruh hali açısından farklı olan düşünürlerin çalışmalarını da kapsar. Böylece Jaspers, Buddha, Zerdüşt, Konfücyus ile Yahudi peygamberlerini, Yunanlı filozofların yanına ekler. Jaspers, “felsefi düşüncenin birden fazla başlangıcı vardır” tezini temellendirmeye çalışmakta, dolayısıyla felsefesinin Antik Yunanda ortaya çıkan başlangıcını değersizleştirmektedir.'(2)

İnsan soyut bir fikir, kayıtsız bir ruh, bir genelleme, şimdiye kadar olan herkestir diyor Stirner

Felsefenin,sofistike düşünceyle sufizmin ortaya çıkışı, insanın yazılı tarihiyle göründüğü kadardır. Jasper de mevzuubahis olan mevhumlar değil, o da görünenler üzerinden kronolojik bir değerlendirme yapıyor. Antik Yunan'dan devreden miras ya da bu mirasın taşıyıcısı 'Aydınlanma Düşüncesi ve Kant'tan Antonio Negri'ye ulaşan sorunların öncesinde ne var? Yazının sonunu beklemeden kilit kelimeyi burada söyleyelim: Sorun 'üretim'in ahlakı, mülkiyetin şeytani ruhunda. Sürekli kurbanlar sunarak, rüşvetler vererek felsefi etiği amaçlarından ayırarak, nesneyi değişim değeriyle özgürleştiriyor, günlük kullanım değeri üstünden ahlakı farklılaştırıyor..

Not/ Yazının devamı/tamamı 13/5 Perşembe günü Blogspot hizmetinin yaptığı onarım çalışması sırasında silindi. Biryerlerde okuyucu kopyası kalmıştır veya sayfa önbelleğinden internet ortamında tesadüf edilebilir belki. Yazı eksik, İş web arkeolojisine kaldı. Yedeklemeden, bilgisayarı daktilo gibi kullanmanın sıkıntısını yaşadık Blogspot'un işgüzarlığı sayesinde. Blogspot'un yapacağı doğru davranış sistem hatasını bulup, tekrar etmemesi için düzeltmeleriydi. Onlar anlaşılıyor ki işin kolayına kaçtılar; sayfaları bir önceki tarihe yeniden yükleyerek sistem hatasını düzelttiler. Binlerce kullanıcının 12 saat içinde yazdıkları, emeği silinmiş oldu. Karşıda muhattap yok..

(1) m.Hardt/A.Negri,Ortak Zenginlik,Sismik Uyarlama,Sermaye için Reformist Bir Program s 302-306 ve sevgi teorisi 187,198
(2) Y. Kayıran,Radikal Kitap 529/12
*doxa- Platon'un 'Mağara Hikayesi'ndeki yaklaşımına göre sanılar yani doxa ile elde edilen bilgidir. Hiç görmemiş olan insana idea/düşüncenin yansıması, nesnenin gölgesidir. Canlandıranlar,olaylar, varlıklar değişir ; doxa sadece yanılsama, aslını bilmeden gördüğümüz geçen gölgelerden zan ettiklerimizdir doksa/doxa. Yani kısaca felsefede platon'un idea kuramında,mağara alegorisi/sembolizminde nesneler dünyasının bilgisidir.

1.Karikatür- Cem Dinlenmiş,Herşey-detay
2.Karikatür Selçuk Demirel,Don Kişot

***



9 Mayıs Pazartesi;2011
Yeryüzünün, 'ilerleme' düşüncesine itirazı var..


Bütün şehrin, ağaçlar ve çalılıkların istilasına uğradığını, boş binalarda geyiklere ve başka yabani hayvanlara rastlandığını söylüyor fotografçılar. Bir başkası ilave ediyor : 'Üretimin, para akışının ve istihdamın, kısaca kapitalizmin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesiyle yaşanan acıklı bir ekonomik/toplumsal/mimari çöküşü, sürecin insani boyutunu görmezden gelerek, sadece seyirlik bir manzara olarak ele almak ahlaki mi?.. Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu?'
Bunlar Radikal Kitap Eki'nde birbirlerine sordukları sorular. Ama bizim derdimiz bunlar değil, daha fazlası..

San Francisko'nun önünde yer alır. 951 bin kişilik nüfusu ile ABD'nin en büyük üretim merkezi ve 11. şehridir. Şehir 1701 yılında Cadillac önderliğinde gelen 51 Fransız tarafından kurulmuştur. Adı Fransızca su yolu yada boğaz (dé troit ) manasına gelmektedir. Çünkü Detroit şehrinin kurulduğu bölge Büyük Göller'a ait Erie ile Huron'un birleştiği bir geçit üzerindedir. Orjinal adı 'Fort Ponchartrain du Détroit' dir. Şehir 1760 yılında göçmen Fransızlarla Kızılderililer arasındaki bir savaş sırasında müdahil olan İngiliz Ordusu tarafında ele geçirilmiş ve İngilizler kısaca bu küçük yerleşkeye Detroit ismini vererek kayıtlara geçirmişlerdir..(1)

Sınırları içinde bulunan General Motors, Ford, Chrysler ve diğer büyük otomobil fabrikaları nedeniyle dünyanın otomotiv başkenti olarak anılır. ABD ekonomisinin yüzde 10’unu elinde tutar(dı). Ancak kriz Detroit’i yıkıp geçti. Otomotiv devleri bir bir devrilirken, ‘işçi kenti’ olarak tanınan Detroit, bugün hayalet şehre dönüştü. İşsiz kalan binlerce kişi Detroit’i terk etti. Şu anda 33 bin 500 boş, 91 bin terkedilmiş ev var. Bundan birkaç yıl öncesine kadar 150-200 bin dolar olan mülkler şu an ortalama 10 bin ila 12 bin dolara satılıyor. 'Bu çürüyüp dökülen şehre akın eden fotomuhabirlerden biri' diyor Radikal'de çıkan yazıda 'bütün şehrin ağaçların ve çalılıkların istilasına uğradığını, boş binalarda geyiklere ve başka yabani hayvanlara rastlandığını söylüyor.' Devam ediyor 'Detroit’in, otomotiv sektörünün çöküşüyle beraber yaşadığı bu yavaş ölüm, geçtiğimiz yıl iki çok yankı uyandıran fotoğraf kitabına konu oldu.
Andrew Moore ve Yves Marchand’ın çektiği fotoğraflar, yıkımın ve çürümenin yoğun bir hüzünle dolu ‘güzelliğini’ belgeliyordu. Ama bu iki fotoğrafçının ve onların ardından Detroit enkazına hücum eden diğer yüzlercesinin iştahla çektikleri ‘yıkıntı manzaraları’na hemen itirazlar yükselmeye başladı ve ortaya, gittikçe alevlenen tartışmanın da adı halini alan bir kavram çıktı: ‘Yıkıntı pornosu’. Üretimin, para akışının ve istihdamın, kısaca kapitalizmin dramatik bir şekilde sahneden çekilmesiyle yaşanan acıklı bir ekonomik/toplumsal/mimari çöküşü, sürecin insani boyutunu görmezden gelerek, sadece seyirlik bir manzara olarak ele almak ahlaki mi?.. Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu?'

Bizim konumuz ne çürümenin fotograflarını dünyaya yayan Andrew Moore ve Yves Marchand’ın çektiği fotoğraflar ne de bu fotografların metinlerini oluşturan popüler düşünür John Berger. Onlar kendi sorup, kendileri cevaplandıyor nasılsa 'Görünürde güzel olan bir şeyin ardında yatan trajediyi göz ardı etmekte bir zalimlik ve sahtekârlık da yok mu? Bu sorulara en doyurucu cevabı verebilecek kişilerden biri, John Berger. Daha doğrusu, Detroit fotoğraflarının sadece güncel bir örneği olduğu şu asırlık ikilemi kendi şahsında en ikna edici çözümüne kavuşturmuş kişi: Eşitsizlik, savaş ve sefaletin hüküm sürdüğü bir dünyada güzelliği seyretmenin zalimce bir tarafı yok mu? Sanatsal kusursuzluk, yanıbaşımızdaki ‘gerçek’ karşısında bizi körleştirmiyor mu? Kendisine bu soruları sorup durduktan sonra, hem dünyada olup bitenlerin farkında olup hem de –mesela Henry James gibi– saf bir estetik çabayı sürdürmenin mümkün olamayacağı sonucuna varan George Orwell, sonunda bir çeşit ‘risale yazarına’ dönüştüğünü söylüyordu. Ama aynı ikilem John Berger için hiçbir zaman zorlayıcı bir vicdan sorunu halini almadı: Orwell gibi sanatına politikayı dahil etmeye çalışması gerekmemişti, çünkü zaten sanat onu her zaman politikanın içine sürükleyen bir şey olmuştu. Ezilen insanların deneyimi ile sanatın beraber yürüdüğünü, birbirlerine açıldıklarını düşünüyordu. '(2)

Biz insani kaygılar, timsah gözyaşlarına girmeden Marks'ın sırt çevirdiği ustası Dr.Max Steiner'dan yola çıkıp 'ego ve birlik' konusunu işleyeceğiz. Hem 'Aydınlanma Felsefesi'nin günümüz Batı kaynaklı dünya düşünme sistemini oluşturan liberal/sosyalist/komünist ve tüm yeryüzü sistemlerindeki birliğin, hem de Doğu mistizminde tasavvufun ,Yahudi gizemciliğinde Kabala'nın, uzakdoğuda nirvanaya giden arayışlarda ulaşılmaya çalışılan 'birlik'e bakacağız. Değişik coğrafyalarda, değişik zümrelerin/sınıf ve hemhâl oluşların insan merkezli bu kavrayışın ortak paydası üzerine eleştirilerimizi yazacağız. Önümüzdeki günlerde Dr.Max'ın eseri 'Biricik ve Mülkiyet'i yanımıza alıp Detroit'den yola çıkıp devam edeceğiz..

(1) Vikipedia Ansiklopedi/Detroid
(2) Emre Ayvaz, Radikal Kitap 06/05/2011

***

Erhan Arık'ın 'Horovel' sergisi Tütün Deposu'nda açıldı. Arık altı ay boyunca Ermenistan-Türkiye sınırındaki köyleri gezip fotoğraflarını çekti. Öfkenin iki tarafındaki hasarı, onulmaz yaşamları, devreden hikayeleri ve bu çalışma sırasında yaşadıklarıyla oluşan yeni külü soğumamış anıları derledi.. Nasıldan çok, ne dediğine bakılması gereken bir sergi çıktı ortaya..

Horovel Sergisi 30 Nisan – 5 Haziran 2011
Erhan Arık fotoğraf ve multimedya belgesel sergisi
Tütün Deposu, Lüleci Hendek Caddesi, No: 12 Tophane

***



7 Mayıs Cumartesi
Yaratıcı ironik zekaya az rastlanıyor.


'Günümüzde hükümsüzlüğün içinde az çok dramatik bir şekilde ritüellik yaratan ve hükümsüzlükler karşısında , hiçliğin karşısında kibrin gücüyle dayanmaya çalışan bu kuşağı küçümsemek istiyor değilim' diyor. Sanatın bir 'komplo', çevresinin ise 'ortak' olduğunu söyleyen Jean Baudrillard, ilave ediyor; 'Herkes suç ortağı!'.. Peki, bulunduğumuz coğrafyada işler nasıl?

Yalnız burada değil tüm dünyada yaratıcı zeka , sanatın asıl cevheridir. Kumarda edinilen sermaye gibi, kırk haramilere mal/malzeme tedarikçisi görünümündeki sanat piyasasının bunu anlayıp idrak etmesi mümkün değil. Paranın, magazin ve rezilliğin yarattığı 'sanat', ne yazık ki hakim kültür olarak lumpen burjuva söylemini yaratmıştır. Televizyonları,gazeteleri, dergileri, salonları ele geçiren besleme entelijansiya, şen şakrak ekibini/hısımlarını ve kabul edilebilir hasımlarını oluşturmuştur. Oyununu kurmuş, kural ve krallarını belirlemiştir. Kimseye dokunmadan, aşırıya kaçmayıp aşıranların, kopya çekerek başka hayatları tekrar edenlerin methiyelerini yapmak gelir getiren bir meslektir.. Tek bir figürle yetinen, bir biçimi çoğaltarak üreten küçük dünyasıyla Türkiye'de önemli olmuş, makamlara yerleşmiş, şan şöhret edinmiş sanatçı çoktur. Tekrarlanan resmin kurduğu akılalmaz irtibatlarla sağlanan başarı(!) mesleki değil, hizbi korporasyondur ; birileri tarafından seçilmiş olmak demektir. Okuyucunun uzman yazara güvenebilmesi gerekir ama yazarı mezar kazıcı ya da put imalatçısının çehresinden farklılaştıran nedir? Yüzüne bakıp karar vermeye yarayan tuzağı, ard düşünce kötü niyeti, yönlendirici yazarın takıntılarını , paranoyalarını , bilgisiz/görgüsüzlüğünü , konuyu kavramaktaki aczini, ya da gebeliklerini, maddi/manevi borçlarını, ağ bağlantılarını görünen kılan bir kıstas var mıdır? Bugüne kadar deşifre edilenlerin, soykütüğü üzerinden yürüyen kayırmalara, imal edilen tilkiliklere çözüm olmadığı ortada. Perec'in tek bir harfi dışlayarak yazdığı yaratıcı öyküyü ,benzersiz bir lisanla Türkçeye çevirenlerin yenilenen yaratıcılığına diş bileyenler için görünür ölçü herhalde 'özgünlük' değildir. Değişim değeri üzerinden eleştirmen/editör ve yön verici yazar, manipülatör edebiyatçı kadrosu başarılıdır. İthal kültürü birebir kopyalayan tarihsel diyalektiği,aklî muhakemeyi kullanmaz bir vasatlar zümresi Türkiye'de halen işbaşındadır.. Bu yetersiz uzmanlar, yuvalandıkları kültür kurumlarının kirliliğine parelel gelişmiştir. Onay alınmamış benzersiz öznellikleriyle pratikte arsız yüzleşmelerin çıkarsal ilişkileri uğruna günlük hayatın görünmez kahramanlarını devre dışı bırakabilmişlerdir. Bu 'Post-Modern' taklidi Amerikan müsveddesi 'güncel' tarz 80 sonrası kuşağına ve pazara hakim olmuştur. Sorunların kıyısından dolanarak, âlâ-vâlâlarla dünyada görünür olmak mümkün değildir de diyemeyiz; manipülatörler aksini ispat eder ; 'kel' sırma saçlı, 'kör' elâ gözlü yapılır yaşarken. Söylediği 'yalan' aksi ispatlanana kadar 'tamam' olur, tarih böyle yazılır. Ne ki 70'lik köşe yazarı kadının, 17 yaşında kızın heyecanını taklit etmesi, yerli yersiz meşrebine göre ayar vermesi, takdir etmesi tepki oluşturmaz sanat sosyetesinin hicaptan arınmış ortamında . Sanat seçkinlerinin, dümen suyundan ilerliyorsan, ne taktik uygularsan uygula nirvanaya ulaşırsın.. Bu konularda sık sık yakınan Jean Baudrillard şöyle diyor: 'Nedamet getirmiş politikacılardan ve entellektüellerden oluşan koca bir kuşağın, Prensin yörüngesinde dönen Salaklar Komplosu'na katılmasını izlemekten daha zevkli bir şey düşünemiyorum.' Her ülkenin içi geçmiş mondeni, kendi yazarına ilham kaynağı olur ki Baudrillard 'de bunu tespit ederek kayıtlara geçirmiş anlaşılan. Tüm ironisiyle eleştirel düşünce üretenler, komedyenler camiasının maskara eylemleri, tacir söylemleri, iç bayıltan akrabayı taallukat kimlikleri için her yerde tehlikedir. Bundan dolayı, güncel kültür yapılanmasının olabildiğince dışında bırakılması yeğlenmiştir.. Bu bizler için bir şans olsa da , tarih yazımını etkileyip, gelecek kuşakların algısına tecavüz eden bir yerel sömürgeleştirme eylemidir. Bizde böyledir ama Avrupa,Amerika'da da durum farklı mı? Sonuçta 'tüketim', üretenin ahlakını ve çevresini oluşturuyor. Biz değil de ona söyletelim. Jean Baudrillard'le devam edelim; şöyle diyor: ' Açıkça bir hiç olan, hükümsüz ve vasat olan şey, şimdi genel 'farksızlık' içinde, başka şeylerin yanında yer edinme hakkına sahip.. Gerçekten de hiçbir şey söylenemeyecek, hiçbir şey yapılamayacak eserler görmek kimseyi şaşırtmıyor artık!' , ekliyor: Herkes suç ortağı!.. (1) Vasatların iktidarında konu uzundur; biz yaratıcı bir grafik tasarımcısının işlerinde iç piyasanın ihtiraslarından arınmış ,huzurlu olduğu kadar da irite eden örneklerine tesadüf ettik cumartesi günü. Yaratıcı cevher en olmadık zamanda ansızın karşınıza çıkar ki, burada bunu okura aktarmakla yetinelim ..

Beyoğlu Belediyesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ‘Uluslararası İstanbul Grafik Tasarım’ günleri kapsanında, 'Grafist 15/Stephan Bundi' sergisine ev sahipliği yapıyor. Stephan Bundi, 1950 yılında İsviçre’nin Grisons eyaletindeki Trun kentinde doğdu. İsviçre’de grafik tasarım eğitimini ve Stuttgart Devlet Sanat ve Tasarım Akademisi’nde de kitap tasarımı ve illüstrasyon üzerine gördüğü öğrenimi tamamladı. Halen İsviçre’de, Bern yakınlarındaki Boll kentinde yaşamakta ve çalışmaktadır. Grafik tasarımcıların kışkırtan anlatımı, sarkastik mizahıyla ilgi çeken bir başka örneği de Eduardo Muñoz Bachs'tur. Bachs'ın yukarıdaki afişi okura bir başka araştırma konusu..

Başta söylediğimizi tekrar edelim: Yalnız burada değil tüm dünyada da yaratıcı zeka , sanatın olmazsa olmaz cevheridir. Stephan Bundi sergisi buna iyi bir örnek..

Yer: Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi/No: 217 Tünel – Beyoğlu
Tarih : 27 Nisan-14 Mayıs 2011

(1) Sanat Komplosu-Jean Baudrillard 2005 Paris,İletişim Yayınları 2010 s13,64,65

***


6 Mayıs Cuma
Çağdaş Sanat, zatı/varlığıyla değil, bizatihi anlamını oluşturan felsefesi , öz'ünün bitiştirilmiş düşüncesi, talep ettiğinin seslendirici eleştirisiyle bir 'değer' oluşturabilir..Ne var ki günümüzde ederi değerini perdeler..


'Özgürlük' genişletilmiş bir alan mıdır, sınırlanmış bir alan mı? Çağdaş sanatın ortaya koyduğu renkli düşünceler, oluşturmaya çalıştığı kavramlar belki var; -az sayıdaki yorumu dışarıda tuttuğumuzda- genel olarak tesadüf etmesek de rastladıklarımız, özgün ve kişisel bir felsefeden pasajlar taşımak yerine, ortaya karışık anlamı muğlak bir 'eleştiri' niteliğini taşır.. Hata yapmak umurlarında olmayan derme çatma barınaklar ya da işin raconunu bilmeyen idealist küçük mekanlar, imkansızlık içindeki küçük galeriler değil ama anlı şanlı salonlar, fuarlar ve bienaller bu ucuz örneklerle doludur.. İyi sanatçı, adı bilinmeyen kimsedir. Bu söylediklerimiz bir okura verilen cevapla sınırlı değildir..

Dün geceyi bu sabaha bağlayan zaman dilimi halk arasında 'Hıdırellez' olarak adlandırılır. Ülke tarihinin yakın geçmişini bilenler içinse farklı anlam taşır.
Günümüzün balık hafızalı toplumunda ne 'şimdi' geçmişe, ne de 'geçmiş' kavramı şimdiye ışık olmaktadır. Birbirinin anlamını oluşturacak şimdiki geçmiş zaman algısında çağdaş sanat da bir durum tespit tutanağı, geçmişi idrak rehberi sunmaz.. Onu kırıma uğratan ve güçlendiren aynı tin'in teni, 'şimdi'nin mitolojik, siyasal ve ekonomik çağrının sosyal bedenidir.. Kapital 3/187'de geçen 'Şeylerin dış görünüşüyle özü arasında tam bir örtüşme olsaydı, bilime hiç lüzum kalmazdı' cümlesini, şeylerin dış yüzünden yola çıkan çağdaş sanat için yeniden kurabiliriz. Bilgi geçmişe aittir, tanrısal bilgi geleceği oluşturan kaderi yaratan iradedir. Mutlak istenç, toplumun özgür iradesinin üzerindeki ahlaki iktidardır. Velev ki, özerkliği tamamen elinden alınmış aklın, ortak zihnin yenilenme aracıdır hayal. Gene de umutları ve tarihiyle büyük gövdesi içinde bu coğrafyada yaşayan halkın soykütüğü ve akibetiyle ilgilidir; actuator/eyleyicidir. Teslim olmaz, bir durumdan başka bir durum yaratır; Tanrısal düzene kafa tutup ateşi çalan Prometheustur. Öyleyse Max Horkheimer'in söylediği gibi 'her kavram, kendisine anlam veren kapsayıcı bir doğruluğun bir parçası olarak görülmelidir. Felsefenin ana uğraşı da bu parçaları bütünleştirerek doğruluğu kurmaktır.'
Çağdaş sanatçı, kendine ait olmadığını zan ettiği en geniş bir alanı görmek zorundadır.. Ürüyen düşüncede bir felsefeci kadar zengin katılım ve sorumluluk elzemdir.

***

Arşiv yazıları ve daha iyi bir siyah/beyaz yazıcı kalitesi için yeni adresimiz http://cagdaselestiri.blogspot.com/

***



5 Mayıs Perşembe ; 2011
Bugün Karl Marks'ın doğum günü.
'De te fabula narratur!'


Marks'ın eleştirdiği kapitalizmin yerine önerdiği ya da koyabileceği farklı bir 'gerçek' olmuş mudur? ; tartışılır. Fakat tartışılmayacak hakikat, birilerinin varlıklı olması için, birilerinin yoksul olması lüzumudur. Kapitalist dünya yeşil bir doğal alan değil, ekonomik bir tahterevallidir. Her insanın sahip olduğu öz, mekanı olan ekonomik ekolojide şekillenir. Marks, Kapital'in önsözünde 'yalnızca kapitalist üretimin gelişmesinin değil, bu gelişmenin tamamlanmış olmamasının da sıkıntısını çekiyoruz' diye yazıyordu. Derinliğinde ya da boşluğunda kaybolunabilecek, tek hücreli organizma ya da da bir deniz yıldızı gibi bölünerek sonsuza kadar çoğaltılabilecek renkli bir bakış, zengin bir teori bıraktı... 'Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir' dedi. Teorisiyle hareketlenen kitleler 1917'de işçiler adına doğru fikrin egemenliğinde olduğu bir parti ve toplum modeli yarattı. Demokrasinin tevatür, herkesin aynı fikirde olduğu bir devletin varlığı, herkes adına düşünen bütün problemlerin çözümünü bilen liderin çelik iradesinde kimse tek olarak düşünmedi/düşünemedi. Düşünmek,talep etmek ve sürekli değişmekti. Değişim olmadığı toplumda olgunluğun ardından çürüme geldi.. Sovyet deneyinde dondurulan düşünce sürecinin ardından gelen yıkımla Max Stirner, Walter Benjaminler gibi kırmızı kart gören düşünürler günümüzde yeniden oyuna girdi. Daha yaşanılır alternatif bir gerçek, yaşama zamanı ile çalışma zamanın aynılaştığı bir dünyanın imkanı, çoğunluğun ortak hayali. Kant'la başlayan 'Aydınlanma' çağında Marks, sermaye toplumunun doğru okunması gereken temel figürlerindendir..

Kapital'in 1. cildinin ilk baskısı 25 Temmuz 1867'de Londra'da yayımlandı.
Söyledikleri, yazdıkları yandaşlarının olduğu kadar karşıtlarının da referans kaynağı oldu. Önsöz'de Almanlara seslenirken şunları yazıyordu. 'Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumuna omuz silker ya da iyimser bir biçimde Almanya'da işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa ona açıkça şunu söylemeliyim:
De te fabula narratur!

Marks, Horace'den alıntı yaparak Latince, 'Bu anlatılan senin öykündür' diyordu.
Bugün Libya, Suriye, Mısır, Tunus'ta Amerikanın Wikileaksle dizayn ettiği süreçte yaşananlara durup bakmak gerekir. Ortadoğu'da yaşananlara 'devrim' deyip şapka çıkartanlar düşünmeli.. Bilgi, geriye doğru yapılan bir onaylamadır, onlarsa evetlemenin akibetini kestiremiyorlar. Emperyalizmin kışkırtıcılığını görmezden gelenlere Marks'ın cümlesiyle tekrar edersek 'işlerin bu kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendimizi avutursak açıkça şunu hatırlamalıyız ki, 'De te fabula narratur!'

Marks'ın eleştirdiğinin yerine önerdiği ya da koyabileceği farklı bir 'gerçek' olmuş mudur? ; tartışılır. Fakat tartışılmayacak hakikat, birilerinin yaşaması için, birilerinin sömürülen olması gerçeğidir; bu durumu değiştirebilecek bir teorinin varlığına bugün de ihtiyaç vardır. Tüm medya kanalları, Amerikanın propoganda çığlıklarıyla oluşturduğu akıldışı masalda bugün de anlatılan halen o eski hikaye.
Mazlumun üzerinden yazılan mağrurun fetih öyküsü.. O, günümüzdeki Chomsk, Negri, Deleuzler gibi gökteki yıldızlara bakarken, yerdeki çukura düşen hayalperest bir ideolog olmadı; bundan dolayı da insanlara gelecek ütopyalar konusunda baskıcı öneriler sunmadı. Yalnızca kendi zamanının perspektifinden erişilen ufkî manzarayı aktarmakla yetindi. Ne ki zaman ütopyaları destopyaya, cennetleri ceheneme çevirdi. Walter Benjamin haklıdır . 'Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız 'olağanüstü hâl' istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir.' İlerleme konsepti, her zaman 'insanın özü ekonomidir' diyen Marks'a nisbet yaparcasına hakim sınıfın ölçüsü olmuş ve tahakkümü içselleştiren ideolojik bir aydınlanma miti yaratmıştır. Bugün halka söylenecek olansa yalnız şudur: 'Herkes hâla sana rağmen seni, sana anlatıyor..

***

Peki biz Marks'ın söylediklerine bütünüyle katılıyor muyuz? Soran okura bir kere daha cevap verelim : 'Aydınlanma', dünyanın doğal dengesini bozan uygarlaşma sürecinin, 'bilim' mitosunun , Doğu/Batı çelişkisinin, ülkeler hiyerarşisinin ve bunlara bağlı sömürünün de ideolojisidir. Batı dediğimiz uygarlık, düşünme şekli ve tüm ikonografisiyle mesihci bir karşı çıkış ritüelidir. Baba,oğul,kutsal ruh alegorisi tüm kurumlarının mimesis/öykünmesini, sistematiğinin iskeletini oluşturur. Erdeminin kökeni, etiğinin yasası, yayılmasının tasasını oluşturan misyoner ruhunu kalkan kıldığı Hristiyanlık ahlakıdır. Bu blogda sayfalar boyunca tekrarladığımız itirazlarımız bilimden bir 'din' yaratan Batı uygarlığının evladı olan aydınlanmacı Marks'la, tüm öz'cülük anlayışlarını,rezerv ideolojileri, bağlılıkları reddeden ilerleme karşıtı bizi ayrı düşürse de, onun düşünür olarak önemini azaltmaz.. Ne de olsa herkes kendi toprağının ürünü, düşünen canlısıdır..

***



4 Mayıs Çarşamba ;2011
Hasan Bülent Kahraman safiyeti olan bir aydın ; sokaktaki ortalama Amerikalı'nın bakışıyla 'Usame bin Laden' değerlendirmesi dünyayı açıklamaya yetmez.... Halkını kandırdığı gibi, dünyadaki entellektüelleri de etkilemesi olağan. Ne de olsa günümüzde aydınlanmanın, yeryüzünde demokratik muhalefetin merkezi gene o.
Amerika sürekli yalan söylüyor. İslam paranoyasıyla kendi halkını teyakkuza geçiriyor. Yanlış alarm, güçlü iktidar demek. Bağımsız devletlere saldırıyor, sokaktaki Müslümandan terörist üretiyor. Guantanomo'da Afgan gençleri, Ebu Garip'de yurtseverleri Nazilerin yapmadığı yöntemlerle cezalandırıyor. Bilgi almak için işkence yasal zorunluluk oldu. Elaltından servis ettiği bilgilerle iftiralar, durduk yerde Ortadoğu'da fırtınalar yaratıyor. Öldürdüklerinin inançlarını yok sayarak boş çuval gibi denize fırlatıyor..



1776'da Ulusların Zenginliği kitabında Adam Smith , 'Akşam yemeğinde sofrada bulmayı umduğumuz şeyi, kasabın, bira yapımcısının veya fırıncının lütfundan, iyiliğinden değil, onların kendi kişisel çıkarlarına olan saygılarından ediniriz. Onları çalışmak zorunda bırakan bizim ihtiyaçlarımız değil, onların yararlarıdır ' der. Listeyi genişletip, fırıncıyla silah tüccarının, kasapla Obamanın, bira yapımcısıyla Sarkozy'nin yerini değiştirebiliriz. Sonuç değişmez; çünkü anlatılmak istenilen kapitalist dünyada acımasız toplumsal iş bölümü gereği/gerçeğidir..


Adamın ismi Usame Bin Laden; Amerikalılar gibi o da 'Ladin' diyor ve hiçbir üretimin bilinçdışından kaçamayacağını söyleyen Lacan'ı doğrularcasına devam ediyor 'Gene de iyimser olmak mümkün. O iyimserlik şu: Bin Ladin kimsenin kabul etmediği "İslam terörü"nün simgesiydi. O hayatta kaldıkça ABD'nin İslam'la savaşının bitmesi söz konusu değildi. Barışçı Obama' nın bile Ladin'in sonunu açıklarken kullandığı sözcükler ve vücut dili bunu misli misli kanıtlıyor. Şimdi Ladin'in devre dışına çıkmasıyla birlikte Amerika OD(Ortadoğu) ile olan ilişkilerinde sinir uçlarına dokunan İslam vurgusunu geriye çekebilir, ezeli Arap-İsrail gerginliğinden medet ummaktan vazgeçebilir, kurulmakta olan "yeni bir dünyada yerini alabilir."
İkiz Kuleler bile vurulup yıkılmışken şu söylediğim mi hayal ürünü?

Böyle diyor Sabah Gazetesi'nde dün yazdığı 'Ladin'den sonra dünya' başlıklı yazısında Kahraman..


İslam'la savaşmak Amerikan'ın seçeneğiydi; Müslüman coğrafyadaki herhangi bireyin, yurdunu işgal eden bir düşman olmadan böyle bir 'dert' edinmesi, kafire cihat açması obsesyondur. Ne ki, ortalama Batılı için aynı sağduyuya kefil olmak mümkün değildir.. İliklerine işlemiş dini önyargılar Batı uygarlığı için bir savunma kalkanı, doğal bir refleks kabul edilir..


Amin Maalouf'un 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' kitabı Selahaddin Eyyubi'nin bir cümlesiyle başlar: 'Frenklere bakın! Dinleri için nasıl gözleri dönmüşçesine savaşıyorlar. Oysa biz Müslümanlar cihat yolunda hiç de ateşli değiliz.' Bu kelime zamanlar üstü bir durum saptamasıdır. Bir durumu tarih yapan gerçeğinden söküp atmak, bozulan demografide her şeyin yerinden oynaması demektir. Bush'un 11 Eylül'ün ardından söylediği 'bu bir Haçlı Seferi, terörizme karşı savaş, zaman alacak' cümlesinin bio-sosyolojisini, bir halkın araçsal psikolojisinden ayırmak mümkün değildir. Bir eylemin değeri sonuçlarıyla anlaşılır kılınır. Amerikalılar operasyonda Laden'e, Geronimo kod ismini vermişler. Şef Mahko’nun torunu olan Şaman Geronimo, bir Bedonkohe Apache yerlisiydi.
Meksikalı askerler ona Geronimo, İspanyollar ise Jerome derlerdi. Amerikalıların deyişiyle Geronimo'nun gerçek adı Gokhlayeh/Gökilah'tı. 1829'da doğan bu adam, öznenin temellendiricisi simgesel düzenin gerçeği 'göklerhakimi' 17 Şubat 1909'da beyaz adamın elinde ölen, son direnen Kızılderili lideriydi. Amerikalıların bugün Laden'e 'Geronimo' ismini vermesi, Beyaz Saray yönetiminin İslami figür olarak 'öteki' imge üstündeki algısının boyutlarını gösterir. 11 Eylül öncesi Afganistanda yaptıkları işbirliği ardından kulelerin planlı dikey yıkımı , teröristlerin yanan uçağın enkazında bulunan yanmayan pasaportları, Pentagon'da kimseye hasar vermeden çakılan uçak görüntüleri komplo teorilerini onaylar ; söylentileri gerçek kılar.. Yazarken bir yandan tv'den 19 haberlerini izliyorum. 78 komando Pakistan Askeri Akademisi'ne 500 metre mesafedeki evi basıyorlar, kamera içeride dolaşıyor camlarda bir kırık yok. Bugün devam eden süreçte yaptıkları simülasyonlar, Obama/Clinton ve şürekasının toplanıp ekranda operasyonu canlı izlemeleri, silahsız Laden'le 40 dakika süren çatışma ve denize atıldığı söylenen ceset, olayın şahidi çocukla çelişen yetkililerin yaptıkları açıklamalar Nietzsche'yi akla getiriyor.
'Her halukarda önce neyin yararlı olduğunu bilmek zorundayız. Burada da yine sadece beş adım öteye bakıyorlar. Kötülük olmadan ayakta duramayan büyük ekonomiden hiç haberleri yok. Kökenlerini bilmiyoruz, sonuçlarını bilmiyoruz. Öyleyse bir eylemin ( ve erdemin -eç.) herhangi bir değeri var mıdır?'


Amerika'nın bütün bunları yapmasının tek nedeni var; emperyalist amaçları doğrultusunda dünyanın tek hükümdarı olmak. İşgallerin meşru yollarını açmak.. Genişlemesi ve saldırması için karşısında bir 'düşman ' olması gerek; şayet yoksa kendisi tasarlıyor, yaratıyor, renklendiriyor.. İşi bitince de öldürüyor.. Bilgisayarda yarattığı ile gerçekten yaşamış olanı bizim ayırt etmemize olanak yok..



Görünen eylemin üzerindeki örtüyü kaldırmak için büyük fotografın soykütüğüne bakmak gerekir...


Emperyalizm, düşman olmadan ilerleyemez. Buharin, Rosa Luksemburg, Lenin , gibi Hans Neisser de bir tanım yapar ve 'emperyalizmi “bir ulusun doğal sınırlarının ötesindeki nüfusu kendi siyasal yönetimi altına almak amacıyla bu sınırların ötesinde bir imparatorluk kurma süreci' olarak tanımlar. Ama kuramın ilk müellifi John A. Hobson'dur. 1902 tarihli kitabının tam adı 'Imperialism, A Study'dir. Kâr sistemine o güne kadar yöneltilmiş en yıkıcı eleştirileri yöneltmiştir. Marks bile kapitalizmin kendi kendini yıkacağını söylerken, Hobson emperyalizmin dünyayı yok edeceğini söylemektedir. 'Emperyalizm sürecini, kapitalizmin kendisini yine kendisinin yarattığı bir ikilemden, kaçınılmaz olarak dış ticaret, fethi gerektiren bir yapıyla ,yapı gereği kaçınılmaz olarak sürekli bir savaş riski şeklindeki bir ikilemden kurtulmak üzere verdiği aralıksız ve huzursuz bir çaba olarak görmektedir. Kapitalizme hiç bu kadar ağır bir ahlaki suçlama o güne kadar kimse tarafından yöneltilmemiştir.' (2) Robert L.Heilbroner 1952
Kaynak belirterek yaptıkları alıntılarla aynı tahlili Buharin, Rosa Lüksemburg ve Lenin sosyalist literatüre dahil ederler.
Ha bir de şunu belirtelim; Hobles'in Hasan Bülent Kahraman gibi solculuk iddiası hiç yoktur. Liberaldir ama gerçeklerin üstünü örtmez..


17 Aralık'ta Tunus'ta üniversiteli bir işportacı, Zeynel Abidin Ben Ali’nin kanlı diktatörlüğünü protesto için kendini yaktı ; Arap halkların onurlu mücadelesini başladı. Bükreş'te Çavuşesku'yu deviren Amerika yine pusudaydı..



Denir ki, Hobson iktisadı başka şeylerle karıştırmaya devam etmiştir..

Burada sözü Heilbroner'un başucu kitabımızda yeralan 'Victorya Dönemi ve İktisadın Yeraltı Dünyası' makalesine bıralım : 'Her ne kadar Hobson Marksistlere ve amaçlarına sempati duymuyorsa da, insanlık dışı karakteri ve gem vurulmaz gelişimi bakımından Markscı bir tezdir bu. Kapitalizmin çözümsüz bir iç sorunla karşı karşıya olduğu ve sırf fetih şehveti yüzünden değil, aynı zamanda ekonomik olarak ayakta kalmak için de emperyalizme dönüşmek zorunda kaldığını iddia ediyordu. (..) Sonuç felakettir. Çünkü artı zenginliğini -ve askerini- dışarıya gönderen tek bir ülke değildir. Bütün ülkeler aynı gemidedir. Dolayısıyla her ülkenin kendi yatırımcıları için ele geçirebileceği en zengin ve en kazançlı pazarların etrafını parmaklıkla çevirmeye çalıştığı dünyayı paylaşma yarışıdır söz konusu olan.'(3)
'Hobson ekonomiyi siyasetle karıştırmaya başlamış' derler; Kahraman ise emperyalist ekonomiyi etinden/etiğinden ayırarak ayrı yerde tutuyor. Amerika'nın söylediklerini doğru kabul edip, hayallerini bu yalanlar üzerine inşa ediyor.

Hasan Bülent Kahraman'ın iyimserliği masumiyetinden..

(1) Ladin'den sonra dünya - Sabah Gazetesi, 04 Mayıs 2011 Çarşamba
(2) Robert L.Heilbroner 1952 İktisat Düşünürleri, s 172
(3) John A. Hobson, Imperialism, A Study (1902)


3 Mayıs Salı ; 2011
Fulya'da açılan fuar kapandı..
'memnuniyetsizlik' ya da 'tecessüs' de bir konsept oluşturabilir ama dört duvar arasında oynadığı mekan şeref trübünü ise, genel izleyici 'Çağdaş Sanat'ta dışarıda kalabilir..

***


2 Mayıs Pazartesi; 2011
Yaşamak için gereği nedir?


Siyasetin kalıcı amaçlar barındırması güçtür. Kalıcı amaçlar 'değişim' kurgusunun önündeki temel handikaba dönüşerek 'ilerleme'nin bariyeri olabilir. En iyisi doğru zamanda doğru yerde durabilmektir ama bu da bir nirengi noktası ister. Etrafı boş bir uzay boşluğunda doğru yeri kestirememek gibi, bütünüyle boşluğun olmadığı bir 'dolu' alanda da 'doğru' yeri bulabilmek mümkün olmayabilir.. Burada belirleyici olan, ben/merkez ile yaşamsal ihtiyaçlar için vazgeçilmez kılınmış ezelden ebede uzanan 'ben/tepki'dir. Yaşamak için 'gereği kadar' insani bir ölçüdür.. 'Siyaset' kavramı, bu 'gereği' belirlemekten acizdir; amacı değil olsa olsa yöntemi belirleyen araçsal bir motiftir..

***



1 Mayıs 2011; Pazar
Kimler yoğmuş ki, bizler Taksim'de vağ iken?


Korku edebiyatını gerçek hayatla buluşturan Dylan Dog'un maceraları İngiltere'de ve çoğunlukla başkent Londra'da geçer. Bizim mayısın ilk günüyle ilgili biraz sulandırarak anlatacağımız bu hikayenin asıl kahramanlarından biri de Londra'yı hayatının büyük bölümünde mesken tutar. Scotland Yard'dan ayrılan dedektif Dylan Dog'un en büyük yardımcısı Groucho Marks'la isim benzerliğinin dışında bir ortaklıkları yoktur.. Arşan Palabıyıkyan desek çok kişi bilir ama vitrinde o dursa da esas kahraman o değil; onun doğum zamanı ve yaşadığı mekanına teğet bir öykünün bugüne taşan yüzü. Aslında anlattığımız hikaye, ciddi bir hikaye ama jenerik itibariyle biraz tanzim edilmesinde yarar var.. Ne de olsa geçen seneler olanlar gün gibi taze.. 'Korku' ise bildiğimiz bir gerçekle yüzleşmekten kaçarken, bilmediğimiz bir başka zamanda çoğalarak toplanma, yeniden toparlanma duygumuz..

Demokratik kürsü, serbest platform gibi bir dönüşüm yaşanıyor dünyada.
Daha yaşanılır bir yeryüzü için taleplerin yükseldiği alanda Mehter Takımı'ndan Beşiktaş Çarşı'ya, hidroelektrik santrallerden nükleer karşıtları, feministler, milliyetçiler, radikal ve muhafazakar yanyana. Değişik kimliklerin talepleriyle , renklerin çok sesliliği içinde zümresiz sevinçli bir coşkuyla kutlandı mayısın ilk günü. A.Negri , 'Endüstriyel kent, önceden kestirilmeyen tesadüfi karşılaşma veya daha doğrusu başkalıkla karşılaşma platformudur' diyor. Gençlerle yenilenen yaşlılarından arınanan bu kitle, ortak bir vücut , 'karşılaştığımız başkalık'tır. Birlikte hareketlenen organik eski yapının tamahkar sahibi değildir artık. O, zamanın ruhunu, kapitalizmin yarattığı sosyal ağların bize benzemez farklı diyaloglarını, makro iletişimin vechelerini içselleştirmiştir. Organizmasında coğrafyayla sınırlandırılamayan farklılıklar barındırır. Şehrin değil, küreselliğin varoşlarının herşeyi bilen evladıdır.. Artık herkesin bayramı olan 1 Mayısların günümüzde sınıf temelinde keskin bir ayrımı simgelediğini söylemek güç .. Kuklalar, karikatürler, drama,temsil,keman, şarkı türkülerle, çocuk yaşlı ve tümüyle genç olanlarla, meydanları dolduran güleryüzlü şık insanlarıyla artık bu görüntüye 'işçi sınıfının bayramı' demek zor; olsa olsa bir 'halk bayramı' denilebilir belki..

Peki, bugünlerde New York'tan Paris,Londra Delhi,Tokyo,İstanbul/Taksim'i dolduran kalabalıkların izini sürüp geçmişine baktığımızda şimdinin izinini müsaadesini, müsamahasını,anlayış hoşgörüsünü oluşturan birikimin öyküsündeki kayıp öznenin 'yoklar' tarihindeki rolü nedir? ; tutunamayanların buruk öyküsüne bir göz atalım.. Tas tas içtim ağuları sağ iken' diyerek başladığı bir şiirin sonunda 'Kim var imiş biz burada yoğ iken?' diye sorar Karacaoğlan.
Bu günlere gelen süreçte dünyada kimler neleri yaşadı?

Biraz tarihçe

Ansiklopedilere/kitaplara baktığımızda 1 Mayıs'la ilgili değişik öykülere rastlıyoruz. İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlediğini yazıyor kaynaklar. Ne var ki Karl Marks Kapital Cilt 1/297'de İngiltere için '1 Mayıs 1848'den itibaren işgünü kesin olarak 10 saatle sınırlandırılıyordu' diye yazar. Fakat bu geçici bir başarıdır. Sayfa 308'de devam ediyor : 'Yasakoyucu ilk kez başlangıçta koyduğu sınırlar dışına, '1845 Basma Fabrikası Yasası' ile çıktı . 8 ile 13 yaş arasındaki çocuklar ve kadınlar için işgününün sınırları, yemek için hiçbir yasal paydos vermeksizin, sabah 6 ve akşam 10 olmak üzere saptıyordu.(..) Kabul etmek gerekir ki, işçi, üretim sürecinden çıktıklarında, fabrikaya girdiklerinden daha farklıdırlar. Pazarda bir 'meta' 'emek gücü' sahibi olarak, öteki meta sahipleriyle karşı karşıya satıcı olarak durmuşlardır . Kapitaliste emek gücünü sattığı sözleşme, kendisini, onun tasarrufuna serbesce verdiğini deyim yerindeyse 'güngibi' bariz gösterir. Pazarlık tamamlandıktan sonra onun 'başına buyruk insan' olmadığı anlaşılır. Emek gücünü satmak için özgür olduğu süre, onu satmaya çalıştığı süredir. Ve gerçekten de vampir, 'sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece onu elden bırakmayacaktır.'
İngiltere'de durum böyleydi ama Amerika'da farklı değildi . 1881 yılında ABD'de yarım milyon işçiyi temsilen kurulan 'Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu'nun temel talebi belliydi; '8 saatlik iş günü' mücadelesi başladı.. Marks sayfa 313'le devam edelim: 'Kuzey Amerika Birleşik Devletleri'nde her bağımsız işçi hareketi, kölelik , cumhuriyetin bir bölümünü çarpıklaştırdığı için kötürümleşti. Emeğin ,kara deriyi damgaladığı yerde, beyaz deriden kendini kurtarması mümkün değildi. Ne var ki, köleliğin ölümüyle birlikte derhal yepyeni bir yaşam doğdu. İç savaşın ilk meyvesi Atlantik'ten Pasifik'e, New England'dan Californiya'ya soluk soluğa gidip gelen bir lokomotif hızıyla yayılan sekiz saatlik çalışma hareketi oldu.' Marks Kapital'de bunları yazarken aynı tarihte Chicago'da 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi.

Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada'da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886'da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih, işçilerin eylemine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimi kesmişler, tıkır tıkır işleyen düzeni aksatmışlardı..

Marks devam ediyor 'Baltimore'da 6 Ağustos 1866'da yapılan 'Genel İş Kongresi' şu bildiriyi yayımladı: 'Bugünün ilk ve en büyük zorunluluğu, Bütün ABD'de sekiz saatlik çalışmayı, normal işgünü kabul eden bir yasayı yürürlüğe koyarak, bu ülkenin emeğini kapitalist kölelikten kurtarmaktır.'


'Kim var imiş biz burada yoğ iken?' sorusu , her şeyin bizle başladığını sananlara ithaf olunur ve ihmal edilmemelidir. Bugün 2011'de yaşanan Taksim'deki şenlik, 1850'lerde başlayan bir korku hikayesinin New York, Sidney, Paris, Baltimore, Chicago, Louisville/Kentucky,Haymarket , Delhi'de yaşananların aileye intikal eden mirası, kuşakların alınteri mutlu sonudur.. Ne ki, tarihe şehadet edecek, onların doğrusunu tartışmadan/akıl vermeden doğru kabul edebilecek geçerli bir tanık bulmak günümüzde imkansızdır.. Özgürlükler ile birlikte ufuklar da genişlemiştir..


Marks gelişmeleri çağın olanakları ölçüsünde izlerken işçiler ne Marks'dan ne de daha sonraya damgasını basacak Marksizm'den haberdardılar. Mücadele, insanca yaşamın temel mücadelesiydi. 'Belki daha güzel zamanlar vardır, fakat şimdiki zaman bizimdir' diyen Jean-Paul Sartre haklıydı. 'Belki' kelimesi inanç düzeyinde de olsa, iktidar peşinde koşanlar tarafından sürekli istismar edildi. 150 yıllık metropollerin gölgeli tarihinde, kahramanlara ihtiyaç duyan varoşların kendi kahramanını yaratma sürecinde hep 'umut' oldu.


İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grevi baskılamak için sokak çeteleriyle anlaştı. Grevcilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, işçilerin üzerine ateş açılması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.

Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Haymarket Meydanı'nda yapılan gösteriler ve konuşmalarla olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. Sanıklardan ikisi Michael Schwab ve Samuel Fielden'ın cezası hapise çevrildi. Louis Lingg hapisanede intihar etmesi başlı başına kitaplara konu olabilecek ayrı bir dramdır. Dört işçi önderi Albert Persons, Adolph Fisher, George Engel ve August Vincent Theodore Spies, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idama mahkum edildiler.

Albert Persons isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: 'Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.' 11 Kasım 1887'de darağacında asılarak cezalar infaz edildi. August Vincent Theodore Spies'ın son sözleriyse şunlar olacaktı : 'Bugün bizi boğarak sesimizi kısıyorsunuz, çığırtkanlığınız karşısında boğazlanan sesimiz gelecekteki gücümüz olacak.'
İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce kişi katıldı. ABD'de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. Daha mutasyona uğramamış olan Karl Kautsky önderliğinde II. Enternasyonal 1889'da Paris'te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890'dan başlamak üzere 1 Mayıs 'Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü' ilan edildi. Türkiye'de ilk kez 1923'te resmî olarak kutlanmasına rağmen Cumhuriyet'in ilanının ardından 1924' de yasaklandı. 2008 Nisan'ında, 'Emek ve Dayanışma Günü' olarak kutlanmasının kabulünün ardından 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de partilerin ortak mutabakatı ile çıkartılan yasayla 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. 2010'dan itibaren Taksim Meydanı'nda yasal olarak kitlesel kutlamalara izin verildi..

Yazının başında jenerikten bahsettiğimiz Groucho Marks mı? Türkiye'de onu Arşan Palabıyıkyan diye tanırdık. Soyadı yaygın yapılan bir hatayla sürekli 'Marks' diye yazılsa da aslı 'Marx'dır. Karl Marks, ağlayan kitlelerin idolüydü, Groucho ise aynı kitleleri her şeyi unuttururcasına güldürdü. İktidarı ele geçirdikten sonra unutulan kitlelerin farklı bir coğrafyada 1917-1953 arasında bir diğer acı hikayesini de başka bir yazıda Orlando Figes'in 'Karanlıkta Fısıldaşanlar' da anlatacağız.

Öykünün tamamı değil ama başından bugüne kadarki bölümünün görünen yüzü böyle ; Karacaoğlan'la başladığımız yazıyı biraz değiştirerek tamamlayalım:

Karacaoğlan der ki bakın gelene
Ömrümün yarısı gitti yalana
Sual eylemem bizden sonra durana
Kim var imiş biz burada yoğ iken..

Kaynaklar
(1)Haymarket-Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August Vincent Theodore SPIES biyografiler From Wikipedia, the free encyclopedia
(2) Karl Marks, Kapital 1867 Cilt 1

***

Arşiv yazıları ve daha iyi bir siyah/beyaz yazıcı kalitesi için yeni adresimiz http://cagdaselestiri.blogspot.com/

.