54. Venedik Bienali başlıyor, sırada 12. İstanbul Bienali var . Var da, ağızlarıyla kuş tutsalar değiştiremeyecekleri gerçekler de var; eleştirirken biz de oradan yürüyoruz.. Konu 'ne kadar güzel olmuş' denilecek kadar basit değil. Onu zaten Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri'nde muhterem zevat, şapka çıkarıp gerdan kırarak günlerce yapacak..
30 Mayıs Pazartesi; 2011
Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil ediyor. İçinde bulunduğu sosyal ve fiziksel çevreden hareketle mekâna ve duruma karşılık veren işleriyle tanınan Türk sanatçının "Plan B" başlıklı heykel yerleştirmesi, Venedik'in suyla olan kaçınılmaz ve karmaşık ilişkisinden yola çıkıyor. Bu projeyle Bienal'in bir odası , kompleks bir su arıtma birimine dönüştürülecek. Heykel gibi işleyen makineler, izleyiciyi kanala temiz, içilebilir suyu geri veren arıtma sürecinin içine alacak... Böyle yazıyor İKSV'nin resmi tanıtım bildirisinde.. Arıtılmış su imgesi, iktidarın kuytu köşelerine nüfuz edip ona yeniden hayat veren ruhu, global sponsorlardan sanata dönüşen , şeytanın bir avukatına sorarsak zaman zaman da kirli paradan yatırıma yönelen sermayeyi -hiç yeri değilken- çağrıştırabilir.. Arıtma talebinin kapsamı geniş..
Türk Pavyonu'ndaki işi görsek belki varsayım tarafından üretilen 'temizleme' eylemi için , 'paranoyak bir makina, histeri nöbetiyle amaçsızsa sürekli aynı cümleyi tekrar ediyor ; imkansızlık üstünden teslimiyete vurgu yapıyor' diyecektik. Ya da 'bütün olarak görüp kavrayamadığı sistemde mikro eleştiri yapanların finans kapitalin dışkısının izini sürerek salgının ekonomisine hayranlık duyduğunu söyleyecektik.. Dilin kemiği yok ; görsek, yazarken düşünecek , yazdıktan sonra biz de inanmayacak belki de silecektik.. Stockhom sendromcularının gücü onaylama, düşmanı sevme, cana kastedeni yüceltme semptomu da akla gelebilir.. Veya 'Bu kısır döngü ölümden yaşamı, yaşamdan ölümü, sömürüden hayatı yeniden çıkartarak bir 'ekonomikus' olarak addedilen neslin türemesi, evrimin sürdürülmesi, tabiatın kendini sürekli temizleyip yeniden üretmesini hatırlatıyor' demek de mümkün..
Bu tür yazıları olmasa da , kuyudan taşı çıkartmaya çalışan Holivud senaristlerinin benzerlerini uçaklarla taşınan barış güvercinleri haftaya yazmaya başlayacaklar. Söylediğimiz gibi, normal eleştirmenler hep hikaye anlatır, sıradan izleyici de uykuya dalan çocuk gibi bu masalı dinleyerek aydın sorumluluğuna edilgen olarak katılır. Ne ki etkinliğin web sayfasından okuduklarımızdan , henüz göremediklerimizden çıkacak hikaye önemli değil. Bizi ilgilendiren bu drajeleşmiş öykünün üreticisi , kirli politikaların sorumlusu imalat sanayinin kurucusu öznesinin bu anlatıda gerçekten nereye saklandığı..Dışımızda değil, yüreğimizde, beynimizde saklandığı yer neresi? Şehirleri kirleten sermayeden önce şehirleri kuran, işbölümünü yaratan, köle/efendi diyalogunu başlatan özneyi arıyoruz. IKSV sayfasında yazılanlardan , kendi aralarında bakışmalarından , konuştukları lisandan, fısıltı ve göstergelerinden anladığımız sınırlı.. Onların da bizim dert edindiklerimizi anlamaları , söylediklerimizi kavrayabilmeleri zor..
54. Venedik Bienali bu hafta sonu açılıyor..
///
4 Haziran-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil ediyor . Bienal ideolojisinde katılımcılar ticari sistem içinde kalıp, sonuçlarını deşarj etseler de, eylemi Aydınlanma'nın ilk/son neden diyalektiğinden, çelişkinin sürece özgü nomos/yasa'nın varlığından kopartarak gösteriyorlar.. Lapsus Calami/Kalem sürçmesi değildir bu; fiili aurasından , sözü argosundan ayrı değerlendirme iki yüzlülüğü, pratikte oyunun tüm tarafların uygarlık tasviri, üretim tahayülünün ortak çıkarlarıyla kaşelenmektedir. Yeryüzünü Venedik'tekine benzemeyen senkronize hareketlerle birbirine bağlayan doğal döngüler zinciri var.. Konu uzun ; gene de son sözü söylemeden önce Plan B'nin ritüele soktuğu nevrotik gösterinin bütününü görmek lazım diyoruz . Söyleyeceklerimiz bu minval üzere çoğalacak, eleştiri dozu artacak, memnuniyetsizlik kapı çarpacak gibi görünüyor ; sonucun değişmesi zor . Önyargı, varsayım değil; biz biliriz ki vicdan azabı içinde kıvranmaktan çok, timsahın gözyaşları diyebileceğimiz tüm oyunlaştırdığı eylemleriyle B Planı olmayan 'uygar İnsan', kapitalist ekonominin salgısını ayrı kütlesini ayrı tüketir ve onaylar..
Dışkının ekonomisi ayrı, vicdanın ekonomisi ayrı kâr getirir. Doğanın gerçek rehabilitasyonu ise ekonomi oluşturmayan dürüst, iç tutarlılığı olup insani duyarlılıklara ihtiyacı olmayan bir alanda gerçekleşecektir. Yerüzünün sahibi, tanrının halifesinin suç hanesi kabarık, tasarım değeriyle olmasa da kullanım bedeliyle işletme, yıpranma/amortisman nedeniyle mühendislik, insani ederiyle etik sorunları olduğu bir gerçektir. Günümüzde Bienaller, arınma mekanları olarak kilisenin işlevini sırtlanmışlardır. Aydınlanma Felsefesi'nin yarattığı bilerek yok olan özne, Kant/Hegel'den devralınan mirasla, ele geçirmenin ideolojisini köle/efendi diyalektiğinde içselleştirerek, politikalar üstü dışkın/aşkın kültürüyle, istilaları kutsayan kendi ahlakını insan ontolojisine şırınga edebilmiştir. Aydınlanan beyinlerin kararttığı yürekler, dünyayı sömürülebilecek bir kaynak, bilgiyle istila edilecek bir mekan olarak algılamış, emperyalizme yol açan tüm üretim süreçlerini önce zanaat, sonra teknolojiyle örterek kuşatmıştır. Tanrılardan ateşi çalan Prometeus vesile olmuştur ; çelik kasalarda bir 'neden' olan elmalar saklanmakta, çağdaş sanat temrinleriyle günah odalarından devşirilmiş mekanlarda sahte cennetler yaratılmaktadır. İKSV, yerli küratör,Türk sanatçı, italyan izleyici, global seyirci kim ne derse desin bizim bildiğimiz mutad budur.
Mazbatanın musahibi , üretim amaçlarının da bir sahibidir.
***

27 Mayıs Cuma; 2011
54.Venedik Bienali daha açılmadı ama eylemin ekonomisine olduğu kadar eserlerin mantığına da itirazımız var. Ütopyanın şimdi'ye musallat olmuş talepler, finansal teoriler yaratması, gerçekleşmesi olanaksız hayallerin , ayağı yere basmaz hayaletlerin aramızda amaçsızca dolaşabilmesine mazeret oluşturuyor. Ne ki bu da Disneyland benzeri bir ekonomi , paranoyaları içselleştiren farklı inançların bir arada senkronize çalıştığı bir sektör, uyumlu ilişkiler demek.. Konumuz Türkiye değil; yalnızca örnek buradan..
İnsanlar yanık tedavisinde binlerce yıl yumurta akını kullanmışlar..
Yumurta akında mevcut olanın doğal bir kollajen (bir tür albüminoid), vitamin dolu bir plasenta (etene) olduğunu ve eski çağlarda yanık bölgeye sürülen yumurta akının başka bir eyleme gerek kalmadan deriyi bir gün içinde tamamen onardığını, sorunu tedavi ettiğini kitaplar yazıyor. Burada doğal tedavi yöntemlerini, tarih bilgisi derslerini ya da Stuka tipi savaş uçağıyla 1944 Mart'ında Kırım'a düşen özneyi anlatmayacağız. Yanan vucudu , yolladığı bombaların hedefindeki Tatarlar tarafından tereyağlı keçeye sarılarak tedavi edilen çağdaş sanatın miti akla gelebilir. 'Yanık' ve 'keçe'nin sanatında baş köşede durduğunu bildiğimiz Alman savaş pilotu Joseph Beuys de değil asıl konumuz.
'Yanık' üzerinden bir gösterge oluşturarak doğanın hasarları onarmaktaki tamamlayıcı mekanizmasından çok , Marks'dan alıntı yaparak 'Bilmiyorlar ama yapıyorlar' cümlesini ve devamını kuran Slavoj Zizek'le başlayacak itirazlarımız..
Bu haftaki konu, 54. Venedik Bienali'nin Türk Pavyonu bazında 'gösterge'ler üzerinden çağdaş sanat eleştirisi..
4 Haziran-27 Kasım 2011 tarihleri arasında düzenlenecek olan Venedik Bienali 54. Uluslararası Sanat Sergisi'nde Türkiye'yi "Plan B" adlı iş temsil edecek. Türkiye Pavyonu, bu yıl, Venedik Bienali'nin ana mekânı olan Arsenale'nin Artigliere binasında yer alacak.
İçinde bulunduğu sosyal ve fiziksel çevreden yola çıkarak mekâna ve duruma karşılık veren işleriyle tanınan Türk sanatçının "Plan B" başlıklı heykel yerleştirmesi, Venedik'in suyla olan kaçınılmaz ve karmaşık ilişkisinden yola çıkıyor. Bu projeyle Arsenale'nin bir odasını kompleks bir su arıtma birimine dönüştürülecek. Heykel gibi işleyen makineler, izleyiciyi kanala temiz, içilebilir suyu geri veren arıtma sürecinin içine alacak.
Arıtma biriminin birbirlerinden ayrılmış parçaları odanın dört bir yanına dağılacak ve renkli borularla yeniden birbirlerine bağlanacak. Sanatçı, izleyicinin dönüşüm sürecinin parçası olduğu bir mekân yaratmak amacıyla, bu zarif endüstriyel formları koreografik olarak düzenleyecek. Sürecin sonunda, arıtılmış su kanala geri verilecek.
Türkiye adına katılan sanatçının form ve işlev üzerindeki dikkatini bir kez daha ifade eden bu proje, gündelik yaşamımızı etkileyen sistemler ve süreçleri soyut bir biçimde ifade ediyor. Projenin olası göndermeleri arasında, bedende dolaşan kan, sınırları aşan sermaye, okyanusları aşan mal akışları, devlet ve otorite mekanizmaları ve hayatta kalmanın temel gereği olan, doğal kaynakların arz akışı sayılabilir.
"Plan B" yerleştirmesi, dönüşümün bir parçası haline gelen izleyici için iç mekanizmaların işleyişine yönelik bir deneyim üretecek. Sistemlerin makro ve mikro katmanları arasındaki ilişkiyi sorgulayacak. Değişimin olanaklarına şiirsel bir göndermede bulunan "Plan B", aynı zamanda, bizi kuşatan karmaşık sistemler ve yapılar içindeki sürdürülemez, ani ve kısa ömürlü çözümlere ve değişimlere duyulan coşkuya ince bir eleştiri de getiriyor...
Değişimin olanaklarına şiirsel bir göndermede bulunan "Plan B", aynı zamanda, bizi kuşatan karmaşık sistemler ve yapılar içindeki sürdürülemez, ani ve kısa ömürlü çözümlere ve değişimlere duyulan coşkuya ince bir eleştiri getiriyor...Biz de Plan B'lere.. Aksiyomun bir arifi, tarifsiz onaylayıcısı ayran budalası kültürel medya neden'siz el çırpma, boyundan büyük işlerden kaçma, polemiklerden sıyrılma konusunda hünerlidir ; biz başlayacağız, onlar görmezden gelip duymamışçasına devam edecekler...
İKSV'nin sayfasından özetleyerek aldığımız basın bildirisinde bunlar yazıyor. Üretime mesafeli durmak teamülümüzdendir. Genelde ne sanatçı, ne de yaptığı işi eleştirmek gibi özel bir niyetimizin olmadığını bu sayfayı takip eden okurlar bilir; o yüzden 'kim/kime', 'neyi' sorularının yanıtlarını ve izleyicinin genelde duymak istediği, eleştirmenlerin peşinde olduğu hikayenin tasvirini nadide mürit/münekkit taifesine bırakarak 'neden' sorusunun peşine takılalım. Aksiyomun bir arifi, tarifsiz onaylayıcısı ayran budalası kültürel medya neden'siz el çırpma, boyundan büyük işlerden kaçma, polemiklerden sıyrılma konusunda hünerlidir ; onlar devam edecekler. Söylediklerimizi gezip göreceklerin/yazacakların bir köşeye not etmesini dileyerek ,çare/siz 'neden' ile başlayıp, neden/siz konuyu burada yazılanlarla sınırlayıp şimdilik kısa kesip bitireceğiz. Zaten serginin açılmasına bir hafta kala görmediğimiz bir iş için yalnızca anlatılan üzerinden daha fazlasını söylemek de mümkün değil..
Gerçeği sembolize ederek rafa kaldıran, onun kadar etkili ikinci bir hakikat alanı yaratan zanaatkarın ustalığı , kılıcın ölümcül suratını gizlemektedir.
'Bilimsel buluşlar gerçekte, insan soyunun gelişme tarihinde bir çağı belirlemiştir ama, emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin nesnel niteliği gibi gösteren sisi dağıtmamıştır..'(1) Emeğin toplumsal ne'liği, her çeşit emeğin, insan emeği olması nedeniyle işgücüne ödenmesi gereken kefaretin eşitliğine dayanır. Eşitliği bozansa şeyler arasındaki ilişkiyi, insanlar arasındaki ilişkide manivela/kaldıraç olarak kullanan, nesneleri gerçek amaçları dışında araçlar haline getirerek, tutarlılıklarını keyfiliğe dönüştüren oyunlaştırma eylemidir. Nadi denilen adem, nida eden çığırtkan, öksenin tutsak kuşu, serçenin umutsuzu hep aynı şeyi yapar : Seçim hakkımızı, yaşam enerjimizi gaspeden emperyal ilişkilerin iğrenç sömürüsüne sunulan cilalanmış bir kaleydeskopik hizmettir teşhir edilen . Katılımcılar ticari sistem içinde kalıp, sonuçlarını deşarj etseler de, eylemi Aydınlanma'nın ilk/son neden diyalektinden, sürece özgü nomos/yasa'nın varlığından koparırlar. Lapsus Calami/Kalem sürçmesi denildiği kadar basit değildir ; fiili aurosundan ayrı değerlendirme iki yüzlülüğü, pratikte oyunun tüm katılımcılarının uygarlık tasviri, üretim tahayülünün ortak çıkarlarıyla kaşelenir; tüketerek onaylanır.. Gerileyen ütopya kişiselleştirilerek özel hayatın mahrem nesnesi olarak metalaştırılmakta, değişim değeri yaratıp pazarlanmaktadır. 54.Venedik Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu'nun bir sponsoru , sponsorun doksası, 'sanı'nın bir dünya tahayülü vardır . Kutsal Roma'yı ele geçiren istilacı barbar 1. Ferdinant'ın ilkesi Latincesini yazarsak 'Fiat justitia pereat mundus!', Türkçe tercümesiyle 'Dünya yok olsa bile, adalet yerine gelsin'dir. Lakin bahsedilen hakikat/adaletın bir sahibinin, erdemin taşeronunun 'Ferdinant' olması kaçınılmazdır ; çünkü gerçek sahih değil, kurgusal ve çıkarsaldır. Ne ki, meta'ların dolaşımı, insanların yer değiştirmesiyle oluşan, bereket/hareket yasasıyla ilintili kim'liğin sermayesinin ne sattığı önemli değildir ; önemli olan nüfuz alanıdır. Kazanırken aklanan, dönüştürerek temizlediği kapitalizmin itibarıdır. Hümanist mazhariyet, piyasanın taleplerine sadık kalarak bienal kültüründe, kıvamında isyanı estetize ederek melezleştirmektedir. İstanbul Bienalinde çokca örneklerini gördüğümüz, Venedik ve diğerleri için de genel amprik oluşum ve basın bildirisinden anladığımız bu. İnsani özün ,zihnin matrisinin, yaşama ait tüm varoluş formatlarının, karşı çıkılamayacak kök enerjilerin savunulup/savrularak geri dönüştürülmesi bir maksattır ; köle emeğinden cevherin, etin kemiğinden ayrılarak pazarlandığı çağda kendimizle yüzleşmenin keyif verici azabıyla, sanatsal vahilerle yaralar dağlanıyor. Fukuşima Nükleer Santrali'nin Atlantik'e hediyesi gökyüzünden yağan radyoaktif serpintilerin, BP'nin Pasifikte, Meksika Körfezi'ndeki ayyuka çıkmış kazasının tashihi mümkün değildir. Japon teknolojisinin ,Deepwater Horizon uygarlığının denizlere zulmünün, petrole bulanmış kuşların, balıkların görüntüsünün yarattığı kirliliği çok uluslu şirket sponsorluğunda senkronize ederek temizleme gayretinin edebi yanı, teatral tadı eksik olsun dememek mümkün değil.. Gerçeği sembolize ederek rafa kaldıran, onun kadar etkili ikinci bir hakikat alanı yaratan zanaatkarların ustalığı , kılıcın ölümcül suratını gizlemektedir.
Taklidin takdiri zor..

Joseph Beuys, 'İnsanlık yalnız sanatçılarla sanatçı olmayanlardan oluşmuyor diyor devam ediyor : 'Şunu saptadık ki, bütün farklılıklar paraya ve devlete ilişkilerden oluşma bir iktidar ilkesi tarafından tekdüzeleştirildi ve tasviye edildi. (..) bunlar her şeyi yok etme, insan artık kendisine ilişkin bir bilinç kalmayana dek aşağılama peşinde. Oysa önem taşıyan nokta, bireysel olanın bütünlüğü.' (2) Beuys'un altını çizdiği bireysel bütünlüğü parçalayan ise, gerçek ile kopyanın, oyun ile mahşerin, ikameyle akamenin, mücrim ile kerimin yerini, dilin anlamını değiştiren işgüzar özne; o da oyun içindeki oyunun sermayenin gücüyle bir oyanı/oynayanı..
Biliyoruz ki, çağdaş sanat ürününün mesajını el , nesnesini yel alır. Peki, bienallerden geriye ne kalır? Düşünülmesi gereken, aslında durumdan memnun olup, hiçbir şeyi değiştirmek istemeyen, kendi varlığı pazarın ekonomisine doğrudan bağlı olan bienal ideolojisidir.. Kolajlarla örtülen, nezafetle sırlanan alan çalışmasındaki sömürünün ilkel/yaban mücadelesidir. Örtülenin eleştirel değerini, dilin mecazını oluşturan, bir gösteren tarafından varsayılan, bir görenin şartlı refleksleri, Türkiye'de ya da dünyada geçim derdini aşmış salikin ortak suça katılırken taşıdığı vicdan ve önkabulleridir. 'Aslında her ürünü, toplumsal bir hiyeroglif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimiz ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra, biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi 'değer' olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.'(3)
Zeus, kendisini hiçe sayan insanlara da bir ders vermek için, Hephaistos'a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırdı ve kalbine ruh yerine Prometheus'un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcımı koydu ona Pandora ismini verdi. Onu insanlara yollarken eline verdiği kutuda ise tüm kötülük ve ızdıraplar vardı. Zeus böylece insanlardan intikamını aldı diye yazar ansiklopediler. Pandora'nın kutusunu açmak, açtıktan sonra ortaya çıkan matruşkalarda gizlenen ayna kırıklarını mutlu/mesut insanlara yeniden dağıtmak eleştirmenin görevidir.
Günah odasının kafesinin içindeki/dışındaki, anlatanla dinleyen aynı oyunun ikiden çok figürüdür. Dilin değerleri,infazın nedenine,niçinine bakmaz ; hükmün mührünü taşır. Marks'ın Bilmiyorlar ama yapıyorlar' lafı gerçek olur.(4)
Biliriz ki, hiç birimiz masum değilizdir..
(1-3-4) Karl Marks,Kapital, Çeviren Alaatin Bilgi, Sol Yay. Sayfa 89
(2) Bir Katedral İnşa Etmek / Tartışma, Çev. Ahmet Cemal, Sel Yay. Sayfa 103
***
Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk iradelerini dolaysız/vükelâsız kullanmaya karar verdi.. 'Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyor ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyor... Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için...' diyorlar..

Tartışıyoruz ; yalnızca gizli olan gösterilmeye ihtiyaç duyar dedi ve ekledi, 'neyi kaybediyorsak, saman alevi gibi son'dan önce parlayan odur.' Simgesel temsillerin yarattığı körlük, nüfuz edilen hakikatın doluluğunu boşaltır ; semptomun narkozu, suçun bir saklayanı olur . Ameliye, tekrarlarla sıradanlaşır. Şehadet ketumlaşır, şahit bedel ödemez olur. Bir de ayan beyan olan var ortada...
Son yıllarda dünyada tüm yaşamsal kaynaklar ormanlar ,sular enerji şirketlerinin tekeline verildi. üzerlerine binlerce santrallar barajlar kuruluyor. Kitaplar kadar kutsal dağlar, maden şirketlerince mülkleştirildi. Lejyonerin sınır tanımayan coğrafyasında doğanın hükmü yok. Toprak düşman askeri gibi delik deşik ediliyor . İnsan kölesi, dünya mülkü oldu kapitalizmin. İnsanın doğası yoktur diyen Marks'ı doğruluyor gelişmeler birbiri ardınca. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçilen tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlar parça parça kesiliyor diyor Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri..
'İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor...'
***
24 Mayıs Salı ; 2011
12. Istanbul Bienali yaklaşıyor. Öncesinde 4 Haziran–27 Kasım tarihleri arasında 54.Venedik Bienali var. Gene uçaklarla taşınan beyaz güvercinlerin methiyeleri, tüm medyayı ele geçiren editoryal soytarıların durumu arz eden bildirileriyle kitleler bilinçlenecek.. Güncel sanat, yapanlarıyla değil ama ikinci elden aydınlanmış hayranlarıyla, mutluluktan ayılan bayılanlarıyla batıl takıntıları olan bir meczuplar topluluğuna dönüşmüştür.. Kadavranın akibeti belli, önce gezdirilen sonra teşhir edilen ideolojinin cüce nesnesinin sonu hüsran.. Kuramı olmayanlara teorik karşılıklar üretmek zor; gerçekse örtülü. Kafirler mezhebinin müridi, tarikatın son hecesi, cabbar diyenlerin cümlesi ,inkarın en gerçek hakikat olduğunu bilir. Lacan'ın deyişiyle 'rüya inşa etmenin' asimetrisi, en harbiden uyanıklık halinin deşifresi, gördüğüne inanmamaktır. Zan en büyük küfür , yaşamsa insanlarla putlarının, fetişleriyle paranın, post modern şeylerle şeyhlerin, hiyerarşik silsilenin yer değiştirmesinden öğrendiklerimizle sınırlı bir ilüzyon mekanı, daha çok bilerek, daha iyi öğrenerek battığımız bir benlik alanıdır. Yalnız proleteryanın değil, normal insanın da bu teknoloji batağı, riya yatağı, nesneler dünyası, özneler hapisanesinde zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Yaşadığımız şizofrenik çağda 'normal' tanımsız, 'standart algı' hükümsüzdür.
Bienaller, ehlileştirilmeye çalışılan Post-Geronimolara yeni rezerv merkezleri yaratarak doğal yaşam alanlarını hücreleştirmekte, simulasyon/modellemelerle gerçekten kaçışı, sorumluluktan feragati kutsamakta, toplumların iç dinamiklerini yok etmektedir..
Kapitalizmin yıkımına karşı daha büyük bir güç gerek. Bunu biz söylemiyoruz ; Radikal Gazetesi'nde 16 Mayıs tarihli Ayşegül Sönmez'in yazısının başlığı. Vurucu etkisi olup başlık yaptıklarına göre gazetenin editoryası oldukça sevmiş bu sözü ama onların da değil; Ünlü kuramcı ve aktivis Brian Holmes' le yapılan mülakatın içinde geçen bir cümle .. 'Kurumsallaşmış kapitalizmin süre giden yıkımına kolektif bir karşılık vermek için daha büyük bir güç geliştirmek zorundayız' diyor Amerikalı eleştirmen. Yazıda kendisini neo-liberal olarak tanımlıyor ve devam ediyor : 'Sanat tarihinde gerçekten yeni her yol, geçmişin cevaplanmamış sorularından bugünün gerçekleştirilmemiş imkanlarına uzanır.'
Buradaki -derslerini iyi çalışmış ezber sahibi, uslu öğrenci- onlarca eleştirmenden, eşi dostu kollayan amiral gemisi Cumhuriyet,Radikal gibi kültür/sanatın muhtarlarından umut yok. Bizdekilere göre biraz farklı şeyler söyleme gayretinde olan biri Holmes. Ne de olsa tarihi yazanlar suyun öteki yakasında oturuyor. Eleştirisinin iki yüzlülüğüne, kuramlarının çıkmazına girmeden önce bakalım bir Brian Holmes kim..
Kaliforniyalı kuramcı, yazar ve aktivist. Fransız bağımsız kolektif Do Not Bend ve Bureau d’Etudes’un üyesi. 10. Documenta sergisinin İngilizce yayınlar editörü. Nettime, Springerin, Brumaria ve Multitudes gibi bağımsız disiplinlerarası yayınlarda çalışıyor. Son dönemde Continental Drift başlığı altında özerk seminerler düzenliyor. En son kitabı Escape The Overcode, Van Abbemuseum yayınlarından çıktı.
Köhne ekmek teknesinin vücutsal sahibi, delik deşik Marikaya dönen kapitalizmi yıkmak istiyorsun da, elinde yerine koyacak daha iyi bir sermayen, cambazı gösterip artı değeri gaspetmeyen bir teorin, bugünü ve yaşamı yeni enkarnasyonlara devretmeyen yaratıcı fikrin , diktatörlüklerin umut olmadığı toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak muhteşem bir icadın var mı?.. Verasetten arta kalanlar, evrakı metruke, adabı müzakere yola devam etmene yetecek imkanı veriyor mu. Şayet 'yok' diyorsan ,sol argümanları kullanıp sağdan ilerleyen neo-liberal Holmes'in Claire Pentecost ile birlikte son İstanbul Bienali için yazdığını söylediği 'Kavrayış Siyaseti' başlıklı makaleyi okuyup mandepsiye basman işten değil ; biliyoruz..
İstanbul Bienaline müdahil Amerikalı eleştirmen Holmes ve şürekası gibi memnuniyetsiz herkes için Marks iyi bir referans noktasıdır. İdeolojinin Yüce Nesnesi kitabında Slavoj Zizek bir alıntı yaparak 'İdeolojinin en temel tanımı herhalde Marx'ın Kapital'indeki şu cümledir: 'Sie wissen das nicht, aber sie tun es'- 'bilmiyorlar, ama yapıyorlar.' İdeoloji kavramının kendisi bir tür temel, kurucu naifliği içerir.' diyor.(1)
Zizek'in saptaması umutsuz ve alaycı olsa da doğrudur. 'Kurucu naiflik' dediği liberal yazarlar tarafından bile maskaralaştırılarak sahip çıkılan hazır/nazır kutulanmış marketing anlamında 'isyan' söylemidir. Brian Holmes , 'Gelenekçi protesto çoğu zaman harikadır fakat ben hem ret hem yaratıcılık içeren, daha kültürel ya da psişik bir protesto türünden bahsediyorum.' diyerek demistifiye ederek yeniden formlaştırmaya çalıştığı, hükmünden çıkan hükümsüzlüğü görünür kıldığını zannettiğiyse her iki senede bir yanlışları üstüne yeniden doğan Sisifos Efsanesi/İstanbul Bienalidir.
Bizse biliyoruz ki, öneriler gibi, hükümlerle birlikte hakikatler de kalıcı bir gerçek içermez.. Sahiplik farklılaştırır, zaman yıpratır.
Adalet Cingöz isminin gerçek sahibine bakalım; cin olmadan adam çarpmaya çalışan emperyalizmin artık ederi, sosyetik muhalefetin kabul edilir değeri Brian Holmes ona ne demeye çabalıyor?..
'Haklısınız, evrenselci olmamaya büyük özen göstermeli. Ya da daha doğrusu, evrenselciliğin eksik kalmış olduğunu; yerel girdi, bağlam, kültür, özgül coğrafi mekanlardan tekil karşılıklar gerektirdiğini göstermek için büyük özen göstermeli. Bu özellikle benim Amerikan evrenselciliğim Türkiye toplumuyla karşılaştığında geçerli! Burası dilini konuşmadığım, tarihini bilmediğim bir yer. Türkiye’nin kültürel eleştirmeni olduğum iddiasını taşımıyorum, eğer bir yanlış anlama olduysa lütfen affedin. Ne var ki kapitalist dünya pazarının herhangi bir şeyin olabileceği en üst mertebede evrensel olduğunu düşünüyorum; özellikle de görünürdeki her tür yerel farka uyum sağladığı için. Dünya pazarı, tüm kod ve altyapılarıyla, pragmatik bir evrenseldir; inşa edilmiş bir evrenseldir. O yüzden, bir kültürel eleştirmen olarak, dünya pazarına dair çok yönlü bir kavrayışı Türkiye bağlamı ile karşılaştırabilir ve ardından sorular sorabilirim. Bu Claire Pentecost ile birlikte son İstanbul Bienali için yazdığımız, ‘Kavrayış Siyaseti’ başlıklı makalemizde yapmaya çalıştığımız şey. Türkiye’de dünya pazarının etkileri ve potansiyeli ve aynı zamanda çelişkileri ve özellikle Türkçe terimlerle ifade edildiği biçimiyle kör noktaları hakkında bilgi edinmek istedik. Sorularımızın bir kısmına cevap aldık ve daha fazlasını duymak istiyoruz.'
Daha fazlasını söyleyeceğiz ama eleştiri çatal yapıp yazı, yazıyı doğuracak görünüyor. Sherlock girip İstanbul çangılına sevilip de mitil atan nice Şerloklar var. Burada kilitleri açmaya çalışan mütecessis Brian'a ara verip, çarpıttığı tasarımına 'Sie wissen das nicht, aber sie tun es'- 'bilmiyorlar, ama yapıyorlar.' cümlesini dayanak yapan Zizek'le konuyu sürdüreceğiz.. Çünkü ona öyle demezler..
Amerika dostunu da, düşmanını da kendi tasarlamak istiyor ; kabul eden olursa..
(1) S.Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev.Tuncay Birkan ,Metis sayfa 43
***
19 Mayıs Perşembe ; 2011
Galeri ya da diğer adıyla beyaz küp, kurtarılmış bir alan, müze öncesi bir müze diyorlar. Görülüyor ki insanların yolculuğunun kabristanda, eserlerin ise müzede sonlanması amaçlanan bir olgu.. Müzeler çağrışımla mezarlıkları hatırlatıyorsa, zirvedeki galeriler de müzelenmeden önce bitkisel hayata giren sanatçının son mekanıdır dersek doğru olur mu?.. Yoksa doğru'nun bu laf oyunlarıyla bir ilgisi yok, onun yeri burası değil mi demeli! Başka bir tarih/coğrafya, yurttaşlık bilgisi sayfalarında, yeri geldiğinde Marks, Brecht'te, yeri geldiğinde değişim değeriyle müzayede salonları, bienaller, banka koleksiyonlarında onu aramak gerekir dersek daha mı 'doğru' olur.. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslın esasını tahrip eden simülakratörler , çakma bir siyasetin peşine takılmış bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir uygarlık! tarihini Guantanamo'da Fukuşima'da, Mısır,Libya, Ortadoğu ya da Guggenheim, Maxi Roma,Bienaller'de tek bir algı çerçevesinde şu an oluşturuluyorlar ; işimiz uzun ..
Fatih Özgüven 8 Mayıs tarihli yazısı, 'En güzeli Füsun Onur' arabaşlığında 'Ama belki de serginin en güzel işi, mekana geniş geniş yayılmasına izin verilen Füsun Onur’unki. Füsun Onur’un işlerinin mekana ihtiyacı vardır çünkü bu işler gerçek anlamda mekana ve mekanda yayılır, onu ‘kullanırlar’. Bir beyaz sayfa gibi de demeli, çünkü Onur 70’lerden beri yapmakta olduğu işlerde mekana dizdiği nesnelerle esrarengiz cümleler, sentaktik birtakım yapılar, oyunlar kurar. Bu yüzden onu aynı şeyi sayfa üzerinde yapan Sevim Burak’a benzetmek mümkün. Arter’deki işinde Onur’un örgü şişleri, parlak yün yumakları, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor, hatta ‘duyulur’ da. Bu işe baktıktan sonra birkaç adım ötedeki Robinson Crusoe’dan Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okuyunuz! ' diyor. Gözlerini ufka çevirmiş sonsuz zekayı arayan insan, sınırlı aklı ,sonsuz isteğiyle dünyada ilahlığını ilan etmiştir. 'Metalarda eksik olan somutluk duygusunu, mal sahipleri kendi beş ya da daha çok duyusuyla giderir.' diyen Marks haklıdır.(1) Mekanı görünür/duyulur kılarak tanrısallaştırılan, mekanı bir sunağa çevirip ilahlaştırılan, mülkiyeti kutsayan, sanata can verip seçkinlere köleleştiren, özneden nesneye geçen yeni bedeni yeni bir ruh haliyle dirilten, post modern çağda insan uzuvlarına, toplumsal algı aparatalarına yeni eklemeler yapan, gittikçe yabancılaştığımız Amerikan icadı bir global kültür canavarıdır..Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne..
Mekanı görünür kılan Füsun Onur'un işlerine baktıktan sonra Sevim Burak’ın ‘Everest, My Lord’unu alıp okumak önerisi düşündürücü ama daha ötesine geçmek, ses görüntü duvarını aşmak gerekiyor. Çünkü tüm sanat aşığı yazarlarda Duchamp'lı beslemeler tarihinden , Clement Greenberg'in ulusal tarzını yaratan ABD'nin ihtiyacı Sol Lewit'in sallama saptamalarıyla yaratılan çağdaş sanatın dili üstünden tekrarlara bolca rastlarız.. 'Mekan' kelimesini -bir paragrafta altı tekrar- ve 'Mekanı görünür kılmak' cümlesini çok seviyorlar. Totalde çağdaş sanat, mekanın ruhunu emen imgenin asıl olanı örten görünmezliğiyle, itinayla asimetrik bir hakikatın izleyiciyi aşan ahlaki endişelerini taşıdığı iddiasındadır. 1700'ler değil ama 18oo'lerin üretim araçlarının yöntemsel olarak dönüşümü, insani olanın amaçsal olanla araçsal olanın yerlerini, önceliklerini farklılaştırmıştır . Kral Jayavarman yaptırdığı 1186 tarihli Budist tapınak gibi ; dışarıdaki ağaç kökleri mekanın üzerini kuşatmış ; Kamboçya Rajavihara'da dışarıda olması gerekenle, toprağın altından beslenen yer değiştirmiştir. Durulmanın ardından gelen dönemde isyansız nisyan, özgürlüğü kullanarak yeni putlar yaratır. Aşikar kılınan ile teşhir edilen arasındaki fark , görünen 'gerçek'i aşan nevrozlar yaratmıştır. Doğasını terkeden hakikata rampalanmaya çalışılan bir 'hiç' uğruna, doksanın doksandokuz halinde unutulan tüm herşey görünür olur. Ne var ki nesneler üzerinden göndermelerle çökertilen, pop kültür tarafından yıkılan eşrefi mahlukatın yani aklın/insanın saltanatıdır. Tarihi yapanlardan çok, yazanlar tahrif ediyor. Aslını tahrip eden simülakratörler, çakma bir sanat ile insan mefhumunu sonlandıran geri dönülmez bir tarihin korpratörleri olarak karınca gibi çalışıyorlar. Nietzsche'nin 'Alçak İnsanların Yaşamı' özelden âri/geneli ilgilendiren yanıyla günümüze bağlanabilecek bir makaledir. Ahu Antmen 9 Mart'taki yazısında insanın dışlandığı mekanın keşfiyle ilgili aynı beklentileri tekrar/takdir ederek 'Ayşe Erkmen’in sanatı, Türkiye sanat ortamı için her zaman biraz fazla soğuk, mesafeli, zihinsel ve entelektüel bir pratiğin ifadesi oldu. Bunun bir nedeni, sanatının içeriğinin, mekân ve algı gibi birtakım temel meseleler dışına hemen hemen hiç çıkmamasıydı.(..) İzleyicinin fiziksel olarak içinde gezdiği mekânı algılamasını sağlamak, farklı algı biçimlerinin bilincine varmasına aracı olmak gibi meselelerle ilgilenen Erkmen, (..) galeri mekânlarını yalnızca biçimsel olarak dönüştüren değil, sanat mekânlarının otoritesini ideolojik olarak da sorgulayan işler yaptı.' diyor. Bir gösteren'e düzülen övgüler, bir gören'in insan olma gerçeğini elinden almaya yelteniyor ; katılım yerine gözetlemeye, edilgen bir röntgenciliğe mahkum ediliyor özne.. İstenen hiyerarşi yaratarak seçkinler üzerinden bir müesses nizam oluşturmaksa işe yarar bir hizmettir. Kitleler üzerinden seçkinlere yer açmak, avamı şaşkına çevirmek, anlamaz konumuna düşürüp sokaktaki insanı sıradanlaştırmak, yurdum insanı deyip aşağılamaksa bu da yapılıyor: ne de olsa sanatın değişim değerini oluşturan metalaştırmaktan önce matahlaştırma eylemidir.. Sol Lewit'in öğrettiği budur. Musa'nın on emrine karşı 'Sol'un manifestosunun çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Yalnızca Yankee sanatının ekonomisine uygun tahakkümüne ilişkin bir konfigürasyondur. Çağdaş Sanat'ta taklit/kopyayı içselleştiren simülakrizmi aşan ‘takıyye’nin modernleşen öyküsü, cinsler arasındaki renkleri düzlemliyen mahşerin yaygın/pop kültürü , cehenneme düşen kimlikleri farklı nüfuzlara peşkeş çeken marketingi işbaşındadır.. Kendi suretinden bir dünya yaratan emperyalizmin truva atlarından güncel sanatı temizlemekse bir yurttaş sorumluluğu..
Yapabileceklerini boşver, yaptıklarını göster! Konseptin bir anlatıcıya ihtiyaç duyması , boşluğu kelimelerle dolduranın, yetkiyi eline geçiren tarafından tayin edilmiş olmasındandır..
Mekanları görünür kılmak, pragmatik bir talebin özgürlük etiğiyle ilintilendirilmesi mi? Yoksa ortasında durduğumuz, ekmeğini yediğimiz alanda ideolojik sorgu kayıtları oluşturmak, fabrika içindeki proleteryanın durumu gibi, sermayeyle birlikte oluşan gömücünün nalına/mıhına eylemi, kendine rağmen oluşanın reddinin teatral bir tekrarı mıdır? Farkı farkedenler tarafından teorize edilen gerçek, Marksizmden rücu edenlerin, zengin müşteriye sunduğu papparazi tadında kültürel bir hizmettir. Ortalama zeka sahibi bir insanın gördüğünün dışında mekanın farklı bir görüntüsü için gönül gözünün açılması, çakraların çalıştırılması temrinine ihtiyaç yok. Nedir görünürlüğüne perde düşmüş/katarkt inmişçesine mekanı kutsayan bu aracın ardındaki amacıyla esası müphem, soykütüğü kırma post modern öznenin beklentisi?.. Kartların yeniden dağıtılmasıysa ortaya çıkan zanaatsız sanattan, maça kızı, tüsiad beyi, medya soytarısı,kafaya çerçeve geçirilen galerici, mübaşir tayin edilen eleştirmen -Marksın jargonuyla seçkin iplikçi, büyük sosis fabrikatörü, saygın kundura boyası tüccarı dahil- herkesin duhül olduğu bu oyundan, salvoları çeken, cazgırlık yapan ,tearuz eden, üten/ütülen, yer ya da yol gösteren, şaşıran, ayılan/bayılan vesaire herkes memnundur. Tekvinden sonraki çıkış, yeniden yaratılış öyküsüne, ondan sonrasıysa karşılaşmalara aittir. Sermayeden vahimi sanattan mekandan kaçış da bir ara çözüm olabilir. Ne de olsa çağdaş bir mezbah, kurbanlar ister..
Beyaz Küp dedikleri adres, jenerikteki tekinsiz perili köşk.. Meydandaki saati, bakana satandan ve tahta bavullu yoksul köylüden geriye kalan envanter zengindir..
Özgüven 'örgü şişler, parlak yün yumaklar, ucuz biblolar vb. ile kurduğu ‘müzikal’ cümle mekanı gerçekten görünür kılıyor,' diyor sanatçı için. Marks ' Şimdiye kadar hiçbir kimyager, ne incide ne de elmasta değişim değerini keşfedemedi.' der 1/98
Peki nasıl okumalıyız mekanın ruhuyla oynaşan, durduğu yere yakışan sarihi meftun edilen protest 'Das Kapital'i. Eleştiri konusu hem Das Kapital, hem de ideolojik maskeyle hakikatın arasındaki mesafeyi kullanarak değişim değerine dönüştüren yerli das kapital ve işgüzar katipleri. Yani Marks'tan türeyen yerli yersiz göstergelerle sermayeleşen sanatın -11.Bienal'de Brecht'in par(ç)alanması ,ardından kolektif tüketilmesi örneği- paranın sanata eskort görevi, mesenlerin gayretkeşliği.. Ömrünün son baharında Marchel Duchamp'ı danışman olarak işe alan Madam Guggenheim örneğinde olduğu gibi sinizm yalnız ideolojik maskeyi popüler kültür içinde soylulaştırıp soytarılaştırarak, yalanı en etkili 'gerçek' malzeme olarak meşrulaştırıp olumlamıyor ; yüceltilen kamburu çıkmış özneyi de kutsal mezbahı, mahzeni/mekanında eti için rezervleyip saklamayı tercih ediyor. Petrus Şarapları gibi mahzenden kucağımıza verilen toraman bir Duchamp efsanesi var kitaplara sonradan duhul olan . Dünyada mekan dersek, sanat dünyasının Kaban'la yeniden yazılan tarihinde Duchamp'la yeniden dirilen -zombimsi bir nekrohobiye uygun- entellektüel yazarların mahreç göstermeden tepe tepe kullandığı bu istenilen beyaz küp algısına belki hariçten asist yaparız. Feuerbach üzerine 11/8. Tez'de yazılan doğrulanır : Her toplumsal yaşam özünde pratiktir . Teoriyi gizemciliğe götüren bütün giz'ler, akılcı çözümlemelerini insan pratiğinde ve bunun yaşanarak kavranmasında bulur' . Bütün gizlenenler -yazarların/mekanların perdeledikleri dahil- bütün giz'ler, efsunlanmış sırlar ancak amaçlarıyla birlikte vardır. Petrus'un horozu üç kez ötmüştür. Özneleri değiştirmekle yükümlü olan araçlar, görünürlüğü ezerek eşitler ; uç noktaları, alternatif eleştiriyi tırpanlayarak monotip resmi tarihi yaratır.. Kronstadt Denizcilerinin 1921 ayaklanmasını ezen Sovyetler Birliği’nin Stalin'den dayak yiyen dahi generali Tukaçevsi'nin bir sonraki hamlede ezilenlerin ilahı olması gibi, ezen/ezilen, mağdur/mağrur farkı devreden bir zuhurdur ; kanlı/şanlı tarihin olduğu kadar kültür/düşün sürecinin de sayfalarında oyunun kuralları birdir değişmez. 1921 Mart'ı için 'gerçeğe bundan iyi ışık tutan bir şey olamaz' demişti Lenin. Devrim mutad üzerine evlatlarını yiyordu ; orda algıdaki farklılığı yaratmak adına değiştirmeye yarattıkları mekan Moskova'da halen zenginliğin ve nar gibi kuzuların, İdil boylarındaysa insan etinin yendiği Rusya'dır. Ütopyaya darbe yapan distopyasının iktidarındaki tüm mekanda , zan'dan arındırılmış 'gerçek' ne adil , ne sovyet, ne sosyalisttir . 1930'larda felsefi düşünce sürecini askıya alan Stalinci terörün muhakemeleri 39 yılının hataları/baskıları, 68'lerin bir kısım spastik düşünürünü ve diyalektiğin sırtına yüklenen hazinelerin ağırlığı, günümüzüne intikal eden taşınamaz paranoyaları, sanat/yaşam farkını ortadan kaldıracağına derinleştiren tikleri, disiplinlerarası nevrozları doğurmuştur. Ne ki çağdaş sanatın sahte mesihinin Radek misali ölümünden sonra iade edilen itibarı, sonradan yazılan tarihi, rüyet eylemleri var ; -artık kimsenin savunamaması gibi- Haliç'teki Feshane binası ya da Diyarbakır Hapisanesi.. ; mecrasını bedeller ödeyerek oluşturmuş, gereğini yerine gelmiş bir hâl'in ufukta oluşturduğu çizgidir artık ; mekan, zamanı yaratmıştır.
Marks, 'Papaza verilen öşür, kutsamalarından daha gerçektir' diyor.
Bienaller , fuar, galeri, müzayedeler tarafından şereflendirilen, ödüllerle soylulaştırılan sanatçı asli görevlerini, toplumu değiştirebilme, dönüştürebilme kabiliyetini , eleştirmenin 'gerçek' gücünü , muhalif/muhalefet reflekslerini ve teçhizatını kaybeder.. Esaret için ilk adım, doğal ortamından koparılıp kafeslenmesi ,beyaz küp denilen kuşatılmış alana payeler verilerek mahkum edilmesidir.. ....
Marks'tan sonra gelen yeni mezar kazıcı bir kuşağın varlığını mı ima ediyor yazar? Bir salyangozun, özgürlük adına kendi koruyucu kabuğunu kırma talebi gibi absürd bir durum. Radikal bir imkansızlığın imansızlığı, yazarı olduğu kadar sanatçıyı da yeni karnasyonlar edinmesi için' tanrım beni yeni baştan yarat ' diyeceği bir düşünce sürecine itiyor ; lakin çakıldığımız yerden bildiklerimizin ağırlığıyla kıpırdamak mümkün değil.. Günümüz trendini algıyı farklılaştırarak belirleyenlerden biri de 1934 doğumlu İrlanda kökenli Amerikalı Brian O'Doherty'dir . Artforum'da 1976'da yayımlanan makaleleri sanat piyasası için kullanım kılavuzu hükmündedir. Beyaz Küpün İçinde kitabında , 'Herşeye rağmen izleyicinin köklü bir soydan geldiği unutulmamalıdır' diyor. Rüşvet gibi bir cümlenin ardından devam ediyor 'Sanatçı, bir sanat tüccarıyla anlaşmaya varmak dışındaki kabüllerin farkına varmamıştır. Ötesini sezse bile değiştiremeyeceği bir sosyal gerçeği kabullenmesi, aklını kullandığının göstergesidir.' Bu da Türkçesiyle aba altında sopa göstermek. O'Doherty'nin işaret ettiği şudur ; necip ariflerin son mekanı, ebedi istirihatgâhı her zaman müze olmayabilir ; entellektüel birikimine, sanatsal yeteneklerine güvenip araya eş dost koymadan yapılan rezervasyonlar onaylanmayabilir . Bütün bunlara rağmen 'sanat mekanlarının otoritesini ideolojik olarak sorgulamanın' pratikte bir anlamı var mıdır; önümüze düşen bu cümleyi karşılayan cevap nedir? Yoktur diyerek Erasmus gibi aklı başında deli taklidi yapmaktansa ,eylemin anlamıyla buluşması izansızlığının bilincine sahip cennetten kovulmuş bir günahkar olmayı yeğleriz .. Bu yolda Max Stirner'a tesadüf eder, her an yeniden yol kesen birden çok 'güç istenci'ne rastlarsak şaşırmayalım.. Biliyoruz ki 'hazinen neredeyse, yüreğin oradadır.' Yalanlar üzerine 1945'lerden itibaren sonradan yazılan, olmayan sanat tarihinin kalbindeki beyaz küp ise tekinsiz perili köşk.. İsa, 'sizde hardal tanesi kadar iman olsa ,size hiçbir şey imkansız olmaz' diyor. Mütekebbir tarafından kendisinin asıl kahraman ilan edildiği , benimse rol çalmak zorunda bırakıldığım bugün kullanılan çakma/sentetik sanat tarihini yeniden yazmak mümkün. Yoksa bu coğrafyada küresel insiyatifler ve sermaye tarafından ele geçirilerek beyaz küp denilerek tütsülenen mekan ile moron/android karışımı algının sanat/sanatçısını kemirdiği bu yolun sonu selamettir de diyemeyiz, nekropoller şehrin bittiği yerde başlar..
(1) Kapital 1/100 Sol Yay.
**
Not-Burada bir tekrar yapalım. Konu onlar ve onların yaptıkları değil . Bu yazdıklarımızın ne üstte adı geçen sanatçılarla, ne de işini gücünü yapan yukarıdaki sanat yazarlarıyla ilgisi var. İsimler bütünüyle rastgeledir. Onlar habitusta, profesyonel uğraş içindeki herkesin yaptıklarını, genel doğruyu kendi farklılıklarıyla sürdürüyorlar. Devamlı söylediğimiz gibi mutad üzre yaptığımızsa fetusun, yaşamak zorunluluğu olan Amerikan tasarımı artfosferin dışına çıkmayı talep eden bir sistem eleştirisi ; -Ortadoğu'ya ihraç edilen demokrasi hizmeti gibi- manipule edilen bir dünyada yalanlar üzerine yazılmış bir sanat tarihine, muzaffer tarih yazıcının kaleminden çıkmış evrimleşmeden ilerleyen içi/içeriği boşaltılmış, günümüzü ele geçirmiş dünya sanatına topyekun itirazdır.. Mücbir durumun yarattığı müfteri öznenin çıkardığı icat, Post-Geronimolara yeni bienal benzeri rezerv alanları yaratarak doğal yaşam alanlarını hücreleştirmekte, toplumların iç dinamiklerini yok etmektedir. Bunu kabul etme becerisine ulaşanların eleştirisiyse farklı bir yazı konusu.. Peki ne yapmalı diyen okura 'Dünyanın talan edilmesine sessiz kalan sanatın huzur hakkı yoktur..' başlıklı yazıyı bir daha okumalarını öneririm.
***

16 Mayıs Pazartesi; 2011
Egoizm, kendini farkında olmaktır diyor Stirner, devam ediyor 'Yani egoistler birliği, insan toplumu anlamına gelmez; çünkü bu birlikteki herkes kendilikleri ve bunun farkındalığıyla var olur. Stirner 1995a:161(1)
Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun!
Sizce benim işim nedir ? en azından 'iyi bir iş' olmalıdır.
Nedir iyi iş, kötü iş ? 'İşim' demek zaten 'ben' demek'im . Ve ben ne iyiyim, ne kötü . İyinin ve kötünün benim için hiçbir anlamı yok . Tanrıların işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir ; benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir..'
Max Stirner gibi...
Hiçbir şey benden üstün değildir!..
Şimdi dikkatli okur Stirner'dan yaptığımız alıntılara değil de sonundaki 'Stirner 1995a:161' yazısına takılacak. Bu üniversitelerin yaptıkları, gittikçe genişleyerek normal edisyonlarda da kullanılmaya başlayan, sıkıcı şekilde daha fazla rastlamaya başladığımız bir kaynak belirtme yöntemi. Katalog suç tasnifi gibi ruhundan sıyrılmış dipnotlamanın Amerikancası. Harvard usulu referans sistemi böyle işliyor. Yaptığımız alıntı tüm önemli siyasi argümanlarda geçen ama Türkçe çevirisi ne yazık ki -bildiğimiz kadarıyla -bulunmayan 'Biricik ve Mülkiyet'ten bir pasajın yer aldığı bir inceleme. Yazarı Dr. M.Hanifi Macit. Etik Yayınları'ndan çıkan 140 sayfalık kitap üniversite bünyesinde yapılan bir çalışmayı andırıyor.. Kendi felsefi paradigmasının kurucusu Max Stiner, otorite karşıtı talepleriyle bugünkü sınır tanımayan liberalist özgürlüklerin dayanağıdır bir nebze. Aynı zamanda üretimin başat unsurlarınca kilise ve kayzere isyan bayrağını açan sivil itaatsizliğe doğru yola çıkan alternatif 19.Yüzyıl Alman felsefesinin de zeminini oluşturur . Ekonomik zemin ise Adam Smith'e aittir ve bu İngiliz ekonomistin Ulusların Zenginliği kitabını da ilk defa Almanca'ya çeviren gene Stirner'dır. Bu çeviri anarşizm ile liberal düşüncenin özgürlükçü etiğinin birleşen damarlarını göstermesi bakımından anlamlıdır. Marks'ın deyişiyle 'Dr. Max' bir fenomendir ve Alman İdeolojisi adlı gençlik eserinde göreceğimiz gibi saygın bir zeminde eleştirir onu.(2)

Sefaletin Felsefesi/Felsefenin Sefaletinde Proudhon'un durumu gibi değildir. Steiner, Frankfurt Okulu'nda çatal yapan günümüz felsefesinin olduğu kadar klasik materyalist felsefenin ütopyasının da kurucu olarak izlerini taşır. Yukarıdaki karikatür Engels'e aittir; gırtlak kanserinden ölüp küllerinin sahtekar Edward Aveling'le revizyonist mübaşir Eduard Bernstein'ın, Eastbourne'den denize atmasına daha 45 yıl vardır. Karikatür, düşünürün diğer felsefeciler arasında yerini göstermesi bakımından ilginçtir. Klasik Alman Felsefesi Kant,Hegel gibi saf Alman düşüncesi üzerine kurulsa da akıldan bireye geçen dizginlenemez boyut Stirner'la başlar, Karl Marks ve Frankfurt Okulu'nda yarılarak sürer. Hem Alman hem de Sovyetlerin elindeki resmi ideolojiye karşı felsefi düşünceyi ayakta tutan ve gelişim yönünü tayin eden Frankfurt Okulu'nun Max Horkheimer, Theodor Adorno, Herbert Marcuse gibi içinde, Walter Benjamin gibi kıyısında yer alan isimlerin ortak bir mağduriyetleri vardır. Ötelenen/ötekinin ardına saklanan olarak kalmayı yeğleyen 'madun' bakışı, ismini bile değiştirmek zorunda kalmış ,sürgün yemiş bir ırkın n/isyanıyla tamamlanır. Bir fetih felsefesi olan Marksizmle, içe doğru derinleşen keşiflerle kabuğundan sıyrılan özne olmadık durumlarda karşılaşır. Bastırılan ötekinin üstü örtülemeyen yahudi portresi silueti felsefeye siner. Özne kendi dışına sızmaya başlar. Aslında buradaki bakışı bir önceki tarihli geri yükleme noktası olarak ismi henüz Baruh olan Spinoza'ya kadar geri sarmak gerekiyor. Bu okumaları gözlerini sonsuzluğa çevirmiş afaki filozofun günlük hayat üzerine paradoksal serzenişleri, fildişi kuledeki mızıldamalar, bugün bolca örneğini gördüğümüz entellektüel zar çevirmeler olarak ele almamak gerekir; bedeli kendileri tarafından çok ağır ödenmiş faturuların sahipleridirler. Kullanım değeriyle tarih göstermiştir ki ufkî cerbezesi olan teyakkuzların zamanlar ötesi fişekleyici etkisi, çağı/zamanı geldiğinde insanlığa hizmet eden yeni doğumlar gerçekleştirebilmişlerdir. Bu önemli midir? ; ayrı bir konu..
Büyükler neden büyüktür, bilir misiniz? diye soran Stirner devam ediyor: 'biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendilerinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?
Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor...'
Konuyu dağıtmayalım. Dolayısıyla Stirner için sınırlı ama araştırmacılar için kitapçı raflarında bugün bulunabilecek tek kitap bu. Dipnot yerine kullanılan bilimsel dünyanın kullandığı Harvard'ın icadı referans sistemiyse, okumayı zorlaştırmaktan öteye gitmiyor. Ne ki bu sistem, akademik dünyanın renklerden arındırılmış kuru koridorlarında baygın odalarında yaygın kabul gören , ezberlerine aldıkları doğrularla kendileri için kullanılır bir yöntem.. Zizek dahil okul kökenli birçok yazar da bu tarzı kullanır oldu. İtiraz edeni bulunmadığı için memnunlar demek ki. Okur için pratik olmadığını burada belirtelim.

Şayet Marks Kapital'i bu yöntemle yazsa, dipnotlardan oluşan külliyatın tamamlayıcılığı olmadan bu muhteşem eser ne kadar tam olurdu düşünmek gerekir. Yaratıcılığa ihtiyaç duymayan akademik camia her zaman bilineni ilan etmek üzerine kurulmuştur; doğası bu.
Bilinmeyen ise daha renkidir. Örnek mi? Marks, Kugelmann'a yazdığı 28 Aralık 1862 tarihli mektubu ; bir sırrını ifşa eder. 'Hatta pratisyen olmaya karar vermiştim ve önümüzdeki sene başında demiryollarında bir büro işine girecektim. Ama talihsizlik mi yoksa talih mi bilmiyorum, el yazımın kötülüğü yüzünden o işe alınmadım.' Mektup Ranciere'in kitabıyla birlikte birçok dipnotta yer alır..
İsmet Özel'in Üç Frenk Havasi şiirine ilham kaynağı olmuştur. Şiir şöyle :
Gülünç bir ölümle öldü deniyor max stirner için
Çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektir
Ama fanya kaplan
Nasıl öldü diye sorarsak sanırım
İşimiz fazlasıyla ciddileşir... (..) tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiç bir ayetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin
İsmet Özel'in şiiri bir eleştiri. Onun yerinde biz olsak son kelimeyi c/esaretlerin yazardık. İsyan eden insan birlik ile cesaretlenir. Birlik aynı zamanda bir'in yok edildiği esirleştirme/köleleştirme alanıdır. Cesaretin tamamlayıcı ögesi esarettir; egoyu dolayısıyla yaşam hakkını ilga, ihlal ve yok eder.
Max Stiner'ın egoist öznesiyse pozitif içeriğiyle, bir 'seçkin ruh' eylemi yaratmak üzere bedenlenen bilinçtir. Farkındalık halinin otoriteye karşı gelerek, -benzerlerine benzemezliği buradadır -kendi egemenlik alanını oluşturması talebi yoktur. Bu talep birlik gerektirir. Nedir ki , ' Benden öte hiçbir şey yoktur. ' Aslında düşünürün dediği 'bırakın herkes kendi farkındalığını yaşasın' kavramı tarih içinde kategorikleşir , liberal düşünceye perçinlenir. Öznenin zaten öyle olduğu bir durumda ' malumu ilan ' bir davranış sergilemesi, boş bir jestle bir 'gösteren' olma durumuna adanmışlık da diyebiliriz Stirner'ın inadına; ermişlik yücelmişlik de.
O bir düzenbozucu değil, kendi düzeninin mahremiyetine saygı gösterilmesini talep eden, kendi sınırlarını özgürce belirlemek isteyen bireydi.. Belki de 19. yüzyıl başında 'erken öten bir horozdu' demek daha doğru olur ..
Eleştirimiz her zaman olduğu gibi sisteme; disiplinli ve kapsayıcı bir çalışma yapan yazar bundan amade. Dr. M. Hanifi Macit'in isabetli analiz yorumlarıyla özgün çalışması, netameli konuyu sarihleştirerek ele alış yöntemi ve yerli ögelerle zenginleştirilmiş kaynakçası , anlaşılır dili, konuya yetkin ilgisiyle ortaya koyduğu Max Stirner, Anarşist/Egoist/Nihilist çalışması kütüphanelerde eksik olan bir boşluğu dolduruyor. Max Stirner'ın Biricik ve Mülkiyet'in yanısıra 'Meselemi Hiç'e Bıraktım' adlı önsöze -Almanca aslından çeviren H. İbrahim Türkdoğan- internette rastlasak da kitapçı raflarında bulamadık. Stirner'la ilgili araştırma yapmak isteyenler için alıntılar bol ama kaynaklar sınırlıdır. Arşiviyse aşağıda verdiğimiz web adresi üzerinden Leipzig'de bulunabilir. Gerçi ne kendisi, ne de Marks'tan önce hiç kimse onun bugün anlaşıldığı, bize göre aslından farklılaşarak idolleştirildiği bu haliyle bir tanımını yapmamıştır ; onunki egoizm de değil, ego olarak bir farkındalık felsefesidir.. Bundan önceki kuşaklar, Türkçeye çevrilmediği için okuyamadığı ilk sosyalistleri düşünürleri, mütevazi halk filozoflarını bilmezler. Proudhon, Stirner, Blanquie, Charles Fourier, Gracchus Babeuf, Saint Simon gibi düşünürlerin adını Marks/Engels'ten duymuşlardır. Radikal sol, ilk sosyalistleri varoldukları idealizmleri içinde Marks/Engels'in eleştirileriyle eleştirerek yerden yere vurmayı karnasyonlarının bir parçası kılmıştır. Bunun düzeltilmesi için yayıncıların Marks'ın sosyalizmi öğrendiği bir önceki kuşak ustalarının eserlerinin tümünü ve asıl dilinden, kaynağından orjinallerini yayımlamaları gerekir. Alman İdeolojisi'nde Stirner üzerine ayırdığı 300 sayfa bugüne kadar yayımlanmadı. Ayrıca Marks,Engels mektuplarının da yayımlanmamış olması literatür anlamında büyük eksiklik. Bernstien/Kautsky'nin derlediği Kapital'in 4. cildi ise yalnızca kızı Tussy'nin biyografisinde geçiyor. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kadar önemli ve dışarıda bırakılan notlar eksiksiz, evrak-ı metrukenin son sahibi hayırsız damat Eveling'in arşivinden SDP'ye aktarılmış mıdır, bilinmez. Alan da veren de şaibeli!..
Bir de şu konu var ki, söylemeden geçmemek gerekir. Dr.M.Hanifi Macit, 'Stirner'ın çalışmasında Marxizme getirmiş olduğu eleştirilerin Karl Marks'ı ciddi düzeyde rahatsız etmesi..' diye yazıyor. Stirner'in 'Biricik ve Mülkiyet'i 1844'de çıkmış. Marks'ın cevap verdiği 1844 Yazıları'nda yer alması gereken tırpanlanan 300 sayfa ve Feuerbach Üzerine Tezler 1845, Alman İdeolojisi 1845-46 tarihli. 1818 Doğumlu Marks, bu tarihte bir miktar makale ve bir kitap sahibi okulunu yeni bitirmiş 27 yaşında bir genç. Bu durumda Sn. Macit'in dediği Marksizm'den ne kadar bahsedilebilir, düşünmek gerekir...
***
Uzayan yazıyı tamamlarsak..
Kabul edilen ezberler vardır. 'İşçi sınıfı gücünü üretiminden alır' denir. Moralite olarak kabul ama aslında işçi sınıfı gücüne sermayeden almaz mı? Her ikisini de Marks söyler. Nedense bazılarını bazılarından daha fazla sever , farklı epizotlarla mesihvari bir okuma çıkarırız bazı düşünürlerden. Max Stirner'da bunlardan biri ve anarşist düşüncenin idolüdür. Demin değindiğimiz gibi ne hayatı boyunca böyle bir şeyi kendisi söyler, ne de Marks'tan başka yaşadığı dönemde bir başkası. Ne var ki Stirner'i okuduktan sonra Marks başka kitaplarında olmayan ütopyalarını dile getirmiş 'sabah balıkçı,öğleden sonra eleştirmen vd.' gibi gelecek toplumun mutlu tasvirlerine yönelmiştir, o yıllarda kalır hiçbir zaman devam etmez. İşbölümünün insanı insan olmaktan çıkaran değerlendirmeleriyse Aziz Max eleştirileriyle birlikte şekillenir, konsept olur, kavram yaratır, yağmasa da gürler ama sonuna kadar sürer.. Çok sonraları Nietzsche'nin ona rastladığında tepetaklak oluşu bir başka hikayedir. Hegel'in yarattığı etkinin ardçı sarsıntıları gibi felsefecilerin ona rastladıklarındaki sismik çırpınışları Aydınlanma yönünde ama tarihlerüstüdür.
Yapıbozumcu felsefenin, Jacques Derrida'dan başlayarak giderek artan sayıda düşünürün ilham kaynağı olmaya devam ediyor Max Stirner. Hristiyanlık ve otorite eleştirileriyle Baruch Spinoza'dan farklılaşan, sonuçlarıyla yalnız onun değil Marks'tan Foucault, Negri'ye kadar herkesin karşıt konumuna yerleşmiş, karşılarında bakmadan duramayacakları bir ruh ikizidir sanki. Çoğalarak tekilleşen insanın -Marks'ın başka bir amaçla kullandığı şekliyle- Causa sui/kendi kendini doğuran nedenidir. J. Derrida'nın kitabı Marks'ın Hayaletleri'nde derinleşen cevherin aslî sahibidir. Epistemoloji,epistemorfolojiyi doğurmuştur ; şekli bilgi inançları, inançlar radikal ideolojileri yaratmıştır. Üniversitelerin bugünkü Batı ideolojisinin kökenlerini incelemesi, kıyıda köşede kalan belgeleri deşifre etmesi Türkiye'yi ilgilendiren nedenleri olan bir gerekliliktir. Ütopik salahiyet için bile bilgiye, bilginin öncesine, hayallerin arkeolojisine ihtiyaç vardır.
Harvard Referans Sistemi'ne inat gene bir dipnottan kitap kıymetinde bir örnek aktaralım. Marks'ın Kapital'in birinci cildinde yazdığı yüzleşme pasajında bizzat kendisi bu kapsamanın Stirner dolayısıyla alanındadır. 'İnsan dünyaya elinde bir aynayla gelmediğine göre,(..) kendini önce başka insanlarda görür ve tanır.Peter insan olarak kendi kimliğini ancak, önce kendini aynı türden bir varlık olarak Paul'le kıyaslayarak yerleştirir. Ve Paul böylece, sırf kendi Paul kişiliği içinde dururken, Peter için insan türünün örnek tipi haline gelir.' (3) Herşeyin anlamını bir diğeri,öteki dediğimiz yarımız/ yarılmamız oluşturur. Peter ile Paul'ün yerini Marks'la Stirner olarak değiştirdiğimizde insanlar arasındaki ilişki, şeyler arası ilişki kadar rasyonelleşir, Hegel'den devreden müzakere, eşdeğer olmayan bir mübadeleye , insan/toplum çatalında kendi uygun hakikatıni yaratır ; semptom farklılaşır. 'Soyut düşünceyle tatmin olmayan Feuerbach, sezgi ister ; ama duyumluluğu, duyumsal insanın pratik faaliyeti olarak kavramaz.'(4)
İsmet Özel'in şiirinde ipinucunu gösterdiği ölümü ise ayrı bir trajedidir. Dr.Max Stirner felsefesini günlük hayatta kullanmanın çok mümkün olmadığı bir gerçek. Bütün içeriği ve özü boşaltılmış soyut egonun, özgürük sınırlarını sürekli genişletme arzusundaki uygar bireye moralite olması bakımından her zaman yararlı olacağıysa gerçeğin diğer tarafı. Haliyle sonuna kadar sürdürülebilir bir felsefi argümantasyona ne Karl Marks'ta ne Stiner'da ne de bir başkasında rastlamak mümkün. Düşünürlerin aforizmaları insanları film fragmanları gibi etkilemeye devam edecek.
Kaynakça
(1) Max Stirner Anarşist,Egoist,Nihilist, Yazarı Dr.M. Hanifi Macit, Etik Yayınları
(2) K.Marks, Alman İdeolojisi'nde şöyle der: 'Aziz Max Stirner, kendisi dünya tarihini sırtında taşıyarak dolaşıyor ve hergün onu yiyip içiyor.' Sol Yay. Sayfa 64
(3) K.Marks , Kapital 1. Cilt Sol Yay. s 67 Dipnot
(4) Feuerbach Üstüne 11 Taz'in 4'cüsü.
*http://www.max-stirner-archiv-leipzig.de
*http://en.wikipedia.org/wiki/Max_Stirner
* Karikatür, F.Engels- Alman Düşünürleri.. Kaynak wikipedia
***
Güneydeki Yehuda Krallığı'nda yaşayan Şimon kabilesindeki insanların sayısı az olduğundan Yehuda ve Bünyamin kabilelerinin arasında asimile olduğu düşünülür. Kuzeydeki İsrail Krallığı'nın dağılmasıyla Zevulun, İssakar, Aşer, Naftali, Dan, Menaşe, Efraim, Ruben ve Gad kabileleri de kayıp duruma düşmüştür. Böylece Yöresel kabileler göz önüne alındığında kayıp kabile sayısı 10'dur. Bugünkü Musevilerin Yehuda ve Bünyamin'den geldiği düşünülür. Kayıp kabile sayısı on olduğu söyleniyor. Demek ki Yahudilerde toplam kabile sayısı 12 ; Arthur Koestler'in kitabına geliyoruz. Koestler'in kitabının adı 13. Kabile; okudukça görüyoruz ki biyografisiyle birleştirdiğimizde, kızı Tussy'nin anılarını göz önüne aldığımızda Karl Marks'ın ataları da bu topluluktan geliyor. Koestler'in iddiası 13. Kabile Hazar Türkleri, çünkü devlet dini olarak dünyada ilk defa Yahudi ırkının dışında bir topluluk din olarak Museviliği seçmiş oluyor. Tevrat'a bakıyoruz öyle değil. Daniel Kitabı'nda Babil Kralı Nebukadnetsar da İbrahimoğullarının ilahına inandığını söylüyor. 'Ve ben ferman ediyorum ki, Şadrak'ın, Meşak'ın ve Abed-nego'nun Allahına karşı yolsuz söz söyleyen her kavm, millet ve dil parçalanacak ve evleri gübrelik edilecektir. Çünkü böyle kurtarabilen başka bir ilah yoktur diyor.' Konu uzun ve karışık. Koestler'in 13. Kabile kitabına bir ara göz atacağız..
***
'Şimdi ben Azerbaycanlı 6 sanatçı ile birlikte Venedik’teyim ve Azerbaycan Kültür Bakanlığı’nın himayesinde Büyük Kanal üstündeki Venedik saraylarından Palazzo Benzon’da sergimizi gerçekleştireceğiz.' diye yazıyor Aksiyon dergisi'nde Beral Madra , devam ediyor : 15 Mayıs gibi işe başladık. Azerbaycan, 54. Venedik Bienali Uluslararası Sergisi’ne Mikayil Abdurahmanov (Bakü), Zeigam Azizov (Londra), Khanlar Gasımov (New York), Aga Ousseinov (New York), Altai Sadıghzadeh (Bakü) ve Aidan Salakhova (Bakü-Moskova) ile katılıyor. Serginin küratörlüğünü Azerbaycan Güzel Sanatlar Müzesi Müdürü Cinghiz Farzaliev ile birlikte yapıyoruz.
Azerbaycan Pavyonu, Bakü’ye, yani çağdaş sanatta daha etkin olduğunu düşündüğümüz kent etkisine ve bu etkinin yapıtlarla ilişkisine odaklanıyor. Eğer tarih boyutu katılacaksa, o zaman daha geriye, prehistorik resimlere uzandık. Bakü yakınındaki Gobustan kaya resimlerinde karşılıklı duran iki gondol benzeri gemi keşfettik ve bunu serginin logosu olarak kullanıyoruz...
Biz de dost Azerbeycan'a 54. Venedik Bienali'nde yürekten başarılar dileriz.. Küratör olarak Beral Madra'da yerinde bir karar. 70 Yıllık esaretten sonra görünür olmak ve özgürlük en çok onların hakkı.. Venedik'te seçim varsa, bu 'neden'den dolayı oy'um Azerbeycan'ın ..
***
