
28 Nisan Perşembe ; 2011
Deleuze 'Felsefe yapmak, kavramlar icat etmeye ya da yaratmaya çalışmaktır' diyor. Felsefe ve felsefeci kavramlarını ayırabiliriz ama sanat ve sanatçının uçurumlaşan ayrışması çocukca oyunun işe yarar saçmalıkları diye piyasanın kurallarına terkedilebilir mi? 'Çocukluk' saptaması, sorumluluğu diğerinin üzerine atıp yıkarak 'anlaşılır' kılınması niyetine bir yön saptırması . Deleuze'un beyan ederek farklılaştırdığı gerçek, zamanı ne ileri ne geri sarıyor. Yalnızca anakronizm. Aynı resime iki görüntüyü aynı anda düşürerek durumu muğlaklaştırıp, sureti bulanıklaştırıyor ; hep işi olduğu üzre alıştığımız bir tekrar bu..
Deleuze, devam ediyor: 'Bugün, sanat ya şikayet ya da zulümdür. Zulmün her zaman bir çocukluk gösterisi olduğuna kesinlikle inanıyorum. Sanatın bütünü günümüzde her gün daha da çocuklaşıyor. Herkes delice bir çocuklaşmak arzusu içinde. Saf demiyorum, çocukça. Zulüm ve çocukluk, bundan hoşlananlar için bile güç ölçütüdür.'(1)
Burada esas tartışma alanına taşıması gereken kelimeyi, yani 'sorumluluk' ölçütünü telaffuz etmeden duruyor ve başka/ilgisiz bir alana sıçrıyor; 'çocukca' demesini ispatlarcasına. Deleuze'un başlayıp devam etmediği konu önemlidir : Oyunun geri planında yer alan ,' sanat ve sorumluluk'.. Sanat, sanatçı ayrımını ortadan kaldıran fakat görevleri hatırlatan bir tümlec, 'sanatbeden' kavramı tartışmalı bir gerçek olarak kenarda bekliyor.. Yoksul sınıfın, yoksun kaldığı kültürde bir parantez açıp sorumluluktan kaçması suç değil; o varlığı itibariyle doğaçlama. Spinoza bir yol açıyor ; 'cevher hiçbir neden tarafından meydana getirilmiş olamaz ve o causa sui yani kendi kendisinin nedenidir' (2) diyor. Gramsci'nin 'organik aydın' dediği değil,bir şaman örneği, Sartre zuhuru gibi belki.. Efendinin bağımsız bilincini tamamlamayı reddeden kölenin var/lığı/nı güvencelerden arındırsa, pazarın baskısını omuzlamayan mahallenin deli dumruluna rakip meczup bir eyleyiciyi ortamından sıyırıp çocukluğa çıkış yapsa Deleuze'e 'tamam' deyicez ama lafı yuvarladıkça yuvarlıyor..
(1) Deleuze/Müzakereler Norgunk 146
(2)Spinoza/Etika Dost Yasa Siyasa 40
***
Cumhuriyet 'Kitap' eki yaklaşık 25 yıldır yayımlanıyor. İlk sayılarından başlamak üzere birkaç yazı yazmıştım bu dergide.. Bugün birçok gazetenin 'kitap' eki var ; amatör bir çabayı aşan piyasanın yönlendirici unsurları olarak hem tasarım hem de içerik olarak 'Radikal'in kitap eki diğerlerine göre biraz önde gidiyor.
Cumhuriyet ekinin tasarımı başarılı değil. Özellikle içeriği kapağa taşıma çabası tartışılır. Kapakların sürekli kötü bir baskı ile amatör/profesyonel ressamların tablolarıyla gına getiren tekrarı yersiz. Kadrolarında Semih Poroy gibi kuvvetli bir çizer var. Zamanında Tan Oral, Semih Poroy'dan 'işte kapak' dedirten tasarımlar, ironik, yaratıcı çizimler görürdük. 80'lerde Semih'i 'Sait Faik'in bir öyküsünü anlattığı çizgi romanından dolayı Cağaloğlu yokuşunda rastladığımda kutladığımı hatırlıyorum. Bugün aynı kalite derginin son sayfasıyla sınırlı. Derginin suratı olan kapak konusunda editörün karikatür, fotograf gibi seçenekleri grafik sanatçılarına danışarak uygulaması yerinde olur. İçerik ve tekrar eden yazılar/yazarlar referandum konusu olabilecek zenginlikte. Karar ve akibet, bir tutukluk konusu. Cumhuriyet bir zamanlar okuyucu anketine başvururdu; iyi de olur..
***

27 Nisan Çarşamba; 2011
Batılı dünyanın Doğulu temsili..
Esra Carus, Woody Allen'ın “Radio Days” adlı filminin görselliği üzerinden, izleyiciye doğulu-batılı yaşantının tezatlarını ve modernleşme sürecinin bireyler üzerindeki izdüşümlerini sorgulatıyor. Filmlerinin çoğunda oksidental öykü ve kahramanlara yer veren Woody Allen batı dünyasında doğulu bir temsildir. Sanatçı, modernleşme sürecinde aile, eğitim, muhafazakarlık gibi kavramların nasıl biçim değiştirdiğini gösterirken; medyanın, toplum mühendisliği enstrümanı olarak nasıl büyük bir güce sahip olduğunu anlatıyor...
“Göster Anlat” , 21 Nisan - 26 Mayıs 2011 tarihlerinde Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası Daire Sanat'ta görülebilir.
***
Bu yurt benim olduğu kadar Sevag'ın, Rojin'in, Hayim'in ve binlerce yıldır üstünde yaşayan herkesin anayurdu, babaocağı..
Toprağı bol olsun diyorlar; hiç gerek yok bu tür ayrıştırıcı cümlelere. Kutsal kitapların hiç birinde yeri olmayan 'bol toprak' temennisi ,anlam ifade eden değil, ereği olmayan, 'zamanı boşa heba etmişsin' diyen bir kinaye taşır. Tüm inanlar için tek tanrılı dinlerde , ortak tek amaç vardır. Bu anlamda herkesin inancına gerçek anlamda saygı duyarak Sevag Şahin Balıkçı'ya Allahtan rahmet dileyip, 'mekanı cennet olsun' demek gerekir.. Biz de genç yaşta sonsuzluğa uğurladığımız Sevag kardeşimize, tanrıdan rahmet dileriz.. Bu yurt benim olduğu kadar Sevag'ın, Rojin'in, Hayim'in ve binlerce yıldır üstünde yaşayan herkesin anayurdu, babaocağı.. Yeryüzünde tüm yapay tasnif ve sınırlamaların kalkacağı güne kadar da böyle kalması, tüm ayrılıkların dostluk ,karşılıklı anlayış ve yardımlaşmaya dönüşmesi en büyük temennimiz.. Ermeni,Türk, Kürt, Yahudi, Suryani ya da başkası ; öteki ile zenginleşmiş ve birarada yaşanmış öykülerde ortaya çıkan insan tipolojisinin biraz araştırma ve gözlemle ne kadar büyük değişim doğurduğu, insan varsıllığının, yaratıcı düşüncenin ve yaratıcı demokratik taleblerin mümbit kaynağı olduğu görülebilir.. Spinoza ile farklılaşan demokratik inanç geleneği, yaşlanan Negri ile yeni bir vecheye ulaşıyor. Hard ile Negri'nin yeni çıkan kitabında 'İntermezzo/Kötülükle Savaşacak Bir Kuvvet Başlığında', 'Sevgi bir ortak dinamo olarak, iki anlamda ortak varoluş gücüdür' diyor. Gündelik hayatın bilgesinin çarşı pazarda veya seçim meydanlarının taze kahramanlarının halkın önünde yaptığı doğaçlamalarda 'öteki' üstüne yürümenin, üstünden kurulan diyalogların anlamı ve yeri nedir; o ayrı bir konu..
***

26 Nisan Salı ; 2011
Bizdeki 'İnsanlık Anıtı' yıkılırken, Gürcistan/Batum'daki 'Sevgi' adlı heykel, aynı temayı sürdürerek tüm sanatçıların ortak özlemini yaşatmaya devam ediyor..
Bu heykelin konusu, Kurban Said 'in 'Ali ve Nino' adlı öyküsünde anlattığı Azerbeycanlı genç ile Gürcü kızın ayrılık hikayesi. Bu yüzden heykel, bir platformda hareketli iki figürün kendi etraflarında dönerek birbirlerine kâh yaklaşıp, kâh ayrıldıkları bir mekanizmayı çalıştırıyor. Mehmet Aksoy'da birbirine düşman edilen iki halk, Ermeni ve Türk uluslarının bazen ayrılan, zaman zaman içiçe geçen binlerce yıllık bu coğrafyada, aynı toprakları paylaşmanın , tarihi farklı taraflardan okumanın çelişkilerini 'yüzleşme' alegorisiyle anlatıyordu; verdiği mesaj anlaşılamadı. Yarım kalan bu çabada, 'barış' talebi tüm duyarlı insanlar, ışığı alınlarında ilk hisseden sanatçılar tarafından her zaman sürdürülecektir..
***
24 Nisan 2011; Pazar
Ustalık ve hastalık..
Böylece ikinci/simülakr, olmayanın görüntüsü, çürüyen kapitalizmin ürüyen hakikatı, zamanın bünyede oluşturduğu paralaksı, yürümeyen ütopyaları baypas eder. Muhayyel ve mealen , gönülsüz de olsa kıpırdar ve ağır aksak Hegel'in 'zamanın ruhu' kavramını onaylarcasına kendine rağmen ve tereddüt göstermeden olmak istediğinin karşı anlamına dönüşebilir; bu da bir işbirliğidir..
Taksim/Tünel hattında açılan bazı sergilerin hatırlattığı bir başka durum var ki, sanatın ontolojisi, eşyanın tabiatıyla ilgili çelişki salt bize özgü değil . Marks'ın Kapital'de 'Çözümlenmesi gereken sorunun, koşulları bunlardır. Hic Rhodus, hic salta' demesi gibi . Marks'ın Latincesini yazdığı söz 'işte deve, işte hendek' tarzı aşılması gereken bir engeli, keşmekeş ve hengâmeyi gösteriyor . Bu sözü 'anlamak gideni ve gelmekte olanı' diye revize edersek, olayın değil ama ,zamanın ruhuna uyum sağlar, sefih ve nadan hayatımızı bir nebze kolaylaştırabiliriz. İnsan, her şartta uyum sağlayıp ayakta kalan bir canlı türü olduğuna göre 'bu daha doğrudur' denebilir. Bir kısım şahsın içselleştirerek doğrulayamadığı pişmemiş hikayelerin çokluğu, izleyiciye 'hiçbiri' cevabına hazırlar ; boşuna yormaz . Acemi ahçıya, heveskâr anlatıcıya, epizot çırağına, alaminüt malzemelerdeki mecaz üstünden çift katmanlı meseller için biraz omuz vermek, leb'i leblebiye tevil etmek gerekebilir. Bu mutasyon değildir; insanın hırsı onbin yıllık öyküde sabittir. Böyle yapmazsak , anlamı değil ama, vahi ile gelen pırıltılı görüntüyü dönüştürmezsek, yaşadığımız absürd dünyada zırva hikayeleri, çoğaltılmış kimlikleri/maskeleri, palyaço kıyafetleri, sirk cambazlarını, ustaları, hastaları birarada görüp karıştırma ihtimali artar . Aynanın arkasındaki sabit hakikati görememek tehlikesi ruh sağlığımızı fena halde bozabilir .. Bu da bir olasılık..
Sırmalı elbiseler içinde görünmeyip kaybolanların yanında, gerçeği örtmeyen , sözü esirgemeyen , dikkati dağıtmayan doğrudan duhul olanların varlığıyla da zenginleşen bir platformdur aynı zamanda sergileme alanları.
Ölünün arkasından konuşulmaz denilir; biz de WC'ler ile çizdiği Türkiye haritası için birşey söylemiyoruz . 2007'de kaybettiğimiz Hüseyin Bahri Alptekin'in ,'Ben bir stüdyo sanatçısı değilim' sergisi Salt Beyoğlu'nda devam ediyor. Şu kadarını söylemekle yetinelim : Çağdaş sanat/çının imgeler,simgeler, nezafetle dolana dolana anlattığı soyut hâl, sıradan insanın acı veya sıkıntıyla yüzleştiği somut parçası, uzvun açık yarası, maskesiz birey ile açık toplumun kendi as'l gerçeğidir..
'Örümcek ağı örmekten başka birşey yapmayan bazı hasta kafaların hastalıkları ciddiye alınmış ve bunu pahalıya ödemiştir insanlık ' diyor Nietzsche. Radikal sol açısından bu duruma en uygun örneklerden biri de gene kendisi, yani uzlaşmaz doğrucu filozof Nietzsche'dir. 3 Ocak 1889'da polis tarafından kargaşa çıkarmaktan tutuklandı. Gerçekte orada tam olarak ne olduğu bilinmiyor fakat söylentiler, Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı üzerinedir. Daha sonra akıl hastahanelerinde geçen son on yıl var. 'Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var' diyen de gene o..
Horkheimer, 'felsefeci' diyor ama, günümüz sanatçısı felsefi argümanları kullandığı için ona da monte edilebileceğimiz bir durumun altını çiziyor. Kabaca geleneksel felsefenin ana ögesi olan ontolojinin, bilimden farklı olarak, şeylerin özünü, tözünü ve biçimini, aklın kendi içinde bulunduğu malzemenin gerçeğinden ayrı değerlendirmeye aldığını ima ediyor. Somut malzeme, bilimin alanı kabul ediliyor. Görüneni geri plana atarak, alegorilerle soyutlayıp gerçeğin, gerçek olmayan bir benzerini yaratma çabası, hayatın yedeğine düşen bir duyarlılık inşa etme ve bununla özerk alanlar oluşturma gayretkeşliği zaman zaman - YKY camekanında gördüğümüz tezgahının başındaki çanta ustasında , biraz ilerideki Galeri Nev'deki Ali Kazma'nın 'Kızıl Tilki Ölmemeli' sergisinde yer alan 'Tahnitçi' videosunda olduğu gibi- çağdaş sanatın üreme alanlarında Deleuze'un 'muhayyel' diye tanımladığı çalışmalarda izleyicinin yolunu kesiyor. 'Muhayyel çok karmaşık bir mefhumdur. Çünkü iki çiftin kesişiminde yer alır. Muhayyel gerçekdışı olan değil, gerçekle gerçekdışının ayırdedilmezliğidir. İki terim birbirini karşılamaz. (..) Gerçek ile gerçekdışı her zaman ayrıdır. Ama ikisinin ayrımı her zaman ayırdedilebilir değildir. Gerçek ile gerçek dışı arasındaki ayrım ayırd edilebilir olmadığı zaman yanlış vardır. Ama tam da yanlış olduğunda, bu kez doğru, artık kararlaştırılabilir değildir. Yanlış, bir hata ya da bir karışıklık değil, doğruyu kararlaştırılamaz kılan güçtür.' (1)
Horkheimer'in bir yazısında başvurduğu Nietzsche , durumu hepimizden daha iyi özetliyor : 'Filozofların öteki saplantısı daha az tehlikeli değildir. Sonla ilki birbirine karıştırma saplantısıdır bu. En son ortaya çıkanı.. 'en yüksek kavramı', yani en genel, en boş olanı, buharlaşmakta olan gerçeğin ,en puslu görüntüsünü başlangıç olarak başa alır filozoflar. Bu, onların kutsalı dile getirme tarzından başka birşey değildir. En yüksek olan, en alçak olanın içine doğmuş olamaz. Hiçbir yerden doğmuş olamaz. Aslında doğmuş olamaz.. Böyle olursa 'Tanrı' kavramına varılır... '
Kimin ve hangi amacın, diğer kullanılır kimliğin ve amacından daha değerli ve anlaşılır olduğu, mutlak ile muğlak arasındaki bağ ise ise ev ödevi.. İpucuysa gene Nietzche'den: 'Bir dost kimdir? Öteki bendir.'
(1) G.Deleuze,Müzakereler,Norgunk, Çeviri İnci Uysal / Red.Ulus Baker
***

Lakabıyla değil, gerçeği, asıl adıyla çağırmak..
22 Nisan 2011 ; Cuma
Tahakküm, özgürleşmenin parçası oldu. Peki ikisinin de olmadığı bir yaşam mümkün mü?
Bugün üretim araçlarının mülkiyetini ele geçiren sınıflar değil , sınıfların mülkiyetini ele geçiren üretim araçları var . Özne ise, nesneler dünyasının ücretli kölesi..
Biz bu blogda , şu sorunun cevabını arıyoruz: Üretmeden, doğanın verdiğiyle yetinen insanın cennetten kovulmasının tarih öncesine geri dönüşü mümkün mü? Brecht'in bilinen özdeyişidir : 'Önce besle, sonra ahlak öğret.' Dünyadaki tüm kurumsal ahlak yapılanmalarının değiştirdiği ve rakipleştirdiği insanoğlunun, tohumu toprağa ektikten sonra zan ve çıkar üzerine kurduğu dünyalardaki ortak paydasıdır bu. Peki, 15 bin yıllık insanın yerleşik, yurt edinme tarihine bağlı uygarlaşma tarihi, başka şekilde yaşanamaz mıydı? Marks, 'sermaye, biriktirilmiş emektir' der. Sosyalizmin takıntılı konusu ise 'üretim araçlarının mülkiyeti'dir. Yeryüzünde cenneti vaadetmek adına, sermaye'den hesap sorulurken, emeği ve ürünü biriktirerek insanın hareket kabiliyetini ortadan kaldıran, özgürlüğün taşınamaz ağırlığı oluşturan, uygarlığın , savaşların ve yıkımların dinamosu, sömürünün asıl kaynağı 'biriktirmek' kavramı niçin sorgulanmaz?.. Sol/sağ, ilerici ya da statükocu tüm oluşumlar, organizasyonlar kendi haklılıkları adına pınarın başında kendileri testiyi doldurmak, suyu kapıp götürmek, kaynağı rezerv kılmak, yığmak/biriktirmek ister. 'İnsanın doğaya dönüşü' asıl konuları olmadığı için ,ne sosyalizm, ne liberalizm veya demokrasiler ve tüm ideolojiler , testi olmadan, yalnızca ihtiyacın kadarını alabileceğin bir avuç su ile yetinmezler ve böyle bir soruyu oluşturamazlar.. Ne ki, 'biriktirmek' olgusu insanı ve ahlakı farklılaştırır; doğada hiç olmayan bir canlı türünü ve yeryüzünü göz göre göre sömürgeleştirmeyi amaçlayan aydınlanma felsefesini, volontarist bilimi ve hiyerarşik hezeyanlarla tetiklenen yayılma ve tahakküm ideolojisini yaratır..
'Sen böyle söylüyorsun da, eşyanın tabiatını düşünüp insanın tabiatını boşverenlere seslenen başka biri var mı?' diyen okur için Frankfurt felsefecilerine başvuralım. Max Horkheimer şöyle diyor: 'Toplumsal iktidarı ele geçirmenin yolu, nesneler üzerinde iktidar kurmaktır. Bugün her zamankinden daha çok böyledir bu. İnsanın eşya üzerindeki iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur ve insan da gerçek bireysel özelliklerinden o kadar uzaklaşır. Zihni giderek bir biçimsel akıl otomatına / (akıl dışı bir aparata-eçg) dönüşür (..) Bir zamanlar sanatın, edebiyatın ve felsefenin amacı, varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak, dilsiz olan her şeyin sesi olmak, doğaya acılarını anlatması için bir dil vermekti. Başka bir deyişle , gerçekliği asıl adıyla çağırmaktı' (1)
Nesnelerin efendisi olan endüstriyel üretim mekanizmasının özne üstündeki zaafiyetinin doğurduğu idrak anomalisinin akıl yanılsamasını çağını yaşıyoruz. Milenyum dedikleri böyle birşey olmalı. Bugün, üretim araçlarının mülkiyetini ele geçiren sınıflar değil, sınıfların mülkiyetini ele geçiren üretim araçları var. Nesnelerin tahakkümü, uygar insanı yaratmıştır. Kısaca hayatın değeri olan nesneler, mübadele değerinin ötesine taşarak özneyi kuşatmış, ele geçirmiştir. Avcı/toplayıcı homosapies insanın serüveninde, 'biriktirmek' uygarlık kitabının birinci dersidir.
Dünyanın bir amaçlar dünyasından, araçlar dünyasına dönüşmesinde 'nesne', insanoğlunun zihnini ele geçiren, düşünce sürecini doğasıyla farklılaştıran esas güçtür. Tek tanrılı dinlerin yasakladığı putlar, bilgi çağında yeryüzünü ele geçirmiştir! Gene Horkheimer'e dönersek, 'Doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde, bir sağ kalma koşulu olarak bu araçlara hizmet etme zorunluluğu da artmaktadır'
Bilmem anlaşılıyor mu?
(1) M.Horkheimer-Akıl Tutulması 122,125,146
***
Okur soruyor, 'hiç hata yaptın mı?' diye. 'Çok' diye cevap veriyorum. 'Şayet bu gün olsa aynı hataları yapar mısın?' diyor. 'Aynısını sürekli tekrarlamaya gerek yok, başka hataları da denemek lazım' diyorum. . İnsanoğlu sürekli karanlık ve yanılgı içinde, el yordamıyla ,kırarak,dökerek ve hata yaparak ilerliyor; diyalektik/ilerleme dediğimiz kavram, eskilerin yerine sürekli yeni hataların konulması değil mi?
***
21 Nisan 2011; Perşembe
Küba'da Castro ile başlayan süreç, yurttaşın tüm gereksinimlerini bilip, cevap veren devletin sermayedar olduğu bir toplum modeliydi..
Feuerbach zaten demişti 'Gereksinimsiz bir varoluş, gereksiz bir varoluştur' diye ; bugün tamamına ererek sonuna yetiştiğimiz öykü bu..
Biz ise bu blogda , şu sorunun cevabını arıyoruz; 'gereksiz bir varoluş' , gereklilikten dolayı bir yokoluşun önüne geçebilir mi? Rakipleşmeden, doğru bildiklerimizi yeniden gözden geçirmek yararlı olacak; bu hikayede doğru olmayan bir şeyler var..
Doğanın yekpare uzvu, bütünün bir parçası olmayı içine sindiremeyen insanın işi zordur.. Tüm ideolojilerin ortak tutkusu 'ilerleme' ve 'gelişme',
tüm uygarlığın totemi,
insanı, ait olduğu tabiatın masumiyetinden ayıran büyük putu olmuştur..
Gazetelerde Küba'da Castro devri 'resmen' kapandı başlığıyla verilen haberlerde dün şunlar yazıyordu : 'Küba devriminin lideri Fidel Castro, Komünist Parti Merkez Komite Genel Sekreterliği görevinden çekildiğini açıkladı.
Resmi yayın organları tarafından yayımlanan makalede Castro, Merkez Komite'den ayrılmak istediğini belirtti ve “Raul (Castro) parti bünyesinde hiçbir sorumluluk istemediğimi biliyordu” ifadesini kullandı. 84 yaşındaki Fidel Castro, 1965'ten beri Komünist Parti'nin Merkez Komite Genel Sekreterliğini yürütüyordu. Komünist Parti 6. Kongresini yapıyor.
Öte yandan Komünist Parti'nin 6. kongresinde, Devlet Başkanı Raul Castro'nun reformları kabul edildi. Yapılan resmi açıklamada, Castro'nun “sosyalist modelin gözden geçirilmesine” yönelik yaklaşık 300 önerisinin bin delege tarafından oylandığı belirtildi. Castro'nun önerileri arasında, özel sektöre açılım, kamu sektöründe istihdamın daraltılması, devletin yaptığı para yardımlarının azaltılması gibi maddeler yer alıyor.. (AA)
M.Hardt ile A.Negri, Ayrıntı Yayınları'ndan son kitapları 'Ortak Zenginlik' te Ortadoğu'daki konfigüratif isyanlar öncesinde şunları söylüyorlardı : ' Son olarak Küba, şimdiye kadar sadece kendini zamanda dondurarak, başlangıçtaki bileşenlerini kaybetmiş bir sosyalist ideolojiyi korur hale gelerek, krizin sonuçlarını kendinden uzak tutmayı başardı. Buna rağmen , krizin muazzam baskısı ,derin etkilerini taşımaya devam ediyor. Küba ise sürekli olarak geleceğini belirleyecek görünen iki korkutucu alternatifi bertaraf etmek zorunda: Sovyet deneyiminin feci sonu ya da Çin'in neo-liberal evrimi.' (1)
Hard ile Negri ya da Marks farketmez . Demokrasiler, çoğunluğun yönetimleri,işçi sınıfı devleti ya da İran İslam Devrimi . Kim ne derse desin bana göre tüm hikayelerde iki kişi vardır . Bu öykü 'mağdur' ile 'mağrur'un başrolde oldukları bir anlatıdır. Asıl sermaye hep diğerleri, karşı yakadaki ya da dipteki ötekiler'dir; mağdur ve mamur, sömürü ve hiyerarşi olmazsa toplumsal ilerleme de olmaz.. Bu, tüm devletler/toplumlar için geçerli mutlak bir hâldir. İdeolojiler ise sınıfların değil ama tahtaravallide sermayenin ve kelimelerin yerini değiştirir..
Hardt/Negri ikilisi, devletlerin adıyla birlikte sermayenin ağırlık merkezinin de yer değiştirdiğini söylemeseler de bir nebze görmüşler. Sermayenin değişen yapısı,bileşkelerinin ve yaratıcılığının değil, aksine mübadele değeri korunarak toplam hacminin yer değiştirmesinden ibarettir. Gerçi bu Marks'ın düşüncesine uygundur. Aristo'dan yaptığı alıntıyı onaylayan Marks ,'Servet toplama, bir yönü ticarete, diğer yönüyse ekonomiye bağlı bir bilim olduğu için, ekonomiye ilişkin yönü gerekli ve değerli, ticarete ilişkin yönü ise dolaşıma dayanır ve haklı olarak hoşgörülemez. Çünkü bu doğaya değil, karşılıklı aldatmaya dayanır.' der. (2)
'İcat edildiği amaç için kullanılan para', burada ekonomiye dayanan yönüyle ürettiği sermaye ile değerlenen bir işçi kitlesi, üretimden gelen gücünü kullanabilen ve düşünen bir topluluk yaratmıyor. Sermayeden çıkan artı değere rağmen, yerini terkeden, artık olmayan veya yer değiştiren bir 'mağdur'a çözüm üretmiyor devrim ; en aşağıdaki sabit, hep aynı yerinde kıpırdamadan ilk tohumun toprağa ekilmesinin ardından beşbin yıldır duruyor .. Toplumun dibinde yaşayanlar hep var. Ekonominin istem dışı hareketlenen yapısı, tebdili mekan eden kapitalin cerbezesi , zorba , mevkileri mevzi haline getiren bir bürokrasinin despotizmini ve dondurduğu düşünme sürecini, rafa kalkan demokrasiyi ve diptekilerle birlikte zorunlu çalışmayı, artık değere devletin el koyması adına zorunlu kılıyor. Peki, bu öykünün ucunda ne var? Yeryüzüyle barışık hiyerarşik olmayan bir toplum yaratır mı bu gidiş? Gelişme, büyüme, cevap anahtarında var ama, böyle bir soru hiçbir öğretinin gündeminde yok. Ekonomilerin ve ilerleme saplantısının tüm sistemlerden farklı ayrı bir ideolojisinin olamayacağı gerçeğini, politik grupların benimsemesi mümkün değil. Siyasetin Platon'a uzanan arkeolojisinde, hatta onbin yıllık bilinen, beşbin yıllık insanlığın görünen tarihinde ekonomi, ilerleme ve yayılmayla birlikte devinen , olmazsa olmaz sanılan bir enerji alanı yaratmış her zaman. Tarıma geçişle birlikte değişen bilinçte ve aileyle birlikte şekil değiştiren nüfusta ifadesini bulan konuyu daha önce olduğu gibi, ileride de işleyeceğiz ve gene modernitenin ve her türlü ilerleme düşüncesinin insan soyuyla sınırlı kalmayan zararlarına değineceğiz..
13. tez'deki 'tarihsel ilerleme kavramı, insanlığın homojen ve boş bir zaman içinde durmadan yol aldığı tasavvurundan ayrıştırılamaz'(3) cümlesi, 'öteki insana bir gereksinme olarak duyulan bağdır' cümlesiyle(4) bağlandığında, ütopyalara el koyan, ruhemici kolektif bir ivme, karşı geleni sindirme aracı olarak moderniteyi içselleştiren ilerlemeci devlet doğmuş; değişen şartların zorunlu sonucu olarak da günümüzde şimdi kabuk değiştiriyor. Ne ki, sosyalizm ve kapitalizmde 'modernite' sabit ortak payda.
Feuerbach zaten demişti 'Gereksinimsiz bir varoluş, gereksiz bir varoluştur'(5) diye ; gereksinime duyulan 'gereksinim' üzerinden değişen kişi adlarıyla günümüzde sürdürülen bu..
Biz ise bu blogda , bu sorunun cevabını arıyoruz; 'gereksiz bir varoluş' , gereklilikten dolayı bir yokoluşun önüne geçebilir mi? Üretmeden, doğanın verdiğiyle yetinen insanın cennetten kovulmasının tarih öncesine geri dönüşü mümkün mü? Doğanın yekpare uzvu, bütünün bir parçası olmayı içine sindiremeyen insanın işi zordur..
(1) Hardt/Negri, Ortak Zenginlik s 103
(2) Kapital. 1/179
(3) Feuerbach üstüne 11 Tez-Alman İdeolojisi
(4-5) 1844 Elyazmaları s 182
***
Kant, 'vicdan, kalbin sesidir; hukuk, bu sesin kitabıdır.' diyor.
***
18 Nisan 2011; Pazartesi
İnsanlığın bittiği yerde, anıtına ne gerek var..
Son sergisinin adını 'içim parçalanıyor' koymuştu. Ekranlarda gördüğümüzde, çaresizlik içinde kan kaybeden yaralı bedeniyle umutsuzca yardım istiyordu.. Sanatçıyı arabalarına almaya korkanlar, insanlık adına bugün bizlerin içini parçaladı. Saldırı 13'de gerçekleşmişti ; ameliyatı dört saat sürdü. Bedri Baykam ve Tuba Kurtulmuş'a yapılan eylem kadar, olayın ardından kameralara , nette okuyucu yorumu ve twittlere yansıyanlar da üzücüydü. Söylemek, kabul etmek zor. Ne ki, nefret söylemi her yanı anlaşılmaz bir dille kuşatmıştır. Doğru bir cümledir 'bıçak yarası geçer, söz yarası geçmez' lafı.. 'İnsanlık bitmiş' dedirten bu söz ve tavırları unutmaya çalışarak , İçişleri Bakanı Osman Güneş'in Anadolu Ajansına yaptığı açıklamayı yayımlamakla yetinelim..
İçişleri Bakanı Osman Güneş, ''Değerli iki sanatçının bu şekilde müessif bir olaya maruz kalmalarına üzüldük, kendilerine geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum'' dedi.
Güneş, çeşitli programlara katılmak üzere geldiği Samsun'da AA muhabirine yaptığı açıklamada, sanatçı Bedri Baykam ile Piramit Sanat Genel Koordinatörü Tuba Kurtulmuş'a yönelik bıçaklı saldırıdan büyük üzüntü duyduğunu belirtti.
Zanlının sorgulamasının sürdüğünü kaydeden Güneş, şunları söyledi:
''Bugün öğle saatlerinde İstanbul'da değerli sanatçımız Bedri Baykam'a yönelik müessif bir olay vuku buldu. Hem kendisine karşı hem de bir başka bayan sanatçımıza karşı bıçaklı saldırıda bulunuldu. Hemen akabinde emniyet teşkilatımız, güvenlik birimlerimiz süratle olaya müdahil oldu. MOBESE kameralarından ve çevredeki güvenlik kameraları kayıtlarından süratle değerlendirmelere başlandı. Esasen zanlı da kısa bir süre sonra kaçamayacağını anlamış olmalı ki Bayrampaşa Emniyet Müdürlüğümüze giderek teslim oldu.''
Zanlının 1975 Niğde nüfusuna kayıtlı Mehmet Ç. olduğunu belirten Bakan Güneş, şöyle devam etti:
''Şu safhada cumhuriyet savcısının sevk ve idaresinde adli işlemleri yürütülüyor. Biz artık emniyet teşkilatı olarak bu tür olayların süratle aydınlatılması noktasında büyük bir mesafe aldığımızı sık sık kamuoyuyla paylaşıyoruz. Kamuoyu da bunu yakından izliyor. Artık nerede bir suç işlenirse işlensin, bunun gizli kapaklı kalması mümkün değil. Üzerinde büyük bir uğraş verilerek titizlikle değerlendirilerek bu suçların aydınlatılması için güvenlik birimlerimiz var gücüyle çalışıyor. Bu olayın da çok fazla zaman kaybedilmeden aydınlatılmış olması bizim için sevindirici bir durum. Ama tabiatıyla değerli iki sanatçının bu şekilde müessif bir olaya maruz kalmalarına da üzüldük. Kendilerine de geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.''
Kaynak : http://www.internethaber.com/bakanliktan-bedri-baykam-aciklamasi-341636h.htm?interstitial=true#ixzz1Jub19Z68
***
12. Istanbul Bienali yaklaşıyor. Küratörler ve İKSV omuzomuza. Karşılıklı yardım, iki acz'den bir icazet çıkartmıştır..
***
16 Nisan 2011 ; Cumartesi
SALT/Beyoğlu, Arter Sanat, Kutluğ Ataman vd.
-SALT/Beyoğlu, iyi tanzim edilmiş fiziksel yapısıyla önemli bir merkez olacak.
Tavandaki çivit rengi 'ben buradayım' diyen bordürleri, eski merdiven kenarlarına dizilmiş yeni mermer levhaları, lavobolarda dirençle tutunan köpükleri görmezsek..
-Lacivertten dönüşmüş olması muhtemel- Mavi bordür, tavan resminin orjinalinde varsa , yüzyıllık hatayı düzeltmek için bir fırsat çıkmış demektir; ne de olsa yerdeki, göktekinin izdüşümüdür derler.
Küçük detaylara takılmazsak, güvenlik görevlisinden çok izleyicisine güvenen, geniş değil ferah, baskıcı değil yönlendirici, huzurlu bir sergi mekanı anlayışı, buna ihtiyaç duyulduğunu hatırlatıyor gezene denilebilir.. Seyirciden çok, özel bekçilerin istihdam alanı olan türevlerine göre demokratik , özgün ve özerk bir platform olacak gibi duruyor.. Garanti Bankası'nın SALT projesi izleyiciyle yabancılaşmaz, tarihiyle rakipleşmez, şayet sanatçısı ile gereksiz engeller, suni nedenler, hiyerarşik beklentilerle ayrı kalmazsa, iyi bir kadroyla, 'yerim dar demeden' sürekli gündem oluşturabilir . Konuyu kavramakta zorluk çeken izleyici için rehberlik hizmeti, güvenlik görevlilerin yerini alan paylaşımcı/katılımcı profesyonel/uzman yardımcılarla desteklenebilir. Talepkâr bir merkez, tartışmacı bir platform, çoksesli bir agora ,çağdaş sanatı coğrafyaya eklemlendiren doğru tanımlandıran sosyolojik bir hazne olursa, büyüklü küçüklü öğrencilere, silbaştan eğitilmek , öğrendiklerini unutmak isteyenlere yönelik artı farkındalıklar, kolektif tedirginlikleri cesaretle sorgulayan deney/oyun alanları da yaratılabilir. En derini,entellektüeli değil, Deleuze'un dediği gibi 'en masumu' olacak gerçek anlamıyla demokratik, primitif/ (rafine ve net değil brüt,karnaval, vd.) ve 'herkes için sanat'ın yatağı bir mekanın boşluğuysa Istanbul'un asıl beklentisi; şimdilik kimse buna aday değil. Tamamı açılmayan SALT'ın bir an önce tamamlanmasını bekliyoruz..
Kutluğ Ataman'ın videolarına bakıp, görmemek, görüp anlamamak riski var..
-Arter Sanat'da Kutluğ Ataman videoları, insani idrakı zorlayan 'ikinci hayatları' perdeye getiriyor. İzleyicinin ilgiyle izlemesi beklenen konu, metafizik kurgusunu seyirciye aktaramadan, yönlendirme bilgilerinin görünmezliği nedeniyle es geçiliyor ki,yazık!
Aynı konu, Istanbul Modern'de kıyıda küçük bir mekanda sunulan, Ermeni Kıymet Hanımın (ismi yanlış hatırlıyor olabilirim) geçmişini sildiğimiz , körler için bir tarih okuması diyebileceğimiz önemli videosu gibi.
Kutluğ Ataman, resmi kayıtlara rağmen kaybedilemeyen parçanın bütününü arayan, de fakto/fiili alanları örtüsünden sıyırarak görünür kılan eylemlere dönüştürüyor.
Latince Sapere Aude! cümlesinin 'bilmeye cüret et!' anlamını karşılaması gibi bir çeviri hizmeti sunumu. İkinciyi yaratan öncel/apriori, Ataman'ın deşifresinden sonra a posteriorinin konusu oluyor. Böyle teknik terimler kullandığımızda okuyucu 'bu nedir' diye soruyor. Bu defa okur sormadan sözlük yardımıyla açıklayalım 'a priori, genelde deneyle kanıtlanamayacak olgular için kullanılır. Bunun en temel örnekleri dinsel konular ile ölüm ve hayatın başlangıcı, tanrının varlığı, evrenin yapısı gibi metafiziksel savlardır. Bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur, zira bilimsel metod, bu tip bilgileri reddeder. Yani a priori, kelime anlamı olarak önceki demektir. Ancak genel kullanım alanı olan felsefede, deneyden önce olan anlamında kalıplaşmıştır. Deneyden sonra olan anlamındaki A posteriorinin karşıtıdır.'(1)
Deney nedir? felsefi olarak sanatçının salona taşıdığı, altını kırmızı kalemle çizdiği, önceden görüp, sonucunu sakladığımız , ötekine kambur teşkil eden olağanlaştırılmış fakat bir olağan kabul edilemeyecek bir başka 'hâl'dir. Bu durumda Ataman'ın nasıl söylediğinin yanısıra ne söylediği de biraz çabayla ve dikkatle anlaşılmalı. Bu videolara bakıp, görmemek, görüp anlamamak riski hep var..
İzleyicinin göreviyse kaytarmadan, ciddi bir katılımla bu tutuş/kavrayışı başından sonuna paylaşması..
(1) vikipedi, a priori maddesi
***
15 Nisan 2011; Cuma..
NTV'de orkinos katliamını izliyoruz. Program yapımcısı suçluyu bulup ilan etti; büyük şirketler. Gerçekten böyle mi?
Bir 'Batı' insanı, 70 yıllık hayatı boyunca ortalama 40-50 ton arası yiyecek tüketir. İçme amaçlı 30 bin, diğer ihtiyaçları için 100 bin litre suya gereksinim duyar.. Bir insanın yaşamı, en az 50 koyunun, 10 dananın, binlerce tavuk,balık ve tonlarca sebze/bitkinin ölümü demektir. Biraz okur ve yazarsa onlarca ağacı da bu hesaba eklemek gerekir. Demek sistem, insanı 'tüketici' olarak tanıtırken çok da haksız sayılmaz.
NTV'de orkinos katliamını izliyorum. Program yapımcısı suçluyu bulup ilan etti; büyük şirketler. Gerçekten böyle mi?
Konu kaçınılmaz olarak muhteşem bilime ve Kant'la doruğa ulaşan 'Aydınlanma' düşüncesine gelecek..
Büyük şirketleri suçlamadan önce Marks'ın 'insanın doğası yoktur, ekonomisi vardır' sözüyle yüzleşmek gerekli. Basitleştirici metaforlar icad ederek hayvan ve bitki diye öldürdüğümüz ötekilerin mutlak katili olan 'insan' konumuz. Son tahlilde doğayla boğuşmak zorunluluğunu erek edinmiş insani aklın, kendi tamlığına ulaşmak için dünyanın ortak aklının bir'liğini, iki'liğe dönüştürerek rakipleşmesidir başka yerlerde aranan suç unsuru. Kapitalizmi teşhir, insanları sömüren global şirketleri suçlamak herkesin yaptığı, fazla zeka gerektirmeyen tekrarlar.
***
6 milyar insanı beslemek zorunda olan ekonominin taşıyıcı kolonlarına omuz vermek kaçınılmaz, orkinoslar ve diğer nedenler üzerinden büyük fotografı görmeden küçük resime saldırmak ise populizmdir. Esas sorgulanması gereken dünyadaki tüm hiyerarşik yapı ve eğitimle verilen tahakkümdür. İsim alarak kimlik edinen, mülkiyetle nufuz sağlayan insanın oluşa gidiş serüvenindeki , ortak aklın ve uzantısı bilimin yeniden sorgulanmasıdır. Öğretilerin reddi, bütün kitapların yakılması, ideolojilerin inkarı ve hayvanla, bitkiyle kendini eşitleyebilen insanın cenneten sürüldüğü/doğaya geldiği gibi uryan geri dönüşü ölmeden önce mümkün mü? Yeryüzünde nıhai yaşamı uzatmak istiyorsak cevap verilmesi gereken esas soru budur.
Hardt/Negri 'Ortak Zenginlik'te 'Ne var ki küresselleşmenin en başta gelen etkisi ortak bir dünyanın, iyi ya da kötü hepimizin paylaştığı, 'dışarısı'nın olmadığı bir dünyanın yaratılmasıdır' diyor.
Peki bu dünyadan çıkmak, fabrikanın yerine konulan şehirlerle, proleteryanın çoklukla takasıyla, biyo- politik üretimin Adam Smith'i karşı köşeye yatıran sihirli değneği, özerk alan tasvirleriyle ve her dönemde ekonomi üretecek tüketim alışkanlıklarıyla ,tradisyonalist bir toplumla olur mu? Sorun 10 bin yıl önce toprağa ekilen ilk tohumla başlıyor. Bugün tarım toplumuna geçişi gösteren bir ağaç ,bir tarlanın başımıza açtığı işleri gördükten sonra her türlü nüfuzun reddi yaprakla börtübecekle , hayvanlarla eşitlenen bir varoluş ideali gelir ki, bunu insanlık ütopyası diye kabul etmek artık mümkün olmaz..
'Ne olabileceğiniz keşfetmek için, olduğunuz şeyi kaybetmeniz gerekir' cümlesi ise doğrudur ve özgündür. Bu Deleuze'de yazmaz; ekilen ilk tohumun meyvası elmayı yemenin günahı gibi..
***
14 Nisan 2011; Perşembe
SALT Beyoğlu'nu yazacağız ama konu salt Beyoğlu değil; daha derin..
Garanti Bankası’nın kurduğu Salt Beyoğlu, İstiklal Caddesi'nde açıldı. Osmanlı Bankası Müzesi’nde faaliyet gösterecek kardeşi, Salt Galata ise eylülde açılacak.
Mutlu sonla biten hikayenin yaratıcısı kurumsal sermaye ilişkilerinin müphem macerası her dönemde kendi Medici terekelerini, Gülbekyan,Rodchild,Guggenheim hayırseverlerinin kamuya yararlı dinamiklerini yaratmıştır.
Sanatın, ticarette yararlı ve nazik bir figür, diğer alınır satılırlarla derlenen maskeli spekülatif bir meta , holdinglerin bir aklanma / itibar edinme merkezi olmasını tartışacağız ama Blogspot'un kapalı olması, erişimin arasıra mümkün olduğu boşluklarda yazarken bağlantının kesilmesi esas problem..
İstiklal Caddesi üzerinde yerel sanayi/finans dünyası bir başka misyon ifa ediyor. Koç ailesinin Arter, Kocabıyık'ların Borusan Kültür Sanat gibi büyük şirketlerin meditatif merkezlerinden sonra Garanti Bankası da, Salt projesiyle kervana katıldı. Nietzsche, 'Yararlılık ve keyif, yaşamın kölelik kuramlarıdır. Eserin kutsanması, kölelerin kendilerini yüceltmesidir dedikten sonra, 'ödeme ve başarı arasında ilişki yok 'diye devam ediyor. 'Ne var ki, her biri kendi türüne uygun olarak, gücünde yatanın en iyisine ulaşabilecek şekilde yerleşmelidir.'
Bizim burada tartışmaya açacağımız konu sanatın değerinin, ticaretin ederine bağlanması çabası. Sanatçı ne kadar protest, yenilikçi, aykırı olursa olsun kendi varlığının devrimci söylemini, sunulan olanakların geçici refahıyla mübadeleye açmadığı sürece görünür olamıyor. Şeytana ve bakkala, lokantaya ve dostlara ödenecek borçların karşılığı olarak bir söylem değil ama eşyasını üretmek zorunluluğu 21. yüzyılda 'çağdaş sanat nedir?' sorgusunda yeni parantez, postmodernist ideolojinin esaretindeki eski sürümde yepyeni ve moral bozucu konfigürasyonlar ,cesur yüzleşmeler gerektiriyor. Burada nesnenin yanısıra, özne merkezli eleştirel bir bahis var . Mevzumuz bilineni, yeni kelimelerle algoritmaya ihtiyaç duymadan anlatmak çabası.. Senaryolarıyla, bienalleriyle, yalan üzerine kurulu çarkıyla, elitin huzuru için seminerler verilerek eğitilen kitlelerin edilgenliği artık kaderdir. İşgüzar sanat eleştirmenlerinin, tüccar terzi kırması dünya müzecilerinin, hüzünlü işletmeleri monden camiasıyla Avrupa'nın sanatsever müesses nizamının, misyoner edasıyla işbitiren genç kuşak global karşılıklı yardımlaşıcıların, kültürün amiral gemisi medyanın ,frankofon şövalyelerin, postu kaptırmış modernist galericilerin, umutkâr kolleksiyonerlerin siper olduğu bozuk bir düzenden, absürd bir oyundan bahsediyoruz. Metopollerin bağrındaki kapitalizme muhalif , hoşnutsuzluk yüklü Truva atlarına rağmen on tane Marina Abramovic, Maurizio Cattelan, Hüseyin Çağlayan veya Hüseyin Bahri Alptekin eleştirisinde, bir 'Peta' duyarlılığını, Greenpeace dikkatini, Sartre zuhurunu bu cangılda görmek kabil değildir.
Konuyu bu coğrafyaya ve müridlerine köprülersek Chomsky başağrısı, Negri etkisiyle devam edip, Cemil Meriç hassasiyeti, Oğuz Atay reddiyesinin vucud bulamadığı eleştirel sanat, günümüzde ereğinden yoksun ve değiştirmek istediği dünyaya karşın yalnız ve mahzundur...
Paradigmalarını oluşturamamış halefi selefiyle post modernite ardılı para/meta, sermayeden beslenen çağdaş sanatın amacı ve gevelemenin ötesine taşmayan söylemi , diyetini ödeyemediği kurumsal borçları ve apartılmış ikiyüzlü kuramsal karakteri tartışılmayıp , yeni açılan fırfırlı loş mekanlardan periskoplarla kitlelerle bağ kurulmaya çalışılıyorsa beyhude bir çabanın statükocu manipülasyonuyla karşı karşıyayız demektir.. Karşı öneri, Sol Lewitlerin içini boşalltığı kifayetsiz kriptoların hak ettiği zaviyeye bırakılmasıdır. Toplumsal vicdana merhem olmayan ,eyyamcılıkla apolitikleştirilen sanatın gömülmesi çürümeyi durdurmasa da, zengin mekana yayılan bastırılmış kokulardan azade eder toplumu. Vicdan ise Immanuel Kant'ın dediği gibi 'İçimizdeki/kalbimizdeki yasadır'. Eski okurların bildiği gibi, 'Çağdaş Eleştiri' adını verdiğimiz sayfalarda bu yasayı diri tutmaya çalışıyoruz. Gene bu yazıyla sınırlı olmayan Bienal krıtiklerinde de dile getirdiğimiz, tüm insani normların silindiği günümüz dünyasında yaşama ait olanı, hayatla birlikte hep olmuş ve olacak olanı kavrama/savunma çabasıdır ..
Sanat, Deleuze'un tanımladığı gibi bir şedit bir başkaldırış, politik ve hırçın bir isyan değil, şirket kültürlerinin tüketici ideolojisine, insanlıktan çıkıp özneleşen bireyin değişim değeri üstünden emtialaşan kozmolojisine, yıkılan moralitesi, hemhal edilen ideologyasına, derdest edilen ütopyasına karşı belki varolan herşeyle, yeşil tabiata tutunmuş doğamızla aynı anda titreşen bir başeğiş elzemiyetinin algısıdır. Sanatçı tarafından bu algının safiyetle, -bazıları tarafından meşum kabul edilen- bir ifadesidir yeri geldiğinde sanat..
Bu konuyu başta da dediğimiz gibi Blogspot'un erişim engelli nedeniyle nadasa bırakalım.. Şimdi Radikal Gazetesi'nde, SALT'la ilgili yazıya bir göz atalım..
SALT BEYOĞLU.. / TUZLU BİR İTİBAR PROJESİ
Radikal Gazetesi'nde Erciyes'in Garanti Bankası’nın kurduğu Salt Beyoğlu için yazdıkları aşağıdaki gibi.
2007'de ölen Alptekin 'Sanata inanırım, sanatçılardan nefret ederim.' diyordu..
‘Ben bir stüdyo sanatçısı değilim. Kendimi hep sürgündeymiş gibi hissederim. Ben bir göçebe, kentli bir şamanım. Suça içgüdüsel yatkınlığımı ıslah etmek için sanat yaparım. Sanata inanırım, sanatçılardan nefret ederim.’
İstanbul’un iddialı kültür kurumu Salt Beyoğlu, bu sözlerin sahibi Hüseyin Bahri Alptekin’in sergisiyle açıldı. 2007’de kaybettiğimiz Alptekin, 90’lardan itibaren çok gezmiş, Balkanlar ve Orta Asya’dan pek çok malzeme toplamış, küreselleşmenin etkileri, göç, sürgün, kültürlerarası etkileşim gibi konularda çalışmış bir sanatçı.
Salt’ın Alptekin sergisiyle açılması da bir tesadüf değil tabii. Kurumun Programlar Direktörü Vasıf Kortun, Alptekin’le sergiler yapmış, sanatçının arşivi ve kütüphanesi de ölümünün ardından Garanti Platform, yani bugünkü adıyla Salt tarafından alınmıştı. Vasıf Kortun da dünkü basın toplantısında durumu “Kurumlarımızla uzun ilişkisi, sanatçının aynı zamanda bir düşünür, yazar olması, sanatın dışında bir şeyleri de tartışmaya açması bizim için önemli” sözleriyle özetledi.
Alptekin sergisi 7 Ağustos’a kadar görülebilecek. Laboratuar ise 1 Haziran’da bitiyor. ‘Açık Sinema’ etkinlikleri ise bugün itibariyle başlıyor ve hiç bitmeyecek… Ayrıntılı bilgi için saltonline.org adresine mutlaka girin. Çünkü sayısız söyleşi, performans ve sergiyle İstiklal Caddesi’nin hiç değilse sanat meraklısı kalabalığını içeriye buyur etmekte kararlı olan Salt’ta olan biteni takip etmek şart.'
Böyle demekte SALT için Radikal yazarı. Radikal'de yer almayan gerçek eleştiri için Blogspot üstündeki yasağın kalkmasını bekliyoruz: ne de olsa burası 10. köy. Burdan ötesi ise bizim gibi yazarlara kapalı.. Tüm dünyadaki sanat medyası , yalnızca duyulmak istenilenleri seslendiriyor. Tarih yazıcı/vakanuvis ise her zaman muzafferin hizmetinde..
*Nietzsche Güç İstenci/s476-77
*Immanuel Kant,Eğitim Üzerine/Toplu Eserler s136
***
Soran okura cevap: Masa başından kalktığım zaman dilimindeki hayatımın otuz yılı gündüz boş boş denize bakmakla, gece suyun sesini dinlemekle geçti. Yeryüzündeki bütün denizlere usanmadan , bir görev gibi saatlerce günlerce, yıllarca tek başına baktım. Toprak, deniz ve gökyüzünün parçası insanın, çalışarak oluşturduğu kendine ait anlamlı bir tarihi, anlaşılır ve savunulur, doğadan ayrı yaratıcı bir tabiatı, bahşedilmiş bir zamanı, o zamanın oluşturduğu öznel bir kimliği olmuyor..
***
Bir okur cevabı daha: Sergi salonundan çıkanlar, nasıl söylediğini baksalar da, neler söylendiğini anlayamadan yollarına devam ediyorlar çoğunlukla.. Entellektüel görevi ifa edenler, zorla ödev yapan öğrenciler gibi..
***
Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin-Yazışma ve sergi davetiye adresi ecg.abone@gmail.com
