
15 Şubat Salı; 2011
Demokrasi, çoğunluğun yönetiminden çok çoğunlukla mutabık olamayan azınlığın haklarını güvence altına alma hukukudur..
Epeydir yazamıyorduk. Tansiyonu saymazsak 40 yıldır hastalık bilmeyen gövdeyi bu defa grip fena devirdi. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Kimseyle mutabık değiliz: Hayvanseverlerle, Greenpeacelerle, komünist, anarşist, dinci, dinsiz, aşırı ya da ılımlı, patron ya da işçi, kapitalist ya da kapitalsiz çulsuzlarla, doğal hayatı korumacılarla ya da yeldeğirmenlerine karşı termik santralleri savunanlarla, evde kedi, akvaryumda balık besleyenler,uygarlık deyip ilerleyen veya statüko deyip yerinde sayanlarla, hayırsever, barışsever, doğaseverlerle, şairler, feministler, münevverler, melankolikler ya da isyankarlarla, felsefeciler,düşünürler ya da düşüncesizlerle, vejetaryen ya da etoburlarla, iyiliğimizi veya kötülüğümüzü isteyip kuyumuzu kazanlar ya da resmimizi duvara asanlarla, Ermeniler, Amerikalılar, Ruslar, Doğulular Batılılar, göründüğü gibi olanlar, olduğu gibi görünmek istemeyenlerle yandaşlar, candaşlar, yoldaşlar dostlar ya da düşmanlarla kısaca kimseyle mutabık değiliz..
Sosyalistler, demokratlar Mısır devrimini selamlıyor; serde aykırılık var mutabık olamıyoruz. Süheyl Batum başkan yardımcısı. Züccaciye dükanındaki fil gibi kıra döke dolaşıyor; ne Kılıçdaroğlu ne Gürsel/Batum ne de MHP'leşen CHP'yle statükocu muhalefetle mutabakat sağlıyamıyoruz. Fruktoz/mısır şuruplarıyla tadlandırılan gıdalar genetiği değiştirilmiş nesiller yaratıyor; hoşnut gibi davranmak, mutabık olmak kolay değil..
Eleştiri haklarını kullanan karikatürcüleri, muhalefet eden gazetecileri ,TV tartışmalarını , aymazları, 'hakikat'ın tek gerçek savunucularını, 'doğru'yu bulduğuna emin fikir cambazlarını , cümle haberleri izliyoruz ; üzülmemek mümkün mü? Üzüntümüz, bizim bu yaşta hala 'doğru' denilen kavrama ulaşamayışımız, kurtarıcılarla aramızın bir türlü hoş olamayacağı gerçeği ; biz de bunu biliyoruz.. bu kör dövüşünde harcanan enerjiye , gereksiz diklenmelere, yaratılan düşmanlıklara, kan davasına dönen rakipleşmelere -tekrar ediyoruz- şimdiki zamandan kopup ufkî baktığımızda insanlık adına üzülmemek mümkün mü?
Demokrasi demokrasi derken ayrıksı otları temizleyip dikensiz gül bahçesi oluşturmaya çalışanlarla, bizim göremediğimiz doğruları bildiğine pek emin ,düşman ikiziyle yer değiştirmek isteyen hep haklı siyasetçilerle, Doğu/Batı arasına sıkışmış tepetaklak bir ortamdan hasat etmeye çalışılan benzeri olmayan uygarlık modellerini öneren aydınlarla, teorilerin efendisi kitapların maskarası halkına yabancılaşmış entelijansiyayla, mağdurla mağrur yer değiştirse de sömürünün/adaletsizliğin tarihsel ezeliliğini onaylayanlarla, ne kafeste kanarya akvaryumda balık besleyenler ne de olta dışında denizleri talan edenlerle, şehirlerde kedileri kul hayvanları köpekleştirenlerle ya da akıl dışı tüketim toplumunun irkilten görüntülerinden rahatsızlık duymayanlarla gene mutabık değiliz..
Aykırı kalmak özgürlüğün doğasıdır deyip devam ediyoruz..
***
Ahmet İnsel Radikal İki'de 6 Şubat Pazar günü şöyle yazıyor : 'Hayır Haşmetmeap, bu bir devrim! Bugün Ortadoğu ve Mağrip'te, cumhuriyet veya monarşi kılıfı altında hüküm süren diktatörlüklerin önemli bir bölümünün toplumsal meşruiyet tabanı çatırdıyor'
Adam gelmiş 50 yaşına kapı gibi bir üniversitede profesör; güler misin, ağlar mısın?
Peki entellektüel solcu İnsel'in sevinçten titreyerek anlattığı bu durum gerçek mi?
Ahmet İnsel yalnız değil,Cengiz Çandar peşinde. Radikal'de Eyüp Can da şunları söylüyor: 'Şiddetsiz, hesapsız sonu kestirilemeyen bir başkaldırı bu…
Ve bu yönüyle 21. yüzyılda tanıklık ettiğimiz gerçek anlamda ilk Halk Devrimi...
1970’li yıllarda Avrupa’da ‘elveda’ dediğimiz başkaldırının 2011 yılında Ortadoğu’da yeniden doğuşu... '
Murat Belge de varmış Mısır darbesine devrim diyenler arasında. Sağolsun yıllardır entellektüel entelijansiyayı yakından takip eden Metin arkadaşımız yolladı da haberimiz oldu. Belge, Ortadoğulu halkların düşünme sistemini sorgulayarak şöyle söylüyor : 'Bir kesimin büyük bir doğallıkla sergilediği siyasî kültür bu olunca, (Belge Filistinden bahsediyor eçg.) sorunun tarihî nedenleri ne olursa olsun, öbür tarafın “İşte benim düşmanım bu. Onun karşısında nasıl davranmamı öneriyorsun” diye sorarak haklı çıkması mümkün.' Burada Belge'nin kurduğu cümlenin devlet ya da şirket,siyaset tüm yapılanmalar için geçerli olduğunu, bunun dışında bir düşünme yönteminin kendi varlığını sürdürmek adına olamayacağını hatırlatıyoruz. Bunun aksini biliyorsa Belge bize söylesin. Ama herhalde yararlanacağı terminoloji Hz İsa'dan borç alınan bir duyarlılık, iyilik ve anlayış sergileyecektir ki bu kişi/özne için kabul edilebilir olsa da organize kurumlar açısından sürdürülebilir bir 'anlayış' modeli oluşturamaz.
Her zaman olduğu gibi pratikte geçerliliği olmayan bulandırmalar olarak kalıyor Murat Belge'nin tespitleri..
Görüldüğü gibi aydınlar karnavalvâri Amerika destekli darbeden durumdan hoşnut; Ortadoğu'da kan değişimini destekliyorlar. Aynı Çavuşesku'nun mizanseni, turuncu hareketi, Tunus'taki Bin Ali gibi aşınan parçanın çıkmayla değiştirildiği sanılan külüstür bir devrim tasarımı, hiperyalanlarla oyalanan işsizler/yoksullar demokrasisi.
Mübarek hırpalanmış bir figür; devri/devrileni teslim alanı ise postallı şaibeli ordu.
Kanı değiştirilen uzuvları, botokslanan encamının ardındaki Amerika'nın arpalığı kurumları, mezalimin çarkçıbaşılarını Mısır halkı çocuğunu tanır gibi tanıyor; asalakları,rantiyeleriyle dişlileri fişlileri, sosyetesini biliyor. Şedit demokrasi, İsrail mesafesi, temsili meşruiyet aynı; yeis yok! Mübarekin organlarını saran gövdesini besleyen zenginliğin hükümranlığı, ne ismin muzipliğine ne de ardından gelen mübarekler ordusuna sempati beslememize yetmiyor..
Sabaha kadar dev ışıklarla aydınlatılan Mısır Tahir Meydanı'nda kitleler ekranlardan TV'leri, radyolardan dünyanın verdiği desteği dinleyerek tüm devlet hizmetlerinden yararlanarak coştular. Lojistik hizmetler, kitlelerin pratik ihtiyaçlarını karşılayan servis sağlayıcılar hiçbir ayaklanmada olmadığı kadar organize. Başlarında Baradey ve Google yöneticileri gibi kabul edilebilir önderlerle haklı bir talebe, eskimiş talancı düzene karşı makul bir başkaldırı sergiliyorlar.
Mısırda ordu yönetime el koyuyor demokrasi geldi diye alkışlayanlar, Türkiye'de darbe planlarını yapanları arıyor; tezgahlarında binlerce mağdurun kan izi duran darbeyi yapmış Evren ve şürekasının günahlarının hesabını sormak ise uzak bir ihtimal.. Ülke inanılır olmak istiyorsa 27 Mayıs dahil tüm darbelerle, şaibelere yer vermeyecek netlikte şahitleri işkencecesi mağduruyla yüzyüze hesaplaşmak zorundadır.
Kayıp analarına, topluma hesap verilmeli, Metris,Diyarbakır,Hasdal'dan yükselmiş çaresiz çığlıklar unutulmamalı,unutturulmamalıdır. Ülke insanına nedeni, gerekçesi ne olursa olsun 20.Yüzyılda ortaçag karanlığını yaşatan zihniyet teşhir/tedavi edilmeli ,işkence bir insanlık suçu olarak uygarca ve samimiyetle lanetlenmelidir.
Wikileaks/Julian Assange'ın Aralık ayında açıklanan Amerikan arşiv belgelerinin ardından hazırlanan bir mizanseni bekliyorduk. Assange'ı demokrasi kahramanı olarak alkışlayanların Aralık ayında yazdığımız yazılara buradan bir dönüp bakmasında yarar var. Entellektüel solun aynı naif tavrı sürdürdüğünü İnsel'in makalesinde görüyoruz.
Sosyoloji profesörü Ahmet İnsel 'Bugün Ortadoğu ve Mağrip’te, cumhuriyet veya monarşi kılıfı altında hüküm süren diktatörlüklerin önemli bir bölümünün toplumsal meşruiyet tabanı çatırdıyor. “Hayır Haşmetmeap, bu bir devrim” cümlesinin bu coğrafyada yeniden çınlıyor olmasına şahit olmak ne büyük mutluluk!' diye bitiriyor yazısını.
Bir yanda parti hukukundan bihaber,etrafı devirerek kendine yol açan Süheyl Batum gibi Anayasa profesörleri, diğer yanda Amerikan tasarımı ayaklanmaları devrim diye hazırola geçip selamlayan Ahmet İnseller, Eyüp Canlar, Hasan Bülent Kahramanlar gibi primitif demokrat,sosyalistler, profesörler, üç kelimelik literatürlerin etrafında dolaşan Ömer Laçiner gibi sağlı sollu aydınlar toplumsal evrimin anlamını, dönüşümün getirdiği taze kanın doğallığını/yapaylığını ayrıştıramıyorlar.. Sağ cephede çağdaş sanatı, aydınlanma felsefesini Doğulu özgün kimliğini kurban etmeden kavramaya çalışan Dücane Cundioğlu gibi aydınları küstürüp dışarıda bırakanlar siyasetin ederine karşı düşüncenin değerini kavramaktan uzaklar. Marks'ın Feuerbach üzerine Tezler'in 10.suna bakalım; 'Eski materyalizmin bakış açısı sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır' Marks ardından gelen 11.Tez ile canalıcı cümlesini kuruyor: 'Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.'

Kendileri olarak kalanlara değil sözümüz. Kendilerine rağmen kendi dışına taşan egonun bir besleyeni olan kapitalizmin perçeminden tutmayanlara. Onu mutlak /cerbezeli kılan üretim arzumuzu, ilerleme, ilerleyerek ele geçirme, inhisarına alma,yeni alanları istila etme güdümüze karşı durup düşünmekden bahsediyorum. Temel içgüdümüz 'karşılıklı yardımlaşma'yı hatırlatıyorum. Üstümüze gelen vicdani yüceltmeler, aşkın kırbaçlara, eğitimle nesilden nesile deforme edilerek aktarılan radikal motivasyonlara karşı kabul etmeme hakkını kullanmayanlara sesleniyorum. Buraya kadar deyip pazar/piyasanın enstürmanlarını toprağa gömerek elleri, pençeleriyle toprağı kazarak bireyin özerk alanlarını yeniden tanımlayıp, canlı yaşamın doğasından gelen yepyeni bir konfigurasyonla yeryüzüyle, doğal yaşamla hiyerarşi oluşturmadan teorilere, ideolojilere, kahramanlara ihtiyaç duymadan/duyulmadan, yalnız insanlarla değil çakalı sansarı yılanı ya da aslanıyla, bitkisi yaprağı ağacı börtüböceği tosbağsıyla barışık, rakipleşmeden, düşmanlaşarak ayrışmadan yeni bir dünyanın kurulabilmesinin imkanlarını tartışabilecek miyiz? Yakın zaman filozoflarının kitaplarını yakma cesareti var mı? Ahir zaman filozoflarının özgürleşmesini, aydınlanmanın kurucu bilgisinden özerkleşmebilmelerini zaman gösterecek..
Değiştirmek ama nasıl? Memnun olmadığımız karabasan gibi üzerimize gelen kapitalizmin marifeti olan sekülerizmin toplumsal morfoza , hem de ekoloji dedikleri doğal zemine tecavüz ettikleri, genleriyle oynadıkları küresel kırıma itirazımız var ; doğanın bu kabusunu insanlığın bu kaosunu aşmak için pırıltılı fikirlere, özgün yaratıcı düşüncelere, reddetmenin topyekun sarsıntısından, başkaldırmanın çivisini yerinden oynatan aklından, gücün/kudretin şehvetinden çok ortak mutabakata,uyum ve barışçı tevekküle her zamankinden çok ihtiyaç duyuluyor ; kapkaranlık kozmosta aydınlık ve yaşanılası bir dünya kurmak için çok değil biraz akıl ve mantık, işe yarar inanç ile araçsal uyum yeterlidir..
Ezberleri, bugünlere getiren idolleri terketmekse elzem..
***
1800'lerden beri özellikle Almanya merkezinden harelenerek dünyaya yayılan özgürleşen bireyin her türlü zor odaklarına karşı mücadelesi kolaylıkla kabul etmekte zorlanacağımız bir dizi görüş oluşturmuştur. Bugünkü Avrupa demokrasileri bu çatışmaların ürünüdür. Türkiye'de ise ikiyüz yıldır hissedilen bu yapılanmanın artçı şokları kendi kurumlaşmasını çarpık yapılaşmanın üzerine bina ettiği için tamamlayamamıştır.
Burada bizim aradığımız özbilincin yarattığı, kapitalist toplumun kuşattığı mecazi değil gerçek anlamda doğal yaşam hakkının bireyin elinden alınmasıdır. Kitlelerin kışkırtılan bilinçleri doğal özniteliklerinin oluşturduğu özbilince geçit vermemektedir.
Demokrat ahlakçılığın en büyük sorunu iktidar gerçeğinin bünyesini görmezden gelerek, adalet,eşitlik gibi kavramları siyasetler üzerinden zümrelerinden arındırılmış meziyetler gibi sunmasıdır. Tüm beşeri iktidarların tüm biçimleri, yalnız özneler arasındaki yasayı yeniden şekillendirmez, tüm maddi hayata ait verileriyle sivil toplumun hiyerarşik yapısını ekonominin artık değerinden yeni paylarla zenginleştirerek yeniden kurar. Bu anlamda riyakar bir talebe önderlik eden özgürlükçü yazılar bir yeni dünya dizaynı olarak evrensel-popüler başkaldırının siyasal kararlarını ahlaki bir dine dönüştürmektedir. Tüketime bağlı üretim ve değerleriyse tartışma konusu bile olamaz. Doğanın verdiği öze ait bilinç karartma altındadır.
Sömürgecinin meşrulaştırıcı mantığını kurmada modernist demokrat aydınlar iyi birer figür olmaya devam ediyorlar. Mağduriyet sahibi özne kendisinin hiçbir zaman kendi olarak karşılayamayacağı bir talebi, uygun zemin bulduğunda vicdani yanını siyasi literatüre uygun olarak özgürleştirmektedir. Modernliğin eleştirisi, mağduriyeti sorgulasa da onun toplumsal hamlelerle uçuruma/kaosa doğru ilerletmeye çalışan hareketlerin ortak zeminini sorgulamıyor. İmtiyazsızlığın erdemi temsiliyet gücünü iktidar olduğunda kaybediyor. Nietzsche'nin dediği gibi 'canavarlarla savaşanların canavarlaşması çok kolay'. Zenginde olan zenginliğin, burjuva ahlakının görgüsüne, yoksulluğun kurumsal infiali kendi kültürünü yaratarak özgün kimliğine sahip çıkarak /değiştirmeden bir seçenek oluşturamıyor. Zengin ile yoksul, seçkin ile horlanan yer değiştirse de toplumda karşıtlar olarak ikamelerini sürdürüyorlar.
Proudhon 'her kim insanlıktan dem vurmak istiyorsa kandırmak istiyordur' cümlesini doğru okumak gerekir.

***
7 Şubat Pazartesi; 2011
Radikal Gazetesi'nde Yorgo Kırbaki'nin haberine göre Yunan Elefterotipia Gazetesi dün Pazar ekini Türkiye'ye ayırdı.
Ekte, Türkiye için olumlu ve olumsuz görüşler birlikte yer aldı.
Gazetedeki 'Dini farklı barbar halk' başlıklı yazı, geçen gün e postayla gelen yazarını bilmediğim Türkiye gerçeğini farklı anlatan bir hikayeyi akla getirdi. Yunanlıların okuyamayacak, okusa da anlayamayacakları bu yazıyı biz birlikte okuyalım:

TÜRKLER GİBİ EĞLENMEK
Almanya’dan gazeteci bir dostum aradı. Bir meslektaşımızın Ankara’ya geleceğini ve Türkiye-AB ilişkileri konusunda bir makale yazacağını söyledi. Gelecek arkadaş Türkiye’nin katılımına sıcak bakıyormuş. Benim adımı, telefonumu vermiş, yardımcı olmamı istiyormuş. Kabul ettim. Neticede bir yerde memlekete hizmet durumu.
Ertesi gün aradı, buluştuk. Bir yerde oturduk bir-iki fincan çay içtik. Nereye gitmek istediğini sordum. “Kocatepe Camii” dedi. “Niye”, diye sordum. “Sen Müslüman mısın?”. Değilmiş, ama merak ediyormuş. Neyse gittik. Bana kubbenin çapından, avizenin ağırlığını, toplam kapalı alanın metrekaresinden, avlunun kapasitesine kadar sorular sordu. Önce soruyu soruyordu, ondan sonra cevabını veriyordu.
Sonra akşam oldu. “Türkler gibi eğlenmek istiyorum” dedi. “Siz nasıl eğleniyorsanız, bir akşamı nasıl geçiriyorsanız, tam öyle”. “Yahu yapma” dedim, “bünyen kaldırmaz” dedim, dinletemedim. Eh, artık keyfi bilir. O yıllarda Ankara’da benim en sık uğradığım mekânların başında Sembol Tanju’nun Neyzen’i vardı. Beraber Neyzen’e gittik.
Önce dekorasyondan büyülendi. Hatta not defterini çıkardı, ufak tefek eskizlerini çizdi. Derken ney taksim başladı. Çok şaşırdı; “Bu dini bir enstrüman değil mi? Dini müzik çalıyor. Burası dindarların devam ettiği bir lokanta mı?” diye sordu. “Boşver” dedim, “takıl”.
Neyden sonra ise –Neyzen’de adet olduğu üzre- aryalar okunmaya başlandı. Misafirim biraz daha şaşırdı. “Sizde” dedi, “dini müzik dinleyen, opera da dinliyor mu?”. “Sizde dinlemez mi?” diye sordum, aklı karıştı. Bu arada hayret içinde masaya yığılmaya başlayan mezelere, masalardan masalara yapılan rakı-meze ikramlarına bakıyordu. “Burada herkes birbirini tanır mı”diye sordu, “yoo, yahu boşver, sen takılmana bak” dedim.
Aryalar bittiğinde ise sıra popüler şarkılara geldi. Benden sözlerini çevirmemi istedi. Bir-iki şarkı sonra not defteri yeniden çıktı ve deli gibi not tutmaya ve soru sormaya başladı. Alevi türküsü okununca, “burası Alevilerin yeri mi?”, Dokuz sekiz çalınca, “buraya Çingeneler mi geliyor?”, Ege türküsü okununca “buradakiler efeleri neden destekliyor, bunlar sivil toplum örgütleri mi?” diye sordu. Arada bir de “bu müziklerden birinin izleyicisi neden ötekileri dinliyor, bizde opera seyircisi ile jazz severi ilk bakışta ayırırsın dedi ; daha da neler neler..
..
-Şu Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar
- Buraya Urfalılar mı geliyor?
- Hayır.
- Lörke, lörke, lülülülü
- Burası Kürtlerin mi?
- Hayır
Bunlara anlam vermeye çalışırken, önce “Çiao Bella” sonra da “Venseremos” çalınca birden ciddileşti.
-Bana istediğini söyle, ama ben bunun Şili Komünist Partisi marşı olduğunu biliyorum.
-Doğru, öyle zaten.
-Burası komünistlerin mi?
-Şöyle bir çevrene bak, öyle mi görünüyor?
-!!
…
Hayatında peçetenin sadece ağız silmek için olduğunu zanneden ve çatal-kaşık ile tabağa vurarak hiç bateri çalmamış bu arkadaş, sandalyelere çıkanlardan da önce biraz korktu. Sonra onun da içi gitti, fark ettim, ama bir şey söylemedim.
Mezeler bitip, balıklar geldiğinde ise fena afalladı. Önce “biz yemek yedik ya” dedi, sonra “ama ben doydum” dedi, fakat ben “madem Türk gibi eğleneceksin, bunu da yemelisin” deyince, pek itiraz edemedi. Bu arada ben de şarkıları türküleri çevirmeye devam ediyordum. Ben çeviriyordum, o dehşet içinde bana bakıyordu, sonra bir soru soruyordu, ben de cevap vermeye çalışıyordum;
-Yaslan dağın yamacına Halil İbrahim.
-İbrahim kim? Meşhur birisi mi?
-Ben ne bileyim.
-Herkes alkışlıyor, onlar tanıyor mu?
-Bilmem. Yahu, güzel bir türkü işte, takılmaya bak.
-Düşman galip geldi haklayamadım, döküldü cephanelerim toplayamadım.
-Bu, kahramanlık türküsü mü?
-Hayır, eşkiya türküsü.
-Bu eşkiyalar politik mi?
-Yok be, bayağı eşkiya. Bizde eşkiyaya türkü yakarlar.
-Peki şu kızla adam niye romantik romantik dansediyor.
-Şarkı güzel.
-Ben bunu anlamıyorum. Yani aşk, düşman, cephane?
-Boş ver işte, takıl.
-Vur hançeri kadınım ben öleyim.
-Neden kadınının onu bıçaklamasını istiyor?
-Çok seviyor.
-Seviyorsa evlensinler.
-Evlenemezler.
-Niye?
-Dedim ya, birbirini çok seviyorlar.
-Kanım aksın ki, terk etmem seni.
-Neden kanı akıyor, kaza mı geçirmiş?
-Yok canım. Yani o kadar çok seviyor. Seni terk edersem öleyim diyor.
-Biraz garip.
-Yahu boşver, sen takıl.
Bir-iki şarkı daha dinledi. Sonra patladı;
-Yahu sizde bütün şarkılar aşk ve ölümle ilgili.
-Evet, ne olmuş. Hayat da öyle. Başka ne var ki?
-Doğru aslında. Ama biraz garip değil mi?
-Ne yapacaktık, çok çalış, hep yarış diye şarkı mı yazacaktık? Biz bu kadarını yapabiliyoruz.
-Yanlış anlama. Hepsinin de sözleri çok güzel.
-Sorun ne?
-Bilemiyorum.
Bütün masalar ağzı kulaklarında hoplaya-zıplaya “sürünüyorum” diye göbek atarken, yüzünü görmeliydiniz. Sonra Çile Bülbülüm çalınca, bu defa komaya girdi.
- Bu şarkıda 'Allah!' diyorsunuz.
- Evet, deriz.
- Ama 'Allah' deyip rakı içiyorsunuz.
- Ne olmuş, içeriz.
- Yanılıyorsam, lütfen düzelt. İslam’da alkol günahtır.
- Doğru.
- O zaman neden yapıyorsunuz?
- Güzel oluyor. Sana bir sır vereyim mi? Bugün müzede gördüğün heykeller varya, dün burada onlar içiyordu. Allah deyip, rakı içtikleri için taş oldular. Garsonlar onları gizlice müzeye taşıdı.
-!!
- Yahu şaka, gevşe biraz. Sen takılmana bak.
...
10. Yıl marşı başlayıp, bütün masalar tempo tutunca ise manası Türkçe’de aşağı-yukarı “oha” olan bir lâf etti. En çok da Onuncu Yıl Marşı eşliğinde tren yapılmasını yadırgadı. Önce kısık bir sesle “burası emekli subayların lokantası mı” diye sordu. Nasıl baktıysam, “boşver” dedi, “takılalım”. Ama asıl dehşeti bir grup kalkıp semah dönünce yaşadı.
-Bu dini bir ayin değil mi?
-Evet.
-Burası da meyhane değil mi?
-Evet.
-Bunların hepsi sarhoş değil mi?
-Evet.
-Evet ne?
-Evet işte, ne var bunda. Hem sana ne?
- !!
Bir de bir Arap bir de Yunan şarkısı çalınca tümden aklı karıştı.
-Siz Yunanları seviyor musunuz?
-Arada bir.
-Ama Yunan şarkısı dinliyorsunuz?
-Arada bir işte.
-O demin söylenen Arapça şarkı ne diyor?
-Ne bileyim ben.
-Yunanca şarkının sözleri ne?
-Yahu nereden bileyim?
-O zaman neden dinliyorsunuz?
-Güzel oluyor. İlla anlamak mı lazım?
-!!
…
Bir Azeri türküsünü de tercüme edince, “buradaki herkes Azerice biliyor öyle mi?” diye sordu, ama artık ben de de cevap verecek takat kalmamıştı.
Onun bu kültür şoku üç-dört saat sürdü. Sonra kalkmak istedi, yorulmuştu. “Yahu olur mu” dedim, “daha çorba içeceğiz”. Bana çok garip baktı, “ama yemek yemiştik. Yemekten sonra da balık yemiştik. Rakının üzerine nedense bira da içtik. Üstelik o kadar yemeğin üzerine sıcak helva da yedik, sonra bir de meyve yedik. Onun da üzerine kuru yemiş yedik. Kahve de içtik”…
“Olmaz”, dedim. “Şimdi de çorba içeceğiz. Devamında da dürüm yiyeceğiz. Türkler gibi eğlenmek istemiyor muydun?” Boynunu büktü. Bir şey söylemedi. Oradan bir dürümcüye gittik. Mercimek çorbası, birer porsiyon soslu-soğanlı dürüm. Ben “keşke başka çorba içseydik” deyip, keyifle, şırdan tuzlama, paça ve işkembeyi anlatmaya başladım, ama yüzünü ekşiterek eliyle “ne olur sus” gibisinden bir hareket yaptı. Onu pek anlamadım.
Yolda bana baktı, baktı sonra; “biliyor musun?” dedi, “biz Almanlar da aslında eğleniriz”…
“Ne yaparsınız” diye sordum, “uzun masalarda yan yana oturup, bira içerek, sallandığınızı biliyorum. Bir de bizde ilkokulda deve-cüce diye bir oyun vardır. Galiba onu da oynuyorsunuz” dedim. O bir şey demedi…
Biraz sonra “biraz fark olacak tabii, siz Akdeniz milletisiniz” dedi. Ben de “tam değil” dedim. “Aslında aynı zamanda Kafkasyalı, Orta Asyalı, Orta Doğulu, Avrupalı, Balkanlı ve Egeli, Karadenizliyiz” dedim.
“Haydi” dedim. Sevinçle “otele mi gidiyoruz?” dedi. “Yoo” dedim, “Gölbaşına. Orada göl var. Şimdi yola çıkarsak, şafak sökerken orada oluruz. Güneş doğarken rakı içeceğiz”. Bana garip garip baktı, “ondan sonra otele dönebilir miyim?” diye sordu.
Kahvaltı saatinde oteline bıraktım. Öğleyin yeniden buluştuk. Ne kahvaltıda ne de öğle yemeğinde hiçbir şey yememiş. Sadece soda içmiş. “Keşke kahvaltıda benim bildiğim bir yer var, oraya gitseydik. Sucuklu yumurta yerdik” diyecektim, vazgeçtim. “Sakın Türkleri AB’ye sokmayın” diye bir yazı yazmış. Çok şaşırdım, “bana senin Türkiye’nin AB’ye girmesini istediğini söylemişlerdi” dedim. “Öyleydi” dedi, “ama o zaman daha Türkiye’ye gelmemiştim” dedi. “Türkiye’yi sevmedin mi?” diye sordum.
“Bayıldım” dedi, “harika bir ülke” dedi, “ama AB’ye girerseniz, hem siz bozulursunuz hem de biz bozuluruz” dedi. Çünkü biz zaten dominand kültürmüşüz. AB’ye girersek, on sene sonra Fransızlar, Almanlar “sürünüyorum” diye göbek atmaya, yeni nesil “kadınım bıçakla beni, seni çok seviyorum” diye ilân-ı aşk etmeye başlarmış.
“Şu Ren’in suyu akar delidir oy, oy, oy” gibi, “yaslan dağın yamacına Hans Peter’im” gibi, “Münih’in etrafı dumanlı dağlar” gibi filan işte…
Ayrıca bütün Avrupa obez olurmuş. Kimse de sabah işe zamanında yetişemezmiş.
“Size AB’de bunların yarısını yaptırmazlar” dedi.
Gerçi iyi arkadaş olduk, bir sürü de küfür öğrettim. Ama fikrini değiştiremedim. Bir çok Türk arkadaşı da oldu, ama hâlâ bizim AB’ye girmemizi istemiyor. İşin tuhafı bize değil, AB’ye kızıyor. Aman neyse boşverin, biz takılalım…
O da artık bizle takılıyor zaten..
***
5 Şubat Cumartesi; 2010
Her yüceltme, -ideoloji veya tanımlama olsun- istihdam edeceğine yer açmak için ,işaret edilen kavram veya özne her neyse onunla düşünme sürecinin önünü keser. Son amaç hasatsal bilgiyi değil ama, ürünsel verimi, çevrilebilir limiti artırmaktır. Köleleri azad ettiğimiz, inekleri,öküz ve eşekleri şehrin dışına sürdüğümüz toplumsal yaşamda insan üretici olmak zorundadır. Peki ben çalışmak istemiyorsam , tembelsem, engelliysem, aklımdan zorum varsa ya da yoksa, bana düşen işbölümünü bir nedenle kabul etmiyorsam, yüreğimin sesini dinleyip 'huzur' diyorsam ne olacak? Yüceltme yerini aşağılamaya dönüştürürken yalnızlaştırılan özne inzivaya, sürgüne, küreğe mahkum edilir. Normal/normatif olan budur..

Ağaçtan meyva toplayarak, balık tutsak bile tavşan kovalayarak yaşamak standart dışıdır; insan doğasını, doğa coğrafyasını, ütopyalar cennetini kaybetmiştir..
Birikim Dergisi'nin Ocak sayısında 'Sosyalizm Bir Toplumsal Varoluş Biçimi, Bir Tercih, Bir İddiadır' başlıklı yazısında Ömer Laçiner, putlarını atamadığı Kabesinden sesleniyor, şöyle diyor.
'Sosyalizm bir insani tercihtir. İdealdir. Kaynağı ve ekseni eşitlik olan bir arayıştır. Modern zamanlara kadar bu arayışın gerekçesi dünyadaki adaletsizlikti. Yoksulluk, ezilen ve aşağılananlar vs. Vicdanı titretir bu durum. Hâlâ da titretmelidir. Marx’a kadar bu durumun ekonomik paylaşımdan, mülkiyet rejiminden, bu işleyişi kollayan devletten kaynaklandığı düşünülürdü. Marx ise kaynağın mülkiyet tarzında yani hukuk ve devlette değil, bizzat üretim tarzında olduğuna işaret ederek, yepyeni bir ufuk açtı. Oysa geleneksel sosyalizm buradaki üretim tarzı dönüşümü vurgusunun yerine, yine mülkiyet tarzı değişimini koyarak, bu ufku kararttı, kapattı. Biz bir anlamda karartmayı kaldırmaya çalışıyoruz. Üretim tarzı dönüşümü ile, fikir, teknik üretimi, icadından diyelim, buğday üretimine kadar her alanda insanların basit otomatlar, niteliksiz emekçiler gibi değil, zihni kapasitelerini daha çok ve daha boyutlu seferber ederek gerçekten yapıcı ve yaratıcı hale gelecekleri bir durumu kasdediyoruz. Sosyalizm mücadelesi bunun imkan ve yollarının aranması denenmesidir. Böyle olmalıdır.Ve şüphesiz öncelikle bu temel ihtiyacın bilincine varılmasını, bunu gerçekleştirme istek, inanç ve coşkusunu yaratmalıyız. Bir diğer deyişle, insanların kendi varoluş biçimlerini sorgulama ve bizzat dönüştürme arzularını harekete geçirmeye yönelmeliyiz. Sosyalizmin amacı olan eşitlik/eşdeğerlilik ancak böyle bir süreçte mümkün olabilecektir.'
İnsanın değil, tüm tabiatın uyumlu rezonansını duyabilmek için aklını kullanmaya cesaretin olsun!
Laçiner'in yazısını sosyolojik bir metinden çok, Freudcu bir okumayla, psikanaliz bir geri bildirim diye değerlendirmek gerekiyor. Burada metnin dayanma noktaları 'üretim tarzı dönüşümü', 'Marks' ve 'insanın dönüştürme arzusudur.'
Bu üç nirengi noktasıyla, Aydınlanma/Sanayi Devrimi'ne ve Marksist ideolojiye temel teşkil eden bu üç fragmanla kurulabilecek eşitlikci bir toplumun hayalini kadrajlıyoruz. Bunlar, yeniden tanıma muhtaç sosyalist gerçekle ilintilendirilebilir tutunma noktaları mıdır? Laçiner'in beynine düşen bir başka beynin -kendisinin inanç dediği bu olsa gerek- izdüşümüdür. Kendi içsel mekanında iktidar kuramayan insan, yaşam simetrisini oluşturamıyor; dışsal mekanın anomalisi olarak tabiatının fiziksel temsiliyetini ortadan kaldırıyor. Eşitlikçi değil ama felsefi düşüncenin sınanmasına, doğrulanmasına ihtiyaç oluşturan doğal hukukun adalet kavramını ortadan kaldırdığı için sürdürülemez olan el yakan tutunma noktaları, taşıma kulpları bu cümlelerdir derken, tarihselliğe bakıyoruz. Genci ile kemale ermişi arasında, 1848'in öncesiyle sonrasında ütopyasını inancıyla mübadele etmek gibi bir fark oluşur: Marks'ın 'işbölümü' hakkında söyledikleri asıl olarak Alman İdeolojisi'nde okunabilir; daha sonra seyrelir ama vardır. Kapital'de 'işbölümü ile çalışma alanları daraltılmış bu zavallıların eski uğraşları dışında değerleri o kadar azdır ki' (s458) derken itirazının mülkiyete değil, işbölümünün getirdiği üretime olduğu açıktır. Laçiner, 'Marx ise kaynağın mülkiyet tarzında yani hukuk ve devlette değil, bizzat üretim tarzında olduğuna işaret ederek, yepyeni bir ufuk açtı. Oysa geleneksel sosyalizm buradaki üretim tarzı dönüşümü vurgusunun yerine, yine mülkiyet tarzı değişimini koyarak, bu ufku kararttı, kapattı. Biz bir anlamda karartmayı kaldırmaya çalışıyoruz. Üretim tarzı dönüşümü ile (..) bir durumu kasdediyoruz.' diyor. 'Gönüllü üretkenlik insanoğlunun tattığı en üstün haz'dır düşüncesine açılım getirip sürdürüyor mu; niyetin akibeti orada, Laçiner'de ise devamı yok..
İngiliz filozof Bertrand Russel 1932'de 'Aylaklığa Övgü kitabının girişinde 'Dünyada gerektiğinden çok çalışıldığını, çalışmanın erdem olduğuna inancının büyük zararlar doğurduğunu' söylüyordu.(1) Laçiner'in üretim tarzı dönüşümü dediği herhalde Russel'la aynı şeyi kastetmiyor, peki sol için üretim nedir, ne kadarı gereklidir? 1991'de çöken sosyalist dünya ya da kapitalist sistemin bugüne kadar dayattığı, -severek üretebilmek, ders almadan öğrenebilmek, istediğince çalışmak, sabah başka işi öğleden sonra eleştirmenliği yapmak gibi- bir başkasının var olacağını bile düşünemediğimiz zoraki bir çalışma modelidir. Marks'ın damadı Lafargue, 'Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk çalışma tutkusundan doğmuştur' derken gücünü kayınpederinin 'Toplumsal işbölümü ve toplumsal faaliyetin yabancılaşması' yazısından alıyordu.(2) Marks, 'işbölümü sayesinde faaliyet ile maddi faaliyetin, keyif çatma ile çalışmanın, üretim ile tüketimin farklı bireylerin payına düşme olasılığı , hatta olgusu ortaya çıkar. Bu adaletsizliğin tek nedeni işbölümüdür.' diyor. Yani zoraki iş, dayatılan üretim ,üretimin baskıcı karakteri yabancılaşmanın nedenidir. İnsanın sevdiği, doğal yeteneklerinin ona şevkle çalışma azmini verdiği, doğal bir sermaye gibi melekeleri yetenekleriyle vücud bulduğu işi yapması ise yeryüzü doğasını içinde yeşerten insan tabiatının ürünüdür; engellenmezse. Siyasetler adına bu konunun düşüneni bile olmamasıysa acıdır..
Buradaki Laçiner'in çıkmazı her yüceltme, -ideoloji veya tanımlama olsun- adlandırdığına yer açmak için ,işaret edilen kavram veya özne her neyse onunla düşünme sürecinin önünü kesmesidir. Paradigmalarını ona rağmen oluşturamıyor, gidiyor üretim tarzının labirentlerine takılıyor.
Peygamberleri olan ideolojilerin ikinci yüzlerinde mutlaka ölümün yüceltilmesi vardır; işbölümüyse aldatmacadır
İnsanoğlunun esas sorgulaması gereken doğanın verdiğiyle yetinmeyerek, işbölümüyle gerçekleştirdiği üretimin mantığıdır. İnsanın doğaya hakimiyet sağlamak yolunda geliştirdiği araçlar,mekanizmalar,aparatlar çoğaldıkça, kendi varlığını güvence altında tutacak bu oluşumu sürdürme, işbölüşümünü yani uzmanlığı, bilgiyi kutsayarak aktarma zorunluğu kaçınılmazdır..
Laçiner'in esas sorulaması gereken kavram, 'üretim'dir. O ise temayül üzere aydınlanmanın karanlığında kaybettiği yüzüğü, nihai amacını anlamalandıramadığı ekonomi oluşturması kaçınılmaz üretim çangılında arıyor. Üretim nedir? Günümüzün esas problemi bunun etrafındaki pragmatik zekanın çıkmazındaki açmazla, Freudcu korku/paranoyayı sil baştan adlandırmaktaki acziyetle ele alınmalıdır. Kapitalizm insanın kurduğu dikey yapılanmanın, doğal meşruiyeti açıklamanaz yapay toplumun, yapay olmayan doğal sürecidir. Marksizm ise bu kapitalizmin meşru evladıdır. Adı Leninist, kapitalist ne oluyorsa olsun her ideoloji sonunda zihinsel kötürümleşmeyle baskıladığı düşünce sürecini mala ve güce çevirir. İdeolojiler gibi çıkarsal olan bilim de darkafalıdır. Özgür felsefe zengin eleştiri ancak referans noktaları terkeder, putlarını yıkarsa ne'liğinin köküne, pathosun,acı veren eyleminin nomosuna, yaşamı doğuran yasanın evrimsel sürecinin dayattığı doğal kaynağına ulaşabilir. İradenin tecellisiyle, isteğin tasarımıyla doğasına rağmen niceliğin çoğaltılması, niteliğin statikleşmesidir. Adorna 'Aklın doğadan farklı olsa da, yine de doğanın bir anı olması, onun içkin belirlenimi haline gelmiş tarih öncesidir' (3) lafı, bizce Kantla başlayıp, insanın doğasını ekonominin tarihine endeksleyen Laçiner benzerleri evrimleşen Marksçı görüşle uyum içinde olsa da bize göre doğanın aşkın hafızasını, kozmosun majör politikasını kavrayabilmekten yoksundur. Sosyalist aklı kullandığını iddiasıyla, tarihin bu dönemine ait devlet denilen merkezi tüccara, organize işgücüne, üretimin bireyi köleleştirme, toplumu uyuşturma spekülatif yeteneklerini sorguluyor mu sol ya da sağ ayırmadan insan soyunun devamı için buna bakmak lazımdır. Bunlara bakmadan dünyayı bitiren 'üretim'e, köleştirerek hiyerarşik yapılarda egemenlik alanını yeniden dizayn eden işgücüne, mesleki tahakküme kökten karşı çıkmıyorsan, siyasetin yaşamsal öneri oluşturmuyorsa itiraz niye?
Laçiner'in işi zor..
(1) Bertrand Russel, Aylaklığa Övgü,Altın Kitaplar 1969, s 9
(2) Thoreau Lafargue, Tembellik Hakkı,Dünya Klasikleri 1999, s 74
(3) T. Adorno, Negatif Diyalektik Frankfurt 1973, s 285, aktaran J. Habermas Felsefi Denemeler YKY, 2009 s 174

***
3 Şubat Perşembe ; 2011
Ersamus 'Riyakar olmak için canla başla çalışsalar da, şapkadan çıkan kulakları Midas'ı ele verir' derken kastettiği, kişisel değil toplumsal istenmeyen durumlar. Çünkü 'Ayrıca benim bu eleştirimden her tür insan nasibini aldığına göre, öfkemin tek bir insana değil, bütün insanlığın bütün kusurlarına yönelik olduğu anlaşılır. O halde biri çıkar da kendisinin inciltildiğini haykırırsa, bilin ki ya vicdanıyla ya da korkuyla yüzleşmiştir.' diyor..

Yalnızlaştıkça Spinoza örneği çoklaştırır düşünceyi. Gerçi Erasmus'un Deliliğe Övgü'sünü solumadan böyle eleştirel bir zemin yaratılabilir miydi düşünmek bile abes. Yaşarken hiçbir kitabı yayımlanmaz, felsefeden değil mercek ustalığından para kazanır ki öykümüz burada durur ve birebir benzer, devam eder. Sokakta kimse ona dört metreden daha fazla yaklaşamaz ve yazdığı yazılara dokunamaz. Benzerliği aşan bir tuhaflıktır ; cherem veya herem, Yahudilikte, Katoliklikteki aforoz benzeri bir cezadır. Kendi Yahudi, yaşadığı yer Hollanda, tarih 1656. Başına gelen afarozdur; 24 yaşındadır ve sinagog mektebinden, içine doğduğu cemaatinden ve hayattan ihraç edilmiştir.
Hegel, 'onun tanrısı her yerde, insana kıpırdayacak yer bırakmıyor' dese de Spinoza, aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerinin altını çizer. Ruhun bedeni yönettiği insan biçimli tanrı fikri yerine bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel olmayan tek bir doğadan bahseder. Ona göre insan, mutsuzluk halini abartan bir canlı türüdür. Diğer varlıklara baktığımızda melankolinin bu kadar kuşattığı, sevinç ve üzüntünün süreklilik gösterdiği diğer bir başka yaşam formunu doğada göremeyiz. Abartılmış ritüelleriyle hem eğlence hem de 'ölüm' kara bir ideoloji gibi çökmüştür insanın üstüne. Bunları niye yazıyoruz? Tv ekranlarında genç bir sunucunun son anları ve ölümü tartışılıyor. Yaşam döngüsünün kısa vadeli anlık anomalilerinin yoğurduğu zamanın diyalektine ,devinen ahlaka ve insanları anlamakta yaşla gelen olağan bariyerlere takılıyoruz. Görünen şeyin odağında beliren ikinci görüntünün yakamozu gölgeliyor hikayenin ontolojisini. Bu gölgeli karanlıktaki çatlak, aydınlanma küpünün kendine ait varlık bilgisinin, insanı yaratan toprak malzemenin çatlağıdır. Simülakr, ikinciler, olmayanın görüntüsü, bize düşen izi/düşü buysa, bunu yaratan alansal varlık fiziğinin boyutu/encamı insanın tabi/hattı, Marks'ın söylediği capitalismus'un morfozunda mı? Yoksa birbirinden ayrılmayan tek bedenli bir tanrısal dönüşümü anlamlandıramayan bizim gibi günahkarların alışıldık mantra'sının çüreyen doğasında mı? Bedenin karaltısının, ruhun ışığının üstüne düşmesi; ağırlığın yarattığı çatlak. Sonsuzluğu düşünürken yerel muaşeret, ulusal-popüler banttaki mütalaa, ortak hafsalayla parantezlenip elde edilenin sınırlarını çiziyor; büyük algının yolu kesiliyor. Spinoza'dan yardım alırsak 'her tür tasarım ve iradeye dayalı kararın zorunlulukla kendisinden önce gelen bir olaya dayandığı fikrinden hareket etmemiz' gerekir. Böyle bir tasarım kader planı Spinoza ile Hegeli iki asır sonra birleştirmezse de bitiştirir. Hegel'in söylediğinde doğru payı vardır; insani künye tanrısal olanı şekillendiriyor ki, değişeni anlamak ikame edilen tanrısal değişimin mübadelesini gerektiriyor; bu da ölmeden değişemeyeceğimiz anlamında mı? Bir Spinozacı metin gibi kurarsak yazımızı, 'Beden (corpus) ve ruh, Tanrı'nın sonsuz özünden gelen görünümlerdirler ve dolayısıyla gerçek dünyanın düzeniyle ruhun düzeni birlik oluşturur' dememiz gerekir ki, ekranın izi ile yaşamın düşü üstüste gelir, ölüme kucak açan sunucuyu anlamamız kolaylaşır. Aydınlanma şu cümleyle başlamıştı : 'Aklını kullanmaya cesaretin olsun, kendini her türlü önyargıdan kurtar, rasyonel temellerini sorgulamadan ikram edileni kabul etme; eleştirel mesafeyi koru.' 'Öznenin kendi özerkliğini talep etmesi Kant'ın ahlaki buyruğun pratik koşulsuz zorunluluğunu kavrayamasak da, kavranmazlığını kavrarız' cümlesi bir kere daha başkalaşan ötekinin yaşamının üzerinden yasa/k koyucu mesafeli/mesafeyi tekil kurcalatır; hâl'i etikle çoğaltmadan akılla korur. Bizde ortak olan ne varsa her şey, bedensel biçimi altında bizden önce gelir diyor Negri.
Seçimi oluşturan akıl, bedene mi, toplumsal hafızaya mı aittir?
***
2 Şubat Çarşamba; 2011
Frida Kahlo ve Diego Rivera'da
sergilenen resimlerin zayıflığını, hikayenin canlılığı örtüyor...

Bazı ressamlar vardır ki, hikayeleri hiçbir hikayeye , resimleri hiçbir resme benzemez; tekinsiz adamlardır .. Van Gogh bunlardan biridir. İzleyici dram arar, hikaye ister; bu da sanatçının eserindenden çok kendini öne çıkarır. Filme uygun karakterleri bakımından Kahlo ile Rivera'nın öyküsü Pera'nın salonlarını doldurmuş. Resimlerinin bu sergide aynı kaliteyi yansıttığını söylemek güç. Kültür sayfalarını kapmış humaniscus editörler tarafından yaratılan mizansenler genellikle izleyiciyi kötü şekilde yönlendirir, önyargı oluşturur. Bu defa gereğinden fazla cilalanan Fernando Botero gibi kötü ressam demiyoruz.; yalnızca bu resimler Kahlo ile Rivera'nın dönüştürücü gücünün parelelinde bütünlük oluşturmuyor; iyi ressamların tartışmalı eserleri savruluş yıllarının ürünü; geriye kalan hikayeninse bizi ilgilendiren tarafı yok. Bütün bunlara rağmen özel müzeler arasında iyi niyetli çalışkanlığı ve yordam bileni olarak Pera farklılaşıyor..
***
.
