25 Şubat 2011 Cuma

Dünyanın talan edilmesine sessiz kalan sanatın huzur hakkı yoktur..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..



On tane Marina Abramovic, Maurizio Cattelan, Hüseyin Çağlayan eleştirisi bir 'Peta' duyarlılığı, Greenpeace dikkati, Sartre zuhuru oluşturamıyorsa, sanatın amacı yeniden tartışılmalıdır..

Canlı yaşamın doğasından gelen yepyeni bir konfigurasyonla yeryüzüyle, doğal yaşamla hiyerarşi oluşturmadan teorilere, ideolojilere, kahramanlara ihtiyaç duymadan/duyulmadan, yalnız insanlarla değil çakalı sansarı yılanı ya da aslanıyla, bitkisi yaprağı, ağacı börtüböceği tosbağsıyla barışık, rakipleşmeden, düşmanlaşarak ayrışmadan yeni bir dünyanın kurulabilmesinin imkanlarını tartışmanın artık zamanıdır..




Utanılası bir korkunun saldırgan içgüdüsünü çözümlemek, dünyanın merkezine insanı yerleştiren psikiyatristlere ve siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemlidir. İnsanın özgürlüğü, geri kalan canlı yaşamın kanlar içinde teslimiyeti ile yeryüzünün baş eğmesi demek değildir. İnsan doğasına, doğa insana yabancılaşıyor. Sanayi devrimi öncesi Descartes'le başlayan sürecin sonunda felsefeci Immanuel Kant, insana 'aklını kullanmaya cesaretin olsun' diyerek Aydınlanma döneminin işaret fişeğini ateşliyordu. Şimdi sorulması gereken asıl soru şudur; nereye kadar?..






Sanatın ereğini tartışırken Sol Portal'da Nazi'lerin Yahudilere yaptığı kıyım örneği, hayvanlar üzerinden insan soyunun ihtiyaçlarını giderme , dünyanın merkezine insanı yerleştirme egosunun son örneğini okuduk. Şöyle yazıyor haberde: 'İsveç'te Tavşanları Yakıp Biyoyakıt Üretiyorlar'.. Ama yeni gelen görüntülerde güncel olan bir başka aymazlık,Kanada'da fok katliamları var; bunlar kamuoyunun duyabildiklerinden bir parça. Asıl parçalanansa analizanın ruhsal bütünlüğü, insan türevinin moral değerleri. Bugünlerde salonlarda mutlu yuvalarında üretilen sanatın galebe çalan derin entellektüelizmden koparak protest olamama, insanoğlunun dünyada yaptığı kıyıma duyarlılık göstererek dışarı çıkamama da dahil konformizm problemleri didaktizmle içiçe. Eklektizm/ortayolculuk,bananecilik,sinik yaşam da cabası. Çemberi kıranları bekleyen tehlike 'herşeye karşıyım,karşı' kumpanyası. Bir de karşı 'conformity' denilen durumun bulanıklığı var: non-conformistler doğuştan rahatsız,muhallif, hiçbir şeyle barışık olmayan insanlar olarak algılanır ki değildir. Non-conformistler olumlamak konusunda ilkeli itirazları olan, kendine uymayan, evetlemediği şeyleri yeniden tartan/ölçen yeniden biçen insanlardır dersek, bir gösteren olarak olması gereken boşluğu işaret ederiz.

Ne ki öncelikle sanatın dikkat eksikliğinden, kekemelikten kurtulabilmesi gerekir ; bu, lafını anlatabilmesi, sözünü dinletebilmesi, mesajını iletebilmesi için bir mecburiyettir.

İtaat/özdeşleşme/onaylama/benimseme/içselleştirerek çoğaltma, 'contemporary-art, 'çağdaş sanat' olgusu/nesnesiyle öznenin ilişkileri bağlamında yeniden tanımlanmaya, tartışılarak içi doldurulmaya muhtaç kelimelerdir. Evrimini Amerikan post modern manipülasyon nedeniyle tamamlayamamış -kavşağı şaşırmış- sanatın birikmiş çok sözü olması lazım. On tane Marina Abramovic, Maurizio Cattelan, Hüseyin Çağlayan eleştirisi bir 'Peta' dikkati oluşturamıyorsa, sanatın amacı yeniden tartışılmalıdır. Hüseyin Çağlayan'ın son örneklerinde gördüğümüz gibi çağdaş sanatçı eder ile değerini, uğrak ile durağını karıştırarak, insan vucuduna sarmaladığı kumaşla asıl sorunu örterek, zengin sofralarına, entellektüel mekanlarına mitil atmıştır dersek genel bir hâlin eleştirisini yapmış oluruz. Üzgünüm Leyla / I am Sad Leyla sergisinin getirdiği sesin yankısı hafızalarda taze ve herkesin bildiği bir isim olduğu için 'Hüseyin Çağlayan' diyoruz; Yakınlık Sensörleri / Proximity Sensors, Arzunun Yakınlığı/ Imminence of Desire, Değişimin Yakınlığı / Imminence of Change veya yalnız Çağlayan ya da başkası; yüzlerce peşisıra sayılabilecek örnek var. Anlam/ahkam katılarak alternatif bir cümle oluşturduğu zannedilen bu tür şovlarda iktidar/muhalefet ortaoyunundaki taşlamalara benzer seyirlik gösteri türünden kişisel fantaziler, karikatürleşen imgeler, komik figürler, mizahi eylemler, absürd diyaloglar üzerinden zoraki gülümseten bir tür 'çağdaş sanat' performansı icra ediliyor; yalnız bizde değil, dünyadaki kıpırdanışlar da kanayan yaraya tuz basma kabilinden değil. Söylediğimiz politikleşmede bu sahneye bir figüran olarak eklenirsek,-Istanbul Bianellerinde, Galeri Nev, Istanbul Modern ya da kabul görmüş seçkin bir mekanın seçkin seçicisinin bir hizmeti, bir seçilen olarak- salt bu oyuna katılan, bu kargaşada gerçeği arayanlardan oluruz. Bu da bir tarzdır . Sanat siyasetindeki ekonominin belirlediği otoriter boşluk rahatsız edicidir. Gösteren , dolambaçlı yollarda çıktığı yolculukta paralaks oluşturarak 'gösterilen' ile doğrudan olmayan anlam düşkünü bir ilişki kurmakta, daha doğrusu kurmaya çabalamaktadır. Epistomolojisini yitirmiş,yaratıcısına ,insan doğasına yabancılaşmış bu irtibatlanmada 'sahi' bir talep yoktur. Ürün ile üreticisi, birbirini dışlayan ötekilik diyalekti içindedir. Amaç araca, nesne özneye, toplumsal dinamikler, bireysel organizmaya baskın olmakta, hükmetmektedir. Kendi halini harap eden, olmasını/oluşumunu durduran bir toplu/msal dönüştürücü iş başındadır. 'Kant'a inanmayın bana inanın 'dediğimizde sorgulanmasını talep ettiğimiz bir aydınlanma/ilerleme, sanayi devrimi çağı ve üretim kültürü var. 'Üretim araçlarının kimin olacağı' Marks'ın temel meselesi olsa da, biz üretim araçlarından uzaklaşan/özgürleşen insanın, doğasına iade edilebileceğini söylüyoruz. Sorun insanın doğasıyla, kapitalizmin üretim araçlarını tam hızla çalıştıran tüketim kültürünün paradoksundadır. Geleceği bıraktık, bugünün sanatı bile böyle nahoş, kendinden geçmiş bir huzur ortamının ürünü olamaz: Modern Ortaçağ kaleleri mekanlarda derebeylerinin hizmetindeki göçmüş köylü/urbanlar ya da sanatsal teolojinin hizmetkarı endaze ayarlayıcı çağdaş Aziz Agustinler olup, sınırlı memnuniyetsizliklerle hırçınlaşıp, Deleuz/Negrileşip kendinizi kandırmayın efendiler diyoruz; duyan yok. Sanat kendi güçsüzlük konumunu sezerek yaşadığı alaysızlık/mizahsızlık biçimlerini , nihilizmini, gereksiz ciddiyetini, göstermelik medidatif sendromları, derin felsefi hallerini terkedip sıradanlaştığı ölçüde muktedirlerin mekanlarını terkedip seçkinlere meydan okuyan, barış içinde kalmak koşuluyla sınırları müzakere eden, mübadele oluşturan, ironik,sorguç,teşhirkar bir söylem yaratabilir. Konu günlük siyaset ya da Derrida saçmalamaları, Sarkozy kompleksleriyle çözülecek sınırda/marjlarda bir çelişki değil; 'üretim' kavramını uygarlığın gözden geçirmesi lazım. Ne ki öncelikle sanatın dil yanlışları/sözlük hatalarından, telaffuz bozukluğundan, kekelemeden kurtulması, lafını anlatabilmesi, sözünü dinletebilmesi, mesajını iletebilmesi için bir mecburiyet. Tabi ki devam edeceğiz; değerlendirmeyi sona bırakalım ilk önce neler oluyor olanlara, aklın sınırlarını zorlayan ekonominin sosyolojisine, tüketimin sosyo-psikolojisine, yazılanlara birlikte bakalım..




Ansiklopedilerin tahrişi, sanat tarihinin tertibi, seçkinlerin tahribi, eleştirmenlerin taaccübü, Bienallerin tahriki, küratör terkipleri, galeri tacizleri, müze baskısı diye devam edeceğiz ama gerçek yaşamı tehdit eden somut sorunlar var..


'İsveç’te binlerce tavşan vuruluyor, donduruluyor ve biyoyakıt üretiminde kullanılıyor. İsveç’te başıboş, sahipsiz hayvanlarla baş etme yöntemi gibi görünen durumun bir endüstri haline gelmesi korkutuyor. Üstelik “yakıt hammaddesi” tavşanlarla sınırlı değil…
Kimileri sahibi tarafından terk edilmiş, kimileri vahşi hayattaki binlerce tavşanın vurulup, derin donduruculara konularak İsveç’te bir ısıtma ünitesinde yakıldığı ortaya çıktı. Stockholm’de bu şekilde profesyonel avcılık yapan Tommy Tuvunger, Alman dergisi Spiegel’e, şehir yönetimi için bu şekilde avcılık yaptığını ve kontrol edilemeyen tavşan sayısının bu şekilde 6000′den 3000′e indiğini belirtti. Tavşanların avlandıktan sonra donduruculara konulduğunu ve belli bir sayıya ulaşılınca ilgili nakliyecinin gelip aldığını ekledi. Tuvunger hayvan ölülerinden yakıt imâlini normal bulduğunu da belirtti. Nakliyecinin sadece tavşan değil, kedi, geyik, at ve inek de aldığını ekledi. Medya raporları, dondurulmuş tavşanların Karlskoga’da hayvanların biyoyakıta dönüştüğü bir ısıtma merkezine görütüldüklerini ve evlerin bu şekilde ısıtıldığını söylüyor. Bu merkezdeki sözcü yorum yapmaktan çekindi. Merkezin tedarikçisi, hayvanlardan biyoyakıtı üreten bir firma olan Konvex’e de yorum için ulaşılamadı.

Konvex, Daka Biodiesel adlı Danimarkalı bir gruba bağlı. Grubun web sitesinde biyodizel ve biyoyakıtın “mezbahalar ve temel tarımdan” gelen hayvanların yağından üretildiği ve pazarlandığı belirtiliyor.

İsveç’teki Vahşi Tavşanları Koruma Derneği ise tavşanlarla mücadelenin onları öldürmeden de yapılabileceğini belirtirken, tavşanların bir endüstriyi besleme tehlikesine işaret ediyor.

Biyoyakıt nedir?

Biyodizel hayvan ve bitki yağlarının alkol ile reaksiyonu sonucu ortaya çıkan yağ asidi metil esterlerinden (YAME) oluşuyor. Alkol olarak metanol, bazen de etanol kullanılıyor. Biyoyakıtların bitkisel kaynakları odun (çeşitli ağaçlar), yağlı tohum bitkileri (kolza, ayçiçek, soya v.b), karbohidrat bitkileri (patates, buğday, mısır, pancar, enginar, v.b.), elyaf bitkileri (keten, kenaf, kenevir, sorgum, miskantus, v.b.), protein bitkileri (bezelye, fasulye, buğday v.b.), bitkisel artıklar (dal, sap, saman, kök, kabuk, v.b.) kullanılıyor. Hayvansal kaynaklar ise literatürde “hayvansal atıklar” olarak geçiyor.

Petrolden elde edilen yakıtın hava kirliliği açısından en önemli olumluluğu karbondioksit yayılımını yüzde 75 düzeyinde azaltması. Biyodizelin bu şekilde küresel ısınmaya yol açan sera etkisindenki ana bileşen olan karbondiyoksitin azaltılacağı düşünülüyor. Ancak biyodizelin teşvik edilmesinin arkasındaki esas nedenin petrol fiyatlarındaki artışlarla ilgili olarak, “enerji güvenliği” ihtiyacının da olduğu düşünülüyor.

AB 2010 itibariyle yakıt kullanımın yüzde 5.75′inin biyodizel olmasını hedefledi. 2020 için ise hedef yüzde 10. ABD’de biyodizel üretimi 2000 yılında 2 milyon galonken 2005′de 75 milyon galon ve 2008′de 700 milyon galon oldu.



Çözüm insan psikolojisindeki korkuların yarattığı güvenlik arzusunun bekçileri hiyerarşileri, insanın kutsal dokunulmazlığını kaldırıp, kendini yeryüzünün canlı organizmasıyla eşitleme güdüsünün serbest bırakılmasındadır..



Besinler insanları değil araçları doyuruyor

Biyoyakıtların gıda fiyatlarını yükselttiği, son yıllardaki kuraklıkla birlikte gıda arzını azalttığı iddiası oldukça sık dillendiriliyor. Sözgelimi AB’nin biyodizel ihtiyacı için az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin toprakları ayrılıyor. Buradaki çiftçilere daha fazla destek verildiği için bu ülkeler kendilerini besleyecek yerel ürünler yerine AB’nin biyoyakıtı için ürün yetiştiriyorlar. Halihazırda Danimarka’dan daha büyük bir alan bu şekilde biyoyakıt hammadesi üretimine ayrılmış durumda.

Castro’dan uyarı

Fidel Castro, 2007 yılında Bush’un biyodizel kullanan arabaların teşvik edilmesi ve biyodizel üretiminin arttırılması konusunda otomotiv baronlarıyla yaptığı konuşmadan hemen sonra yaptığı konuşmada sorunun enerjinin maliyetini indirmek değil, yiyeceklerin enerjiye çevrilmesi olduğunu belirtmişti. Dünyada 3 milyar insanın açlık ve susuzluktan erken öldüğünü belirten Castro, sözgelimi mısırdan biyodizel üretimi endüstri haline geldiğinden dünyada milyonlarca aç insanın artık mısır yiyemeyeceğini belirtmişti. Hatta mısır ekiminin teşvik edildiği durumda birçok ülkede ağaç kalmayacağını ve iklim değişimleri yaşanacağını öngörmüştü. Castro, enerjinin maliyetini düşürmenin yanında tüketiminin azaltmanın yollarının da düşünülmesini önermişti.

İş hayvan katliamına dönüşebilir

İsveç’te tavşanların yakıt üretimi için kullanılması ise, bu sektörün hammaddesi haline gelen hayvan soyunun tükenmesi tehlikesini akla getiriyor. Söz konusu şirket, sadece tavşanlardan biyoyakıt üretmiyor. Şirket için hayvan toplayan taşeron, kedi, geyik, at ve inek gibi hayvanları da topluyor. Dünyanın doğal kaynakları en fazla tüketen sektörlerinden olan yakıt üretiminin, hayvanları öldürüp yakıta çevirmekte sınırının ne olacağı henüz tam olarak bilinmiyor.'

Aslında her zaman birilerinin özgürlüğü, birilerinin köleleliği demektir ki, uygar'ın düşüncesinde bunu tartışmanın sırası henüz gelmemiştir!

Çoğu insana çerez olan bu konu,insanlığın bir dil sürçmesidir diyemeyiz. Sürçmeler, insanın doğa/doğasına yabancılaşması, doğanın huzur hakkı talebi bu blogun temeli, asli nedenidir; sanatın asli nedenin de aynı olduğunu düşünüyoruz. 'En iyi tanımı insan çıkarı felsefesi olabilecek, merkezine insan hayvanı ve bu hayvanın ruhunu incelemeyi koyan psikolojikleştirilmiş bir felsefe, belli bir dünya görüşü/Weltanschaung üretmektedir'(2) Utanılası bir korkunun saldırgan güdüsünü çözümlemek, dünyanın merkezine insanı yerleştiren psikiyatristlere ve siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemlidir. İnsanın özgürlüğü, geri kalan canlı yaşamın bütünü ile yeryüzünün baş eğmesi demek değildir. Uygarlığın kısır döngüsü ve basında yer alan 'İsveç'te Tavşanları Yakıp Biyoyakıt Üretiyorlar' konulu haber hakkında yorumumuzu ve devamını yazacağız. Herkesi, şapkayı öne koyarak, bu kaos ortamında 'sanatın görevi nedir'i bir kere daha düşünmeye davet ediyoruz.. Temsil ve temsiliyet hakkı önemlidir; salonlarda teslimiyet ise farklı..

Liberal olsun,dinsel veya sol olsun tüm arkadaşlarıma altını kırmızıyla çizerek söyleyeceğim şudur; ideolojilerin ismi ne olursa olsun, her düşüncenin ilerlemesinin altında doğanın/doğal olanın mağduriyetinden elde edilen rant, üretim arzusuyla tüketilen yeryüzünün sömürüsü vardır. Yeryüzünün verdiğiyle yetinmeyip, daha fazlasını aklını kullanarak üreten insan, tüketiği kaynağın farkındalığına ulaşmamıştır. Tüm oligarşilere yataklık eden tüm uygarlıklar bu rant/sömürü üstüne sistemlerini kurarlar. Sömürüsüz sistem/bir arada yaşamak, belde, belediye, veya herhangi bir otonom organizma insanoğlunun bu düşünce sistemiyle, ilerleme mefkûresi ile birlikte anılamaz/gerçekleştirilemez.
'Dünya, bilgi adına yöneten bir azınlıkla, pek cahil bir çoğunluk arasında bölünecektir' diyeni zaman haklı çıkardı. Pek cahillerin arasında yalnız yoksul kitleler değil, yoksun tilkiler, foklar, timsahlar, çulluklar, sanayi devriminden bu yana doğal alanları parsellenenen tüm geri kalan can/canlı türleri var..
Sömürüsüz ilerleme eşyanın doğasına aykırıdır; üreterek tüketilen ,ilerlerken gerileyen, büyürken küçülen , kazanırken kaybedilen ise asli doğamız, içinde yer almak mecburiyetinde olduğumuz doğal yaşam alanlarımızdır...

Kendileri olarak kalanlarla, kendilerine rağmen kendi dışına taşan egonun bir besleyeni olan kapitalizmin perçeminden tutup 'istemem' deme hakkımız saklıdır. Onu karakterini mutlak /cerbezeli kılan üretim/tüketim sarmalıdır. Bu arzunun psikolojisini deşifre etmeden,'korku' kavramının paradokslarını görmeden ortaya konulacak ideolojiler, insanın biyo-kimyasına, türün yaşam süresine bütüne ters düşen müdahaleler olarak kalacaktır. ilerleme, ilerleyerek ele geçirme, inhisarına alma,yeni alanları istila etme güdüsüne karşı durup düşünme zamanıdır. Hatta üstümüze gelen vicdani yüceltmeler, aşkın kırbaçlara, radikal motivasyonlara karşı kabul etmeme hakkını kullanarak buraya kadar deyip pazar/piyasanın enstürmanlarını toprağa gömerek elleri, pençeleriyle toprağı kazarak bireyin özerk alanlarını yeniden tanımlamanın tam da sırasıdır. Canlı yaşamın doğasından gelen yepyeni bir konfigurasyonla yeryüzüyle, doğal yaşamla hiyerarşi oluşturmadan teorilere, ideolojilere, kahramanlara ihtiyaç duymadan/duyulmadan, yalnız insanlarla değil çakalı sansarı yılanı ya da aslanıyla, bitkisi yaprağı ağacı börtüböceği tosbağsıyla barışık, rakipleşmeden, düşmanlaşarak ayrışmadan yeni bir dünyanın kurulabilmesinin imkanlarını tartışmalıyız. Kantlardan miras aldığımız 'akıl' ve 'cesaret' imgelerini ahir zaman filozoflarının özgürleşmesi için kullanmak gerçekten çok güç olacaktır. İnsanoğlu bir sapaktadır; yanlışın/zararın neresinden dönsek kârdır. Aydınlanmanın kurucu bilgisinden özerkleşmek için zaman var mıdır; umarız çok geç değildir.
Ama sanatın derde ilaç,yaraya merhem olabilmesi için içi boşaltılmış imgelerden, öznesini kaybeden nesnelerden uzaklaşması, Amerikancı siyasetlere mesafe alarak aks ve aksan değiştirmesi gerekiyor; amaç kendine rağmen, kendisi olabilenin yeryüzüyle barışık insanlık idealidir..

Emin Çetin

(1) İsveç'te Tavşanları Yakıp Biyoyakıt Üretiyorlar/BBC News,Sol Portal
(2) AlenkaZupancic/Neden Psikanaliz,Metis







Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin-Yazışma ve sergi davetiye adresi ecg.abone@gmail.com
.