15 Ocak 2011 Cumartesi

Not Defteri / 15-30 Ocak 2011

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


30 Ocak 2010; Pazar
Pera'daki Rus Ressamlar sergisi, 1917'de tarihe gömülen bir sınıfın, derin bir burjuva zenginliğinin fotograf arşivi olarak görülse bile önemli. Neyi kazanmak için nelerden vazgeçildiği ise ayrı bir yazı konusu..


Her değerlendirme, beklentilere, baktığınız yer ve coğrafyaya, içinde durduğunuz birikime göre farklılık gösterir; objektif olmak ise yalnızca sözlüklerde geçen bir imkansızlık halidir..


Tüm Rusya'nın İmparatoru, Estonya ve Livonya Dükü 1672 doğumlu I. Pyotr Alekseyeviç Romano'ya biz Deli Petro deriz ama, başta Ruslar ve bütün dünya Büyük Petro der.
Ülkesi için çok önemli bir adamdır. St.Petersburg diye bir şehir kurdu. Bugün Hermitage olarak bilinen müze çarın kışlık sarayıdır. Bizdeki 'Aşiyan' benzeri bir kelimedir; 'inziva yeri' anlamını taşır. 1700'lerde çıkartılan arkeolojik kazılarda elde edilen ilk buluntuları Çar, sarayında toplar. Esas müzeleşmesiyse, 1764 yılında Çariçe II. Katerina ile başlar; 1852 yılında kamunun hizmetine açılır. Yaklaşık 3 milyon sanat eserinden oluşan Hermitage Müze'sinin, Batılaşma yolundaki Rusyanın vitrindeki kültür hamlesi olarak iktidarın ilişkilerini ne kadar tava getirdiği, Batı dünyasındaki konumunu meşrulaştırdığı, sanatın bu anlamdaki yol açıcılığı, etkileşim/dönüştürme değeri düşünülmeye muhtaçtır. Eserlerin görsel olduğu kadar amaçsal misyonu da önemlidir.
Müzelerle, balelerle, Çaykovsky,Modest Musorgski,Rimski Korsakov'lar, Çehov,Gogol,Puşkinler'le birlikte Rus oligarşisi Avrupa'da yaşanılan aydınlanma devrimine ülkesini eklemeyi başarabilmiştir.


Rusya'nın yolu her fırsatta Almanya tarafından kesilmeseydi, bugün iki süper güçten birisi olmaya devam ederdi..


19. yüzyılda Avrupa'da sendikalizasyon başarıları, işçilik ve ürün fiyatlarını yükseltmiştir. İlk önce silah endüstrisine temel teşkil eden modernizasyon hareketleri, daha sonra Rusya'yı ucuz iş gücüyle Avrupa'nın arka bahçesindeki imalatçısına dönüştürmüştür. Nikolay Buharin'in 1915'de yazdığı Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi kitabında, feodal kalıntılar içinden doğmaya çalışan sermaye birikiminin Rusya'yı nasıl bir sanayileşme hamlesinin içine ittiği sayısal verilerle anlatılır. Petro ile başlayan modernleşme bir ihtiyaçtan doğmuştur. Fransız düşünürlere maaş bağlayan, sürgündeki Voltaire ile d’Alambert, Montesquieu'yu destekleyen Diderot'yu Moskova'ya getiren 2.Katerina ile devam eden, 1815'de New Lanark'ta Robert Owen'ın fabrikasında bizzat incelemeler yapan 1.Nikolayla süren değişim, köklü tepeden inmeci bir Batlaşma mücadelesinin iradesidir. Anlaşılır nedenlerden Jean Jacques Rousseau'yasa mesafeli durmuşlardır. Ne ki Petro ile başlayan modernist yapılanma, aristokrasinin karşısına alternatif olarak burjuva sınıfını koyamasa da, küçük burjuva kökenli entelijansiya dedikleri kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. Batı'dan gelen realiteden, düşünsel akımlarla soldan, nihilizm ve çarlığın debdebesine duyulan isyandan beslenen bir kadro hareketini doğurmuştur. 19.yüzyılda ağırlıklı olarak edebiyatı, müziğiyle, buna resmi de ekleyebiliriz yoksul/varsıl ayrımı yapmadan melankolik bir elin tüm Rus sanat ürünlerinin üzerinde gezindiğini söyleyebiliriz. Bir köylü toplumdan yarattığı burjuva sınıfının 1917 İhtilali ile kesintiye uğrayan öyküsünü bu sergide görüyoruz. Almanya ile Rusya arasında tarihsel rekabet ve düşmanlık literatür incelendiğinde hangi boyutlarda olduğu görülür. Bu durum her iki ülkenin de yayılmacı politikaları kadar kültürüne de yansımıştır.
1789 Fransız Kralı'nın devrildiği ayaklanmanın ardından bütün dünyada domino etkisiyle kölelik kaldırılır. Rusya'da bu tarih 1861'dir; ülke kendi iç dinamikleriyle sanayi üretimine geçmiştir. Bu tarihte toprak köleliğinin kaldırılmasıyla Rusya büyük bir değişim yaşar. Köylüler özgürleşir ama sahipsizlik fakirlik demektir. İzini muhteşem Rus edebiyatında sürebileceğimiz acılar dolu bir dönemdir bu yaşayan yoksul halk için.


Rusya'da en çok yaşayan insan Oblomov'dur; bilinen edasıyla benzerleri bu sergide de var..


O, tembellikten çok dış dünyaya karşı kayıtsızlıkla maluldur. 'İlya İlyiç Oblomov, ailesinden miras kalan taşradaki Oblomovko köyündeki çiftliğin düşük geliriyle Peterburg’daki apartman dairesinde, uşağı Zahar ile birlikte yaşayan aylak bir adam. Vaktiyle devlet memuru olmak için başkente gelmiş, bir süre sonra memurluktan sıkılarak evine kapanmış... Günün büyük bir kısmını yatağında geçiren, uyandığında eskimiş sabahlığını üzerinden çıkarmayan, hayatına çeki düzen verecek kararlar almayı sürekli erteleyen, arada bir ziyaretine gelen birkaç arkadaşı dışında sosyal hayatı kalmayan Oblomov, bu karabasan gibi gerçeklikten düşler kurarak sıyrılmaya çalışır. Dünya edebiyatında öyle karakterler vardık ki hem yazarlarını gölgede bırakmış hem de edebiyatın sınırlarını aşarak bir davranış modelinin simgesi haline gelmiştir. İvan Aleksandroviç Gonçarov’un Oblomov romanının kahramanı Oblomov da böyle bir karakter. Düşünceden eyleme, kuvvadan fiile geçememe, daha basitleştirildiğinde açıkça miskinlik halini temsil eden Oblomovluk, özellikle devrim öncesi ve sonrasında Rus insanı için olumsuzluk yüklenmiş bir sözcüktür. Lenin’e göre Rusya üç devrim geçirmiş, ama yine de Oblomov’lardan kurtulamamıştı. “Çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”'(1)
İvan Aleksandroviç Gonçarov’un , Arafta yaşayıp Doğu-Batı arasına sıkışmış kendinden memnun olmayan tembel Rus aydının ruhunu yansıtan Oblomov karakterlerine bu sergide sıkça rastlıyoruz.. İvan Aleksandroviç Gonçarov ,Oblomov karakteriyle mitoslaşan kitabını köleliğin kalkmasının tartışıldığı en yoğun dönemde, 1858'de yayımladığını da burda unutmamak lazım..

Pera Müzesi'nde Çarlık Rusyası'ndan Sahneler: Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu'ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri


Bu ön okumanın eşliğinde gidilmesi gereken Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu’ndan 19. Yüzyıl Rus Klasikleri’ sergisi, Pera Müzesi’nde devam ediyor. Küratörlüğünü Rus Devlet Müzesi Müdür Vekili Evgenia N. Petrova ile Tayfun Belgin’in yaptığı sergi, 1917 Sovyet Devrimi’ne kadar Rus halkının farklı sınıflar üzerinde yarattığı farklı dinamikleri ve kuşatma altında tuttuğu ezilen ulusların kaderini, isyanı tetikleyen dinsel motiflerle bezenen sürecin altındaki bir başka gerçeği belgeliyor.

Aynı konuda geçen yazımızdan anlattılan öyküye , bu defa farklı pencerelerden bakmaya çalıştık. Osmanlı'daki Tanzimat macerası konuyla bir nebze benzerlik gösterir. Amentüsü kilise ve benzer kurumlarının saltanatı olan ortaçağdan her toplum farklı kapılardan firar etmiştir; edemeyenlerse Araf'ta yaşamaya devam etmişlerdir ..


Çarlık Rusyasından Sahneler adlı sergide İlya Repin, Venetsianov, Pavel Fedotov, Vasiliy Perov, Nikolay Yaroşenko, Vladimir Makovski ve Kasatkin gibi sanatçılara ait 65 eser yer alıyor.
Bünyesinde bulundurduğu 360 bin eserle büyük bir görkeme sahip St. Petersburg’daki Rus Devlet Müzesi’nden seçilen tablolar hakkında Sovyet Devrimi'nin ortadan kaldırdığı yanı başımızdaki burjuva birikimin tarihini bize dokunmamışçasına yazmak ancak bu kadar mümkün olur; aynı konuda geçen yazımızdan anlattılan öyküye , bu defa farklı pencerelerden bakmaya çalıştık. Osmanlı'daki Tanzimat macerası konuyla bir nebze benzerlik gösterir. Amentüsü din olan ortaçağdan her toplum farklı kapılardan firar etmiştir. Tasavvufun şekillendirdiği mülkiyetten vazgeçmişlikle, Kilise ideolojisinin biriktirme,yığma anlayışının neleri değiştirdiği özgül şartlar dikkate alınarak düşünülmelidir. Halkın gündelik yaşamında,ibadet ritüel eşyası ve algısına yansıyan, türevlerini içselleştiren olgular zinciri vardır.. Kökensel motivasyonla hareketlenen farklı arayışlar, devlet, iktisat ve kültürleri çağdaşlık sarmalında melezleştirerek yeni bir kimlikle bugün farklı paranoyalar inkişaf ettirmiştir. Konu karşık ve nereden baktığınıza bağlı olarak çok farklı zenginlikler üreten bir derinliğe sahip..

(1) Oblomov,Evrensel Karakter,Ömer Türkeş,Radikal Kitap 13 Ağustos Cuma 2010

***


25 Ocak 2011; Salı
Bilim felsefecileri, 20. yüzyıl felsefesini adeta terörize etmiş ve tedhiş alanına çevirmişlerdir dersek eksik olur ..



'Kant'a inanmayın bana inanın' dediğimde, etrafımızı kuşatmış bu kadar kanıta rağmen cüretkarca, 'saçmalama' diyebilene Bertrand Russel'ın sözünü delil getiririm: 'Filozof olmak isteyen, saçmalıklardan korkmamalı!'
Ama siz en iyisi Ne Kant'a ne Russel'a ne de bana inanın. Çünkü bizlerin söylediği her kelime, insanın ürettiği her düşünce, hepimizi var olan doğamızdan, parçası olduğumuz sonsuz zekadan biraz daha ayrı/aykırı düşürmektedir.

Doğanın bir parçası olarak yaşamak, tabiat tarafından bahşedilmiş hayatı sürdürebilmek için bilgiyle yüklenmiş isyan değil, bilgiden özgürleşmiş uyum gerekir; felsefede tartışması, eleştiride hasatı olmayan çorak alan budur..


Yıllardır yazdığımız konular gündem yaratmaktan uzak da olsa, vesilelerle düşünceler yeri geldiğinde aynı kavşakta buluşuyor. Bilgi felsefesi başlığıyla açılan konu bir muammadır. O, Aydınlanma ile tetiklenen süreçte bilmenin şehvetiyle, bilginin kaynağına doğru insani hatta şeytani bir hamleyle doğamızın, doğal olmayan süreçlerini tasarlamaya zemin hazırlar. Felsefenin nesnesi 'bilgi', öznesi insan için 'genesis' olmak zorununluğunu yaratmaya çabalıyor; şereflendirilen 'akıl' ise bütünü temsileyet gücünden mahrum..

Yapılan yalnız bilginin değil, insanın da sınırları, oluşturduğu hegomonik kültürün değeri ve neliğini tartışmaya açar. Gerçi tartışmaya açar demek nezakettendir, başkasını kabullemeyecek kadar doğaya başkaldırmayı dinselleştirir, karşı davranışlar üzerine blok koyar, tartışmanın zeminini hazırlar demek daha doğru olur. Dolayısıyla bilim felsefesi , sözün yükseleceği cedeli, çelişkilerin antogonizmik karekterinin düşsel platformunu, amaçsal değil ama araçsal bilimin neliğinin, değerinin , sınırlarının irdelenmesi, cüretinin yüceltilerek sorgulanmasının gereğinin argümanlarını hazırlar. Doğal hayatın birbirine kilitli süreçlerinin anlaşılması ve uyumla kabulu yerine, kendi kurduğu değerler manzumesini yüceltir. Evrimin yerini yapay devrimcikler alır, akıl, putlaştırılır. Bertrand Russel, 'Ulaşılacak her bilgiye bilimsel yöntemlerle ulaşmak gerekir; bilimce bulgulanamayacak şeyleri insanlar bilemez.' diyor. Kimse kabul etmese de, 'bana ne!' diyemeyeceğimiz oyunbozucu,yapısökücü bir mantık kuruyor. Doğanın ne insana ne de bilgiye ihtiyacı vardır; yoluna insani bilgiyle devam etmez. Ne ki insanın yoluna çıkan morfozlardan korunması için doğasını değiştirmeden koruması, hayatın üretmediği yeni zihinsel paradigmalar inşasından vazgeçmesi gerekir. Bu bakış ne Russel ne de günümüzde aklı kutsayan bilim için geçerli verileri oluşturmaz. Her Firavunun bir Musa'sı olmasıysa denge adına gereklidir. Russel, 'bilimce bulgulanamayacak şeyleri insanlar bilemez' demesi bir ele geçirme talebidir. Doğanın devinimini sürdüreceği bütünlüklü içsel hukukunda, insanoğlunun muktezası ancak bu hukukun, asimetrik parçasınca ilgası anlamına gelir;
İnsanlığın yerine bilimi koyup,Proudhon'un lafını değiştirerek söyleyelim: Her kim bilimden söz ediyorsa, amacı insanlığı kandırmaktır..


İnsanın ontolojisi/varlık malzemesi
buna bağlı zihni, beyin materyali, vucut kimyası ve zihniyeti,çevresi değişiyor;
kimin umrunda?


Karşımızda yekpare yaşamın canlılığına karşı oluşturulan organize bir başkaldırı, yani malzemesi,tarifi üçyüzyıl önceye endeksli bir kaynakça var. Aydınlanma Devrimi'nin az tartışılmış mutfağı/tezgahında pişirilen ,tüm dünyaya, tabiata ait değerleri yakıp kavurarak kendine meze yapan, gücünü finansal sermayeden alan bir tedhiş örgütünün sofrasının zehir zemberek ürünleridir önümüze konulan. Kurtlar sofrasına malzeme olan bilgi'den önce fodulun boy aynasını saklayan felsefeyle insani yüceltim yeni putlarını diker.. Kant'la zırve yapan düşünce, Hegel'de kıvam bulur , Marks'la isyan eder..

Zamanda yeni bir pencere açan Alman Hegel , Tarihte Akıl'da şöyle söyler : 'Büyük insanlar kendi amaçlarının peşinde koştular, kendi ereklerine vardılar. Başkalarının iyi niyetli amaçlarına aldırmadılar ve başardılar.'
Hegel'e ikiyüzyıl sonrasından vereceğimiz cevap , 'Bugün dünya bu mantığın oluşturduğu dolgu zeminde , doğamızı/yaşamımızı farklılaştırıp karmakarışıklaştıran yaratıcı insanların çöplüğü oldu' demek olacaktır..



Yeryüzüyle rekabete girip başkaldırarak, bilimle bilerek sona doğru ilerlemektense, çıkarsal ve ereksel iyilik, ağaçla,kuşla, böcekle hasımlaşmadan, doğanın verdiğiyle yetinerek uyum içinde bilmeden,teslimiyetle yaşamaktır ;
illa da düşünerek ilerlemek istiyorsak, bunu düşünmemek olmaz..


Bilim felsefesi konusunda Radikal Kitap'ta bu hafta Yücel Kayıran'ın bir yazısı var.* Kayıran, yukarıda söylediklerimize katılmasa bile, söylediklerimizi patikada devam ettiren, yol açan bir kitap tanıtıyor ; 'Bilim felsefesi, pasif ve spesifik gibi algılanmasının tersine, sonuçları bakımından 20. yüzyılın siyasal, kültürel ve toplumsal değişmeleri üzerinde bu denli etkili olmuş ve popüler bir tartışma alanı yaratmış bir başka felsefe alt dalı yoktur. Bilim felsefecileri, 20. yüzyıl felsefesini adeta terörize etmiş ve tedhiş alanına çevirmişlerdir. Cemal Güzel’in, ‘Bilim Felsefesi’ kitabı, artık bitmiş gibi görünen bu tartışmayı, bir yekûn olarak tekrar gündeme getiriyor' diyor. Kitabın tanıtımı şu adreste okunabilir:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1037561&Date=25.01.2011&CategoryID=40
*Radikal Kitap Eki/ 21 Ocak 2011

***

23 Ocak 2011; Pazar
Meşru taleplerin düşman ikizleri ve HBK


Hazret, 'Türkiye'de bu sanatın ne olduğu hakkında bir yazı yazmak için bence en doğru zamandır' dedi, bizim yemek yarıda kaldı. Köprüaltında öğle saati; Haliçe bakan tarafta balıkçıdayım. Deri ceket rüzgardan koruyor; hava güzel . Bir taraf Galata, bir taraf Eskipazar; karşısı Eyüp, Balat. İkibin yıl yaşamış bir imparatorluğun, bir başka imparatorluğu doğurduğu sıçrama anının minör coğrafyası. Bütün halklar/devletler ölümlüdür; ölmeye doğmanın paradoksu cümlesinden hilkatın hikmeti, evrimin değeri matruşkalar gibi.. Aklımda Bizanslı tarihçi Francis'in anlattığı kuşatmada son kalan iki kule, Vasilios Leon ve Aleksios'un öyküsü. Son savaşın sona kalan iki mevzisinde ,son iki Romalı askerin, Pavlos ve Trolios'un son cümlesi 'Titre güneş, yeryüzü ağla ; şehir fethedildi!'
Şehir fethedildi ama aynı insanlar, aynı halk farklı kimliklerle aynı şehirde dolaşıyor. Spor sayfasına bakıp ,'iyileştin artık' diye mırıldanıyorum som Romalı, ömrüne sağlık Lefter usta. Haliç'teki balık,gökyüzündeki martının milliyeti,aidiyeti şahittir Istanbul üzerinde asılı duran bütün zamanların eskimeyen ruhuna.
O ara, masadan kalkan müşterinin bıraktığı Sabah Gazetesi gözüme ilişiyor; hastaya ilaç yazan doktorun maruzatı marazi; tanzimatçı entellektüel camia yüz yıldır yere yatmış arazi. Ülkenin ruhu, halkın derdini soran yok. Bu metazori menhus talep, yediyüz yıllık öykünün neresine monte edilir belli değil..
Izgarada kızarmış sıcak balık soğumaya başlıyor; vapurların, balıkçıların, yolcuların sürekli hareket halinde olduğu çok sesli demokratik ortamda vatandaşlıktan doğan cevap hakkımı kullanıyorum..



Hem seçkinler hem de düşkünlerce kabul edilmenin vicdani kaynakçası..


'Türkiye'de heykel kabahati işlemek' başlığını koymuş yazısına. Demokratik toplumlarda heykel, anti-demokratik toplumlarda 'anıt' vardır diyor. Demokratik toplumlar diye kastettiği emperyalizmin kaleleri: Irak'a demokrasi götüren Amerika, kolonyalizm ile damarları kanlanan, sömürü ile beslenen Avrupa. Kara Afrika'nın kölelerinin, aydınlanmış uygar efendileri yarattığı, demokratik varsılların cenneti, demokrasiden nasbini almamış yoksulların cehennemi bir dünya. İşgal ettiği topraklara kültür taşıyan sivil toplum kuruluşları,misyonerleri,işadamlarıyla sınıfsız/zümresiz herkesi melul mahzun tutsak alan kapitalist ahlak sorgulanmadan soru/n tanımlanamaz . Renkli devrimleri ve diktatörleriyle, sanat ve şehir yaşamıyla aydın-seçkinler işbirliğinin mükemmel uyumu olağanlaşır; sözün eğrisi doğrusuna karışır. Meserret ise Fikret'ten beri zengin oyuncağıdır..
Batı tipi 'bilgi' üretimi, kendinden menkul bir aydın tipolojisi yaratmıştır.
Derrida eller/yoklar,kavramın topografyasını tanımlar ;anlamlandırırken mantık merkezi oluşturmak düşüncesini ortaya atar. Yani iyi/kötü, doğru/yanlış, çıkarsal bir ihtiyaca binaen kendi referans noktalarını alan tutunma noktaları ( mantık merkezleri/logocentrism) oluşturmak zorundadır; yoksa merkez kaçkını 'ben'lik tanımlama yapamaz. Soyut/somut, Doğu/Batı, uygarlık/azgelişmişlik, savaş/barış, kadın/erkek, işçi/patron vd.,vd. tanımlarken kendi çıkarsal hiyerarşisini ve kurgulamasını yapmak zorundadır. Yapmazsa ait olduğu bütünsel mekanizmadan beslenemez; düşünsel sürdürülebilirlikten ayrı kalır. HBK'nın huzursuz minör söylemini, koronun major eylemi içinde görebilmek, konunun ne'liğini kavramak adına önem taşır..
Zaten huzur olsa opera olmaz, koroya iş düşmez; alkış için her oyuna bir kahraman gereklidir.


Petrollerin, elmasların, şirketlerin efendilerine köprüdür,müzeleri, koleksiyonları, kütüphane ve tapınaklarıyla öykünülen ulusların zenginliği.
Özenilen demokrasi ise kanlar içindeki kültürün masumiyet anıtı. İnsanlığın değil ,sömürünün yalan tarihini yazanların irin dolu öyküsü , bizdekiyle ilgisi olmayan gerçek bir ucubedir. Haçlı savaşları ruhunun günümüzdeki temsiliyet gücü/kudreti, çağlararası labirentlerde kültürel vurgun yemiş, kaybolmuş feylozof, düşünür, yazar çizerleriyle yüksektir. Doğunun başkenti dedikleri İstanbul'u talansa bin yıllık gelenek; Sarkozy'nin Paris'teki Bizans'tan Osmanlı'ya sergisindeki kuyruk acısı, Nazan Ölçer'e davranışı ortada. Kapitalizmin özneyi nesneleştirdiği meta ekonomisinin bilinçüstü berraktır; dünya derin devletinin kara kaplı kitabının kapağında, 'Aklını kullanmaya cesareti olmayanlar için Batının Uygarlık Masalı' yazar...


İcat edilmiş tarihin ansiklopedik bilgi kaynağı hazret, büyük tespit yapıyor :'Heykelin figüratiften soyuta kayması demokratikleşme düzeyini işaret eder' diyor. Devam ediyor 'Heykel tartışmasının bambaşka noktalarda devam ettiği bir dönem, Türkiye'de bu sanatın ne olduğu hakkında bir yazı yazmak için bence en doğru zamandır. Tarihin her döneminde heykel, mimarlıkla birlikte egemen iktidarların ideolojisini yansıtan, görsel algılamaları etkileyen, görsel ideoloji dediğimiz alanı yaratan bir 'araçtır'. Kadim Mısır'dan, Praksiteles'in temel kuralları yerleştirdiği eski Yunan'a, oradan 'antikite'nin yeniden keşfedildiği Roma'ya kadar her dönemde iktidarlar kendisini heykellerle ifade etti. Daha yakın çağlarda bu gerçek değişmedi. Demokratik toplumlardan daha çok totaliter rejimler heykellere önem atfetti. Hitler ve Mussolini'nin İtalyası'nda, Stalin'in Rusya'sında heykellere ayrı bir önem verildi.' diyor ve yazıyor..


Her zaman halkı anlamaz/ sersem konumuna düşürmek için gösterilen temayüzkar/kendini ayrıcalıklı gösterme, kılma çabaları hiyerarşiyi sürdürmek için icat edilir. Sistemden nemalananlar ise toplumun hareket kabiliyetini, beğenisini, kaderini oluşturan yazı/yazgısını işgüzarca kurgulayarak ayakta tutarlar.. Yaşayarak öğrenebileceğimiz, öğrendiklerimizle sahiplenip bizim bir parçamız olarak yaşatacağımız toplumsal evrim, sahte senaryolarla manipüle edilir. Güç ve biçim, soyut ve somut arasında sınıfsal olduğu kadar zihinsel köprüleme, kitle ile entelijansiya arasında onursal bir mesafe oluşturur. Durumdan çok konuyu derinleştirmek, anlamsız kopmalardan sakınmak adına önem taşır.


HBK, Sabah'taki köşesinden bugün böyle topa giriyor : 'Kendisini tanısam da yaptığı heykelin çok eski bir anlayışa dayandığını, fazlasıyla ifadeci, çoğu zaman illüstratif, hayli stilistik hatta şematik olduğunu belirteyim.' diyor. Bunlar Kahraman tarafından laf olsun, torba dolsun diye lugattan derlenip yazıya serpiştirilen sözcükler; hiçbir anlamı, içlerinin doluluğu, ifade ettiği sosyal-analiz ederi olmadan sarfedilen, hakça/halkça eleştirellikten nasiplenmemiş kümesel birikinti.
Emperyalizmin günahlarını örtme eylemidir yapılan ; dilin kemiği yok, entellektüel cilayla süsleyip öyle de, böyle de söylesen olur; yeis yok, örnek çok.
Yazar demokrasi talebini dile getirken ,diğer yandan talebin sahte ikizini pazara sürüyor. Problemin edilgen parçasını, çözümün etkenliğimişçesine abartarak taklit ediyor.


Doğal yaşamın çeşitliliğini, dürüstlüğünü,ihtiyacın yarattığı apaçıklığı ve pazarlıksız/mülkiyetsiz bağlılığı,yardımlaşmayı bozan, ideolojik iktidarları meşrulaştıran sanayi devriminin,uzay çağının harikası var karşımızda. Batı'nın kendi elleriyle yarattığı, tek tanrısı para olan bir dünyanın tüm yerel kültürlerini dümdüz eden, etrafında bulunan herşeyi bir kanserli hücre gibi ele geçirerek büyüyen market imparatorluğudur bu istatistik meraklısı azman. Genişlemek için ihtiyaç duyduğu tek şey ise kendisinin kurallarını oluşturduğu, uzmanından önerilerle akademik ambalaja paketlediği bir araştırma/ilerleme alanı içersinde kendisinin yasallaştırılmasıdır ; hem seçkinler hem de düşkünlerce kabul edilip,uygarlık adına onere edilmesidir. HBK'nin soyut heykel talebindeki gibi küçük isyanlarla emri ve itaati önerdiği mefhumu/sınırları çizilmiş tektip demokrasidir amacı..


Her dönemde iktidarlar, kendi suretlerinden, kendi mantıklarına uygun sanat eserleri yaratırlar. Bugün Batı dünyasının dinsel şifrelerinin ağırlık kazandığı, çıkışı ikonografi olan global sömürünün çetrefilli hırsızlık amaçları soyutlamalarla şifreleniyor. Hiyerarşik düzen kavramsallık zırhıyla sırlanıp gözlerden gizleniyor..
HBK'nın laf salatasının ardındaki gerçek bu; soyut, somut gevelemesi amacı perdeleyen , inandırıcılığını kaybeden sahte talebe, dizayn edilmiş ucuz pathos'a /acındıracak eyleme zemin hazırlayan ukalalık; başka açıklaması yok. Heykelin veya sanat eserinin soyut/somut olmasından önemlisi ne dediği ; amacını anlatırken gösterdiği yetkinlik. Simon Critchley ,'Bir insanın, bir talebe doğru cevap vermesi, ancak onun çağrısına sadık kalması demek olabilir' diyor ki altını çizelim. İyi olan ancak etik öznelliğin olumlayıcı karakterinden ve onun Derrida'nın merkeziyle bağlantılayacağımız kendi gerçeğinin izdüşümü hakikatler ahlakından yola çıkarak, kendine pozitif duruşun nedenselliği içinde zincirlenebilir..
Hepimizin gerçeğimizi oluşturma süremiz, sorumluluk alanımızdaki temel figürler, ödenen bedelin kişisel haritamızdaki yüzde payı,hisse oranı başka;mecra,macera ayrı..

Uçurtmalar rüzgara doğru değil, o güce karşı uçtukları zaman yükselirler.


Toprağın dilinden,dinin diyalektiğinden doğan meşruiyet,
oluşturulmuş hakimiyetin direncini kırmak için elzemdir.


Sahtesinin yerine, kendi gerçeğini arayan, temsiliyetin yerine teslimiyeti öneren ikona klazmanın ,Vatikan'ın putlarına karşı çıkan dünyadaki putkırıcılığın merkezi ise bu coğrafya; HBK, malumatfuruştur; bilir.. Meşru bir talebin paradoksal düşman ikizidir demokrasi ve uygarlık. Birinin eli, ötekinin cebindedir. Sanat adına sahte değerlerin sorgulanmasına katkıda bulunması, Kant'ın dediği gibi 'aklını kullanmak için cesaretini göster.' tavrına,moduna geçmesi beklenir. Bu siyasi talebin üstünde yer alan coğrafi/kültürel bir taleptir aynı zamanda. Melezleşen aydının potansiyel saflığının sonu hüsrandır.
Hasan Bülent Kahraman'sa her zamanki gibi işaret edilen yere değil, parmağın ucuna bakıyor..

***


19 Ocak 2011; Salı
Hadiselerle öğreniriz; eksik kalan dersleri hayat tamamlar; bize düşünmek düşer.. Heykel tartışmasından sonra biz de yazarak bu eylemi gerçekleştirmeye çalışalım



İsterdik olmadı, çalışmayla da olmuyor. Mizah üretebilen zeka ayrıcalıklıdır ; yoksun olma hali, bizi seyirci kılsa da, yerli yersiz oyuna katılmaya çabalıyoruz. Eğreti bir uğraş, emanet ceket gibi üzerimizde ; yaban/cı/laştırıyor. Ezber,anekdot falan ama nereye kadar? Freud'da nedenine bakıyoruz. Mizah hakkında küçük bir yazısı ilişiyor gözümüze. 'Bak! O kadar tehlikeli görünen dünya bu işte! Gülüp geçmekten ötesine değmez bir çocuk oyuncağından başka bir şey değil ' diyor. Böyle mi düşünüyor, mizah mı yapıyor diye soruyoruz içerde kös ciddiyetle oturan imansız/imkansız ruh fakirine ; 'öğrendiğimiz bu değildir' diyor. Peki humoru üreten,psikiyatrinin kuramcısının 'ben' dediği içerdeki şahıs kim? Freud mu?



Anlattığımız şaka yaparak geçiştirilecek, gülümsemeyle tolere edilecek bir durum değil. Ucube olarak tasvir edilen, bir başka ben'in, ayrı/aykırı diğer benlikle karşılaşması. Aslına geri dönüş, aidetiyetine varış, ötekinin dilini yadırgayış belki ama, hepsinden önce kimlik gösteren, egemenlik alanlarını belirleyen kökten zemine doğru yürüyen, nedeni üzerine kafa yorulması gereken bir itiraz. Durum cepheleşerek, yok denilerek görmezden gelinerek, nedeni anlaşılamadan mizahın harcamasına sunulamaz . İnsanın görerek öğrendiği dünyada doğru ile yanlış ise ancak nesnelerle olan ilişkimizden mücadelemizden doğar; doğal ahlak da, toplumsal etik de, hadiselerin öğrettiği üzerinden şekillenir. Tayin edici, binlerce yıldır devşirdiğimiz ben'imiz, beğenimizin durduğu ortak hafızaya sureti düşen niceleşen kim'liğimizdir..


İbra/Beraat etmek,kurtulmak; Rahim,dölyatağı. Sıla-ı rahim, gurbette bulunanın memleketine kavuşması . Böyle açıklıyor Mustafa Nihat Özon/Osmanlıca Sözlük.
İbrahim, memleketini terkeden olabilir mi? Bilmiyoruz ama Harran, 'yola çıkmak' anlamına geliyor..


Biz İbrahim deriz onlar Avram; Harran'dan ayrıldığı zaman yetmiş beş yaşındadır. Kitapsa -Tekvin 17/24- başka yazar ; Abram 99 yaşında ibrahim ve sünnet olur. Öncesi vardır. Levinas , Başka'nın İzi'nde dönüşün/dönüşümün beyhudeliğini sorgular. Kendiliğin totoliterliği/totolojisi bencilliktir hükmüne varır. İlahi olan doğasında sırlanandır. Gittikçe dönüşen olduğu gibi, hiç dönüşmeyen, daim benliğin içine gömülü, kendi ışığınının kaynağı olma bir başka hal daha vardır. Tekvin 12/1'de 'Rab Avram'a, 'Ülkeni, halkını, babanın evini bırak, sana göstereceğim topraklara git' der ; İbrahim,Kildaniler'in kenti Ur şehrinden Harran/Urfa’ya doğru yola çıkar. Yeni durak Kenan diyarıdır. Devam eder İbrahim ;öykü de göç de kendi tanrısı herkesin gerçeği bir oluncaya kadar sonsuzdur.. İlk önce dönüşmeyene, kal halini kutsanmasına -fenomenoloji ve geleneği iki koltuk değneği gibi kullanan- Levinas'tan delil getirerek bakalım. Ardından süregidenle, eylemle dönüşene mizah yoksunu Martin Heidegger'la devamını getirelim. Dönüşün imkanlar dahilinde imkansızlığı gözardı edilemez; varlığın ve farkın zamansal ontolojisi, inkarın geri dönüşü, dolanıp durmanın beklentisi hiçbir şeyleştirilmenin sıkıntısı bir tarihi başaltır. Hz. İbrahim, El Halil/Hebron'a geldiğinde 400 Şekel ödeyerek satın aldığı Efron'un tarlasındaki,Makpela mağarasına yola çıktığı Harran'a bir daha dönmemek üzere gömülür. Harran yola çıkmak anlamına gelir. Ishak/Hakkın ahdiydi; Kenan ülkesinde başkalarının toprağında kendi yoluna devam ederken yaşamak için ötekileşti. Havza memleketinde İbrahim ile yola düşer Lût ; Tsoar'a kaçtıktan, Sodom ve Gomorro'yu gördükten sonra bunları bilmeyen olamadı. Ishak için rakipleşmenin sözü,dini bedeli ve yaşam değeri vardır. Ancak önce konuyu derinleştiren bir pasajı Berger'den okuyalım ; 'Sana bir şey söyleyeyim mi? Sanıyorum, şu aşağıdaki santa Justa kulesine dikkat etmemişsindir sen? Lizbon Tramvay Şirketi onun sahibi. İçinde bir asansör var, ama asansörün kimseyi bir yere götürdüğü yok aslında. İnsanları alıp yukarı çıkarıyor bu asansör. Oradaki platformdan çevreye bakıyorlar, sonra aşağı iniyorlar. Tramvay şirketinin kulesi. Bak John, bir filmde aynı şeyi yapar. Seni alır çıkarır, sonra da aynı yere geri getirir. İnsanların sinemada ağlamalarının bir nedeni de bu.
Ben sanıyordum ki…
Bırak sanmayı! Bilet alan ne kadar insan varsa, sinemada ağlamanın da o kadar nedeni vardır.' (1)


Başlıktaki Freud'un gülme hakkında söylediklerine takılıp buraya kadar
gelenlere 'biraz sabır' diyoruz; gülmek kolay da ,mizahı üretmenin kimyası,matematiği,simetrisi zor..


Mercek ustası Spinoza daha farklıdır, ama farkı ondan başlatmak gerekir; Erasmus, Deliliğe Övgü adlı yazısında gülmenin aykırılığını genişletir, akıl hastalıklarına karşı toplumda varolan bilinen yargıları sorgular. Külahı önümüze koyup düşünmek zaman, tahammül gerektirir: Akıllı kim deli kimdir? Deliliğin bilgelik ve kendini bilge sanmak olduğunu ileri sürer; delilik üzerine ciddiyetle övgüler sıralar.. Bilgeliği mizahla değil, ciddiyetle sürdürenlerin söyledikleri ağır bir yemek gibi mideye oturur.

Emmanuel Levinas'la devam ediyoruz : Ben'in yabancı bir varlığı 'kendi halinde bıraktığı' ve kendi işığıyla parıldamasına izin verdiği gerçek bilgi, bu kökensel özdeşleşmeyi kesintiye uğratmaz. Ben'i geri dönmemecesine kendinden çekip çıkartmaz. Varlık, gerçek bilginin alanına girer. Bir iz'leğe dönüşmekle, onu kucaklayan düşünür karşısında bir dereceye kadar yabanlığını korur. Bilgiyle işbirliğine girdiği anda, bu yabancılık bir biçimde doğallaşır. 'Burada pasajı/Levinas'ı kesiyoruz. Çünkü düşünce kavşak/çatala giriyor. Modernizm ; nereye/buraya kadar desek de, örtük biçimde ortaya konulan,aslını inkar olarak radikalleştirilen 'öz’den ayrılışın, epistomolojik olmayan kopuşun hikayesinde biçimlenen kabul edilen Marksist jargonla içi doldurulan bir yabancılaşma eleştirisidir. Levinas'ın dediği 'bilgiyle işbirliğinde çözülme hali' masumiyeti koruma anlamında bakir doğasını sürdürmek adına ben'in doğasına, İbrahim'in yurduna dönüşünü de talep edebilir; ne ki köprüler atılmıştır. 70'lerin başucu kitabı George Thomson'un Doğa Felsefesi'nde 'Bütün dinlerin kökeninde ,gerçekliğin gizemci açıdan tersyüz edilmesine rastlanır.' diyor. Bu ; Marks'ın 'insanın doğası yoktur' deyişinin bir başka düzlemde sürdürülmesidir. Öteki olanı anlamak için duvarın yıkılmasına yüzyıl vardır. Ötekinin, ötekini anlaması, ben/öteki ayrımının Derrida'nın belirttiği hep olacak içiçe geçmiş sınırlarında birinin ötekini beslemesi mecburiyettendir. Mehmet Aksoy'un heykelinde olduğu gibi eleştiriyi içe/dışa, herkesin ontolojik/varlık mecburiyetine doğru hareketlendiren bir hal deşilmek üzeredir. Devamı vardır. Sistemi işleten,çarkı döndüren söyleme, mağduniyetin altını çizerek yabancılaşma üzerinden 'gör beni' deyip kastrofobiyle pozitif içerik olarak gönderme yapmak, ünlemin ,çoğullaşan 'ah' halinin mevdutiyetini kabul etmek elzemdir; bu oyunun , hayatın ve terazinin kuralıdır.. Her tür politikanın merkezinde her zaman öznel algıya dayalı ayrışmalarla,ayrılıklarla tırmandırılan gerilim durur. Huzur hali yerine, kuşatmadır genel olarak siyasetin amacı. Tahkim/hakemlik değil, kendi ontolojisi, varlık halinin rezonansı,hikayesiyle bitiştirilen yaşamı muhkem kılan yeniden şekillendiriş arzu ve yüksek iradesidir. Denge durumunu sürdürmez; hayatı baskılar, tarzı tanımlar, çevreyi yapılandırırken sanatın hakikatıyla değil ama talebiyle kesişir; sağ,sol,demokrat,her neyse piramitsel iktidarını yeniden doğurmak ister.
Burada yoksun olma hali başka bir edilgen eylemi, yarılan ben'i yani mizahı üretir. Ben'in bir yanı humor, diğer yanı ise çoğunluğumuzun/bizim yaptığımız gibi somurtkan bir ciddiyete bulanmış melankolidir. Simon Critchley, 'Mizah sahiciliksizliğin başlıca ifadesidir' diyor, ekliyor : Mizah öznenin etik talebin aşırı, hatta abartılı yüküne, o talebi kendine yönelik saplantılı bir nefret ve zulme dönüştürmeksizin tahammül etmesini sağlayan daha asgari, daha az kahramanca bir yüceltim biçimidir. 'Yas ve Melankoli'de Freud şunu sorar: Yas sevilen birinin ölümüne-o biraz zalimce bir adlandırmayla 'nesne kaybına' der- verilen tepki ise, kimse ölmediğine ,yani ortada kaybedilen bir nesne olmadığına göre, melankoli neye tepkidir? Bu kafa karıştırıcı nokta, melankolide ben'in kendisinin bir nesne haline gelmesiyle çözülür. Bu demektir ki ben yarılarak, kendisi ile onu gözlemleyen eleştirel bir fail arasında bölünür. Freud bu faile daha sonraları, ben'in üzerine dikilip onu eleştiren ,kötüleyen Über-Ich/Üstben adını verecektir. 1915 tarihli yazıda buna sadece vicdan, das Gewissen der.'(2)

Ne ki her durumda dönüştürmenin kutsal iradesi ve etnisitenin/aidiyetin tahakkümü ile yola çıkan 'ben', diğer benliklerle karşılaşarak, yaşayarak öğrenir; oyunu diğer benlerle bir arada yaşayan üstben ise gülümser..

Yer değiştiren yalnız gövde ve zaman değil, bunların yarattığı asıl olarak görmenin içkin eylemi olarak değişen bilinçtir; insanın en dışı, derisinin üstünde yer alan ve sürekli negatif enerjiyle uyarılan aura materyalize olur. Toplumsal yapıbozum, etik yenidendizilime dönüşür; kilit değerler yeniden tanımlanır.. Oyunun diyalogunu bozar, oyuncusunu seyirciye dönüştürür temsiliyet. Etken/edilgen olarak ayrışan aynı kadersel malzeme, aynı ortak üst beyindir. Ama düşünceyi tetikleyen nedir? ; bir kıvılcım, bu kimyaya ters bir paradoks vardır. Bizim gibi bir özürlü,mizah zekanın garibi olan Heidegger, Düşünmek ne demektir? başlıklı metinde şöyle yazar 'En çok düşünce uyandıran, henüz düşünmediğimizdir. Hatta henüz bile değil. Her ne kadar dünyanın durumu sürekli olarak daha fazla düşünce uyandırır hale gelse de. Doğru, hadiselerin bu seyri insanın konuşmalar yapmak yerine ve asla ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiği üzerine fikirler teklif etmenin ötesine geçmeden, gecikmeksizin harekete geçmesi gerektiğini talep eder görünmektedir.
O halde eksik olan eylemdir, düşünce değil.'
Düşüncenin kendisi üzerine doğması ve dönüştürmesiyse ise şartlara bağlıdır.
Heidegger'ın başka bir bağlamda 'Burada, temellerin temelinde eklemlerinden ayrılmış, bir araya gelemeyecek bir şey var, belki de hiç eklemlenmemiş bir şey.' dediği şey olayın zatıdır. Sureti şekillendiren, özneyi muktedir kılan kimya ise hadisedir; mizah ise bozulan kimyanın gülümseten simyasıdır. Kişi, ötekiyle girdiği mecraya bütün varoluşuyla girer; olayın yarattığı bedensel dönüşüm topluma aittir.
Bir sırrın ucunu veren tamamını elde tutamaz der Rıchter adındaki adam.
Ahmet/Mehmet Altanların ve diğerlerinin şaşkınlığı, gerçeğin yerine konmak istenilen özgürlükle eşdeğer tutulan bir sırrın, kurgulanan beklentinin kendini aşan farkındandır; metazori,iradeyi baskılayan devrim değil ama yaşamı oluşturan, oyunlarıyla nufuzları mübadele eden evrim ,her şartta inanılacak tek değerdir.
Critchley ve Badio'nun söylediğini sürdürürsek, genel etik diye bir şey yoktur. Sadece belli bir durumda, olası hadiselerle karşı karşıya kaldığımızda oluşan süreçler etiği vardır; burada hayat hepimizi yeniler/yeniden doğurur.
Freud'un işaret ettiği içerdeki ben ise herşeyi ve kişinin bin yıllık tarihini kuşbakışı görür; hiçbir şeyi dönüştüremeden, dönüştüğünü sandığımız/hırpaladığımız bu gezegen üzerinde oynadığımız iktidar oyununu kahkaha ile izler; gereğindendir.
Ne ki her durumda dönüştürmenin kutsal iradesi ve tahakkümü ile yola çıkan 'ben' yaşayarak öğrenir. Çünkü yalnız o vardır; çoğul macera aslında tekil bir süreçtir.
Güleryüzlü ciddiyetle düşünmeye her zamankinden daha çok ihtiyaç var..

(1)Buluştuğumuz Yer Burası, John Berger, sayfa 17, Metis
(2) Humour,Simunt Freud, Art and Litarature. Hazırlayan A.Dickson,Londra Penguin 1985 s 426-33 ve Mourning and Melancholia, On Metapsychologry s 258-68, Sonsuz Takip, Simon Critchley, Metis Yayın, s 88-89

***