21 Şubat 2011 Pazartesi

'Tamam arkadaşım sorun yok!' diyemeyeceğimiz bir mizan/sen: Mounir Fatmi/ Megalopoller sergisi Akbank Sanat'ta..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


Milattan sonra 354 yılında gene Cezayir'de doğan Aziz Augustinus adıyla maruf bir başka felsefeci vardır ki şöyle söyler : 'Hiçbir şey geçip gitmemiş olsa, geçmiş zaman olmaz.' 1930 Cezayir doğumlu yapıbozumcu Derrida'yı vantrolog gibi karnından konuşturan Mounir Fatmi'nin yaptığı bir aracılık hizmeti belki de. Fatmi'nin gizemini deşifre ederek, Derrida'nın -bir nüshası bugün Galatasaray Postanesi'nin karşısındaki dükkandan temin edilebilecek- 1997 tarihli Istanbul Mektubu'ndaki eleştiriyi, geçip gitmiş zamandan bugüne bir taşıyan/uygulayan, pratisyen olarak Ali Akay adlı küratör/sosyologunun iyi niyetli bir sosyal hizmet verdiği söylenebilir. Çocuk mazbuttur lakin sanatta art niyet mevcuttur. Sergide 1919'da Antepe asker çıkartan Fransa'nın kolonyalist hizmetlerinden dönüşerek bir uygarlık projesi olarak ortaya çıkan AB'nin ortak hafızasında ifadesini bulan köhne bir Doğu imgesi var: müdahalenin mantığı, 'seyahatin tam kalbindeki harabe ilkesi de buradan çıkmaktadır.' Yapıbozumun devamında gelen gecikmiş yapılanmaya göndermelerin amacı, emperyal aşkın kültüre/frankofon nüfuza iskan, lejyona istihdam ve normatif değerlerin dışına taşan kurumsal kimliğe istimlakdır. Mağdur ile mağrurun uzlaşmaz çelişkisindeki mücadeleyi, afili muzafferin tarihini yazan değerler manzumesini anlamak/anlatmak beceri ister. Fatima'nın sırrını çözen Ali Akay sanatla perdelediği siyasi söyleminde kendi kabulünü, kuramsal zihniyetini, masumiyet ve mezuniyetinin parlatılmış argümanlarını, vicdani karinelerini oluşturmuş. Ahiret azabını, doğal seleksiyon/dünya gazabına tercih edenlerin sonunu görmeyenlere ise duvardaki vidolar yeter...

'Şeylerin dış görünüşü ile özü arasına tam bir örtüşme olsaydı, bilime hiç ihtiyaç kalmazdı'(1) diyen Marks haklıdır.




Mounir Fatmi'nin, Megalopoller sergisi Akbank Sanat'taydı. Aşağıdaki yazımız, asıl eleştirinin kısa bir özeti; çünkü yazıyı istemeden sildik. Böyle olunca yazının esas konusu Blogger'dan şikayet olması gerekir ama daha önemlileri var...


Derrida 'Felsefenin dün, Hegel veya Marks'tan,Nietzsche' veya Heidegger'den beri öldüğü- ve felsefe hala ölümünün anlamına ulaşmak için nereye varacağını bilmeden dolaşıp durmalıdır' diyor ve 1997/1999'da kendini İstanbul sokaklarına vuruyor.
K.A'ya rastladığında ise kendi geçmişini askıya alıp yüzleşmeyi Türkiye üzerinden yapmayı deniyor. Aynı Arap cumhuriyetlerini sallayan, Kaddafi'den sonra gözlerin Berberilerin ülkesi Fas'a çevrildiği günlerde bu ülkeden çıkıp Paris'i mesken tutan Mounir Fatmi'nın, eski binaları buldozerler ,iş makinalarının yıktığı videoların gösterildiği ve işçi baretinin üzerine bu yıkıcı filozofun ismini yazdığı Akbank Sanat'taki Megalopoller sergisi gibi. Burada da bir kere daha görüyoruz ki, sanat hiçbir zaman yalnızca sanat değil. Galerinin küratörü Ali Akay bunu görebiliyor mu? ; zamanın ruhuna omuzunu hizalaması saf/lara katılması bilerek mi? Arap aleminin kaynadığı bugünlerde bu sergiyle Fas'a doğru giden ayaklanmaya destek mi veriyor? Çürüyenle filizlenenin diyalektiğine, çelişkinin bağrına apriori/önsel - acul- bir yapısökümle Fransız/Fas ilişkilerine duhul olarak ne imâ etmek istiyor, yoksa tesadüf mü? ; sorular ortada kalıyor..
Deja vu ama, unuttuğun bir şey var..
Bu sorulardan birinden, işçi baretinin üzerinde ismi yazan, kendilerinin sınırsız sevgi, çoşkuyla saygı duydukları, bizimse zamana şehadeti, mekana tanıklığından şüphe duyduğumuz Fransız felsefeci Jacques Derrida'nın yarattığı çatlaktan eleştirimizi ilerletelim..



Wittgenstein'in Russell'a söylediği gibi Fatmi, Istanbul'da 'kendini felsefe yapa yapa öldürmüş..'


Mounir Fatmi'nın, Megalopoller sergisi Akbank Sanat'taydı. Başka yarlerde başka kompozisyonları da var ama bu sergide beş işçi kaskının üzerine 5 felsefecinin ismini yazmış, yanyana bir sıra üzerine dizmiş Fas/Arap asıllı sanatçı Fatima. 1926 doğumlu Michel Foucault,1930'lu Derrida, aynı kuşaktan Deleuze ,Guattari ve -Negri mi Baudrillard mıydı bir değeri?- Hepsi 'Yapıbozumcu' diye tanıttığına göre rehber kızın gösterdiği beşinci işçi kaskının üzerinde yazan Baudrillard olması lazım; ortak payda bu. Negri, olsa olsa çukur kazıcı filozoflardan kabul edilebilir. Hangi yapıyı bozmuşlar diye sordum genç kıza? Sorunun cevabı aslında 1997'de Türkiye'ye gelen Jacques Derrida'nın aynı tarihli Istanbul Mektubu'nda saklıydı. Şöyle diyor kafa karıştıcılığı meslek edinmiş muğlak feylesof net ifadelerle: ' Burada konuşma yaptığım her yerde, özellikle de kamusal binalarda 'modernleştirici' K.A. dimdik yükseliyor. Hep ayakta dururken temsil ediliyor bildiğin gibi. Ama Türklerin, hatta onu kült haline getirenlerin bile, onu çok sevdiğinden emin değilim.' Bundan sonrası ise Cogito 2006 Yapı Kredi Yayınları, YKY sayı 47-48'de sayfa 20'de yer alan daha da tartışmalı cümleler..


Ahmet Arif, bilinen şiirinde ' Tanı bunları, tanı da büyü.. ' diyor..


Katılmadığımız irite edici göstergelerle kastedilen anlama, anlamın gölgesinde sürünen tanımlara takıldık ve yapısöküm felsefesinin güncelleşmiş versiyonunu tezgaha yatırdık. Eğreti görüntülerin ardındaki zarif ahlakın, emperyal siyasi arzunun şüpheli nesne ve öznesine delalet eden karşı çıkış/yapısöküm, yeniden dökümün zokayı yutacaklara ön bilgisini sunduk. Videolarda gösterilen eski binaların yıkılışı görüntülerinin amacını sorguladığımız uzun sayılabilecek bir eleştiri yazdık ve Blogger'da yanlışlıkla tümünü sildik. Yazıda özetle her zaman dediğimizi diyorduk : Sanat yalnızca sanat değildir, birilerinin gitmek istediği yolu açan, bata çıka küreyen,temizleyen bir etkinliktir. 32 Yaşında olan Derrida 'Annem ve babam, hayatlarının geç bir döneminde, metropole son göçten, 1962'deki son büyük kafileden sonra iki veya üç kez tedavi amaçlı seyahate çıktılar. Hiç dönmediklerine, Cezayir'e geri gelmediklerine göre, seyahat ederken öldüklerini sanıyorum. Yurtdışında öldüklerini ve özellikle orada gömüldüklerini görenler olmuş' diyor s33. Bir evladın ana babasına duyduğu bu ilgisizliği ancak 'vefa' kelimesinin yordamını sorgulayarak düşünürün, ona ait düşünme eyleminin tarzıyla bitiştirebiliriz.. Kendisinin anası babasına duymadığı vefa olgusuna karşı psikolojik asimetrik bir durum geliştiriyor, bir ulusun kendi önderine duyduğu vefa duygusunu hırpalanmış Avrupa'nın ortak havuzundan beslediği mega-ideasına/yayılmacı ideolojine kapak yapıyor. Kendi bilinçaltının (belki de üstünün) suçluluk kategorisinden öznel değerlerini uygun ortamı yakaladığı zannıyla ansızın açığa çıkararak abad/azat etmeye, suçtan özgürleşmeye, zaman/mekandan kopartarak demokratik ambalaja sarmaladığı fiili özerkleştirmeye, masumiyetini gerekçelendirmeye çalışıyor. Burada gizli bir ahlakçılıkla iktidarların tezahürlerindan, onun eylem ve göstergelerindan ürkme, -J.D. kendini sol olarak tanımlasa da- bir anti emperyalist alan olan, K.A olarak kendisini kısalltığı Kemalist siyasete karşı oryantalist ortak bilinç, yekpare vucudun entellektüel dille süslenmiş refleksi var. 'Şayet benzerlerin cezalandırılması mağduriyete dayalı kimliği/özneyi o mağduriyetten doğrudan muzdarip etmeksizin teyit ediyorsa, o halde bu başkalarına yansıtma işlemi, büyük ihtimalle, aslında dindirilmesi veya bedeni ödenmesi gereken suçluluk duygusunu da kışkırtıyordur.Bu suçluluk aynı zamanda darbelere maruz kalan kişiyle kurulan özdeşliği bozacak, böylece yansıtmayı daha etkisiz kılacak ve olumlanması amaçlanan kimliğe ilişkin bir dizi yeni endişeye yol açacaktır. Üstelik suçluluk duygusuyla acıya ve o acıya sebep olan dünyaya karşı yeni, kendine ait bir yükümlülük ve saldırganlık ekonomisi üretecektir.'(2)
Genel olarak felsefeci tutarsızlıkları ,uzaktan bakanların saçmalamaları ya da burada Derrida bellidir ne yapsa yeridir denilecek bir durum değil; güleryüzlü ciddiyetle ifade edilen emperyalist göstergeleri, Batılı mahmuzlarını takınmış Doğuluyu hizaya getirmeye çalışan , elde kırbaç kolonyalist bir söylemin, buradaki bakışı ve ortak hafızaya borçlu olduğu kişisel belleğiyle oryantalizmi içselleştirmiş, beyninin bilgisine/ belleğin ontolojisine , miras aldığı hafızanın malzemesine sindirmiş bir düşünürün frankofonlar üzerinden meşruiyet sağlayan yol açma eylemi söz konusu. 1919'da Antepi işgal eden, Cezayirden sürülen , 80 yıl sonra 1999'da İstanbula, suç mahalline geri dönen gezgin Fransızın çirkin öyküsü.

..Ha bir de serginin müellifi Fatmi konusu var. Web sayfasına baktım; anlattıkları kendi kültürüyle bağlantılı okunduğunda farklı mahremiyetleri olan uyumlu bir sözdizimi; kendi mekanizması, mantık dinamikleri, dengeli zaviyesi, tasarım başarısı, malzemeyi konuşturma/ söyletme yetkinliği- ontolojik selahiyeti, özgün kumaşı var. Aynı Austin'in anlattığı söz,eylem/mekan birlikteliğinden kopartılığında 'anlam' bedenini terkederek kavramına, eylem eyleyenine yabancılaşıyor durumu. Bu sergisi de böyle bir şansızlık, anakronik bir talihsizlik/tarihsellik, istenmeyen bir paralaks/kaçkınlık, ıraksallık oluşturuyor.. Ne ki Wittgenstein'in Russell'a söylediğini biraz değiştirerek uyarlayalım : Derrida'nın peşine takılan Fatmi Istanbul'da felsefe yaparken -izleyiciyi ortak suçlu ilan edip geçmiş zamandan gelecek mekana taşıdığı mizanda- sıkıntıdan öldürmüş!
Eleştirimiz kılçıklı ve yazı dediğimiz gibi uzundu ve yanlışlıkla sildik dedik; akılda kalan özet bu. Yani kısaca 'O.K. musti, itirazımız yok' diyemiyoruz. E Postalarda bile silinen postaların gittiği, gerektiğinde bulunabilen 'çöp' diye bir kavram vardır. Blogger'da bu yok; bulursak devam ederiz.

(1) Kapital 3/817
(2) Wendy Brown, Tarihten Çıkan Siyaset,Metis, çeviren Emine Ayhan,s72


***


Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin Yazışma Adresi ecg.abone@gmail.com

.