14 Ocak Cuma ; 2011
Heykel aşılmış bir tarihi değil, kötü yazılmış bir sayfayı işaret ediyor..
Kıyasladıkları müzik gibi bir armoni, güzel bir melodi, huzur hali değil ; rahatsızlığı ifade eden, düşünmeye zorlayan bir kütle. Ucube/acayip bir dramın, Rusya,Almanya savaşında Anadolu'da iki kardeş halkın, Ermeni/Türk diye ayrılıp birbirine kırdırılan mazlumların öyküsü. İnsanlık dışı mezalimin, tehditin sürekliliğinin, alarmın mutlaklığının işaret fişeği. Sürekli maduniyet/subalternity eşikte olma hali. Mehmet Aksoy'un heykeli, bir durum gösteren ; dünyanın tarihi kadar eski mağruru/mağduriyeti işaret eden zorunlu, birbirini doğuran ve biri ötekine muhtaç müsademe/diyalektin, insanın özüne ait hep olmuş/olacak bir halin, uygarlık denilen göreceli kavramı besleyen kara cevherin taştan kavranarak çıkartılışı..
'Mâdun' kelimesi edebiyatın/felsefenin moda sözcüklerinden, bu ara sıkça kullanılıyor, Kasım ayında yazmışız yeri geldiği için tekrar edelim ; Nesnenin suskunca özneleşmeye meyletmesi gibi; kavramın/imgenin, aslının yerine geçme hali, ama o 'kalakalma' durumu. Farkedilemeyen bir olağanlık/durağanlık.
Var olup da olmama, yok sayılma, kaale alınmama, esamesinin okunmama durumu.
Zaman zaman bıkkınlık getirircesine moda olan sözcükler var; son yıllarda 'mâdun'da bunlardan biri. tarz olarak şapkasız tercih ediliyor; söylerken uzatmak kural. Maduniyet 'eşikte olma hali' diyorlar. Ferit Develioğlu,Osmanlıca/Türkçe Sözlük'de 'mâ'dun,alt,aşağı derecede,emir itibariyle aşağıda-fels.fr.subliminal' diye yazmış..
İş ondan başlıyor; 1937'de ölen Antonio Gramsci, bu kişilere mâdun (subaltern) adını veriyor. Felsefe boş durmamış, kişi,hâle dönüşmüş, durum/kavram yaratmıştır. İtalya'dan yola çıkan sözcük, dünyayı dolaşıp bize ulaştığında 'mâdun' oluyor. Hindistan'da bir topluluk olduğunu söyledikleri madunlar'ın yok sayılması, kelimenin de bu anlamda 'yok' demek, diğer anlamıyla yok sayılan ötekine bağlanması işgüzarlık demeyelim de, bizler tarafından yapılan yeterinden fazla çapraşık bir katkı oluyor. Edward Said, Levinasların konuya girmesi, kelimeyi mağdur'a yaklaştırıyor. İsrail,Filistinliler, Kürtler, Tamiller sıraya giriyor. Örneklemeleri çoğalttıkça kavramlaşan kelimede arap saçına dönüyor, entellektüel zırvalama açısından mümbit bir sözcük oluyor. Ezilen halklar susmuş bir köşede.. Kelime benzerliği olan dünya lugatlarından derle koy sepete; uydur uydur söyle..
Neyse konumuz ne Fransızca Subalternity'e karşılık yaratılan 'madun', ne de temsil gücü, kudreti olmayan ezilmişler üzerinden düşünce geliştirmek.
Bilindiği gibi mâ yokluk eki. dûn ise, dünya/yerküre'nin kökü. Kelime anlamıyla dûn, aşağısı,altta olan,alçak anlamına geliyor. Madunum, dediği an, maduniyet hali sona eriyor, ses çıkıyor, öteki oluyorsun, proleter veya bir ezilen topluluk oluyorsun, ama artık madun olmuyorsun; paradokssal bir durum.. Onun için eşikte olma, çizgiyi aşmama hali diyorlar. Bir adım ötesi, ezilen olmak. Ama madun, ezilen bile değil, çünkü bir 'yok' hali.. 'Ah' dediğin an farkedilecek ve tasniflenecek, sınıf,zümre mücadelesine, insan mübadelesine, gireceksin. Bir ekonomi ve sosyal güç oluşturacaksın..
İsteyenler bu konuda çokca üretilmiş fikre,esere ulaşabilir;
ama bizim konumuz bu da değil.
Ülkenin mâduniyeti görülmüyor, görülse, mağduriyetin anıtını yükseltebilsek, sözün arkasını getirebilsek zaten mâdun olunmaz; heykelin biçimi üzerinden hesaplaşma , meydan okuma hikayenin özüne girmeye yetmiyor. Modern zamanlara karşı evvel zaman öykülerinde cirit atan gene Rusya ile Almanya..
Mehmet Aksoy'un heykeli için, 'biçiminden önemlisi nedeni' demiştik; devam edelim. Bilindiği gibi Ermenilerin soykırım olarak nitelendirdiği tehcirin arkasında, Almanya ile Rusya'nın Birinci Dünya Savaşı'nda bölgeyi ele geçirme mücadelesi var. Bize göre tartışma, siyasetin polemiklerle açılan patikalarından geçip meydana inmeli.

Tarih bilmediği söylenen Alman Başbakanı Merkel'e, bu heykelle anıtsal nitelikli bir cevap oluşturabilirdi..
1915 olaylarının mağduru, toprakları bölüşülen Türkiye ile halkı kullanılan Ermeniler. Heykelin işaret ettiği neden, kavramın göstergesi Alman ve Rus emperyalizmi. Mehmet Aksoy, bu çalışmasıyla mağdur halklar ile mağrur istilacının tarihini sorguluyor. Tayip Erdoğan, Hasan Harakani Hazretleri'nin türbesi burada diyor. Anadolu dervişi/evliyası, halkını/yurdunu sever. Emperyalizme karşı verilecek her mücadelede ön saflarda yer alır. Konu, mitolojide yer aldığı gibi, yakın tarih da savımıza destek verir; Hasan Harakani'nin bu işe meşrebi itibariyle itirazı olamaz. Bu vesileyle Alman yayılmacılığının bilinen söylemlerini Kıbrıs için tekrarlayan Angela Dorothea Merkel'e iyi bir cevaptır bu anıt. Heykel üstünden illa ki bir tartışma açılmak isteniyorsa, 1915'de telef olan Ermeni halkı ve Sarıkamış şehitlerini hatırlatabilme gücü bu anlamda önemli..
1954 doğumlu ikisi de ; Başbakanla yaşıt Alman Merkel. Doğu Almanya'da Rusyanın ördüğü Berlin Duvarının ardında geçen kayıp bir genç kuşaktan geliyor. Hem yenilmiş ama yenilenmemiş bir Alman, hem Rus emperyalizminin mağdurlarından.

Usta heykelci Mehmet Aksoy'un tasarımı, başta binlerce insanın katili kolonyalist iki güç Almanya ve Rusya , sonra herkes adına tarihi bir hatırlatmayı yerine getirecek; engel olunmazsa! Ne ki konu hiç istenmeyen bir mecrada, ilgisiz bir tümsekte, modernizm/muhafazakarlık zemininde takıldı kaldı..
Dostoyevski'nin Mişkin'i soruyor; 'çocukluğumuzdan beri bize göz kırptığı halde, bir türlü parçası olamadığımız bu sonsuz şölen ne?'
Bu bir sanat/heykel çatışması değil, duruma meydan okuma; Tutunamayanlar kıvamında bir öykünün , modernitenin ciddiliğini kıran simülakrın ötekiliğini hatırlatıyor. Modelin rolfigürbilitesi, konfigürasyonu tehlikede. Yabancılaşan özne, önerilen kavramla irtibatlanmayı reddediyor. Erdoğan, çağdaş kültürü sorguluyor, kendine ait olmayan moderniteye, bir anlamda elitizme bayrak açarak tabanın muhafazakar söylemini taçlandırıyor ; iktidar alanını genişletiyor. Etnosantrik bir eleştiri mi; pek değil. Pasternak'ın romanında, mağdurun nöbet tesliminde bu tür tablolar çıkar. Ne ki bu farklı; Sultanlar,âlimler,dervişlerin binbirgecesine karşı presidentlar,ceolar, küratörlerin toplum tasarımı, değişim değerlerinin tümevarımı. Özgürleşmek, yeni zincirler edinmenin/bağlanmanın diğer adı. Bir yerlerle birleşmek, bir yerlerden ayrılmayı getirir. 'Ne ölmek nefessiz kalmak, ne de yaşamak nefes almak.' Memnuniyetsizlik ortada.. Global coğrafyada sınırlar incelse de, öze/cevhere ait bilginin izi sabit. Hegel'in zeitgeisti üstüne ahir zamanın ruhu yüklenemiyor; herşey aslına rücu ediyor. İki dünyanın önsözü/ sonsözü farklı. Doğu/Batı ikilemine taşınan ayrı kültürel nevrozlar. Oğuz Atay 'provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek. ' diyor.. Müşkül olan ise heykele neden olan halin/nedenin tercümesindeki durum; bunu halka anlatabilme becerisi. Usta heykelci Mehmet Aksoy'un üzerine yığılıp maksadını aşan tartışmayı, çağdaşlık temelinde politik eleştiriye dönüştüğü şekliyle kabul etmek mümkün değil. Konuyu olması gereken zemine yönlendirebilmek ise çok zor.
HBK, Sabah'taki köşesinden topa giriyor : 'Kendisini tanısam da yaptığı heykelin çok eski bir anlayışa dayandığını, fazlasıyla ifadeci, çoğu zaman illüstratif, hayli stilistik hatta şematik olduğunu belirteyim.' diyor. Bunlar Kahraman tarafından laf olsun, torba dolsun diye lugattan derlenip yazıya serpiştirilen sözcükler; hiç bir anlamı, içlerinin doluluğu, ifade ettiği sosyal-analiz ederi olmadan sarfedilen eleştirel olmayan kümesel birikinti. Dilin kemiği yok, öyle de, böyle de söylesen olur.
Coğrafyanın tarihini, değişimin kaderini görmeden, sorunu başka yerde arıyoruz. Karanlığa küfredeceğine bir mum yak der Konfüçyus
Uygarlık künyesinin şifresi kadar terkibi de önemli ..
***
13 Ocak 2011 ; Perşembe
Yaşamın mantığına göre herkesin bir rolü var deyip ekonomist Veblen'i anlatacaktık; lafı uzattık, 1997'de Istanbul ziyaretinde Atatürk için, ' hayaleti her binada dolaşıyor' deyip Türkiye'nin ruhuna Fransız kalan ferasetli feylesof Derrida'da kaldık. Jacques amcanın gölgesi bizim post modern kavramsal meddahların, gariban entelijansiyanın yoldaşıdır; görmezden gelemeyiz..
Doğanın iki başat varlığı üzerine düşünce geliştirir. Elizabeth Roudinescu ile söyleşisinde şöyle der : 'Hayvanlık sorusu, bütün büyük soruların üzerinde biçimlendiği ve belirlendiği sınırı temsil eder.' Irak savaşına karşı çıkan Fransız felsefeci Jacques Derrida'nın 'metin/tekst dışında hiçbir şey yok' dediği rivayet olunur.

Yaptığının, kullanılarak aşınan 'ezber bozma' olduğunu söylemedi ; 'Yapıbozum' , felsefi metinler arasına sokulan demirden bir çomaktı. Düşünülmüş olanda tekrardan uzak bir yakın okuma sundu ; Marksist teori dahil, metnin protokollerine yüzeyde uyarak, içerden karıştıran, davranışıyla anarşist,kargaşa çıkartan ya da daha hafif bir söylemle , ihlal eden bir yeniden düşünürdü. 2004'de öldü. O, bugünün entellektüel dünyanın mitosları Negri'ye yön veren ortak paydalarıyla Marks'ın mahdumları Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Félix Guattari gibi ünlü Postyapısalcı felsefeciler, yapısalcılık sonrası, yapıbozumcu teorinin kurucu öncüleri -yakında unutulacağını iddia etse de- arasındadır.
Sartre'ın etkisiyle 1960'lardan itibaren düşünce tarihine radikal eleştiriler yöneltti; yazmanın doğasını araştırdı, önermeler getirdi. Bizim yaptığımız gibi, işin gereği felsefenin kıyısında dolaşırken, kurumsal yapısına da önemli müdahalelerde bulundu.
Derrida'da , organ tanımlaması gibi kısmen bağımsız bir mevcudiyet ve varlık alanı iddiası vardır. Bulunuş/mevcudiyet metafiziğinin doğrularını deşer, itirazlarını sıralar ardından. Derrida, göstergelerin, imgelerin, altını çizerek bizi yola soktuğu alanın mevdutiyetinine bizim aidiyetimizin zorunluluğunu söyler. Ne bağımsız bir alan ne de bağımsız gösteren/gösterilen vardır. Marks'ın Mahdumları, Marks'ın Hayaleti'nde olduğu gibi anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam mekanının olamayacağını söyler. Dışsallık mefhumu onun olmayan hakikatidir. Derrida, karşıtlığa değil ama mevcudiyete dayanan kutupların, birbirlerine sınır oluşturmadığını, diyalektiğin birbirini oluşturma ,haşır neşir olma durumunun sınırları kaldırmayacağını, aksine sınırları çoğullaştıracağını ima eder. Hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin sözkonusu olamayacağı belirtilir. Sonsuzluğun bütünlükten taşması, tanımlanan, gösterilebilen bütünlüğün mesken tutulma zorunluluğudur. Herkes haklıdır, ne var ki kendinin olamayacağı bir hakikatın gerekçesiyle gösteren zincirine Derida'nın peşinden katılmak Frankofonların azmini gösterir. Istanbul ziyaretinde K.A'nın yaptığı 'Harf Darbesi' tanımı başka nasıl böyle ağdalı kutsanabilir ki? (YKY Cogito sayı47/48) İçkinleşmemiş bir halin elden civa gibi kayan yasasıdır; aşkın bir gösteren/gösterilen yoksa, mevdut/vucud haliyle salt bulunma durumu, dil bağlamında sözkonusu olamayacağını ondan etkilenerek biz de söyleyebiliriz. Çağdaş sanatla bağlarsak, kavram gibi konuşma da çokluktur, tekil değil. Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet degil anlama kaynaklık eden gösterge zincirlerinin parçaları olduğumuz gerçeğidir. Böylece sanatta bol bol yapılan kavramlaştırma üzerinde devam eden 'anlam oyunu' sonsuz/ bitimsiz bir oyuna dönüşür. Ama bu da yetmez ; bir zaten'lik durumu vardır. Dilin öyküsünde retorik, bir gereklilik olmazdan önce metafor zaten simgelemeyle dilin ortaya çıkışı ile bağlanır. Dil simgeyse, insanın bedensel varlığı bir sembol değil midir diye sorup, bulunduğumuz coğrafyanın gereği tasavvufun alanına da girebiliriz. Sonucunda felsefe dilden ibarettir; contemporary art/çağdaş sanat da bu makasa girer. öyleyse 'teks/metinden başka gerçek yoktur' bir şehir efsanesi olmaktan çıkar; Derridacı cemaatin diliyle denilebilir olur. Derrida'da katıldığımız az, 'hayvanların kusuru'ndan, göstergelerin bulanıklığına kadar katılmadığımız çoğunluktadır. Ama kavramsal sanatın bütününü anlamak için gerekli bir okumadır. Tabi bu arada 1997'de Istanbul'dan postaladığı mektubunun dipnotunda sorduğu 'Belki de bu yazdığım veya en azından yayımladığım her şey için geçerlidir. Kimin İçin? demek, 'kiminle', kiminle paylaşmak?' hangi muhatap ile? hangi hedefe doğru? demektir.'
Bunların cevabını vermeden Türkiye'de üretilen çağdaş sanatın okumasını yapmak mümkün değildir.
11 Ocak Salı ; 2011
Bilim/Eğitim ile gelinen nokta, insanlığın geleceğini tartışmaya açıyor..
Canlılar arasında organ transplantasyonu tartışılıyor. DNA'larda olası değişim, gen teknolojisindeki alışveriş, kök hücreden organ üretimi, yeni ve çok farklı canlı türlerini dünya ile tanıştıracak. Arkaik mesleklerle duvar ustaları, kalaycılar, örmecilerden sonra tamirciler gibi aktarlıktan devşirilen ilaç sanayi de bitecek. Kartal kanatlı uçan insanlar, istenildiğinde değiştirilen organlar, elbise gibi giyilen bedenler ya da ekolojik hareketlerin talepleri doğrultusunda makinelerin yerini alacak beyinsiz insanımsı köleler. Ahlak normları, felsefe, siyaset ve ticaretin kuralları yeniden yazılacak ; gelecek yüzyılda şu an tartıştığımız önemli konuların büyük kısmı geçersiz olacak..
Her canlı türünün algı ve bilincinin farklı olması gibi, yeni oluşacak tekno-insan türü de bugünkünden bambaşka bir zihniyetle, yepyeni değerleri olan yeni bir uygarlık yaratacak.
Şayet Öykü Devam Ederse...
Sözlükte 'mutant' hakkında şöyle yazıyor : 'canlı organizmaların X, Y, Z, Gamma ve benzeri hiper ışınımlara maruz kalmasıyla hücre çekirdeğindeki DNA dizilimlerinde ve sarmallarında bozulmalar sonucunda canlının fizyolojik ve biyolojik özelliklerinde gözle görülür değişmelerin görülmesi.'
Bilim adamları 'gen teknolojisi mutant/değişme yaratabilir diyor devam ediyor: İnsan genlerinin GDO/Genetiği Değiştirilmiş Organizma-Gıda teknolojisinde kullanılması bilinen yapıların değişmine neden olacaktır.
Modern genetik teknoloji, farklı türler arasındaki bariyerleri ortadan kaldırıyor..
Günümüz insanı üst paleolitik dönemde, 40 bin yıl önce yeni bir yaşam şeması ve kültür yaratarak Ortadoğu'da doğuyor. Homosapiens türü insan dünyanın farklı coğrafyalarında görülse de, bir kültürel yapı içinde belirmesinin nedeni yaşamın içine kısmen tarımın girmeye başlamasıdır. Tarımsal ürünler, insanın zihinsel faaliyetlerini değiştirmiştir. Günümüzde modern genetik teknoloji, farklı türler arasındaki bariyerleri ortadan kaldırıyor. İnsanın fizyolojik yapısıyla birlikte DNA diziliminin de evrimsel süreçte etkileneceği ortada. Bir de işin devrim/sıçrama boyutu var. Kök hücre ile doğal seleksiyon engelleniyor. Doku,patoloji mühendisliği ile biyoteknoloji ,eskiyen organ/izmanın yenisiyle değişimine olanak tanımanın eşiğinde.. Yani bir yanda doğanın yeni türler üretme, eskiyi tüketmesi engelleniyor, diğer tarafta eskinin sonsuz yaşamasına olanak tanınıyor. Canlı türleri arasında organ naklinin yolu açılıyor.
Bilindiği gibi 1350 cm3 beyin hacmiyle bugün yaşayan Homosapiens insan türünden önce dünyamızda, 1500 cm3'lük beyin hacmine sahip Neanderthal insan vardı. Homosapiens ve Neanderthal insan, 12 bin yıl aynı gezegende birlikte yaşadı. Neanderthal ırkın 28 bin yıl önce aniden yeryüzünde soyu tükendi. Toplu ölümün nedeni halen bilinmiyor. Yerini alan, bizler tarafından temsil edilen insan ırkının varlığının başlangıcı ise 40 bin yıl önceye dayanıyor. Neanderthal insan bizim algılayamayacağımız bir tür kültür yarattı mı? ; o da bilinmiyor.
Bu gidişle gelecek yüzyılda şu an tartıştığımız herşey anlamsızlaşabilir ; klasik insan varlığının, vucudunun,beyninin ve bilincinin tarihe karıştığı bir asır olabilir..
Yeni bir canlı türü olarak genetiği,sarmalı,DNA'sı değişmiş teknoloji eseri yeni/postu değişmiş tekno-insan'ın ,eski uygarlığımızı algılayabilmesi, arşivini değerlendirebilmesi ise çok uzak bir ihtimal.
***
10 Ocak Pazartesi ; 2011
Kars'taki Mehmet Aksoy'un heykeli nedeniyle gündeme gelmesi gereken esas konu gözardı ediliyor.. Bu anıtları ortaya çıkartan siyasi irade nedir?
Dediğimiz gibi Türkiye ile Ermenistan'ın karşılıklı diktikleri heykellerin arka planını bir kere daha dikkatli okumak lazım; sürekli söylediğimiz gibi sanattan önemlisi onu yaratan nedenler.. Mehmet Aksoy zaten kendini ispatlamış bir heykelci; heykelin şeklinden önce tartışılması gereken ,konunun özü, burnumuzun dibindeki volkan.. Yani suretin, hilkati..

1915 Tehcirinin anısına Ermenistan tarafının diktiği soykırım anıtına karşı Türk tarafı 'Barış' anıtını dikerek hümanite/kardeşlik mesajı veriyordu. Heykelin üzerinden biçimsel bir tartışma başladı. Senin bilgin yok, bu işi uzmanına bırak denemeyecek bir konudur ; çünkü sanat/heykel uzmanlar,eleştirmenler için üretilmez. Kitlelerin önünde sergilendiği, halka teşhir edildiği, mesaj için yapıldığına göre herkesin sosyal kurallar, adap çerçevesinde fikrini beyan etmesi demokrasinin gereğidir. Konunun muaşeretini/değerlendirmesini güzide sanat eleştirmenlerine bırakarak biz imgenin kavramsal eleştirisine ,tarihsel,siyasi geçmişine, Rusya'nın yayılma politikalarında komşu halkların nasıl kullanıldığına bakalım. Konu bu defa Ermeniler değil,o konu çok işlendi. Geçen ay Sultan Galiyev yazısında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmalarına rağmen Bolşevik hükümetin nasıl çark ettiğini yazmıştık. Türk kökenli halkları köleleştirerek seçkin Rus devlet politikalarına sosyalist ideoloji maskesini takarak sürdürmeleri yalnız bize yapılan düşmanca bir haksızlık değil. Sınırın diğer tarafındaki, Polonyadaki Rus baskısı konunun diğer yüzü; geçen sene Nisan'da bir uçağın düşmesiyle gündeme gelmişti.. Dediğimiz gibi Türkiye ile Ermenistan'ın karşılıklı diktikleri heykellerin arka planını bir kere daha dikkatli okumak lazım; sürekli söylediğimiz gibi sanattan önemlisi onu yaratan nedenler. Tarih bize gösteriyor ki, Çarlar'ın politikası coğrafyanın bir gereği; ideolojiler ise yayılmanın araçları..
Bir iki üçler yaşasın Türkler, dört beş altı Polonya battı..
Polonyalı besteci Chopin’in babası Nicolas Chopin, Ruslar’a karşı 1793’te ayaklanan yüz elli bin Polonyalı’dan biriydi. Ulusalcılık akımının öncülerinden ünlü besteci Chopin 17 ekim 1849’da Paris’te veremden öldü. Daha otuz dokuz yaşındaydı. Paris Madeleine Kilisesi hüzünlüydü; hepimizin çok iyi bildiği, şehit törenlerinde askeri bandonun çaldığı kendi bestesi 'Cenaze Marşı' ile uğurlandı. Ahmet Kaya'nın yattığı Paris Pere-Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Ülkesinin bağımsızlığını görememişti. Kalbi, Varşova’daki Kutsal Haç Kilisesi’ndeki sütunlardan birinin altına gömüldü. Sütunun üzerine şu sözü yazdılar:
'Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.'
Müzik tarihçisi Amerikalı yazar Sidney Finkelstein, Chopin hakkında şunu söylüyor:
'Müziğinin kaynaklarından yararlanışı, onun vatanseverliğini açıkça haykırışına ve ulusal özgürlük çağrısına bağlıdır. Pek çok yapıtında var olan keder duygusu bile, salt kişisel bir keder değil; bir ulusun çektiği acının bilincidir. Chopin ile müzik, ilk kez, özgürlüğü uğrunda savaşım veren, ezilen bir ulusun anlatımı haline gelir.' (1)
Burada dikkatli okur Mehmet Aksoy heykelinin Polonyalı yurtsever Chopin ile ne ilgisi var diye sorabilir. Bilindiği gibi Polonya, haritada Almanya ile Rusya arasında kalan, fiziki olarak da iki tarafla benzerlikleri olan bir halktır. Ruslar, Almanlara karşı her şeyden nefret etmenin Slav kardeşliğinin tutkalı olduğunu söylerler. Bu yüzden Polonyayı tarihte defalarca Alman hegomanyasından kurtarmak için istila etmişlerdir. Peki bizle bunun ne ilgisi var diyenlere Marks'ın hasmı, ünlü eylemci, anarşist devrimci Michael Bakunin biyografisinde yazan şu alıntıyla karşılık verelim. Cümle kitabın yazarı Edward H. Carr'e ait: 'Bu dağınık Tötofobi/Almanlardan,Alman olan her şeyden korkma söylemi,sevgi dolu yurtseverliğiyle dengeleniyordu. Slavların görevi, çökmüş Batı dünyasını ıslah etmekti. Bakunin'in arzusu tüm Slavların eninde sonunda yabancıların boyunduruğundan kurtulmasıydı. Özgür Slav fedarasyonları arasına Macarlar, Valaklar, Yunanlılar da girecekti. Ve çökmüş Batı uygarlığına karşı başkenti Konstantinopolis/Istanbul olan büyük özgür bir Doğu Devleti kurulacaktı.' (2)
Bu, Çarlardan Stalin'e her Slav birliğini amaçlayan Rus'un ortak hayalidir. Polonya ve Anadolu'nun işgali, bu amacın nedeniydi. Ermenilerin Anadolu'da kışkırtılması, Rus orduların 1878'lerde Istanbul'a kadar gelmesi, Polonyanın Çarlar ve Stalin tarafından işgali, Katin Katliamı bu amaç doğrultusunda yaşanmış olaylardı. Hem Polonya'da hem de Anadolu'daki olayın karşı tarafında ise hep Almanlar vardı.
Polonya tarihte her zaman Rusya'nın arka bahçesi olmuştur; Çar'ın politikası ile Sovyetlerin politikası aynıdır..
'Polonya'nın bir toplumsal devrime hazır olup olmadığını süngülerimizle yoklayabildiğimiz oranda, çok az hazır olduğunu söylemeliyiz. Süngüyle yoklamak Polonyalı kır emekçilerine ve Polonya sanayi proletaryasına (Polonya'da kaldığı oranda), doğrudan erişmek anlamına geliyordu.' diyordu Lenin.(3)
İkinci Dünya Savaşı'nda Almanlar önünde geri çekilirken, 5 Mart 1940’da Stalin, gizli servisi NKVD’ye Sovyetler tarafından esir alınan 26 bin savaş esirini öldürmeleri için emir verdi. Üç ayrı Sovyet toplama kampında tutulan Polonyalı savaş esirlerinin neredeyse tamamı doktor avukat öğretim üyesi mühendis polis rahip gibi yedek subaylardan oluşuyordu. Verilen emrin uygulanması 1940 Haziran başlarında sona erdi. Polonya halkının en eğitimli ve üretken kesimini oluşturan 26 bin savaş esiri kafalarından vurulduktan sonra toplu mezarlara gömüldüler. Stalin katliamı Nazilerin yaptığını iddia etti; demokratik sol hareketlerin ezberine yazılan yalan tarihti,beklenen oldu. Ne ki, Sovyetlerin dağılmasıyla 1990’da Gorbaçov, Katin Katliamı'nı kısmen kabullendi; ertesi sene Yeltsin, bütün sorumlululuğun kendilerinde olduğunu dünya kamuoyuna açıkladı.

Geçen sene 10 Nisan'da Katin kurbanlarını anma toplantısı için Rusya'nın Smolensk kentine inişi sırasında düşen ve aralarında Polonya lideri Leh Kaçinski'nin de bulunduğu 96 kişinin hayatını kaybettiği uçak kazasının ardından Moskova konuyu bir kere daha hatırlama gereğini duydu. Daha önce sadece Rus Kultura televizyonunda yayınlanan Katin filmi, uçak kazasının ertesi günü Rus resmi televizyonu Rossiya'da gösterildi.
Bu sırada Rosarhiv/Rus Devlet Arşivleri Başkanı Andrey Artizov, Katin Katliamıyla ilgili açıklamada bulundu ; 'Bu özel ve gizli dosyaya SSCB döneminde Başkan'ın huzurunda olmak şartıyla üç üst düzey Sovyet yetkili ulaşabiliyordu. Belgede NKVD Başkanı Beriya, Polonya subaylarının infaz edilmesini öneriyor. NKVD Başkanı Lavrenti Beria'nın talep ettiği infaz talep belgesinde, SSCB lideri Josef Stalin, Sovyet Mareşal Klimenti Voroşilov, Dışişleri Komiseri Vyaçeslov Molotov ve Halk Komiserleri Başkan Yardımcısı Anastas Mikoyan'ın belgeyi gördüklerine dair imzaları bulunuyor. Rus uzmanlar politbüro yetkililerinin attıkları imzaların infaz talebini onayladıkları anlamına geldiği değerlendirmesinde bulundu. Belgede bu bilgiler var. Belge üzerinde Stalin başta olmak üzere diğer Poitbüro üyelerinin gerçek imzası var. İki yetkili politbüro üst düzey yetkilisi Mihail Kalinin ve Lazar Kaganoviç'in de imza ve onayları var.' 1 nolu Özel Dosya olarak bilinen belgelerin Rosarhiv resmi sitesinde yayınladıklarını kaydeden Artizov, 'Başkan Medvedev'in talimatıyla belgelerin elektronik örnekleri kurumumuzun resmi sitesinde yayınladı. Altını çizerek belirtiyorum ki, bu gizli belgeler daha önce hiçbir resmi sitede yayınlanmadı ve ilk kez bizim resmi sitemizde yayınlanıyor. Bu belgeler uzun yıllardır ki arşivlerde korunuyordu. Çünkü, bu dosya çok özel, çok gizli idi ve bu belgelere sadece 1-2 kişi ulaşabiliyordu.' dedi.
Geçen sene 70.yıl anması için Moskova'ya giden Polonya Devlet Başkanını taşıyan uçağın düşmesi nedeniyle dünyanın bir kere daha gündemine gelen Katin Katliamıyla ilgili hatırlamayı Radikal Gazetesi'nde 'Sosyalistler Safları Ayırıyor' yazı dizisiyle bağlantılı okumakta yarar var. Melezleşen bir sosyalizm tartışılan ; ilerlemesi revizyonizm, dinden çıkmak. Durağanlığı zamanın ruhuyla anakronizm yaratan, kitabı peygamberleri olan tarifsiz bir ideoloji . Bizim gibi kitapsız, imansızların anlayamayacağı bir inanç sistemi. Mehmet Aksoy'un sınırımıza diktiği Ermenistan'ın heykeline bir cevap niteliğindeki Barış Anıtı, yazımıza vesile oldu. İstanbul Yeşilköy/Ayastefonos'a kadar gelen, Osmanlının başkentini Çargrad diye adlandıran Rusların Akdeniz'e inme politikalarının kışkırttığı Türk / Ermeni çatışmasındaki esas konunun gözardı edilmemesi , heykelin esas işaret ettiği yere bakacağımıza işaret parmağına bakanlara bir hatırlatma olarak konunun değerlendirilmesi gerekir.. Heykelden çok, yer aldığı şehir Kars ile Sarıkamış şehitleri, Rus emperyalizminin unutulmaması gereken esas karşı-anıt eseridir.
Konunun Rus Megalo İdea/Büyük Fikrinin hedef topografyasında yer alan uluslarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Mehmet Aksoy'un heykelinin doğru okunması ve asıl konuyla, Türk/Ermeni halklarının ortak mağduriyet tirajedisinin devamında yer alan bugünkü öyküyle irtibatlandırılması yerinde olur. Heykel restleşmesi Rusya'nın bin yıldır değişmeyen politikalarının hatırlanma, tartışılma vesilesi olursa ulusal bilinç açısından yarar sağlar..
(1) Soner Yalçın Hürriyet Gaz. 24 Ocak 2010
(2) M. Bakunin Edward H. Carr,İletişim Yayın 238
(3) Kronstadt'tan Parti İçi Muhalefete ,V.Lenin, Agora Kitap
(4) Vikipedi/ Katin Katliamı Belgeleri
.
***
7 Ocak Cuma ; 2011
Katharsis önemli bir kavram, bakalım sözlükte ne yazıyor..
Sözcük anlamıyla “arınma” ya da “temizlenme”ye karşılık gelen katharsis terimi, ilkçağ Yunan felsefesinde ruhun tutkulardan, özellikle de yıkıcı tutkulardan arınması anlamında kullanılmıştır.
Felsefe tarihi boyunca, dinsel ve sağaltıcı içermeleri de olan katharsis terimi olumlu ya da olumsuz anlamlar yüklenerek inişli çıkışlı işlevler üstlenmiştir. Sözgelimi Pythagorasçıların katharsis’i, müzik aracılığıyla ruhun günahlardan arınması bağlamında güçlü dinsel yananlamlar barındırır.
Katharsis’in çağdaş estetik kuramlarını da etkilemiş olan, sanat yoluyla duyguların boşalması, kişinin estetik deneyimler aracılığıyla olumsuz duygularından arınması anlamındaki kullanımı Aristoteles’e dayanmaktadır
Aristoteles’in Poetika’sının ana kavramlarından biri olan katharsis, trajik şiirin; tragedya’nın amacı diye sunulur: “Tragedyanın ödevi, acıma ve korku duyguları uyandırıp ruhu tutkulardan temizlemektir.” (Poetika, 6.Bölüm, l449b- 1450a). Sanatın görevinin yalnızca estetik bir haz üretmek değil, daha çok ahlaki bir duruluk yaratmak olduğunu savunan Aristoteles’e göre, sanatın değeri seyirden kaynaklanan estetik bir hoşnutluktan çok, ahlaki açıdan arınmada kendini açığa vurur.
Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınlar
.
