31 Aralık 2010 Cuma

Karalama Defteri 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..

Genel ahlak yoktur. Yalnız dönemin gereği üretim ilişki/çelişkilerinin yarattığı mülkiyetten doğan hakların kurduğu zemindeki mücadele,olduğumuz değil, haline,eşiğine geldiğimiz çıkarsal diyalektiğin yansımasını gösteren durumlara oluşurduğumuz genel mutabakat vardır.

**

Ütopik Mücadele, politik mücadeleden önemlidir.

**

Firavun, Mısırlılara 'Ben sizin tanrınız değil miyim?' diye çersizlikle haykırır.
Burada 'veren' ile 'yaratan' arasındaki fark çıkar; idare etmek, hükmetmek demektir.
İktidar ise muktedir olmanın yalnızca bir yüzü ve yüküdür.

**

Geçen sene Brecht'in başına gelenler ruhunu inletti,
toprağa gömdükleri hümaniteyi mezarında ters çevirdi...
Sırada 'isimsiz' var.. 12. Bienal için ısınma turları; devam edeceğiz..

**

İnsanların özbilinçlerini yaratan sosyal olgular, toprağın hasatıdır.
Kültürlerarası farklılıklar, varlığıyla kıymetlidir; emperyalizm eşitlemezse!

**

Wikileaks tarafından son yayımlanan belgeler, Papa 16'ncı Benediktus’un, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasına karşı çıktığını ortaya koydu. Avrupa’nın 'Hıristiyan kökleri'ne gönderme yapan belgede, ABD’li diplomat, Ratzinger’in 'net olarak, Müslüman bir ülkeyi, AB’ye dahil etmenin Birliğin kendisini Avrupa’nın Hıristiyan kuruluşu olarak gösterme iddiasını zayıflatacağını anladığını' belirtti

**

Mesnevi, aslı Arapça olduğu halde Arapça'da kullanılmayan bir kelimedir. Mesneviler daha çok, Fâilâtün fâilâtün, fâilün, mefûlün/Faûlun faûlün faûlün faûl gibi altı cüzlük kısa vezinlerle yazılırlar. Mesnevi, sözlük anlamıyla ikişer, ikişer demektir. Mevlana'nın Divan-ı Kebir'inde gördüğümüz gibi her iki satırı kendi arasında kafiyeli, iki beyitten binlerce beyte kadar uzayan nazım şekline mesnevi adı verilmiştir. Beyitler arasında konu birliği ve kafiyeli olması yanında her beytin anlamının kendi içinde tamamlanması ve öteki beyitlere geçmemesi esastır. Ömer Hayyamdaki gibi her dizesi birbiriyle uyaklı rubailereyse 'rubai-i musarra' ya da 'terane' adı verilir.
Aruz, Arap Edebiyatı'nda manzum sözlerdeki ahenk ölçülerini öğreten yöntemin adıdır.
Bu kadar bilgiden bizim işimize yarayan kısım 'Terane' ve Faül'un geçmişten bugüne uzanan kökleridir. Faül, eylem,fiil kökünden gelir. Arapça İngilizceyi etkiler,futbolda kullanılması, oyunun güzelliğini ,sinirleri ve ahengi bozar; kural ihlalidir. Devam ederken Slavoj Zizek'e bakalım. Çünkü Batı'nın tekrar ettiği 'ayna ayna benden güzel var mı bu dünyada' teranelerine karşı ,içten gelen bir itirafı seslendirerek ,ekşi,inci falan değil, sömürgeciyle ortak inanç sözlük/sözcük yazarı olan, bizim tanzimatçı aydınımıza 'faul' yapar.

**

'Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci durumda, sanki canlı bir bireymiş gibi bilinçten yola çıkılmaktadır. Gerçek yaşama tekabül eden ikinci durumda ise ,gerçek yaşayan bireyin kendisinden yola çıkılır.' diyor Marks. Yani insanın özniteliklerini, toplumsal bilincin rengini oluşturan şey kültürdür. Kültür ise, bir ortak bilinç olarak toplumun tüm değerlerinin süzgecinden geçen rafineleşmiş tepkiler/tavırlar toplamı, cevap verme eylemidir. Peki 'din' bu eylemde nerededir? Bir inançtan öte, kültür olarak tasarımın orta yeri, nirengi noktasındadır ki, tüm davranış modellerinin içsel kaynağı, özbilincin pınarıdır. Bilme hali, ya ona karşı durarak- aydınlanmada olduğu gibi-, ya da ondan yana eğilimleri geliştirerek kurulur. Merkezde olma hali ondadır; yani dinde.

Jean Paul Sartre'ın beklentisi farklıdır. Varoluşunun tekil anlamının izini sürer. İnsanın, özgür iradesini kullanmasını engelleyen nedenlerin peşine düşer. Biz dinsel malzemenin, yaşamın her alanda belirleyiciliğini söylerken o, kendi doğru ve yanlışının peşine düşemeyip toplumun değer yargılarına yaslanan özniteliklerine dayanmayan,otantik olmayan bir yaşam biçiminde belirleyiciliği kötü kader, 'Kötü inanç/bad faith' e pas eder. Kötü inanç dediği aslında Hristiyan ahlakıdır ki Batı toplumunu sarar sarmalar,biçimlendirir. Bu, bir Batıl/ı aydınla ,bizim -emrivaki- buluşma noktamızdır.

Dahi çocuk, post-modern çağın önemli figürlerinden felsefeci Zizek'le devam edelim.
Aslında onun söylediği Batı'nın ilk ağızdan itirafı, komedinin ikrarıdır. Dahi çocuk, daha iyi, daha namuslu bir Batılı olma adına bir sınav sorusunu şöyle cevaplıyor. ' Adorno'nun bir tema haline sokamadığı şey, Kant'ın aşkınsal döngüsündeki 'gayrıinsan'ın değişen konumudur. Bu boyut Levinas'ta eksiktir. Tam olarak diyalektik bir paradoksta Levinas'ın bütün o ötekilik övgüsüyle birlikte dikkate alamadığı şey bütün insanların temeldeki aynılığı değil, ötekinin kendisinin gayriinsaniliğidir. Bir gayriinsaniliğe indirgenmiş bir insanın ötekiliği, ürkütücü Muselmann figüriyle, toplama kamplarındaki yaşayan ölüyle örneklenen ötekiliktir. Levinas, genellikle 'şoah' deneyimini (şoah/holocaust=soykırım eçg.) dile getirmeye cesaret eden bir düşünür olarak kabul edilse de, bu yüzden onun insanın kendisinin var olma hakkını sorgulamasına ve benim koşulsuz asimetrik sorumluluğum üzerindeki vurgusuna rağmen bir şey bellidir. Bir şoah'tan kurtulan biri, bizzat şoah'ın etik uçurumunu yaşamış biri böyle düşünüp yazamaz. Bu felaketi minimal güvenli bir mesafeden gözlediği için suçluluk hisseden birinin düşünme tarzıdır.'

Burada çiçek cocuğu barışçı Zizek'in vurguladığı Levinas, soykırımı yaşamamıştır yanlızca başkalarından duyduğu için kendi tarafına acırken, gerçek anlamda ötekileştirmenin ne olduğunu bilemez yargısında bir ölçüde haklıdır. Bir Filistinlinin öfkesine hak versekte, bir Beslan katliamında tarafları dinlesekte , taraf olmak bile yetmez; canın yanmadan/ruhunda, derinde o acının ateşini duymadan öteki hakkında tanıklığın entellektüel bir gözlem olmaktan ileri gitmez diyor ve İslam coğrafyasındaki drama geliyor: ' Levinas ideolojik açıklama çağrısının temel koordinatlarını yeniden ürettiği ölçüde -ötekinin savunmasız yüzünden yayılan sonsuz çağrıya 'ben buradayım' diye karşılık verdiğim zaman ben etik bir özne haline gelirim.- Muselmann'ın tam olarak artık 'işte buradayım' diyemeyecek olan ve benim de mukabilinde 'işte buradayım' çağrımın hükümsüz halini (..) dokunaklı bir şekilde ilan etmek müstehcen olacaktır.'

Bu anlamda 'islam' bir din olmaktan farklılaşarak, ötekinin, farklı olanın, ezilenin kimliği oluyor ki, karşısında emperyalizmin dini olan, farklı bir ideolojik önerme var.

**

Oğuz Atay konuşuyor : Çocuk kalmak iyiymiş. Bizde iyi kaldık albayım; medeniyet bizi bozamadı. Ha-ha. Benim içimdeki çocuk büyümedi… yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba? Tutunamayanlar adlı kitap, Türk romanıyla sınırlı kalmayacak geniş bir toplumsal eleştiri.


**


Radikal Gazetesi Aralık'ın son haftasında 'Sosyalistler safları ayırıyor' başlığı altında bir tartışma başlattı. Ömer Laçiner ' Sosyalizm bir insani tercihtir. İdealdir. Kaynağı ve ekseni eşitlik olan bir arayıştır. Yoksulluk, ezilen ve aşağılananlar vs. vicdanı titretir bu durum. Marx bu durumun kaynağının mülkiyet tarzında yani hukuk ve devlette değil bizzat üretim tarzında olduğuna işaret ederek yepyeni bir ufuk açtı.' diyor. Ahmet İnsel, 'Çevreciliği bütüncül bir yaşam felsefesi olarak kabul etmek, onu siyasallaştırmak, sosyalist düşünün önündeki asli gelişim alanı olacak 21. yüzyılda.'

Özet olarak 2010 yılında, eski söylediklerimiz tekrarladık. İnsanı kendisine, doğasına, yeryüzüne yabancılaştıran 'akıl' ile hesaplaşmasını, başkalarının aklı ile yazılan tarihe itiraz edilmesi gerektiğini yazdık. Mazlumla zalimin öyküsündeki sürekliliğin, ilerlemenin enerji kaynağı olduğunu söyledik. Doğru kavramının, bilgi deneyinin tekil ve her yaşamın benzersiz tecrübesiyle anlam kazanacağını, ancak görerek/bilerek değil, yaşayıp öğrenebileceğine inandık. Bir suç örgütü olarak uygarlık organizasyonun üretmenin şehveti üzerine inşa edildiğini ispatlamak zor . Yel değirmenleri ve Don Kişot gibi traji-komik bir durum..


**


Emin Çetin Girgin

.

26 Aralık 2010 Pazar

Not Defteri / 15-30 Aralık 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


Peki toplumlar, daha üstteki bir erk, hiyerarşik önermeler, özendirmelerle, devrimler, oligarşiler ya da tasarım mühendislikleriyle dönüştürülürken, kendi içkin yapıları , öznitelikleriyle oluşturdukları organizmalar nasıl deforme olur, sosyal evrim, kültürel devinim işlevsizleşir? ; bunu tartışan yok..

As'l olarak yalnız tabiatı değil, yaşamın zümresiz bütünlüğünü evcilleştirerek kendi suretinden bir doğa etiği, hayvanlar, bitkiler alemi yaratan, sonuçta insan doğasına da ihanet eden uygarlık bilinci ve 'Aydınlanma Devrimi'nin meczup cüretinin tüm anomalisini sorgulamak gerekir; konu budur..
Başlangıç noktası ise 10 bin yıl önce Çatalhöyük, Karkamış, Mezopotamya'da ekilen ilk tohum, insan eliyle gerçekleştirilen ilk üretim ve yeryüzünün yekpare doğasından kopartılarak mülkiyet edinilen ilk toprak parçasıdır..



28 Aralık 2010 : Salı
Fatih Altaylı, Murat Bardakçı densizlik yapmışlardır; kabul ama..


Her türlü kavramı sermayeleştiren, arşivleyen, biriktiren Batı ile
tabiatın bir parçası olarak doğanın verdiğiyle yaşamayı şiarlaştıran mülkiyetsiz Doğu insanının üretim modelleri/tüketim tarzı arasında,
dimağları belirleyen önemli ve süregelen köklü farklılıklar vardır.


Cihat Aşkın 27 Aralık'ta Oda TV'deki yazısında 'Dün akşam yine malum programda Bardakçı, Batu ve Afyoncu’nun görüşleri yinelendi. Bu sayede Fatih Altaylı’nın Türk Beşleri’ ne ‘Türk Leşleri’ dediğini de öğrendik' diyor..

Yalnız emek değil, kültür,sanat ve toplumun öznitelikleriyle oluşan her edim, o toplumun biriktirdiği farklı/özgün, halk olmanın ortak hafızası ve yaşanılanlarla damıtılan birikim / sermayeleşme sürecinin arterini ve giderek ana yapısını, gövdesini oluşturur. Bu anlamda Fatif Altaylı,Murat Bardakçı terbiye sınırlarını aşan cümleleriyle ve mikro bakışla cımbızlanan Türk beşleri konusunda değil ama tüm sevimsizliklerine rağmen ne yazık ki Doğu/Batı ikileminde, ürün / hasat diyalektinde, farklı uygarlıklar temsiliyetinde derinleşip/söylemedikleriyle haklıdırlar..



Geçtiğimiz gün Fatih Altaylı/Murat Bardakçı ikilisi, Türkiye'ye çok sesli müziği getiren ve Türk Beşleri olarak anılan bestecilerimize 'Türk Leşleri' diyerek büyük bir saygısızlığı Habertürk ekranlarında peşpeşe paylaştılar.. Tabii ki patavatsız üslubu ve kendini bilmez yayımcılığı kınıyoruz. Pelin Batu ve Erhan Afyoncu'nun bu değerlendirmeye katıldıklarını kendi bütünlükleri içinde baktığımızda düşünmek zordur. Altaylı/Bardakçı cenahından durmuş saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi, bu vesileyle farklı bir duruma değinmek istiyoruz . Bilinir ki, her toplumsal etkinlik , toplumsal bir zenginliğin ürünüdür. Tüm yaşam şekilleriyle Batı proleteryasının başkaldırı metni Marksizm, kapitalizmin çalışma/çatışma ritüeli olarak Batı tarzı üretim modelinin ilk döneminin bir/leşik etkinliğidir. Aynı şekilde kafası üzerinde duran Anarşizm de, zıvanadan çıkmış Batı sanayi (karşı)devriminin, insanın doğaya kurduğu komplonun gayrımeşru evladı olduğu gibi. Aynı kültür sanat dediğimiz,damıtılmış günahlar toplamı, acının/sömürünün kaymağı olması gibi.. Bir iktidarın yerini almaya çalışan ötekinin iktidarında mecaz, insanlığa sunulan paralaks/zaman kayması,göz yanılmasıdır. Pratikte erk'in ardından gelen süreli özgürlük hezimeti, sürekli cayma halini meşrulaştırmaktadır. Kültürün içindeki perde/yani saklı olan, egemenin ruhudur; sömürülense zaten bedenen de tutsaktır. Konserlerde, sergilerde,müzayedelerde satılan emperyalizmin sicil defterlerleridir. Suçu taklit eden az gelişmiş ülke sanatçısının öykünmesi beyhudedir.

Katil kapitalizmin maktûl ahlakı cerbezelidir.
Doğu insanının bereketini,coğrafyanın hasadını,
düşmanına hayranlık duyan gövdesi burada,ruhu oradaki entelijansiya telef etmektedir .
Geçmişin bozuk algısını değiştirecek kararlılık ancak zihniyetin paradigma değiştirmesiyle mümkün olur..


Biz ne yeşilin ne de gökyüzünün tarihi vardır derken ,Hegel, 'Afrika'nın tarihi yoktur' der. Arada derinlemesine bir doğa ve düğüm/çözüm paradoksu vardır. Nasıl bir kurnazlığa başvurursak başvuralım, Batı'nın tarihi,kültür tarihiyle harman etme tuzağından (bir okumuş olarak) ayrı kalmanız mümkün değildir. Gerçekte tarih başkadır ; farklı nedenlerin,fizyoloji veya topografyaların, kombinasyonların yarattığı biyolojik, ekonomik, hukuk, göçler, savaşlar ve talanın ya da kültürün tarihi ise başka bir şeydir. Tarihi,salt kültür tarihi olarak rafine etmek Batı kurnazlığıdır. Bunları karıştırmak 'mağrur' olarak Batı'yı haklı kılar. Hegel'in söylediğindeyse bir parça doğru vardır.
Afrika'nın değil ama ,doğanın tarihi,yeşilin gelişmesi yoktur.. Diyalektiği,ilerlemenin yakıtı olarak kavrayan bilinç, evrimi de gelişmenin merhalesi olarak adlandıracaktır.
Avrupa tarihinin özniteliklerini tekrarlamak, başkalarını yaydığı ışıkla aydınlanmak demektir. Ne yeryüzünün tarihinde,ne de kozmosta evet, ilerleme/gelişme yoktur. Önemli ve anlamın yoğun olduğu bir sözcüktür. Genç Marks, daha Darwin'le tanışmadan önce buna 'devinim' demiştir. 1848'den sonraki yıllarda bu kelimeden vazgeçse de doğru tespit budur. Yerler,gökler gibi benlikler de devinerek bir başka şeye dönüşür. Maddi koşulların oluşturduğu Primat//Eractus/Neandartal/günümüz insanı farklıdır. Bu asla ve kat'a bir ilerleme değildir: Marks'ın söylediği gibi devinimdir. Doğada devinen insanoğlunun yarattığı sosyal sistemde ise, devinim değil evrim vardır. Evrim, ancak genetik veya pratik bilgi aktarımıyla mümkün olur; Homo Sapiens kendi içinde evrimleşir. Tüm topraktan doğanlar gibi kendi coğrafya ve tarihinin imalatları olarak feodal, köylü, işçi veya kapitalizm, kültür,sanat,müzik,resim,tiyatro,opera ve diğerleri yaşayarak tava gelir ; devinir ve şekil değiştirir.
Bunlar biriktirmeye,birikimin aktarılmasına dayalı, farklı şeylerdir.
Yaşayarak imal edilen değerleri, öğrenerek taklit ya da olmayanı icat etmek bir çocukluk hastalığı veya sahte/kârlıktır.
Çok sevdikleri Kant, 'kendi aklını kullanmaya cesaretin olsun' diyor.


Aydınlanma Devrimi, modern hayatın kahramanlarının imrenilen öykülerine kıyısından yanaşanların ayaklarını yerden kesmekte, uygarlığın zaferi değil, yalnız sarhoşluğuyla yetinen bir anti-yerçekimi platformu , cazibe vitrini oluşturmaktadır.
Yalnız emek değil, kültür,sanat ve toplumun öznitelikleriyle oluşan her edim, o toplumun biriktirdiği bir sermayeleşme sürecinin gövdesini oluşturur. Bu anlamda Fatif Altaylı,Murat Bardakçı terbiye sınırlarını aşan cümleleriyle ve mikro bakışla cımbızlanan Türk beşleri konusunda değil ama tüm sevimsizliklerine rağmen ne yazık ki Doğu/Batı ikileminde derinleşip/söylemedikleriyle haklıdırlar..


Düşünceleri doğrulayan deneyler yerine, yanlışlığını kullanım değerini tüketmesiyle sınar. Daha önceki çalışmalarının adeta bir özetidir; seminer ve konferanslarından oluşan 'Hayat Problem Çözmektir' kitabında da düğüm ederek geliştirdiği bu bakış egemendir. Karl, Popper, teorik bir tarihin yani teorik fiziğe tekabul eden bir tarihi sosyal bilimin imkânını reddetmemiz gerektiğini söyler. Tarihsel öngörüşü içeren temel görevi yapacak herhangi bir bilimsel tarihsel gelişme teorisi olamadığını saptar. Tarihselci metodların ana hedefi yanlış kavrandığı için tarihselcilik önermelerinin kaçınılmaz olarak yanılgıyla denenebilir çökmeyi getireceğini belirtir. Bu aşamada tezine 'yanlışlanabilirlik kuramı'nı ekler. Popper yanlışlığı kanıtlanmaya yatkın bir kuramı bilimsel olarak değerlendirir; bir kuramın sonsuz sayıda öngörüsü olduğundan doğru olanın kanıtlanamazlığını söyler.
Popper’e göre, örneğin kuramsal fizik gibi bir kuramsal tarih disiplini yazılamaz. Tarih gösterir ki, sosyal realite uygulanabilirliğiyle tamamen farklıdır. Tarihsel gelişmenin akışı ne kadar mükemmel olursa olsun teorik inşalarla asla şekillendirilemez. Buna bağlı olarak toplumu toptan dönüştürmeyi amaçlayan totaliter ütopyaların toplum mühendisliğine karşı çıkar; Tarihselciliğin Sefaleti kitabıyla açık, kısmi müdahalelerle kademeli toplum inşasını önerir. Yani, karşı çıktığı tasarıma yeni bir açılımı -Jürgen Habermas'ın sürdüreceği bir kamusal alanın agorasında- sürdürür. Varlık nedenlerini olumlayarak kısmi dizginlerle açık toplum inşasını Batı düşünürleri her fırsatta önerirler. Çünkü Karl Marks, Alman İdeolojisinde yer alan, Feuerbach üstüne 11. Tez'in sonunda ' Filozoflar, dünyayı değişik biçimde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir' demiştir. Ki bu aydınlanmanın ışığının yayılmasıdır ; biz sayfalar dolusu özgür iradeyi serbest bırakmaya çalışsak da, kimse, bırak olduğu gibi kalsın diyemeyeceği bir önermedir.

Peki toplumların, daha üstteki bir erk, hiyerarşi önermelerle, özendirmelerle, devrimle oligarşilerle ya da tasarım mühendislikleriyle dönüştürülürken, kendi içkin yapıları , öznitelikleriyle oluşturdukları organizmaları nasıl deforme olur, işlevsizleşir? ; bunu tartışan yoktur.
Batı toplumlarının ürettiği -aile içi eleştiri diyebileceğimiz- fantazmalar/ideolojiler ise topyekun yıkma öfkesiyle dellenen mahalenin delisine yakışır bir paranoyayı, sapkın hümanizmaya katarak baba evine isyan eden kapitalizmin hayta evladı olarak krizine ilaç, isyanına sigorta, sıkıntısına oyun oluşturur. Ağdalı felsefe, üç adım ötesi olmayan klişe/kalıpsal cümleler, mesihsel mantralarla teorikleşir.
As'l yalnız tabiatı değil, yaşamın zümresiz bütünlüğünü evcilleştirerek kendi suretinden bir doğa bilinci,hayvanlar,bitkiler alemi yaratan, sonuçta insan doğasına da ihanet eden uygarlık bilinci ve 'Aydınlanma Devrimi'nin deli cüretinin tüm anomalisini sorgulamak gerekir; konu budur..

Bugün toprak tasarlanarak arazileştirilmekte/çoraklaştırılmakta,
toplum taammüden topraktan kopartılmakta, yaşam değerini kaybedip, ederiyle özgürleşmektedir.
Görülüyor ki, zihinlerimizde karanlık bölgeler oluşturan bu uygarlığa çok şey borçluyuz..


Sermayeyi biriktiren Batı ile tabiatın bir parçası olarak doğanın verdiğiyle yaşamayı şiarlaştıran Doğu insanı ve üretim modeleri/tarzı arasında, dimağları belirleyen önemli farklılıklar vardır. Doğu toplumlarında toprak, kişinin/kulun değil, merkezi otoritenin/devletin mülkiyetindedir. Bu durum devletin doğu toplumlarında Batı toplumlarına göre farklı algılanmasına neden olmuştur, Doğu toplumlarında Devlet 'tanrısal bir güce' sahiptir ve mutlak iktidarı temsil eder.
Asya Tipi Üretim Tarzı analizi bilindiği üzere Karl Marx tarafından gözlemlenmiştir.
Bu iki üretim yapısındaki mülkiyet farklılığı, iki karşıt kutbun/toplumun sosyal ve psikolojik yapılarıyla algı ve bilinçlerini de farklılaştırmıştır. Bu üretim yapısının en belirgin özelliği toprağın mülkiyet yoluyla çocuklara devredilememesi nedeniyle, sermaye birikimine müsade etmemesidir
Marks, yalnızca Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'da değil, defalarca her yerde söyler: 'Emek, birikmiş sermayedir.' Uygarlık yalnız emek/sermaye çelişkisiyle açıklanacakları toplamaz. En büyük yanılgısı insanın tarım toplumuyla başlayan, biriktirme, yığma ahlakıdır. Başta sanat olmak üzere tüm katagorilerde yanılgı dolu tezatların açıklanabilir karşılığını bulmak zaman alır. Marks'ın ilk gençlik denemeleri, 1844 Yazıları'nda temel kavram 'yabancılaşma'dır. Herkes bir şeylerin iyi gitmediğinin farkındadır. Her kültür,bir önceki dönemin yanlışlarını sırtlanarak, mülkiyet edinerek,sahip olarak , müzeleştirerek/kategorikleşerek ilerlemektedir. Süpürülerek yaratılan boş alanlar ancak,insanın omuzladığı hazinelerinden safra atarak/doğal şartlarla kaybedilerek açılmaktadır. Kapitalizmin yarattığı dumura uğrattığı bilinçle, kültürün insanların mülkiyeti haline gelen metalara dönüşmesini önleyecek bir irade yoktur. Çünkü kapitalizmin mantığı 'elegeçirme' ve baskılama üstüne kuruludur. Kültür editoryasıysa, kapitalist talanla sahipliği ele geçirilen kültür nesnelerinin olması gereken amacını kavrayamamaktadır. Sermayenin işletmeleri olarak işgören özerk aydınlar/Batıya bitiştirilmiş edebiyat kökenli entelijansiya ,ham beyinleri gütmektedir. Yeni sahiplere işgüzarca alan açmakta, piyasa edinme amaçlarına etik değer/ büyük önem vermektedir. Gören pazarı kızıştıran cazgırların, mal satan hanutçuların yetiştiği okulu, kültür editoryasının tezgahı sanır. Kültür ögelerinin fetişlere dönüştürülerek meta olarak dolaşımı, gazetelerin baş köşelerinden müzayede başarısı olarak gün aşırı verilmektedir. Nesneyle eşleşen kültürün içindeki perde, yani saklı olan ruhtur; satılansa emperyalizmin günahlarıdır. Yeşilin tarihi yoktur ne de gökyüzünün bunu biliyoruz ama mutabakat bozulmuş, Avrupa tarihi ve kahramanlarını yaratmıştır. Bu anlamda günahkar sömürgeciliğin,esas suçlu kapitalizmin Babil sürgünü zamanı gelmiştir. Geçmişin bozuk algısını değiştirecek kararlılık ancak zihniyetin paradigma değiştirmesiyle mümkün olacaktır. Kapitalist ahlakın yarattığı emperyalizm, bugün dünyanın başına beladır.

Tarihi, aktörleri,tiratlarından kopyalamalarla Avrupa'nın öyküsünü yüklenip gelmek, beşbin yıllık Anadolu uygarlığının evrimini bu topraklarda doğmanın değil ama rengi,ahengi,rayihasıyla üretmenin soyluluğunu, hasatın doğal ortamını inkar etmektir..

1844 Yazıları(s173) tartışılmalıdır. Çünkü bu yapısı itibariyle Marksizm, içinden çıktığı sistemin sigortası /yapıtaşı, tezat olarak dengeliyicisidir. Şöyle söyler Marks: 'Doğanın insanal özü, ancak toplumsal insan için sözkonusudur. Çünkü doğa ancak toplumda onun için insan ile 'bağ' olarak öteki için onun ve onun için ötekinin varoluşu olarak ve insansal gerçekliğin yaşamsal ögesi olarak vardır' Bu sanayi toplumu aydınlanmasının, insan merkezli doğa tasarımının Feuerbach'la başlayan yazı/yazgısı,sürecidir. Bu gün ise curuflar birikimi olarak sermaye, farklı bir değer etiği yaratmıştır. Marks'ın normatif görüşleri güncelleştirilmemiştir. Kültür ve doğa nesne değil, asıl öznenin aynasıdır; birlikte hareket eden vücuttur; kapitalizmse gölgeyi metalaştırmaktadır. Bu hikayenin sonunda ya tabiat ana ölecektir ya kapitalizm.
Evo Moreles gibi üçüncü dünya denilen dünyanın kırlarının, Amerika'nın hoşuna gitmeyen liderlerinin söylediklerini bu bağlamda doğru okumak gerekir..

Michel Foucault, 'Annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi katleden ben;Pierre Riviere'/19.Yüzyılda Bir Aile Cinayeti' kitabında 'Kendileriyle sözleşme yapmak istediğiniz insanların doğasının ne olması istediğinizi söyleyin. Ama dikkat edin sözleşme eşitler arasında olsun. Yani, bir tuzak olarak değil ama içinde kendimizi tanımlıyabileceğimiz bir insan doğası sınırını açıkça belirleyin. Ancak o zaman canavar maskeleriyle sizi korkutmaktan vazgeçeriz.' diyor. Yücel Tanyeri anlattı İtalya'da hasırla kaplanmış şarap şişeleri 'un fiasko' derlemiş. Yani hasır, şarabın örtüsü/maskesidir. Venedik cam işçiliğinin ustalıkla sergilendiği bir ülkedir. İmalatta defolu cam şişelerini hasırla kaplanıp şarap konularak satıldığı ürüne verilen isim 'un fiasko', dilimize 'fiyasko' olarak 'bir girişimde gülünç ve başarısız sonuç elde etmek' anlamı kazanarak girmiştir. Hatalı üretim, sunuşuyla cerbeze kazanır; aynı Pelin Batu'yla ekranı renklendiren Murat Bardakçı'nın halleri gibi konuşulmayı hak eder,görünür olur,ilgiyi üzerinde toplar...

Türk Beşleri gibi, emperyalizme karşı kendi silahlarıyla karşı koyma mücadelesinde önemli bir bariyer olan idealist ve yetenekli sanat adamlarını kendi insanından duyduğu tiksintiye alet edenler, yalnız ve yalnızca tanzimat aydınlarıdır. Doğru bir konuyu kişiselleştirip saygıyla andığımız sanatçıları hedef tahtasına yerleştiren Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın nefretini başka şekilde açıklamak mümkün değildir.. Maskeler değil ama ardındaki yüzler ürkütücüdür..


***


26 Aralık 2010 ; Pazar
Yakup'un kızıyla evlenmek için emri yerine getirip sünnet olan Hamor'un oğlu Şekem ve halkının nasıl tuzağa düşürülüp katlediklerini Tevrat/Tekvin 34. Bap'ta yazar. Başkası olacağına, öznitellikleriyle kendisinin olan doğru/yanlış bir macerayla, kendi nirvanasının peşine düşmelidir insan. Başkasının yaydığı ışık altında aydınlanmak ,onur kırıcıdır.


Burjuvazi, Marks'ın söylediği gibi kendi suretinden bir dünya yaratıyor. Cümleyi revize edelim; emperyalizm, kendi suretinden bir dünya yaratıyor.. Neden işçiler,köylüler sömürülenler pastoral senfonilerle kendi suretlerinden bir dünya yaratamadılar da, sömürgeci, beyaz kamçılı efendi yaratıyor; konu derin?

Köşklerle viranelerin mücadelesinde mülksüzlerin bakışına korkuyu ve inkarı ekleyen uluslaştırılmış teori, kendine ait adaleti kuramadan nesnesini toprağa,öznelerini ise kapitalizme konu mankeni olarak kaptırdı; yeşil ütopyasını kara cehenneme, milletler hapisanesi, fısıltı demokrasisi, korku imparatorluğuna çevirdi. Çarlar, naçarlarla yer değiştirmedi; Rusya emperyalist coğrafi politikalarını Petro'dan Putin'e ara vermeden farklı masallarla bin yıl sürdürdürdü. Fitne fücurların kavgası fiyakalı teorilerle perdelendi; aparaçikleri,Beriaları imal eden doğası çürüdü; insanına yabancılaştı. Hıristiyan teslisi simülasyon/benzemenin hukukunu oluşturdu, Baba/Stalin, Oğul/Kadrolar, Kutsal Ruh ise içi boşaltılmış, Davudunu/ütopyasını, Calluda/yönteme kaptırmış sosyalist teoriydi. Kronstadt denizcilerinin,Anatoli Jelezniyakovların, Nestor Mahno, Volin, Galiyevlerin laneti hiç eksik olmadı üstlerinden.



Sistemin teorik sürdürücüsü,taşıycısı, bilginin mikseri, entellektüel katastrofun/sarsıntı, felaketin yüklenicisi aydınlar.
O aydınlar ki, yaşayarak değil, öğrenerek çoğalıyorlar.
Magribi arap'ın kızı 1991'i beklemez, herkesten önce intihar eder..


Marks'ı , Engels'in tasarımıyla tanıdı onunla hiçbir zaman yüzyüze gelmemiş Rus Bolşevikler. Doğu Sorunu'nu kızı Eleanor ile kızının katili Edward birlikte el yordamıyla toplar; 1897'de Marks hayatta değildir. Hiçbir zaman kitapçı raflarında görmediğimiz Kapital'in 4. cildini Engels'ten emaneti alan güvenilir dost Karl Kautsky, ilk defa 912'de 'Artı Değer Teorileri' adını vererek yayımlar . Sonra Ruslarla ulusalcılık konusunda devletlerin dünyayı bölüşmesi, Osmanlı'nın paylaşılması kişilerin çatışmasını getirir; adı 'Dönek Kautsky' olur. Alman sosyalizminin büyük yaratıcı beynini, sosyal demokrasinin önderini, sonraki kuşaklar bu şekilde tanır. Sosyalizm kavramı, bu polemiğe rağmen millileşir, metoformoza uğrar. Asıl değişim, Kautskyle rekabete giren Lenin'le başlar; Stalin mezarı kazar, Gorbaçov cenazeyi kaldırır. Devamını Amerikalılar avangardizmle getirirler. Sonra balmumundan kuklalar müzesine çevirirler yeryüzü mesihlerinin suretlerini. Zaman her veriyi kullanışlı bir aparata, kapitalizmse paraya çevirmekte ustadır. Dekadansı dünyada önce Che t-shirtleriyle 68'de Paris sokalarında, pop art sanatçısı Andy Warholla Mao'yu New York galerilerinde, geçen sene de Istanbul'da Bienali'nde Türkiye'de Brecht'le izleriz . Kahramanlar değerleriyle, aidiyetleriyle değil ama değişime alet oldukları kadarıyla pejmürde ve perişandır. Bir tarafta profili tepe tepe kullanan imgenin mübadele değeri, diğer tarafta tahnite gönül veren dinazorlar. Aradaki boşlukları bilen okuyucu doldurabilir; çok fazla örnek vardır şeyleştirilen/eşyalaştırılan idoller konusunda. Üretim araçlarının dişlileri, bir sınıf olarak mezarkazıcıları yaşatamaz; insanın rüşvet karşılığı tanzim edilen pervasız egosu zaten her zaman iktidardır; idollerini,fetişlerini satmak bahasına şeklen bile değişime uğramadığını yakın tarih göstermiştir..
Klişe terimler reddedilemezi defalarca doğrular. Play Stationlarda Castro, genç dimağların hergün delik deşik ettiği hedefteki düşmandır..

Emperyalizm yalnız yeni bir dünya tasarlamıyor; simülasyon üzerinden sürekli yalan üretiyor. Kendi bilgeliğini kanıtlamak için tenekeden kavramlar, yeni kelimeler icat ediyor.
Zapturapta gelmeyen zıpır zibidi kımıl kımıl; irin, ağzının kenarından sızıyor.. Vikiliks referans tehdit..
Karşı tarafı cahil konumuna düşürmek tabii ki iktidar sağlar. Anlaşılmazlık sanatını icra eden, kişilerden putlar yaratıp, ikonografi üstüne felsefesini kuran, tüylerini kabartmış bu seçkin müfteri, şık zebani işini iyi biliyor.
İyi/kötüyü yeniden tanımlıyor, tarzları değiştiriyor, yaylı zemberiğinden bilinçleri yeniden kuruyor; kayırıyor,ayırıyor, eski köyde yeni müzakere başlıkları açıyor.
Amaç kumdan saltanatını ayakta tutacak aydınlar sosyetesini, düşünceleri sırtlanacak işbirlikçilerini, gardiyanlarını eğitmek..
Post modernizm şeytani,insan doğasına aykırı bir ideoloji..




Yalnız yoksullarla zenginler, çokbilmişlerle karacahiller,
küstahlarla tevazu sahiplerinden, kuyumcularla müşterilerinden oluşmuyor toplum.
Hiç kimse eleştirdiğimiz bu karnavalın dışında değil..

Bienal maskarılıkları oyunun bir yüzü; toplumu yeniden tasarlamanın ilk adımları..
Burada tasarıma hamur/malzeme olmak ya da durup düşünmek imkanı var; şimdilik özgür irade.. Amerika/Avrupa, kültürünü ihraç ederken, hiç ithalat/alım yapmıyor; neden? Marks'ı, Brecht'i başaşağı döndürmekle, kavramları tepetakla ederek kendimize maskeler takıp, öznitelik edinip, kültüre çevirip, güncelleştirerek satamayız.
Gelsin Rene Blocklarla, ancak bu kadar.
'Düşen tutunacağı dalı seçemez' diyen Cemil Meriç'in uyarısı geç olmadan seçimi yapmak gerekir.. Hiçbir şey yokmuşçasına, irade ile yuları kaptırmaksa acı bir tecrübe yaratır.. Yalnız yoksullarla, zenginlerden oluşmuyor toplum. Sistemi eleştiren aydınlar oligarşisi de, kendilerini sistemin dışında farz ediyorlar; yalnız onlar ve ötekileştirdiklerimiz değil, kimse eleştirdiğimiz oyunun dışında yaşamıyor. Sistemin teorik sürdürücüsü,taşıycısı, bilginin mikseri, entellektüel katastrofun/sarsıntı, felaketin yüklenicisi aydınlar. O aydınlar ki, yaşayarak değil, öğrenerek çoğalıyorlar. Çadırını koyması için Yakup'a bir toprak parçası satarak başlar sona giden anlatı. Yakup'un kızıyla evlenmek için emri yerine getirip sünnet olan Hamor oğlu Şekem ve halkının nasıl ketenpereye getirilip katlediklerini Tevrat/Tekvin 34. Bap'ta yazar. Toprak parçası üzerine yapılan mezbah/ibadet yeri El Elohe İsrail, kendi dininin nirvanasına ulaşan Yakup'un doğrusunu oluşturur; ne ki öteki için 'doğru'nun sana intikal etmesi, özün/kendinin yapacağı içsel yolculuğun bir eylemi/sonucu olmalıdır. Başkası olacağına, öznitellikleriyle kendisinin olan doğru/yanlış bir macerayla, kendi nirvanasının peşine düşmelidir insan. Basmakalıp bir söylemin yok ediciliğini örten/kamufle eden herkes, bilinçle seçilen bu aydınlanmış ortamda suça ortaktır.. Bütün kitaplar birdir,aramızda göreneklerin devreden ayrılıklarıyla bedenleşmiş yapılar olmasa. Kültür, kolonyalistin bir ele geçirme, egemenlik/hegomanya alanıdır. Gönüllüler,misyonerlerle yaratılıp, kullanılan, karşıdakinin iradesini eritip, kendindenleştiren bilincidir; zarif kavramların yıkıcılığını yok farzedemiyiz..

***

23 Aralık 2010; Perşembe
Oryantalist ideolojinin tarih bilincinde, oyun zekasında ve şehirdeki ikame macerasında bir parantez olmayı kabullenmek..


12. Istanbul Bieanali için söylediklerimiz hoşa gitmese de, söyleyeceklerimiz bitmedi!
Gene de Bienal düzenleyenler, 'güneş doğudan yükselir deyip' ışığı bu şehirde arayanlar alınmasın. Övgüde sınır tanımayanlar, samimiyetle abartanlar mutlu çoğunluk.
Bu sayfaların dışında kendilerine radikal eleştiri yöneltenler nerdeyse hiç yok ; denge de bir görev..

12. İstanbul Bienali etkinliklerinin 'İstanbul'u Hatırlamak' adlı konferansla başladığı medyada yer aldı.. İKSV tarafından düzenlenen ve halka açık ilk etkinliği olduğu yazılan konferansa, İstanbul Bienali'nin geçmiş küratörleri ve sanatçılar sunumlarıyla düşüncelerini ifade etmişler.. İstanbul Bienali'ne dair deneyimlerini hatıralar ve sergileri üzerine düşüncelerini paylaşırken aynı zamanda bienal sergi formatı üzerine bir tartışma platformu oluşturulmuş; hadi bakalım!

Konferansın tüm konuşma metinlerinin, bienallerde yer almış enstalasyon görsellerinden bir seçki ile birlikte 12. İstanbul Bienali'nin açılışının yapılacağı Eylül 2011'de basılacak bir yayında toplayacaklarını söylüyorlar..

Bizce kitabı yalnız konuşma metinleriyle sınırlamasınlar; onlar yerine kendi kitaplarında yazmayan bir pratik oluşturan karşı düşünce formlarına da yer versinler; izdüşümü, simülasyonu, karşı bienalleri de başkaldırı adına bünyelerinde toparlasınlar. Aykırı ses ya da nefes dışarıda kimse kalmasın!

Hep evetleyicileri değil, duyurulara duymak istemedikleri eleştirileri de ekleyip, ithal ettikleri global kavramların yanına, yerli pasajlardan cümleler kondurup, duble kuklalara, uzun bacaklı cambazlara taşıtıkları dev afişler imal ederlerse, panayıra çevirdikleri mekanlarda belki -sözde değil özde- demokratik görüntüyü biraz kurtarabilirler!


Anlamsız kavramların gizemli simyası, halkın kimyasını bozmaktadır. İzleyicinin süreklilik gösteren anlam yaratmaktaki aczi, düşünme sürecinde aracıların, bilgelerin icazetini gerektirir. Sürekli söylüyoruz ; aslında ne gerçek bir öğreti, ne bir bilgi, ne de öğrenilmesi gereken bir ders vardır ortada; bir yalana ortak aramaktadır bienal endüstrisi..


Tercüme kültüründen çok, tecrübe edilen yaşamın sanatını damıtmaktır bizim önerimiz.. Hatırlamak adına, geçen sene yazdıklarımıza bir göz atalım..



Dünyadaki gelişmelerin bu safhasında, büyük sergiler/bienaller yeni dünya düzeninin staretejik pazarlama yöntemlerindendir. Cehalet ile bilgi arasına farz edilip konulan bariyerlerin gizli gündemi vardır. Amaç 'çağdaş sanat' adı altında filozofik kırıntılarla seçkin zırvalıkları yaratıp mesafe koymak, kitleleri pasifize edip, aşağılamaktır. Denetim yaratmaya çalışan büyük sermaye, kamuyu şaşırtıp, etkisizleştirip, edilgen kılma taktiğini kültür boyutuna taşıyarak sürdürmektedir. Sanat nesnesiyle izleyicinin arasına konulan aptallaştırıcı mesafenin tek hedefi, seçilmişler değil, ayrıcalıklar hiyerarşisini oluşturmaktır. Bienallerin, ulaşılmaz yıldızları ve parasal ölçüleriyle kıskaca aldıkları kitleler üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur.

Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Yapılan eylemin as'l nedeni, farklı taban/kültürlerde/ insanlarda algılama bozukluğu, anlam kargaşası yaratıp, emperyalist global teoriye uyuşturma ve sindirme ile katkı sağlamaktır.


Egemenliklerine imaj oluşturmaya çalışan kültür endüstrisi, geçen sene Brecht'i düpedüz Bienal'in öznesi değil, nesnesi olarak kullanmıştır. Brecht, serginin ilham kaynağı,uyarıcısı,çalıştırıcısı değil, eleştirdiği sistem tarafından eyleminin namusuna, içi boşaltılan ideolojisine tecavüz edileni ,kullanılanı,pazar demokrasisi adına ikonlaştırılıp sömürüleni olmuştur.

Brecht adını bienal girişine paspas kılmışlardı; meta kültürünün kirli pazarcısı çamurlu ayaklarını silmesi için mimesis gerekliydi; sanatçı o geleneğe öykündü ama o kadar. Çok sevdikleri 68'lilerden Foucault, 'Bu konuşmacının ilk özelliği dilinin sürekli işleyen bir zembereğe benzemesidir' diyor. Bakalım bienalci entelijansiya eylüle kadar toplana toplana neler üretecek; kitap çıkana kadar bekleyeceğiz anlaşılan.
Konuyu toparlarsak geçtiğimiz günlerde halka açık olarak yapıldığı söylenen 12. İstanbul Bienali etkinliklerinin 'İstanbul'u Hatırlamak' adlı konferansına buradan, biraz gecikmeyle geçen sene yazdıklarımızı hatırlatarak katıldık. Devamını okumak isteyenler yandaki gri sütunda yer alan '11.İstanbul Bienali' başlıklı üç yazıya göz atabilirler..

***


22 Aralık Çarşamba; 2010
Baba, doğum günün sağlık,esenlik getirsin..




Lefter ve üçbin simurg...

1914'te Çarşı içine yerleşen ailenin üyesi bir Beşiktaşlı olarak farklı düşünmek gerek belki ama, Lefter Küçükandonyadis Türk futbolunun gelmiş gecmiş en iyi futbolcusudur derim kendi adıma..
1960'ın ilk günlerinde şehrin arnavut kaldırımlı ana caddelerinden geçerek geldiğimiz Palazoğlu Sokaktaki zemin katta dinlediğimiz cızırtılı büyük radyoda, ilkokulun bütün haytaları adına Lefter'in Beşiktaş'a attığı gole itiraz ederdik; 'ama Lefter attı!'... Sanki hafifletici, golü geçersiz kılıcı nedendi ; ne de olsa, Fener'den ayrı tek kişilik bir ordudan bahsediyoruz..
Kimler yoktu; çoğu Lefter'in kanını taşıyan onlarca arkadaşımız vardı ilkokulda;
Rum,Ermeni,Yahudi,Müslüman,Kürt,Suryani çocukları; arada ne dinsel, ne de ırksal bir farkın bulunduğunu bilmezdik bile.. Nişantaşı, teneke mahallesinden Roman Ali ile
Meri ,Rita, Rozet yakın arkadaştı. Şişli'de Teyyareci Sokak'tan Barış ile Başar kardeşler, biraz şişman Yahudi Simonto'yu işin tadını kaçırmadan güzel güzel kızdırırlardı; Simento'nun cevapları kayda geçse Cem Yılmaz'a replik olurdu. Fitnat yengenin torunu Deniz , koruyucu kanatlarını açmıştı Lape'de kalan öksüz Rauf'a. Müsamere partneri Perihan Sokaktan Stella, yan apartmanda Zelda, okuldaki Fantoma Fantomas olduğunu iddia eden kızıl saçlı Elyo ile Moris, Avram, ortaokulda ilk sene sınıf başkanı Artin ile Rozi ve diğerleri. Siyah beyaz fotografları gibi, renkli soyadları da dünkü gibi hafızalarda canlı. Onlar çoğunluktu; kavga,düşmanlık azınlık..
Şehirle birlikte tramvay da Şişli'de biter, arnavut kaldırımı olan Taksim'den gelen Halaskargazi Caddesi caminin önünde toprağa dönerdi.
Kaleciye penaltı atarken hepimiz 'Bismillah' derdik; ya da 'tut' Aliko,Caniko,Isako..
veya yapma ya 'barev akperik!'.. Harutyun abiyle yurtdışına gittiğimizde, kendi eliyle yaptığı Türk bayraklarını yakasına takmayana kızardı!.. Zohrap, hâlâ Mevlevi ayinleri okur; Ya Allah, Ya Muhammed'i çok kişiden içten , herkesten güzel söyler.. Yalnız onlar bize benzemez; düğünlerde, cenazelerde biz de onlara katılır, hamursuzda, şabatta ortak bir duyguyu, yakın bir inancı, yargılamadan saygıyla içtenlikle paylaşırdık.
Yaşlılar gibi anlatmaya başlarsak, Şişli,Kurtuluş,Nişantaş hattında geçen ilk 15 yıl var; sonrası da ona yakın..


Modernleşip, ilerlerken, geride kalan hikayeyi unuttuk..


Çocukluk günlerimizin kahramanı Atina'da yoğun bakımdan alınıp, buraya uçakla getirilen 1925 doğumlu Büyükadalı Baba Lefter'e hasta yatağında acil şifalar dileriz;
22 Aralık bugün, onun doğum günü..
Her şeye rağmen Türkiye'de kalan son 3000 Rum'dan biridir o.
Burada Rum, yani Romalı; Yunanistan’da ise aşağılamak için Turcosporos derlermiş; yani, Türk tohumu...
Bu ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket, ırkçılıktır..
Pan Türkçülük kadar, Pan Kürtçülük, Pan Helen ya da Pan Ermeni, ; hepsinin tek anlamı var, emperyalizme lokma olmak. Burası Türk değil, Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu medeniyetidir.. Doğru tanım Anadolu Türkü,Rumu,Ermenisi,Kürdü,Süryani, Yezidi, Çingenesidir; yani Anadolu insanı..
Anadolu çeşitliliğini, kadim geleneğini bitirecek , onlarca farklı kültürün üzerinden değirmen taşı gibi geçerek eşitleyip, kimliksizleştirecek olansa globalizm tasarımıdır.
Herkesin, bu topraklarda yaşayan yüzlerce farklı geleneğin, onlarca ırkın olduğu gibi, kendi tecrübe ve evrimleşen kültürüyle birlikte barış içinde , kurda kuşa yem olmadan yaşaması en büyük dileğimiz;
başkası olma kendin ol dediğimizde kastettiğimiz budur..
-Aslında onlara Rum demek de yanlıştır; sarı ırk Roma İmparatorluğu'nun tarihi 2700 yıl önce başlar. Esmer ırk olan Ege'deki Minos ve Miken Medeniyetinin varlığıysa üçbin yılı aşar. Roma'dan önce/sonra da yaşayanlara 'Rum' demek bir ezberdir; bozmayalım- Fenerli olarak değil, Anadolu İnsanı -ya da Rumu- olarak sevdiğimiz futbol dahisi üstüne söyleyeceklerimizi yakın coğrafyadan bir hikaye ile bitirelim.
Bu,üç dilli şeytanın, Amerikan yankeesi, tanzimat aydının anlayamayacağı bir öyküdür.
Farsça 'si' kelimesi, otuz rakamını temsil eder; murg ise 'kuş' demektir.
Otuz Kuş efsanesi, Kaf Dağı'nın ardında ulu sultana ulaşmanın masalını anlatır.
Binlerce olarak yola çıkarlar; yolculukta nefs'e ait tuzaklardan geçemeyenler telef olur; sağ kalanlar azaldıkça azalır. Son kalan otuz kuş hedefe ulaşır; fakat görürler ki, 'sultan' bir efsaneden ibaret; kendilerinden başka kimse ulaşmamış, hiç yaşamamış Kaf Dağı'nda. Anlarlar ki, gerçek yolculuk, insanın kendi içine, inancına, ötesine yapılan yolculuktur.
Lefter ve son kalan üçbin simurg; üçbin yaşında üçbin adam.
Anadolu'daki insan olarak üçbin yılın öyküsü, geleceğin tükenen umudu..
Ordinaryüsün bir an önce sağlığına kavuşması, adasına dönmesini ivedilikle diliyoruz..

***


20 Aralık 2010; Pazartesi
Her canlı, yaşam bilgisiyle var oluyor; insan ise doğasını ve edinilen bilgiyi inkar ederek ilerliyor..


Okumuşlardan öğrenebileceğimiz hiçbir şey yoktur; insan öz niteliklerini yaşayarak geliştirir. Aslında öğrenilecek ne ders, ne de işe yarar, yaşamsal gerçek bir bilgi vardır.. Yaşadıklarımız değil ama kitaplardan öğrendiklerimiz, abartılmış davranışlarla cilalanmış seremonilerdir; ritüelleşen kurgu, ilerlerken geride bıraktığımız yalanlardır. Bilgelikle süslenen tirada müşteri toplar çığırtkan; çağrının nedeni, masallarla büyütülen insanın, hep bir hikayeye muhtaç olmasıdır.. Kurumlaşan meşruiyet, çağıran yazının, seslendirilen metnin işini kolaylaştırır ; bizim yaptığımız da bu..


***


18 Aralık 2010; Cumartesi
İnsanın ayrıcalığı 'akıl', doğanın işini bozar , düzenini sorgular.


Doğanın nedenselliği ile aydınlanma felsefesinin bir numaralı bilgesi Immanuel Kant'ın Pratik Aklın Eleştirisi'ndeki 'Ahlak kanunlarına saygı göstermede, en yüksek iyiliği saf pratik aklın bütün nesnesi olarak tahayyül etmemiz' iradesinin bir arada yürümesi zordur; çünkü Hristiyan ikonografisine kayıtlı eşyanın tabiatı ile doğanın hukuku farklıdır.
Dere yatağına yapılan evler gibi, aydınlanma müteahhitinin hesaplarıyla kurulan Avrupa uygarlığı, özü itibariyle seçkinler piramitinde, köleleştirilen yoksullara mutlak surette ihtiyaç duyar.

Aydınlanmanın dinamosu bilim ise, ilerlemenin hammadesi doğanın ve insanın sömürüsüdür; bunun bir sistem olarak devamlılığıdır. Devamında 'Afrikalının ya da hayvanların ruhu var mı?' tartışmaları gelir..

Aydınlanma felsefesi bilimi, kilisenin çarpık kavramlarını retoriğini, ayinsel seremonilerini ,inanç rituellerini kullanarak aziz mertebesine yükseltir. Kant'ın 'Pratik Aklın Eleştirisi'nde bu süreç,-Luther, Kalvin vd. rağmen Baba/Oğul/Kutsal Ruh üzerinden miras kalan inanç ve devamındaki mantık sistemi- iyi bir başlangıçtır. Çağdaş uygarlık idealini dini ikona geleneğinden başlatarak nesneler fetişizmine dönüştürür, metalaştırır. Toplayıcılık,biriktiricilik,arşivleme,düzen ikamesini kurar; paranoyasını idealize eder. Nevrozlarını Batı tarzı tüketim kültürüne bağlayarak siyasalaştırır.
Jürgen Habermass, İnanma ile Bilme Arasındaki Sınır' yazısında bu gizli beraberliği şöyle açıklar: 'Gerçekten de Kant'ın pratik akla paradoks biçimde ahlak kanununun vaadine güven aşılayan gücü kazandıran bir koyutlar öğretisine doğru ilerleyebilmesi, dinsel sematiğin dünyayı kavrayan gücüne sezdirmeden uzanmak sayesinde olur.'
Aydınlanmanın evlatları vardır; tüm özgürlük söylem ve geleneklerine karşın Liberalizm,Anarşizm,Marksizm gibi eğilimler, Hristiyan özü ve insanın işgaline, iktidar kültüne, kurulum/kurumsallaşan kültüre verdiği onayla Doğu tarzı düşünme biçiminden ayrışır. Dini kutsayan değerler manzumesinden kaynak bulur; doğanın seçkini olarak insana işgal, itaat ve meydan okuma atfeder. Sezar'ın hakkı bir kırılma yaratır. Bu düşünceler, üstünde yer aldığı platform itibariyle kapitalizme ihtiyaç duyan, o olmadan sistemini dillendiremeyen, konuşturamayan uygarlık fenomenleridir.
Günümüzün aydınlanmış öznesi, kozmosun büyük beyni/amaçlarıyla, bütünün planlarıyla, küçük çıkarları arasında rekabet yaratan bir uygarlık içinde debelenmektedir .
Eğer gezegen üstünde biraz daha yaşamak istiyorsa insan,
kendi bedenini yaratan tabiata ve organik olarak parçası olduğu büyük bilince uyum sağlamak zorundadır !

Doğa, 'arazi' değildir; kadastronun pençesine düşen toprak parçaları tabiat içinde 'insan' denen varlığı seçkin kılar. Parsellenen alan , aydınlanmamış,mülkiyet duygusu olmayan canlı türleri için açık ezâ evi, kıstırılmış yaşam ve devamında soykırım demektir.


Her şeyi belirleyen post modern özne yani uygar insan, kendi iradesi dışında şekillendirilmiş bedeni içine yerleştirilmiş kendinin dışındaki tabiattan zorunlu olarak beslenen organlarıyla daha büyük bir organizmanın, özerkleştirmeye çalıştığı küçük bilincinde hükümranlığını ilan eder. Ne kuşdili, ne başka dili konuşanlarla , başka mantığı kullananlarla müzakere etmez. Kapitalizmin mefhumu mekanik bir doğa tasvirinin ötesine geçmez. Her eyleminde bir amacı olan doğanın hamlelerini, palyetif tedbirler ve karşı propaganda ile manipüle eder. Kantcı prematüre ahlakını tüm davranış,tarz ve bilimlerine uygulayarak sürekli güncelleştirir.
Frankfurt Okulu , materyalist felsefenin, 'insan doğası yoktur,ekonomisi vardır' dedikten sonra idealizme emanet edilen derinliklerde/içkin yapıda, bireyler üstü olmakla birlikte toplumsal diyemeyeceğimiz dar alanını inceler. Bu okulun felsefecileri bize, uygarlık sorgulamalarını sona kadar götürmeseler de dar alanda paslaşmalara zemin hazırlayan kırıntılar sunarlar.

Jürgen Habermas, 'Ben kendim de Doğanın Bir Parçasıyım' yazısının bir dipnotunda M.Seel'den alıntıyla 'İnsan birçok açıdan belirlenmiş olmasa, hiçbir şey belirleyemezdi. Belirlenmiş olmak, kendini belirlemenin yapıcı dayanağıdır.'der devam eder: 'Anlaşmazlık konusu yalnızca akılla kavranabilecek şeylerin doğadan kopukluğudur. Ve Adorna bunun karşısına, pratik aklın doğayla kaynaşmışlığını koyar. Özgürlük onu, bütün eylemlerimize eşlik eden, sorumluluk sahibi olmanın bilincinin sıradan şeklinde olmaktan çok, doğadan çıkmış bir toplumun pençesinden özgürleşmek olarak ilgilendirir.' Bunları T. Adorna, Negatif Diyalektik adlı kitabın 262. sayfasında söyler ama yaptığı yalnızca bir gözlemdir. Saptadığı bu durumu ilerleterek, Kant'a rağmen bir kere daha 'Aydınlanma Nedir, bedeli ne kadardır, insanın değiştirdiği ahlak ve bilincinin yaşamsal ederi var mıdır?' diye sormaz; soluğu bu kadar olsa da söyledikleri, yazdıklarımıza bir adım daha ekler..

***


Ger kâfer,ger sanem peresti bâz ây/Kafirsen,ateşe,puta tapıyorsan gene gel
Sad bâr eğer tovba şikestî bâz ây/Tövbeni bozmuş olsan da yine gel
İn dergeh-i mâ dergeh-î novmîdî nîst/Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil
Bâz a bâz â her onçi hesti bâz ây/Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel

Burada bir parantez açalım: Gecenin karanlığında arabalı vapur Kızkulesi'nin yanından geçerken, dev TV ekranı Şeb-i Arus/Vuslat Gecesi dedikleri Mevlana'nın ölüm yıldönümü etkinliklerini yayımlıyor; akşam saatleri.. Istanbul'da olmanın, Boğaz üzerinde yazabilmenin ayrıcalığı keyif verici; ne ki teknolojinin nimetlerinden yararlanlarla, bedelini ödeyenler farklı.. Kutsal kitaplar ziguratta/ üstünde gözlem yapılan kulenin yapımcısı, Firavun'un mimarbaşı Haman'ı lanetler. Haman ismi ilginçtir; Kant'a 'Aydınlanma Nedir?' diye ilk soruyu soran kişinin de adıdır. Yani tarihte tekrar eden iki adet yön verici 'Haman' vardır. Birincisinin sonu Musa'nın sopasıyla yardığı Kızıldeniz'de gelir; ikincisiyse Kant'ın verdiği cevapla ölmeden günümüze kadar yaşar; yeryüzünün parsellenerek hükmedilişine,sona gidişine, canlılar içinde seçkinin hilesine,insanoğlunun komplosuna vesile olur..
Tasavvuf da mülkiyet konusunda bağımlılığı kınar, söylediklerimize yakın, yaklaşık bir duyarlılık gösterir. İnsan bir yanıyla toprağa bağlıdır, tarlası,evi,yurdu ile yerleşiktir. Ama 'ruh' özgürdür. Ölümden sonra bedeni toprağa/doğaya, ruhu ise sonsuzluğa/özgürlüğe iade edilir. Oranlı,bedene hapsedilen tekil bilinç, nesnesi ve öznesiyle, can/bedeniyle ayırışır; orantısız/sonsuz bilinçle birleşir. Ceset toprakla, tin evrenle, hem ceset hem de ruh ayrı ayrı aslıyla birleşerek kendi katmanında tek bir bilince ulaşır; damla denize katılır..
Melamet ehlinin işine karışmadan, 737.yıl ve 17 Aralık tarihi nedeniyle açtığımız parantezi Mevlana Celaleddin Rumi'den bir rubai ile kapatalım..

Canında bir can var, o canı ara.. Beden dağında bir mücevher var, onun madenini ara. A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; ama dışarıda değil, aradığını tenin içinde ara..

***







15 Aralık 2010 ; Çarşamba
Ne insan için, ne de kendisine yönelik bir amaç için;
kendi kendine var olma hakkı diye bir şey vardır..


Yalnız insanla barış ilan etmiş kedi, maskaraya çevirdiğimiz köpek değil;
kafeslediğimiz kuş, zil takıp oynattığımız ayı,
çer/çöp gibi görüp, can taşıdığını düşünmeden koleksiyon yaptığımız kelebek,
küfürle eş anlama gelen eşek ya da sağmal inek;
Yeryüzünün tüm canlıları, kendi doğal ortam ve coğrafyalarında, yalnız kendileri için var olmak ve mutlu yaşamak hakkına sahip olmalıdırlar.
'Herşey insan' için, 'uygarlık için' denildiğinde, istisnasız gezegenin her yeri çok bilmişler ordusu tarafından ölçülür, kapitalistler tarafından biçilir..



İnsanın mutluluğu, geri kalan tüm canlı yaşamın kâbusu demektir.
'Ya kapitalizm yaşayacak ya tabiat ana' cümlesi, Vanga Ana'nın kehaneti değil, aydınlanmanın kara kitabına ibadet eden insanın, tüm gezegene ihanetinin kaçınılmaz sonucunun son hatırlatmasıdır..

Günlük kahramanları, tutunacak dalları/referansları olmayan özgür bilinç sahipleri bilmelidirler ki, ilerlemenin,uygarlığın, yaşamın manivelası tüketim değil, üretimin mantığı arkasına gizlenmiş b/ölümdür.. Üretim araçlarının mülkiyetinin kimin olduğu sorusundan önce, 'mal kimdir,mülkiyet nedir?' sorusuna cevap aramak gerekir .

Şair William Butler Yeats, Afrika'dan Okyanusya'ya üstünde güneşin batmadığı İngiliz kolonyalizminin tanrı katından/peygamberlerin makamından, kapitalizmin karanlık koridorlarına, üniversitelerin localarına/kürsülerine terfi ettirdiği yeni dünyanın aydınlanma bilgesini acımasızca teşhir eder.
Tövbekârın yerini , görünene secde eden deneykâr alır . Günaha/sevaba ve herkese açık piyasa , bilge kişinin muhteşem bilgisinden masumca yararlanırken, görünmeyen arka plandaki emperyalizmin hışmı, din adamlarının tecavüzü, insanın kirlenen yüzü şu sözlerle aktarılır: 'Kanlı dalgalar dindi, masumiyet töreni boğuldu, en iyiler tüm inançlardan yoksun, ama en kötüler, ama en kötüler tutkulu şiddetle yüklü.'

'Ayrıcalıksızlar, hiçbir yerde olmayan evrenselliği değil, yalnızca büyük çoğunluğu temsil etmektedirler' der Sartre (1)

Batı'nın düşünme biçimini şekillendiren ceninden makro-organizmaya argümanlara, köklerine el atmışken Feuerbach üstüne 11 Tez gibi biz de, birilerini bahane edip, Avrupa uygarlığı eleştirimizdeki tezleri değil ama tezatları sıralayabiliriz. Batı tipi kapitalizm, nasıl eşitlik/adalet amacından sapmış bir sosyalizm ürettiyse, çirkin sanatlarının, sömürüsünün maskeleyicisi, estetikle kamufle ettiği Dünya sanat tarihini yazdıysa, felsefe,sosyolojiyi,ekonomiyi kullanarak insanın ederini, değişim değeriyle metalaştırıp pazara/paraya bağladıysa, aynı kapitalizm , insana düşman bilimi de öylesine bir yalan üstüne beden/leş/tirebilmiştir. Bugün 'bilim' muhayyel/hayal edilen bir düşmana karşı, katastrof bir yöntemle, felaketler paranoyasıyla nedenleri belirsiz bir şekilde arz ediyor; nedensiz araçları yaşamımıza katarak, kavramlarla dünyamızı karartarak, köle ederek çoğalıyor. Aydınlanmanın eseri bilim ve sosyalizmden bahsediyoruz. Aydınlanmadan gelen bir kimlik olmadığını, kapitalizmin seri/seriyel ürettiği tarzlarda oluşan bir düşünme, karşıdüşünme metastazıyla post modern öznenin -kabul et/etme- evrildiğini görüyoruz; konu uzun Tevfik Fikret 'Örtün ey facia, örtün ey şehir' diyor, örtün ve sonsuza kadar uyu, ey Avrupa,ey zorba bilinç, ey facire-i derh.. Sorun, tüm dünyayı kendine ait bir sömürü alanı gören uygar insanın düşünce kurgusunda. Bilmiyor mu, doğa, diğer türler kadar insana geçici bir yer tahsis etmiş, sınırlı bir yaşam süresi vermiştir?. Homo Erectus, Neanderthal insandan aldığı bayrağı, bir zamana kadar taşıyacak olan Homo Sapiens, kirlettiği dünyayı temizlemeye vakit bulamadan süresini doldurup terki diyar edecektir; evrime inanan bilim, bu olasılığı ise görmezden gelmeyi tercih ediyor..


Hayvanların baktığı zaviyeden insanı, dünyasını ve oluşturduğu tehditi izlemek, sürekli cezalandırılıp,ölümüne yaşamak , insan için doğal olsa da onlar için adil değildir.


Yekpare doğanın eşit bir parçası olacağına, efendisi olmaya çalışan insan gücünü Aydınlanma Devrimi'nden aldığını sansa da kurduğu hiyerarşik bilinç, ilerleme için sömürüyü mutlaklaştıran yapısıyla gaflet içindedir . Teorik yapılanması, pratik uyarlamasıyla kapitalizm ölümüne bir ilerleme, hayatın her alanını işgal ideoljisidir. Sartre, 'aydının içinde yaşadığı toplumu anlayabileceği tek bir yol vardır. Bu yol da en ayrıcalıksızların görüş açısını benimsemektir.' diyor. En ayrıcalıksızlar, gerçeği tanımlamak gerekirse insanın dışındadır. Hayvanların baktığı zaviyeden insanı ve dünyasını izlemek, sürekli cezalandırılıp,ölüm tehtidiyle yaşamak , insan için doğal olsa da onlar için adil değildir. Yeryüzündeki tüm canlılarına eşitlik, kendileri için var olma hakkı, insanın daha iyi bir dünya kurmak için sosyalizm arayışı, entellektüel mezesi olmamalıdır..

(1) J.P. Sartre,Aydının Savunması, S 58

***




13 Aralık 2010; Pazartesi
Mizaha yetenekli, yaratıcı bir aydın,
yapılan tüm şaklanbanlıkları kararlı bir ciddiyetle dile getirene kadar,
komik ile kabus , inanç ile inkar yer değiştirmiş olarak kalacak..

Ömer Laçiner'in ,öncelikle tartışmaya açtığı konular var; ne ki, sonra literatür diyemeyiz..


Kant, 'Afrika'da zencilerin yaratılıştan dolayı saçmalıktan öte duyguları yoktur' der... Türk aydınının naifliğiyle, Ortaçağı farklı yaşamış
Avrupa bilincinin karanlık dehlizlerinde yol alan burjuva entellektüelin anlayış farkı ürkütücüdür.


Ömer Laçiner, insanlık tarihi kadar eski olan sömürüye karşı vicdani direnişin misyonu yerine, baş rolde Karl Marks'ın olduğu bir dünyada sosyalizmi tartışmaya açıyor; bu bile ortaçağ karanlığını, aydınlanma esatiri üzerine bir karabasan gibi oturtup, düşünceyi dondurup boğmak isteyenler tarafından taşa tutulması için yeterli sebep..

Taş atan çocuklar kanununa, yumurta atan ergenler, laf sokuşturan çakallar maddeleri eklenir mi bilinmez ama, konuşmayla ilerlemek seçeneğinin önünü kesen eylemleri kutsamak risklidir. Konuşmacıların yumurta atarak cevap vermeleri hakkı da , usulden tartışmaya açılabilir. Yaratıcı eylemler konusunda kimse Premukhinolu Michael ile başedemez; Naçeyev bile. Gerçi proleterya/demokrasisi deyip, ağzı laf yapan aydına ayrıcalık tanımak, halk/millet deyip vekiline zam yapmak Fransız İhtilaliyle Paris Komünü'nden intikal eden bir ayrıcalıktır. O sırada o da, Paris'e ulaşmıştır; tarih 26 Şubat 1848. Yeni hükümetin polis şefi Marc Caussidiere, yeni bir ulusal muhafız örgütü kurar. Ama problem Bakunin'dir. Caussidiere, 'Ne adam ' der, 'devrimin ilk gününde mükemmel bir hazinedir, ikinci gün engel'. Artık isyan edecek bir şey kalmadığında bile, isyanı telkin eden şaşkınlık yaratır; yaratıcı eylem yerine insanlar kurulu düzen, huzur ve diyalog ister.


Sömürüyü ortadan kaldırmak adına, hiyerarşiyi tersyüz etmek, bir yöntem olarak ütopyanın yerini alır.


9 Eylül 1867, Cenevre'deki toplantının tarihidir. Bakunin'in Rusya'yı temsil ettiği Barış ve Özgürlük Cemiyeti'nin amacı Avrupa Birleşik Devletleri'ydi. Karl Marks, kongre sırasında Bakunin'e Kapital'in 1. cildini gönderek sempatisini gösterdi. Bunun üzerine Bakunin, 1868'de Enternasyonal'in Cenevre şubesine kaydını yaptırdı ki, konuşmanın,tartışmanın her zaman sonuca ulaşmada işe yaramadığını bu süreçte sosyalizmin tarihi gördü,yaşadı. Günümüze taşınan tartışmalarda konular benzer olsa da, düşünen insanların kimlikleri, isim ve sıfatları ölümlü dünyada farklılaşıyor. Avrupa coğrafyasınının iştah alanı içersine giren Osmanlı'ya bakış, kurdun kuzuyla diyalogundan öteye geçmez. Türkiye aydınının , halkların ortak bilincinde öteki'nin ne anlama geldiğini iyi kavraması önemlidir. Marks'tan Sarkozy'e devreden miras aynı şartlanmaları taşır. Geri kalmışlık aşılacak değil -Nazilerin kapılara gamalı haç çizmesi gibi- işgale zemin hazırlayan yaftalanmış bir tarih tanımlamasıdır. Bundan önceki Hegel yazımızda biraz açtığımız konu önemlidir. Marks,Engels,Bakunin'de de durum farklı değildir; ortak bir Avrupa tarihi ve davranış modeli, tepkileriyle yakınlık gösteren Avrupalı prototipi ve ideali vardır. Marks, 5 Ağustos 1853'de 'Avrupa uygarlığının çıkarlarını korumaktaki açık güçsüzlük'ten bahsederken, New York Daily Tribune'de sınıfsal değil, ırka gönderme yapan bir siyaseti dillendiriyordu. Avrupanın ortak belleğinde, Küçük Asya çapulculardan kurtarılması gereken bir Batı topografyasıdır. Hatta yıkıcılıkla görevli provokatörleri bile kullanırlar ; 1860larda Bakunin'in ,Zhukovvsky adlı bir ajanını Türkiye'ye göndermek için pasaport çıkarttığı, örgütlenme için ayakabacı, boyacı diye bahsettiği bir Türk'ten (Nalbantyan?) faydalandığını biyografiler yazar. Tanzimat aydını batılaşmaya çalışırken, Avrupa aydını,'Kuşkusuz , er ya da geç, Avrupa kıtasının en güzel parçaları, bu ayaktakımının egemenliğinden kurtulacaktır' yolundaki aydınlanmacı düşüncelerin sınıflar üstü pratiğini gerçekleştirir.

Ne Stalin, ne Marks ya da Türkiyeyi karıştırmak için ajan gönderen Bakunin muziplik yapar. Irkçı ortak bilinç sosyalizmin değil, büyüklerinin öğretisidir. Kant vahşi halklar, diye nitelendirdiği toplulukları ulu değerler yaratmak için özyapıdan uzak sayar. 'Ahlaksal anlamda güzellik duygusundan yoksundur' der torunlarına havale ettiği ırkçı düşüncelerini icat eder : 'Afrika'da zencilerin yaratılıştan dolayı saçmalıktan öte duyguları yoktur...' (1)


Kant'ın ırk üzerine yazılmış üç makalesinin, Yargının Eleştirisi'ndeki oluşumun (genesis) önemli kaynağı olduğunu bugün pek çok Kant yorumcusu söyler. 'Şu kadarını söyleyebiliriz ki, yaygın fetihler sonucu soyların (stamme) karışması yavaş yavaş onların kendilerine özgü karakterlerini yok etse de, bu sözde hayırseverliğin insan ırkına bir yararı yoktur' (AA VII 320) der. Kant için ırkların ayrımının şimdiki durumu ,ırklar arası melezleşme olmadığı sürece ,sürekli ve ortadan kaldırılamaz bir şeydir. (AA VII 320) Kant, ırkçılığın klasik hamlelerinden birisini yapar gibi görünmektedir. Hakim grup bir yandan diğerlerine 'Bizim gibi ol' mesajını verirken, öte yandan da bunu imkansız hale getirecek koşulları sağlamlaştırmaktadırlar. (2)

Kant'tan Marks'a köprü olan isim Hegel'se, 'Afrikalıların kendilerine özgü kültürleri yok, karakterleri vardır' dedikten sonra Berlin'de 'Tin Felsefesi' üstüne verdiği derslerde şöyle kurar cümlesini ; 'Siyahların kültür almaya muktedir oldukları reddedilemez. Fırsatını bulduklarında hristiyanlığı büyük bir şükranla kabul etmiş ve uzun bir manevi esaretten sonra Hristiyanlığın kendilerine kazandırdığı özgürlükten insanın gözlerini yaşartacak bir şekilde bahsedebilmişlerdir.'
Hegel, Enzyklopadia 394 Zusatz s 60
'Bir Afrika’nın yaşadığının yüzde birini yaşadık. Biz emperyalizm görmedik. Afrika’daki bir beyaz adam nefretini anlamayız' diyor Ömer Laçiner; peki Avrupalı'nın bu nefreti yaratan pratiğinin teorisindeki gizemi çözüp, görünmez tülü aralayabiliyor mu? Uzakta değil, iyi ile kötüyü yaratan aynı kaynak ; aradaki fark, ortak kültür ve yorum farkı..

Bugünkü Cumhuriyet Gazetesi'nde Ukrayna/Den Gazetesi'nden Deniz Berktay'ın çevirdiği 'Hitler,Stalin ve Türkiye' başlıklı yazıda şunlar yazıyor : ' Sovyet Dışışleri Bakanı Molotov'un Berlin ziyaretini yaptığı gün 'Stalin Kasım 1940'da Komitern Başkanı Dimitrov'la görüşmesinde açıkça Türkleri Anadolu'dan kovmaktan sözediyordu'(3)

Aile büyüğü Kant, torunları iyi eğitmiştir. 1860'da yazılarında Marks ve Bakunin neyin peşindeyse, 1940'da Stalin'de aynı şeyi ister..
Her dönemde Batının ve özellikle İstanbula Çargrad diyen Rusya'nın taleplerine yardım edecekler, proleteryanın sınıf siyaseti adına olagelmiştir. Ama artık anlaşılmalıdır ki, bugün de Türkiye'yi çeşitli taleplerle zaafa uğratan/ zayıflatan tüm siyasetlerin asıl hedefi ırksal dini hafızanın ergeç tezahür ederek, bu toprakların asıl sahipleri! dedikleri Batı uygarlığına geri dönmesinin politikasını adım adım uygulamaktır..
Batının ortak hafızasının şartlı refleksi budur ; zamana karşı daima bunu aradığını olaylar göstermiştir.. İstanbul'u 1915'de işgal eden İngilizler, İzmir'e çıkan Yunanlılar, Yeşilköye kadar gelip Ayastfenos Anıtı'nı diken Ruslar unutulmamalıdır; bütün bunlar üstünden 100 yıl geçmemiştir.. Modernleşip uygarlaşırken, demokratik ortamda barikatları yıkıp aydınlanıp, ilerlerken kapana girmek de vardır.
Batı dedikleri önce Hristiyan sonra kapitalist bir coğrafya; uygarlıksa Marks'ın dediği gibi her şeyin 'meta ve para olarak farklılaştığı' mecusi bir kültür.

Sosyalizm, tek tanrılı politik bir din değidir. Aksine putları deviren, cennet hayali olan, zebanilerden çok meleklerin kahraman olduğu, her an yazgısını güncelleştiren, yalnız insanlar değil, tüm yeryüzü için siyasetler üstü bir eşitlik ütopyası, günlük hayat ahlakı olması gerekir; peki..

Bu konular Ömer Laçiner'in tartışmaya açtığı konuların ne içinde, ne de kıyısında yer alıyor. Bunun dışında toprakla ilgi uygarlığın eseri diğer küçük konular da.
Yurt,toprak,doğa,ilerleme ve diğerleri; siyasetin tüm farklı tanımlanmış konularına ek parantezler açmanın yeri ve zamanıdır. Toplum bilinen ezber üstüne yalnız hırsızlarla güçsüzlerden oluşmuyor. 'Bizler kimin hakkında konuşuyorsak, onun dilini öğrendik' diyen Laçiner, doğanın itirazlarını nasıl anlıyor/anlamlandırıyor, merak konusudur. Sosyalizm tek tanrılı politik bir din değidir. Aksine putları deviren, hayali gerçek kılan, her an yeniden keşfedilmesi gereken, Marksı aşan siyasetler üstü bir eşitlik ütopyasıdır.


'Bir medenilik bilincinin oluşamadığı yerde, sosyalizm de olmaz' diyor..
Laçiner vicdanına ipotek koymadan buna bakmalı..
Medenilik bilinci, uygarlık ideali nedir?; esas tartışma konusu bu!


Konu o kadar çok ki, Batı'nın düşünme biçimini şekillendiren ceninden makroorganizmaya argümanlara,köklerine el atmışken Feuerbach üstüne 11 Tez gibi biz de, Laçiner bahane deyip, tezleri değil ama tezatları sıralayabiliriz. Batı tipi kapitalizm, nasıl eşitlik/adalet amacından sapmış bir sosyalizm ürettiyse, aynı kapitalizm insana düşman bir bilimi de öyle üretebilmiştir. Bugün 'bilim' muhayyel/hayal edilen bir düşmana karşı, katastrof bir yöntemle, felaketler paranoyasıyla nedenleri belirsiz bir şekilde arz ediyor; nedensiz araçları yaşamımıza katarak, kavramlarla dünyamızı karartarak, köle ederek çoğalıyor. Aydınlanmanın eseri bilim ve sosyalizmden bahsediyorum. Aydınlanmadan gelen bir kimlik olmadığını, kapitalizmin seri/seriyel ürettiği tarzlarda oluşan bir düşünme, karşıdüşünme metastazıyla post modern öznenin -kabul et/etme- evrildiğini görüyoruz; konu uzun devam edelim..

Laçiner'in, Marks'ı odağına oturttuğu sosyalizm tartışmasının, vicdan muhasebesi alt başlığı önemlidir. Burada insanlığın tarihi kadar eski bir sorunun ,köle/efendi yapılanmasında, insanın doğası ve üretimin başat konumu yeniden düşünülmeli, üretim araçları terörüyle tükettiğimiz dünyada köprüden önce son çıkış kaçırılmamalıdır..

'Ütopya, hakim sınıfların, aşağı sınıflara sunduğu bir seraptır; bir telafi bir tatmindir' diyen Cemil Meriç'i anlamak için hümanite ezberini kurcalamak lazımdır.
Sorun yalnızca aşağı sınıfların değil, tüm sınıf zümre, katmanlarıyla birlikte canlı yaşamın, sınıfsız hayvanların, hiyerarşisi olmayan endemik yapının, küresel pazarda metalaşan tabiatın yok oluşudur.. Havanın suyun, toprağın mübadele kıymeti, etiket ederi yaşama rağmen tanımlanamaz. Ya kapitalizm kazanacak, ya da tabiat ana cümlesini yaratan üretimin mantığını, modernite, sanayileşme, aydınlanma ve hümaniteyi tartışmaya açmak öncelikle esastır. Uygar insanın! bilincini ve taleplerini oluşturan toplum mühendisliğinin yapı taşları, taşıyıcı kolonları bunlardır. Özgürlüğün ise değişim değeri yoktur.
İnsanlık tarihiyle eş sosyalizm için Marks ise bir ara parantez, farklı düşünmek isteyenler için bir moralite.. Marks ya da başkaları ne diyordan önce, kendi bu ülke, bu gezegen için şimdi şu an ne diyor? Teyakkuz hali, yangın alarmı, sur'a üflemeden önceki yapılabilirlik.. Zarf, mazruf, sınıf/tasnif ,doğru adres ilişkisi..
Lumpen proleterya diye bir sınıf,sosyalist bir ekonomi, rehin alınmış aydın olabilir mi?
'Bir medenilik bilincinin oluşamadığı yerde, sosyalizm de olmaz' diyor..
Laçiner vicdanına ipotek koymadan buna bakmalı..
Medenilik bilinci, uygarlık ideali nedir?; esas tartışma konusu bu!


(1)Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi/Onur Bilge Kula,İş Bankası,s53-54
(2)Irk Kavramını Kim İcat Etti?,Robert Bernasconi, Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık, Metis Yay. Çev. Zeynep Dirik s 58-62-94 ve dipnot 71
(3) Cumhuriyet Gaz. 13/12/2010 10. sayfa, Hitler,Stalin Türkiye- Rusçadan çeviren Deniz Berktay / Den Gazetesi, Ukrayna, 27 Kasım 2010 (4) K. Marks,Kapital s 119





***

25 Aralık 2010 Cumartesi

Ufuk Suçsuzer illustrasyonları

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..









































***




.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Not Defteri / 1-15 Aralık 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..


14 Aralık 2010; Salı
Hegel'in anladığını, 170 yıl sonra biz idrak edebiliyor muyuz?


Batı toplumu, ikonografiden,somuttan soyuta, kavrama doğru ilerlerken, Doğu toplumu soyut bir ilahi düzenden, mülksüz bir teslimiyetten, somut bir dünya/mülkiyet anlamlandırmasına doğru evrimleşmektedir. Hegel, sorunu teşhis/teşhir etse de 170 yıldır, kitapta kalan konu tartışılmaz..
Zamanın Ruhu/Zeitgeist, palanga/vinçle kıpırdayan, mülkiyet sahibi bağışlanmış özgürlük, karartılmış aydın'lıktır.
Biliyoruz ki ezber, zihni tutsak eder.

Oryantalizm'i 'ilerleme' zanneden aydının durumu esef verir.
Halk filozofu Sakallı Celal 'bu kadar cehalet, ancak tahsil ile olur' diyor..


Hegel'in bakışı doğrudur ; Batı, tüm düşünce şekillerinde Hristiyan imgelimine gönderme yapar. Roma'dan devreden paganist miras, 'teslis' ile sürer. 'Bir emir eksik olacağına on emir fazla olsun' diyen Ferisi işi sulandırır. Tarsus'dan taşınıp İtalya merkezli kara Avrupasına aktarılan dinin Petros'dan Pavrus'a geçen kısmı kurumlaşır; kültürde tasnifleme biçim değiştirir. Tanrı Baba'dır, Oğul doğadır, Kutsal Ruh ise öz/tin /cevherdir. Modernist çağda Devlet/Baba, Birey/Oğul, Kapitalizm/Kutsal Ruh'tur. Ortak bilinci oluşturan , tanrısal düzeni somutlaştıran ritüel/kurgudur. Hegel 'Tarihte Akıl' kitabında şöyle der : 'Tarihin gidişinde bir halkın, devletin, yaşama düzeninin korunması önemli bir ögedir. Bireyler kendi etkinlikleriyle ortak yapıya katılırlar. Özel katkılarıyla onu meydana getirler. Törel yaşam böylece kılınır/korunur.'
Hegel burada sosyal bedenin, bireylerin kendi etkinlikleri çevresinde toplumu evrimleştireceğini, yani diyalektiği ve yaşamı yaratanın öz yaşam deneyimi olduğunu ifade eder.. Deneyim, bireysel kabullenmeler ve toplumsal ritüellerle hareketlenip öznitelikleri yaratır, ortak değerlerini oluşturur.
Hegel, Berlin'de 1822-1831 arası verdiği derslerde ise şunu söyler 'Sanatın yarattığı biçimlerin bizim için her türlü koşulun üstünde bir doğruluğu yoktur. Bunlar saltık olanın görünme biçimleri değildirler. Sanatın gösterdiği biçimler sonlu şeylerdir. Sergilenmesi gereken sonlu içeriğe uymazlar. Bilimler, en çok dine yaklaşırlar (..) Dinde tasarımların canlı ilişkisi olarak kavranan şey, bilimde kavramların diline dökülüyor. Yani aynı içerik en yüksek, en canlı, en uygun biçimiyle ele alınıyor. Böylece halk doğrunun bilincine en yetkin biçimde varıyor. Tini saltık olarak gerçekleştiriyor. Bu nedenle görsel sanatların dünya tarihi içinde durumu neyse, felsefenin durumu da odur. Somut felsefe yalnız Yunan ve Hristiyanlarda olabilir. Soyut felsefeyi ise Doğulularda buluyoruz. Ama bu felsefe sonlu olan ile tanrısal olanın birliğine varmıyor.'(1)

Buradaysa Hegel, son derece doğru bir bilgi aktarıyor ve toplumsal düşünme şekilleri arasındaki farkı ortaya koyuyor. Hristiyanlık, Baba/Oğul/Kutsal Ruh ile hatta pratik seremonilerde buna eklenecek 'Meryem' ile dünyevileşir. Resimde,tiyatroda vd. tüm mimesis/taklit, bu ilişkinin tasviri üzerine canlanır; Batı sanatları, felsefesi düşünme ve idari kurumlarıyla Batı üslubu bir nedene istinaden doğar, törensellik idraka şekil verir. Bugünkü Batı uygarlığının temelinde ikonografik somutlaştırma eyleminden soyutlayarak kavramlaştırma sürecine geçilir ; özünde Hegel'in aynı toprağa basan eşitsizleri 'efendi/köle diyalogu' ve Platon'un 'mağara' betimlemesi,öyküsü bulunur.
İslam'da tanrı/Allah ise, insandan münezzeh/bağımsız, kendisi olarak vardır ve Hegel'in söylediği gibi soyuttur. Bk. İhlas Sr.


Hegel, Muhammedi/İsevi düşünme tarzlarının farklı toplumları bedenlendirdiğini söyler..


'Hegel, Felsefenin Dizgesi'nde Ön Asyalılarla Avrupalıları ayırır ve asıl ayrım çizgisinin Muhammetçiler (Müslümanlar) ile Hristiyanlar arasında olduğunu öne sürer. Hegel'e göre, Muhammed yandaşları Müslümanlar, Musevilerin dar görüşlü ilkesini, genelliğe ulaştırarak aşmışlardır. Müslümanlarda Tanrı'nın dolaysız ve ve duyusal bir biçimde var olduğu kabul edilmez. Onlarda Tanrı, dünyanın her türlü çokluğunun üstüne çıkmış, sonsuz bir güçtür. Bu nedenle diye sürdürür Hegel belirlemelerini, Muhammedin dini, sözcüğün gerçek anlamıyla yüceliğin,ululuğun dinidir. Ön Asyalıların -Türklerin- dini özyapıları bu dinle tam bir uyum içersindedir'(2)

Haman'a karşı verilen ortak cevap, insanlığın ayrılmış dilleri için çeviri işlemine tabii tutulmayı bekler. Kant'la başlayan Aydınlanma Nedir? sorusuna verdiği cevabın her toplumsal yapıda farkına dikkat çeken Hegel'i doğru ve kendi toplumuna rakipleşmeden okuyabilmek önemlidir..

Batı toplumu ikonografiden,somuttan soyuta, kavrama doğru ilerlerken, doğu toplumu soyut bir ilahi düzenden, mülksüz bir teslimiyetten, somut bir dünya/mülkiyet anlamlandırmasına doğru evrimleşmektedir.

Köpekler gibi insanoğlu da av sahasını sınır çizerek oluşturur. Kuşatılmış alanın mülkiyetini savunmak gücün organizasyonunu gerektirir. Sınırları genişletmekle kalmaz ; dünyayı bir emperyal alan olarak kuşatan kapitalizmin kültürel eşitlemesi iyilik, modernite, aydınlanma değil, bir gerekliliktir.

Globalizm, toplumlar arasındaki evrimleşme sürecinin farklı evrelerini küreyip, preslemektedir. Modernite, üniform bir yapı kurararak, türdeş/homojen bir insanlık,ilerleme ideali yaratır; üretim şekilleri/kültürler,toplumları ileri/geri diye sınıflandırır. Kötü olan, önemli bir zenginlik kaynağını, toplumların arasındaki farklı düşünme şekilleri arasındaki çeşitliliği/polifoniği görmemek yönünde azami çabayı gösteren şartlanmış ve yetiştirilmiş aydın kitlesinin oluşturduğu bariyerdir. Bu palangalı,ağırlıkları ve mülkiyeti olan özgürlük, karartılmış aydın'lıktır. Zaten yaşadığımız çağda işçi sınıfının da zincirlerinden başka kaybedecek imkanları oluşmuştur ki, aydınların global kapitalist kurumsal yapıdan beslenerek ilerlemeleri, ortak bir doğanın iklimini yeşertir..
Biliyoruz ki öğretiler maksadını aşar; coğrafya değiştiren ezber, zihni tutsak eder.

68 gençlik olaylarıyla Marks'ı yeniden keşfedenlerin önderi Michael Foucault,
'Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.' der. Kişi özniteliklerine yabancılaşan Doğuludur. Batının asli hesabı, değiştirmek istediği, dün Osmanlı topraklarında, bugün Irak, Afganistan'da peşinde olduğu bilinç budur. Tüm kötülüklerin kaynağı bu özniteliktir.
Münasebet, intisap/katılımı uyumlu kılar veya reddeder. Ya da farklı bir psiko/valörle tanzim edilen şahsiyet, tanzimatçı nüfuzla yapıya/organizmaya katıldıktan sonra sen, senlik/kimlik dumura uğrar. Ötekileşmezsin bile; 'o' ile 'sen', aynı potada tek bir / yekpare ekonomi ve üretim şekli, mübadele değeri oluşturur. Ötekinin çağrısı erir/şeffaflaşır. Oryantalizm, Marksizm gibi kelimeler artar; ortak bir sözlük, bir hafıza, beraber hareketlenen bilinç oluşur.

Bugünkü notlar, bundan önce yazdığımız Aralık ayı günlükleriyle -Oryantalizm, Osman Hamdi Bey, Ömer Laçiner vd.- bağlamında devam ettiğimiz bir konu olarak görülmelidir.
(1) Tarihte Akıl ,F.Hegel, Kabalcı,Çev. Önay Sözer, s135-136
(2)Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi/Onur Bilge Kula, T.İş Bankası s129

***

11 Aralık Cumartesi ; 2010
Ahmet Kaya, Şafak Türküsü'nde 'ölmek ne garip duygu anne' diyor..
Siyasetlerin melankolisi, halkın ezilmişlik duygusu, biçarelik eşiği mutlaka aşılmalıdır; yaşam tüm alanlarıyla kutsanmalıdır..


Solun taleplerile, liberalizmin özgürlükler vaadleri arasına sıkışmış bireyin,toplumun,ülkenin kendi geleceğini tayin etme hakkını çok tartışmak gerekir..
Metis Yayınları'ndan yeni bir kitap yayımladı:Wendy Brown'nun Tarihten Çıkan Siyaset
Özgün adı: Politics out of History /Çevirisini Emine Ayhan yapmış

'Tarihten Çıkan Siyaset, bir kriz durumunun ve bu krizi gereğince kavrayıp değerlendirememenin sol siyaseti içine sürüklediği problemleri inceliyor. Krizle kastedilen, tarihin "çığrından çıkması"; belli bir amacı ve doğrultusu olan, "içinde ikamet ettiğimiz, bizi ileri iten veya belirleyen şey olmaktan" çıkması.

Modernliğin geleneksel pusulalarının,
en başta da aşamacı ilerleme kavramının
içinin boşluğunun gittikçe daha fazla hissedilmesinin dile getirilmesi bir memnuniyetsizliği yansıtıyor ki, Türk aydını daha bunları tartışmaya başlamadı..'İlerleme' hala kutsal bir sözcük; karşısında 'gericilik' var.. Ama bu sayfalarda defalarca dile getirdiğimiz asıl sorun, klişenin 'zırt' noktası bu kelime..


Felsefede ilk kez Nietzsche'nin, Sol'da ise Walter Benjamin'in saptadığı bu tarihsellik krizi, uzun yıllar böyle bir sorun yokmuş gibi davranan sol siyasetler tarafından bile ağır bir biçimde hissediliyor artık. Brown işte bu görmezden gelme tavrının siyasi tahayyülde yarattığı felç edici semptomları araştırıyor: "Sol melankoli", siyasetin ahlakçılıkla ikame edilmesi, kendi etkisizliğinin nedenleriyle hesaplaşamamaktan gelen derin vicdan azabı, siyasetin aktörlerini "kurban" veya mağdur rollerinin ötesinde tasavvur edememe aczi, alternatif geliştirmekte beceriksizlik, "fetiş haline gelmiş ve donmuş nesnelere duyulan yaslı, muhafazakâr bağlılık", teori ve siyaset arasında, her ikisinin özerkliklerine de hakkını veren yaratıcı ilişkiler kurmakta başarısızlık...
Ama hepsi bu değil: Brown, siyasetin önünü açacak alternatif bir tarih anlayışı da geliştiriyor. Nietzsche ve Foucault'nun "soykütüksel tarih" anlayışlarını, Derrida'nın hayalet ve adalet kavramları etrafında geliştirdiği tarihsellik stratejilerini ve Benjamin'in geçmişteki kayıpları şimdi'nin siyasi kışkırtmaları olarak gören heterodoks tarih kavrayışını işleyerek, bambaşka bir tarih tasavvurunun ve böyle bir tarihten çıkan etkili bir sol siyasetin imkânlarını gösteriyor.'

Wendy Brown, gerçek anlamda düşünüyor; bu çok konuşan, içi boş kavramlarla tartışılan entellektüel dünyada hakikatı aramak babında önemlidir;
Batı'da Benjamin ve Nietzche'den ,bizde İdris Küçükömer, Kemal Tahir Kıvılcımlı, Cemil Meriç, Oğuz Atay'dan devreden bir miras; içi doldurulmamış bir gelenek..


***



10 Aralık Cuma ; 2010
Tüm ideolojilerde önce ütopya yazılır , sonra politik mücadele gelir.
Peki Ömer Laçiner ne diyor?


Sokrates'in öğrencisi Platon'un Devlet adlı eseri bir organizasyon şeması çıkarır. Bu elimizde olan ilk ütopyadır dersek yanlış olur. Çünkü mö 300'lerde yazılan Devlet'e karşı İncil değil ama Tevrat çok daha eski bir kaynaktır. Cennet, insanlar için adil ve mutlu yaşanacak yer olarak, yol haritası ve talimatları takip ederek ulaşacağımız ütopik bir mekan olarak vaad olunur.
Peki günahkar insana yeryüzünde cenneti yaratmak için örgütlenen ideolojilere jenerik işlevi gören ütopyalar iyi tasarlanmış mıdır?
Herkesin politikaları şiddetle tartıştığı ortamda, politikaları yaratan ütopyalar niye konuşulmaz?..
Ömer Laçiner'de insanlık tarihi kadar eski olan sömürüye karşı vicdani direnişin misyonu yerine, baş rolde Karl Marks'ın olduğu bir dünyada sosyalizmi tartışmaya açıyor; bu bile taşa tutulması için yeterli sebep..


Avrupa aydınının çıkış kaynağı -dine eleştiri/aydınlanma veya muhafazakar olsa da- nirengi noktası,tutunma menşei,menteşesi Hristiyanlıktır; gelenekleri ve üretim ilişkileri çerçevesinde zulümle,vicdanla hesaplaşır, yeni bir iklim/ütopya önerirken , yerel argümanlarını kullanır; ya biz?

Sevdiğimiz bir arkadaşımız , sosyalizm üzerine teorik düşünceler geliştirmeye çalışırken çok eleştiri alan Ömer Laçiner hakkında yazı ve söyleşileri zaman zaman bizimle paylaşır. Son gelen postada Laçiner,bir söyleşisinde şunları söylüyor :
'Sosyalizm dediğimiz şey, aslında bütün bilimler gibi, bilimlerin de bir varsayımı vardır, tam bir ispatı mümkün değildir, onu öyle varsaymak zorundasındır. Tıpkı geometride iki doğru sonsuza kadar kesişmez ve bu yüzden paralelin kesişmeyeceğini söylersin. Öyle kabul etmek zorundasın. Sosyalizmin de temelinde şöyle bir inanç vardır: İnsanlar kapasite olarak eşittirler, eş değerdirler ve buna inanmak zorundasınız. Bu inanç olmadan sosyalizm bir politikaya döner. Dünya ve insan görüşüdür sosyalizm. Temelinde bu olmak zorundadır. İçinde yaşadığımız dünyanın insan ilişkilerinin bütün olumsuz görünümlerine rağmen buna inanmaya devam ediyorsunuz. Dine inanmak gibi, tanrıyı görmezsiniz ama var olduğuna inanırsınız. '
(Devam Edecek)

***


9 Aralık Perşembe; 2010
UPSD/Piramid'in yaptığı toplantıda Osman Hamdi'yi Semra Germaner ve sevenleri, ana şefkatiyle bağırlarına bastılar; ama gerçek ne?


Oryantalizm, tüm kurumlarıyla, Batı'nın Doğu üstündeki sömürüsünün nezafetini halayıklar,köleler,yaşam şekilleriyle cezbeden emperyal olguları kutsar. Tasarımıyla, istilalara meşruiyet kazandıran, müdahaleci misyoner yardımlarına kamuoyu yaratan, kültürlerarası hiyerarşiyi mutlaklaştırıp mağrur/mağdur ilişkisini yasallaştıran bir işgal ideolojisidir.
Teşhir edilmesi gereken bu oryantalist ideolojiyi içselleştiren sanat tarihçilerinin durumu ise garabettir. Düşmanını sevme/Stockholm Sendromu bir acz olarak psikiyatri/ psikanaliz, bilim kitaplarında zaten yerini almıştır; okunmasında yarar vardır.
Tanzimatçı kimliğiyle Osman Hamdi, Batı'nın iştahını kabartan, dişine uygun kullanılabilir oryantalist bir ressamdır..


Akıllara ziyan bir konuyu mümkün olduğunca en yumuşak üslup ve kimseyi kırmadan yazma becerisi için biraz zamana ihtiyaç var dedik devam edelim..
Gerçi, piyasanın ederiyle ilgilendiği, Osman Hamdi'nin değerini tartışabileceğimiz bir ortam yok. Sanat tarihçilerinin ve meraklıların 'Oryantalizm' kelimesinin iyi bir şey ifade ediyor sanmaları esef verici. Mustafa Cezar'ın biyografik çalışmasını ezberleyen taraftarlarını aşan eleştirel ortam yaratılabilirse, toplu bir uzlaşma, makro bakışla Osman Hamdi'yi yerine oturtabiliriz. Sanatını bir kenara bırakıp kurumsal kimliğini tartışacaksak Mithad Paşa, Abdülhamid ve Tanzimatçı aydınları reddetmemek gerekir; bunları kabul etmeyip Osman Hamdi'yi dönemin birlikte hareket eden figürlerinden ayrı tekil olarak onaylamak mümkün değildir. Toplantıda ifade ettiğimiz Avrupa'nın sarsıldığı, Enternasyonel toplantılarının yapılıp sanayi devriminin modernizmin bütün bereketinin sergilendiği bu çalkantılı dönemi anlamak için yan bilgilere ihtiyaç var. Fransa'da 3. Napolyon'la 2. Cumhuriyetin kurulduğu, Darwin'in teorisini, Marks'ın Kapitali yayımladığı yılda Osman Hamdi Paris'te dünyadan bihaber, hiçbir entellektüel bilgisi, sosyal birikimi olmayan şaşkın, redingotlu bir Osmanlı rantiyesidir. On seneye yakın Fransa'da yaşaması, sanat ile zanaat arasındaki farkı,kavram yaratan çağı, ekonomik/sosyolojik değişimi, Prusya, Fransa,İngiltere savaşlarının ve kültürel zenginliğin nedeni sömürgelerin önemini, kapitalizmin anatomisini,felsefi/entellektüel yargı ve dönüşümü görmesine vesile olmaz. Bakmak ile görmek farklıdır; idrakı, soyutlamadan çok şöleni algılar. İstanbul'a geldikten bir yıl sonra 1871 Paris Komün ayaklanması olmuştur; 30 bin ölüdür sonucu. Yani böyle bir fırtınadan önce sessizlik ortamında sosyalist önder Louis Auguste Blanqui,Mikael Bakunin'le ,Proudhon'la aynı entellektüel ortamı solur, tartışılan konulardan habersizdir. Eugène Delacroix,Paul Cézanne,Édouard Manet,Degas,Pierre Auguste Renoir ve sayısız ressamla birarada yaşar ama onların varlığını bile farketmez. Jean-Léon Gérôme ve Boulanger gibi ikinci sınıf,piyasanın tüccarı Fransız oryantalist ressamları usta olarak seçer.


Sosyalist felsefenin önderi, ezilen proleterlerin dostu Karl Marks/F.Engels 'Doğu Sorunu' kitabında şöyle söylerler 'Kuşkusuz , er ya da geç, Avrupa kıtasının en güzel parçaları, bu ayaktakımının egemenliğinden kurtulacaktır', 'Türklerin gücü, ilerleme yoluna engeller koymanın dışında, güçsüzlüğe dönüşmüştür. Gerçek şu ki, çarelerine bakılmalıdır.'* Avrupa kültüründeki 'Türk' imgesi böylesine nefret edilen bir ırktır. Eşitliğe inanan Marks/ Engels bunları söylerse, diğerlerinin ne söylediğini tahmin etmek güç değildir.
Oryantalizm'in kökündeki 'izm' ekini görmezden gelemeyiz.
Bu, Avrupalının ortak bilincini yansıtan ortak bir ideolojidir..



Osman Hamdi örneğinde olduğu gibi, sanat tarihçinin tablonun yüzeyini sahiplenirken, resmin çağrısını, emperyalist etik yazılımı/kurulumu görememesi, derinlik eksikliğinin ötesidir. Aydının iradesi kırılmış, otonimisi iğdiş edilmiştir.


Oryantalist kültür tüm kurumlarıyla, Batı'nın Doğu üstündeki sömürüsünün nezafetini halayıkları,köleleri,yaşam şekilleriyle cezbeden emperyal olguları kutsayıp, işgallere meşruiyet kazandıran, sapkın heveslere alan yaratıp, görselleştiren, müdahaleci misyoner yardımı, sınıfsal hiyerarşiyi mutlaklaştırıp egemen kılan bir yapılanmadır. Gördüğümüz örneklerle sanat tarihçileri Osman Hamdi'nin niceliğini değerlendirirken -Sezer Tansuğ'u tenzih etmek gerekir- niteliğini , yaratıcılığın ederini görmemektedirler.. Yusuf Taktak'ın toplantıda söylediği 'İbrahim Çallı, Osman Hamdi'den tabela ressamı olmazdı dermiş, Nurullah Berk söylerdi' cümlesinin ne anlama geldiğini okumak gerekir. Fransız akademisine kabul edilmemiş, misafir öğrenci olmuştur. Özgün,serbest bir yaratıcı gücü yoktur. Yalnızca tüm fiziksel ve sanatsal eylemleriyle Tanzimat aydınlarının diğer örneklerinde olduğu gibi yapılanı büyük bir iştahla, kolonyalist Batının görmek istediği şekliyle taklit etmeye çalışır. Fotograflardan çalışması, bir kaplumbağa terbiyecisi illüstrasyonundan faydalanması hiç sorun değildir; ama yaptığı resimde serbest fırça/tuşe ustalığı ya da konulardaki Osmanlı insanına biçtiği rol, Avrupalı bir seyyah edasıyla halka yaban/cılaşmış bakış tartışılmalıdır. 'Osman Hamdi resminin ütopyası nedir?' diye sorsak, verilecek dürüst bir cevabın olamayacağını görürüz. Bu toplantıda gördüğümüz gibi sevenlerin, aile üyesinin görmezliği içinde Osman Hamdi'ye sahip çıkış şekli, konuyu duygusallaştırıp, tarihsel sürecin tartışılmasını engelliyor. İdeolojik bilgisi ve bilinen ezberlerin ötesine geçecek anlamda yaratıcı düşüncesi olan sanat tarihçilerini zaman yaratacaktır.
Yüksek sesli eleştirimiz, ortam uygun birikimini ve taraflarını doğurana kadar bir kıyıda beklesin diyoruz..


*Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi/Onur Bilge Kula, T.İş Bankası s157
Marks Engels,Doğu Sorunu,Sol Yay.Çev. Yurdakul Fincancı s41



***


İlginin kitleselleşmediği bu ortamda, eleştiri de hükümsüzleşir..


Bu arada toplantıyı düzenleyen UPSD ve Piramid Sanat'ın özverili ekibini anmamak mümkün değil. Her şeye rağmen, sayısız devlet kurumunun yaratıcısı Osman Hamdi'nin sahipsizliği gerçekten üzüntü vericidir. 100. ölüm yıldönümünde böyle tarihe doğru/yanlış malolmuş bir adamı Batı 365 gün anar. Bizde ise, işten çıkmak için saat dört olmasını bekleyerek hayatlarını anlamlandıran kültür kurumlarının sessiz ortamında çalışan devlet memurlarıyla neyi, ne kadar yapabiliriz? Sormak bile abes.. Bu ortamda ona sahip çıkan bir avuç insanı eleştirmek konuyu çok zorlaştırıyor. Özellikle Bedri Baykam'ı ve çalışkan asistanları Tuba Kurtulmuş, Betsy Levi, Ceyda Akın'la birlikte sahne gerisinin sessiz kahramanlarını, Engin ile Erdal Hunter'i ve diğer isimleri bu ve organize ettikleri diğer etkinlikler için kutlamak gerekir.

Ayrıca çocukların atölyesinde eğitmenlik yapan usta ressam Safiye Mine Erdurak, geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor ki burada bir parantezle Piramit Sanat'ın etkinlikleri içinde bunun gibi yarınlara ait bir konsept olduğunu da not düşelim..

Osman Hamdi için yapılacak diğer bir etkinliği anarak konuyu bitirelim. Umut Hacıfevzioğlu, Osman Hamdi Bey'in hayatını Emre Caner'in Kaplumbağa Terbiyecisi isimli biyografik romanından yola çıkarak, belgesel film olarak hazırladı.
35 Dakikalık belgesel'in yönetmen yardımcısı Hakan Tolga Polat. Görüntü yönetmeni Cihan Emre Zengin, Müzik Ercüment Doymaz, Ses Volkan Donkel, İletişim Kültür Sanat Ajansı, www.kultursanatajansi.com
Film Piramid Sanat'ta 20 Ocak 2010, Perşembe saat 18'de gösterilecek.
Toplantıda sanat tarihçisi Semra Germener , Emre Caner'in Kaplumbağa Terbiyecisi için 'Ama o bir roman' deyişine karşı, ben 'bir romanın ötesinde gerçeği hareketlendiren, ara noktaları dolduran bir temaşa' diyorum. Osman Hamdi kültünü gerçek anlamda canlandırırsak, eleştirisini de çevresiyle irtibatlandırarak daha kolay yaparız. Filmi bu anlamda da izlemek gerekir...


***




8 Aralık 2010; Çarşamba
Arter Sanat/İkinci Sergi, Second Exhibition
tutarlı bir etkinlik.


Sanatçı, bostan korkuluğu gibi kendini göstermek, eseri pazarlamak, emperyalizme,sömürüye koltuk değneği, densiz bir itaatçi, zengin maskarası,kral soytarısı olmaktan çok, dünyadaki adaletsizliklere bir meydan okuyucu, özgürlük tiradı seslendiricisi, kamusal bir aktör olmak zorundadır...

Marks, 'en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, binasını kurmadan önce tasarlaması, onu hayalinde kurabilmesidir' der. Ütopyasını,düşlerini sırtlanan sanat yaratıcısı/düşün adamı, parsellerin satıldığı insan soyunun mutluluklar coğrafyasında yeni icad çıkardığı, taşları yerinden oynattığı için tabidir ki sevilmez. Yoksul yaşayıp, aç ölen Mikael Bakunin, Van Gogh, Pierre Joseph Proudhon, cenazesini 11 kişinin kaldırdığı Karl Marks, aykırı ses Jean Paul Sartre sevildi mi? Ortalarda dolaşan ödüllü zengin maskarası, aranan kral soytarısı sevimli bir seçkin olacağına dokuz köyden kovulan kamusal bıçkın olmak bir tercihtir. Dili kesilmiş, kolu bağlanmış, kölleştirilmiş yığınlar adına, Spartaküs adanmışlığı ya da peygamber edası seçkin olamasa da saygındır; bu onun omuzlarına yüklenen mesleki bir misyondur. Hesabi aydın, contemporary modeli ise farklı..

Yunanca 'phileo' sevgi demek. Bilgi/bilgelik anlamına gelen 'sophia' ile birleşiyor. Sevgi ile bitişen bilgi, Philosophia/Filozofi kelimesini oluşturuyor.
İki sözcüğün birlikteliğinden türeyen kuvvetlendirilmiş bir eylem; terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet,disiplin ve kurcalama. Felsefe önce, 'nedir?' kelimesinin karşılığını arar. Nedir'in önüne gerçek değil ama, öncesinin yansıması,gölgesi,yanılgısı, paralaksı düşer. Gerçek bilindiği an, zaten felsefe olmaktan çıkar, bilgi/bilim olur. Nedir'in önüne 'sanat' sözcüğü geldiğinde, fayda talep eden Proudhon, bir pragmatist/yararcıdır. Yıl 1850'ler aydınlanma masallarıyla modernizmin doğuş yılları. Sanayi devrimiyle gerici bir sınıf haline gelen burjuvazi, 1900'lerin başlarında Dada türü başkaldırılarla, Duchampvari bunalımlarla emperyalizm merkezlerinde siyasal başkaldırıyı sulandırır, muhalefeti bulandırır. Günümüzde Duchampvari aidiyetsiz soyutlamalara, amaçsız kronoloji dışı tekil saçmalıkların çekim alanına set koyabilmek düşünsel berraklık ister. Gerçi Marks, sermayenin uygarlaştırıcı etkisinden bahseder Grundrisse'de ; 20.yüzyıla taşınan ise evsafını kaybeden ideolojinin çürümesidir. Yıl 1860'lar. Modernist ressam dedikleri Osman Hamdi yıllardır, Proudhon'la, Marks'la, Manet'yle Paris'in aynı kaldırım taşlarını,kırmızı sokaklarını arşınlar. Ne ki, kafalardaki 'insan' olgusu çağa ait sorular bambaşkadır. Prudhon, 'Tanrı insana yeryüzünü bahşettiyse, benim hakkımı kim gasbetti?' der. Bu basit bir soru değildir; ardında bir buzdağı vardır. Kant'la başlayan süreç, felsefenin temel kavramı 'töz/cevher'i, kimliğini soran özneye, Hegel, Feuerbach, Max Stirner derken Proudhon ve Marks'la hakkını arayan bireye dönüştürür. Modern felsefe sorularını sormaya, siyasasını kurmaya başlar. Marks'ın 'Feuerbach üstüne 11 Tez'i bu dönem yazılan ve daha sonra başta Avrupa demokrasisine ve günümüz dünyasına yön verecek, geç algılanan temel metindir. Gerçi Rusya'da 1917 devrimini yaptıklarında ne bu metni okumuşlardır, ne de içlerinde şahıs olarak Marks'la yüzyüze konuşmuş, tartışmış bir kişi vardır. Devrim felsefi değil, mecrasını aşmış bir taşkın bir siyasi oluşuma dönüşür. Emma Goldman'ın, Sultan Galiyev'in, Kautsky'lerin itirazları birbirinden çok farklıdır, Walter Benjamin,Adorna, Althusser, Chomsky'ye uzanan süreçte sosyalizmin ütopik cevheri öne çıkar. Konuyu çatallandırmadan, sanatla devam edelim.. Zevatı haramın mütalaalarına cevap oluşturan ne dediği belirgin kavramsal sanatın siyasallaşması, Proudhon'un demin söylediğimiz gasp edilen mülkiyet talebine güzel bir katkı olarak günümüzde belirir. Çağdaş sanatın, idrak şaşkınlığı yaratan sermayenin contemporay fuarları/bienal örgütlenmelerine karşı, gerçek sanat, Proudhon'un talebinine politik bir yakınlık oluşturur; kendi sahici işlevsel bedenini yaratır. Yorgun/bezgin sanatçı kavramının işlevsizliğine karşı, hayata artı diyen sanat ışıldar. Bu anlamda ekstra mücadele (bize göre yanlış olsa da) bir gerçek olarak, sahi bir durumun yorum farkı olarak diğerlerinden ayrışır. Bu türü anlamlı kılan bir yol her dönemde açıktır aslında. Arter'in ikinci sergisinde bu tür politik söylemlere şahit oluyoruz. Volkan Arslan'ın gençlik hareketleriyle ilgili foto performansı, Vahap Avşar'ın kırmızı taşıyan plastik bidonları, Ahmet Öğüt'ün Kara Elmas'ı küratör Emre Baykal tarafından, üçgen alanda paslaşmalarla ustalıkla politik bir paragrafa dönüştürülmüş.. Devrimci, milliyetçi,anarşist ya da islamcı her yeni söylem, yeni bir dünya önerisiyle moralite aşılar, olmadık (uçuk/kaçık değil) gerçek sorular sorar ki, sanatın yaraya merhem olan amaçlarından biri budur. -Normal, anomaliye dönmediği sürece- Sanatçıysa bostan korkuluğu gibi kendini göstermek, eseri pazarlamak, emperyalizme,sömürüye koltuk değneği, densiz bir itaatçi, zengin maskarası,kral soytarısı olmaktan çok, dünyadaki adaletsizliklere bir meydan okuyucu, özgürlük tiradı seslendiricisi, kamusal bir aktör rolündedir.
Tüm sergiyi bütün olarak yorumlamak, parçaları değerlendirmekse ayrı bir yazı konusu..

***


7 Aralık 2010; Salı
7 Başlı ejderha ile başa çıkmak için, kör dövüşünü bırakmak gerekir..
Wikileaks sızıntısında Guantanamo, Merrill Lynch,Lehman Brothers, Blackwater, Pentagon Belgeleri henüz yok; Bağdat Alasad Havaalanı'na iniş sırasında infilak eden 29 Türk işçinin öldüğü Antonov 26 tipi nakliye uçağının düşme nedenlerini, George W. Bush'un başlarına çuval geçirdiği Türk Birliğinin durumunu boş yere arıyoruz.. Ortadoğu'yu karıştırdıktan sonra şükran gösterip, gündemi değiştirenlere katılmıyoruz..


Onun tehdidi karşısında, sergilenecek tüm uzlaşmayan çelişkiler yumuşar/sulanır.
Günlük ahlak, felsefi etiğin önünü keser; Şükran gününün müellifi/ telifin esas sahibi, oyuncunun suflörü Amerikan emperyalizmi olur. Sorunlar perdelenir; yeni sudan gündem maddeleri icat edilir..


***


6 Aralık 2010; Pazartesi
Sen zâtını bu âleme elzem ,herkesi kör, milleti sersem mi sanırsın?


Kişinin kim ve nasıl olduğunu öğrenmesi, bilmesi şaşkınlığı ve kayboluşu önlüyormuş!


Bugün adı 'contemporary' olup rol çaldı. Geçen yüzyılda modernleşme diyorlardı, yerlerinde duramadılar post modernizmi icat ettiler. Fransızca ingilizceye dönüştü. Ne ki hepsinin Türkçe'de tek bir karşılığı var : 'Çağdaş/lık'

Peki dünyanın eksenini yerinden oynatan bu tanım, ne anlama geliyor?.. Kültürünü sömürü üzerine kuran emperyalist sapkın Batı ile sürekli kanı emilen, uygarlığa hammadde işlevi gören halklar için ortak bir anlam, ütopik bir ideal oluşturuyor mu?

Önce modernizmin ne olduğuna bakalım: Kültürel bağlamda modernizm, Batı Avrupa yayılmacılığına eklemlenen istilayla anlam kazanır. Saldırgan kültürün kılıfı olarak gündelik yaşamın tüketim taleplerine arz oluşturup dışa açılmasıyla teorize edilir. 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikri çerçevesinde şekillenir..

Devamlı söylediğimiz gibi Kant'la başlayan sürecin başında 1789 Fransız Devrimi vardır. Felsefi gücünü 18.yüzyıl Aydınlanma felsefesi'nden alan modernite, aklı ve insanı merkez olarak belirlediğini söyler. Batı tipolojisi içinde aile/devlet kurumunu çözerek, toplumsal yaşamı yeniden rasyonalize eder. Dini toplumsal yaşamda arka plana iter ve laikliği/sivilleşmeyi ilke olarak benimser. Anarşizmden liberasyon/hürriyet, liberalizm fikrine sıçrar. Öznenin ve özgürlük fikrinin yaygınlaşıp güçlenmesi ve bunların tüm siyasal ve felsefi düşüncenin merkezi durumuna gelmesini amaçlar; olmadı tava gelmemiş ülkelerde, Irak'daki gibi 'amaç' icat edilir. Ayrıca terimin gelişen anlamlarının, 18. ve 19. yüzyılların keşifleri ve buluşlarıyla da ilişkili olarak boyut kazanmış olsa da günlük politik yaşam içinde kelimeler farklılaşır. Özet olarak modernite, düşünsel olarak Aydınlanma Çağı'na, politik olarak İngiliz Cromwell ticari evrimine, Fransız Devrimi'ne ve ekonomik olarak da Sanayi Devrimi, uzay teknolojilerine bağlanmaya çalışılır ; emperyalist teorinin kullanışlı bir yalanı olarak günümüzde binbir kılık içinde arzı endam edip, isim değiştirerek yürümeye devam eder..
Günlük hayattan kültüre, müflis esnafın vitrine boş kutuları dizmesi gibi içi boşaltılmış kılıflarla işi götürmenin yolu açılmıştır. Tüm katagorilerde, disipliler adı altında mitolojik müfredatlar yaratılır. İnsana okuspokusla, tava getirmeyle işi götüreceği tanrısal bir alan açılır. Sözlük anlamını boş verip, bilim inkara, fizik metafiziğe, kimya simyaya, rakamlar temaşaya, sanat ise kundakçılığa elbirliğiyle dönüştürülür.


Modernist hareketin 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıktığında mutabakat vardır. Kabaca 1800'lerden Birinci Dünya Savaşı bitimine kadar hüküm sürdüğü kabul edilse de, bu tarihleme 'oryantalizm' ile kesişir. Ana söylem şekliyle muhafazakar kurumlara karşı, değişmek, değiştirmek isteğidir. Geleneksel duruş, sanatsal ifade şekilleri, toplumsal organizasyon, aile toplum ilişkilerinde özne yeniden tanımlanır. Birey tüketim alışkanlık ve akışkanlıklarını arırarak sınırlarını özgürleştirirken, Batı, evrimleşerek kendi dinamikleriyle yayılan kangren genişleme tarihini yazar. Köleleştiren üretim ilişkileri, kullanım değeriyle değil, değişim değeriyle metalaşan bir kültür yaratır. Kişisel zaaflar, ekonominin, siyasanın, zümrelerin mazrufunu/biçimini, kişiye göre talepler zincirini yaratır ;kategorize eder. Modernizm, hayatın her alan ve anlamını yeniden tüketim ideolojisinin arz ve talepleriyle yeniden şekillendirir. Marx, sanayalişmenin yarattığı çelişkiler, karşıtlıklarla yeni oluşan bir sınıf olan proleteryanın katalizörlüğünde kurumsal değişimi öne çıkartır. Sosyal olgu olarak sınıflara, antogonist çıkarlar yükler, felsefeyi siyasallaştırır. Durkheim sanayileşme sürecinin sosyolojisini irdelerken, tarihsel süreçte Batı emperyalizminin düşünsel boyutlarını kendi coğrafyası için doğrular. Toplumu tanrısal işlevlerle donatarak kendi felsefesi içinde ekonomik temelinden kopartır. Ekonomik karakterinden ayrı yapılandırdığı bireyleri evrimsel yapısıyla olumlar ve ahlaki, kurumsal vucutlardan, yeni bir özneler topluluğu kurar.. Bolşeviklerin Moskovayı ele geçirdiği gün teorisinin en karanlık günüdür ve konuyla ilgisi olmasa da o gün hakkın rahmetine kavuşur; Durkheim'in felsefi eksiğini Weber tamamlar.
Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlak/Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus'la başlayan kendi sistematiğinda ekonomik sistemleri kültür ve din ile temellendirilmesi, Batı'nın düşünsel nirengi noktalarını görmemiz açısından namuslu, sahih/berrak bir düşünsel üründür.. Nietzsche'den Sartre'a kadar oklar kapitalizme çevrilmiş olmakla birlikte özünde iterek, çekiştirerek bir körler döğüşü olarak Hristiyan diniyle ve bir hesaplaşma olarak modernite yeniden yorumlanır ve yeni tarzı ve isimleriyle bugüne pas edilir; amiyane deyişle renkli demokratik ortama, Batının kopya çıktısı sosyal demokrat ve liberal globalist sazanlar tarafından kullanılmak üzre şutlanır..


hür olmak ister isen olma,
cihanın zevkinde,safasında,gamında kederinde..


ey kudretine olmayan âğâz u tenâhî/ mümkün değil evsâfını idrâk kemâhî
her nesne kılar varlığına hüsn-i şehâdet/her zerre eder vahdetine arz-ı güvâhî der Ziya Paşa devam eder bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenadan başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan ..


Denemecinin Bir Ahtapot Olarak Portresi yazısında 'Kişinin kim ve nasıl olduğunu öğrenmesi, bilmesi şaşkınlığı ve kayboluşu önler' diyormuş Enis Batur.(1)
Haneberduş kitabının tanıtım yazısını kaleme alan Cengiz Alkan'ın yalancısıyım.
Gövdesini doğuya yerleştirip, gözünü batıya, kulağını zatı muhterem ikono-topografyasına çeviren, ülkesinden kaçkınken yurdundan sürgün rolü yapıp bohemleşen ilerlemeci modernist entelijansiyanın içkin mi, görgün mü olmadığına bakmadan tekrar ettiği bir gerçeği dillendirmesinin, kullanım değeri oluşturduğunu burada belirtelim. Düşünce özgürlüğünün, düşünme tembelliğini ihlal etmesi yasaldır. Bağımsızlaşan idrakın filizlenmesi, düşüncenin tohum olmasından evrimleşmesine kadar geçecek süre için yeis yok ; yazdığını idrak bir umut.

Halk filozoflarına aktaracağımız, işe yarar hiçbir pratiğimiz yoktur..

Özetlersek, modernitenin aslında doğu halkları için oryantalizmle eş , ari ırkın dışında kalanların kendi kimliklerini inkar etmesi üzerine kurulu telkâri bir önerme, emperyalist Batı uygarlığının pimi çekilmiş bir dayatması olduğunu söylüyoruz..
Bunun ötesi ise,kimlik kaybı, aidiyet inkarı, seremsepelek bir doğulu olarak batının maskarası olmak ve kitlesel şaşkınlık.. Başta Radikal ve Cumhuriyet Gazeteleri olmak üzere, tüm entellektüel camia, yazar Zeynep Oral'dan komedyen Cem Yılmaz'a ayakta alkışlıyor gelinen noktayı, sanatsal zenginliği.
Peki paralaksın kaynağı, cevherin aynaya düşmeden önceki tutunma noktası neresi? Görüntünün aslı, hakikatı, hilkati nerede?

Cumartesi,Kamondo Merdivenlerinden çıkarken önümde giden iki gençten biri, diğerine 'göründüğüm gibi olmak istemiyorum arkadaş' diyordu. Mevlana mantığı, derviş edebiyatı, bohem sanatçı rolü kesmiyor artık. Hepsi seçkin bir özne, olmasa da zevahiri kurtaran birey , toplumsal yapıdan öşür değil, haraç ve vale hizmeti alan siyah gömlekli olmak istiyor. Faşizm, bireysel kurtuluş için kombine bir ideoloji, sınıfsal nakaratların aksine kendini apaçık sunan bir tercih artık.
Gerçek bu..

Yahşi kardeşime ise hiçbir eleştirim yok; o ve herkes oynanan oyunda, bu yazıda ve çağdaş sanat panayırında idealist bir figür. Kafasına geçirdiği tabloyla güya kapının önüne konulan bir galericiyi oynuyor; yeni gelenlere nazikçe 'istemiyorsanız ben çekilebilirim' diyor. İkiz kulelerle, ortam dinlemeleri WikiLeakslerle gelmekte olan ise siyasetten kültüre, devlet kurumlarından bireysel ahlaki değerlere kadar ortadoğu ve yeni dünya düzeni yapılanması, yeni farklı bir bilinç düzeyi inşası, anomalisi. En büyük sektör silah değil ilaç sanayi. Toplumu hasta edip, nadân olma ihimali olanlara, günün ipucu- navigatör: Mızrağın ucunda yer alması gereken başta batının hınk deyicisi tanzimatçı yerli entelijansiya , şükran gününün müellifi/ telif sahibi Amerikan emperyalizmi..

Konu bitmez ;devam edeceğiz..


(1) Radikal Kitap 4 Aralık Cumartesi 2010


***


5 Aralık Cumartesi; 2010
Hem modernlik deyip, hem de kendi yerel kültürünü, ulusal farklılığını kutsayamazsın..
Ya liberalsindir, kültürde sınır tanımaz, dünyanın tek bir uygarlığa doğru gittiğini savunursun. Ya da yurtsever olarak yaşadığın,ayaklarının yere bastığı coğrafyada,ortak bir kader, hasat edilen bir kültürü taşıyıp yansıtan halkın ile evrimleşerek elde ettiğin değerlerine, öz niteliklerine sahip çıkarsın.
İkisi bir arada olmaz..


Tanzimatçı entelijansiya ve Avrupa lisanında 'Modernizm' ne anlama geliyor?..

Tarih, herkes için farklı sorumluluklar arşivler, kelimeler ise bedeli ödenmiş anlamları sırtlanır ki, ezberle gelinen noktada, kavramlar birbirine dolanır. Ya emperyalistin sıra takip eden aydınlanma yalanlarını içselleştirip tanzimatcı cemaatlar, modern hayatın çakma kahramanlarıyla yola devam edersin, ya da biraz durup düşünür, senin adına başkalarının yazdığı tarihe itiraz edersin. Bu da kiralık akılla, derme çatma muhaliflikle, varoluşçu isyanla olacak şey değildir; topyekun bir duruş gerektirir.
'Önerin nedir?' diye sorarlar adama..

Kristof Kolomb: Bu isim Avrupa emperyalistlerinin sevgilisidir. Avrupa deniz eşkiyalarına Amerika'nın yolunu açan odur. İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya oradaki yağmadan paylarını eşit oranda almışlardır. 'Yerli Amerika'yı yıkarak, silip süpürerek kendi kapitalist kentlerini, emperyalist burjuva kültürlerini kurmuşlardır.
Kozmopolit ilerici kültür ve tekniğiyle bugünkü barış tutkunu Amerika'nın kurulabilmesi için milyonlarca Amerika yerlisinin ve siyah Afrikalı'nın ölmesi gerekmiştir. Şikago'nun , New York'un Avrupalılaşmış daha pek çok Amerikan kentinin , mağrur gökdelenleri, Kızılderililer'in kemikleri, insanlıktan çıkmış toprak ağlarının öldürdükleri siyahların cesetleri ve İnka kentlerinin dumanı tüten yıkıntıları üzerinde yükselmektedir.


Benjamin 'Her uygarlık, aslında bir barbarlıktır' der; contemporary kültüründen beslenenler bunu unutmasın..


Avrupa'nın kahramanı, köle edilen halkların kabusu Kolomb hakkındaki sözleri Mir Sultan Galiyev söylüyor. Tarih, herkes için farklı sorumluluklar arşivler, kelimeler ise bedeli ödenmiş anlamları yüklenir. O, Sovyet devriminin kurucu kadrosundandı. Gücünü Rusya coğrafyasında yaşayan Türk/Müslüman halkın Çar yönetimine karşı örgütlü önderliğinden alıyordu. Ne ki, 1917 Bolşevizmi, iktidarı ele geçirdikten sonra, o ana kadar savunduğu 'Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı' tezlerini askıya aldı. Rus milliyetçisi bir ulusal devrime dönüştü.
'Avrupa proletaryası kendi sömürgeci burjuvasıyla iş birliği yapmıştır. Sömürge kaynaklarını burjuvasıyla ortaklaşa paylaşmıştır. Dolayısı ile Avrupa solu, dünya sosyalizmine öncülük edemez, itici güç olamaz' diyen Galiyev şunları ekliyordu :
'İngiltere'de devrim zafer kazanacak olsa bile, bu proleterya sömürgelerini ezmeye devam edecektir. Bugünkü burjuva hükümetinin politikasını izleyecektir. Çünkü sömürgeciliğini sürdürmeye niyetlidir. Doğu emekçilerinin ezilmesini istemiyorsak, müslüman yığınları özerk bir hareket içinde birleşmelidir.'


1796'da ölen Çariçe II. Katerina'nın başlattığı Rus modernizminin seçkin entelijansiya/ aydınlar topluluğu, diğer yanda imparatorluğun köleleri Türk halkları vardı.
Rosa Luksemburg 'da işlemişti; 1905'de Buharin'in aynı isimli kitabına önsöz yazdı ve konu derinleşti. Hoblen'den alınan teori kayda değerdi. Fransızcadan Türkçeye şair Cemal Süreya çevirdi. Lenin 'Emperyalizm' kitabında ,'ilhak,ulusların kendi kendilerini yönetme hakkının çiğnenmesinden başka şey değildir' diyordu; bu önemliydi. Çar despotizminin pençesinde 900 yıl ızdırap çeken Türkler için, Bolşevik Devrim, sömürüye karşı omuz verilmesi gereken bir sosyal ayaklanmaydı.
Ne var ki, 1917 Devrimiyle iktidar sovyetlere devredilse bile, Rus şovenizmi üzerine kurulu büyük devlet idealleri aynı kaldı.

'Polonya'nın bir toplumsal devrime hazır olup olmadığını süngülerimizle yoklayabildiğimiz oranda, çok az hazır olduğunu söylemeliyiz. Süngüyle yoklamak Polonyalı kır emekçilerine ve Polonya sanayi proletaryasına (Polonya'da kaldığı oranda), doğrudan erişmek anlamına geliyordu.' cümlesi zaten bir niyet önsözüdür.(1)
Lenin, iktidarı ele geçirdikten sonra, 'İşçi sınıfı en büyük devletinden yanadır' diyerek teorisini revize eder.

18 Mart 1919'da toplanan Komünist Parti,Moskova Kongrasi'nde 'Milli komünist örgütlerin ve milli bolşeviklerin tesviye edilmesi' kararı alınır(2) Mustafa Suphi Türkiye'ye gönderilir, Sultan Galiyev, Moskova Üniversitesi'ne rektör olarak atanır. Siyasetten uzaklaştırılmak istenir. Devamını Troçki'nin, Stalin hakkında yazdığı kitaptan okuyalım: '1923'de Halk Komiseri Tatar Konseyi Başkanı Sultan Galiyev'in tutuklanmasını hatırlıyor musun? Bu olay, Stalin'in emriyle ilk defa partinin saygın bir üyesinin tutuklanmasıydı. Ne yazık ki Zinovyev ve ben buna seyirci kaldık' (3)

Sovyet devrimini gerçekleştiren çekirdek kadronun ve sosyalist Bolşevik Türk örgütlenmesinin en önemli ismi Mir Sultan Galiyev, 0n yılı aşan bir tutukluluk süresinin ardından 28 Ocak 1940 sabahı Lefortovo Hapishanesinde, Stalin'in emriyle istihbarat örgütü KGB tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü.. Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990'da aldığı kararla üzerine atılan suçların KGB'nin düzmece belgeleriyle olduğu için Galiyev'in aklanmasına karar verdi.
Unutmuyor, unutturmuyoruz..
Galiyev'in öldürülüşünün 70. yıldönümünde saygıyla anıyoruz.


(1) Kronstadt'tan Parti İçi Muhalefete,V.İ.Lenin,çev Ferit Burak Aydar,Agora Kit.
(2) Sultan Galiyev Davası, Erol Cihangir, Arif Acaloğlu, Doğu Kütüphanesi s 15-17
(3) Lev D. Troçki, J.Stalin eleştirel biyografisi Paris 1957
(4) Lenin, Emperyaizm,Sol Yay. Çeviren Cemal Süreyya,S 136


***




.