26 Ekim 2010 Salı

Not Defteri / 15-30 Ekim 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..


26 Ekim Salı; 2010
Post-Modern oryantalist aktör,
cevval bir terzi ; René Block


Terzi/Tailor

Turgut Uyar'ın şiiri vardır; şöyle der 'Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle/ daha koyu renklere ve daha çok ilişkilere/ Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.. '


Marks'ın belalı rakibi ünlü ütopik sosyalist Wilhelm Weitling terziydi. Almanya'da sol hareketin ilk çıkışı terzi topluluklarıyladır. Gerçi Witling, Saint Simon'un devamıdır ama ütopya kavramı daha eskidir. 'Herkes eşit olacak' bir idealdir. Fransız ihtilaliyle birlikte Jean Jacques Rousseau 'dan 1805 doğumlu Louis-Auguste Blanqui'ye ,hayvanlar gibi mülkiyetsizliği öneren Proudhon'dan Bakunin,Nestor Mahno (1888–1934) Paul Avrich (1931– 2006) Peter Kropotkin (1842–1921) ,Karl Marks (1818-1883) Vsevolod Mikhailovich Eikhenbaum/Volin (1882–1945) Noam Chomsky (1928) , Antonio Negri(1933)'ye kadar dünyada cennet yaratmak, bir demokrasi ve eşitlik hayalidir de; gerçek midir? Yoksa bu büyüklere masallar, uyutarak ellerindeki ülkeyi işgal, halkı sersemletmeye yönelik bir emperyalist tezgah mıdır?


Karl Marks'ın hışmına uğrayan ünlü rakibi, dürüst erdemli sosyalist, efsane romantik işçi önderi Wilhelm Weitling'den diğer yerli,yabancı bilinen örneklere 'terziler' her dönemde topluma yeni elbiseler biçmişlerdir. Bunun içinde iyisi kötüsü, İngiliz kumaşı, Alman makasıyla gerçekleşeni de var ; iyi düşünmek lazım..


Bu defa tezgah İstiklal Caddesi'nde kurulmuş; 'Bul karayı/Al parayı...

Ayvalık'tan yeni geldim. Birkaç gün kalıp döneceğim. Taksim'de randevum var. Vapurdan indim, Tünel'den Taksim'e yürüyorum. İstiklal Caddesi her cumartesi gibi. Sağ tarafta bir palyaço duruyor, renkli,konuşkan. İnsanlar başına toplanmış. Tanırım;selamlaştık. Palyaço'nun kalabalığı, önünde durduğu binadan yan binaya taşmış. Yan binanın vitrininde bir hareket var. Ama kalabalığın sırtı dönük , palyaçoyu izliyor. Önce öndeki kalabalığın arkasında, insanların boyunu aşan inip kalkan el kol hareketlerini görüyorum. Sanki içerde birisi kültür fizik yapıyor. Yaklaştım: Camın içinde bir adam ; meczup ifadeyle sürekli, bir ceketi giyip çıkartıyor. Vitrinden baktım. Bu, İstiklal Caddesi'nin ünlü kahyası René Block. Çağdaş sanatın gurusu. Dışarıdaki kalabalığın umru değil. Oysa, içerideki gösteri daha büyük ;anlasalar. Yer, Arter Sanat Mekanı.

Bu vitrinde bir müddet önce, balondan şişme gerçek ölçülerinde bir tank vardı. Kıvırmışlar, René Block'un ayakları dibinde havası kaçmış yatıyor. Meğer içeride bir performans varmış. Bir terzi, terzi çırağı ve aktör René Block. Vay vay vay,çantaya bak. Tam tezgah kurulmuş. Tank yerde yatıyor; René Block ülkeye biçilen yeni ceketi müzik eşliğinde giyip çıkartıyor.. Özel teşebbüsün sanata verdiği destek, tüm dünyada çağdaş sanatın soytarılaşmasının açık ifadesi..
Performansın, pandomimler,akrobasi ve parendelerle süslenmesini bekliyoruz; ama o kadar da bariz değil..Plates düzeyini aşmadan kültür fizik gösterisi sürüyor..


Turgut Uyar 'Terziler Geldiler' şiirine devam ediyor: 'Makaslarını bırakmadılar ,bekliyorlardı..Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız,
senin karşında/alışverişin, alfabenin,iplik döküntülerinin ve/her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..' şiir böyle bitiyor, hayat devam ediyor..




Gemliğe doğru denizi göreceksin; sakın şaşırma.
Taksim'e doğru vitrinde Block'u görürsen kaçırma..


Ne derse desin konu Avrupa bakışıyla bir paranoyaya dönmüş. René Block, çağdaş sanat ve kült değerlere iteatsizlik hareketi olarak sivilleşmeyi anlatıyor tüm çalışmalarında. Post modern oryantalizmle, çağdaş sanat kavramlarını yan yana koyarak Türkiye'nin sorunlarının altını çizmiyor; kolonyalist bir misyoner edasıyla yeni soru(n)lara yol açıyor. Gerçi alan memnun,satan memnun; ekranda tam istedikleri görüntü; sivil toplum ideali, Türkiye'ye yeni biçilen rol. Eskiden Bop Hope vardı; şimdi akvaryum içinde kırmızı balık beslemek moda. Türkiye çağdaş sanat tarihi yazılırken başrolde aktör Rene Block. Tutarlılıkla parelel, özdeş bir taban yaratmak, edebi/politik metinler oluşturup, agoralar,tartışma alanları inşa etmek, demokrasiyi içselleştirmek beyhude çaba.

İster içerikten ifadeye, çekirdekten ambalaja ulaş majörleş, ister performansın ifadesinden özüne,cevherine pike yap minörleş, niyet aynı; leş gibi bir koku yayılıyor etrafa, niyet/akibet,görüntü kirli. Sanatçılar tepe tepe kullanılıyor. Çocuklar mazbut, lakin menacer kurt! Cemil Meriç boşuna dememiş; 'bir tilki uygarlık, bir aslan medeniyeti yedi' diye..
Türkiye uygarlaşıyor, sanat hayatın,politikanın yerine geçiyor,bayraklaşıyor, varoşlar çağdaşlaşıyor...


Türkiyedeki muhalefeti sembolleştirmişler; Vantrilok Ahmet Albayrak karnından konuşuyor. Tam CHP'nin durumu; kravat gömlek, sinek kaydı traş, endaze tamam. Oturduğu yerde kendi konuşuyor,kendi duyuyor. Parelel gösteriymiş; bir kutunun içinde testereyle kesip dışarıya çıkmaya çalışan bir başka adam; zincirlerini kıramayan yoksul vatandaşın hali. Metafor süsü verilmiş kapana kıstırılmış durum içler acısı. Narinler, nazik ve biricikler. Gözümüzün içine baka baka oynuyorlar/oyuyorlar. Tüm yapılanların ve sanatın bir amacı var tabii. İç ses,elde olmayan davranış işi özetliyor. Öneri, şartlı refleksle geliyor: mimesis/öykünme,alegori/simgeleme,ludus/oyun bu performansta tek mesaj içeriyor. Pervasızca emperyalizme teslimiyet. Sonunda bütün eller havaya..

----------------------------------------------------------------------------------

Paralel Performanslar | Parallel Performances
KUTUDA / Boxed in, Asta Gröting. TERZİ / Tailor,Maria Eichhorn, OYUNCU / Actor,René Block, 23 Ekim 2010,Cumartesi-14:00-18:00. Giriş ücretsizdir..

***


24 Ekim Pazar; 2010
Cumhuriyet Gazetesi farklı, Pazar ilavesi farklı mı?






Sözümüzün hedefi, inandığını yapan Extramücadelenin tek kişilik ordusu Memed Erdener'e değil: o doğru bildiği yolda tek başına yürüyor. Ama Howard Zinn, Noam Chomsky, Greenpeace kurucuları da doğru bildikleri yolda tek başına yürüdüler; Hasan Bülent Kahramanlar da.. Robert Finn'ler ve diğer iş bitiriciler, yeldeğirmenlerine saldıran bu rambolardan yeni bir 'tür' yaratana kadar masumdular ; gene de masumlar, çünkü saf ve inanmışlar . Aynı eleştirdikleri diğer yürekten 'inanmışlar' kadar..
Cumhuriyet Pazar ekinde 'Ezberleri tersyüz ettiler' başlığıyla veriliyor. Konu Extramücedele'nin sergisi. Deniz Ülkütekin'in yazısı şöyle başlıyor 'Dokunulmaz sandıklarınıza dokunulduğunda ,kendiniz sandığınız kimliğiniz tersyüz edildiğinde fark edeceksiniz ki statülerden arınmış 'siz'den başka bir şey kalmayacak.
'Extramücadele taraflıdır' diyebilirsiniz,birilerinin çıkarlarına hizmet ettiğini düşünebilirsiniz; onlar da aynı şeyi düşünüyor olacak. 13 Kasım'a kadar Galeri Non'a gidin ve bakın. Ezberleriniz, kafalarınıza kazınan klişeler sanatın çeşitli formları içinde alaşağı olacak.'



35 Milyon tek bir yürekten,'35 milyon(..), tek bir kafa'ya dönüşerek ilerliyoruz...

18 Eylül'de Pınar Öğünç'ün Radikal'deki yazısında 'Her biri ayrı tür mahalle baskısı altındaki hayali müşterileri için işler üreten bir grafik şirketi; 1997'den beri süren bir sanat projesi... Ve sonunda Extramücadele'nin ilk kişisel sergisi... 'Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız' bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmak üzerine kafa yoruyor, sosyolojik fotoğraflardan müteşekkil aile albümümüzü açıyor' diye tanıtıyor grubu..
Tanıtıyor da, bu grubun tek üyesi var ;reklamcılık yapan Memed Erdener. Sanatçı 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü’nden birincilikle mezun olmuş. Soyadına meydan okuyan tam bir 'Son Kişot'. Extramücadele ile Kemalizmi ve Cumhuriyet değerlerini bombardmana tutuyor. Gören babasını Mustafa Kemal öldürmüş sanır. Pınar Öğünç'e 'Uyuyor... Derinlerde... Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.' diyor. Radikal'deki bu söyleşinin tek bir cümlesini bile ciddiye almak, katılmak mümkün değil. Söyleyecek de çok söz var ama konuyu dağıtmak istemiyoruz şimdilik.
Pınar Öğünç devam ediyor '1 dolar 9 lirayken 1970’te doğan, 20’lerinin başında, Deli dergisi vesilesiyle hayatının çizgiyle geçeceğini idrak eden Erdener’in şimdiye kadar işlerinin yer aldığı karma sergiler, Hafriyat sanat grubuyla birlikte işleri olmuştu. 22 Eylül-13 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Galeri NON’da açılacak olansa 10. Uluslarası İstanbul Bienali’nden sonra en kapsamlı buluşma, Extramücadele’nin ilk solo sergisi: ‘Extramücadele 2010: Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız’. Fotoğraf, resim, heykel, yazı ve türlü işaretin buluştuğu sergiyi takdim ederken sanatçı ‘Aklınızdan geçeni karşınızda görmeye hazır olun’ uyarısını iliştirmiş.
Her şeyin güllük gülistanlık gittiği inşaat sektörüyle değil, tabiatıyla başka şeylerle ilgilendiğini söylüyor. O başka şey de sıklıkla bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmanın manası üzerine kafa yormak demek... Kutsallaştırılmış imge ve görüntüleri tekrar düşünmek üzere önümüze dökmek, erken dönem Cumhuriyet ezberlerini bugünün, her tür totaliterizmi kendi ikonografisinden sözlüye çekmek demek. Bir türbe olarak minareli Anıtkabir, kanatlı melek bir Atatürk, kafeste bir denizkızı olarak Abdullah Öcalan... Her birinden ayrıca hazzetmeyen, hazmedemeyen var. E, zaten bu da ekstra mücadele...'


Deniz bitti kara göründü, şapka düştü..

Extramücadele 'nin bu sergisini, Cumhuriyet Pazar yarım sayfa büyük puntolarla 'Ezberleri tersyüz et' başlığıyla vermiş. Deniz Ülkütekin adlı muhabir söyleşiyi 'Atatürk,cumhuriyet sanki biraz da kutsal bir imgeden ideolojik bir sembole dönüşüyor gibi. Ve sanki sanatçı olarak siz bu değişimi daha önce fark ediyorsunuz. O zaman nur topu gibi yeni putlarımız olacağını da söyleyebilir misiniz?' diye gazetenin yayın politikasına aykırı olması gereken çanak sorularla sürdürüyor...

Pınar Öğünç'ün yazı başlığındaki '35 milyon' nufus ne zamanmış diye baktım sayım istatistiğine ; yıl 1968. O yıllardaki 'Kahrolsun Amerika' sloganı ,bugün pisliği örtmeye çalışırken her yere bulaştıran Howard Zinn, Noam Chomsky, Greenpeace'
lerle 'Yaşasın Amerika!','Varol Liberalizm!' özdeyişine dönüştü. 'Yankee Go Home' diyen 68 kuşağı nerelerdeydi, bugünün demokrasi maskeleriyle Noam Chomsky,Robert Finn,Hasan Bülent Kahraman üstünden Amerika'ya 'Welcome' diyen gençler yuları nereye teslim edip,özgürlüğü nerelerde arıyor?


Yayın politikasına aykırı olması gereken soruların devrinin İlhan Selçuk'la birlikte toprağa gömüldüğünü mü söylemek istiyorlar? Bu bilinçli, devamı gelecek bir eksen değişikliği mi, Cumhuriyet, Taraflaşıyor mu? ; zaman gösterecek..

Ama aynı gün gazetenin 18.sayfasında gene bir başka yazı dikkatimizi çekiyor. İzmir Suikastı sanığı olarak 1926'da idam edilen Maliye Nazırı Cavid Bey'in oğlu Şiar Yalçın'ın 27 Mart 1994 tarihli yazısının tekrar yayımı. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz değerli yazın adamı Şiar Yalçın, babasını asmış olan Mustafa Kemal'e o yazısında 1994 yılında şöyle diyor ; 'Atatürk'e dil uzatmak/ Ama bütün bunlara rağmen ben Atatürk'e sadece bu yüzden olsa bile dil uzatmaktan hicap duyarım. Çünkü vatanın kurtuluşunu, bağımsızlığını ve beceriksiz yöneticilerin elinde düştüğü bugünkü hiç de parlak olmayan haline rağmen çağdaşlığını ona borçludur.'


Kutsalları sorgulamak, post modern ilericilik..

Şiar Yalçın bunu yazdığı zaman 'başbakan' , yaklaşık 40 yıldır iktidarda olan o gün suçladığı Süleyman Demirel bugün değişti. 'Derinlerde... Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.' diyebilen 'sanatçı' değişti. Yurtseverlik kavramı, dünya vatandaşı,vatansız,imansız olmakla yer değiştirdi. Şiar Yalçın aslında öyle demiyordu, böyle diyordu diyen Oral Çalışlar değişti. Bu tür sergileri onaylayan yazıları manşete taşıyan, Atatürk'le Yunus Nadi'nin kurduğu bir yayından söz ediyoruz:
Şimdi değişme sırası 87 yıllık Cumhuriyet'e mi geldi?...


Not Cumhuriyet Gazetesi'nde bahsettiğimiz yazıya şimdilik internet üzerinden ulaşamıyoruz . Ama Radikal'deki Pınar Öğünç'ün yazısının devamını okumak isteyenler için link şöyle : http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1019605&Date=25.10.2010&CategoryID=41


23 Ekim Cumartesi ; 2010
Eşitlemek, belki de onlara yapılan bir haksızlık ama..





Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil.
Dünyada taşıdığımız gövde, terkederek gittiğimizde bıraktığımız ceset de aynı. Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanıyoruz. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevindiğimizde koştuğumuz aynı ayaklar. Göz,kulak,burun,deri bütünüyle aynı işleve sahip. Acıyı bir insanın mı, yoksa keçinin mi çektiği fark etmiyor. Acı bildiğimiz acı. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki çaresizlik, açlığın kavurduğu bedenin savruluşu, sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz aynı. Bütün duyularıyla yaşam önünde insan ve hayvan eşit. Yani insan ve hayvan eşit..


(Yazının devamı aşağıda)

22 Ekim Cuma ; 2010
Eleştiri, bize göre, sanat nesnesinin neden olduğu,tetiklediği,
ama ona rağmen bağımsız bir yaratma alanıdır..


İnsan öyle bir varlıktır ki, tüm bilincini ,öğretisini ve hukukunu ,nesneler dünyası şekillendirmiştir. Zihinsel gelişimi, nesnelere göre biçimlenir. Marks 'bilinci belirleyen,üretim ilişkileridir' derken, burada gene nesneler üzerinden yapılan bir tedavül, diyalektik ve meta'nın yer değiştirmesi, nesnelerin mülkiyeti üzerinden politikleşme, meta üzerinden bir tesis,tavır,tevziat söz konusudur. İnsan için 'anlam' duygusunu iyi,kötü ya da olumlu/olumsuz yaratandır. İnsanın, ontolojisini,varlık bilgisini, kendinin/karşı tarafın konumlarını belirleyen, 'dokunabildikleri' üzerinden oluşan maddi durumudur. Kısaca belirleyici olan, nesneyle kurulan/engelenen ilişkilerdir. Tanrıyı 'insan duyarlılığı'na hapseder; yaratılıştan günlük politikaya kadar her kavramda mülkiyet üzerinden bir kuram,nesneler üzerinden binlerce kavram yaratır. Bu söylediklerimizi kuvvetlendiren Metis'ten çıkan iki kitap var ki, eleştirinin kalıplarını bozduğumuzu söyleyen tüm sanatçıların okuması gerekir.

Metis Kitap'ın verdiği bilgiye göre 'Özgürleşen Seyirci'yi yazan 1940 Cezayir doğumlu Fransız filozof Jacques Rancière ,halen Paris VIII (St. Denis) Üniversitesi'nde felsefe dersleri veriyor. Adı ilk kez Althusser'in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital'i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıktı. 1968 öğrenci ayaklanmaları sırasında Althusser'le fikir ayrılığına düşen Rancière, Althusser çevresinden kopuşunun gerekçelerini La Leçon d'Althusser (1974, Althusser'in Verdiği Ders) adlı kitabında anlattı. Bu siyasi ve teorik kopuş, ona göre, "bilgi ile kitleler arasındaki tarihsel ve felsefi ilişkilere" bakışlarındaki ciddi farkların ürünüydü.

Bir filozoftan "görme" üzerine fikir açıcı bir çalışma. Siyasal sanat veya sanatın siyasallığından ne anlamak gerekir? Eleştirel sanat geleneğinin ve hayatı sanatsallaştırma arzusunun neresindeyiz? Metalar ve görüntülerin tüketilmesine yöneltilen militan eleştiriler nasıl oldu da birden meta ve görüntülerin her şeye kâdir olduğunun melankolik bir şekilde kabul edilmesine veya "demokratik insan"ı hedef alan gerici bir eleştiriye dönüşebildi? Rancière kitabında, çağdaş sanatın bazı önemli sorunsallarını inceleyerek bu sorulara cevap vermeye çalışıyor.'


21 Ekim Perşembe ; 2010
Erozyona uğrayan insan doğasının revize edilmesi..

Başkası Olma Kendin Ol ; tüm yazılarımızın özeti budur. Toprağından,suyundan beslenip, tüm kozmosla birlikte hareket et, evrimleşerek üret.. İnsanın dışında tabiatta hiyerarşi,mülkiyet,biriktirme yok. Ne sömür, ne de parçası olduğun doğanın sömürülmesine, karşılıklı ilişkilerle gelişen insan doğasının erezyona uğramasına,manipüle edilmesine müsaade et diyoruz. Ama nesneler üzerinden düşünce geliştirebilen, duyarlılıklarını mülkiyet ilişkileri temelinde şekillendiren insanın içinde bulunduğu durum, doğal bir acz hali midir? Doğallığın eldeki verilerle revize edilmesini talep ettiğimizde, bu talep ne kadar sürdürülebilir olmaktadır?

Küçük bir hücreden, büyük bir organizmaya kadar kendi kendini çeşitli kategorilerde, var ederek ifade etme, insandaki/hayvandaki bilişsel süreçlerin canlı bir sistem olarak varlığın tüm ihtiyaç ve faaliyetlerinin öğrenerek, devinerek, genetiğine aktararak ve yeniden doğarak bilmesinin -yani bilginin- yeniden bedenlenişidir.Bu anlamda kültür, sanat, siyaset, psikoloji, ekonomi veya her neyse her bir faaliyetin kendi öz etkinliğinden doğup, evrimleşerek toplumsal bir önermeye dönüşmesi,ancak biyolojik namuslu ,doğal ve sürdürülebilir bir sürecin ifadesiyse, 'özgün'dür. Hal böyleyse şayet, sosyal metabolizma tarafından kabul edilir, uyum sağlar, büyük ve karmaşık bir makina gibi çalışan toplumsal hafızamızın bedensel işlevine yararlı olabilir diyoruz tüm yazılarımızda..Dikkatli okuyucu soruyor ; ya ideoloji? Cemil Meriç'in verdiği cevap, bu gün için de geçerlidir : 'İdeolojiler giyilen bir elbise, üstü eksik yarım hakikatlardır.' Konu Cemil Meriç'le sınırlı deği; okurumuz için bizim tamamlamamız gereken bir başka söz varsa şunu ilave edebiliriz.
Aradığımız 'cevher' ise,bir yerde gizli değil, onu yaşayarak biz oluşturuyoruz.


Metis'ten çıkan bir diğer kitap: 'Şilili iki bilimadamı, Maturana ve Varela'nın 1984 yılında yazdığı Bilgi Ağacı, insanın bilişsel yetileri hakkındaki çığır açıcı kitaplardan biri oldu. Günümüzde sinirbilim, evrimci psikoloji, karmaşıklık ve bilinç alanındaki bilimsel gelişmelerin çoğu bu kitapta anlatılan "bilişsel inşacılık" kuramı tarafından öngörülmüş, dile getirilmişti. Geçen yıllar içinde Amerika'da üniversite, Şili'de lise seviyesinde ders programlarına dahil edilen Bilgi Ağacı'nın temel tezi şu: "Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır."
Yüzyıllardır filozofları, dış dünyanın zihinde temsil edilmesine dayanan bir ikiciliğin ya da tekbenciliğin kafesine girmeye mecbur bırakmış olan bilme problemidir bu. Maturana ile Varela, insan zihnini ve bilme fenomenini esasen bir doğa olayı olarak anlamlandırabileceğimizi savunuyorlar. Geliştirdikleri etkileşime dayalı "kendi kendini var etme" (autopoiesis) kavramıyla, bilmenin "dışarıdaki" dünyanın temsili değil, bizzat yaşama süreci içerisinde bir dünya ortaya koymak demek olduğunu gösteriyorlar. Büyük Patlama'dan tekhücreli canlıların oluşumuna, oradan da dil ve dolayısıyla bilinç sahibi varlıklar olarak insana kadar uzanan ufuk açıcı bir yolculuğa çıkarıyorlar bizi.
Bu yeni bilgi anlayışının bireysel, toplumsal ve ahlaki içerimlerine de değinen yazarlar, yolculuğun sonunda şöyle diyor: "Yaptığımız her şey ortak yaşam koreografisi içinde yapısal bir danstır. İşte bu yüzden bu kitapta anlattıklarımız sadece bilimsel araştırma kaynağı değil, aynı zamanda insanlığımızı anlamak için bir kaynaktır."...'
Bu kitaba geleceğiz ama şimdi sırada 'Bilgi Ağacı' isimli bu araştırmaya hazırlık olarak başka bir yazı var; önce onu okuyalım..




İnsan, canlı mikro organizmanın fiziksel varlığını biçimlendiren toprağın, havanın, suyun ve nesneler dünyasının ürettiği zihnin taleplerini, kendini yaratan makro organizmanın nefesiyle birleştiren bir farkındalıkla, 'özbilinç' siyasetini oluşturabilirse, bugün evrimi lafta kabul edip fiiliyatta inkar eden kapana kısılmış solun arayışlarına da cevap yaratabilir.


Hayvanlar ve insanlar eşittir..



Hayvanlar ve insanlar eşittir. Bunu biz demiyoruz, Time dergisinin attığı başlık böyle. İnsanın ise mülkiyet duygusundan arınıp, bilimi,ilerlemeyi ve uygarlaşmayı reddedip, doğanın eşit bir parçası olması için gerçek bir zihinsel devrime ihtiyacı var. Kozmosun sonsuz düşünen ve yaratan bir beyin olduğunu göremiyoruz. Time dergisi, mikro organizmadaki yeri mercimekten biraz büyük insan aklıyla bu kadar bir öngörüde bulunabilmiş ,işe yarar bir projeksiyon yaratmış. Bu şartlarda zor da olsa insanla hayvanı eşitlemiş. Temmenidir ,ama yaşanan girdap içinde bu da önemlidir. Ne ki, insanın doğaya verdiği zarar, yeryüzündeki canlı yaşamı bitirme konusundaki istikrarlı çaba, doğayı dizginleme/köleleştirme , malı ve bilgiyi biriktirme güdüsü, insan hayvan eşitliği talebinin çok da gerçekçi bir istek olmadığını gösteriyor bize. Keşke hayvanlar kadar doğaya teslim olabilsek ve 'var' olmak yerine doğa içinde yok olmanın erdemini kavrayabilsek...







Hayvan aklı deyip geçmeyin!
Son yıllara kadar hayvanların insanlardakine benzer zihinsel bir yapıya sahip olduğu kabul edilmiyordu. Oysa son yapılan çalışmalara göre hayvanlarda da acı çekiyor, empati besleyebiliyor, ölüleri için yas tutuyor ve zor durumda kalanlara karşılık beklemeden yardım ediyor. Dolayısıyla insan ve hayvanlar arasındaki uçurum giderek kapanıyor.


Biz insanların hayvanlarla ilişkileri farklı çıkar hesaplarına dayanır. Hayvanlar dostumuzdur; geçim kanığımızdır; malımızdır; ailemizin bir ferdidir; işçimizdir; evimizin eğlencesidir; yok edilmesi gereken haşerelerdir. Onlara bayılırız; kafese tıkarız; istismar ederiz. Tabi bir de pişirip yeriz.Bütün bunları yaparken tek bir gerekçemiz vardır:. Hayvanlar bize aittir; onlara istediğimizi yaparız, çünkü bizim gibi acı çekmezler; düşünmezler. Ölüm kaygıları yoktur. Eşleşirler ama aralarında aşk yoktur. Kısaca hayvanlarda bizde olduğu gibi bir bilinç bulunmaz . Rene Descartes bir zamanlar “Hayvanların bizim gibi konuşmuyor olmalarının nedeni, gerekli organlara sahip olmamaları değil, düşüncelerinin olmamasıdır” diyerek bu gerekçeyi savunmuş.


Hayvanlarla ilgili yanılgılar

Ancak zamanla hayvanlarla aramızda inşa ettiğimiz setler birer birer yıkılıyor. Alet kullanan tek hayvan insandır. Peki alet yapan karga ve şempanzelere ne diyeceksiniz? . Empati ve el açıklığı gibi özelliklerin yalnızca insanlara özgü olduğu iddiası bugün ölüleri için yas tutan filler, zor durumda kalan sürü üyelerine yardım eli uzatan maymunlarla birlikte geçerliliğini yitirmiş durumda. Ya insanların neşelenebilen, gelecek kavramına sahip olan tek hayvan olduğu iddiası? Bu da İngiltere’de son yapılan bir araştırma ile yıkıldı. Konforlu bir ortamda yetiştirilen domuzların iyimserlik ve neşelenme konusunda insanlardan hiç de geri kalmadığı kanıtlandı.Konuşma yeteneği insanların elinde kalan son kale de idi. O da Kanzi ile birlikte yıkıldı. Kanzi adlı 29 yaşındaki bonoboya doğduğu andan itibaren konuşma yeteneği kazandırılmaya uğraşıldı. Kanzi bugün sözcük kartları yardımıyla isteklerini dile getirebilecek düzeye geldi..

Bütün bunlar hayvanlara farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor. Princeton Üniversitesi’nden biyo-etikçi Peter Singer 1975 yılında kaleme aldığı “Hayvanların Kurtuluşu” isimli kitabı ile bugün hayvan hakları olarak bilinen hareketin temelini atmış oldu. Singer, hayvanların da acı çektiğine inanıyordu ve insanların kendilerine yapılmasını istemedikleri acı veren müdahalelerin hayvanlara da yapılmaması gerektiğini savunuyordu. Bu görüş o dönemde herkes tarafından kabul görmese de son yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar Singer’i haklı çıkartıyor. Bugün bilim insanları hayvanların da acı çektiğini kanıtlamak için beyinlerinin incelenmesinin yeterli bulmuyor; akıllarından ne geçtiğinin de bilinmesi gerektiğini söylüyor.


Bilinçli yaratıklar

Hayvan zekâsını anlamaya çalışan bilim insanları çok sayıda engelle karşı karşıya. İlk başta insan olmayan yaratıkların bilinci olup olmadığı konusunda bile bir görüş birliği yok. İnsanlar yunusların ve şempanzelerin bir farkındalığa sahip olduğunu kabul ediyorlar; kedi ve köpeklerde de bu tür bir zekânın olmasına da karşı çıkmıyorlar. Peki fareler için ne demeli? Ya sinekler? Bunların aklından hiçbir şey geçmiyor mu? Basit bir hayvanın sahip olduğu minicik beyin, ancak temel vücut işlevlerini kontrol altında tutabilir. Sistem otopilota bağlanmış, yol alabiliyorsa, bilinç için gerekli olan nöron sinapslarına ne gerek var?

Bu soru katıksız bir sövanizm eğilimi taşıyor. “Belli bir eşiğin altında öznel bir deneyimin olmaması çok büyük bir olasılık” diye konuşan Northwestern Üniversitesi’nden bilişsel psikolog Dedre Gentner, “Bir hamamböceğinin kötü şeylerden kaçmasının ve iyi şeylere doğru koşmasının altında bir takım içsel reflekslerden başka bir şey aramak gerekli mi acaba?” diye soruyor.


Ne var ki bazı türlere ilişkin sahip oldumuz önyargılar, bu eşiğin nerede başlaması gerektiği konusunda belirsizlik yaratıyor. Örneğin mantıksal olarak bir hamamböceğinin sahip olduğu zekânın bir kelebekten farklı olmaması lâzım. Ama hamamböceğine karşı beslediğimiz tiksinti bunu kabul etmemizi engelliyor. Yine de çok sayıda bilim insanı bilincin bir çeşit bilişsel reostat (elektrik akımının şiddetini azaltıp çoğaltmada kullanılan aygıt ) tarafından kontrol edildiğini kabul ediyor. Bu da şu anlama geliyor: Bilinç insanlarda ve yüksek hayvanlarda en parlak ışığını verirken, basit hayvanlara inildikçe ışığı sönükleşiyor.

“Memelilerde bilinci reddetmek büyük bir yanılgıdır” diye konuşan Harvard Üniversitesi’nden psikolog Steven Pinker, “Kuşlar ve diğer memeliler de büyük bir olasılıkla bilinç sahibidir. En aşağılara indiğimizde, midye ve örümceklere gelince, kesin bir bir şey söyleyemiyoruz” diyor.


Beyin-vücut oranı

Var olduklarının bilincinde olan hayvanlar arasında zekâ giderek azalan bir seyir izler. Özellikle beyin boyutunun belirleyici olduğu düşünülür. Bu bağlamda insanlar kendilerinin en üst sırada yer aldıklarını düşünürler. İnsan beyni büyüktür –yaklaşık 1.400 gr ağırlığında- . Fakat yunusların beyni 1.700 grama kadar çıkabilir. Kaldı ki katil balinanın beyni devasa boyuttadır -5.600 gr- . Fakat insanlar balina ve yunustan daha küçüktür. Beynin vücut ağırlığına olan oranı söz konusu olduğunda ise durum değişir. İnsanların artık en üst sırayı Etrüsk sivrifaresine (Suncus etruscus) terk etmesi gerekir. Çünkü bu küçük yaratık, beyni 0.3 gram ağırlığında olmasına karşın vücuduna oranla en büyük beynin sahibidir.




Gelişmiş düşünce ve beynin yapısı

Beynin boyutları ile zekâ arasında kesin olarak bir ilişki olmasına karşın, beynin şekli zekâ konusunda daha fazla bilgi verir. Yüksek düşünce beynin korteks bölgesinde işlem görür. Pek çok hayvanda olmayan bu bölüm, beynin en fazla evrim geçiren kısmıdır. Memeliler serebral korteks kulübünün doğal üyeleridir! Burada kural şudur: Beynin korteks kısmı ne kadar büyükse hayvan o kadar zekidir. Ancak yaratıcı zekânın tek belirleyicisi bu değildir. Alet kullanımını ele alalım. İnsan alet kullanımında profesyoneldir. Bunları amatör kategoride maymunlar izler. Susamurlarının sırt üstü yatarak, karınlarının üzerinde yumuşakçaların kabuğunu taşla kırarak içindekini yemeleri, ne kadar basit olsa da, 'görünsel' bir tür alet kullanmaktır. Eğer yaratıcılık serebral korteksin bir marifeti ise kargagiller (karga, kuzgun, saksağan gibi cinsleri kapsayan ötücü kuşlar) alet yapımında insan dışındaki türlerin hepsinden niçin daha becerikli?


Kargalar bu konuda destan yazmış durumdalar. Plastik bir tüpün içindeki eti çıkartmak için düz teli büküp kanca yapan kargalar.. İçi yarı yarıya su dolu bir kabın içindeki suyu içmek için kabın içine taş atarak suyun seviyesini yükseltmeye çalışan kuzgunlar... Bu son deneyde ilginç olan, hayvanın su seviyesini hızlı bir şekilde yükseltmek için ilk önce en iri taşları seçmesidir.


Serebral korteksi olmayan kuşların bu becerileri sergilemesi, bir olasılıkla memelilerde de bulunan bazal ganglia sayesindedir. Bu öğrenme ile ilgili beyin bölgesidir. Memelilerde bazal ganglianın birden fazla bileşenleri varsa da kuşlarda tek bir parçadan oluşur. Ancak MIT ve Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nin birlikte yürüttüğü bir çalışmada, kuşlardaki bu tek yapılı bazal ganglionun birden fazla işlevi olduğu anlaşıldı.


Toplu halde yaşamanın etkisi

Kargagillerde ve diğer hayvanlarda zekânın tek belirleyicisi beyinleri değildir. İçinde yaşadıkları topluluklar da zekâlarını etkiler. Hayvanlar için tek başına yaşamak, toplu halde yaşamaktan daha kolaydır. Kutup aylarında olduğunda gibi tek başına avlanmak ve avını oturup yemek daha az sorun çıkartır. Avı paylaşırken güç gösterisinde bulunmak, birlikte avlanırken strateji geliştirmek gibi sıkıntılara gerek kalmaz. Hayvanlar zekâlarını sergileme fırsatını en çok avlanma sırasında yakalarlar.
Toplu halde yaşayan hayvanlarda neden sonuç ilişkisi belirgin değildir. Başka bir deyişle, birlikte yaşamak zekâyı geliştirebilirken, doğuştan sahip olunan zekâ, hayvanı toplu halde yaşamaya itebilir. Kesin olan kargagillerin kuşlar arasında en sosyal yapıya sahip olduklarıdır. Bu hayvanların uzun yaşaması ve güçlü grup bağları bu tür yaşam için gerekli olan altyapıyı sağlar. Başka bir ilginç yapı da sürü halinde yaşayan hayvanlarda görülür. Bunlarda zekâ kırıntı boyutlarındadır. Bunlar da eşgüdüm içinde yaşam sürmelerine karşın, sürülerinde belirgin bir işbirliği yoktur. Duke Üniversitesi’nden hayvan biyoloğu Christine Drea sürü hayvanlarının özelliklerini şöyle değerlendiriyor: “Bir buffalo sürüsünde A hayvanı, B hayvanının kim olduğunu düşünmez. Ancak primatlar, sosyal etoburlar, balinalar ve yunuslar arasında her fert özel bir yere sahiptir.”



‘Ben ve diğerleri' bilinci

Bir hayvanın beynini ve davranışlarını incelemek kolaydır, ancak sıra bilişsel yeteneklerin ortaya çıkartılmasına geldiğinde iş sarpa sarar. Bir insan çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli yetenek “aklın kuramı” denilen olgudur. Bu da tüm bilginin evrensel olmadığı anlamında kullanılan bir kavramdır. Örneğin emekleme evresindeki bir bebek dadısının oyuncağını odanın bir yerine sakladığını gördüğü zaman, daha sonra odaya giren herkesin oyuncağın yerini bildiğini düşünür. Çocuk ancak 3 yaşına geldiğinde kendi bildiklerini başkalarının bilmesi gerekmediğini öğrenir.

Aklın kuramı, iletişimin ve öz farkındalığın (kişinin, başka insanlardan ve şeylerden ayrı bir varoluşa sahip olduğunun bilincinde olması) temelini oluşturur. Az sayıda hayvan bu özelliğe sahiptir. Köpekler bu nadir hayvanların arasında yer alır. Aklın kuramının en belirgin göstergesi, parmakla işaret etmenin ne anlama geldiğini anlayabilme yetisidir. Başka bir deyişle bireyin çevresinde birinin paylaşmak istediği bir bilgisinin olması ve bireyin dikkatinin o yöne çekilmesi; böylece bireyin de o bilgiyi öğrenebilmesidir. Bu yeti bizlere basit gibi görünebilir, çünkü insanlar doğuştan bu yetiye sahiptir ve işaret etmek için parmaklarımız vardır. Büyük maymunların da parmakları vardır, ancak bunlar bu yetiyle doğmazlar. Örneğin Kanzi, doğal ortamından farklı olarak insanlarla büyüdüğü için elleri boş kalıp, işaret yoluyla iletişim kurma yeteneğini kazanmıştır.

Aklın kuramını kavrayabilen akıllı türlerin tek göstergesi parmakla işaret edebilmek değildir. Örneğin saksağanlar yiyeceklerini saklarken diğer saksağanların kendilerini izleyip izlemediğine dikkat ederler. Eğer izlendiklerinden kuşkulanırsa, etrafta kimsenin olmadığı bir zamanda yiyeceği ilk yerinden çıkartıp başka yere gömerler. Böylece diğer kuşların akıllarından ne geçtiğini anladıkları gibi, akıllarından geçen düşünceyi de değiştirme yeteneğine sahiptirler.

Bir hayvanın öz farkındalığının olup olmadığını anlamanın en güvenli yolu ayna testidir. Bu test, bir hayvanın aynaya bakıp gördüğü görüntünün ne olduğunu anlayıp anlamadığını ölçer. Bu testi geçen hayvanların başında filler, maymunlar ve yunuslar gelir. Test sırasında bu hayvanların alınları veya vücutlarının bir noktası boya ile boyanır. Hayvan aynaya baktığı zaman parmağı veya hortumu ile aynada yansıyan görüntüye değil de kendi vücudundaki boyalı kısma dokunuyorsa testi geçmiş demektir.


Hayvanlar da hisseder mi?

Hayvanlar empati besleyebilirler mi? Merhamet duygusuna sahip midirler? Birbirlerine aşık olabilirler mi? Yas tutabilirler mi? Başkalarına özen gösterebilirler mi? Bilim şimdi bu soruların peşinde..
Araştırmalar fillerin ölüleri için yas tuttuğunu kesin olarak gösteriyor. Yollarının üzerinde fil iskeletine rastlarlar ise, dikkatli bir şekilde kafatasını ve fildişini incelerler. Maymunlar da
sürüde ölen bir üyenin başında günlerce bekleyebilirler.

Yaşayan grup üyeleri için empati gösterisi sıçanlarda gözlenen bir tutumdur. Harvard Üniversitesi’nden antropolog-biyolog Marc Hauser, acı ile kıvranan sıçanları izleyen diğer sıçanların da acı içinde kıvrandıklarını gözlemiş; bu gözlemi yorumlamak için nöro-biyolojiye gerek olmadığını söylüyor.




Sonuç: Hayvanlar ve insanlar eşittir

Hayvan hakları savunucusu Singer, hayvanlar da insanlar gibi acı çektiğine göre bu ikisinin onurlu bir yaşamı hak ettiğine inanıyor: “Acıyı bir insanın mı yoksa farenin mi çektiği fark etmez. Acı acıdır. Dolayısıyla bu ikisi eşittir.”

Bilim insanları, bazı konulardaki görüş farklılıklarına karşın hayvanlara karşı tutumuzun köklü bir değişim geçirmesi gerektiğine inanıyor. Örneğin Avrupa Birliği yetkilileri hayvanların daha “insani” koşullarda yaşaması için gerekli önlemleri almaya çalışıyor. Çiftliklerdeki koşullar daha sıkı denetleniyor; besi hayvanları kesime gitmeden önce bayıltılıyor vb…

Ne var ki, Singer insanların vejetaryen olmaları gerektiğine inanmıyor. Ancak midye, salyangoz, istiridye gibi hayvanların daha az acı çektiğini düşünerek bunların yenmesinin daha doğru olduğunu söylüyor.

Türkçesi: Reyhan Oksay
Kaynak: Time, 16 Ağustos 2010

www.comparativecognition.org
http://www.psychol.cam.ac.uk/ccl/
www.discovermagazine.com


Time yazarı böyle diyor . Bizse bir kere daha hatırlatıyoruz. Kime, niye/neye inanıyorsunuz? Durum ortada, artık bu bir 'inanç' meselesi değil; görünen/dokunulan ,üstümüze bütün hışmıyla gelen ,ansızın yüzyüze geleceğimiz bir 'gerçek'. Üniversiteler, esnaf kefalet kooperatifleri, generaller, ceo'lar veya şeyhlerle papazlar söylemiyor. Ama tüketerek çoğalan kapitalizmin bugün dayattığı asıl gerçek sorun ,yüzleşme zamanımız gelen baş çelişki budur . Evo Morales söylüyor,bizler söylüyoruz üç beş durumu gören meczupla, levhi mahfuz ya da akaşik kayıtlar söylüyor.
İster yukaradaki yazıyı kaleme alan Time yazarı, ister Deleuze/Guattari, Marks, Che, Dalay Lama, Ali Akay ya da Müslüm Gürses ; Açık Radyo, Ömer Madra ve dinleyenleri ; kimi önemsiyorsanız bir parçasını bulacağınız doğrulardan parçalar kapın,kolaj yapın. Misyoner inancı, münevver sorumluluğu, rotary görevi veya sosyalist etik yahut İsa, Musa adına katılın; farketmez. Kimse söylemiyor ama siz biliyorsunuz: bu da önemli.
Gerçek birdir ve değişmez; çirkin insan soyuna,doğa itiraz ediyor.
Acil eğitim, köle/efendi diyalektiğinin reddi, süperegonun ezilmesi olmalıdır.
Yeryüzü, adına 'akıl' denilen sentetik bir örtü ile kaplanmıştır. Gezegendeki doğal hayatın tüm unsurları dijital şiddet ile fişlenmekte, kontrol altına alınıp özgürlükleri/sınırları tanımlanarak , yapay mutasyonla yeniden yapılandırılıp/yaratılmaktadır.

İnsanın kendini böcekle, yaprakla her tür hayvanla, bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi yalnız ahlaki değil fiziksel kurtuluşu da olacaktır.
Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp, yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur..

Emin Çetin Girgin .

***


17 Ekim Pazar ; 2010
Eminönü Meydanı'nda çağdaş sanat gösterisini
Thyssen-Bornemisza Art Contemporary sunar!...


Avusturya arşidüşesi, Francesca von Habsburg, The Morning Line İstanbul/Şafak Çizgisi için Eminönü Meydanı'nda. Ayşe, mehmet, gülbahar ya da ökkeş ile zeynep; ne sen bunun farkındasın, ne de o nerede olduğunun farkında ...



Francesca von Habsburg Avusturya arşidüşesi. Viyana’da yaşıyor. Hayatını sanata adamış. Londra’da modern sanat tarihi eğitimi almış. 1989 yılında Lugano Villa Favorita’daki Thyssen-Bornemisza koleksiyonu özel sergiler baş küratörü olmuş. 1995’te kültür mirasının korunarak iyileştirilmesini amaçlayan ARCH Foundation’ı, 2002 yılında Viyana’da “Thyssen-Bornemisza Art Contemporary Foundation”ı kurmuş.
Avusturya arşidüşesi Francesca von Habsburg, dünyanın en önemli sanat koleksiyoncuları arasında. Bu yüzden “sanatın kraliçesi” olarak da tanınıyor.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaki yeni sanat projesi düşesin himayesinde 'The Morning Line/Şafak Çizgisi,İstanbul' bir ses pavyonu; tam anlamıyla bir yerleştirme. Tuhaf sesler çıkartan 17 ton ağırlığındaki bu alüminyum yapı, vinçlerle 22 Mayıs'ta Eminönü Meydanı'na iyice yerleşmiş. Müzik, efsane ve dini tek bir sistemde, üç boyutlu bir anlatımla bir araya getiriyor. 'The Morning Line/İstanbul'un insanların ağır bir çaba harcamadan da sanatı hayatlarına katabilmelerini sağlayan bir fırsat olduğunu iddia ediyor. Bunun hiç değilse Eminönü meydanında gerçekleştiğini söylemek, Galatasaray Lisesi mezunu, efsane sokak filozofu Sakallı Celal'in bilinen bir sözünü akla getirir ki, geçelim.
Yapıyı izlerken insanlar aynı zamanda bestecilerin sırayla ya da rastgele çalınan müziklerini dinliyorlar!. Ne var ki, masa başında gerçekleşen proje, sokaktaki sesle ,güneşi gören buz parçası gibi erimiş ki, kitabi bilgi, alan çalışmasıyla örtüşmüyor..
Amaçlarını şöyle özetliyor Bayan Habsburg ; 'Elektronik bir panel aracılığıyla hangi parçanın çaldığını takip edebilecekler. Böylece sanki bu sanat eserinin nefes alıp verişlerini dinliyorlarmış hissine kapılacaklar. Bu yapının canlılığına şahit olacaklar(..) İnsanlara ilham vermeyi hatta onları tahrik etmeyi seviyorum' diyor.
Sanatın Kraliçesi Düşes'in son cümlesinin amacına ulaştığını söyleyebiliriz.
Eser için söylediklerimiz teknik olarak Eminönü Meydanı için, şehrin ses/görüntüsüyle doku uyuşmazlığı, hedeflenen amacına ulaşmamakla sınırlı değil.

Aliyyûlâlârla Batı'dan ithal edilen çağdaş sanat bir Truva atıdır; gereğinde yarıştırır, bazen de karıştırır,kışkırtır,provoke eder. Hormonlu bir tohum, iyi ve sevimli bir araçtır; ilerleme görseli olarak kitleleri doyurur,uyutur/avutur.. Adorna 1944'te 'Olayların gelişimi, mümkün olduğunca, hemen öncelerinde var olan durumlardan doğmalıdır, bütünün ideasından değil' derken Batının kültür endüstrisinin sermayesini zerafetle ihracının yarattığı çıkmazın farkındadır.

17 tonluk kara bir sinek gibi Eminönü Meydanı'na konan bu kütlenin,
görünen amacını aşan bu nesnenin kültürel tacizi,
bir emrivakiyle karşı karşıya kalan halkın aczi sorgulanmalıdır...

İyi ile kötünün, ustayla çırağın, ilerleme ile çürümenin birbirine rahatlıkla dönüşebildiği bu alana ve kavrama yönelttiğimiz kritiklerimiz 'Çağdaş Sanata Eleştirilerimiz' başlıklarında ve Bay Block yazımızın altında devam ediyor. Düşes Francesca von Habsburg'a da 'Bu bir el'dir işe yarar; 'sanat' ise ne işe yarar? diye soruyoruz. Bu yazılar oyun kurucular, oynayanlar ve üstünden bahis oynananlar için yararlıdır. Avusturya Başkonsolosluğu, yazımızın bir çevirisini Sn. Habsburg'a verirse, kültürel misyonunu, bu işteki görevini yerine getirmiş olur. Zira 22 Mayıs'ta açılan 'yerleştirme', süresini tamamlamış, son tarihi 19 Eylül 2010'de eşik aşılmıştır.

Devamı, http://emincetingirgin.blogspot.com/2010/10/17-ekim-pazar-2010-eminonu-meydannda.html adresinde okunabilir.

***


25 Ekim 2010; Pazartesi
AKM'nin İKSV'ye devri düşünülmelidir..


Gila Benmayor, Hürriyet Gazetesi'nde 22 Ekim Cuma günü 'Eczacıbaşı Grubu’ndan İKSV’ye 10 milyon bağış' başlıklı yazısında şöyle diyor:
'İSTANBUL artık dünyanın konuşulan bir merkezi.
Hatta Ezcacıbaşı’nın dikkat çektiği gibi, yabancı yatırımcılar için de bir çekim merkezi haline geldiyse bunda sanat ve kültürün de payı var.
İstanbul’un bu büyük dönüşümünde İKSV’nin öncü rolünü kim inkâr edebilir?
“İKSV’den beklentiler o kadar fazla ki” diyor Bülent Eczacıbaşı.
Vakfın etkinlikline bu yıl yeni bir tanesi eklendi.
2012 yılı için planlanan Tasarım Bienali.'

Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılıp yerine daha modern ve işlevsel bir kompleks yapılması sorunu büyük bir çıkmaz gibi görünüyor. Kültür Bakanlığı'nın tüm projeyi yeniden yapımı, gelir ve giderleriyle birlikte İKSV'ye devretmesi ya da 49 yıllığına kiralaması bir çözümdür bizce. Bu konuyu yeri geldiğinde işleyeceğiz..
Bülent Eczacıbaşı'nın söylediği, “İKSV’den beklentiler o kadar fazla ki” cümlesinin içini bu ifadeyle doldurmak gerekir. Organizasyon başarılarını 30 yıldır kanıtlayan bu kurum, toplu mutabakatı/konsensusu ,zoru başarabilir. Ondan sonra kalite ve kandite gelir ki, ayrıca tartışmaya,eleştiriye devam ederiz. Ama bu konuda başta İKSV'nin istemesi, talep etmesi, akılcı,şehrin merkezine uygun etkili bir proje önermesi lazım. Likitidesi olmasa da kredisi, kamu desteği var..
Opera ve bale oynayacak salonu olmayan dünya başkenti İstanbul, utancından kurtarılmalı, Hıncal Uluç'un 'AKM Yazıları' bir kere daha okunmalıdır.



***



Pötikare Hayatlar / Petit-carré Lives
ESİN TURAN
26 Ekim - 27 Kasım 2010

Avusturya’da yaşayan ve çalışan Türk sanatçı Esin Turan‘ın Türkiye’deki ikinci kişisel sergisi “Pötikare Hayatlar„ 26 Ekim - 27 Kasım tarihlerinde DAİRE Tophane’de gerçekleşiyor.
Sanatçı onuncu kişisel sergisindeki yapıtlarında, cinsellik, kadın ve kadının rolü ile içinde bulundugu sistemler ve bunların günümüz toplumdaki ve tarihsel süreç içindeki yansımaları üzerinden toplumun dayattığı düşünce ve görme biçimlerini sorguluyor.
Çıkış noktası olarak kadın hakları hareketinin öncülerinden biri olan Amerikalı yazar ve şair Sylvia Plath’ı alan Esin Turan, yazarın sembolik anlatımlarla yüklü şiirlerini kadının toplumdaki rolünü çözümlemede kullanıyor.
Sanatçı, toplum tarafından dayatılan, erkeklik ve kadınlıkla ilişkilendirilmiş sosyal ve kültürel normların hala etkin olduğunu ve cinsiyet (gender) kavramının toplumdaki yansımasının kadına ve erkeğe atfedilen rollerden ibaret oldugunu düşünüyor. Bunu da, eserlerinde kullandığı 1870’lerden bugüne uzanan buluntu fotoğraflardaki yüzler ve giysiler değişse de toplumsal cinsiyet anlayışının çok da değişmediğini vurgulayarak gösteriyor. Bu yüzeysel değişimin izleri ise 1950’lerden günümüze yazılı ve görsel basındaki kadın imajının takibinde görülebilir.
“Pötikare Hayatlar” , 26 Ekim - 27 Kasım 2010 tarihlerinde Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Tophane'de izlenebilir.
Açılış: 26 Ekim Salı - 18.00

Yer: DAİRE Tophane
Sergi: “Pötikare Hayatlar”
Sanatçı: Esin Turan
Tarih: 26 Ekim - 27 Kasım 2010 / 26 Oct - 27 Nov 2010
Adres: Boğazkesen Cad No:65D Tophane 34255 Beyoğlu İstanbul
www.dairesanat.com
info@dairesanat.com






.

19 Ekim 2010 Salı

Not Defteri / 1-15 Ekim 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..

Bugün (15 Ekim) üstadımız Friedrich Nietzsche 166 yaşına basmıştır..
'Bedenen aramızda olmasa bile, düşünceleri, eserleri ile bizimle' diyor tüm Nietzsche yoldaşları adına ressam Serap Kökten. Ayrıca bize ilettiği mektubunda 'usta' hakkında iyi derlenmiş notlar var ki, üzerinde çalışıp okuyucularla bir müddet sonra paylaşacağız.
Biliyorsunuz Serap Kökten,Nietzsche'nin felsefesini resimlerine taşıyıp yeniden yorumlayan bir sanatçı.
Kökten, Alman felsefesinin doruklarından üstadı hatırlarken sevenlerine '15 Ekim "Nietzsche Günümüz kutlu olsun' diyor.. Bir de her zaman geçerli bir cümlesini aktarıyor : 'Kendi berbat suratlarınızdan daha iyi maske takamazdınız, ey bugünün kişileri! Bedenin üstüne eğreti tutturduğunuz gerçek suratınızla, kiminle yüzleşebilirdiniz ki!


***

14 Ekim Perşembe ; 2010
Atatürk: Ermenilerin dönmesine engel olmayız..


Tarihçi Mehmet Saray, Atatürk'ün Ermeni tehciri ile ilgili söylediklerini çeşitli ülkelerin arşivlerinden toplayıp kitap haline getirdi. Kitapta Atatürk, savaşa zorlandıkları için tehcirin gerçekleştiğini söylüyor.
Atatürk Araştırma Merkezi eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Saray’ın gündem yaratacak kitabı ‘Atatürk’ün Konuşma ve Yazışmalarında Ermeni Sorunu’ piyasaya çıktı. Vatan gazetesinden Emre Öztürk’ün haberine göre kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı öncesinde ve esnasında yaşanan Ermeni mezalimi, sözde Ermeni soykırımı gibi konularda yabancı konuk ve gazetecilere verdiği demeçler ve devlet yetkililerine gönderdiği resmi evraklara yer veriliyor.
Atatürk Ermeni olayları yatışmaya yüz tuttuğunda genel prensiplerini birçok yerde ifade ediyor. Örneğin TBMM Başkanı sıfatıyla Moskova’da dostluk ve saldırmazlık antlaşması yapmak üzere olan Bekir Sami Bey’e gönderdiği 16Ekim 1920 tarihli telgrafında şunları ifade ediyor:
"Madde 1: Van ve Bitlis vilayetlerine dair olarak ilk ve son, yerli ve yabancı inceleyiciler tarafından düzenlenmiş olan istatistiklere göre, Ermeniler, adı geçen vilayetlerde ortanın İslam halkına oranla hiçbir zaman çoğunluk oluşturamamışlardır. Bu sebeple, belli bir toprağın bir azınlığa bırakılmasını istemek, emperyalist bir özel düşünceyle hareket etmekten başka bir şey değildir.
Madde 2: Ankara Milli Hükümeti, Türkiye’den göç etmiş olan Osmanlı Ermenilerinin göçten önce oturdukları yerlere dönmelerine engel olmamayı ve böylece gelecek hakla öteki bölgelerdeki azınlıklara sağlanan hakları bütünüyle vermeyi görevleri kapsamında sayar."


Yurtsever olmak başka şeydir ;
dar milliyetçilik,ırkçılık ise başka...


Tüm yaptıklarımız/davranışlarımızda,Mustafa Kemal bu gün olsa ne yapardı diye düşünmek..

Bu bakış açısını bugünde sürdürmek, bu coğrafyanın tüm halklarını ana vatanlarında rahatsız etmeden barındırmak bir devlet politikası olarak Mustafa Kemal'i anlamak ve onaylamak gerekir. Bu yapılmadan karşı tarafın duruşuna göre geliştirilen tavır ve siyasetler, çeşitli örneklerde gördüğümüz gibi iflas etmeye mecburdur. Ben halkçıyım ve yurtseverim demek için bu iki kelimenin de gerek ve gerçeklerini görmek,80 küsur yılı eleştiren liberal veya radikal sol/sağ'ın tuzağına düşmeden yüzleşmek gerekir.
Çeşitli yazılarımızda, terkedilmiş okullar, harap binalar, çarşılar veya başka değişik nedenlerle 'bu ülkenin Rumları,Ermenileri nerede?' diye sorduk; sormaya da devam edeceğiz..
Yurtsever olmak başka şeydir dar milliyetçilik,ırkçılık ise başka.



13 Ekim Çarşamba ; 2010
sen acıyı biriktirmeyi seversin olric…
sen biriktirmeyi seversin....hadi devam et şimdi !



Ben buradayım sevgili okuyucu;
sen neredesin?

'Geleceği Elinden Alınan Adamın,Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk' diyenler, şimdi de reddi miras yapıp, tersyüz olan Gregor Samsa gibi konuşup yazmaya başladılar..
Oğuz Atay'ın başta 'Tutunamayanlar' olmak üzere tüm yazıları bir 'Türkiye ve yurdum insanı' eleştirisidir; mizah ve ironi barındırır. Musil imalarıyla ,Nabokov demekle gölgelenemeyecek bir aydınlık vardır. Yangın tüpüyle üstüne gidip yayılan ışığı söndüremezsin. Pale Fire'ın ateşi ancak beti benzi atanlara umut olur. Hep ifade ettiğimiz gibi bugüne kadar susup, kendi geçmişine rağmen, bugün kendinden geçerek bunları yazan bir kimsenin amacı nedir; bunu sorgulamak lazım. Oğuz Atay'ın 'nasıl' dediğine takılanlara, 'ne' dediğine, neyi,niçin eleştirdiğine de dikkatle bakmalarını öneririm. Dediğimiz pervasız patavatsızlara cevap olmuş ne söylediğimiz anlaşılmıştır inşallah; gerekirse yazmaya devam ederiz..


Oğuz Atay, 12 Ekim 1934’te İnebolu’da doğdu. Babası Cemil Atay eski bir milletvekili aynı zamanda da bir hukukçuydu. 5 yaşındayken ailesiyle birlikte Ankara’ya gelen Atay, Ankara Maarif Koleji’ne, ardından da İTÜ İnşaat Fakültesi’ne girdi. 1957 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra inşaat branşında akademisyenlik yapmaya başladı. İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde çalıştı.Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınladı. İlk romanı, Atay’ın çarpıcı tarzını ortaya koyan “Tutunamayanlar” oldu. Roman, 1970’te bitti ancak 1972’ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında “Tutunamayanlar”la TRT Roman Ödülü’nü kazandı. Romanın kurgusu, yazarın tarzı ve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı.






Oğuz Atay'la birlikte Anılması gereken yakın çevresinden Barlas Özarıkça, Mehmet Baydur gibi yakın isimler var ki..


'İnsanlık, galibi taklit eder. Övdüğümüz- övündüğümüz insanlık, kazananı sever. Hiçbir fatih, sessiz, kımıltısız, suskun, kendi halinde yaşayıp giden adamın dostu değildir. İnsanlık, zengini sever. Yazı, sözün öbür yüzüyse, para da insanın en gerçekçi simgesi ve işaretidir. Konuşmuyorlarsa, birbirleriyle paralarıyla ilişkilenirler.Bir yanda onlar, insan dilini çürütüp çürümüş siyasal dilleriyle insan varlığından kopup sağlıklılığın sinsiliğine yatanlar, iktidarın sorunun çözümü olduğuna inananlar, kendi canlılıklarını yıkım yollarında hissedenler, intikamla, suçlamayla tatmin olanlar, kendisinden vazgeçerek uzlaşanlar, acıdan acıtarak kaçışanlar, bir yanda “ben” tek başıma... Komik, trajik bir ben. Galibi baştan belli. Gürültülü, bazen, sessiz bir mücadeledir bu. Kullar dünyasında, dışlanmanın, horlanmanın, maddi manevi sürekli intikam oklarına maruz kalmanın, sonunda yalnızlığın efendisi olmak demektir bu. İnsanlık tarihinin tüm birikim piramitleri,fenalık lordları tarafından zapt edilmiştir.. .
' deyip Atay'ın deyimiyle bir 'Canım insanlık' portresi çiziyor. Bu canlandırma ancak aynı okul çıkışlı bir başka tiyatro yazarı tarafından ancak vücûd bulabilir; Mehmet Baydur.



Doğru zamanda doğru yerde bulunmak,doğru kararı vermek ; ama..

Adalet Ağaoğlu ile Memet Baydur'un mektuplaşmalarını Radikal Gazetesi'nde yazan Şule Çizmeci, şöyle diyor; 1977-86 yıllarına iki yazarın samimiyeti ile bakıyor. Türk edebiyatının yeni yüzleri, gündelik hayatın güçlükleri ve dışarıdan memlekete duyulan özlem...Entelektüel bir gönül bağının mektupları bu mektuplaşmalar, Adalet Ağaoğlu ile Memet Baydur'un 1977-1986 yılları arasına uzanan mektuplarının bir derlemesi. Memet Baydur, 24 Kasım 2001'de -ellisine yeni girmişken aramızdan ayrılan bir düşün adamı... Çok sevdiği, saydığı yazar Oğuz Atay'ın ruh ikizi. Onun da Oğuz Atay gibi beyin tümörü yüzünden ölmesi ne tuhaf!' Kısacık hayatına sığdırdığı bu ürünler onun ne denli derinlikli bir şahsiyet olduğunun bir işareti. 'Sevgili efendim,' diye hitap ettiği Adalet Ağaoğlu ile mektuplaşmalarını okurken onun iç odasına misafir oluyor ve onun gibi bir 'pis entelektüeli' en verimli döneminde kaybettiğinize hayıflanıyorsunuz. Tıpkı Oğuz Atay'ın da gencecikken çekip gidişine zaman zaman hayıflandığınız gibi... '
Mehmet Baydur bu mektupların birinde Adalet Ağaoğlu'na şöyle yazıyor ;'Oğuz Atay'ı anlamsız kişiler savunuyor: Yazarlıkta savrukluk, eğer yerli yerinde, temeli sağlam bir dünya görüşüne dayanıyorsa, bence kötü bir şey değil... Kişi, yüreğindeki, aklındaki her şeyi, alabildiğine dökebilmeli ortaya... Bu açıdan Tehlikeli Oyunlar benim için on büyük Türk romanı içindedir hâlâ... Türkiye'de yargıçlar kadar avukatlar da YANLIŞ davalara baktığı içindir ki, Oğuz Atay'ı anlamsız kişiler, başka nedenlerden savunuyor şimdi... Yani Enis Batur'un Oğuz Atay'a sahip çıkması, bence traji-komik ama anlamlı, Türk toplumunun geçirdiği kargaşanın temel ipuçlarını veren bir olaydır...Memet -1984/86 ?-

'Geleceği Elinden Alınan Adamın,Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk' diye zamanında yazan Enis Baturların/baturgillerin varlığına dikkat çekmek gerekir . Köşesinde o gün filizlendirdiği tohumun bugün 'çınar' olduğunu görünce , üstüne yürüyüp dallarını budama, geleceğine ipotek koymaya çalışıp, taklitle suçladığı olay küçük bir ayıp değildir . (Bkz.E.B. Pervasız, Pertavsız,Cumhuriyet Dergi,9 Eylül 2010)

Oğuz Atay, yaşadığı günlerde de aynı anlayışsızlıkla karşı karşıyaydı.
Korkuyu Beklerken Kitabının 59. Sayfasında şöyle yazmıştı;

'Ben bir şeyin taklidiydim; fakat aslımı bile doğru dürüst öğrenememiştim. Belki de bana ne olduğunu sonuna kadar okumamıştım. Yarabbim ne korkunçtu! Belki de birilerinden duymuştum, onlar da başka birilerinden duymuştu'

Batur, patır patır döktürüyor yüreğinde biriktirdiği derlenmiş/ kararmış sözcükleri.Bu tavır diğer edebiyatçılarla Murat Gülsoy'un da ilgisini çekmiş, durumu özetleyip şöyle diyor sayfasında; 'Bu hafta Cumhuriyet Kitap dergisinin Pervasız Pertavsız sayfasının başlığı Tutunamayanlar’dı. Enis Batur bir gençlik ürünü olarak tanımladığı Oğuz Atay’ın romanının özgünlüğünü şu sözlerle sorguluyor: “Tutunamayanlar’ın “çözümü”nün birebir Pale Fire’dan gelmesi, kitabın özgünlüğünü enikonu zedeliyordu benim gözümde; bunca yıl aradan sonra daha da öyle geliyor bana. Monolog hadi neyse, miri mal yanı olmuştur zamanla ama Nabokov’un formülünü Nabokov’a bırakmak gerekirdi.” Enis Batur kitabı kültleştiren ve dokunulmaz kılan okurlarının bu meseleyi ya hiç bilmediğini ya da görmezden geldiğini çünkü onların Oğuz Atay’ın neyi anlattığına nasıl anlattığından çok daha fazla önem verdiğini iddia ediyor. Devamında da Tutunamayanlar’ın İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca kolay yayımlanamayacağını çünkü yabancı editörün sadece ne anlattığına bakmayacağını, nasıl anlattığını da önemseyeceğini, Nabokov’un Solgun Ateş romanı ile böyle bir çakışmayı hemen saptayarak özgün olmama gerekçesi ile Atay’ı yayımlamayacağını söylüyor. Tutunamayanlar Solgun Ateş’in taklididir o yüzden de çevrilip yayınlamaya değmez demeye getiriyor.'

Tutunamayanlara uzun süre yayıncı bulamadı. Sonunda (evet, hep böyle denir!) değerli dostumuz Hayati Asılyazıcı, oğlunun adını verdiği Sinan Yayınları'ndan iki cilt halinde 'Tutunamayanlar'ı yayımladı; ardından Tehlikeli Oyunlar geldi. Kitaplar satmadı; yayınevi iflas etti. Ölümünden sonra Enis Batur, Ömer Madra Milliyet'te yazara sahip çıktılar. Asılyazıcı depoda kalan kitaplarla birlikte telif haklarını da Murat Belge'nin başında olduğu İletişim Yayınları'na devretti. Kitap İletişim'den çıktıktan sonra 12 Eylül'ün karanlık günlerinde okuyucusuna kavuşmaya başladı. Bugün hala İletişim Yayınları'nı ayakta tutan en çok satanlar listesinde olduğunu kendileri söylüyorlar. (17/07/2010/Radikal,12 Eylül'e karşı entelektüel bir macera )Ben bu hikayeleri Tünel'de Oğuz Atay'ın Galatasaray'daki evine yakın büromuzda birlikte çalıştığımız Hayati Asılyazıcı'dan bizzat dinledim. Olay tazeydi. Ayrıca Oğuz Atay'ın yakın grubu içinde olan Barlas Özarıkça'nın da (kendisi bir gün mutlaka keşfedilecek bir başka Oğuz Atay'dır) katkıları oldu.

Tutunamayanlar'ın ardından günlüğüne şöyle yazar(s 16); 'Tutunamayanlar gibi sayfa bir diye başlamak olmaz. Çok dağıtıyorum. Bu sefer daha esaslı düşünmeli ve yoğun ve sıkışık bir şey olmalı bu hikaye'.
'Tehlikeli Oyunlar' adlı ikinci romanını 'Tutunamayanlar' gibi Beyoğlu'nda bir evde yazar. Uğur Ünel'in Yeniçarşı Caddesi 52 numaralı apartmanın dördüncü kattaki dairesidir bu. Oyunun baş kişisi 'Hikmet' , adı üstünde bir mesihtir. Tehlikeli Oyunları da gene cevheri ilk gören Hayati Asılyazıcı 1973'te basar, ama Atay'a ondan başka inanan yoktur. Bunu 1975 tarihli “Bir Bilim Adamının Romanı” izler. Bu roman, Atay’ın 1911-1967 yıllar arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan’ın hayatını anlatır. Poje ünlü matematikçi Cahit Arf'e aittir. Önce Haldun Taner'e öneri götürülmüş ama olmamıştır. Mustafa İnan'ın eşi Arkeolog Jale İnan'dan bir kaç koli belge alır, sonrası aileyle karşı karşıya gelişler ve yoğun bir çalışmadır. Kitap Tubitak matbaasında basılarak yayımlanır. Yine 1975’te “Korkuyu Beklerken” adlı öyküsü, 1985’te “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunu yayınlanmış, bu oyun Devlet Tiyatroları’nda sergilenmiştir. 1987’de “Günlük”, 1998’de ise “Eylembilim” kitapları çıkmıştır. Bunların dışında 1975’te doçentlik ünvanı alan Atay, aynı yıl “Topografya” adlında bir kitap yazdı.

Atay, beynindeki tümör nedeniyle bir süre Londra’da yaşadı ve burada tedavi gördü. Ancak 13 Aralık 1977’de İstanbul’da öldü.
Bu sırada “Türkiye’nin Ruhu” adlı kitabını yazmaktaydı.

Ölümünden sonra Atay’ın hayatı üzerine yayınlanan kitaplar; “Oğuz Atay’da Aydın Olgusu” (Yıldız Ecevit – 1989), “Oğuz Atay’ın Dünyası” (Tatjana Seyppel – 1989) ve “Ben Buradayım” (Yıldız Ecevit – 2005) idi. Sağlığında Atay’ın kitapları pek ilgi görmemişti ancak ölümünden sonra durum tam tersine döndü. Atay'ın bunca görünmezlikten sonra, görünür olması ,yazar olarak asıl doğumu, ölümünden altı yıl sonradır. Ve o da rastlantılarla örülmüş bir hikayedir. Bugün kitapçı raflarında 15 liraya satılan k, o gün içinse kayıp günce defterinin bulunması çeşitli kereler yazılmıştır. Bu milattır. Ocak 1984'te Ömer Madra ve Enis Batur'un girişimleriyle Milliyet'te bazı bölümlerin tefrika edilmesi, nihayet İletişim Yayınları'nın tüm yapıtlarını yayımlamasıyla Atay yeniden ve 1944 12 Ekim'den sonra gerçek doğumunu, ölümden sonra tekrar dirilişi yaşar ve hiç umulmadık kadar mitleşir. Bu başta onu karanlıklardan bulup,çıkartanlarda rahatsızlık yaratır.


Kapıları çalan benim kapıları birer birer. Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler. Nazaretmeolrictepinmeyerinde dur...



Fethi Naci, Türkiye'de yazılmış en iyi yirmi roman arasında 'Tutunamayanlar'ı da ekler. Ölümünden altı yıl sontra yeniden doğumunu Ömer Madra ve bugün bu durumdan rahatsızlığını gördüğümüz Enis Batur'a borçlu mudur? ; o da tartışılır. Oğuz Atay romanlarında toplumun içinde hep varolan ancak anlaşılması için zamanını bekleyen karakterler bugün canlanmıştır. Bozuk, devrik,kayık cümleler Orhan Pamuk'la kıyaslanmayacak bir coğrafyadan, ülke insanından beslenmişlik taşır ki, bu züppe tanzimat aydınlarını çıldırtmak için yeterli nedendir.. Cümlelerine Batılılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkiler mükemmel bir şekilde sindirilmiştir. Oğuz Atay'ın başta 'Tutunamayanlar' olmak üzere tüm yazıları bir 'Türkiye ve yurdum insanı' eleştiridir; mizah ve ironi barındırır. Musil vermekle,Nabokov demekle çizilemeyecek bir aydınlık vardır. Yangın tüpüyle üstüne gidip yayılan ışığı söndüremezsin. Pale Fire'ın ateşi ancak beti benzi atanlara umut olur. Hep söylediğimiz gibi bugüne kadar susup, bugün kendi geçmişlerine rağmen bunları yazanın amacı nedir; bunu sorgulamak lazım. Nasıl dediğine takılanlara, ne dediğine de dikkatle bakmasını öneririm.

'Geleceği Elinden Alınan Adamın,Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk' diyenler, şimdi de reddi miras yapıp, tersyüz olan Gregor Samsa gibi konuşup yazmaya başladılar.. Sağdan sola yazılan İzlanda lisanı gibilerdir, Kafka'yı ya da resimleri, kavramları, anlamları ancak tersyüz ederlerse severler. Ne de olsa kitabın adı 'dönüşüm' bir gerçek durumun metaforudur ki, gerçek bir ecinniler hikayesinin başka şekilde canlanan örneklerini de yaşadığımız dünya bize gösterebiliyor. Dünya sazlı sözlü bir uğrak yeri; biriktirdikçe biriktiriyoruz, keselere dolduruyoruz her şeyi; hiçbir şeyi ayırmadan..Yetenek, yaşarken görebilmek.
Sorun yurduna ait olmaktır; ilerleyerek, yeniliklerle uzaklara, post hezeyanlara, camdan sırça mekanlara mitil atmak değil. Taşıma suyla değirmen dönmez. İdrakın içten gelmesi gerekir, kafa sallamakla düşünceler yerine,yuvasına oturmaz ;biliriz.
Yazdıklarımız pervasız patavatsızlara cevap olmuş ne söylemek istediğimiz anlaşılmıştır inşallah. Batur için yazdığımız bu dördüncü yazı;
üşenmez, yorulmaz,savsaklamaz gerekirse gene yazmaya devam ederiz..


***



12 Ekim Salı ; 2010
Daha kaç kez ıskalayacağız hayatı Olric?
oklarımız bitene kadar efendim..


Bugün 12 Ekim;
Oğuz Atay'ın doğum Günü/
Duy beni Olric; yaşadığını biliyorum senin..


-Sus Olric düşünüyorum.
-Düşünmek ne haddinize efendim.
-Descartes düşündükçe var oluyor.
-O düşündükçe var olur, siz yok olursunuz efendimiz...

**

Artık yaşamak istemiyorum Olric. Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum. Başım dönüyor Olric. Sabahtan beri hiçbir şey yemediniz efendimiz. Şimdi de içiyorsunuz. Onlar da içiyorlar Olric. Karşılarında oturan kızlara bir şeyler anlatıyorlar. Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler efendimiz. Allah'tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın.

Öyle öfkesi yarıda geçen İngiliz kızgın genç adamları gibi müzikli güldürüler peşinde değiliz. Sizi ağlatmaya ve burnunuzdan getirmeye geldik. Size dünyanın dörtten fazla bucağı olduğunu göstermeye geldik. Bitmez tükenmez sızlanmalarımızla ananızı ağlatmaya niyetliyiz. Ne demek oluyor incitmedensezdirmedenacıtmadanduyurmadan anlatmak Selim? Salon alkıştan inlesin! [...] Şeytanlarla elele verip elektriksüpürgeleriyletarazlanmış halılarınızın üzerinde tepinmeye geldik. Çamurlu ayakkabılarımızla divanlarınızın yaylarını kırmaya geldik. Yakında bir plağımız çıkıyor. Bütün şoförler çalacak arabalarında. Yaslı gittik şen geldik yedi tepeden geldik aç kapıyı bezirgân bonjur demeden geldik. Gözüm kararıyor Olric: elimden bir kaza çıkacak...

Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, s. 550-51


**


- yağmur yağıyor olric.. ıslanıyor etraf.. ağlasak kimse anlamaz değil mi?
- anlamaz efendimiz..
- tut ki güneş açtı.. papatyalardan taç yapar mı saçlarımıza?
- bilinmez efendimiz...
- yıldız kaydığında diler mi bizimle olmayı?
- sanmam efendimiz...
- ben de sanmam... gidelim olric...
- gidelim efendimiz....


**

-ve ben olric
düşmeseydim düşlerimin sırtından
zaten inecektim...

**

- bu yol nereye çıkar olric?...
- hiçbir yere efendimiz...
- hiçbir yer neresidir olric?...
- doğru yerdir efendimiz...
- gidelim mi?...
- vardık efendimiz...

***

Emir Kusturica'nın Antalya'da Anlattığı Peri Masalları , Bosna'da Yaşanan Gerçek Korku Hikayelerini Perdeleyen Reklam Jeneriğine Dönüştürüldü..Kim İnanır?









11 Ekim Pazartesi ; 2010
Paranoyası 'din' olan Avrupa'nın
kültürü,sanatı,imanıysa paradır..


'Batı karşısındaki durumumuz, efendisinin ilaçlarını çalıp içen uşağın durumudur' diyor. Bu coğrafyada Batı akılcılığına rağmen tek dişi kalmış canavarın istilacılığına direnebilmek için Mustafa Kemallerden, Cemil Meriçlere devredip günümüzde özgün bir çizgi tutturan onlarca bağımsız aydının ne dediğine kulak vermek gerekir. Avrupa'da algı, herşeyi 'din' kavramına bağlayan bir paranoya geliştirmiştir. Uygarlık masallarında İslam ve Türk imgesi, toplumsal bilinçlerine kazınmış Hristiyan kültürün ırkçı hazır reflekslerini Pavlov'un köpeği şartlanmasıyla tetikleyen en önemli etkendir.
Kant'tan Marks'a, Daniel Cohn-Bendit'den yöresel düşünürlerimize devreden ganimet sandığı aslında bir Pandora kutusudur. ...


Emir Kusturica'nın Batı tarafından hamuduyla birlikte hazmı, yağlı bir parça olarak ülkesi,milleti,diniyle mideye indirilme projesi bir Hristiyan tasarımı olarak emperyalizmin siyasi misyonuna uygundur. 1933 yılından itibaren iktidara gelmeleriyle birlikte Nazilere katılan Varoluşçu Felsefe'nin kült adı Martin Heidegger ya da Filistinlilerin Şabra,Şatila'da kıyımına ' o başka' diyerek onay veren Yahudi Emmanuel Levinas gibi büyük isimlerin büyük günahlarının teşhir edilmesi gerekir. Canlı bir örnek olan Emir Kusturica'ya misafirperverlik göstermek acziyet,zaafiyet , siyasetsizliktir.
Asimilasyona anlayış göstermeden burada ya da orada karşı durmak ise kendine sosyal demokrat diyen bir partinin öncelikli görevidir; CHP'nin ise savunacağı bir kitabı, beynine kazıdığı bir teorisi, düşünsel kimliği, olması gereken has duruşu yoktur. Karşı tarafı taklitle bu işi götürmek zordur.



Proudhon'un 1840'da Paris'te basılan kitabının adı 'Mülkiyet Nedir?' 23 Haziran 1941'de yazdığı önsözle Hasan Ali Yücel'in başlattığı 'Klasikler Dizisi'nde yer almıştı. Geçen Yıl İş Bankası Türkçe çevirisini yayımladı. Fransız İhtilali'nden sonra Aristokrasinin elinde bulunanlar, saraylar, topraklar tartışma konusuydu ki sonradan mülkiyet hakkı kutsandı ve sloganlaştırıldı.İlk hali ile liberte, egalite, propriete (özgurluk, eşitlik, mülkiyet) kavramı daha sonra yeniden tanımlanarak,içinden mülkiyet çıkartılıp 'kardeşlik' eklenerek ,modifiye edilerek Osmanlı toprağına ithal/ihraç edildi. Bizde Adliyelerde,mahkemelerde de yazar: 'Adalet Mülkün Temelidir' diye. Mülk, yer, ülke, yurt demektir. Almanca 'Mark' kelimesinin karşılığıdır. Marks'da 'Yurtsever' ya da 'Yurttaş' olarak paralellik sağlar. Bunlar kitap dipnotlarında tesadüf ettiğimiz bilgiler, çevirmenler daha iyi bilir; konuyu dağıtmayalım..

Tanzimat'ta adalet/müsavat/uhuvvet ile ülkeyi parçalayan, Fransızcasıyla dünyayı sarıp ütopyalar yaratan liberte/egalite/ fraternite, yahut günümüz Türkçesiyle özgürlük,eşitlik,kardeşlik kavramlarının içi boştur.
İçi boş kavramların yarattığı kalabalıkta işler daha da karışmıştır.
Netekim, iyilik siyaseti yapan cesur yürek Baskın Oran'ı(!) belki İsmail Beşikçi sanırsın.
Hamidiye/Hicaz Demiryolu'yla gelişen süreç ekonomik aşkınlığı, failin iğfaline bağlar. Açık oryantalist cazibeyi ise, ustalıkla abra kadabra misali siyasi liberalizme ekler, üstüne de mum diker. Engin Ardıçlardan, yerli tanzimatçılara, babalarına gazel okutan Altan kardeşlerden, yakında adak adayıp, omuzlarına çaput bağlayacakları bilge Murat Belge'ye, bilcümle demokratik acentalara kadar tekrar eden bir alışkanlık, adına Stockholm Sendromu denilen fikri bir paradoks vardır. Siyasi paradigmada/bütünde, aykırılık/anomalinin yoğunlaşması, birikmesi, Abdülhamid döneminden beri tekrar etmesi, merakla izlenen öykünün sonunu belirsizlikten çıkarmıştır.
Bu acaip bilmece, açılan parantezler, sorular ve ünlemlerle akıllara seza, bizlere cefa veren cebri bir denkleme dönüşmüştür ...

Bir sosyal demokrat parti türban aymazlığını, Kusturica gafıyla sürdürüyor. Bu konu siyasetlerin/hiziplerin üzerinde yer alması gereken insani bir ayıptır.
Sırp Paramiliter kuvvetlerinin başında yer alan Arkan ile çektirdiği dostluk fotografları, tecavüze uğrayan Bosnalı kadınlar için söyledikleri kabul edilemezdir.
Tartışmayı başlatan yönetmen Semih Kaplanoğlu bugün gazetelerde anlattı..


"Kusturica'nın marifetlerini Boşnaklardan dinledim"

'San Sabestian'da No Man's Land 'ın (2001 yılında Oscar ödülü almıştı) Boşnak yönetmeni Danis Tanovic ile karşılaştım. Yemek yiyorduk. Bana “Kusturica sizin Antalya Film Festivali'nde jüri başkanı olacakmış” dedi. Gerçekten ben o ana kadar Kusturica'nın jüri başkanı olacağını bilmiyordum. Çünkü bu yaz yaklaşık iki-üç ayımı yurtdışında geçirdim ve bütün bu brieflerden habersizdim. “Eee” dedim “Ne var geliyorsa.” Bana dedi ki, “Sen bilmiyor musun? Bu adam böyle laflar etti Bosna Savaşı sırasında. Tabii daha önce bu konuda bazı şeyler duymuştum ama bu kadar ayrıntıyı ve bu kadar keskin olduğunu bilmiyordum. Bana dedi ki “Gir Youtube’a bak neler çıkacak?” Merak ettim ve internete girdiğim zaman gördüğüm şeylerden dehşete kapıldım. Miloseviç ve o Arkan denen adamla (Bosna Savaşı sırasında Sırp milislerin komutanı) fotoğrafları vardı. Alaycı bir üslupla, “Bosnalı kadınlara tecavüz edildi” dendiğinde “Bu bir doğal afet” gibi ağır şeyler söylüyor. Bu duyduklarım beni dehşete düşürdü ve hemen, bunu görür görmez Antalya Film Festivali'nin yöneticisi, Sanat Yönetmeni Deniz Ziya Temeltaş'ı aradım. ..'


Tophane’deki Tütün Deposu’nda bir iki hafta önce açılan 'Fikirler Suça Dönüşünce' adlı bir sergi vardı; bunun gibi bir durum.. Savaş sırasında, şu ara Lahey’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmakta olan dönemin Sırp Güvenlik Örgütü’nün başındaki Jovica Stanişiç'in yanısıra Sırp çetelerinin komutanı kasap Arkan ile de sarmaş dolaş fotoğrafları yayımımlanan, savaş suçlusu Slobodan Miloşeviç’in ‘sinemacısı’ sıfatını elde eden, Sırp milliyetçilerinin ünlü Çetnik selamını veren Emir Kustirica 'Benim söylediklerim yanlış anlaşıldı,basın tahrif etti' diyor, Zeynep Orallardan, Cumhuriyet aydınlarına, Kadir İnanırlardan Emre Kongarlara,Ümit Zilelilere bir dizi insan buna inanıyor. Olacak şey değil..


Sosyalizmi insan ırkının varlığını sorgulamaya kadar önceye döndüren Gün Zileli , 'Sorry…Emir Kusturica' diyor. Kendisine bizim 'Ya tabiat ana ölecek,ya kapitalizm' yazılarımızı okumasını öneririm. Hıncal Uluç'sa 'Emir Kusturica iyi bir sanatçı olabilir. Ama iyi bir insan değil. Ben, kişisel menfaatlerinin peşinde fırıldak gibi dönen fırsat düşkünlerini sevmem. Hatta nefret ederim. Kusturica, nefret ettiklerimden.. Böyle bir fırsatçıya, böyle çirkin bir şovmene saygı duymak mümkün mü?.Böyle utanç verici bir karakterin, bu ülkenin en geleneksel, en popüler sinema festivaline onur konuğu ve jüri üyesi olarak davet edilmesini kabullenmek mümkün mü?.Geldi, defoldu gitti. Umarım ve dilerim, bir daha da gelmez.' diye yazıyor gözünün yaşına bakmadan. Cengiz Çandar, bu defa doğru tarafta; tarihe not düşmek gerekir : 'Sorun, Emir Kusturica’nın kökenine ihanetinde değil. Bosnalı bir Müslüman ailenin çocuğu olarak doğan Saraybosnalı Kusturica’nın ‘aslında Sırp olduklarını, Türklerle baş edebilmek için dinlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını’ ileri sürerek, 2005 yılında vaftiz olarak ‘Ortodoks’luğa geçişinde de değil.
Hatta, “Kosova Sırbistan’dır” sloganı ile Kosova’ya karşı Sırp milliyetçisi olarak eylemciliğinde bile değil.
Bunlar, sonuç olarak, ‘kişisel tercihleri’dir der ve hoşlanmasanız bile diyecek fazla bir şeyiniz olmaz.
Sorun, Emir Kusturica’nın Bosna’daki katliamlar yanında saf tutmuş olması ve adeta onları kutsamış bulunmasıdır ve mesleğini, yani sinemayı buna alet etmesidir.
O nedenle “Sanata siyaset karıştırmamak gerek” gibi sav ile Kusturica’dan yana saf tutmaya kalkışan Türkiye’deki aymaz ve duyarsızların haklı bir yanı yoktur. Zira, Kusturica, tam da onu yapmıştır.
Başyapıtı sayılan ‘Yeraltı’ adlı filmi, Bosna halkının en acılı 1995 yılında çekilmişti ve filmin ustaca Sırpların katliamlarını kayırdığı gibi yorumlar ortalığı kaplamıştı. Nitekim, Sloven düşünce adamı Slavoj Zizek, ‘Yeraltı’nı yerden yere vurmuştu.Emir Kusturica, Bosna Savaşı’nda en ağır katliamlar yaşanırken ve Bosna halkı soykırımsal kampanyaların hedefi olurken halkına karşı akıl almaz bir duyarsızlık ortaya koymakla kalmamış, savaşta (ve dolayısıyla katliamda) ‘taraf’ olmuş ve savaş suçlusu olarak yargılanmakta olan Radovan Karaciç ve savaş suçlusu olarak aranmakta olan General Ratko Mladiç ile saf tutmuştu.
Savaş sırasında, şu ara Lahey’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmakta olan dönemin Sırp Güvenlik Örgütü’nün başındaki Jovica Stanişiç ile sarmaş dolaş fotoğrafları da yayımlanmıştı. Emir Kusturica, ayrıca, savaş suçlusu Slobodan Miloşeviç’in ‘sinemacısı’ sıfatını elde etmişti.'

***

'Barbarca ve ilkel bir skandal' demiş.

Duyan Semih Kaplanoğlu suçlu, Emir Kusturica özgürlük kahramanı zanneder. Cumhuriyet arka sayfa manşetten 'Ağır sözler etti ve gitti' diye vermiş. Sanki vurmuş da oturtmuş, lafı gediğine koymuş neo-Hristiyan yönetmen.

Kusturica'nın 'Srebrenitsa Katliamı'nı yok sayarak, hafife alarak safdillik yaptığını söyleyenler de var. Kim İnanır?

Ne ki bunlar aynı zamanda 'siyaseti bir tarafa bırakırsak büyük bir sanatçıdır' da diyebiliyorlar.

'Siyaset' bir tarafa bırakılabilir mi? Antalya Belediye başkanı, 'Bu siyasetin, sanata müdahalesidir' diye medyaya demeç veriyor.

Kusturica'nın Sırpların yaptığı katliama, Boşnak kadınların tecavüzüne verdiği sözlü destek "tecavüze uğrayan kadınlar kürtaj olurlar, iş biter" diyebilmesi, katliamları,tecavüzleri gerçekleştiren Sırp çetelerinin başkumandanı kasap Arkan ile samimi fotografları insanlık suçu değil de, bunları söyleyemek mi sanata müdahale ?

Sanatı,onu üreten zihinden, sanatçısından, yaşanan ortamından ayırmak mümkün mü?

Şayet mümkün olduğunu iddia etmeye devam eden varsa, biz buradayız.

Durumun vehameti Melih Gökçek'i hatırlatıyor..



Tophane Galeri baskınının ardından yaptığı açıklamada AP Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit'in “Avrupa’da yayılan İslamofobi büyük bir problem ve çok kaygılıyım." demesi, Antalya'da Altın Portakal'da yaşanan kriz, Avrupa'nın bakışı ve paranoyaları hep aynı saplantıyı işaret ediyor. Emir Kusturica,'iyi bir sinemacıdır' diyenler sinemenın şekilden ibaret görsel bir şölen olduğunu düşünüyorlar herhalde. Bu konuda bize göre reklamcıların cazibesini, herşeyi tersyüz edebilme yeteneklerini görmezden geliyorlar. Ama iyi filmler yapmış olması, onun Bosna'da yaşanan sistemli tecavüz olayına din eksenli bir radikal taraftarlıkla yorumlayıp, 'abartı' olarak değerlendirmesini mazur göstermez. Sanat , siyasetler üstü mesihsel edayla izlenecek bir konu değildir; bütünüyle siyasi,ufkî ve çıkarsal bir prodüksiyondor. Lafımız bu safsatalara inanlara. 'Evet belki son 250 yıldan beri Müslüman'ız ama daha önceden Ortodoks'tuk ve daha da önemlisi biz her zaman Sırp'tık, din bunu değiştirmez. Biz sadece Türklerden korkup hayatta kalmak için Müslüman olduk' demesinin ardında kendi güncel çıkar ve tercihlerinin karanlık yüzü vardır. 1995 yılında çektiği ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan Underground filminin Bosna halkında rahatsızlık yaratması ve Ortodoksluğu kabul etmesi tel elden tezgahlanan, birlikte gerçekleşen bir senaryonun farklı sahne ve sonuçları/ödülleridir. Kusturica'nın Sırp zulmünü açık açık savunarak, halkların düşman edildiği, pamuk ellerin kana boyandığı bir soykırımda, "tecavüze uğrayan kadınlar kürtaj olurlar, iş biter" diyebilmiştir.
Boşnak'ken din değiştirerek Sırp tarafına iltica eden Kustirica kendini pazarlayan Batı endüstrisine iyi/makbul,istenilen standartlarda, bir fert, AB normlarında bir sanatçı olarak kaydını yaptırmıştır. CE işareti, Avrupa Birliğinin (AB), teknik mevzuat uyumu çerçevesinde malların serbest dolaşımının tam anlamıyla sağlanması amacıyla ürünlerin teknik yapılarına ilişkin mevzuatıdır ki, iyi bir mal olarak ederi üzerinden bu kayıtları ilgili yerlere yaptırmayan sanatçının Avrupa kültür literatürüne girmesi mümkün değildir. Atatürk'e vurarak kendilerine yer açmaya çalışan entel/dantel sanatçılarımız yaptığı ürünler 'sanat kavramını aşmakta, AB'nin karşı propoganda silahı olarak bu ülkede 1839'dan beri izlediğimiz misyonuna uygun araçlar haline gelmektedir. Avrupalının bize önerdiği uygarlaşma programının hemen yanıbaşında , Papa Urban'ın Haçlı Seferleri'nden devreden zihniyetin geri planında ise Türk korkusu, Hristiyan istilacılığının yolunu kesen veya zaman zaman kullanışlı bir enstürman olarak devreye giren 'islam' fobisinin ruhsal travmasını buluruz.
Bu coğrafyada Batı akılcılığına rağmen tek dişi kalmış canavarın istilacılığına direnebilmek için Mustafa Kemallerden, Cemil Meriçlerden günümüzde özgün bir çizgi tutturan onlarca bağımsız aydının ne dediğine kulak vermek gerekir.

'Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?'

Bu günlerde İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Batı Felsefesinde Oryantalizm Ve Türk İmgesi kitap ezbere Batıcılık yapan entellektüel züppeliğe yeni düşünme imkanları sunuyor. Avrupa/Batı, özellikle Aydınlanma (18. yüzyıl) ile birlikte bilim ve teknoloji alanlarında gerçekleştirdiği büyük atılımlar sonucu, Asyaya/Doğuya karşı belirgin bir üstünlük sağlar. Söz konusu üstünlük, Avrupanın, Doğuyu, öncelikle Kuzey Afrikayı sömürgeleştirme sürecine koşut olarak belirginleşir.

Böylece, Aydınlanma, bir yandan bilim, akıl ve bireyin özgürleşmesi ve özerkleşmesine ortam hazırlayarak, sadece Avrupanın değil, tüm insanlığın gelişmesine kalıcı bir katkı yapar. Öbür yandan Batının Doğuyu sömürgeleştirmesine yol açar. Söz konusu durum, Batının Doğuyu kendi yaşam tarzı ve çıkarları açısından oluşturması veya kurgulamasına ortam hazırlar. Batı, Doğunun nasıl olması gerektiğini belirleme ve Doğuyu temsil etme hakkını kendinde görmeye başlar ve böylece oryantalizm ortaya çıkar. Oryantalizm, Avrupa felsefesinde Doğu yazgıcılığı, Muhammedanizm ve Avrupalı akıl üstündür sözleriyle özetlenebilecek bir anlayışın ve sömürgeciliğin meşrulaştırma girişiminin bir türevidir..

'Mağaranın içi mağaranın dışı …İnsanlık aynı sefil putlara tapan şaşkınlar kafilesi. Hakikatte mağaranın içi de dışı da bir. Yüzelli yıldır gölgeler aleminde yaşıyoruz' Çariçe Katrina'nın açtığı yoldan gidip 19.yy Rusya'sından emanet alınan tavırdır özenilen.

Yüzünü batıya çeviren salon züppelerinin/entelijansiyanın, Tünel, Etiler arasına sıkışan çatal dilli miras yedilerin girdiği bataklıktan çıkabilmesinin tek biricik yolu, tarihsel akıldır ; coğrafyanın ürettiği kültür ve kendine ait özgün düşünce temriniyle yüreklerdeki cevherdir. Başka kılavuz aramanın amacı yoktur.


Dilimizde tüy bitti Kabakov'u, Rene Block'u,Beuys/Duchamp'ı, Deleuze'ü, Marks'ı, Sartre'ı bırak; önemli olan sen ne diyorsun onu söyle demekten..
Martin Heidegger, Levinas ya da Kusturica'yı ve diğerlerini ortamından, beslendiği kaynaklardan, zihniyetini, nevrozunu, sanatından ayırıp,kof bir gövdeye itibar edenler, inkar ettiği gerçeğe şüpheyle bakanlar, yazdığı yalanlara inananlar bir kere daha iyi düşünsün diyoruz.

Bizden söylemesi..


***


10 Ekim 2010 ; Pazar
Levanten Kimdir?


Ayşe Hür derlemiş. Avrupalı mı Levanten mi? (Yayına Hazırlayanlar: Arus Yumul, Fahri Dikkaya), Bağlam Yayıncılık, 2006; Edmondo de Amicis, İstanbul (Çeviren: Beynun Akyavaş) Kültür Bakanlığı, 1981; Bertrand Bareilles, İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri, (Çeviren: Ali Berktay), Güncel Yayıncılık, 2003, Anlatıyor ; Osmanlı döneminde Pera diye anılan bölgenin esas sakinleri Levantenler ve yabancı elçilik efradıydı. “Doğulu”, “Şarklı”, “Ortadoğulu”, “Yakındoğulu”, “Doğu Akdeniz ülkelerinden olanlar” anlamına gelen Fransızca Levanten (Lövanten okunur) terimi, ilk kez 1570’lerde boy gösterdi ancak yaygın biçimde kullanılması daha sonra oldu.

Fransızcadaki kalkmak, kaldırmak, (güneş) doğmak anlamına gelen lever fiilinden gelen Levanten terimini Avrupalılar Şark’ta yaşayan Avrupalıları küçümsemek için kullanmışlardı. Avrupalılara göre Levantenler ne Avrupalı, ne Şarklı idiler. Yüksek sanat veya felsefeden anlamazlardı, gelenekten yoksundular, incelikten, zarafetten ve moral değerlerden habersizlerdi. Hangi milletten olduklarını bile bilmezler ancak her şeyi bildiklerini sanırlardı. Hiçbir şeyi kendilerine dert etmezler, dünyayla da bir dertleri olmazdı. Aydınlanma Çağı’nın sınıflandırma ve kesinlik merakını anımsayınca bu belirsizliğin Avrupalılar için neden rahatsız edici olduğu anlaşılıyor. İşin aslına bakılırsa Levantenler de bu terimi aşağılayıcı, hakaretamiz bir ifade olarak görürlerdi. Sonuç olarak terim tarih boyunca olumsuz çağrışımlar taşıdı.


***





9 Ekim Cumartesi ; 2010
Tophane olayları 'dinci/laik' çatışması değil,
çarpık/grift alafranga moderniteye karşı, ürkek kasaba kültürünün refleksidir..




Olayın yarattığı gürültü kesildikten sonra yaptığımız alan araştırmasına ek olarak gazetelerden derlenen bilgiler de , konunun din ya da siyasi istememezlikten değil, saldırının ertesi günü Eylül Notları'nda yazdığımız gibi 'yabancılaşma' sorununundan kaynaklandığını doğruluyor. Çatışmayı, çelişkiyi başka yerde aramak, yoktan 'düşman' yaratmak ya da hiç bir şey olmamış gibi davranmak, yeni zaafların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Vakit erkendir. Doğru teşhis, doğru tedavi için gereklidir.
Bugün yüzyüze geldiğimiz ,kendi 'yoksun' horlanmış, dışlanmış, şehrin içine gömülmüş/hapsedilmiş bir başka sosyal bedenimizdir..


Nilgün Cerrahoğlu’nun bugünkü Cumhuriyet'te 'Erdoğan’a Avrupa’dan ‘Kırmızı Alarm!' başlıklı yazısında şöyle diyor;
"(..)AP Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit de; konferansın tanıtımı için AP’de gazetecilerle bir araya gelmiş ve ilginç açıklamalarda bulunmuş.
O açıklamalardan birinde diyor ki: “Avrupa’da yayılan İslamofobi büyük bir problem ve çok kaygılıyım. Bu yüzden de İstanbul’daki sanat galerinde meydana gelen olaylarda şoke oldum. Bizim tezimize göre Türkiye demokratik İslamın olabileceğinin göstergesi. Ve eğer İstanbul’da olduğu gibi toplumun bir dayatması ile karşı karşıya kalırsak, bu bize hiçbir yarar sağlamaz.”
Bendit’in son cümlesinin siyaseten tercümesi aslında: "Tophane olayı şimdiye dek savunduğumuz ‘Türkiye demokratik İslam tezinin’ iflası demektir!" anlamına gelmektedir." Cerrahoğlu'nun yorumuyla durum böyle..

Böyle bir bakış açısı muhalif cephede işe yarar bir politik malzeme olarak görülse de kanımızca 'gerçek' böyle değil.

Bugün Tophane'de kahveler, lokantalar, esnaf, sokaktaki insanlarla yaptığımız konuşmalarda gördük ki,burada yaşayan insanlar dar kasaba kültürünün sıkışmışlığı içinde 'tehdit' kavramını çok farklı algılıyorlar. Kısa cümleler, tekrar eden sınırlı sözcüklerle ifade ettikleri tedirginlikleri, kendi sosyal/ekonomik güvenlik ihtiyaçlarını tarif ediyor; ihtiyaçlar ve refleksler örtüşüyor. Ahlaki sınırları, sergi salonlarında gösterilen çıplak fotograflar, zülfiyara dokunan temalar, kutsiyetle ele alınan konulara tolerans göstermekten uzak. Marjlar yöresel cemaatlerin insafına terkedilmiş. Geleneklerdeki açılım, Anadolu hoşgörüsü vd. beyhude çaba; prensipler görmemişliğin/okumamışlığın ufkuna hapsedilmiş. Düşündükleri günlük kazançları, çocuklarının, ailelerinin karşı-etik kuşatılmışlığı, mekanlarına tasallut olan gezgin gözler, yabancı/yargılayıcı bakışlar, muhatap oldukları suçlamalar. Ne kendilerinin ne de zihinlerindeki doğruların, ezberlerinin ablukaya alınmasından hoşnut. Halk istisnasız ilkokul düzeyinde bir öğrenimi aşamamış. Her kapalı çevrenin insanı gibi kendi dışından gelen önerileri dirençle tersyüz edip, tepkilerini yerleşik değerlerin genel kabule açık kavramlarına bağlasa da, asıl sorun 'gelecek' kaygıları. Burada şunu da belirtmek lazım. Buradaki güruh ,genel standartları oluşturmaktan uzak. Tanımları boşa çıkartan derleme bir nasipsizlik, yoksunluk, yoksulluk söz konusu. İstanbul'un bu kadar içinde ama bu kadar da dışında kalabilen bir başka bölge , Eminönü Küçükpazar bölgesi belki. Tabii buranın köklü, sözü sohbeti iki çiftten fazla lafı olan eşrafını, eğitimsiz, saldırgan zümreyle bir tutmamak/karıştırmamak gerekiyor.
Diğer tarafta sanatçılar ve galeriler çok zor bir sınav veriyorlar bu kuşatılmış ortamda. Dükkanlardan dönüştürülmüş sergi salonları yeterli standartları sağlamaktan uzak. Bu mekanlarda çok az eser sergileyebiliyorlar. Bu koşullarda artı değer üretip yaşamı sağlayacak kadar asgari bir kazancı tutturmak imkansız. İzleyiciler genellikle yabancılar. Ziyaretler kısa ve verimsiz; zemin fikir tetiklemek/düşünce biçimlendirmek, ütopyalar yaratmak için elverişsiz.
Yalnızca gönül verdikleri için, bu işi hobi düzeyinde götürdükleri izlenimi veriyorlar. Sıkıcı sorularla rahatsız etmek gereksiz. Bu insanlara devletin ,kültür bakanlığının mutlaka yaşatmak için destek vermesi gerekir. Çünkü Avrupalı/Amerikalı şahit olduğumuz kadarıyla bu küçük/gizemli,bohem mekanları bulmak ve görmek için çok çaba sarfediyor.
Kısaca bir dar alan araştırmasında konunun din ya da siyasi bir istememezlikten değil, Eylül Notları'nda yazdığımız gibi bir 'yabancılaşma' sorununundan kaynaklandığını görüyoruz.
Hem halk yeni oluşan bu sosyal iklime,dönüşüme yabancılaşıyor, hem de bu bölgede yerleşik değerlere karşı alternatif sanat, işgüzar bir muhalif söylem geliştirmeye çalışan galeriler/sanatçılar kendilerine ve halkına/ülkesine,değerlerine yabancılaşıyor. Buraya polis gücünü değil, sosyologları, eleştirmenleri,konunun uzmanı şehir/toplum araştırıcılarını,mühendislerini,anketörleri sevk edip, sosyolojik,akademik analiz metodlarını uygulayıp sağlıklı bir toplum taraması gerçekleştirmesi gerekir. Konu dinsel bir karşı geliş,ayaklanış,savruluş değil.
Kısaca Tophane olayları 'dinci/laik' çatışması değil, çarpık moderniteye karşı, çarpık yapılaşan, korkak kasaba kültürünün, şiddetli ve kaba direnişidir; konunun aşılmasıysa zordur. Devletin iki tarafın da haklarını koruma altına alması, yaşam şekillerine olanak , tarzlarına sürdürme imkanı oluşturması ivedilikle beklenir. Bir şey yokmuş gibi davranmak zaafiyet getirir ki, tekrarı önlemek lazımdır.
Bizim ayak üstü söyleyeceklerimiz bu kadar; sonra daha uzun konuya değineceğiz...


***




8 Ekim Cuma ; 2010
Can Yücel , 'dünyadaki en uzak mesafeninin iki insan zihni arasında' olduğunu söylerken, Emmenuel Levinas 'Açıklamak için, bir benzere ihtiyaç vardır 'der...


'Öteki' ile yüzyüze geldiğimiz an, vicdanın ve felsefenin bir başlangıc anıdır. Etik felsefe açılımını, öteki ile yüzyüze bir ilişki kurduğunda gerçekleştirir. Öteki, Ben’i gösterir, fırını körükler, pireyi büyüteç altına alır, iç sesi/vicdanı, 'korku'yu, mahşeri,hesap gününü dış sorun haline getirir; ötekinin buyruğu ile öz'ü değirmene taşır, sorunşallaştırır. Düşüncelerimizin diyalektiğinde/ gelişiminde, davranışlarımızı temellendiren yönelim bu hesaplaşmadır. Ben olarak olarak Başkası’nın/Öteki’nin gerçeğini/önemini,anlamını kavramak usul hakkında esastır. Levinas’a göre, başkasıyla ilişkilenme ya da başkasıyla karşılaşma, dünyayla ve kendimizle ilişkimizin kökensel kaynağıdır. Başkasıyla bu karşılaşma ilk olarak, ötekiyle benim aramda bir asimetriye yolaçar, beni bir Ben yapan bu yüzleşme/karşılaşma anı'dır. Kitaplarda, söyleşilerde böyle söyler de dışarıdan ahkam kesmek kolaydır. Filistin sorunuyla karşılaştığında sesi titrer, yüzü solar, kelimelere dans ettirmeye başlar. Lafı dolandırsa da söylediği bir son 'söz' vardır.
Ne de olsa post-modern bir oryantalisttir o.
Aynı Noam Chomsky gibi..
Levinas ' Bilincin insanlığı kesinlikle 'yapabilirliklerinde' değil, sorumluluğundadır. Edilgenlikte, ağırlamada, öteki bakımından yükümlü oluştadır. Birinci olan başkasıdır ve burada, egemen bilincimin sorunu, artık birinci sorun değildir' diyor da Sabra, Şatila konusunda ne diyor? Burada usulden değil, esastan bir itirazın ikiyüzü beliriyor post-modern hümanist düşünürde. Yahudi sorunu değil, Marks'ın dediği gibi 'Yahudilikten Kurtulmak' ya da kurtulamamak sorunudur öz çelişkisi.Aynı ortak bilincin kurguladığı hafıza, 10 Ekim'de protesto için Türkiye'de olacak Noam Chomsky'de de vardır; konuya döneceğiz..

'7. Düşünce Özgürlüğü Buluşması' kapsamında, Prof. Noam Chomsky İstanbul'a geliyor. Chomsky, 9-10 Ekim arasında Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde düzenlenen etkinliklere katılacak.

Buluşma'nın "onur konuğu" Chomsky, etkinlikte açılışı yapacak, Quo Vadis? (Nereye) adlı bölümde geleceğe ait görüşlerini açıklayacak. İkinci gün öğleden sonra ise "Oluşan Dünya Düzeninde Demokrasi ve Haklar" başlıklı bir konferans verecek, soruları cevaplayacak.

Buluşma'ya ABD'li uluslararası hukuk uzmanı, Irak Dünya Mahkemesi'nde iddia makamında oturarak ABD'nin savaş suçu işlediğini söyleyen, BM Özel Raportörü olmasına karşın İsrail'in hak savunuculuğu nedeniyle Filistin ve İsrail topraklarına girmesini engellediği Prof. Richard Falk da katılıyor.

Önde gelen konuklardan biri de Uluslararası PEN'in uluslararası sekreteri Eugene Schoulgin. Programın diğer konukları şöyle:Andrew Gardner B. Britanya (Uluslararası Af Örgütü, Türkiye Raportörü) , Corinne Kumar Hindistan (El Taller- Tunus) , Edik Bagdasaryan Ermenistan (Gazeteci), Emin Huseynov Azerbaycan (Gazeteci), Herbert Docena Filipinler (ABD'de öğrenci), Hilal Elver Türkiye (Prof., Devletler Hukuku), Irakli Kakabadze Gürcistan (Yazar), Ivan Bedrov Bulgaristan (Gazeteci), Jayan Nayar Pakistan (Dr., Devletler Hukuku), Judith Chomsky ABD (Avukat, aktivist), Konstiantyn Kvurt Ukrayna (Gazeteci), Kristin Schnider İsviçre (Yazar, PEN) , Neşe Yaşın Kıbrıs (Şair, Edebiyatçı), Oleg Panfilov Rusya (Gazeteci), Takeaki Hori Japonya (Yazar, PEN).

İsrail'in Sabra ve Şatilla katliamından bahsederken, 'Böyle bir durumda berikiler ve ötekiler arasındaki farkın en azından bir kereliğine ortadan kalktığını düşünüyorum' diyor Levinas:

"'Böyle bir durumda berikiler ve ötekiler arasındaki farkın en azından bir kereliğine ortadan kalktığını düşünüyorum. İnsanlar bize 'siz soylu ruhlarsınız' diyecekler. Ama soylu ruhlar olmaktan korkumuz bizi alçak ruhlara dönüştürür. (..) Başkası tanımım tamamen farklıdır. Başkası, akraba olması zorunlu olmayan ancak akraba da olabilecek olan komşunuzdur. Bu anlamıyla eğer başkası içinseniz,komşunuz içinsinizdir. Fakat komşunuz, başka komşuya saldırıyor veya haksızca davranıyorsa ne yapabilirsiniz ki? Burada başkalık farkı bir karaktere büründü. Başkalıkta bir düşmanlık bulabilir ya da en azından kim doğru kim yanlış,kim haklıi kim haksız sorularının cevabını bulma sorunuyla yüzleşiriz. Orada yanlış yapan insanlar vardır.

(..) İsrail'in gerçeği! Çünkü İsrail'e - ve oradaki yeni yaşam tarzına- derin bir bağlılık ancak ve kesinlikle kutsal metinlerimizin mirasıyla uyumda bulunabilir. Bu konuda yeterince konuşulmadı,-ardında kim olursa olsun- Sabra ve Şatila'daki olaylarda gerçekleşen beşeri imkanın yarattığı şokun Yahudiler ve insanoğlu olarak sahip olduğumuz bütün tarihimiz bakımından ifade ettiği anlam yeterince konuşulmadı. Korumamız ve savunmamız gereken şey sadece düşüncelerimiz değil, ruhumuz ve ruhumuzu yükselten şeylerdir; Kitaplarımızdır (Tevrat eçg) Evet, kitaplarımızın tehlikede olması , bu Yahudi için muazzam bir sorun ve had safhada bir tehdittir!! Kitaplarımız, tarih boyunca bizi taşıyan, hatta yeryüzünden daha çok desteğimiz olan kitaplarımız.(..)Etik adına maalesef , siyaset kendi meşruluğuna sahiptir. Siyasetin haklılığı insanoğlunda bulunur. Şu an görebildiğim kadarıyla Siyonist düşünce, bütün mistisizmi ya da yanlış Mesihçiliği bir yana, siyasi bir düşünce olmakla beraber kendi etik meşrulaştırımına sahiptir... Bana göre siyonizmin özü budur ve bu, silahları olan, caydırıcı ve gerekirse koruyucu olabilen bir orduya sahip, kelimenin bütün anlamlarıyla devleti gösterir: Onun gerekliliği ahlakidir gerçekten de komşularımızı savunmak eski bir ahlâki düşüncedir. İnsanlarım ve akrabalarım benim komşularımdır. Yahudi'yi savunduğunuz zaman komşunuzu savunursunuz ve özelde de her Yahudi savunduğunda komşusunu savunur." Levinas, Etik ve Siyaset
Filistinliler için bunu söyleyen Levinas, Hitler Almanyası'nda yaşayan felsefeci Heidegger için imalarda bulunur, hatta suçlar: 'Ama barış zamanında, gaz odaları ve ölüm kampları konusunda bu sessiz kalış - tüm kifayetsiz özürlerin düzeninin ötesinde- duyarlılığa tamamen kapalı bir ruhu ve onun dehşete verdiği bir tür onayı göstermez mi' der. Dehşeti Onaylar Gibi başlıklı yazısındaki Heidegger'ı eleştirdiği son cümlesi ise şöyle: 'Şeytani olan akıldır. İstediği yere sızar. Onu reddetmek için, öncelikle onu çürütmek gerekir. Onu tanımak için entellektüel çaba sarfetmek gerekir. Kim bununla övünebilir? Ne derseniz deyin, şeytanilik düşündürüyor'
Hitler Almanyası'na verdiği entellektüel destek için eleştirdiği Heidegger'la Filistin konusuna bakarken yer değiştirir.
Milliyetçi travmayı yalnız 'ırk yoksa bile icat edilmelidir' diyen Levinas'ta değil, azgelişmiş ülke halkları dedikleri nüfusa yaklaşırken, uygar'ın ortak hafızasından beslenen bakış açısıyla 'öteki' hakkında söz söylemeye gönüllü Bertrand Russel'dan Karl Marks'a tüm aydınlarda zaman zaman görürüz.

Türkiye'yi komşu kapısı yapan Yahudi Amerikalı Noam Chomsky ne diyor; biraz da ona bakacağız bu günlerde..



7 Ekim Perşembe; 2010
Eleştiride 'sezgi' , içsel tutarlığın yansıması olarak yeniden yaratıcılıktır.


New Scientist'dan Rita Urgan çevirmiş; 1 Ekim'de Cumhuriyet Bilim ekinde 'İlk değeri sıfır iken, dünyayı ve ekonomiyi dönüştüren 11 büyük buluş' adıyla yayımlandı. Çağdaş bilimin en güçlü yöntemlerinden birinin akılalmaz biçimde ortaya çıkışının ardında, bilardo masası üzerindeki toplara kafa yoran İngiliz bir rahip var; Thomas Bayes. Kafa yorduğu konu, bilardo topları veya tavla zarlarında istenilen amacın/sayının tutturulması olasılığının matematik adetselliğinin ötesinde bulunabilmesi. Konu uzun , sonunda ulaştığı nokta 'sezgisel' davranışın tekrarlanabilir, bilgisel bir yönü olduğu. Londra'daki Kraliyet Derneği, 1764 yılında Presbiteriyen Klisesi papazı ve amatör matematikçi Thomas Bayes'in olasılık kuramındaki incelikli bir soruna işaret ettiği yazısı bu gün evrenbilimden, iklimbilime, metorolojiye, bilgisayar oyunlarından ekonomiye, borsaya onlarca etkinliğe, disipline yol gösteriyor. Bizim alanımız olan sosyoloji, sanat tarihiniyse sezgiyi eklemek ayrı bir beceri gerektiriyor. Çünkü bu alanın köşeleri tutmuş sivri uzmanları bir ezber üzerinden yürümeyi seviyorlar. 'Deleuze'ü bırak sen ne diyorsun onu söyle' türü yazıları bu ortamda daha çok yazacağız; durum öyle gösteriyor..


***


6 Ekim Çarşamba ; 2010
Nefes/Nüfuz


İslâmın ilk dönemlerinde, dervişlerin/ârifler 'nefs' olarak kullandıkları sözcük sadece 'nefs-i emmare'yi kastederdi. Yani, yani kötülüğe sevkeden nefsi..Nefis ya da 'nefs' ise 'nefes'den gelir. Ten'in, cild'in, cüz'ün,kılıfın içindeki olandır; yani ruh. Bilinen hikayedeki Şeytan'a satılan,aklı çelinen o ruh.



***





4 Ekim Pazartesi ; 2010
Severim,iyi çocuktur ama Fenerli olmasa..


'İçim Parçalanıyor' adlı sergi imgesel bir belagat eseri. Sarih mesajları, lafı uzatmadan, savsaklama/kundaklamadan, kurdelalara dolamadan, konfetilere bulamadan söyleyecekleri öne çıkıyor; müzakere değil, beyan ediyor; tuallerle birlikte kendisi de aynı cümleleri kuruyor. Yaşadıklarıyla yaptıkları, söyledikleri hümanite ve karamsarlığı, Suphi Bey'den devreden müteselsil farkındalığı örtüşüyor.'

Ayna önemli bir sembol; küçük düzenli kırıklardan oluşuyor. İzleyici önce kendini görüyor resimde; suretiyle yüzleşiyor. Ayna kimliğini kullanan bir dizi insan geçerken cesetlerin üstüne gölgeler, kararan renkler çöküyor. Gen/genesis ya da öz'ün doğuşu diyebileceğimiz beşli bir plan içinde menkıbeleşerek, acı bir masal iticiliğiyle, korku, dehşet hikayesi, polisiye roman tatsızlığıyle sürüyor konular. Boyalar önce tuş/dokunuşlar halinde kanatlı kuşlar gibi beziyor tuvali; sonra çerçeve dışına çıkıyor, akıyor,yere doğru düşüyor. Griler kesifleşiyor, üstüste basıyor, kararıyor. Ayna kırıklarında insanlar birbirlerine bakarak çoğalıyor. Müstelzim altını çiziyor, yüzleştiriyor, yüzlerceleştiriyor çoğaltıyor ve gösteriyor, öğretiyor. Korkutulmuş,ezilmiş, horlanmış dışarıda bırakılmış gençler, nefesi kesilmiş ev kadınları, sınıflı/sınıfsız çıkar örgütleri, ayrıcalıklarının farkında sanatçılar, caddelere taşan zümreler, partili/partisiz kalabalık, marjinaller,spastikler, engelliler, yaralı sosyal bedenler/mağdurlar, mezbelelik ortamlar, klanlarından kopmuş devşirmeler,sosyete dervişleri, sosyal iletişim ağları ; hepsi bir; yetişiyor, anlatıyor, yaşarken yeniden yaratıyor/yaşatıyor..

Kan sızıyor ayna üzerine,ışığı yansıtmıyor. İlk önce renkle, daha sonra siyah boyalarla kapanıyor görüntüler. Bir dizi isim ,onlarca tanıdık yüz. Gözlerinin içine bakamıyor, hepsinin ayrı sükutuyla ,manşetlere düşen yalnızlıklarıyla, sıradan ayırmayla/ayrımcılıkla, tekilleştirmeyle yüzleşemiyoruz. Resimlere bakarak ilerliyor, ışığı arıyoruz; karanlık artıyor; kabir sessizliği, nefes almak zor. Konuşmalar, sesler kesiliyor. Ne ifşa ediyor ne beyan. İstemiyor, söyleyemiyor, hareketsiz. Zamanı yarıyor, içindeki umudu filizi,tohumu arıyor. Deşiyor, kazıyor, korungan mutluluklara karşı yüzsüzlükleri, eklektik/ortayolcu maskaralıkları deşifre ediyor.. Sanatın cevheri, umut.
Manasını bilmediği kaypak ve karanlık mefhumların esiri bir intelijansiyadan bahsediyor Cemil Meriç: 'İnsanın tabii hali insanlarla yaşamak. Ama her insan için, başka insan bir rakiptir..Rakip yani düşman. Herkes amacına varmaktan aynı derece ümitlidir.; başkasını yok etmeğe veya boyunduruk altına almaya çalışır. Sonu gelmeyen bir savaş. Kişinin kişi ile; herkesin herkesle savaşı. İnsanlar ömür boyu ölüm korkusuyla ve ölüm tehlikesiyle. Hayat yalnızlık içinde geçer; yoksul,kaba,hayvanca ve kısacık bir hayat'(1)
Böyle miydi? ; belki de değildi; Turgut Uyar nasıl söylemişti? Ezber bozuldu , hatırlamak mümkün değil.. terziler geldiler/kestiler biçtiler dikmediler ve gitmediler.İğnelerine iplik geçirip beklediler..Bütün odalara dağıldılar makaslarını bırakmadılar ve gitmediler.. Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok..

Roma'dan Osmanlıya,Cumhuriyet'e devreden bu coğrafya, paylaşan tüm halkların ortak sevdası..Buna rağmen Bedri 'Şu istiklal Caddesi'ni yürüyerek baştan başa geçemiyorum; ya sevdikleri ya da nefret ettikleri için yolumu kesiyorlar; ortası yok' diyor..
Ses/nefes yaşadığımızın, tüm tezatlıklarımıza, cepheleşmelerimize rağmen sanat ve eleştiri, bizatihi değerleri,ederleri,sıfatlarıyla gelişmenin ortak imgesi..
Varlığının sembolik değeri ise demokrasinin işareti..

Serginin adı "İçim Parçalanıyor", sergi 13 Ekim 2010'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde, 21 Ekim'de ise Piramid Sanat'ta açılacak. Asistanlar: Tuba Kurtulmuş,Betsy Levy,Ceyda Akın...

***



5 Ekim Salı ; 2010
Oguz Atay'ın Tutunamayanlar Kitabını, 1983'de birlikte çalıştığım Hayati Asılyazıcı 1976'da zor bela yayınladıydı; öyküyü ondan dinledim,tüm kitaplar elinde kalmıştı..


Bu ülkeyi kendine göre dini/milli/siyasi veya herhangi ideolojik, yöntem farklılıklarıyla sevenlere sözümüz yok. Lafımız gerçekten halkından nefret edenler, yurdu bir emperyal pazar olarak görenleredir. Gecelerin konsomatrislerinin, asıl peçetecilerin, yüzlük'lerin efendilerinin, pezevenklerinin, hesap kesen zulacıların, liberal züppelerin, faşist yavşakların, dinazor zontaların, rap rap rantiyelerin, ukela cühelanın, Yaşar Kemal,Orhan Kemallerin, Cemil Meriçlerin pabucunu dama atan Umbertocu,Kabakovcu, René Blockcu, Beuyscu yarı aydınların kararttığı, emperyal ajanların ise iki yüz yıldır racon kestiği bu şehirde/ülkede, bu enternasyonel iklimde gözgözü görmez olmuştur.

Oguz Atay'ın Tutunamayanlar Kitabını, 1983'de birlikte çalıştığımız Hayati Asılyazıcı 1976'da zor bela yayınladıydı; öyküyü ondan dinledim,tüm kitaplar elinde kalmıştı..Elif Tunca'da yazmış aynı konuyu Yıldız Ecevit'in 'Ben Buradayım' kitabı dolayısıyla ; "Hiçbir yere gitmiş değildi zaten. En başından beri, yeri yurdu belli, 'sevgili okuyucu'sunu bekliyordu. Geciktikçe geciken bu buluşma pek çok 'tutunamayan' gibi Yıldız Ecevit'i de rahatsız etmiş olacak ki yıllardır büyük bir titizlikle sürdürdüğü çalışmaya nihayet son noktayı koydu.

Kitap, Modern Türk edebiyatının nev'i şahsına münhasır yazarı Oğuz Atay'ın eserlerinin incelemesi, anılarının toplamı ve ahbaplarının anlatımından oluşuyor.

Oğuz Atay'ın beklediği 'sevgili okuyucu'lardan kimileri, zamanında toplumculuk zarını yırtıp 'birey'in feryatlarını duyamadı, kimileri ise hidayet öyküleri saplantısından kurtulup yeni keşiflerde bulunamadı. Birbirine 'öteki' diye bakanlar arasında, ârafta kalan, tutunamayan Oğuz Atay, herkes için öteki oldu. Kitapları hakkında, değil nitelikli eleştirilerin, iki satırın dahi kaleme alınmadığı dönemlerde, bunun aksi ufacık bir esinti bile kısa süreliğine de olsa ferahlık veriyordu. Tıpkı günlüğünde yazdığı gibi: "Avşin'in yazıhanesinde çalışan sağcı genç, Tutunamayanlar'dan bahsetti. Evet, bunlar kendini solcu zanneden burjuva aydınlar gibi uzak durmadılar bana."

Ancak 1980'lerden, özellikle 1990'lardan sonra ne olduysa oldu; iki kesim de Atay'a zeytin dalı uzattı. Sadece Hayati Asılyazıcı'nın, kimsenin tavsiyesi olmadan keşfettiği, iki gecede bitirdiği ve daha sonra bastığı "Tutunamayanlar" İletişim Yayınları'nı kurtaran kitaplardan oldu. 1970'te TRT Roman Ödülü'nü kazanan kitap hakkında daha sonra çeşitli gazetelerde, dergilerde yazılar yayımlandı. 1987'de Zaman gazetesi, dokuz günlük bir yazı dizisiyle Atay'ı okurlarına tanıttı. Aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu, Oğuz Atay jargonuyla konuşan ve gözleri parlayarak her tanıştıkları insanda 'tutunamayan'lık izi sürenlerse, 'Tutunamayanlar'ı korsan tezgahlarında görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler.

Yazık ki Oğuz Atay, 1977'de beynindeki ur nedeniyle bu dünyadan ayrıldığı ve bütün tutunamayanları yetim bıraktığı için, ne kendine uzanan zeytin dallarını tutabildi ne de bu gecikmiş ilgiyi görebildi. Görse ne tepki vereceği de belli değildi aslında; muhtemelen 'anlaşılmama' üzüntüsünün yerini, 'yanlış anlaşılma' tedirginliği alacaktı. Ve dostlarının dediğine göre, bu abartılı ilgi de onu mutlu etmeyecekti.

Yıldız Ecevit'in, 'korkuyu beklerken tehlikeli oyunlarla yaşayan bütün tutunamayanlar'ın şükran borcunu ödemeye namzet çalışmasının alt başlığı; Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası. Daha önce de "Oğuz Atay'da Aydın Olgusu" (1989) isimli kitabı yazan Ecevit, alışıldık bir biyografi çalışmasının ustaya yetmeyeceğini, isabetli bir tespit olarak zihninin bir köşesine yerleştirmiş yola çıkarken. İsabetli bir tercih; zira 'Tutunamayanlar'ın başkahramanı Selim'i bulmadan 'Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet'ini anlamak, 'Oyunlarla Yaşayanlar'ın Coşkun'unu tanımadan Oğuz Atay hakkında sağlıklı bir hükme varmak pek mümkün değil.

Atay'ın, gerçek olduğu iddia edilen dünyadan kurmaca dünyasına aktardığı bilgi ve izlenim parçaları, meraklı ve titiz okuru iki dünya arasında mekik dokumaya çağırıyor. Yıldız Ecevit, işte bu mekiği hiç aralıksız dokumuş; Atay'ın ilk eşi Fikriye Gürbüz, ikinci eşi Pakize Kutlu (Barışta), kızı Özge Atay Canbek, kızkardeşi Okşan Ögel, kuzeni Füruzan Düzkan, dostları Cevat Çapan, Rekin Teksoy, Halit Refiğ, Uğur Ünel, Rasim Demirsoy, Hilmi Yavuz, Enis Batur, Ömer Madra ve daha pek çok isim, büyük Oğuz Atay portresine ellerindeki boyayı çalmaktan geri durmamış. Atay'ın iki kitabını ithaf ettiği ve hemen bütün tanıdıkların ittifakıyla, 'hayatının en büyük aşkı' Sevin Seydi'nin desteğini esirgemesi ise neresinden bakılırsa bakılsın üzücü.

Yine de pek çok tutunamayanı 'boğazına kadar mutluluğa boğacak' hatta 'mutluluktan iki gözünü de kör edecek' bir çalışma var karşımızda. Fetiş meraklıları için Atay'ın ailesine, yaşadığı evlere ait fotoğraflar, yaptığı karikatürler, az bilinen yanlarını merak edenler için şimdiye kadar hemen hiç ortaya çıkmayan fakülte arkadaşlarından hatıralar, önceki yayınlara ulaşamayanlar için ciddi bir arşiv taramasının ürünü olan kaynaklar ve her halükârda yazarın kaleminden vazgeçemeyen, eserle müessiri paralel okumak isteyenler için, Atay'ın kitaplarından alıntılarla dolu bir çalışma. Artık "Ben buradayım sevgili okuyucu, sen neredesin?" sorusuna verilecek sağlam bir cevabımız var. "




***




3 Ekim Pazar; 2010
Ses kısıklığına ne iyi gelir ?


Ne ilgisi var denilebilir, ama yazdığımız sayfa alt tarafı bir günlüktür. Bu soğuk havalarda yıllardır yaşadığımız bir sıkıntının mucizevi çözümünü okurla paylaşmakta yarar vardır. Alışkanlıktır; soğan ve sarmısak hiçbir zaman tüketmemiş bir birey olarak bunun ilaç etkisi olabileceğini bilmiyorduk. Ta bir dostumuz söyleyene kadar. Fazla bağırarak konuştuğumuzda ya da soğuk havalarda sesimiz kısılır, günlerce doktor dolaşırdık. Kortizonlar, ses açıcı sprayler, konulan abuk sabuk onca teşhis sorunu çözmedi. Arkadaşımızın bir yerden okuduğu 'soğan' önerisini duyana kadar bu konu bir karabasandı bizim için. Bir acı soğanı tok karnına yedikten onbeş dakika sonra, kısık sesimiz açıldı. Bu tarihten sonra ne zaman sesimiz kısılsa ilaç yerine 'soğan' yedik. Denemekte yarar var.

Bir de bir başka bilgi; sıcak bölgenin soğanı tatlı, hava ne kadar sertleşirse, o toprağın soğanı o kadar acı oluyor; kara iklimi antibiyotik,koruyucu etkiyi artırıyor. Sivas soğanı acı, Adapazarı soğanı daha tatlı örneğin. Soğuk ile ürün arasında doğrudan bağ var. Hep söylediğimiz gibi tabiatın soluğunu duymak, sesine kulak vermek, ürünün/hasatının mantığını anlamak gerekir.
Tabi tok karnına; aman mideye dikkat..

Bunun yanında bir de alerjik ses kısıklığı var ki, egsoz gazı, mevsim değişikliği vd. durumlarda anti alerjik, antihistaminikler , 'Zyrtec' gibi ilaçlar iyi geldi. Bunu öneren değerli bir doktor arkadaşımız . Bizimki kişisel bir durum, tabii en iyisini sizin de danışacağınız doktoruz bilir; danışmadan ilaç kullanmayın diye de ekleyelim: Doğrusu bu..

***


2 Ekim Cumartesi ; 2010
Ne de olsa Beyoğlu'nun sağ yanı Şişhane, sol yanı Tophane


Ekşi Sözlük yazarı yazmış; öğrendik. Üstü minare, altı kazanç sağlayan hane de derlermiş, biz de bilmiyorduk. Bu yakıştırma sözler çoktur Türkçemizde. Yıllarca "kaval ile şişhane'nin ne alakası var, bu olsa olsa kavak'tır" derken alakasız olanın Şişhane olduğunu belirtiyor yazar. Devam ediyor; 'Meğerse eski zamanlarda silahlar kaval denen uzun namludan doldurulur, harbi denen uzun düz çubuklarla sıkıştırılır, içine bi tane de demir bilye konularak ateşlenirmiş. gel zaman git zaman mermi haznesi olan silahlar üretilmiş. Altı mermi yuvasından oluşan bu hazneye şeşhane denirmiş. Haliyle 'şeşhane' , kavalın altında yer aldığından insanlar bakıp bakıp merminin namludan nasıl çıkabildiğine şaşarlarmış. Bu uyumsuzluk "üstü kaval altı şeşhane" deyimini dağarcığımıza katmış ve son yıllarda genç kuşakların uygun gördüğü ve medya literatürüne girdiği, Ayşe Arman'ın da kullandığı gibi 'altı kaval üstü şişhane'ye dönüşmüş'
Ne var ki, son olaylardan sonra, bu sözcük de gittikçe değişikliğe uğrayacak gibi görünüyor.
Yeni versiyon 'Üstü kaval altı Tophane' ..

***


1 Ekim Cuma; 2010
Modern felsefeyle başlayan sürecin sonuna geldik; düşünen töz/öz,
yerini medet umulan ve düşünce yüklenen emanet nesneye devrediyor..


12 İstanbul Bianeli geliyor ; sanki bir alternatif sergi sözkonusu. Toprak altı değil, sistem üstü bir kazı; şaşkınlıkla gevrekce sorgulanan sanki bir hilkat garibesi. Bu tür eleştirel işlerin benzerlerini de daha önce görmüştük : 'Bu ülkenin Rumları Nerede?' diye sormadan açılan Bienal mekanlarında konu dışı gösteriler veya Safiye Behar'ın yalan öyküsü.. İlk defa karşılaşılan bir deformasyon , devletin yeniden icadı; el eliyle yapılan sivil toplumun karşı atağı, bir dezenformasyon..
İstekleri/önerileri,sergiledikleri güzellikler bu minvalde kolayca çoğaltılabilen eleştiriler. Süreki asıl yaraya dokunmadan, etrafından dolanıyorlar. Sivil toplum şenliknamesiyle dünyadaki kirli savaşın mağdurları sergilenirken, kara kıllı, kanlı elleriyle silahı tutan/satan,halkları kullanan istilacı/sömürgeci batı emperyalizmi perdeleniyor. Derlemeden, toplamadan, bir gerçek üzerinden dile gelen sıkıntıları liberal kapitalizmin evrimleşen pazarına meze ediyorlar. Amaçları yapmak değil, yıkarak ilerlemek. İnsanların umutlarını tecimselleştiyorlar. Utanılacak durumları tedavi etmek yerine, yaraları teşhir ederek şirin görünüp rant sağlamaya çalışmak da bir başka şeytani sanat. Bunları konuşuyorlar,talep ediyorlar, karşı kültür adına sarkastik eleştiriyi zanaatlarının hassas yerine, demokrasinin kalbine iliştiriyorlar. Sahte mesih Marchel Duchamp'ın yolunu aştığı bir Amerikan icadı olan 'çağdaş sanat'ın tarihi ,aynı anda süslenmiş emperyalizminin kültür tarihi/tahrifi,tarifidir; azgelişmiş ülke sanatçısı, kendini komprador kapitalizmin hizmetkarlarıyla özdeşleştirdiği, cumhuriyetin kuruluş ideolojisi,anti emperyalist özgürlük mücadelesine vurduğu ölçüde 'değer' olarak halkından sıyrılarak bienallerin/soroscu demokrasinin/dünyayı mallaştıran/metalaştıran tröstlerin gözbebeği,ortagülü olma şansını yakalayacaktır; herkes işini bilerek yapmaktadır. Chauncey Gardnerlar'ın tek amacı bilmedikleri konularda veciz eleştiriler üreterek, çataldilli sanatlarıyla türlü şaklabanlıklar sergileyerek, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti'ni yıpratmaktır.

***



'Sanat', herkes gibi, bizim için de hayatı ve maskaralıkları yorumlamak , eleştirirken de anlamak için belki bir bahane


Bilim gibi sanat da, hayatın evrimleşen normal sürecine tepeden inen devrimci bir müdahale olarak ortaya çıkıyor. Burada insanın habis doğasının yeryüzündeki tüm canlı oluşuma verdiği zararın boyutlarına dikkat çekmek istiyoruz.. Çıkış noktamız ise hayatın yerini alan sanatın bir ideolojik silah olması ; bunun 'uygar Batı' tarafından, tüm canlı yaşamı baskılamak için zarifçe ve akıl dışı kullanılmasının izansızlığı. Uyum sağlamamız gereken yeryüzünün ortak aklıdır. Onların 'güzel sanatlar' paravanının arkasında sakladıkları 'çirkin zanaatlar'ının deşifresini yapmak bir görevdir .

Kanserli bir hücre gibidir sömürünün kaymağı sanat, kültür ve uygarlık. 'Üretme' ve 'yerleşme' hiçbir canlıda olmayan benzersiz bir deformasyon ve anomaliye dönüşmüş. Cinnet hali süreklidir. Deliliği, akıllılıktan ayıracak toplumsal standartlar ve toplu sona doğru gidişi engelleyecek bir fren mekanizması yoktur post modern günümüz toplumda. ..

Şehirleri,ülkeleri,tüm gezegeni bir 'pazar' haline getiren kapitalizmle sınırlı olmayan üretmenin dayanılmaz tüketimine karşı söyleyenecek söz ise tükenmemeli.. İnsanın tek bir temel güdüsü ve ideolojisi var; 'işgal'..

As'l olarak sorguladığımız , kozmosun uyum içindeki büyük aklına karşı, insanın mikronize beyniyle tüm canlı yaşamı 'işgal' ve 'sömürü' üstüne inşa ettiği, sentetik uygarlık bilinci..
'İlerleme' kavramı ise, insanoğlunun yeni işgal alanlarına doğru yol almasının ötesinde anlam taşımıyor bize göre...


***

kısa günün kârı bir ülkü tamer şiiri,konuşma /

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen



.