26 Ekim Salı; 2010
Post-Modern oryantalist aktör,
cevval bir terzi ; René Block
Terzi/Tailor
Turgut Uyar'ın şiiri vardır; şöyle der 'Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle/ daha koyu renklere ve daha çok ilişkilere/ Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.. '

Marks'ın belalı rakibi ünlü ütopik sosyalist Wilhelm Weitling terziydi. Almanya'da sol hareketin ilk çıkışı terzi topluluklarıyladır. Gerçi Witling, Saint Simon'un devamıdır ama ütopya kavramı daha eskidir. 'Herkes eşit olacak' bir idealdir. Fransız ihtilaliyle birlikte Jean Jacques Rousseau 'dan 1805 doğumlu Louis-Auguste Blanqui'ye ,hayvanlar gibi mülkiyetsizliği öneren Proudhon'dan Bakunin,Nestor Mahno (1888–1934) Paul Avrich (1931– 2006) Peter Kropotkin (1842–1921) ,Karl Marks (1818-1883) Vsevolod Mikhailovich Eikhenbaum/Volin (1882–1945) Noam Chomsky (1928) , Antonio Negri(1933)'ye kadar dünyada cennet yaratmak, bir demokrasi ve eşitlik hayalidir de; gerçek midir? Yoksa bu büyüklere masallar, uyutarak ellerindeki ülkeyi işgal, halkı sersemletmeye yönelik bir emperyalist tezgah mıdır?
Karl Marks'ın hışmına uğrayan ünlü rakibi, dürüst erdemli sosyalist, efsane romantik işçi önderi Wilhelm Weitling'den diğer yerli,yabancı bilinen örneklere 'terziler' her dönemde topluma yeni elbiseler biçmişlerdir. Bunun içinde iyisi kötüsü, İngiliz kumaşı, Alman makasıyla gerçekleşeni de var ; iyi düşünmek lazım..
Bu defa tezgah İstiklal Caddesi'nde kurulmuş; 'Bul karayı/Al parayı...
Ayvalık'tan yeni geldim. Birkaç gün kalıp döneceğim. Taksim'de randevum var. Vapurdan indim, Tünel'den Taksim'e yürüyorum. İstiklal Caddesi her cumartesi gibi. Sağ tarafta bir palyaço duruyor, renkli,konuşkan. İnsanlar başına toplanmış. Tanırım;selamlaştık. Palyaço'nun kalabalığı, önünde durduğu binadan yan binaya taşmış. Yan binanın vitrininde bir hareket var. Ama kalabalığın sırtı dönük , palyaçoyu izliyor. Önce öndeki kalabalığın arkasında, insanların boyunu aşan inip kalkan el kol hareketlerini görüyorum. Sanki içerde birisi kültür fizik yapıyor. Yaklaştım: Camın içinde bir adam ; meczup ifadeyle sürekli, bir ceketi giyip çıkartıyor. Vitrinden baktım. Bu, İstiklal Caddesi'nin ünlü kahyası René Block. Çağdaş sanatın gurusu. Dışarıdaki kalabalığın umru değil. Oysa, içerideki gösteri daha büyük ;anlasalar. Yer, Arter Sanat Mekanı.
Bu vitrinde bir müddet önce, balondan şişme gerçek ölçülerinde bir tank vardı. Kıvırmışlar, René Block'un ayakları dibinde havası kaçmış yatıyor. Meğer içeride bir performans varmış. Bir terzi, terzi çırağı ve aktör René Block. Vay vay vay,çantaya bak. Tam tezgah kurulmuş. Tank yerde yatıyor; René Block ülkeye biçilen yeni ceketi müzik eşliğinde giyip çıkartıyor.. Özel teşebbüsün sanata verdiği destek, tüm dünyada çağdaş sanatın soytarılaşmasının açık ifadesi..
Performansın, pandomimler,akrobasi ve parendelerle süslenmesini bekliyoruz; ama o kadar da bariz değil..Plates düzeyini aşmadan kültür fizik gösterisi sürüyor..
Turgut Uyar 'Terziler Geldiler' şiirine devam ediyor: 'Makaslarını bırakmadılar ,bekliyorlardı..Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız,
senin karşında/alışverişin, alfabenin,iplik döküntülerinin ve/her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..' şiir böyle bitiyor, hayat devam ediyor..

Gemliğe doğru denizi göreceksin; sakın şaşırma.
Taksim'e doğru vitrinde Block'u görürsen kaçırma..
Ne derse desin konu Avrupa bakışıyla bir paranoyaya dönmüş. René Block, çağdaş sanat ve kült değerlere iteatsizlik hareketi olarak sivilleşmeyi anlatıyor tüm çalışmalarında. Post modern oryantalizmle, çağdaş sanat kavramlarını yan yana koyarak Türkiye'nin sorunlarının altını çizmiyor; kolonyalist bir misyoner edasıyla yeni soru(n)lara yol açıyor. Gerçi alan memnun,satan memnun; ekranda tam istedikleri görüntü; sivil toplum ideali, Türkiye'ye yeni biçilen rol. Eskiden Bop Hope vardı; şimdi akvaryum içinde kırmızı balık beslemek moda. Türkiye çağdaş sanat tarihi yazılırken başrolde aktör Rene Block. Tutarlılıkla parelel, özdeş bir taban yaratmak, edebi/politik metinler oluşturup, agoralar,tartışma alanları inşa etmek, demokrasiyi içselleştirmek beyhude çaba.
İster içerikten ifadeye, çekirdekten ambalaja ulaş majörleş, ister performansın ifadesinden özüne,cevherine pike yap minörleş, niyet aynı; leş gibi bir koku yayılıyor etrafa, niyet/akibet,görüntü kirli. Sanatçılar tepe tepe kullanılıyor. Çocuklar mazbut, lakin menacer kurt! Cemil Meriç boşuna dememiş; 'bir tilki uygarlık, bir aslan medeniyeti yedi' diye..
Türkiye uygarlaşıyor, sanat hayatın,politikanın yerine geçiyor,bayraklaşıyor, varoşlar çağdaşlaşıyor...
Türkiyedeki muhalefeti sembolleştirmişler; Vantrilok Ahmet Albayrak karnından konuşuyor. Tam CHP'nin durumu; kravat gömlek, sinek kaydı traş, endaze tamam. Oturduğu yerde kendi konuşuyor,kendi duyuyor. Parelel gösteriymiş; bir kutunun içinde testereyle kesip dışarıya çıkmaya çalışan bir başka adam; zincirlerini kıramayan yoksul vatandaşın hali. Metafor süsü verilmiş kapana kıstırılmış durum içler acısı. Narinler, nazik ve biricikler. Gözümüzün içine baka baka oynuyorlar/oyuyorlar. Tüm yapılanların ve sanatın bir amacı var tabii. İç ses,elde olmayan davranış işi özetliyor. Öneri, şartlı refleksle geliyor: mimesis/öykünme,alegori/simgeleme,ludus/oyun bu performansta tek mesaj içeriyor. Pervasızca emperyalizme teslimiyet. Sonunda bütün eller havaya..
----------------------------------------------------------------------------------
Paralel Performanslar | Parallel Performances
KUTUDA / Boxed in, Asta Gröting. TERZİ / Tailor,Maria Eichhorn, OYUNCU / Actor,René Block, 23 Ekim 2010,Cumartesi-14:00-18:00. Giriş ücretsizdir..
***
24 Ekim Pazar; 2010
Cumhuriyet Gazetesi farklı, Pazar ilavesi farklı mı?

Sözümüzün hedefi, inandığını yapan Extramücadelenin tek kişilik ordusu Memed Erdener'e değil: o doğru bildiği yolda tek başına yürüyor. Ama Howard Zinn, Noam Chomsky, Greenpeace kurucuları da doğru bildikleri yolda tek başına yürüdüler; Hasan Bülent Kahramanlar da.. Robert Finn'ler ve diğer iş bitiriciler, yeldeğirmenlerine saldıran bu rambolardan yeni bir 'tür' yaratana kadar masumdular ; gene de masumlar, çünkü saf ve inanmışlar . Aynı eleştirdikleri diğer yürekten 'inanmışlar' kadar..
Cumhuriyet Pazar ekinde 'Ezberleri tersyüz ettiler' başlığıyla veriliyor. Konu Extramücedele'nin sergisi. Deniz Ülkütekin'in yazısı şöyle başlıyor 'Dokunulmaz sandıklarınıza dokunulduğunda ,kendiniz sandığınız kimliğiniz tersyüz edildiğinde fark edeceksiniz ki statülerden arınmış 'siz'den başka bir şey kalmayacak.
'Extramücadele taraflıdır' diyebilirsiniz,birilerinin çıkarlarına hizmet ettiğini düşünebilirsiniz; onlar da aynı şeyi düşünüyor olacak. 13 Kasım'a kadar Galeri Non'a gidin ve bakın. Ezberleriniz, kafalarınıza kazınan klişeler sanatın çeşitli formları içinde alaşağı olacak.'
35 Milyon tek bir yürekten,'35 milyon(..), tek bir kafa'ya dönüşerek ilerliyoruz...
18 Eylül'de Pınar Öğünç'ün Radikal'deki yazısında 'Her biri ayrı tür mahalle baskısı altındaki hayali müşterileri için işler üreten bir grafik şirketi; 1997'den beri süren bir sanat projesi... Ve sonunda Extramücadele'nin ilk kişisel sergisi... 'Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız' bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmak üzerine kafa yoruyor, sosyolojik fotoğraflardan müteşekkil aile albümümüzü açıyor' diye tanıtıyor grubu..

Tanıtıyor da, bu grubun tek üyesi var ;reklamcılık yapan Memed Erdener. Sanatçı 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü’nden birincilikle mezun olmuş. Soyadına meydan okuyan tam bir 'Son Kişot'. Extramücadele ile Kemalizmi ve Cumhuriyet değerlerini bombardmana tutuyor. Gören babasını Mustafa Kemal öldürmüş sanır. Pınar Öğünç'e 'Uyuyor... Derinlerde... Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.' diyor. Radikal'deki bu söyleşinin tek bir cümlesini bile ciddiye almak, katılmak mümkün değil. Söyleyecek de çok söz var ama konuyu dağıtmak istemiyoruz şimdilik.
Pınar Öğünç devam ediyor '1 dolar 9 lirayken 1970’te doğan, 20’lerinin başında, Deli dergisi vesilesiyle hayatının çizgiyle geçeceğini idrak eden Erdener’in şimdiye kadar işlerinin yer aldığı karma sergiler, Hafriyat sanat grubuyla birlikte işleri olmuştu. 22 Eylül-13 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Galeri NON’da açılacak olansa 10. Uluslarası İstanbul Bienali’nden sonra en kapsamlı buluşma, Extramücadele’nin ilk solo sergisi: ‘Extramücadele 2010: Bunu Ben Yapmadım, Siz Yaptınız’. Fotoğraf, resim, heykel, yazı ve türlü işaretin buluştuğu sergiyi takdim ederken sanatçı ‘Aklınızdan geçeni karşınızda görmeye hazır olun’ uyarısını iliştirmiş.
Her şeyin güllük gülistanlık gittiği inşaat sektörüyle değil, tabiatıyla başka şeylerle ilgilendiğini söylüyor. O başka şey de sıklıkla bu ülkede vatandaş, evrende Türk olmanın manası üzerine kafa yormak demek... Kutsallaştırılmış imge ve görüntüleri tekrar düşünmek üzere önümüze dökmek, erken dönem Cumhuriyet ezberlerini bugünün, her tür totaliterizmi kendi ikonografisinden sözlüye çekmek demek. Bir türbe olarak minareli Anıtkabir, kanatlı melek bir Atatürk, kafeste bir denizkızı olarak Abdullah Öcalan... Her birinden ayrıca hazzetmeyen, hazmedemeyen var. E, zaten bu da ekstra mücadele...'
Deniz bitti kara göründü, şapka düştü..
Extramücadele 'nin bu sergisini, Cumhuriyet Pazar yarım sayfa büyük puntolarla 'Ezberleri tersyüz et' başlığıyla vermiş. Deniz Ülkütekin adlı muhabir söyleşiyi 'Atatürk,cumhuriyet sanki biraz da kutsal bir imgeden ideolojik bir sembole dönüşüyor gibi. Ve sanki sanatçı olarak siz bu değişimi daha önce fark ediyorsunuz. O zaman nur topu gibi yeni putlarımız olacağını da söyleyebilir misiniz?' diye gazetenin yayın politikasına aykırı olması gereken çanak sorularla sürdürüyor...
Pınar Öğünç'ün yazı başlığındaki '35 milyon' nufus ne zamanmış diye baktım sayım istatistiğine ; yıl 1968. O yıllardaki 'Kahrolsun Amerika' sloganı ,bugün pisliği örtmeye çalışırken her yere bulaştıran Howard Zinn, Noam Chomsky, Greenpeace'
lerle 'Yaşasın Amerika!','Varol Liberalizm!' özdeyişine dönüştü. 'Yankee Go Home' diyen 68 kuşağı nerelerdeydi, bugünün demokrasi maskeleriyle Noam Chomsky,Robert Finn,Hasan Bülent Kahraman üstünden Amerika'ya 'Welcome' diyen gençler yuları nereye teslim edip,özgürlüğü nerelerde arıyor?
Yayın politikasına aykırı olması gereken soruların devrinin İlhan Selçuk'la birlikte toprağa gömüldüğünü mü söylemek istiyorlar? Bu bilinçli, devamı gelecek bir eksen değişikliği mi, Cumhuriyet, Taraflaşıyor mu? ; zaman gösterecek..
Ama aynı gün gazetenin 18.sayfasında gene bir başka yazı dikkatimizi çekiyor. İzmir Suikastı sanığı olarak 1926'da idam edilen Maliye Nazırı Cavid Bey'in oğlu Şiar Yalçın'ın 27 Mart 1994 tarihli yazısının tekrar yayımı. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz değerli yazın adamı Şiar Yalçın, babasını asmış olan Mustafa Kemal'e o yazısında 1994 yılında şöyle diyor ; 'Atatürk'e dil uzatmak/ Ama bütün bunlara rağmen ben Atatürk'e sadece bu yüzden olsa bile dil uzatmaktan hicap duyarım. Çünkü vatanın kurtuluşunu, bağımsızlığını ve beceriksiz yöneticilerin elinde düştüğü bugünkü hiç de parlak olmayan haline rağmen çağdaşlığını ona borçludur.'
Kutsalları sorgulamak, post modern ilericilik..
Şiar Yalçın bunu yazdığı zaman 'başbakan' , yaklaşık 40 yıldır iktidarda olan o gün suçladığı Süleyman Demirel bugün değişti. 'Derinlerde... Kimsenin inmek ve görmek istemeyeceği binlerce berbat çukurda uyuyor tek başına.' diyebilen 'sanatçı' değişti. Yurtseverlik kavramı, dünya vatandaşı,vatansız,imansız olmakla yer değiştirdi. Şiar Yalçın aslında öyle demiyordu, böyle diyordu diyen Oral Çalışlar değişti. Bu tür sergileri onaylayan yazıları manşete taşıyan, Atatürk'le Yunus Nadi'nin kurduğu bir yayından söz ediyoruz:
Şimdi değişme sırası 87 yıllık Cumhuriyet'e mi geldi?...
Not Cumhuriyet Gazetesi'nde bahsettiğimiz yazıya şimdilik internet üzerinden ulaşamıyoruz . Ama Radikal'deki Pınar Öğünç'ün yazısının devamını okumak isteyenler için link şöyle : http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=1019605&Date=25.10.2010&CategoryID=41
23 Ekim Cumartesi ; 2010
Eşitlemek, belki de onlara yapılan bir haksızlık ama..

Yalnız yürek, beyin, mide, sinir ağı değil.
Dünyada taşıdığımız gövde, terkederek gittiğimizde bıraktığımız ceset de aynı. Tabiatı kavramakta, doğayı algılamakta aynı organların yarattığı duyuları kullanıyoruz. Korktuğumuzda kaçtığımız, sevindiğimizde koştuğumuz aynı ayaklar. Göz,kulak,burun,deri bütünüyle aynı işleve sahip. Acıyı bir insanın mı, yoksa keçinin mi çektiği fark etmiyor. Acı bildiğimiz acı. Dolayısıyla 'acı' önünde kıvranış, ölüm geldiğindeki çaresizlik, açlığın kavurduğu bedenin savruluşu, sevdiklerimize yapılan saldırı karşısında tepkimiz aynı. Bütün duyularıyla yaşam önünde insan ve hayvan eşit. Yani insan ve hayvan eşit..
(Yazının devamı aşağıda)
22 Ekim Cuma ; 2010
Eleştiri, bize göre, sanat nesnesinin neden olduğu,tetiklediği,
ama ona rağmen bağımsız bir yaratma alanıdır..
İnsan öyle bir varlıktır ki, tüm bilincini ,öğretisini ve hukukunu ,nesneler dünyası şekillendirmiştir. Zihinsel gelişimi, nesnelere göre biçimlenir. Marks 'bilinci belirleyen,üretim ilişkileridir' derken, burada gene nesneler üzerinden yapılan bir tedavül, diyalektik ve meta'nın yer değiştirmesi, nesnelerin mülkiyeti üzerinden politikleşme, meta üzerinden bir tesis,tavır,tevziat söz konusudur. İnsan için 'anlam' duygusunu iyi,kötü ya da olumlu/olumsuz yaratandır. İnsanın, ontolojisini,varlık bilgisini, kendinin/karşı tarafın konumlarını belirleyen, 'dokunabildikleri' üzerinden oluşan maddi durumudur. Kısaca belirleyici olan, nesneyle kurulan/engelenen ilişkilerdir. Tanrıyı 'insan duyarlılığı'na hapseder; yaratılıştan günlük politikaya kadar her kavramda mülkiyet üzerinden bir kuram,nesneler üzerinden binlerce kavram yaratır. Bu söylediklerimizi kuvvetlendiren Metis'ten çıkan iki kitap var ki, eleştirinin kalıplarını bozduğumuzu söyleyen tüm sanatçıların okuması gerekir.
Metis Kitap'ın verdiği bilgiye göre 'Özgürleşen Seyirci'yi yazan 1940 Cezayir doğumlu Fransız filozof Jacques Rancière ,halen Paris VIII (St. Denis) Üniversitesi'nde felsefe dersleri veriyor. Adı ilk kez Althusser'in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital'i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıktı. 1968 öğrenci ayaklanmaları sırasında Althusser'le fikir ayrılığına düşen Rancière, Althusser çevresinden kopuşunun gerekçelerini La Leçon d'Althusser (1974, Althusser'in Verdiği Ders) adlı kitabında anlattı. Bu siyasi ve teorik kopuş, ona göre, "bilgi ile kitleler arasındaki tarihsel ve felsefi ilişkilere" bakışlarındaki ciddi farkların ürünüydü.
Bir filozoftan "görme" üzerine fikir açıcı bir çalışma. Siyasal sanat veya sanatın siyasallığından ne anlamak gerekir? Eleştirel sanat geleneğinin ve hayatı sanatsallaştırma arzusunun neresindeyiz? Metalar ve görüntülerin tüketilmesine yöneltilen militan eleştiriler nasıl oldu da birden meta ve görüntülerin her şeye kâdir olduğunun melankolik bir şekilde kabul edilmesine veya "demokratik insan"ı hedef alan gerici bir eleştiriye dönüşebildi? Rancière kitabında, çağdaş sanatın bazı önemli sorunsallarını inceleyerek bu sorulara cevap vermeye çalışıyor.'
21 Ekim Perşembe ; 2010
Erozyona uğrayan insan doğasının revize edilmesi..
Başkası Olma Kendin Ol ; tüm yazılarımızın özeti budur. Toprağından,suyundan beslenip, tüm kozmosla birlikte hareket et, evrimleşerek üret.. İnsanın dışında tabiatta hiyerarşi,mülkiyet,biriktirme yok. Ne sömür, ne de parçası olduğun doğanın sömürülmesine, karşılıklı ilişkilerle gelişen insan doğasının erezyona uğramasına,manipüle edilmesine müsaade et diyoruz. Ama nesneler üzerinden düşünce geliştirebilen, duyarlılıklarını mülkiyet ilişkileri temelinde şekillendiren insanın içinde bulunduğu durum, doğal bir acz hali midir? Doğallığın eldeki verilerle revize edilmesini talep ettiğimizde, bu talep ne kadar sürdürülebilir olmaktadır?
Küçük bir hücreden, büyük bir organizmaya kadar kendi kendini çeşitli kategorilerde, var ederek ifade etme, insandaki/hayvandaki bilişsel süreçlerin canlı bir sistem olarak varlığın tüm ihtiyaç ve faaliyetlerinin öğrenerek, devinerek, genetiğine aktararak ve yeniden doğarak bilmesinin -yani bilginin- yeniden bedenlenişidir.Bu anlamda kültür, sanat, siyaset, psikoloji, ekonomi veya her neyse her bir faaliyetin kendi öz etkinliğinden doğup, evrimleşerek toplumsal bir önermeye dönüşmesi,ancak biyolojik namuslu ,doğal ve sürdürülebilir bir sürecin ifadesiyse, 'özgün'dür. Hal böyleyse şayet, sosyal metabolizma tarafından kabul edilir, uyum sağlar, büyük ve karmaşık bir makina gibi çalışan toplumsal hafızamızın bedensel işlevine yararlı olabilir diyoruz tüm yazılarımızda..Dikkatli okuyucu soruyor ; ya ideoloji? Cemil Meriç'in verdiği cevap, bu gün için de geçerlidir : 'İdeolojiler giyilen bir elbise, üstü eksik yarım hakikatlardır.' Konu Cemil Meriç'le sınırlı deği; okurumuz için bizim tamamlamamız gereken bir başka söz varsa şunu ilave edebiliriz.
Aradığımız 'cevher' ise,bir yerde gizli değil, onu yaşayarak biz oluşturuyoruz.
Metis'ten çıkan bir diğer kitap: 'Şilili iki bilimadamı, Maturana ve Varela'nın 1984 yılında yazdığı Bilgi Ağacı, insanın bilişsel yetileri hakkındaki çığır açıcı kitaplardan biri oldu. Günümüzde sinirbilim, evrimci psikoloji, karmaşıklık ve bilinç alanındaki bilimsel gelişmelerin çoğu bu kitapta anlatılan "bilişsel inşacılık" kuramı tarafından öngörülmüş, dile getirilmişti. Geçen yıllar içinde Amerika'da üniversite, Şili'de lise seviyesinde ders programlarına dahil edilen Bilgi Ağacı'nın temel tezi şu: "Yapmak bilmektir, bilmek yapmaktır."
Yüzyıllardır filozofları, dış dünyanın zihinde temsil edilmesine dayanan bir ikiciliğin ya da tekbenciliğin kafesine girmeye mecbur bırakmış olan bilme problemidir bu. Maturana ile Varela, insan zihnini ve bilme fenomenini esasen bir doğa olayı olarak anlamlandırabileceğimizi savunuyorlar. Geliştirdikleri etkileşime dayalı "kendi kendini var etme" (autopoiesis) kavramıyla, bilmenin "dışarıdaki" dünyanın temsili değil, bizzat yaşama süreci içerisinde bir dünya ortaya koymak demek olduğunu gösteriyorlar. Büyük Patlama'dan tekhücreli canlıların oluşumuna, oradan da dil ve dolayısıyla bilinç sahibi varlıklar olarak insana kadar uzanan ufuk açıcı bir yolculuğa çıkarıyorlar bizi.
Bu yeni bilgi anlayışının bireysel, toplumsal ve ahlaki içerimlerine de değinen yazarlar, yolculuğun sonunda şöyle diyor: "Yaptığımız her şey ortak yaşam koreografisi içinde yapısal bir danstır. İşte bu yüzden bu kitapta anlattıklarımız sadece bilimsel araştırma kaynağı değil, aynı zamanda insanlığımızı anlamak için bir kaynaktır."...'
Bu kitaba geleceğiz ama şimdi sırada 'Bilgi Ağacı' isimli bu araştırmaya hazırlık olarak başka bir yazı var; önce onu okuyalım..
İnsan, canlı mikro organizmanın fiziksel varlığını biçimlendiren toprağın, havanın, suyun ve nesneler dünyasının ürettiği zihnin taleplerini, kendini yaratan makro organizmanın nefesiyle birleştiren bir farkındalıkla, 'özbilinç' siyasetini oluşturabilirse, bugün evrimi lafta kabul edip fiiliyatta inkar eden kapana kısılmış solun arayışlarına da cevap yaratabilir.
Hayvanlar ve insanlar eşittir..
Hayvanlar ve insanlar eşittir. Bunu biz demiyoruz, Time dergisinin attığı başlık böyle. İnsanın ise mülkiyet duygusundan arınıp, bilimi,ilerlemeyi ve uygarlaşmayı reddedip, doğanın eşit bir parçası olması için gerçek bir zihinsel devrime ihtiyacı var. Kozmosun sonsuz düşünen ve yaratan bir beyin olduğunu göremiyoruz. Time dergisi, mikro organizmadaki yeri mercimekten biraz büyük insan aklıyla bu kadar bir öngörüde bulunabilmiş ,işe yarar bir projeksiyon yaratmış. Bu şartlarda zor da olsa insanla hayvanı eşitlemiş. Temmenidir ,ama yaşanan girdap içinde bu da önemlidir. Ne ki, insanın doğaya verdiği zarar, yeryüzündeki canlı yaşamı bitirme konusundaki istikrarlı çaba, doğayı dizginleme/köleleştirme , malı ve bilgiyi biriktirme güdüsü, insan hayvan eşitliği talebinin çok da gerçekçi bir istek olmadığını gösteriyor bize. Keşke hayvanlar kadar doğaya teslim olabilsek ve 'var' olmak yerine doğa içinde yok olmanın erdemini kavrayabilsek...

Hayvan aklı deyip geçmeyin!
Son yıllara kadar hayvanların insanlardakine benzer zihinsel bir yapıya sahip olduğu kabul edilmiyordu. Oysa son yapılan çalışmalara göre hayvanlarda da acı çekiyor, empati besleyebiliyor, ölüleri için yas tutuyor ve zor durumda kalanlara karşılık beklemeden yardım ediyor. Dolayısıyla insan ve hayvanlar arasındaki uçurum giderek kapanıyor.
Biz insanların hayvanlarla ilişkileri farklı çıkar hesaplarına dayanır. Hayvanlar dostumuzdur; geçim kanığımızdır; malımızdır; ailemizin bir ferdidir; işçimizdir; evimizin eğlencesidir; yok edilmesi gereken haşerelerdir. Onlara bayılırız; kafese tıkarız; istismar ederiz. Tabi bir de pişirip yeriz.
Bütün bunları yaparken tek bir gerekçemiz vardır:. Hayvanlar bize aittir; onlara istediğimizi yaparız, çünkü bizim gibi acı çekmezler; düşünmezler. Ölüm kaygıları yoktur. Eşleşirler ama aralarında aşk yoktur. Kısaca hayvanlarda bizde olduğu gibi bir bilinç bulunmaz . Rene Descartes bir zamanlar “Hayvanların bizim gibi konuşmuyor olmalarının nedeni, gerekli organlara sahip olmamaları değil, düşüncelerinin olmamasıdır” diyerek bu gerekçeyi savunmuş.Hayvanlarla ilgili yanılgılar
Ancak zamanla hayvanlarla aramızda inşa ettiğimiz setler birer birer yıkılıyor. Alet kullanan tek hayvan insandır. Peki alet yapan karga ve şempanzelere ne diyeceksiniz? . Empati ve el açıklığı gibi özelliklerin yalnızca insanlara özgü olduğu iddiası bugün ölüleri için yas tutan filler, zor durumda kalan sürü üyelerine yardım eli uzatan maymunlarla birlikte geçerliliğini yitirmiş durumda. Ya insanların neşelenebilen, gelecek kavramına sahip olan tek hayvan olduğu iddiası? Bu da İngiltere’de son yapılan bir araştırma ile yıkıldı. Konforlu bir ortamda yetiştirilen domuzların iyimserlik ve neşelenme konusunda insanlardan hiç de geri kalmadığı kanıtlandı.
Konuşma yeteneği insanların elinde kalan son kale de idi. O da Kanzi ile birlikte yıkıldı. Kanzi adlı 29 yaşındaki bonoboya doğduğu andan itibaren konuşma yeteneği kazandırılmaya uğraşıldı. Kanzi bugün sözcük kartları yardımıyla isteklerini dile getirebilecek düzeye geldi..Bütün bunlar hayvanlara farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor. Princeton Üniversitesi’nden biyo-etikçi Peter Singer 1975 yılında kaleme aldığı “Hayvanların Kurtuluşu” isimli kitabı ile bugün hayvan hakları olarak bilinen hareketin temelini atmış oldu. Singer, hayvanların da acı çektiğine inanıyordu ve insanların kendilerine yapılmasını istemedikleri acı veren müdahalelerin hayvanlara da yapılmaması gerektiğini savunuyordu. Bu görüş o dönemde herkes tarafından kabul görmese de son yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar Singer’i haklı çıkartıyor. Bugün bilim insanları hayvanların da acı çektiğini kanıtlamak için beyinlerinin incelenmesinin yeterli bulmuyor; akıllarından ne geçtiğinin de bilinmesi gerektiğini söylüyor.
Bilinçli yaratıklar
Hayvan zekâsını anlamaya çalışan bilim insanları çok sayıda engelle karşı karşıya. İlk başta insan olmayan yaratıkların bilinci olup olmadığı konusunda bile bir görüş birliği yok. İnsanlar yunusların ve şempanzelerin bir farkındalığa sahip olduğunu kabul ediyorlar; kedi ve köpeklerde de bu tür bir zekânın olmasına da karşı çıkmıyorlar. Peki fareler için ne demeli? Ya sinekler? Bunların aklından hiçbir şey geçmiyor mu? Basit bir hayvanın sahip olduğu minicik beyin, ancak temel vücut işlevlerini kontrol altında tutabilir. Sistem otopilota bağlanmış, yol alabiliyorsa, bilinç için gerekli olan nöron sinapslarına ne gerek var?
Bu soru katıksız bir sövanizm eğilimi taşıyor. “Belli bir eşiğin altında öznel bir deneyimin olmaması çok büyük bir olasılık” diye konuşan Northwestern Üniversitesi’nden bilişsel psikolog Dedre Gentner, “Bir hamamböceğinin kötü şeylerden kaçmasının ve iyi şeylere doğru koşmasının altında bir takım içsel reflekslerden başka bir şey aramak gerekli mi acaba?” diye soruyor.

Ne var ki bazı türlere ilişkin sahip oldumuz önyargılar, bu eşiğin nerede başlaması gerektiği konusunda belirsizlik yaratıyor. Örneğin mantıksal olarak bir hamamböceğinin sahip olduğu zekânın bir kelebekten farklı olmaması lâzım. Ama hamamböceğine karşı beslediğimiz tiksinti bunu kabul etmemizi engelliyor. Yine de çok sayıda bilim insanı bilincin bir çeşit bilişsel reostat (elektrik akımının şiddetini azaltıp çoğaltmada kullanılan aygıt ) tarafından kontrol edildiğini kabul ediyor. Bu da şu anlama geliyor: Bilinç insanlarda ve yüksek hayvanlarda en parlak ışığını verirken, basit hayvanlara inildikçe ışığı sönükleşiyor.
“Memelilerde bilinci reddetmek büyük bir yanılgıdır” diye konuşan Harvard Üniversitesi’nden psikolog Steven Pinker, “Kuşlar ve diğer memeliler de büyük bir olasılıkla bilinç sahibidir. En aşağılara indiğimizde, midye ve örümceklere gelince, kesin bir bir şey söyleyemiyoruz” diyor.
Beyin-vücut oranı
Var olduklarının bilincinde olan hayvanlar arasında zekâ giderek azalan bir seyir izler. Özellikle beyin boyutunun belirleyici olduğu düşünülür. Bu bağlamda insanlar kendilerinin en üst sırada yer aldıklarını düşünürler. İnsan beyni büyüktür –yaklaşık 1.400 gr ağırlığında- . Fakat yunusların beyni 1.700 grama kadar çıkabilir. Kaldı ki katil balinanın beyni devasa boyuttadır -5.600 gr- . Fakat insanlar balina ve yunustan daha küçüktür. Beynin vücut ağırlığına olan oranı söz konusu olduğunda ise durum değişir. İnsanların artık en üst sırayı Etrüsk sivrifaresine (Suncus etruscus) terk etmesi gerekir. Çünkü bu küçük yaratık, beyni 0.3 gram ağırlığında olmasına karşın vücuduna oranla en büyük beynin sahibidir.

Gelişmiş düşünce ve beynin yapısı
Beynin boyutları ile zekâ arasında kesin olarak bir ilişki olmasına karşın, beynin şekli zekâ konusunda daha fazla bilgi verir. Yüksek düşünce beynin korteks bölgesinde işlem görür. Pek çok hayvanda olmayan bu bölüm, beynin en fazla evrim geçiren kısmıdır. Memeliler serebral korteks kulübünün doğal üyeleridir! Burada kural şudur: Beynin korteks kısmı ne kadar büyükse hayvan o kadar zekidir. Ancak yaratıcı zekânın tek belirleyicisi bu değildir. Alet kullanımını ele alalım. İnsan alet kullanımında profesyoneldir. Bunları amatör kategoride maymunlar izler. Susamurlarının sırt üstü yatarak, karınlarının üzerinde yumuşakçaların kabuğunu taşla kırarak içindekini yemeleri, ne kadar basit olsa da, 'görünsel' bir tür alet kullanmaktır. Eğer yaratıcılık serebral korteksin bir marifeti ise kargagiller (karga, kuzgun, saksağan gibi cinsleri kapsayan ötücü kuşlar) alet yapımında insan dışındaki türlerin hepsinden niçin daha becerikli?
Kargalar bu konuda destan yazmış durumdalar. Plastik bir tüpün içindeki eti çıkartmak için düz teli büküp kanca yapan kargalar.. İçi yarı yarıya su dolu bir kabın içindeki suyu içmek için kabın içine taş atarak suyun seviyesini yükseltmeye çalışan kuzgunlar... Bu son deneyde ilginç olan, hayvanın su seviyesini hızlı bir şekilde yükseltmek için ilk önce en iri taşları seçmesidir.
Serebral korteksi olmayan kuşların bu becerileri sergilemesi, bir olasılıkla memelilerde de bulunan bazal ganglia sayesindedir. Bu öğrenme ile ilgili beyin bölgesidir. Memelilerde bazal ganglianın birden fazla bileşenleri varsa da kuşlarda tek bir parçadan oluşur. Ancak MIT ve Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nin birlikte yürüttüğü bir çalışmada, kuşlardaki bu tek yapılı bazal ganglionun birden fazla işlevi olduğu anlaşıldı.
Toplu halde yaşamanın etkisi
Kargagillerde ve diğer hayvanlarda zekânın tek belirleyicisi beyinleri değildir. İçinde yaşadıkları topluluklar da zekâlarını etkiler. Hayvanlar için tek başına yaşamak, toplu halde yaşamaktan daha kolaydır. Kutup aylarında olduğunda gibi tek başına avlanmak ve avını oturup yemek daha az sorun çıkartır. Avı paylaşırken güç gösterisinde bulunmak, birlikte avlanırken strateji geliştirmek gibi sıkıntılara gerek kalmaz. Hayvanlar zekâlarını sergileme fırsatını en çok avlanma sırasında yakalarlar.

Toplu halde yaşayan hayvanlarda neden sonuç ilişkisi belirgin değildir. Başka bir deyişle, birlikte yaşamak zekâyı geliştirebilirken, doğuştan sahip olunan zekâ, hayvanı toplu halde yaşamaya itebilir. Kesin olan kargagillerin kuşlar arasında en sosyal yapıya sahip olduklarıdır. Bu hayvanların uzun yaşaması ve güçlü grup bağları bu tür yaşam için gerekli olan altyapıyı sağlar. Başka bir ilginç yapı da sürü halinde yaşayan hayvanlarda görülür. Bunlarda zekâ kırıntı boyutlarındadır. Bunlar da eşgüdüm içinde yaşam sürmelerine karşın, sürülerinde belirgin bir işbirliği yoktur. Duke Üniversitesi’nden hayvan biyoloğu Christine Drea sürü hayvanlarının özelliklerini şöyle değerlendiriyor: “Bir buffalo sürüsünde A hayvanı, B hayvanının kim olduğunu düşünmez. Ancak primatlar, sosyal etoburlar, balinalar ve yunuslar arasında her fert özel bir yere sahiptir.”

‘Ben ve diğerleri' bilinci
Bir hayvanın beynini ve davranışlarını incelemek kolaydır, ancak sıra bilişsel yeteneklerin ortaya çıkartılmasına geldiğinde iş sarpa sarar. Bir insan çocuğunun öğrenmesi gereken en önemli yetenek “aklın kuramı” denilen olgudur. Bu da tüm bilginin evrensel olmadığı anlamında kullanılan bir kavramdır. Örneğin emekleme evresindeki bir bebek dadısının oyuncağını odanın bir yerine sakladığını gördüğü zaman, daha sonra odaya giren herkesin oyuncağın yerini bildiğini düşünür. Çocuk ancak 3 yaşına geldiğinde kendi bildiklerini başkalarının bilmesi gerekmediğini öğrenir.
Aklın kuramı, iletişimin ve öz farkındalığın (kişinin, başka insanlardan ve şeylerden ayrı bir varoluşa sahip olduğunun bilincinde olması) temelini oluşturur. Az sayıda hayvan bu özelliğe sahiptir. Köpekler bu nadir hayvanların arasında yer alır. Aklın kuramının en belirgin göstergesi, parmakla işaret etmenin ne anlama geldiğini anlayabilme yetisidir. Başka bir deyişle bireyin çevresinde birinin paylaşmak istediği bir bilgisinin olması ve bireyin dikkatinin o yöne çekilmesi; böylece bireyin de o bilgiyi öğrenebilmesidir. Bu yeti bizlere basit gibi görünebilir, çünkü insanlar doğuştan bu yetiye sahiptir ve işaret etmek için parmaklarımız vardır. Büyük maymunların da parmakları vardır, ancak bunlar bu yetiyle doğmazlar. Örneğin Kanzi, doğal ortamından farklı olarak insanlarla büyüdüğü için elleri boş kalıp, işaret yoluyla iletişim kurma yeteneğini kazanmıştır.

Aklın kuramını kavrayabilen akıllı türlerin tek göstergesi parmakla işaret edebilmek değildir. Örneğin saksağanlar yiyeceklerini saklarken diğer saksağanların kendilerini izleyip izlemediğine dikkat ederler. Eğer izlendiklerinden kuşkulanırsa, etrafta kimsenin olmadığı bir zamanda yiyeceği ilk yerinden çıkartıp başka yere gömerler. Böylece diğer kuşların akıllarından ne geçtiğini anladıkları gibi, akıllarından geçen düşünceyi de değiştirme yeteneğine sahiptirler.
Bir hayvanın öz farkındalığının olup olmadığını anlamanın en güvenli yolu ayna testidir. Bu test, bir hayvanın aynaya bakıp gördüğü görüntünün ne olduğunu anlayıp anlamadığını ölçer. Bu testi geçen hayvanların başında filler, maymunlar ve yunuslar gelir. Test sırasında bu hayvanların alınları veya vücutlarının bir noktası boya ile boyanır. Hayvan aynaya baktığı zaman parmağı veya hortumu ile aynada yansıyan görüntüye değil de kendi vücudundaki boyalı kısma dokunuyorsa testi geçmiş demektir.
Hayvanlar da hisseder mi?
Hayvanlar empati besleyebilirler mi? Merhamet duygusuna sahip midirler? Birbirlerine aşık olabilirler mi? Yas tutabilirler mi? Başkalarına özen gösterebilirler mi? Bilim şimdi bu soruların peşinde..

Araştırmalar fillerin ölüleri için yas tuttuğunu kesin olarak gösteriyor. Yollarının üzerinde fil iskeletine rastlarlar ise, dikkatli bir şekilde kafatasını ve fildişini incelerler. Maymunlar da
sürüde ölen bir üyenin başında günlerce bekleyebilirler.
Yaşayan grup üyeleri için empati gösterisi sıçanlarda gözlenen bir tutumdur. Harvard Üniversitesi’nden antropolog-biyolog Marc Hauser, acı ile kıvranan sıçanları izleyen diğer sıçanların da acı içinde kıvrandıklarını gözlemiş; bu gözlemi yorumlamak için nöro-biyolojiye gerek olmadığını söylüyor.
Sonuç: Hayvanlar ve insanlar eşittir
Hayvan hakları savunucusu Singer, hayvanlar da insanlar gibi acı çektiğine göre bu ikisinin onurlu bir yaşamı hak ettiğine inanıyor: “Acıyı bir insanın mı yoksa farenin mi çektiği fark etmez. Acı acıdır. Dolayısıyla bu ikisi eşittir.”
Bilim insanları, bazı konulardaki görüş farklılıklarına karşın hayvanlara karşı tutumuzun köklü bir değişim geçirmesi gerektiğine inanıyor. Örneğin Avrupa Birliği yetkilileri hayvanların daha “insani” koşullarda yaşaması için gerekli önlemleri almaya çalışıyor. Çiftliklerdeki koşullar daha sıkı denetleniyor; besi hayvanları kesime gitmeden önce bayıltılıyor vb…
Ne var ki, Singer insanların vejetaryen olmaları gerektiğine inanmıyor. Ancak midye, salyangoz, istiridye gibi hayvanların daha az acı çektiğini düşünerek bunların yenmesinin daha doğru olduğunu söylüyor.
Türkçesi: Reyhan Oksay
Kaynak: Time, 16 Ağustos 2010
www.comparativecognition.org
http://www.psychol.cam.ac.uk/ccl/
www.discovermagazine.com
Time yazarı böyle diyor . Bizse bir kere daha hatırlatıyoruz. Kime, niye/neye inanıyorsunuz? Durum ortada, artık bu bir 'inanç' meselesi değil; görünen/dokunulan ,üstümüze bütün hışmıyla gelen ,ansızın yüzyüze geleceğimiz bir 'gerçek'. Üniversiteler, esnaf kefalet kooperatifleri, generaller, ceo'lar veya şeyhlerle papazlar söylemiyor. Ama tüketerek çoğalan kapitalizmin bugün dayattığı asıl gerçek sorun ,yüzleşme zamanımız gelen baş çelişki budur . Evo Morales söylüyor,bizler söylüyoruz üç beş durumu gören meczupla, levhi mahfuz ya da akaşik kayıtlar söylüyor.
İster yukaradaki yazıyı kaleme alan Time yazarı, ister Deleuze/Guattari, Marks, Che, Dalay Lama, Ali Akay ya da Müslüm Gürses ; Açık Radyo, Ömer Madra ve dinleyenleri ; kimi önemsiyorsanız bir parçasını bulacağınız doğrulardan parçalar kapın,kolaj yapın. Misyoner inancı, münevver sorumluluğu, rotary görevi veya sosyalist etik yahut İsa, Musa adına katılın; farketmez. Kimse söylemiyor ama siz biliyorsunuz: bu da önemli.
Gerçek birdir ve değişmez; çirkin insan soyuna,doğa itiraz ediyor.
Acil eğitim, köle/efendi diyalektiğinin reddi, süperegonun ezilmesi olmalıdır.
Yeryüzü, adına 'akıl' denilen sentetik bir örtü ile kaplanmıştır. Gezegendeki doğal hayatın tüm unsurları dijital şiddet ile fişlenmekte, kontrol altına alınıp özgürlükleri/sınırları tanımlanarak , yapay mutasyonla yeniden yapılandırılıp/yaratılmaktadır.
İnsanın kendini böcekle, yaprakla her tür hayvanla, bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi yalnız ahlaki değil fiziksel kurtuluşu da olacaktır.
Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp, yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur..
Emin Çetin Girgin .
***
17 Ekim Pazar ; 2010
Eminönü Meydanı'nda çağdaş sanat gösterisini
Thyssen-Bornemisza Art Contemporary sunar!...
Avusturya arşidüşesi, Francesca von Habsburg, The Morning Line İstanbul/Şafak Çizgisi için Eminönü Meydanı'nda. Ayşe, mehmet, gülbahar ya da ökkeş ile zeynep; ne sen bunun farkındasın, ne de o nerede olduğunun farkında ...

Francesca von Habsburg Avusturya arşidüşesi. Viyana’da yaşıyor. Hayatını sanata adamış. Londra’da modern sanat tarihi eğitimi almış. 1989 yılında Lugano Villa Favorita’daki Thyssen-Bornemisza koleksiyonu özel sergiler baş küratörü olmuş. 1995’te kültür mirasının korunarak iyileştirilmesini amaçlayan ARCH Foundation’ı, 2002 yılında Viyana’da “Thyssen-Bornemisza Art Contemporary Foundation”ı kurmuş.
Avusturya arşidüşesi Francesca von Habsburg, dünyanın en önemli sanat koleksiyoncuları arasında. Bu yüzden “sanatın kraliçesi” olarak da tanınıyor. 
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaki yeni sanat projesi düşesin himayesinde 'The Morning Line/Şafak Çizgisi,İstanbul' bir ses pavyonu; tam anlamıyla bir yerleştirme. Tuhaf sesler çıkartan 17 ton ağırlığındaki bu alüminyum yapı, vinçlerle 22 Mayıs'ta Eminönü Meydanı'na iyice yerleşmiş. Müzik, efsane ve dini tek bir sistemde, üç boyutlu bir anlatımla bir araya getiriyor. 'The Morning Line/İstanbul'un insanların ağır bir çaba harcamadan da sanatı hayatlarına katabilmelerini sağlayan bir fırsat olduğunu iddia ediyor. Bunun hiç değilse Eminönü meydanında gerçekleştiğini söylemek, Galatasaray Lisesi mezunu, efsane sokak filozofu Sakallı Celal'in bilinen bir sözünü akla getirir ki, geçelim.
Yapıyı izlerken insanlar aynı zamanda bestecilerin sırayla ya da rastgele çalınan müziklerini dinliyorlar!. Ne var ki, masa başında gerçekleşen proje, sokaktaki sesle ,güneşi gören buz parçası gibi erimiş ki, kitabi bilgi, alan çalışmasıyla örtüşmüyor..
Amaçlarını şöyle özetliyor Bayan Habsburg ; 'Elektronik bir panel aracılığıyla hangi parçanın çaldığını takip edebilecekler. Böylece sanki bu sanat eserinin nefes alıp verişlerini dinliyorlarmış hissine kapılacaklar. Bu yapının canlılığına şahit olacaklar(..) İnsanlara ilham vermeyi hatta onları tahrik etmeyi seviyorum' diyor.
Sanatın Kraliçesi Düşes'in son cümlesinin amacına ulaştığını söyleyebiliriz.
Eser için söylediklerimiz teknik olarak Eminönü Meydanı için, şehrin ses/görüntüsüyle doku uyuşmazlığı, hedeflenen amacına ulaşmamakla sınırlı değil.
Aliyyûlâlârla Batı'dan ithal edilen çağdaş sanat bir Truva atıdır; gereğinde yarıştırır, bazen de karıştırır,kışkırtır,provoke eder. Hormonlu bir tohum, iyi ve sevimli bir araçtır; ilerleme görseli olarak kitleleri doyurur,uyutur/avutur.. Adorna 1944'te 'Olayların gelişimi, mümkün olduğunca, hemen öncelerinde var olan durumlardan doğmalıdır, bütünün ideasından değil' derken Batının kültür endüstrisinin sermayesini zerafetle ihracının yarattığı çıkmazın farkındadır.
17 tonluk kara bir sinek gibi Eminönü Meydanı'na konan bu kütlenin,
görünen amacını aşan bu nesnenin kültürel tacizi,
bir emrivakiyle karşı karşıya kalan halkın aczi sorgulanmalıdır...
İyi ile kötünün, ustayla çırağın, ilerleme ile çürümenin birbirine rahatlıkla dönüşebildiği bu alana ve kavrama yönelttiğimiz kritiklerimiz 'Çağdaş Sanata Eleştirilerimiz' başlıklarında ve Bay Block yazımızın altında devam ediyor. Düşes Francesca von Habsburg'a da 'Bu bir el'dir işe yarar; 'sanat' ise ne işe yarar? diye soruyoruz. Bu yazılar oyun kurucular, oynayanlar ve üstünden bahis oynananlar için yararlıdır. Avusturya Başkonsolosluğu, yazımızın bir çevirisini Sn. Habsburg'a verirse, kültürel misyonunu, bu işteki görevini yerine getirmiş olur. Zira 22 Mayıs'ta açılan 'yerleştirme', süresini tamamlamış, son tarihi 19 Eylül 2010'de eşik aşılmıştır.
Devamı, http://emincetingirgin.blogspot.com/2010/10/17-ekim-pazar-2010-eminonu-meydannda.html adresinde okunabilir.
***
25 Ekim 2010; Pazartesi
AKM'nin İKSV'ye devri düşünülmelidir..
Gila Benmayor, Hürriyet Gazetesi'nde 22 Ekim Cuma günü 'Eczacıbaşı Grubu’ndan İKSV’ye 10 milyon bağış' başlıklı yazısında şöyle diyor:
'İSTANBUL artık dünyanın konuşulan bir merkezi.
Hatta Ezcacıbaşı’nın dikkat çektiği gibi, yabancı yatırımcılar için de bir çekim merkezi haline geldiyse bunda sanat ve kültürün de payı var.
İstanbul’un bu büyük dönüşümünde İKSV’nin öncü rolünü kim inkâr edebilir?
“İKSV’den beklentiler o kadar fazla ki” diyor Bülent Eczacıbaşı.
Vakfın etkinlikline bu yıl yeni bir tanesi eklendi.
2012 yılı için planlanan Tasarım Bienali.'
Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılıp yerine daha modern ve işlevsel bir kompleks yapılması sorunu büyük bir çıkmaz gibi görünüyor. Kültür Bakanlığı'nın tüm projeyi yeniden yapımı, gelir ve giderleriyle birlikte İKSV'ye devretmesi ya da 49 yıllığına kiralaması bir çözümdür bizce. Bu konuyu yeri geldiğinde işleyeceğiz..
Bülent Eczacıbaşı'nın söylediği, “İKSV’den beklentiler o kadar fazla ki” cümlesinin içini bu ifadeyle doldurmak gerekir. Organizasyon başarılarını 30 yıldır kanıtlayan bu kurum, toplu mutabakatı/konsensusu ,zoru başarabilir. Ondan sonra kalite ve kandite gelir ki, ayrıca tartışmaya,eleştiriye devam ederiz. Ama bu konuda başta İKSV'nin istemesi, talep etmesi, akılcı,şehrin merkezine uygun etkili bir proje önermesi lazım. Likitidesi olmasa da kredisi, kamu desteği var..
Opera ve bale oynayacak salonu olmayan dünya başkenti İstanbul, utancından kurtarılmalı, Hıncal Uluç'un 'AKM Yazıları' bir kere daha okunmalıdır.
***
Pötikare Hayatlar / Petit-carré Lives
ESİN TURAN
26 Ekim - 27 Kasım 2010
Avusturya’da yaşayan ve çalışan Türk sanatçı Esin Turan‘ın Türkiye’deki ikinci kişisel sergisi “Pötikare Hayatlar„ 26 Ekim - 27 Kasım tarihlerinde DAİRE Tophane’de gerçekleşiyor.
Sanatçı onuncu kişisel sergisindeki yapıtlarında, cinsellik, kadın ve kadının rolü ile içinde bulundugu sistemler ve bunların günümüz toplumdaki ve tarihsel süreç içindeki yansımaları üzerinden toplumun dayattığı düşünce ve görme biçimlerini sorguluyor. 
Çıkış noktası olarak kadın hakları hareketinin öncülerinden biri olan Amerikalı yazar ve şair Sylvia Plath’ı alan Esin Turan, yazarın sembolik anlatımlarla yüklü şiirlerini kadının toplumdaki rolünü çözümlemede kullanıyor.
Sanatçı, toplum tarafından dayatılan, erkeklik ve kadınlıkla ilişkilendirilmiş sosyal ve kültürel normların hala etkin olduğunu ve cinsiyet (gender) kavramının toplumdaki yansımasının kadına ve erkeğe atfedilen rollerden ibaret oldugunu düşünüyor. Bunu da, eserlerinde kullandığı 1870’lerden bugüne uzanan buluntu fotoğraflardaki yüzler ve giysiler değişse de toplumsal cinsiyet anlayışının çok da değişmediğini vurgulayarak gösteriyor. Bu yüzeysel değişimin izleri ise 1950’lerden günümüze yazılı ve görsel basındaki kadın imajının takibinde görülebilir.
“Pötikare Hayatlar” , 26 Ekim - 27 Kasım 2010 tarihlerinde Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Tophane'de izlenebilir.
Açılış: 26 Ekim Salı - 18.00
Yer: DAİRE Tophane
Sergi: “Pötikare Hayatlar”
Sanatçı: Esin Turan
Tarih: 26 Ekim - 27 Kasım 2010 / 26 Oct - 27 Nov 2010
Adres: Boğazkesen Cad No:65D Tophane 34255 Beyoğlu İstanbul
www.dairesanat.com
info@dairesanat.com











