22 Eylül 2010 Çarşamba

Not Defteri / Eylül 2010

Yaşam şekillerine duyulan husumet, saldıranların geleceği ile saldırılanların geçmişinin örtüşme ihtimalini unutturuyor..





Mahalle baskısı değil, mahalle üzerinde kapitalizmin dönüştürücü baskısıdır var olan sosyolojik durum..Yoksullar, dargelirliler, varoş esnafı üzerinden rant sağlamaya çalışan medya, yapay çelişkileri köpürterek sanatçıları kaygan bir zeminde işine geldiği gibi kullanmaya çalışmaktadır. İşe gönül vermiş galeriler ise hareket alanları kısıtlanıp, sınırlandırılarak hedefteki günah keçisi durumuna sokulmuşlardır..
Tophane sanat galerisi saldırısı haberleriyle bültenlere yeni renkli malzemeler sağlanırken, akılcı önerilerle sorunu çözme eğilimi ise ne yazık ki henüz konunun uzmanlarından gelememektedir.

Öteki'nin varlığını ve bizle birlikte yaşam hakkını koşulsuz kabullenmek, demokratik yöntemlerle eleştiri mekanizmasının ortamını
daima canlı tutabilmek, her çatışma durumundan sıfat sahibi bir düşman üretmekten kaçınmak,
mağdurun durumuna bireysel çözümler değil,
toplumsal mekanizmalarla çare oluşturabilmek,
çağdaş 'insan', uygar toplum olabilmenin ortak ölçütüdür.


24 Eylül 2010 ; Cuma

Tophane Sanat Galerisi Olayları (1);
gerilime Neo-Liberal merhem..



'Ben hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım' diyor Sabah'ta Adalet Cingöz takma ismiyle yazan genç/güzel hanım Cüneyt Özdemir'e ekranda; 'artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak' diye de ekliyor. Ne karşı tarafın sakinlerinin ne de olayın telaşının yarattığı üzüntüyle tedirginliğini yüzünden okuduğumuz sanat çevreleri adına CNN'de konuşan bu narin eleştirmenin konuyu köprüleyerek yeni düşmanlar yaratmasına hiç mi hiç gerek yok; paranın mistik gücü, kapitalizmin hoşgörüsü, sanatın toplumu dönüştürme kudreti, pazarın ihtiyaçları tüm kırılan yürekleri mutlaka onaracaktır.


Galeri Non’da Extramücadele’nin ‘Extramücadele 2010/Bunu ben yapmadım, siz yaptınız’ başlıklı çalışmaları, Galeri Elipsis’te Michel Comte’nin ‘Women - Obsession’ başlığında toplanan işleri, Pi Artworks’un iki galerisinde Mehmet Ali Uysal’ın ‘Askıda’ ve ‘Tebdilibeden’ adlı eserleri, Outlet İstanbul’da ise Jakup Feri’nin ‘Çekirdek Instead of Leblebi’ isimli yapıtları sergileniyordu. Gazetelerin yazdığına göre şehrin renkleriyle bezenmiş bu mahallede "PKK veya Hamas yanlısı sloganlar mülk edinmeyi kınayan duvar yazılarıyla birarada yer alıyor . Tophane esnafı ise ‘öfke’siyle meşhur. Bu öfke son olarak IMF toplantısını protesto ederken dükkanlara saldıran protestocuların öldüresiye dövülmesiyle TV ekranlarına konu oldu. Bölgenin hareketli yapısı, binalara da yansımış. Boğazkesen Caddesi’nde bir sanat galerisi, yanında ‘bitirim’ kahvesi, karşısında naylon leğenci, hostel, onun karşısında tarihi simit fırını, hostellere dürüm satarak büyüyen büfe gibi işyerleri tam anlamıyla yumak gibi birbirine geçmiş durumda. Hostellerin 50 metre ötesinde Kadiri Tekkesi ve çoğu sakallı, cüppeli, çarşaflı mahalle sakinleri yaşıyor. Ancak çarşaflılarla, şortlu, atletliler arasında herhangi bir gerilim, bugüne kadar bilinmiyor. Firuzağa Mahallesi’nden Tophane’ye inen tüm sokaklar bu renkli çelişki ve dokuyu aynen yansıtıyor."

Yoksul kesim ile sanatçıları kafakafaya tokuşturarak yeni rantlar oluşturmaya çalışan medya ise alışkanlıklarını sürdürerek bilinen işlevini yerine getiriyor..Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği-UPSD Başkanı Bedri Baykam ile Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy'un "En büyük arzumuz da, Tophane’de bulunan galerilerin mahalle halkıyle tekrar en sakin ve en yapıcı diyaloglara girebilmesi ve her iki kesime de çok yararlı bir ilişkinin, huzur içinde tekrar başlayabilmesidir." diyen basın açıklaması bir nebze gergin ortamı yumuşatıyor, yüreklere su serpiyor...


Böyle bir ortamda iki kültürlü, iki katmanlı bir yapının birbirinin üstüne basması spontan bir gerilim, kırılma değil ama bir esneme yaşanmasına neden olmuştur. O akşamki kısa süreli olayda ayılanlar,bayılanlar, kalbi sıkışanlar, tansiyonu yükselen,korkudan dili tutulanlar, şekeri çıkanlar, meydandan kaçanlar üzülmesinler.. Mahalleli yeni değişen hayata, bu yaşam şeklinin hayatı/sanatı, caddeyi ya da öfke, dostluk/düşmanlıkları alınabilir/satılabilir mallara çeviren piyasanın kurallarına/ unsurlarına, safralarına mutlaka yetmez ama evet diyecektir.. Çünkü asl'olan galeriler üzerindeki mahalle baskısı değildir . İronik açmaz , mahalle üzerinde kapitalizmin zarif yüzü , güzellerinin/güzelliklerinin dayatması , nimetlerinin vazgeçilemez baskısıdır . Burada kısa zamanda aşılmasında herkesin yararına olan söz konusu durumu, uzlaşmaz/sınıfsal çelişki gibi algılamamak gerekir . Semtin eski/yeni sakinleri, emekçiler,küçük esnaf,dargelirlileriyle, sanatçılar arasında kültürel hiyerarşi oluşturarak düşman yaratmayı doğası gereği medya başarmıştır. Ne ki yapılması gereken varoşa sürülen yoksulun psikolojisi, şehrin diyalektiği, sanatın dönüştürücü kudreti, sanatçının barışcı tabiatının öne çıkartılması olmalıdır.. Yangına körükle gitmenin anlamı yoktur. Güzide eleştirmen Adalet Cingöz gibilere televizyon ekranlarında durumu abartmamalarını öneririz..


'Kapitalizm sen nelere kadirsin?' diyebileceğimiz uzlaşma süreci muhakkak devamında gelecektir . Çünkü bölgenin imar ,islah ve ekonomik gelişmesi burada şehir hayatının gelişken yapılanmasıyla sürmesi tüm tarafların çıkarınadır. Sabah Gazetesi'nde 'Adalet Cingöz' mahlasıyla yazan sanat eleştirmeni Ayşegül Sönmez'in CNN'deki heyecanlı , ürkek konuşmasını bu akşam izledik. Telaşa, bir yerlerde suçlu aramaya, karşı taraftan 'düşman' yaratmaya neden yok. Zaman bütünüyle ekonomik nedenlerden tüm sorunları gölgede bırakacak, çıkarsal amaçları öncelikle izi bile kalmaksızın onaracaktır..Ne liberal solcuların ne de bıçkın mahalle sakinlerinin gerilimi sürdürmek istemedikleri açık. Durumun öznesi de nesnesi de güleryüzlü kapitalizmin bünyesindeki/doğasındaki kurallara göre hareketlenmektedir; uzlaşmaysa kaçınılmazdır. Ayazpaşa,Gümüşsuyu'ndan başlayıp Asmalımescit,Firuzağa, Galata,Lülecihendek, Okçumusa, Aynalıçeşme'yi kapsayan geniş bir yerleşimin dönüşüm süreci yaşanıyor. Diğer yandan İstiklal Caddesi’nin öte tarafında Kasımpaşa'nın yamaçlarından Tarlabaşı'nın eteklerine, bir uçtan Kabataş,Fındıklı,Salıpazarı'na tutunan ve önceki gün Tophane’de bölgesindeki Çukurcuma'dan aşağı sarkarken, diğer taraftan Galatasaray Meydanı'ndan gelen çatalla Boğazkesen'e inen yokuştaki olayın geçtiği galerileri de içine alan Beyoğlu İlçesi'nin bitiş noktasında Galataport rantı vardır. Demografik yapılanmasıyla nüfusun ve nufuzun değişeceği/değiştirileceği gerçeği evrimsel bir sürece yayılmıştır. Devir teslim mutlaktır bunu herkes görmektedir. Ama haber için durumu provoke eden medya ve Adalet Cingöz türevleri ise bu durumdan başka görevler çıkartmakta, yoksul kesimin netameli hasassiyetini farklı kulvarlara çekip taşımaktadırlar. Esas tarışılması gereken bu sergilerde yer alan çalışmaların özü, eleştirel görsellerin kendilerinin eleştirinin odağına yerleşecekleri , aslına baş kaldıran muhteviyatıdır; yeri gelince değineceğiz...

***

26 Eylül Pazar ; 2010
İşçi ürettiği metaya, mahalle sakini semtine, sanatçı eleştirdiği riyakarlığa, sanat halkına yabancılaşmıştır; pazar, uzlaşarak/dönüşerek evrimleşen, dini imanı para olan yeni bir insan tipolojisi yaratmaktadır..


Tophane Sanat Galerileri Saldırısı (2);
İnsanın çevresine, sanatın halka yabancılaşması..


Tophane olayları başka neden aranmasın sanatın halka yabancılaşmasının, halkın semtine, semtin insanî ilişkilere yabancılaşarak yeni pazarlar, marjinal yaşam şekilleri üretmesinin yarattığı cepheleşmeler/düşmanlıkların sonucudur. Kapitalizm bir yandan aykırılıkların üzerinden yeni rantlar oluştururken, diğer yandan doğası gereği bu çelişkileri sulandıracaktır. Pazar, yeni renkler üreterek, insanı dönüştürerek, doğasından uzaklaştırarak, çürümeyi yeni ambalajlarla süsleyerek/bezeyerek, farklı tüketim kategorilerini derleyip kışkırtarak tarafları bir arada tutmayı başaracaktır.

Tophane sanat galerileri saldırısı basında genel olarak liberal yaşam şekillerine müdahale veya dinsel cepheleşme olarak tepki görüldü. Kendisine 'sol' diyen köşe yazarlarının bile kargaşanın sosyolojisine yaklaşırken kendi paranoyalarını canlı tuttuklarını gördük. Kapitalist dünyada her ürün, karşı tarafı tuzağa düşüren/kâr getiren bir yemdir. Marks'a kulak verirsek 'Yoksulluk insanlara en büyük zenginliği, yani öteki insanı bir gereksinme olarak duyuran edilgen bağdır. Benim özsel etkinliğimin duyulur patlak verişi, böylece benim varlığımın etkinliği durumuna gelen tutkudur.(..)Her gereksinme, komşuya en sevimli biçimde yaklaşmak ve ona şöyle demek için bir fırsattır: Sevgili dostum, senin için zorunlu şeyleri sana vereceğim; ama (..) ben sana zevk sağlarken seni kazıklayacağım.(.) ekonomi politik, bu zenginlikler bilimi, öyleyse aynı zamanda vazgeçme, yoksunluklar, esirgeme bilimidir.'

Semtte yaşayan emekçinin, semtin yeni mülkiyetine, mülkiyetin yeniden kendini üretmesine dolayısıyla geleneksel çevresine yabancılaşması, düşmanlıkları körüklemiştir.
Yabancılaşan değişimi yalnızca doğal ortamına,kapalı kültürüne karşı tehdit olarak algılayan mahallenin esnafı,dargelirlisi, eleştiri mekanizmasını orman kanunun ilkel araçlarıyla uygulayan bıçkını,aculu, kabadayısı değildir.

Sanatı piyasanın kurallarına göre yeniden yapılandırarak, doğal mütefiklerini reddeden, kendine yabancılaştıran çağdaş sanatçı da ona sera ortamı sunan bianeller/müzeler, galerilerden başını dışarı uzatarak 'ben neredeyim/kimlerleyim, kimin hizmetindeyim?' diye sorgulaması, sokağın sesine kulak vermesi gerekir.


Pazarın/politikanın dayatmalara baş kaldırmadan sistem eleştirisine gönüllü desteğini sürdüren entelijansiya, mega pazarın/global kültürün, makro siyasetin hizmetine girerek kendine/coğrafyasına,toprağına yabancılaşmıştır. Yapıtın tecimsel değeri, yani galerilerdeki malın değişim değeri, bütün insani güzelliklerin üzerini işine geldiği gibi perdeleyerek, sömürenlere itibarlarını iade etme işlevine kaynak oluşturmaktadır. Güncel karşı propoganda unsuru olarak sanat, komprador kapitalizmin hizmetine verilip yeri geldiğinde ilericilik adına zevalsız savunulmakta, sahte kastlara bilerek kapak yapılmaktadır..

Sahip olmayı arzulayan koleksiyoner, sanatın özelliği/güzelliğinden çok onun parasal değişim değeriyle ilgilenir. Sanat galerileri gücünü moraliteden alan, bütünüyle duyulara hükmeden bu mülkiyetin el değiştirmesinin gönüllü tacirleridirler. Marks'ın dediği gibi 'Bütün bu fizik ve entellektüel duyular yerine, bu duyuların yalın yabancılaşması malik olma duyusunu belirlemiştir' Sahip olmayı amaçlayan göz, bir nesneyi ya da özneyi değişim değeriyle önce görür. Bir cevher önce yararlılığı ve yarattığı duygu ile değil meta olarak eder değeriyle alıcı/satıcı arasında işlem görür. 'Herkes bilir ki insansal göz, insansal olmayan, kaba gözden başka türlü görür; insansal kulak, kaba kulaktan başka türlü işitir'


Tophanede'ki olaylar varoş insanının ortamına yabancılaşması, sanatçının var oluş nedenleriyle halkla yabancılaşması, pazarın alınır/satılır değerlerinin yeni rantlara mümbit kaynak /yatak olmasının eseridir; başka nedenler aramak boşunadır..


(1) Karl Marks 1844 Elyazmaları/Sol Yay. Çev. Kenan Somer
(2) Yabancılaşma Karl marks,Sol Yay.Derl.Barış Erdost

***



25 Eylül Cumartesi ; 2010
Memleketimden İnsan Manzaraları


Ahmet Hakan/Hürriyet'te bugün yazıyor ; "MEHMET Barlas’a lakap takmadım, hakaret sözcüğü kullanmadım, küçümsemede bulunmadım.
Sordum, sadece sordum:
“Sen 12 Eylül’ün darbeci lideri Kenan Evren’i evinde ağırladın mı, ağırlamadın mı?”
Cevap geldi:
“Sentetik Türk... Çakma Nişantaşılı... Kenarın dilberi... Cahil... Mütecaviz...”
Darbeci general ile dostluğu anımsatılınca...
Bizim Mehmet Barlas’ın o meşhur kibarlığı, nezaketi, anlayışlılığı, tahammülü yıkıldı gitti.
Demek ki “beyefendi”nin nezaketi, tek soruda yıkılacak cinsten bir nezaket imiş.
**
Ertuğrul Özkök 25 Eylül Cumartesi Hürriyet'te şöyle diyor: "Meydanlarda gerilmiş hançereler, kendisi gibi düşünmeyen herkesi ruh hastası, ahlaksız ilan eden zihniyetler mutena semtlerde oturmaya devam ettikçe, bu duygu dalga dalga mahallelere yayılacaktır.
Bense hâlâ aynı şeyi söylemeye devam edeceğim.
Tophane delikanlısına gösterdiğiniz şefkati, ülkenin başka mahallelerine de gösterin.
Hafifletici neden arayın demiyorum.
Sadece “neden” arayın...
Ve sakın bana hâlâ “derin devlet” masalı okumayın."

***
Yılmaz Özdil 24 Eylül Cuma günü gene Hürriyet'te Bienal başlıklı yazısında "İçki hikayedir, saldırganları tahlile gönder, adım gibi eminim, bazılarının kanında alkol çıkar. Laik-antilaik değildir mesele çünkü, ekonomiktir. Sanat galerileri oraya gelmeden önce, esnafın kirası altı yüz liraydı, şimdi istiyorlar, iki bin lira... Ev kirası dört yüz liraydı, istiyorlar bin lira, beğenmiyorsan çık diyorlar... E adam gidip mal sahibine dalamayacağına göre, malı değerlendiren adama dalıyor... Ki, bi umut, belki mal eski fiyatına döner.
Netice itibariyle...

Muhitin adı Boğazkesen...
Hâlâ bizi dövdüler diye ağlıyorlar.
Gırtlağı almadıklarına şükredin!
Enteller şarap içti. Zontalar girişti. Bienal'dir bu.
Yakışır Kültür Başkenti'ne." diyor

***


İlya Efimoviç Repin'in 'Zaporojye Kazakları' adlı tablosunu bilir misiniz?


Zaporojye Kazaklarının Osmanlı Sultanına 1600'lerde yazdığı 'seni tanımıyoruz !' mektubunu Stalin'in her zaman cebinde taşıdığı ve zaman zaman yakın çevresine gösterdiğini Dışişleri Bakanı Molotof anılarında yazar..






GEÇMİŞLE GELECEĞİ BİTİŞTİREN ŞEY AKIL DEĞİL, HER ZAMAN SIRTLANDIĞIMIZ KORKULARIMIZDIR...

Sultan IV. Mehmed'e alaylı bir cevap mektubu yazan Ukraynalı Zaporojya Kazak grubunun tablosu, çağdaş Rus kitle kültürünün ikonudur. Böyle bir tablo olsa da, böyle bir mektubun Kazaklar tarafından bir Türk devlet başkanına verilmek üzere yazılmış olma ihtimali çok şüphelidir.

Rus ressam İlya Efimoviç Repin (5 Ağustos 1844, Ukrayna , 29 Eylül 1930, Finlandiya) tarafından yapılan 'Zaporojtsi' adlı tablonun ilginç bir hikayesi vardır.
Türk sultanına mektubu yazan 'Zaporojya Kazakları' adıyla da bilinen bu tabloyu, etnolog Dmitri Yavorinitski'nin araştırmasından yola çıkan ressam İlya Repin 10 yılda tamamlamıştır. 1880'de eskizlerini çizilen resim, 1891'de biter. Yağlıboya tablo bugün Petersburg'daki Rusya Müzesi'ndedir.(Museums in Saint Petersburg/Art museums in Russia)

Yazar Olez Buzina, tablonun hikayesini şöyle anlatıyor:
“Muhtemelen uzun kış akşamlarında Zaporojye Kazak garnizonunda defalarca uydurulup tekrarlanan bu şaheserlerin Ukrayna sınırları dışına çıktığını asla sanmam. Mektupta Zaporojyeli Kazaklarının belki büyük gerçekleri saklıdır. Belki de öyle olduğunu düşünüyorlar. Ama bu mektubun Türk sultanına gönderildiği çok şüpheli. Sadece imza olarak “Ataman (Getman-Ukraynaca) İvan Sirko Kosheviy, tüm Zaporejyelilerin atamanı” yazıldığını belirtmekle yetinelim.

1878 yılında İlya Repin , tarihi bir resim için güncel bir tema buldu. Rusya daha yeni Türk-Rus savaşından muzafferiyet elde etmişti. Vatanseverlik/milliyetçilik modaydı. Ressam, 'Zaporojye Kazakları' tablosunun ilk taslak çalışmasını Moskova civarında Abramşevo’da yaptı ; ama resmi 13 yılda bitirdi. Ukraynalı toprak ağası Tarnovski , Repin'e kendisine ait eski kazak müzesine girmesine izin verdi. Sonuçta kendisi bu resimde büyük siyah bir papakla resmedildi ve oğlu da yuvarlak şapkasıyla tabloda yer aldı.

Tarihçi Yavornitski bazı önemli tavsiyelerde bulundu. Ressam Repin minnettarlık ifadesi olarak onu mektup yazarı suretinde resmetti. Resim sanatçısı Kuznetsev de iri kıyım ve başı bandajlı olarak tasvir edildi.

Profilden görünen koca göbekli figür ise gazeteci Gilyarovsko'ya ait. (Ataman) Sirka'ya gelince, İlya Repin en yakın arkadaşlarından birisi olan, 1877-1878 yılı Türk-Rus savaşı kahramanlarından Kievli general-vali Dragomirov'u (Ataman) Sirka olarak resmetti. Repin onun Ukrayna mutfağından ikram ettiği yemeklerini çok sevmişti ve dürüst bir insan gibi, varenikilerin karşılığını tuvalde ona başrolü vererek tamamen ödemiş oldu.
Tuvalde resmedilen tüm eşyalar aslında Tarnovski ve Yavornitski koleksiyonlarından alınan eşyalardır. Sonuçta “ruhun somutlaştığı” bu şaheser ortaya çıktı. Şimdi birçok kimse Repin'in sayesinde bu mektubun sarhoş dyakların (papaz yamakları) uydurmaları değil, gerçekten var olduğuna inanmaktadır. " (1)

Rus devlet efsanesi olarak var olan konu önemlidir..
Lenin'le ihtilali yapan on kişilik kadroda yer alan ve yönetici olarak 50 yıl görevde kalan Rusya Dışişleri Bakanı Mihayloviç Viçeslav Molotov, anılarında Stalin'in bu mektubu her zaman cebinde taşıdığını ve zaman zaman yakın çevresine gösterdiğini yazar.(2)

"Türk sultanına mektubun değişik nüshaları bir buçuk asır üzerinde farklı tarihler taşımaktadır; 1600, 1619, 1678, 1702, 1733. ilk olarak bu mektup M.A. Markeviçin 1844 yılında “ Malarusya Tarihi “ nin 5. cildinde basıldı. 1872 yılında ise M. İ. Kostomar Zaporojyelilerin bu mektubunu “Ruskaya Starina” isimli dergisine koydu. ve dergi Kostomar'ın yanıldığını ve kendi mektuplarının en gerçek mektup olduğunu infial içinde iddia eden şahıslardan bir sürü mektup aldı. Bunlardan şimdi en popüler olanı D.Yavornitski nin “Zaporojye Kazakları Tarihi”ni de vermiş olduğu metindir. Ve o metin şimdi kutsal bir emanet gibi Dnyepropetrovsk tarih müzesinde muhafaza edilmektedir" (1)


İlya Repin, 1844 yılında Ukrayna’nın Çuguyev kasabasında dünyaya gelir. 19 yaşında sınavlarını kazanarak girdiği Petersburg Güzel Sanatlar Akademisinde 1907 yılına dek öğretmenlik yapar. 1914′de o zamanki Rusya topraklarında bulunan Petersburg yakınındaki Kuokkala’ya yerleşir. 1917 Ekim devriminden sonra yapılan anlaşma uyarınca, 1918 yılında Finlandiyaya dahil edilen Kuokkala'da kalır ve Finlandiya vatandaşı olur. Repin tarz olarak propoganda sanatının ihtiyaç duyduğu realist gerçekçi tarihi argümanları öne çıkaran işler üretir. 'Kanlı Pazar' gibi günün önemli olaylarını da Sovyet ideolojisine verdiği destek çerçevesinde resimlerine taşır. Sovyetlerle sonraki dönemde ilişkisinin tamamen kopmamasına karşın İlya Repin , Moskova'daki gelişmeleri ve sosyalizmin inşasını ve iktidar kavgasını uzaktan takip eder. Yaptığı tarz propoganda sanatının iyi örneklerindendir.



Yalnız sosyalizme destek değil, kendileri için Rus tarihinin ırkcı/milliyetçi sayfalarını da resimlemekte benzersiz kabiliyet gösterir. Yeteneğiyle her dönemde canlı olan büyük Rus ideallerine, büyük Rusya düşüne hizmet eder. Büyük Rus gerçekçisi olarak övgü toplar. Yeni yetişen genç sanatçılara örnek gösterilir.. Sovyet hükümeti,1924 yılında 80. doğumgünü nedeniyle İlya Repin’in onuruna Moskova ve Petrograd’da sergiler düzenler. 1926 yılında, Stalin’in de önerisi ve desteğiyle İlya Repin’i Sovyetler Birliği’ne yerleşmeye davet eden bir delegasyon ünlü ressamı evinde ziyaret eder. İlya Repin gönderilen delegasyonu nezaketle ağırlar ve 'Kanlı Pazar', 'Kızıl Cenaze Alayı' ve 'Aleksander Kerenski'nin Portresi' konulu tablolarını Sovyet Ulusal Devrim Müzesi’ne armağan eder. Lenin'in ölümünün ardından Troçki/Zinovyev bloğunun direnişine karşı, Stalin'in yıldızının yükseldiği ve ekonomik/siyasi karmaşa içindeki Sovyetler Birliği’ne yerleşme önerilerini geri çevirir..




Bu sayfada konu ile bağlantılı tüm tablolar İlya Repin'e aittir. Tüm resimlerde görüldüğü gibi sanatçının temel konusu Rus ulusal gururu ve tarihsel argümanların eşlik ettiği şovenist kışkırtıcı görüntülerdir.

Stalin ve ekibinin de ressamı ülkelerine yerleşmeye davet ettiklerinde istedikleri görünür amaç, Rus aşkın ülküsünün temellerinde yükseldiği aristokrat soyluluk geleneğini bir anlamda devam ettirmektir. Bir devlet tiranlığının, kendilerine göre haklı baskın coğrafi egemenliklerine ve milli örf ve adetlerine gönülden sahip çıkarak , milliyetler hiyerarşisisinin en üzerine kurulan 'Rus'un ırksal iktidarına, kültürün prıltılı cilasını sürmektir..

Molotov anılarının 258. sayfasında şöyle der "Lenin, Stalin'in milliyetlet konusu üzerine yazdıklarını göklere çıkarttı ve bütün dikenli işleri ona havale etti. Ama eleştiriyordu da. Stalin ve Cerjinsky'i kastederek, Rus olmayanların, bazen Ruslardan daha Rus olduklarını söylerdi. Bu Stalin'de çok açıktı; hem de fazlasıyla özellikle de son senelerde. Başka milletin bir temsilcisinin, bir Rus ismi almasından hiç hoşlanmaz ve sorardı: 'Rus milletine de ihanet etmesin?' Yüksek sorumluluk gerektiren kadroların Rus, Ukrayna, Belaruslulara verilmesini uygun görürdü (..) Lenin federalist ilkeye karşıydı.Federasyon istemiyordu merkeziyetçilik yanlısıydı.
(..) Stalin'in kızı Svetlana kitabında erkek kardeşi Vassili'nin ona sır olarak saklaması koşuluyla babalarının Gürcü olduğunu söylediğini yazar" (Molotov s.267)


Görüldüğü gibi Sovyet yönetimi, sosyalist bir ilke olan 'ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı'nı redderek bu konuda özellikle Türk soylu halklara karşı şizofren bir Rus milliyetçiliği anlayışı sonuna kadar devam ettirmiştir. Devlet politikası olarak kadrolarıyla Büyük Pedro'dan Putin'e aktarılan büyük devlet idealizmini ve ezen millet siyasetini benimseyerek, çarlıktan miras aldığı dörtyüz yıllık devlet politikalarını içselleştirmekte yeis görmemiştir. Komünizmin tek tip üniformalarını, aristokrasinin sırmalı elbiseleriyle değiştiren yeni çarlar, halkların kanıyla ıslanan çizmelerini ise hiçbir dönemde ayaklarından çıkarmamışlardır. İlerici ideoloji, gerici şovenizme kılıf, Rusya, tüm sovyet iktidarı boyunca Türk halklarına mezar olmuştur; gerisi bahane..





'Ülkelerin kaderlerini, coğrafyaları belirler' der Napolyon

Normanların , Baltık ve Karadeniz üstünden Vikinglere soyu dayanan bir kol olan Rholardan Slavlara uzanan öykü MS 700'lerde başlar. Bu dönemde en güçlü ülke 18. yüzyıldan sonra bizim Bizans olarak adlandırdığımız, kendilerinin ise Roma İmparatorluğu dediği İstanbul merkezli dünya devletidir. İmparatorları, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi ve ekümen'in (yaratılmış dünya) tartışmasız hakimiydi. Altın paraları Solidus tüm dünyada geçerli olan tek paraydı. Dünyanın başlangıc noktası, Ayasofya'nın hemen önündeki Million taşıdır. Mil kelimesi buradan gelir. Ne ki İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu'na kuzeyden nehirlerle gelen bu kızıl saçlı barbarlar rahat vermezler. 860 Yılında Vikin gemilerine benzeyen gemileri Haliç önlerine kadar gelir. Patrik Fotios'un günümüze kalan bir vaazı bu olayın detaylarını çok iyi canlandırarak anlatır. Din,ölçü/tartı ve alfabeyi bilmeyen ve bölgenin yerli halkı Slavlar üstünde hakimiyet sağlayan bu ırk, önderleri Runik eşliğinde Hazar Türkleri'nin bölgesine yerleşmeye başlar. Türklerle, Rusların mücadelesinin başlangıç tarihi Rus devletinin kuruluşunu takip eden ve İstanbul/Roma İmparatorluğu tarafından Hristiyanlaştırılma yılı kabul edilen 864 'dür. Bu tarihte Moskovanın batısında Avarların ortadan silinmesiyle, haritada beiren ilk Slav devleti Moravya olmuştur . Aynı tarihte iki Hristiyan ülke (Roma ve Ruslar) arasında kalan ve güneyden de İslam yayılışına karşı durmak mecburiyetinde olan Hazar Türkleri tarihe enterasan bir sayfa açarak Musa'nın dini Museviliği devlet kurumlarındaki inanç sistemi olarak seçer. Ve bu mücadele günümüze kadar süregelen bir çatışmanın başlangıç tarihidir. 1552 tarihinde Ruslar,Moskova'nın yanıbaşındaki Kazan Hanlığını yıkarak bu bölgede, İdil Ural Bölgesinde Türklerin hâkimiyetine son verdiler. Buradan yavaş yavaş Türkmenistan’a kadar, Orta Asya’dan yine Kırgızistan’a kadar Türkistan bölgesini işgal etmeye başladılar. Doğu Türkistan sınırına kadar, hatta zaman zaman Doğu Türkistan içlerine de girildi; bütün Türkistan işgal edildi. Astrahan Hanlığı’nın da yıkılmasından sonra Kafkaslar ve 1771’de ilk defa Kırım Ruslar tarafından işgal edildi.

1771 ve 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım bölgesi Rusların hâkimiyetine girdi. Ruslar sadece bu toprakları işgal etmediler, aynı zamanda işgal ettikleri topraklarda yaşayanları bu topografyadan çıkardılar ; yoğun etnik temizlik yaptılar. 1771’den sonra Türk halkları, gerçek anlamda köleler oldular ya da din değiştirerek asimile edildiler. Kafkaslar,Özbekistana, Batıya ve Anadolu'ya işgücü olarak sürüldüler; göçlerde kıyımlara uğradılar.





Her işgalci, çirkin sömürüsünü, güzel sanatlarla taçlandırır..

Büyük Petro’nun buz ve bataklık üzerinde kurduğu şehrin merkezinde yükselen sarayda 1917 Ekim devriminden beri Ermitaj Müzesi yer alır. Bu yapı, çarların eski kışlık sarayıdır. Modern Rusya’nın kurucusu olan Çar burada yaşamadı; böyle bir saray kurmayı da düşlemedi. Haleflerinden neden sonra onu izleyen kızı Çariçe Yelizaveta (Elizabeth) Petrovna 16 Haziran 1754 tarihinde Neva kıyısında her yere hakim muhteşem bir barok sarayın planlarını onayladı ve inşası için emir verdi.
Avrupa’nın en büyük koleksiyonlarından birini, Yelizaveta’nın gelini ve izleyicisi Alman Prensesi II. Katherina yarattı. Anhalt-Zerbst Prensesi Sophie Augusta fakir prenslikteki gençliğini Rusya’yı modernleştiren fetihlerle büyüten müsrif çariçe olarak telafi etti. Karl Marx dahil bazılarının “Taçlı yosma”, bugünkü Ruslar dahil diğer bir grubun ise “Büyük” unvanı verdikleri Katherina, sarayının bir kısmına Ermitaj adını verdi.
Güya bir “l’hermit” münzevi keşiş gibi sarayın bu bölümüne çekiliyor, kitapları ve sevdiği sanat eserlerinin ortasında zaman zaman dünyevi bir tefekküre, zaman zaman da dini bir tecerrüde kapanıyordu. Çariçe milyonlarca serfin doyurmaya çalıştığı bir Rusya’nın başındaydı ama Aydınlanma döneminin en büyük ve en önemli düşünürleriyle de temas halindeydi. Ermitaj Müzesi böyle bir çelişkili ortamda doğdu.(4)

Rus Çariçesi İkinci Katarina 1729′da doğdu. Alman asıllı olan İkinci Katarina, Çar Üçüncü Petro ile evlendi ve onun ölümü üzerine 1762 yılında tahta çıktı. 1774-75 yılları arasında Pugaçev ayaklanmasını bastırmayı başaran İkinci Katarina, adliye, maliye, idare alanlarında reformlar yaptı.
Osmanlılar’dan Kırım’ı, Lehistan’dan doğu topraklarını aldı. Voltaire ve Diderot ile mektuplaşan İkinci Katarina, tarihte 'Büyük Katarina' olarak anılır. 1796′da öldü.





Rus Modernizmi 2. Katerina ile başlar


Bunlar niye yazıyoruz? Dücane Cündioğlu'nun ikon üstüne yazdığı anlamsız ve kendini bilmez yazısı, başta Bizans kültürünün devamı olduğu iddiası ile Rus modernizminin temellerine yeniden göz atmayı gerekli kıldı..

Bu temellerde Rusya'ya ait özgün bir düşünme yeteğinin hazırladığı Aydınlanma Devrimine giden basamaklarda önce bu topraklarda doğan Kant, sonra 2. Katerina'nın Fransız 'Encylopedie' yazarı Diderot vardır. 1773 yılında beş ay St.Petersburg'da misafir edilen Diderot'nun 'Her yerde demir devlet var Rusya'da' deyişini ve geçen ikiyüzü aşkın yılda tüm değişen yönetim şekillerine rağmen Rusya'da demir devletin coğrafyasından kaynaklanan bir yönetim şekli olduğunu ve Türkiye'nin bu coğrafyada Rusya için birinci tehlike olarak görüldüğünü bir kere daha hatırlıyoruz. Rusya'ya dinini,yazısını,kültürünü veren İstanbul coğrafyasıdır. 864 yılında Papaz Kiril ve Papaz Methodie başkanlığındaki Bizans misyoner heyeti Slav dili için oluşturdukları yeni alfabeyi de yanlarına alarak Rusya'ya gittiler. Ülkenin bu gidişle bir alfabesi ve bir dini sistemi oldu; Runik'in Rusya'sı Hristiyanlığı kabul etti;yıl MS.864.(5)
Üç renkten oluşan Rusya bayrağının renkleri Panslavizm renkleri olan mavi , beyaz ve kırmızıdır. Beyaz Tanrı'yı, mavi hükümdarı, kırmızı halkı simgeler; bu çarlık döneminden başlayıp 1917 Ekim Devrimi'nde devam eden, Putin'le bugün süren bir gelenektir. Biliyoruz ki, hiçbir şey göründüğü kadar basit değildir; ikona sevmenin ise yalnızca basit bir hayranlıkla eş anlamlı olamayacağını tarih bize, Ayestefonos adını verdikleri Yeşilköy'e kadar gelip bir anıt diken Rus orduları 100 yıl önce göstermişlerdir..

EÇG.

(1) Avukat Mustafa Adnan Mehel'in http://avrasyadan.blogspot.com'unda ve Alev Alatlı'nın 'Gogol'un İzinde' serisinin 2. kitabı olan Dünya Nöbeti isimli eserinde bu konuda geniş bilgi bulabilirsiniz.
(2) Molotov Anlatıyor, Feliks Çuyev, Çev. Suna Kabasakal, Yordam Kitap
(3) Stalin ve Türk Dünyası, E.G.Naskali, Liaisan Şahin,Kaknüs Tarih 2007
(4) İlber Ortaylı
(5) Sultangaliyev, Halit Kakınç, Bulut Yay.
(6) Bizans Tarihi,T.E.Gregory,2008 YKY, Çev Esra Ermert
(7) 1770 Çeşme Deniz Savaşı, Oğuz Aydemir/ Ali Rıza İşipek
1768-1774 OSMANLI RUS DENİZ SAVAŞLAR






***



16 Eylül 2010 ; Perşembe
BÜYÜK RUSYA İDEALİ- Megalo İdeası/iddiası hakkında ;
Bugün Radikal Gazetesi'nde 'Rus Şefkati' başlıklı yazısında Fehim Taştekin bunları yazarak Rus ülküsü hakkında aşağıda söylediklerimizi güncelleştiriyor...


Kafkasya bir hayaldi Ruslar için. İnanılmaz bedeller ödeterek ve ödeyerek zaptetti, kafesledi. Aradan 146 yıl geçmiş. Muktedir Başbakan Vladimir Putin’in sözlerine bakıyorum, Kafkasya hâlâ bir ‘hayal’ ülkesi. Yeni bir stratejiyi masaya sürüyor
Bir yaman çelişki daha var: Sivil hamle ile çarlık Rusyası’na çark atbaşı giden iki trend. (..) Daha geçen hafta Aleksey Yermolov’un anıtı Petigorsk’a dikildi. Yermolov Kafkas halklarının ‘cellat’ diye andığı Çar’ın generallerinden biri. Daha önce Yermolov, Minvodi’de anıtlaştı. Bir diğer ‘cellat’ Amiral Lazarev, soykırıma uğrayan Şapsığların vatanında şehir ismi. Kentin isminin değiştirilmesi talebini tersledikleri gibi bir de Lazarev anıtı diktiler. Bölge halkına düpedüz hakaret. Bu çılgınlık yaraların deşilmesi ve eski kılıçların parlatılmasından başka neye yarar?
Beri tarafta bölge insanının hayırla yâdetmediği Kazak birlikleri yeniden kuruluyor. Bir de Çeçenya’da Vostok ve Zapad birlikleriyle bağımsızlık yanlısı Çeçenleri susturdukları gibi Dağıstanlıyı Dağıstanlıya kırdırmak için yerel birlikler planlanıyor. Dağıstan’da iş, terörle mücadele şefinin oğlunun dahi direnişçi safına geçtiği bir noktaya gelmişken hâlâ devlet terörü çare görülüyor. Cumhuriyetlerin SSCB’de kazanıp 1991 sonrası bazı ilavelerle korudukları özerklik damarları teker teker kesiliyor. Özetle Rusya eski ile yeni arasında bocalıyor. Yeni strateji, eski çark üzerinde yürütülürse kaderi şarampol olur.
Sonuçta Kafkasya, merhametin bile ayı pençesiyle geldiği yer olmaktan kurtulamaz.

***



Rusya topografyasının engellerden arınması en büyük düşleridir. Karadeniz/Akdenize sarkan siyasi coğrafyasında belirleyici talebe yön veren politikalara rehberlik eden, her dönemde uyum içindeki akıldan çok, geçmişle geleceği birleştiren 'gelenek'leridir..

Petro'dan Putin'e Rusya ,aralıksız her döneminde çelikten bir diktatörün büyümek isteyen ülküsü/ülkesi olmuştur..

14 Eylül Salı ; 2010



Zaman zaman Rusya'yı doğal bir müteffik olarak görmek isteyen zihin yapısı, Moskova'nın İstanbul'a verdiği Çargrad adının anlamına ve Bizans/Doğu Roma İmparatorluğu'nun devamı olarak dünya hakimiyetindeki Megalo İdea'sına/iddiasına, biraz kurcalayacağı tarih bilgisiyle rahatlıkla ulaşabilir. Burada tarihin derinliklerinden gelen İstanbullu Kiril'in yazdığı alfabeyi Rusya'ya götürerek başlayan öyküyü bilmeyenler, Slavların kendi içindeki Türk nüfusu ne büyük tehlike olarak görme nedenlerini Sultan Galiyev'in kanlı ayak izlerini sürerek ve Stalin'in cebinde sürekli taşıdığı aşağıda anlattığımız mektup olayı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ölen Rus askerlerinin anısına 1895'de Rusların Yeşilköy/İstanbul'da yaptığı Ayastefanos Rus Abidesi'nin hikayesini öğrenerek belki biraz kavranabilirler. Bu anıtı bizim Birinci Dünya Savaşı'nda Türk Ordusunu yöneten Almanların arkasına saklanarak 1914'de emrivaki yıkmamızın üzerinden henüz yüz yıl geçmemiştir. 'Ülkelerin kaderlerini coğrafyaları belirler' deyişini idrak ettikten sonra, Büyük Pedro'dan Stalin/Putin'e uzanan zaman dilimindeki politikaları/olayları ve nedenleriyle bağlayabilmek zor olmaz. Karadeniz/Akdeniz'e inmenin Rus siyaseti açısından vazgeçilmez hedef olduğunu 400 yüzyıldır yaşanılan olaylara bakarak görmemek için kafamızı toprağa gömmek gerekir .

Rusya ile siyasi yakınlaşmanın hiçbir ülkeyle kıyaslanmayacak kadar tarihi ve coğrafi büyük riskleri vardır..



***




Ayastefanos Rus Abidesi'nin Öyküsü
Ayastefanos Rus Abidesi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ölen Rus askerlerinin anısına yaptırılmış anıttır. Şenlikköy Mah.'de Galitaria'da (eski Kalkıratya Köyü'nün hemen yanında) yapıldığı bilinen anıt bugün mevcut değildir.

Anıtın yapılma nedeni görünüşte oldukça makul ve hümanisttir; Savaş sırasında yaşamını yitiren 5,000 civarında Rus askeri çok dağınık bir biçimde ve çeşitli mezarlıklarda gömüldü. Bunların gözetimi ve bakımı zor, hatta olanaksızdı. Rus hükümeti soruna çözüm olarak dini gerekler için bir şapel eşliğinde mezarları bir kemik gömütlüğünde (ossuaire) birleştirmek isteğindeydi. Öneri, Osmanlı yönetimine iletildiğinde savaşın sonunda koşulları çok ağır bir barış antlaşmasını imzalamak zorunda kalmış olan Osmanlı hükümeti tarafından teknik bir sorun olarak ele alınır ve antlaşmanın yapıldığı ve Rus ordusunun savaş sırasında konakladığı Ayastefanos'ta istenen arsa bulunur, Barutçubaşı ailesine ait arazinin satın alınmasına izin verilir. Anıt Osmanlı Devleti tarafından Rus Devletine savaş tazminatı olarak yapılmıştır.

Yapımına 1895'te başlanan anıt ise önerinin amacını aşan bir biçimde ve boyutta gerçekleşti.Aslında Rus hükümetince istenen, Rus zaferini simgeleyen bir anıtın dikilmesi idi.Gerçekleştirilen anıt, II. Abdülhamid'in itirazı üzerine varılan bir uzlaşmanın sonunda kabul edilen haliydi. Anıt, Rusya'nın İstanbul'daki askeri ateşesi Albay Peçkov tarafından yapılan taslak üzerine 3 yıldır İstanbul'da çalışmakta olan Rus mimar Bozarov tarafından tasarlanıp inşa edilmişti.


Yıkılışı
I. Dünya Savaşı başladığında ve Rusya'ya savaş açıldığında 1877-1878 yenilgisinin anısını taşıdığı düşünülen yapıt 14 Kasım 1914 tarihinde yıkıldı. Mahmut Şevket Paşa 1.Dünya Savaşının ilan edildiği ve bu anıtın utanç kaynağı olduğunu düşünerek Bayrampaşa'dan gelen bir birlik ile yıkımdan önce; çanı indirmiş ve Askeri Müze'ye göndermiş, binadaki eşya polis müdüriyetine teslim edilmiş. Bunlar arasında bilinen en önemli parça, yapının pirinç ve altın yaldızlı maketidir (bu maket şu anda İstanbul Emniyet kayıtlarında gözükmesine rağmen, depolarında bulunmamaktadır). İkona ve benzeri dini eşyalar Rus rahiplere verildi. İstanbul Emniyet Müdürü yıkım hazırlıkları esnasında gelerek müdahele etmiş, ancak Mahmut Şevket Paşayı ikna edememiştir. Yıkıma ilişkin yazılı kaynaklardan son derece görkemli bir yapı olduğu, binanın iç yüzünde savaşta ölen askerlerin adlarının işlendiği nişlerin sıralandığı, Çar Nikola'nın gönderdiği saray ressamları Beyoğlundaki Rus Büyük Elçiliğinde 6 ay kalarak bu anıtın süslenmesi için çalışmışlardır, kemiklerin mahzenlere doldurulmuş olarak korunduğu, rahip ve muhafızlar için özel hacimlerin düzenlenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Yıkım, on iki kagir ayak tarafından taşındığı belirtilen son platforma yerleştirilen tahrip kalıplarıyla gerçekleştirilmiştir. Yıkılan yapı 3 ay gibi bir sürede yerinden kaldırılmıştır. Bakırköy ilçesinde Florya semti Şenlikköy mahallesinde bulunan yer 1.Orduya bağlı Levazım birliği içerisinde yer almaktaydı, askeri bölge içinde rus yapılarını andıran ve muhtemelen anıttan kalan parçalar ile yapılmış eski askeri yapılar yer almaktadır. Anıtın bulunduğu cadde manastır caddesi olarak geçmekte, bugün cumhuriyet caddesi olarak ismi değişmiştir. Anıtın etrafında ciddi bir peyzaj mevcuttu. Anıttan eski adı ile Galitaria köyüne kadar olan kısım tamamen üzüm bağları ekiliydi. Eski adı ile Galitaria, şimdi ki ismi ile Şenlikköy hayvancılık ve bağcılık ile meşhur bir rum köyüydü, köyde anlatılan ruslar ile anlatılan fevkalade fazla bilgi vardır.

Yıkım, Fuat Uzkınay adlı bir yedek subay tarafından Ayastefanos'daki Rus Abidesinin Yıkılışı adıyla filme alınmıştır. İlk Türk aktüalite filmi olarak bilinen bu çekim halen kayıptır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ayastefanos Rus Abidesi







İnançlar, kendi dışımızdakine yaşama hakkı vermiyorsa, onun tanrısı benimkiyle çatışma halindeyse ortada aklıselim insanın kabul edemeyeceği bir teorik yanlışlık, bu yanlışlıklardan çıkar sağlayan bir dünya düzeni ve paraya endeksli bir sömürü organizasyonu var demektir; o zaman insanın kendi eliyle yaratılmış yapay,sentetik tanrının, tanrısal kuvvet şiddetindeki ideolojinin, doğanın evrimselleşerek ilerleyen sosyolojik gelişimiyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. Darbeler ya da toplum düzenine yapılan sert müdahalelerin her zaman kendi aksini doğurarak bir karşı refleks oluşturması, kendi negatifinden bir öneri çıkarması/ yaşam sunması , kendi suretinden bir hilkat garibesi yaratması kaçınılmazdır . Ama daha bu noktaya bile gelinebildiğini söylemek zordur .

CIA ajanı Paul Henze'nin tarihe geçen 'Bizim çocuklar başardı' sözüyle yüzleşecek/hesaplaşacak bir gelişme ne siyasal kurumlarda ne de silahlı kuvvetlerde, ne sorozcularda ne sosyal/ asosyal demokratlarda ne de asimetrik liberal taraflarda/taraftarlarda, yandaşlarda veya yoldaşlarda hiçbir zaman yaşanacak gibi görünmüyor; gerisi laf-ı güzaf...





12 Eylül Pazar ; 2010


12 Eylül kültürü, soyut bir ruh halinin refleksi ,dönemin gerçekleriyle fiziki yapıya bürünen görünür bir müdahalesi değildir. Bir eylemin değerini, toplumsal yarar ve kitlelerin kalıcı onurlu refahı belirler. O güne kadar atıl halde bulunan kült formların yüceltilmesinin, bölgede zayıflayan komünizm tehlikesine karşı mücadelede kullanılır olması, darbeye önderlik eden liderlerin tektip bağnazlığıyla açıklamak mümkün olamayabilir..Yapılan işkenceler, yok sayılan haklar, asimile edilmek istenen kültürlerin özneleri/nesneleri işgüzar model Kenan Evren'in yetersiz doğası, yetiştirilme tabiatı, kendi varlığını oluşturan statükonun karşısında yer alan tüm düşünce şekillerininden bir paranoya edinen, düşman yaratan nevrozuyla belki açıklanabilir. Ama nedir ki, bir Amerikancı kurum olarak 12 Eylül askeri idaresinin tüm ögelerinin yekpare manevi değerlerini de büyüteç altına almak , teşhis/tedavi için günün popüler paramental tarzının ötesinde mutlaka gerekir. İnançlar, kendi dışımızdakine yaşama hakkı vermiyorsa, onun tanrısı benimkiyle çatışma halindeyse ortada aklıselim insanın kabul edemeyeceği bir teorik yanlışlık var demektir..

12 Eylül'ün Otuzuncu Yılında Rakamlarla 12 Eylül...


12.09.1980 tarihi Türkiye'nin hesabı hala görülmemiş bir karanlık sayfası olarak duruyor. Günümüz ortaöğrenim tarih kitaplarına verdiği hasarın rakkamlarıyla geçmesi ve genç kuşaklarda darbelere karşı bir uyanıklık hali yaratması lazım gelen bu sessizlik, Türkiye'nin demokratikleşme süreciyle yakından bağlantılı ; halen gerçek anlamda yapılmayan bir zihin egzersizini gerekli kılıyor.


400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.

Hiçbir zaman PKK’lı olmadım ve değilim diyen Selim Dindar, “Kürt sorununu çözmek istiyorsak, 12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları konuşmalıyız. Kenarlarda dolaşmaktan vazgeçin, gelin gerçeği konuşalım.” diyor..

Türkiye'nin başına PKK terörünü açan 12 Eylülleri mutlaka yargılaması, yapılanlarla fiziksel/ruhsal, politik, entellektüel anlamda hesaplaşması lazım gelmektedir. Ordunun ise kamuya bir özür borcu vardır ; Kenan Evrenlerden, bu zihniyetlerin verdiği hasarlardan arınıp özeleştiri sunması, kendi tarihiyle hesaplaşması ise çağın zorladığı bir gerekliliktir..

Selim Dindar’la Habertürk Gazetesi’nden Balçiçek Pamir’le röportajı binlerce acı örnekten yalnızca biridir...

Diyarbakır Cezaevi’nde neler yaşadınız?
-Mardin’de sorgulamalar günlerce sürdü. Tabutların içine dikili bir şekilde
kıpırdamadan duruyorduk. Aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi gördüm. Ama Diyarbakır’a geçince asıl “cehennem”i orada yaşadım.

Mesela?
-100 kişilik koğuşta her gün 60′ın üzerinde marş söylüyorduk. Tabii dayak eşliğinde. Sonra beton avludaki lağım kapağı açılıyordu ve her birimiz baş aşağı o lağıma sokuluyorduk. Düşünün artık. Dudağımdaki yaraları görüyorsunuz copu yatay olarak bastırıyorlardı, dudak yırtılsın diye, nitekim yırtılırdı. Porselen copu ısırtırlar sonra tekme atarlar. Dişler copa geçiyordu ve dişlerle birlikte copu geri çekiyorlardı. Bir gün bir hemşerime tebessüm ettim diye elime 5 cm’lik çivi çaktılar. Postalla eze eze çaktılar, bak izi burada.



30 yıl önce sabaha karşı gerek etkileri gerekse sancıları/sesleri halen süren tank sesleriyle uyandı...

12 Eylül 1980 günü sabah saat 3.59'da Türk Silahlı Kuvvetleri, emir-komuta zinciri içinde yönetime el koydu.

Darbeyle birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren başkanlığında 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu.

Askeri darbeyle siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu, TBMM kapatılıp anayasa ortadan kaldırıldı.

650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 230 bin kişi açılan 210 bin davada yargılandı.

İşte rakamlarla 12 Eylül'ün Türkiye'ye getirdikleri:

650 bin kişi göz altına alındı
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
İdam cezası verilenlerden 50'si asıldı.
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi 'sakıncalı' diye işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişi işkenceden öldü.
937 film 'sakıncalı' diye yasaklandı.
23 bin 677 dernek kapatıldı.
3 bin 854 öğretmen, üniversite 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
Darbe döneminde 400 gazeteci için 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
12 Eylül sürecinde cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi kaçarken vuruldu.
95 kişi çatışmada öldü.
73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

DIŞ BORÇLAR


1980 15,7 milyar dolar
1981 16,6 milyar dolar
1982 17,8 milyar dolar
1983 18,8 milyar dolar
1984 20,8 milyar dolar
1985 25,6 milyar dolar
1986 32,2 milyar dolar
1987 40,3 milyar dolar
1988 40,7 milyar dolar
1989 41,7 milyar dolar
1990 49,0 milyar dolar
1991 50,4 milyar dolar
İstatistik Kaynak: Hazine - Merkez Bankası


.... 11/9 AND AMERICA IS LYING !!

11 Eylül Cumartesi ; 2010


11 Eylül'ün Yıldönümünde,
Bir Amerikan Yeniden Tasarımı Olarak
Sanattan Siyasete Dünyanın Yeni Yalan Tarihi...



Dine , insanlar arasındaki problemleri çözme mesuliyeti/beklentisi yüklenirse, burada hata yapan bir 'Tanrı' düşüncesi doğar ki, bunu kolaylıkla yenilenin basiretsizliğine bağlayan bir 'günahkar' kavramıyla, yeni sömürülerin yolunu açan söyleme dönüştürüp emperyalizmin nimetlerini paylaşan Amerikan halkına afyon olarak yutturmak kolay olur; burada Hristiyanlık kurumsal yapısıyla, bilimsel akıl/vicdan arasında bir kırılma anı ortaya çıkmalıdır ; çıkamıyorsa aydın/muhalif demokratik kamuoyu, derin devletin kanıtları gizlemesi, Amerika'nın Tanrı'sının ortak olduğu suçtaki belirleyici rolünün yeniden incelenmesi yönünde biraraya getirilmelidir..



Bugüne kadar ne dünyanın bir yerinde ne de Amerika'da bir yangında, çelik konstrüksiyonun erimesi neticesinde böyle olağanüstü bir olay meydana gelmemiştir. Yukarıdan aşağıya sistematik bir çöküşle bir binanın bu şekliyle bir kaza neticesinde yıkılması olağanüstü bir durumdur. Bu bile İkiz Kuleler'in kontrollü imhasını doğrulamaktadır. Ki yıkılma anında her kattan dışarıya doğru fırlayan toz bulutu halindeki curuf görüntüleri, her kata yerleştirilen patlayıcıların sırayla patlamasıyla yukarıdan aşağıya ,etrafa zarar vermeden ve yana devrilmeden binanın dümdüz çöküşünü matematiksel bir plan ve istenilen bir tasarım olduğu gerçeğini delillendirmektedir. Pentagon'a çarpan uçağın da hiçbir görüntüsünün olmaması olayın bir komplo teorisi olmadığı ve delillerin karartıldığının açık bir kanıtıdır..




New York, Down Manhattan 'da yer alan Dünya Ticaret Merkezi’ nin ünlü mimarlar Minoru Yamasaki ve Emery Roth tarafından tasarlanmış olan 110 katlı çelik ve cam ikiz kuleleri, 11 Eylül 2001 Salı sabahı dehşet verici bir saldırıya uğradı..Olaylarda 19 hava korsanı ile uçaklarda ve yerde bulunan 2,974 kişi hayatını kaybetti, 24 kişi kayıp ilan edildi. Dünya Ticaret Merkezi kulelerine çarpan uçaktaki teröristlerden birinin pasaportu yanan uçağın kuleye çarpmasından sonra aşağıya fırladı ve bölgedeki bir polis tarafından bulundu ! ABD Başkanı George W. Bush Terörizmle Savaş Kampanyası başlattı. NATO'nun 5. maddesi yürürlüğe sokuldu ; önce Afganistan, ardından da Irak işgâl edildi; Büyük Ortadoğu Projesi adım adım yürürlüğe sokuldu..

Kulelerin yıkılış şeklinin planlanmış yıkımlar gibi olduğu öne sürülmektedir. Buna gerekçe olarak da, uçakların çarpması sonucu yana yatıp etrafındaki binaların üstüne düşmek yerine, bir yıkım firması tarafından kontrollü patlatma metodu ile yıkıma hazırlanmışcasına doğrudan kendi üzerlerine yıkılmaları örnek gösterilmektedir. Bu doğrudur ; çünkü fiziksel olarak bu mümkün görünmemektir. Tüm yıkımın planlı, inşaat firmalarının her zaman uyguladığı, sıradan bir sistematik bir çöküş olduğu ortadadır..


Toplumlar kadar kültürler de ilerlemesini, karşıtlıklara borçludur. Şayet karşısında bir güç, engel,yiv/set, barikat varsa, bunu aşmak,geçmek için toplu irade oluşabilir/oluşturulabilir. Bunun için bugün okullarda modern doğrular olarak okutulan sanat tarihi kavramlarının köküne inmek lazımdır diyoruz. Dipte/temelde ise evrimleşmeye değil, yalan üstüne kurulu bir kavramsal post Amerikan sanatı tapınağına ulaşıyoruz. Bu konuları detaylarıyla yazdık, yazmaya devam edeceğiz. Aynı düşünce tarzı soğuk savaşın bitimi, demir perde ülkelerinin tarihe karışmasıyla 'komünizm' karşıtlığından kurtulan 'Süper Güç' için de yeni bir yalnızlık süreci demekti. Bir Amerikan tasarımı olarak 2000 yılında dünya yeniden şekillendirilmeye başlandı.



Araştırmalar 11 Eylül tasarımının bir Amerikan Komplosu olduğuna işaret ediyor.. Çarpışmanın olduğu Pentagon binasının hemen önündeki benzincinin olayı çok net bir şekilde görüntüleyebilen güvenlik kameralarına sahip olduğu, Pentagon'a çarpan uçağın çarpma anını gösteren görüntülerinin bugüne kadar bulunmaması binaya bir füze atıldığı konusunda teorilere neden olmuştur...


Washington, DC'de Pentagon binasında çarpan uçak sonucunda oluşan hasarın etkilediği alanın, bir uçağın çarpması sonucu oluşamayacak kadar küçük olduğu öne sürülmüştür.
2003 yılına kadar Amerikan Ordusuna subay olarak hizmet etmiş olan Prof. Karin Kwiatkowski ise konuyla ilgili şunları ifade ediyor, '11 Eylül 2001 saldırıları esnasında Savunma Bakanlığı'ndaydım (Pentagon). 11 Eylül Komisyonu üyelerinden hiç biri delilleri pratik açıdan değerlendirecek çapta değildi. Pentagon`u vurduğu iddia edilen uçağın enkazını görmedim, bir hava saldırısında meydana geleceği tahmin edilen yıkıma da şahit olmadım.'

Amerikan halkı son günlerde piyasaya yeni çıkan '9/11 and American Empire' (11 Eylül ve Amerikan İmparatorluğu) adlı kitabı konuşuyor. Kitapta çoğunluğu Amerikalıların oluşturduğu onlarca entelektüel, 11 Eylül saldırılarına ilişkin ABD`nin resmi tezini çok güçlü bir şekilde yalanlıyorlar.

Kitabın yazarları David Ray Griffin ve Peter Dale Scott'a göre hâkim görüşe muhalif entelektüeller, 11 Eylül saldırılarıyla ilgili Amerika'nın resmi söylemini çürüten kesin kanıtlara ulaştı. Bu kanıtlara göre sözkonusu saldırıların arkasındaki nihai güç ABD. Amaç 'terörle mücadele' adı altında Irak ve Afganistan savaşına kılıf hazırlamak.

Kitabın yazarlarına göre bağımsız araştırmacılar tarafından ortaya konan deliller 'komplo teorisi' gerekçesiyle görmezlikten geliniyor. Akademisyenlerin ve diplomatların komplo teorisinde hem fikir olmaları çok dehşet verici bir şey.

2 cilt halinde yayımlanan kitap, Amerika`da en çok satanlar listesinde yerini alıyor. Kitabın hazırlanmasında komplo teorisyeni sayılmayacak kişiler katkıda bulundu.

Teksas Üniversitesi`nde ders veren ve George Bush`un birinci dönem yönetimde görev alan Morgan Reynolds'ın konuyla ilgili görüşleri şöyle ; '11 Eylül saldırıları ABD`nin dünyaya egemen olma projesiyle bağlantılı sahte bir eylem ve büyük bir yalandır.'

Brigham Üniversitesi`nde Fizik Dersleri veren Steven Jones ; 'Dünya Ticaret Merkezi`ne ait iki kule ile 7 nolu binanın çöküş biçimi resmi iddialarla çelişmektedir. Binalar uçak nedeniyle çökmedi. Akla en yakın tahmin binaların önceden buraya yerleştirilmiş patlayıcıların uzaktan kumandayla patlatılması sonucu çöktüğüdür' dedi..


Bir Ülkenin Dünya Hakimi Olması İçin 'Acımasız Düşman' Mutlaka Gereklidir..


11 Eylül ikiz kuleler, 12 Eylül darbesiyle akla gelen 'eylül' ayı, aynı zamanda 2. Dünya Savaşı'nın da başlangıç tarihidir. Müzikleri Sergei Prokofiev tarafından yaptı. 1944 yılının Ekim ayında Eisenstein ,Korkunç İvan'ın ilk bölümünü bitirdiğinde İkinci Dünya Savaşı'nın son yılına girilmişti..Film bir önder üzerinden bir başka yaşayan liderin haklılığını, düşmanlarına karşı vatana hizmetine göndermelerle doluydu. Filmin başlamasıyla çıkan yazıda perdede şunlar görünür ' Bu film, XVI.yüzyılda ülkemizi birleştiren ilk insanın öyküsünü anlatmaktadır. Bölünmüş, birbirine düşman, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen prensliklerden güçlü tek bir devlet kuran Moskova Grandükü'nün batıda ve doğuda ordularının ününü duyuran bir askeri önderin,bu ağır sorunları çözmek için bütün Rus topraklarının Çar'ı olarak ilk kez taç giyen bir hükümdarın öyküsü'

Korkunç İvan'da bir siyah beyaz görüntünün anlattığı derin bir kuşku, içi kemiren şüphe, izleyiciyi koltuğa mıhlayan bir iç hesaplaşma anı vardır.... Aynı Stalin'in 7 Kasım 1932'de Nadejha Alliluyeva intiharının etkisi gibi; çocuklarının annesi karısının . Molotov 1971'de anılarında Alliluyeva'nın tabutunun önünde yüzünden süzülen gözyaşlarını gördüm' diyor; 78'de de detaylarını anlatıyor. Moskova Knezi olarak üç yaşında taç giyerek işe başlayan ilk Rus Çarı İvan Groznıy'nın yani Korkunç İvan'ın da karısının tabutu başında kendiyle hesaplaşması, Anastasya'nın geride İvan ve Fyodor adlı iki çocuk bırakarak ölümü. Stalin sanki İvan'dır ; vicdanın sorguladığı o an..Ama devamı gelmez film ilkönce ödül alır, sonra önemli bölümleri yakılır..



Gelişmenin, büyümenin/ilerlemenin vatani değeri, işgallere,faşizme, kıyımlara kadar gidebilecek tüm 'öteki'ne karşı kazanılan zaferlerin de meşruiyet kaynağıdır..


İvan, 1564'te çocuklarını, saray hademeleri ve maiyetini, saray hazinesini alarak Kremlin'i terk etti. Bu gidiş Moskovalılar gözünde bir muammaydı. Bir yıl sonra soylulara ve ruhani liderlere, "soyluların ihanet içinde olduğu için Moskova'yı terk ettiğini" yazdı. Bu süreçte birçok kişi sürgüne gönderildi.Döner dönmez 'hainleri' cezalandırmaya başladı. Böylece hem tek adam olma yönünde büyük bir adım atacaktı hem de tek adamlığı destekleyecek ıslahatları yapma fırsatı bulacaktı. Nihayet Opriçnina denilen idari bir sistemi yerleştirerek bu emellerine ulaştı. Bu rejimi tam 20 yıl sürdürdü. Bu dönemde birçok olay kanlı baskınlar sonucu örtüldü. Yine bu dönem içinde 1582 yılında kendi oğlunu bile öldürmekten çekinmeyen Çar İvan, 18 Mart 1584'de Bogdan Belsky ile satranç oynarken öldü. Korkunç İvan filmini, Eisenstein sanki Stalin'i anlatmak için yapmıştır..Vatan sevgisine eşlik eden bir 'Tanrı' yeryüzünde gereği kadar kaos yaratmıştır. Kişisel olmayan bir ahlak, İvan/Stalin/Bush nasıl doğrulanabilir ya da yadsınabilir. Burada diktatörlerin Tanrı'sı ile acı çeken halkların Allah'ı arasındaki derin uçurum belirir..

Devam Edecek

Kaynakça
Molotov Anlatıyor, Feliks Çuyev, Çev Suna Kabasakal, Yordam Kitap - 2007
http://911digitalarchive.org/
http://memory.loc.gov/ammem/collections/911_archive/
http://www.9-11commission.gov/



10 Eylül Cuma ; 2010
Amerikanomanyaklar, Serge Rezvani, Çeviren: Adalet Ağaoğlu, Önsöz: A.Ömer Türkeş, Kırmızı Kedi Yayınevi


Oğuz Atay'ın değerli eşi Pakize Barış'ta 29 Ağustos'daki Taraf Gazetesi'ndeki yazısında bize şu bilgileri veriyor : Cypriuche ve Loupiote'un macerası, 1970'ten sonraki ABD dünya egemenliğiyle ilgili bir fütüristik şaheser bence; neredeyse etap etap yeni emperyal egemenlik gelişmesinin ana hatlarını, belli başlı duraklarıyla -örneğin, Guantanamo- bizlere duyurmuş. Serge Rezvani, Amerikanomanyaklar'ı 1970 yılında yani 68 isyanından hemen sonra yazmış . Romanın muhteşem karakteri Cypriuche'ün şu mesajına kayıtsız kalmak ne mümkün: "- Milyonlarca insan aynı şeyi düşündükleri zaman, ya da isterseniz aynı şeyi düşledikleri zaman diyelim, işte o zaman düşlenen şey mutlaka gerçekleşir. Ben bunda hiç de olağanüstü bir yan görmüyorum."
11 Eylül tarihinde Amerikanın tüm dünyaya karşı giriştiği komplonun 10. yıldönümünde Amerikanomanyaklar , okunması gereken bir kitap..


9 Eylül Perşembe ; 2010
Brunelleschi’nin Kubbesi / Floransa’daki Büyük Katedralin Hikâyesi


Popüler kültür tarihi araştırmacısı Ross King’in ilk yayımlandığında, Amerika’da en çok satan kitaplar arasına giren “Brunelleschi’nin Kubbesi / Floransa’daki Büyük Katedralin Hikâyesi” kitabı, Floransa’daki Santa Maria del Fiore katedralinin kubbesinin inşa edilişini hikâyeleştirerek anlatılıyor. Brunelleschi’nin ünlü kubbesinin yapım aşamalarını yalın bir dille anlatan kitap, mimarın kişisel serüveninin yanı sıra savaşlar, siyasal entrikalar, mesleki rekabetler ve ağır çalışma koşullarının zorluklarını dramatik bir dille okurlarına aktarıyor.



Filippo Brunelleschi, Rönesans dönemindeki İtalyan hümanist düşünürlerin, özgün icatlara yönelik doğal yeteneği ifade etmek için ingegno yani 'deha' sıfatına layık gördüğü, tarihteki ilk mimar hatta ilk sanatçı olarak kabul ediliyor. Çoğu ortaçağ mimarının adı dahi bilinmezken, Brunelleschi adına şiirler yazılmış, kitaplar ithaf edilmiş, biyografiler kaleme alınmış, büstleri ve portreleri yapılmıştır. Onunla birlikte yapı ustaları, mimar olarak isim de yapmaya başlamış, yapıtları dünyaya bakışları, kişilikleri ve hayat hikâyeleri ile birlikte bir bütün olarak yeni kuşaklarca okunmaya, anılmaya başlamıştır. Brunelleschi ile birlikte mimarların ilahi güçle halelendirilmesi, yeni ve okunması keyifli bir efsane kültürünün de doğmasına yol açmıştır.

Popüler kültür tarihi araştırmacısı Ross King’in yayımlandığı yıl Amerika’da çoksatan kitaplar arasına giren bu çalışması, Brunelleschi’nin kubbesinin yapım sürecini mimarın kişisel serüveninin yanı sıra savaşlar, siyasal entrikalar, mesleki rekabetler ve ağır çalışma koşullarını içeren toplumsal ve tarihsel arkaplanıyla birlikte dramatik bir anlatıma kavuşturuyor.

Yazar Ross King’in kaleme aldığı 'Brunelleschi’nin Kubbesi / Floransa’daki Büyük Katedralin Hikâyesi' adlı kitapta yapımına 1296’da başlanan, ama aradan yüzyıldan fazla bir süre geçmesine rağmen devasa büyüklüğü nedeniyle kubbesi bir türlü tamamlanamayan Floransa’daki Santa Maria del Fiore katedralinin kubbesinin hikâyesi anlatılıyor. Kitapta, Brunelleschi’nin o dönemin ünlü yapı ustaları ve ileri gelenlerinin, yapının kubbesinin çözümü için ilahi bir gücün dokunuşunu bekledikleri, en önemli inşaat tekniği kabul edilen ahşap kemer kalıbını kullanmadan, öküz- kaldıracı gibi türlü mekanik buluşlarla 'mucizevi' bir şekilde çözmesi tüm detaylarıyla yer alıyor. Bu çözümü ile hem kendisine hem de mimarlığa yeni bir toplumsal ve entelektüel saygınlık kazandıran mimar, aynı zamanda tarihteki yerini daha da sağlamlaştırdı.

Belkıs Dişbudak’ın dilimize çevirdiği, Ross King tarafından yazılan Brunelleschi’nin Kubbesi Floransa’daki Büyük Katedralin Hikâyesi, okunması gereken bir arşiv kaydı.






8 Eylül Çarşamba ; 2010
İSTANBUL MODERN'DE SON GÜNLER


'Çağrışımlardan oluşan büyük ebatlı çizgisel metin parçacıklarına eklemlenerek, izleyiciyi 'yolda' hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlayan' fotograf sergisi İstanbul Modern'de gelecek hafta sonu bitiyor ...


İzleyiciyi “yolda” hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlayan Murat Germen'in 'Yol' sergisi, 19 Eylül'de kapanıyor.. Bu anlamda bize isminin yarattığı bilgelikle münbit bir düşünme süreci yaşatan 'yol'da yaşamın değişik yüzlerini gösteren sergi, amacına ulaşmış sayılabilir. Zaman zaman yol'dan çıkıp sanatçının yola çıkmadan önce ürettiği 'Zonguldak Madencileri' gibi serilere göz atmak, (-veritabanı/altyapı, background/backraund, akaşası ne dersek diyelim, sanatçının birikim/duyarlılıklarını göstermesi bakımından yoğun provakatif teknolojik metinleri öncesi kısmen arkaik toprak tabletleri birlikte okunarak-) yarar sağlamıştır. Neticede yaşam, varlığın mahiyetiyle, varlığın muhkemiyeti/bildiğiyle, beklentileriyle,menziliyle, bizim baktığımız zaviyeye göre faklılıklar gösteren bir yanılsamadır; biriktirilen değerler/deneyler ise gidilecek yeni yollarda yeni cevahir, eşsiz kültürel techizat demektir.. Fotograf bu anlamda,yaşamdan kopartılan parçadır; ölüme karşı sanal dünyada işe yarar/kullanılabilir bir maske/maskelemedir..




Bir anlamda fotograflamak eylemi, donmuş zaman parçalarının, zamana karşı umutsuzca rezervlenmesidir ..



Yaşam oyunu dediğimiz döngü, dünyada ,eşyaların/nesnelerin, bedenlerin yer değiştirmesinden ibarettir. Ticarette yer değiştiren mallar, değer,artı değer ve sermaye oluşturur. Korkuların yerine ikame edilen düşüncelerin yer değiştirmesinden, temel güdülere şekil veren tüm sosyal ritüeller karakter kazanır. Felsefedeki Lecretius diyalogundan yola çıkarsak, insanın iki yokluğu vardır: Doğum öncesi (prenatal) yokluk ve ölüm sonrası (posthumous) yokluk. Vesikalık fotografın negatifi ölüm allegorisini, pozitifi ise yaşamı temsil edebilir. Doğum öncesi ile ,ölüm sonrası yokluk arasında kalan bölümü, bu bölümde bedenlenen ruh ile hayatı omuzlar. Yaşamın matris'ine götürecek olan kök enerjinin görünen işaretleriyle, zamanın tüketimine karşı üreterek tutunmanın izleriyle , taşa geçen pençeleriyle dünyada kalmaya çalışan varlık olarak savunmasız, aciz insan kadraja girer. Korkularına cesaretini kamuflaj kılar, sanat ile karşı koyar :cesaret ve sanat toplumda ilk hiyerarşik bölünmeyi ve sömürünün başlangıç noktasını oluşturur. Hegel, 'Minerva'nın baykuşu, ancak karanlık bastıktan sonra uçmaya başlar' der. Önce olaylar yaşanır, deneyler ise bir başka hesap gününün mizanına takılır. Bu anlamda fotograflamak eylemi, donmuş zaman parçalarını, zamana karşı umutsuzca rezervlemesi ve insanın yeryüzü zenginliğini ölüme karşı giderayak biriktirmesidir ; ivazsız/karşılıksız,sonuçsuz bu eylemde yol'un sonu görünmüştür. Madde ile ruh, renklendirilmiş 'nasıl' ile siyah beyaz 'neden' , maddeyi dünyevi kılan 'arzu' ile yaşam için vazeçilmez temel içgüdü, mecaz ile 'gerçek' fiziki 'ben' ile 'ego' bu son yol ayrımına/çatala/kavşağa birlikte ulaşmışlardır. Lacan'a göre, 'ben' dediğimiz bir sanıdır ve 'imgesel'dir; asıl 'ben' dediğimiz ise türevsel olandır. Mevdutiyemizin temeli, toplu zihnimizin bağlantı noktalarıyla yol'daş, Soy/daşlığı, deneyimdaşlığıdır.



Hepimizin gözlerimizi açıp kapatarak çektiğimiz binlerce fotografla ortaya koyduğumuz eylem, diğer ben'lerin aynı işlemi yaparak oluşturduğu muhteşem havuzdaki tek zihnin, birleştirilmiş arı gözünün , bir büyük fotografın, yekpare bir tecrübenin, tek bir sosyal bedenin parçası olmamız gerçeğidir.



Bu anlamıyla zihin bulandıran dünyevi 'nasıl'dan çok, 'mutlak'a yön veren 'neden' üzerinde durmak gerekir . Germen'in üstüste getirerek oluşturduğu mevcudiyetlerin arka yüzünde oluşan paradoksta, beyazın insan eliyle oluşturulan uygarlığa karşı direnişindeki son işgal dışı alanlarını görmek isteyişimizin umarsız halüsinasyonu, bu hâl'in mecaz/metafor karşılığı olarak da görülebilir. Bu hâl'in mahfuzu , dünyaya nereden baktığımızla irtibatlanır ; yaşamdan beklentilerle ilgili zincirin bağlandığı zeminin ideolojisiyle benzerlik gösterir. Biriktirdiğimiz, mülkiyetimize geçen zamanın mutlaka eriteceği fotografik ontolojiden çok, negatifdeki beyaz çizgiler, Zonguldak'daki kara cevher içinde ışık olan, ruhsal epistomolojidir ; sosyal toplumsal bedenimize aktaracağımız, kaybetmeyip tüm boyutlarda sahip olacağımız, hak arayacağımız tek sermayemiz, belki de toplanan, kırarak, yıkarak, hak yiyerek, el koyarak elde ettiğimiz/ ele geçirildiğimiz ,sıkıntılarla kendimize yer açtığımız bu kargaşada derdest edilen deneyimlerimiz olacaktır.

Murat Germen'in 'Yol' sergisi, bize bu bu konuda yeni bir patika açmıştır. Görsel felsefede düşünceyi tetikleyen verimli bir temrin, yeni bir katedral inşası için bakir bir alan oluşturmuştur.


'Ne zaman ampirik bene bakıp aynada, pembe bir domuzcuk görüyorsun o zaman Olric çıkıp geliyor kaçmana yardım etmek için; değil mi lan Benjamin?' Oğuz Atay, Tutunamayanlar Ansiklopedisi; seyirci suflesi..


6 Eylül Pazartesi ; 2010
İnsan, kaybede kaybede yaşar;
yaşam oyununda kural ise, kuralsızlıktır;ama amaç nedir?


Enis Batur için bu blogda üç yazı yazdık. İnsan tek yaratılmamıştır; benzerdir.
Karşı cenahtan edebiyat kökenli/Fransız aksanlı
resimsever bir başka yazı meraklısı da yeni tanıdığımız Dücane Cündioğlu;
yazdıkları talip/meczup ikileminde tanrısal töz'le özdeşleştirilip/ilişkilendirilmesi Tevrat'tan gnostiklerden tasavvufa devam eden tartışmalı bir 'Tanrı' kavramına yol açsa da bizim asıl dikkatimizi çeken bu değil; sanat tarihi üzerine renkli zan'ları.. Ama her iki 'zan' üstüne de söyleyeceklerimiz var.. Çünkü tablo bahane ; Cündioğlu 'edebî yalanı kendime ayırıyorum ey talib!
Hissene iyi bak, gerçeğe. Usulca sar, sakla, koru onu. Ki gerçekliğin gerçeğiyle değil, bir tek hayâliyle ölelim.' diyor...


"Ümitsizliğin nasıl bir şey olduğunu mu merak ediyorsunuz veya yardımdan ümidini kesmiş bir kalp mi görmek istiyorsunuz, Flavitsky'nin Prenses Tarakanova (1864) adlı tablosunu muhakkak temaşa etmelisiniz.



St. Petersburg'lu bir ressam Konstantin Dimitriyeviç Flavitsky (1830-1866), fakat şah-eseri Moskova'da. Galeri Tretyakov'da.
Tek kelimeyle, üç asırlık Rus resminin şâhikalarından.(..)

1775'te tüberkülozdan ölen zavallı prensesi 1777'de su baskınında öldüren sanatçının dehası karşısında eğiliyor ve tarihî gerçekleri sana teslim ederken o edebî yalanı kendime ayırıyorum ey talib!
Hissene iyi bak, gerçeğe. Usulca sar, sakla, koru onu.
Ki gerçekliğin gerçeğiyle değil, bir tek hayâliyle ölelim."


Yeni Şafak, Dücane Cündioğlu 14 Ağustos 2010



İnsan kaybettiği her nesnenin ve onunla gelen duygunun yerine bir benzerini koyarak ya da boşluğunu kutsallaştırarak yoluna devam eder . Önemli olan nesneden çok onun yarattığı tecrübe ve kaybetmenin anlamı/travmasıdır; ki 'zan' yepyeni bir ideoloji ekonomi, endüstri ve kültür , hatta pozitif/negatifiyle ve çevresi/çerçevesiyle yeni bir fotoğraf oluşturur..



Karl Marks'ın 1844 Elyazmaları'nda ortaya koyduğu en önemi sayfalar arasında yer alan 'Yabancılaşma' kavramı aslında varlığını daha çok Feuerbach'a borçlu bir felsefenin ürünüdür. Feuerbach 43 no'lu geçici tezinde 'Özgürlük,zaman,acı olmadan, ne nitelik, ne enerji, ne tin, ne sevgi ateşi, ne de sevgi vardır. Gereksinmesiz bir varoluş, gereksiz bir varoluştur. Genel olarak tüm gereksinmeden yoksun bulunan kişi, varolma gereksinmesini de duymaz.' der . Marks, sürdürür; İnsanı insan yapan karşılıklı bağlılıklardır'.

Karşılıklı bağlılıklar, fiziksel, maddi varlığıyla insanı aciz ve nesneye bağlı kılar. Bu yaşamda daha çok kaybetmek, daha az kazanmak üzere kurulu bir döngü vardır. Zamanla yıpranmak, yaşlanarak kaybetmek, dövüşerek yitirmek yaşamın doğasındandır. İnsanın dünyasında yitirilen her şeyin yerini bir başkası alarak yaşam sürer bu anlamda Demir'in söylediği gibi 'tüm ontolojiler aslında epistemoloji ile maluldür' İnsan ilerleyen zamanda ya terkederek ya kaybederek yaşlanır. Nesneler dünyasında tüm deneyler, nesnelerin ve bedenlerin yer değiştirmesiyle elde edilir. İnsan kaybettiği her nesne/bedenin yerine bir benzerini koyarak yoluna devam eder. Önemli olan nesneden çok onun yarattığı tecrübe ve kaybetmenin anlamı/travmasıdır. Husserl'in söylediği gibi o anlamın boşalttığı yer zihnimizde doldurulmazsa akıl rahatsızlanır. 'Mantık Araştırmaları' ile 'İdeler' adlı eserlerinde Edmund Husserl'e göre, transandantal bir fenomenolojiye geçişini mümkün kılan anahtar kavram 'indirgeme' dir (Reduktion). Bu varlık yorumu ışığında fiziki ve gerçek bir biçimde tek-yanlı kavranan nesne ve özne parantez içine alınır, yeni ve köklü bir öznellik alanına geri dönülür, onun uzantısı/bağı olarak da yeni bir nesnel kutup keşfedilir. Bakış açısında gerçekleşen bu değişiklik , fenomenoloji için şeylerin özüne erişim izni veren bir metodolojik başlangıç işlevi görür.
Cündioğlu'nun Tanrı kavramından, bununla bitiştirdiği 'talip' ikonundan yarattığı zan dünyası yokluğun epistomolojisini, varlığın ontolojisiyle doldurma/dolgulama özlemidir bizce. Karşılıklı bağımlılığın yarattığı talip/matlup ilişkisinde kendine yer beğenen yazarın konumlandığı durum , içinde yitik olanın, yitik olanın yerine konulan görüntünün, yokluğa karşı direnç geliştiren 'zan'ın, kelimelere bürünen mutlak'ın yerini alan ikonun anlamını felsefi/düşünsel bağlamda kendince yeniden inşa gayretinden öte değildir.


'Epistemoloji ile ontoloji arasındaki irtibatın anlaşılmaması, bunların her birinin diğerinden müstakil olduğu zannını meydana getiriyor. Epistemolojinin üzerine basan akıl, ontolojiyi bu merkezde inşa eder. Bu durumda, epistemoloji merkezli bir ontoloji meydana gelir ki, tüm ontolojiler aslında epistemoloji ile maluldür. Epistemolojiden bağımsız bir ontoloji kurma imkanı, insan aklı esas alındığında (akıl merkezli tefekkür faaliyetinde) yoktur. Epistemolojiden bağımsız ontoloji kurma imkanı, sadece ve sadece insanın idrak kaynakları dışında kendisine sunulan bir bilginin olması ile kabildir. İnsan dahlinin olmadığı bir ontoloji teklifi, epistemolojiden bağımsız olabilir. Bu noktada bile teklif edilen “müstakil ontoloji”yi insanlar, anlama faaliyetine konu edindiklerinde epistemolojinin etkisi az-çok görülür.'


'Ah Şu Dücane Cündioğlu' başlıklı yazısıyla Haki Demir, Hicran Dergisi'nde bu tür kendini bilmez yazıların başka örnekleri olduğunu da bize gösterdi. Şöyle diyor Demir 'Dücane Cündioğlu’nun 15 Ağustos 2010 Pazar günkü yazısını okuyunca, insanın nevri dönüyor. Yazı müellifsiz okunsa tam bir şarkiyatçı dili ve üslubu görülecektir. Fakat müellifin Dücane Cündioğlu olduğunu gören okuyucunun, ruh hali geriliyor ve patlamamak için hususi bir gayret sarf etmek mecburiyetinde kalıyor.

(..)Müellifimizin tüm bu gevezelikleri yapma sebebinin, sözü, bir ressamın “iblis” konulu bir tablosuna getirmek olduğunu öğrendiğimizde, apışıp kalıyoruz. Kendi kaleminden takip edelim. “Bunca gevezeliğin bir tek nedeni var: Bir akıl hastahanesinde yaşamı sonlanan Rus ressam Mikhail Vrubel'in (öl. 1910) "İblis" (1890) olarak da bilinen ünlü tablosuna sözü getirmek. Galeri Tretyakov'da, karşısında uzun dakikalar geçirdiğim bu şaheser, gerçekte, ilhamını Puşkin'in halefi Lermontov'un (öl. 1841) 'İblis' adlı şiirinden alır.”'

Haki Demir şaşırmakta çok haklı. 22 Ağustos Pazar günü ikon üstünden ürettiği benzeri provakatif yazılarıyla Cündioğlu, daha epeyce bloğumuza malzeme olacağa benziyor.. İlya Efimoviç Repin'in 'Zaporojye Kazakları' yazısını okuyanların konuyu 'Ağustos Not Defteri' sayfamızdaki , "İslami gelenekden gelen bir yazar Bizans ikonu üstüne güzelleme yazmış ; biz bunun neresini düzeltelim?.." başlıklı, Yeni Şafak yazarı Cündioğlu eleştirisiyle birlikte değerlendirmeleri daha doğru olur (tarih 22 Ağustos)








5 Eylül Pazar; 2010
Ses kısıklığına ne iyi gelir ?


Ne ilgisi var denilebilir, ama yazdığımız sayfa alt tarafı bir günlüktür. Bu soğuk havalarda yıllardır yaşadığımız bir sıkıntının mucizevi çözümünü okurla paylaşmakta yarar vardır. Alışkanlıktır; soğan ve sarmısak hiçbir zaman tüketmemiş bir birey olarak bunun ilaç etkisi olabileceğini bilmiyorduk. Ta bir dostumuz söyleyene kadar. Fazla bağırarak konuştuğumuzda ya da soğuk havalarda sesimiz kısılır, günlerce doktor dolaşırdık. Kortizonlar, ses açıcı sprayler, konulan abuk sabuk onca teşhis sorunu çözmedi. Arkadaşımızın bir yerden okuduğu 'soğan' önerisini duyana kadar bu konu bir karabasandı bizim için. Bir acı soğanı tok karnına yedikten onbeş dakika sonra, kısık sesimiz açıldı. Bu tarihten sonra ne zaman sesimiz kısılsa ilaç yerine 'soğan' yedik. Denemekte yarar var.

Bir de bir başka bilgi; sıcak bölgenin soğanı tatlı, hava ne kadar sertleşirse, o toprağın soğanı o kadar acı oluyor; kara iklimi antibiyotik,koruyucu etkiyi artırıyor. Sivas soğanı acı, Adapazarı soğanı daha tatlı örneğin. Soğuk ile ürün arasında doğrudan bağ var. Hep söylediğimiz gibi tabiatın soluğunu duymak, sesine kulak vermek, ürünün/hasatının mantığını anlamak gerekir.
Tabi tok karnına; aman mideye dikkat..

Bunun yanında bir de alerjik ses kısıklığı var ki, egsoz gazı, mevsim değişikliği vd. durumlarda anti alerjik, antihistaminikler , 'Zyrtec' gibi ilaçlar iyi geldi. Bunu öneren değerli bir doktor arkadaşımız . Bizimki kişisel bir durum, tabii en iyisini sizin de danışacağınız doktoruz bilir; danışmadan ilaç kullanmayın diye de ekleyelim: Doğrusu bu..


***




3 Eylül 2010 ; Cuma
'Eleştiri sanat yapıtını kurtarma sanatı değil,
Sanat yapıtından zihni özgürleştirerek,
düşünceyi yola devam ettirebilme sanatıdır..


Düşünmenin, kendisinden hemen sonra, sonsuzca düşünebileceği şey üzerinde, düşünmeyi tercih etme özelliği vardır' der Schegel (..)'Ben'in Ben'i olma yeteneği düşüncedir. Bu düşüncenin bizzat kendimizden başka nesnesi yoktur(1)

Bunları söyleyen başta Almanların izinden , daha sonra da Amerikan modernizminin peşinden giden bir yazılı dünya sanat tarihi süreci var.

İstisnasız tüm bu konuda yazan meslek erbabı ve okullardaki eleştiri ve yan dallarıyla ilgili öğrenim, talimatnameler halinde yöntem sunan bu hazır reçeteleri kullanıyor . Hazır kuvvetler, hazır reçetelerle düşün dünyasına katılıyor.

Burada izleyicinin yerine bir düşünce temrini oluşturan eleştirmen süreci
engelleyen bir yeniden yaratan 'özne' dir diyoruz ; eleştiri eyleminin makas değiştirmesini öneriyoruz.. Çünkü bize bugüne kadar önerilen felsefe kürsülerinde, sosyoloji bölümlerinde, sanat tarihinde veya daha genç kuşağa küratörlük okullarında öğretilen bu kuramları test ederek olumlamak, iyi/kötü yargıda bulunmak mümkün değildir.

Eleştirmenin yaptığı her işte, izleyicinin gördüğü her sanat çalışmasında, algıyı belirgenleştiren küçük çocukların bıkıp usanmadan sordukları temel soruyu sorması, tekrar etmesinde yarar vardır ; neden?


Tüm dünyada eleştiri yazarlığı şöyle işler : Sanatçı bir iş ortaya koyar. Eleştirmen bu işbölüşümünde ortaya konan yapıt hakkında iyi/kötü bir yargı oluşturur. Manipülasyonla yeni piyasalar oluşur, baskılamalar izleyicin hayal gücünü kısırlaştırır, yol'da barikatlar/vizeler eleştirmene erk verir. Biz eleştirmeni cankurtaran simidi, tahliye sandalı, açık liman şamandrasından ayrı tutmak gereğinden bahsetsek de, yaygın mutabakat/konsensus farklıdır. Benjamin 'eleştiri sanat yapıtını kurtarma sanatıdır' der. Yazarken ortaya konan sanat yapıtına kilitlenmek, bir yeri işaret edenin parmağının ucuna bakmakla aynı dirayetsizlik değil midir? Burada işaret edenin , üretilen nesnenin dışına alınarak, yeniden üretilen kavramlara yol açan bir iş operatörü olabileceğini söylüyoruz. Profesyonel sanatçıyı, amatör sevdalıdan ayıran gerçek, açılan yoldan ilerliyebilme, güzergahlarda gerekli donanımlara sahip bütünlüğü olan bir yapının / rastlantıyla değil, uzun bir çalışma sonucu ortaya konan bir değerler sistemin temellendirilmiş/yaratılmış/kadastrosunun çıkartılmış, paradokslarıyla sahnelenmiş olabilmesidir. Tüm doküman ve argümanlarıyla tartışılabilir üniter bir zihinsel mimariyse, sanatçı tarafından yapılanın 'sanat' yapıtı olduğunun kanıtıdır.. Söylediklerimiz , daha önceki yazılarımızda karşı çıktığımız Duchamp'ın pisuvarının bir sanat yapıtı olamayacağının, burada konu olan Germen'in veya karşı çıktığımız yanları olsa da Hüseyin Çağlayan, Dice Kayek, Ara Güler vd. işlerin yarattığı veya derlediği, tetiklediği ,tedarik ettiği, kulağından tutup getirdiği lojik ile değil, ontolojisiyle de sanat yapıtı olarak adlandırılmasının nedenidir..


(1) Walter Benjamin, Sanatta Edebiyatta Eleştiri,İletişim Yay.S/72


2 Eylül Perşembe; 2010
Lynndie England'ı tanır mısınız?






İngiliz Daily Mail gazetesi'nde, geçtiğimiz ay muhabir David Jones'la konuştu. Bağdat'taki Ebu Garib Cezaevi'nde Iraklılar'a yaptıkları konusunda duygularını 'Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı' kelimeleriyle ifade etti. Adı Lynndie England. Bu fotoğraf çekildiğinde henüz 21 yaşındaydı.



Şimdi ABD'nin Batı Virginia eyaletinin küçük bir kasabası olan Keyser'de yaşıyor. Irak'tan döndükten sonra göstermelik bir mahkemenin verdiği kararla 3 yıl hapis yattı. Burada ne çektiği fotografları ne de Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun bu görüntülerden çıkarttığı resimleri kullanabiliyoruz. Bu dumura uğramış sapkın görüntülerin ortaya koyduğu karanlıklar içindeki emperyalist nevrotik şiddeti içimiz kaldırmıyor . En kötü kelimelerin temiz kalacağı bu öyküdeki kadın, bu kez de hayat hikayesini anlatan otobiyografik bir kitapla ortaya çıktı..
England'ın 6 yıl sonra, tek bir pişmanlık sözcüğü kullanmadığı röportajındaki sözleri, en az o fotoğraflardaki tavır ve ifadeler kadar infial yarattı.

Analık hasletiyle insanoğlunun dünya yaşamında soyunu sürdüren bir kadının, ne denli sadist duygulara sahip de olabileceğinin gerçeği, bir kez daha canevinden vurdu saf okuyucuyu.

England, O fotoğrafları anı olarak çektiğini söyledi ve devam etti : "Elimde 800 tane daha var"

800 tane daha, zamanı korkuya çivileyen görüntü. Silah gösterir gibi, fotograf makinası kullanan tetikçilerin yarattığı tehdit. Tüm üretim araçlarının/makinaların yararı ve ideolojilerin bunları kullanırken gösterdiği benzersiz yetkinlik. Ahlak nesnel olarak varmış gibi görünse de, olağanüstü durumlarda, tekrar eden 'olmaz' denilen mecra/maceralarda bazı kişiler, bir başka ahlakın, yazılı olmayan kuralların olurluğunu sıradışı davranışlarda, dizgesel ihlaller , özgün yaratıcılıklarla her an yeniden ispatlarlar.. Hukuk denilen ilmin sınırlarını, sıkça ihlal edilen bu görüntüler çizer. Küçük fotograftaki düzen, suç ve ceza ile sıkça rötuşlanır. Bu ikisinin bir arada olması erk'i zorunlu kılar. Büyük fotografta, suç ve tehdit bir devlet kuramı olarak, toplumsal rezonansı oluşturur. Sosyal bedenin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayan 'korku' ya boyun eğişlerin, yeni vizyonlar/tehditkar durumlarda sıkça yüzyüze geldiğimiz çaresizliklerimizin orta yerine yerleşen, zihnimizde üstüste bindirilmiş görüntülerin odağında her zaman zor/zorba ve onun yarattığı/kuşattığı mekanlar vardır. Murat Germen'in İstanbul Modern'de 19 Eylül'e kadar devam edecek sergisindeki fotograflarda örneklenen , sıkça başvurduğu değişik yapı/mekan/kitle ve kütlelerin biraraya kolajlandığı sistemli karmaşada yaratılan bütünlüğün hareketini okurken, bu senkronizasyonun hemen şekil değiştirebilen, organize olmuş bir uygarlığın devasa bir düzeneğin ardına gizlenmiş bir suç örgütü olduğunu da düşünebiliriz ; aynı Amerika'da olduğu gibi.

Yaklaşan şu günlerde 11 Eylül'ün 10. yılında, bir İslam tehdidine karşı şekil değiştiren yeni yüzün ifadeleri, mimikleri,jest ve restleri bir maskenin görüneni olmanın ötesinde, korkutulmuş bir kitlenin, depresif bir mülkiyet korunaklığına ihtiyaç duyan ulusun zenginliğinin, yönlendirilmiş, sömürüye/işgale zemin hazırlayan şartlı refleksidir de . Çünkü Marks'ın dediği gibi 'birçok gücün tek bir güç içinde kaynaşmasından doğan bir iktidar'(1) vardır. Fotograf sanatçısının üstüste bindirdiği görüntülerden ürettiği bir iktidar, Irak'taki tek tek askerlerin yarattığı bir iktidar ya da aciz olanla,icazet verenin, siyahlarla beyazı, tüm eksilerle artıları ,tüm yeryüzünün işgalini ve ona karşı direnci oluşturan tek bir iktidar. Sömürü tüm kolajlarıyla bir yandadır, karşı çıkış tüm damlalarıyla karşı yanda. Lynndie England yalnız değildi; o bir 'Made in America' ydı. Ait olduğu iktidarın gönüllü/uyumlu bir zerresi. Yaratılan bir kurmacanın küçük ve işlevsel aparatı; çarkın kirli bir parçası..

(1) Marks, Kapital, 1. Cilt s443, Karatani 303


ALANistanbul "An Exhibition On Architecture" sergisi ..





01 Eylül 2010 Çarşamba ; 2010
ALANistanbul "An Exhibition On Architecture" sergisi nin 2 Eylül 2010
Perşembe günü saat 18.00'da açılıyor..


ALANistanbul
Galip Dede Caddesi 24/11 Kat:4
Tünel/Beyoğlu İSTANBUL
+90 212 292 04 14 // "www.alanistanbul.com"
Pazar ve Pazartesi günleri hariç saat 13.00-19.00
Open from Tuesday to Saturday from 13.00-19.00
***

Burhan Sönmez, yazısında (Birikim, sayı: 246), "Ütopya, 'olmayan yer' değil, 'olması arzulanan yerdir.' Arzulandığı ve hayal edildiği andan itibaren, hakikatin bir parçası haline gelir. Eğer ütopya yolun öbür ucunda ise, oraya varmak için gidilen yol da ütopyanın parçası olur." diyor. Tartışacağız , biraz zaman..




***


Murat Germen'in Yol Sergisinde sona ulaştık..
Dijital fotograflamak eyleminin ise başındayız..


'Ereklerine vardıklarında bunun keyfini sürmemişler, mutlu olmamışlardır. Eylemleridir onları, oldukları şey yapan. Doğa ve karakterlerinin kapsamını tutkularıyla belirlemişlerdir. Ereklerine vardılar mıydı, düşen içi boş kabuklara benzerler.' F. Hegel / Tarihte Akıl


1600'lerin sonlarından itibaren küçük keşif/buluşların birbirine eklenmesiyle oluşan tarım devrimi sonucunda, doğa daha fazla ürün vermeye zorlanmıştır. Endüstri öncesi, insanın doğadan dualarla alamadığı verimi, akıl ile almaya başlama isteği, önce bir dizi felsefecenin dünyada bedenlenmesi, devamında dinsel dogmalara baş kaldırmayı getirmiştir. Aristokrasinin tahtından indirilmesi, 1789 Fransız devrimi, dokuma tezgahlarının yarattığı proleterya , Marks'ın işçi ideolojisi ve Lenin'in devleti , ilerleme ideali, günümüz teknolojilerinin doğayı tüketerek varlığını bir yaratana ihtiyaç duymadan kurma isteği yalnızca bunları ortalara saçan/çıkaran kapitalizmin kötü tabiatıyla açıklanamayacak kadar muktedir ve grifttir. Uzun cümleyi kısaltıp bir daha özetleyelim: insanın isteği muktedir ve grifttir dedik. Kutsal kitaplar 'isterseniz dağları yürütürsünüz' der. İncil'de denizin üstünde yürüyerek sandalına/yanına gelemeyen Pavrus için Hz. İsa 'inancın yetmiyor' diye ekler. İnsan doğasının arkaik yapısının nüvesi/özü, seleksiyonda en iyinin ayakta kaldığı tanımlanmış biyolojisi, tarihsel köklerinin yeryüzüne salınımı, elde etme, ele geçirme/köleleştirerek sömürmenin sosyolojisine rahat bağlanır. Çeşitli durumlarda bizzat yüzleşerek beynin fragmanlarında sıkça izlediğimiz Habil/Kabil'den Neron'a Hitler/Stalin'den Freud/Lacan'a mülayim istek'den, şeytani psikojisinin ilerleme/gelişmenin ruhani diyalektiğine ,kutsal ideolojisine uzanmayı gerektirecek , inanca fizyolojik beden, kitabına cüz, inancına ideolojik kılıf oluşturan ,bütüne ait yekpare doğasına rağmen aykırı/beyhude,isyankar bir uğraştır.

Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı'nın 41. sayfasında şöyle söyler : " Eğer maddenin hareketinin evrensel yasaları sistemin yüce planının bir sonucu iseler, Yüce Aklın çizdiği planı yerine getirmeye hizmet etmekten başka bir amaçlarının olacağı zaten düşünülemez. Ama eğer öyle değilse, o zaman maddenin ve genel yasalarının en azından bağımsız olduklarına ve maddeyi böylesi görkemli biçimde kullanmasını bilen Yüce Akıllı Güç'ün gerçekten büyük, ama sonsuz olmadığına; gerçekten güçlü, ama kendi kendine yeterli olmadığına inanmak eğilimi duymaz mıyız?"

Blogumuzun arka sayfalarında yaz boyunca yazdığımız 'Yol' isimli sergi geçtiğimiz günlerde kapandı. Bu sergi nedeniyle 'dijital fotograf eylemi üzerinden ' mülkiyet biçimlerine bir nebze göz attık. Dijitalizm bir yeni ideolojidir bize göre; kurumları ise şu anda oluşmaktadır. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde edinmeden ama ele geçirerek erk/iktidarı kullandıran post-mülkiyetin sayısal dünyası, yalnızca ucuz ve temin edilebilir hard disk/flaşbellek türevleriyle sınırlı değildir. Olmayan mülkiyetin entellektüel haklarının çoğaltılması, korunması ve yaşamdan gasbetilerek, yeni bilgi/idari, sosyal beceri ve güç kategorileri yaratarak aynı anda tezatlarını da oluşturması önemli bir konudur. Bunlara biraz göz attık. Sınıfsız, zaviyesiz, seviyesiz bir edinilirliğin kolayca oyuncağı olacak bilgi teknolojilerinin sürümlü dünyasının insan doğasını, sosyal yaşamı dönüştürücü/yıkıcı tabiatını ve ileride yaratacağı krizlere ise Alman İdeolojisi ve 'Dünyamız için bir uygarın zararı, yoksulun yararı' yazılarımızda zaten değinmiştik.. Burada ise uygarlığın daha kabul edilebilir, cazip ,zarif ve tebessüm eden bir yüzüyle, fotograf sanatıyla karşı karşıyayız..Ne ki, bu güzel görüntülerin arkasında da şeytani iktidar hırsıyla tehdit edilen bu yeşil gezegenden uygarlık adına kopartılan parçalara ödenen faturayı, insanoğlunun istilacı,isyan eden ruh hallerinin tahripkar doğasının yüksek total maliyetinin bulunduğunu, her mutfakta bir katliam olduğunu da unutmamak gerekiyor..Bu görüntüler için insanlığın çok yüksek bir bedel ödediği, gözardı edilen, hatırlanmak istenmeyen bir başka gerçek...

F. Hegel / Tarihte Akıl Kabalcı Yay. 1195 Çev. Önay Sözer-s.123
Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı,Say Yay. Çev.Seçkin Selvi, sayfa 41. Havass Yay. 1982, say 2002

***

21 Eylül 2010 Salı

Yol'un Sonuna Geldik..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..





Murat Germen ve Yol Sergisi / Fotograf üstünden düşünmek..

Kırk katırı, kırk eleştirel satıra tercih ettiren bir yazı yok bu defa. Baktıkça öğreniyor, öğrendikçe yeniden üretip, zamanın bir adım önündeki teknolojinin sevimli yüzü digital fotoğrafın pırıltılı halüsilasyonları, yüz yıllık zor'un ardından gelen kolay ulaşılan bini bir paraya sunulan olanaklarıyla zenginleştiriyoruz düşünceyi.

Germen başı/sonu belli çeşitli görsel malzemeyi, programlı dokunuşlarla/topografik haritasıyla, fotograf sanatının sosyal katmanlar ve olaylarla bağlantısına ustalıkla perçinlemiş.. Olduğunca, toplumsal dokunun elverdiği oranda güncel teknolojiyi bireysel/elitsel (veya öncü de diyebiliriz bu duruma) analitik rafineleşme sürecine eklemiş.

İstanbul Modern'de Temmuz yağmurlarında izleyiciyi, çeşitli disiplinlerle göz teması kurup görsel konunun kavramlaşmasına yardım eden güleryüzlü bir Murat Germen sergisi karşılıyor.

Küratörlüğünü Engin Özendes’in üstlendiği serginin ismi 'Yol'. Biz de serginin kapanacağı 19 Eylül tarihine kadar, Murat Germen'in açtığı bu Yol'da yolculuk yapacağız. Kâh fotograf karesini psikiyatrinin koltuğunda değil ama, psikanalizin -Lacan'ın deyişiyle 'öznenin ardındaki gizemi ortaya koyan'- boşluk/dolulukta sorgulayacağız ; kâh uygar insanın mülkleştirme çalışmalarına sağladığı arşiv değerinin anlamına, hafriyatın yıkıcı/yapıcı doğasına dokunacağız.

Yol'un bütün tehlikelerine karşın, yaz sıcağında yolculuğun ufuk açan doğasının yararı, -okura ve yazara- mutlaka olacaktır: Çünkü bu, 'Yol'da birlikte bir düşünme sürecidir..







26 Mayıs – 19 Eylül 2010 tarihleri arasında fotograf sanatçısı Murat Germen'in İstanbul Modern'de 'Yol' isimli sergisi yer alacak. Digital sanatın sarnıcında holografik evrenler, sayısız maskelemeler, yanar/döner pırıltılar, sudan ucuz gölgelemeler arasında kalan sanatçı, kolay anlaşılabilecek/okunacak bir isim değil. Çok fazla teknik mükemmeliğin arkasında kalmış gizli, derin bir uğraşla karşı karşıyayız. Labirentleri, kavisleri,kasisleri, kuyuları olan bu pusun perdelemesiyle , yediden yetmişe oyuncağı olacağımız bir aparatın beyhude dünyası var karşımızda . Bu yüzyılda görsel boyamaların artık değeriyle küçük sermayeler edinmek, hatta pazar yerinde bir işletme kurmak kolaylıkla mümkündür. Ancak tahayyül ederek, söz üreterek yapılan müracaatlarda, sanatın/sanat kavramlarının merkezlerine doğru hamleler/mütalaalarla, sıradışı boyu/boyutu aşan yolculuklarla, sanılarla, yolda yeni yollar da açmak mümkündür. Teri/gücüyle çalışan sanatçının mikronize farklılığını, yüz metrede ayrışan kimliğini, ilk önce kendi sunduğu alıştırmalar, ev ödevleri, karalamaları araya serpiştererek, en sonda da sergilediği vesaik/dokümanlar ve amprik/deneysel, panoramik gösterideki asl'olan sükûtu, meskun mahaldeki iç sesi/toplumu ilgilendiren görünen sedayı bulmaya çalışarak anlamaya çalışacağız. An'dan zamana, küçük fotograftan, büyük resimdeki manipüle edilen yaşam döngüsü/değirmenine uzanacağız.. Fotograf sanatçısı kadrajına alıp deklanşöre bastığı anda, yaşamdan koparttığı görüntüyü mülkiyet edinir; bunun ardından müdahalelerle bir inşa/uygarlık süreci yaşanmaya başlar. İnsan/mülkiyet ilişkilerini, anarşizmin kurucu ismi Pierre Joseph Proudhon'un ünlü sorusu 'mülkiyet nedir?' temelinde işleyeceğiz.

Serginin kapanacağı tarih olan 19 Eylül tarihine kadar sürecek bu çabamız sonucunda digital sanatın yarattığı görüntülerle bu türün arayışlarını/becerilerini tekrar ettiren Murat Germen gibi bir gönül erini, dijitalizmin bir ustasından ne kadar ayırıp, sayısal sistemin dışına çekerek anlayabilir/anlamlandırabiliriz cevabını vermek zor; ancak öznel yargılardır ekleyebileceğimiz.




İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Kent Plancılığı lisans ve Fulbright burslusu olarak gittiği Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) Mimarlık yüksek lisans derecesini Amerikan Mimarlar Birliği (AIA) Altın Madalyası ile aldı. Halen Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde fotografçılık ve görsel iletişim tasarımı dersleri vermektedir. Daha önce Bilkent, Yeditepe, İTÜ, Yıldız, ve Bilgi üniversitelerinde mültimedyaya giriş, temel tasarım, bilgisayar destekli tasarım, arayüz tasarımı gibi dersler vermiştir. Aralarında IKSV, İstanbul Modern, Yapı Kredi Yayınları, Siemens, Koç Holding, Link McCann Erickson, The Designory, Norman Foster&Partners, Young&Rubicam Reklamevi, Medina&Turgul DDB, Rafineri, Swissôtel, Boyner, Ağa Han Mimarlık Ödülleri ve Tarih Vakfı’nın bulunduğu çeşitli kuruluş / ajanslara çok sayıda çalışma teslim etmiştir. Fotograf, mimarlık, mültimedya tasarımı, kent planlaması, sanat ve bilgisayar destekli tasarım konularında birçok basılı / online yayını olan Germen, aynı konular üzerinde üniversitelerde ve SIGGRAPH, ISEA2009, Mutamorphosis, CAe 2008, CAC2, EVA-London’08, eCAADe, ASCAAD gibi sempozyum / konferanslarda çalışmalarını sunmuştur. Türkiye, Amerika, İtalya, Almanya, İngiltere, Meksika, Portekiz, Özbekistan, Yunanistan, Japonya, Rusya, İran, Hindistan, Fransa, Kanada, Bahreyn’de olmak üzere kırka yakın kişisel / karma sergiye katkıda bulunmuştur. Sanatçı ve eserleri C.A.M. Galeri tarafından temsil edilmektedir.. (http://www.camgaleri.com/sanatci.aspx?id=27). Etkin olduğu alanlarda yaptığı çalışmalar için ulusal / uluslararası (2004, 2005, 2006, 2007 yıllarındaki IPA, Px3, IVRPA 2007 mansiyon ve 2007 IPA 2.lik ödülleri gibi) ödüller almıştır. Ulusal fotograf yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır.
www.muratgermen.com





Murat Germen sanatçı beyanında “fotoğrafı, insanların görmediği veya bilinçli / bilinçsiz olarak umursamadığı olağan şeyleri gündeme getirme ve önyargılarını değiştirebilme fırsatı olarak değerlendirmeye; normalin içindeki gizil olağandışılığı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.” diyor. İstanbul Modern'in tanıtım sayfasında, “İkon olarak endüstri: Endüstriyel estetik” ve “İnşa” gibi önceki çalışmalarına bakıldığında, sanatçının buna ek olarak, son ürün yerine oluşum sürecine odaklandığını görmek olası. “Yol” serisi de benzer bir yaklaşım içeriyor: Bizi bir yerden diğer bir yere taşıyan ve karada / havada / denizde geçişken doğrusallıklar bağlamında veya bir amaca varmanın yöntemleri olarak karşımıza çıkabilen yol kavramının, çok sayıda farklı çağrışıma yol açtığı söyleniyor .

Jean Baudrillard sözüne önem verilen bir kuramcıdır. 'Her yerde karşılaşılan kavramsallaştırmanın nesneler düzeyindeki eşdeğerlisine biz 'stil' diyoruz diyor,devam ediyor. 'Sanayileşme öncesi ve bugün karşımıza çıkan stil sahibi nesneler arasındaki fark önemlidir. Biçimsel karşıtlığın ötesine geçildiğinde ,içinde yaşamakta olduğumuz çağdaş düzende model ve seri arasındaki gerçek ilişkinin ortaya çıkması ancak bu fark sayesinde mümkün olabilmektedir.' Baudrillard doğru ama tamamlanmamış bir durumu gösteriyor.

Nesnenin yaratıcısı,sahibi/müdriki olan 'özne' ,toplumsal beğeniyi şekillendiren, toplumu yeniden yaratan, farkı ile diğerlerini de farklılaştıran bir rol model olarak kitlelere suflörlük yapmaktadır. İşte bu anda dikkati çeken sanatçı, özgünlüğü/orjinalliğiyle munzam/elzem emek değerinin ötesinde , yegane/biricik yaratan olarak matrisleri/kalıpları etki alanındaki diğer yoldaşlarına servis eden bir ustabaşı emekçi/maestro olarak da yaşanan gerçeği herkesten önce biçimlendiren önder/yaratıcı emek değerinin varlığıyla diğerlerinden/sıradan ayrışmaktadır..


Bu durum içkindir ; çünkü öğrencilerini/takipçilerini yaratarak sanata hizmet etmektedir. Aşkındır çünkü seri üretimle pazarın taleplerine karşılık gelmekte ,toplumu değiştirmekte, tüketen insanı, tükettiği ile baskılamakta/özdeş kılmaktadırlar..Sonuç itibariyle kitleler, tükettikleri kavramlara/hayatlara/amaçlara yakın düşmekte/verilen mesajla dönüşmektedirler..





Murat Germen dolayısıyla fotograf ve mülkiyet nedir?

Bugün felsefe metinleri arasında günlük hayata ait tüketerek ilerleyen, genişleyerek yüzeyselleşen çağın göstergelerinin ve sinemanın ayrı/geniş yeri bulunuyorsa bunda Lacan'ın önemi büyüktür. Asıl ve tam adı Jacques-Marie Emile Lacan’dır. Kısaca Jacques Lacan olarak bilinir. 13 Nisan 1901'de Paris’te doğmuş, 9 Eylül 1981 de aynı yerde ölmüştür. Lacan'ın tarihsel önemi psikanalizi, psikiyatrinin boyunduruğundan kurtarması ve siyasetten sinemaya, sanatın ve hayatın çeşitli alanlarında bir sosyal anahtar/maymuncuk olarak işlevselleştirmesidir. Çünkü bunlar yanlız gündelik hayatın değil, bilincin kendi dışında ama kendini belirleyen nesneleridir. Psikanaliz bir bilimse, öncelikle epistemolojik olarak kendi ayrımını ortaya koyar; yani nesnesini ayırabilme fiili oluşturur. Ekonomiden fotografa uzandığı/kullandığı alanlar ve enstürmanlarla bu anlamda psikanaliz ,bir bilim olarak bilinçdışının bilimi'dir.

Lacan’ın psikanalitik teoriye ilk resmi katkısı, 1936 yılında Marienbad'da toplanan 14. Uluslararası Psikanaliz Kongresi'nde ortaya koyduğu görüşleriyle 'Ayna Deneyi'dir.

"13 yıl önce, bu kongrede sunduğum 'ayna evresi' düşüncesi, o günden beri Fransa grubumuzda dikkate değer olarak kabul görmüştür. Konuyu psikanalizde deneyimlediğimiz biçimiyle özne-benin oluşumunu aydınlatması dolayısıyla, bugün yine görüşlerinize sunmaya değer buluyorum. Bu deneyim bizi, direkt Cogito’dan (düşün/me)kaynaklanan her çeşit felsefenin karşısında olmak zorunda bırakıyor.' (Jacques Lacan/Ecrits/Routledge, 1997)

Ayna evresi : Lacan’ın tüm bakışının ayrılmaz/mütemmim bağlantı noktasıdır. Kısaca altı aylık insan yavrusu ile şempanzenin ayna karşısındaki davranışlarını karşılaştıran bir testtir bu. Aslında testi ve durumu ilk yapan insanların ve hayvanların biliş (cognition) modelleri üzerine çalışan Fransız psikolog Henri Wallon'un başarısının sahiplenilmesi ve geliştirilmesidir. Deney altı aylık insan ve şempanze yavrusuyla yapılır. İnsan yavrusu, kendisi/yansısı arasındaki aynayı idrak etmekte ve görüntüsü ile kendisi arasındaki farkı ayırabilmektedir. Şempanze ise, aynadaki aksini bir başkası olarak görmektedir.

"Çocuk kendisi dışında bir imgeyle özdeşleşir, ister gerçek bir imge ister başka bir çocuğun imgesi olsun. –aynı zamanda sanki- ‘bu imgenin görünürdeki bütünselliği, bedenim üzerinde yeni bir ustalık edinmemi sağlıyor’ demektedir. –ya da şöyle- ‘kendim dışındaki bir imgeyle özdeşleşirsem, daha önce yapamadığım şeyleri yapabilirim’" (D. Leader, yeni başlayanlar için Lacan, Milliyet yayınları 1997, çev:G.Ç.Güven).

Konumuz aslında Lacan değil; Ne ki, araçsal/amaçsal kavşakta ,fotograf mazrufunda/bilincin arka bahçesini kazarken altını çizdiği durumda öznenin ve oyunun kurallarını bilmek gerekiyor. Bu konuya daha sonra kaçınılmaz olarak eleştiride referanslara duyulan ihtiyaçtan, tutamaçları/kulpları yaratan eşyanın tabiatı itibariyle yeniden değineceğiz. Çünkü, 'Lacan psikanalizin amacının öznenin topluma uyumunu sağlamak olmadığını, aksine öznenin saklı kalmış dünyası aracılığıyla yaşanan dünyanın düzensizliğini yorumlamak olduğunu iddia eder.' (Lacan/Arzunun Tahterevallisi,Nami Başer,Say Yay.)

Göstergeler ve resim sanatıyla ilişkisi önemlidir Lacan'ın. Paris Komünü Sanatçılar Birliği Başkanı Courbet'nin 'Dünyanın Kaynağı' adlı tablosunu 1956 yılına kadar koleksiyonunda bulundurmuştur. Lacan'ın ünlü ressam Andre Masson'a yaptırdığı bir örtü ardında sakladığı sansasyonel bu resmin öyküsünü olmasa da, olayın genelini bu sayfalarda yer alan Halil Paşa yazısında görebilirsiniz. Resmi sipariş verense Mardin ailesinin büyüğü Courbet'nin dostu bahsettiğimiz -o dönemde Paris'de yaşayan- Halil Paşa'dır. Bunun da konumuz açısından önemi yoktur. Ama Paris Komünü'ne katılan devrimci ressam Courbet, bir başka resim daha yapmıştır . Eldeki fotografik belge değeriyle önemi olan bir Pierre Joseph Proudhon portresidir ki, bu konumuzun ana temasını teşkil etmektedir.


Analizcinin her şeyden önce... üzerinde düşünmesi ya da dikkatini vermesi gereken mesele şudur: Gerçekten gizemli bir sentezle mi karşı karşıyadır, yoksa ilgilendiği şey yalnızca gelişigüzel biraraya gelmiş bir yığın mıdır..ayrıca bunları nasıl bir düzene sokabilecektir? Goethe,WA 2.Cilt,s 72,aktaran Walter Benjamin,Sorunun Ortaya Konuşundaki Sınırlamalar,Eleştiri,sayfa 62 İletişim yay.- 2010






Endüstri/Sanayi fotografçılığı ise pazar içinde ayrı olarak ele alınması gereken bir metadır. Ekonomik iktidar, emeğin mezbahaneleri olarak tesislerini inşa ederken, fetişlerini kültleştirmekte, sanatçının satın aldığı emeğinin ötesinde yarattığı cazip etki alanlarını kendi yararına propoganda vesilesi kılabilmektedir.. Söylenmiş olan sözün,kullanım mecrasının tekrar ederek açtığı patika , toplumsal bellekte kabul veya red edilirken fotograf negatifine düşen şekil, şeklin oluşturduğu anlamlı/anlamsız ışık kümesi/görüntünün ,her yeniden görülmesinde farklı ifşaatlar edinmesine, yeni okumalara perde olmasında, kadraja alınan görüntüde iradi ek görüntüler oluşmasına, kısaca rejimin aydınlık/surûr veren propogandasıyla kitlelerin ikna edilmesine neden olur. Marks üretenin ürüne yabancılaşmasına neden olan ,günümüzün deyişiyle arayüzlerin, aracı ikonların varlığını, canlı emeğe kumanda eden sermayenin gücüyle ilintilendirir. Grundrisse'da 'Değişim ve işbölümü karşılıklı olarak birbirini koşullandırır' dedikten sonra devam eder (..) 'Ama sermaye emeğin ürünü olarak böyle ortaya çıktığı zaman, emeğin ürünü de tam o kadar sermaye olarak ortaya çıkar -artık basit ürün olarak,değişilmeye elverişli meta olarak değil, sermaye olarak - nesneleşmiş emek olarak egemen olan ve canlı emeğe kumanda eden olarak vardır.' (Karl Marks, Yabancılaşma,Sol Yay. S 111,125)
Fotograf sanatçısı kapitalist toplumlarda, üretime ve sosyal oluşumun kendisini maddi olarak destekleyen alanlarında dolaşmaya başladığında , bir ekonomik cehennem olan kapitalizmin tüm görünen yüzlerini -sanayi tesislerinden müzelere, hayvan haklarından ulaşım sektörüne kadar- tüm görüntülerini rehabilite etmekte, imkanlarını sistemin görünen yüzünü devşirmekte gösterdiği maharet ölçüsünde kabullere mazhar olmaktadır. Ne ki, bu durum iyi çalışan verimli bir sanayi işçisinin ya da beyaz yakalı teknisyenin sisteme verdiği omuz kadardır. Fotograf sanatçısının bireysel siyasi tercihleri ise, sömürünün yoğunlaştığı tüm emek/değer sisteminin ötesinde belirleyicidir..

Fotografçılık önünde/sonunda kısmet işidir; avcılık gibidir. Fotograf sanatçısının mahareti ise, şahin gibi avına süzülüp, görüntüyü kadrajlayıp, dünyadan kesip çıkartma becerisidir.. Peki bunu yaparken avcının kullandığı silahları mı, yoksa sahip olduğu güdüleri mi belirleyicidir? Cep telefonuyla çektiği karelerde bu durumu sınıyor Germen.

Burada da fotogaf makinası 'önünde' bütün sanatçıların eşit,
ama 'sonunda' eşit olamadığını,
bu eşitliği kurcalayarak/sorgulayarak,
teknolojik hengâmede ayrışarak bozduklarını görüyoruz..





"İzleyiciyi ‘yol’un yaşamın pek çok alanında kullanılan farklı anlamları üzerinde düşünmeye ve keşfetmeye çağıran sergide 46 fotoğraf ve Murat Germen’in Elif Ayiter ile birlikte ürettiği 14 metrelik ‘Şark Ekspresi’ adlı bir çalışma da yer alıyor. Fotoğraflardaki farklılığın, insanların ve hayatın çeşitli dönemlerinde karşılarına çıkan ayrımlarda izledikleri ‘yol’lardaki farklılıklara işaret ettiğini belirten Germen, sergi alanına serpiştirilen ‘Yol seçimdir, yol tavırdır, yol beklentidir, yol çeşitliliktir’ gibi yazılar aracılığıyla da izleyiciyi, belki hen an yaşanan yola çıkma eylemine başka bir açıdan bakmaya davet ediyor. Ve ‘yol’da olmayı seven Germen, ‘yol’u iki taraf arasındaki ‘araf’ olarak nitelendirerek, ‘devamlı bir yolda olma hali’ ve ‘aydınlanma’ düşlüyor.

Murat Germen sanatçı beyanında “fotoğrafı, insanların görmediği veya bilinçli / bilinçsiz olarak umursamadığı olağan şeyleri gündeme getirme ve önyargılarını değiştirebilme fırsatı olarak değerlendirmeye; normalin içindeki gizil olağandışılığı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.” diyor. “İkon olarak endüstri: Endüstriyel estetik” ve “İnşa” gibi önceki çalışmalarına bakıldığında, sanatçının buna ek olarak, son ürün yerine oluşum sürecine odaklandığını görmek olası. “Yol” serisi de benzer bir yaklaşım içeriyor: Bizi bir yerden diğer bir yere taşıyan ve karada / havada / denizde geçişken doğrusallıklar bağlamında veya bir amaca varmanın yöntemleri olarak karşımıza çıkabilen yol kavramı, çok sayıda farklı çağrışıma yol açıyor.

Kimi zaman panoramik oranları, bazen on metreye varacak boyutları ile birçok farklı coğrafyada çekilen onlarca fotoğraf; üstte sözü geçen çağrışımlardan oluşan büyük ebatlı çizgisel metin parçacıklarına eklemlenerek, izleyiciyi “yolda” hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlıyor.. "





Murat Germen'in 'Cepten Paranoya' adını verdiği dizi, ideolojiler üstüne ahkam kesilen ama görünür olmayan kavramların sarkastik eleştirisidir. Sanatçı, birikim ve taraf olduğu siyasetin şayet istenirse lafı dolaştırmadan, kavramlara ve yersiz teknik gevezeliklere prim vermeden, sözün etrafında dolaşmadan dolaysız aktarılabileceğini bize gösteriyor . Sanatçının tercihlerinin pratikte görünür kılınması basit ve kolay bir cümle de olabilir demeye getiriyor. Hakikatın aydınlık ama yaşarken sıkıntılı/yadsınamaz yüzüyle verilen basit ama güçlü bir mesajı taşıyor/yükleniyor kareler. Ülkenin/bu coğrafyanın muhtelif sınıf/katmanları,kimliklerinin veya olaylarını, yığınların/kişilerin türlü biçimlerde sukûtunu/endişesini/hallerini, sözü uzatmadan/ pazarlığa mahal vermeden, cep telefonu kamerasıyla ustalıkla kayda geçirmiş Germen..

Sanatçı kendi dilinden ise bu yaptığı üretimi şöyle ifade ediyor; "Düşük çözünürlüklü cep telefonu kamerası ile çekilen bu seri yaşamın günlük paranoyaları üzerine bir çalışmadır. Cep telefonu ile çekilmesinin nedeni, cep telefonunun günün neredeyse her saatinde yanımızda olabilmesi ve günlük paranoyalarımıza normal bir fotograf makinesinden daha iyi / sık şahitlik yapabilmesidir. Ayrıca, cep telefonu ile çekim sürecinde teknik mükemmeliyet, kadraj, görüntü kalitesi gibi konular ikinci planda kalmakta ve telefon kamerasını kullanan kişi sadece içeriğe odaklanabilmektedir. Bir başka deyişle, sanatçı teknik konulardan arınarak sadece anlatmak istediğine, yani sanatına yoğunlaşabilmektedir."







Murat Germen "Fotografı, insanların görmediği veya bilinçli olarak umursamadığı olağan şeyleri gündeme getirme ve önyargılarını değiştirebilme fırsatı olarak değerlendirmeye çalışıyorum. İhtişama merakım yok; ünlülere, şöhrete karşı olan yoğun ilgi yüzünden şaşaa zaten birçok kişi tarafından takdir ve kayıt edilmekte... Olağan şeylere ve normalin içindeki gizil olağandışılığa odaklanıyorum. Olağandışı yerlerde olağan fotoğraflar çekmek kolaydır, olağan yerlerde olağandışı fotoğraflar üretebilmeyi daha değerli buluyorum. İçimi olabildiğince yansıtabilmek için ise “gündemi yakalamaya çalışma, yapabildiğine odaklan” düsturunu izliyorum." diyor..



Germen üretimi ve söyledikleriyle de izleyiciyi didaktik olmadan yakalıyor ve kadaraja aldığı gelişmişliğin arkasındaki saflık/dürüstlüğün temel olduğu insan doğasının asıl hakikatını işaret ederek rahatsız etmeden eğitiyor..




Hergün mutlaka birkaç sayfa okuduğumuz konsol üstündeki üç/beş ciltlik demirbaş kütüphanede tüm kutsal kitaplarla birlikte Marks'ın Kapital'i ve Proudhon da yer alır. Proudhon, Mülkiyet Nedir'in 95. sayfasında 'Mülkiyet meselesini hangi açıdan ele alırsak alalım, sorunu derinleştirmeye kalktığımızda eşitliğe vararız (..) Yani özel mülkiyete karşı toplumun egemenliği' diyor..
Fotograf ve bunu sanat haline getirenler, mülkiyet kavramına takılmadıkları için, bizce ayrıcalıklı ve saygındırlar: Aynı, doğanın insan dışında var ettiği diğer canlılar gibi; onlar da için de mülkiyet bir şey ifade etmez. Tevrat/Levililer 23'de 'Ve yeryüzü, -yer/mülk/toprak-, daimi surette satılmayacaktır; çünkü yer benimdir. Çünkü siz benim yanımda garip ve misafirsiniz' dememiş midir yaratan; ölümlü insana bundan iyi argüman olur mu? Fotografçılar yaptıklarıyla, Tanrı'nın bir emrini mi eda etmektedirler? Pek öyle diyemeyiz tabii ki. Borges'i akıllarına getirerek/geçmiş hayatları hatırlayarak ,bu cümleden bilerek/bilmeyerek bir amaca hizmet eden kullar gibi mi davranmaktaktadırlar; peki böyle diyebilir miyiz? Ne olursa olsun, yaptıklarıyla/davranışlarıyla adil/toplumcu ve pratikte eşsizdirler. İstedikleri anda, başkaları için kutsal olan her mülkü, zimmetlerine geçirip, fotograf karesine hapsedebilirler. Ya da kuşlar gibi üstlerinde uçuşur, aklına estiğinde ulaşılmaz zirveye tüneyebilir, ya da kediler gibi bir köşesine kıvrılıp adaletin temelini mülk edinebilirler. Veya giderken bir köşesine insiyaki izlerini bırakıp, geriden gelenlere hoş bir sürpriz de yapabilirler.. Proudhon'un 'hangi açıdan ele alırsak ele alalım, sorunu derinleştirmeye kalktığımızda eşitliğe vararız' cümlesini kavram olmaktan çıkartıp, hayata geçirirler. Zenginliklerden alırlar, yoksunlara dağıtırlar. Bu anlamda fotografçılar, yıkıcı değil ama malik/gümrük/hudut/sınır tanımayan, mülkiyete prim vermeyen, uçarı ve yapıcı anarşistlerdir.. Bunları Murat Germen'in mimari fotografları için yazıyoruz...



"Neredeyse kavramsal bir sergi diyebileceğimiz Yol, sadece görüntüler değil, bir metinle birlikte düzenlenmiş. Her fotoğraf bir kavramın taşıyıcısı; idrak, gaip, tepki, köken, sanrı gibi… Germen, serginin konseptinin önemine vurgu yapıyor. Onu fotoğraflar kadar metne yönelik ilgi de alakadar ediyor. Yazı ile görüntünün tamamen birbirini tamamlamak üzere üretildiğinin altını çiziyor.(..)Şark Ekspresi, fotoğraf meraklılarına “Dijital ortamda dönüştürülen bu fotoğraflar ne kadar fotoğraf?” sorusunu sorduruyor." Aksiyon Sayı 811-21/6 2010 Tuba Deniz/Murat Germen


Başlıkta, 'Yol'un bütün tehlikelerine karşın, yaz sıcağında yolculuğun ufuk açan doğasının yararı, -okura ve yazara- mutlaka olacaktır: Çünkü bu, 'Yol'da birlikte bir düşünme sürecidir..' demiştik; devam ediyoruz:



NE KADAR FOTOGRAF?IN İSE CEVABINI IMMANUEL KANT, 'AŞKIN NESNE' OLARAK VERİYOR...

'Kant öncesi metafizik,öznenin dışsal nesnenin kopyasını çıkardığını iddia ederken, Kant nesneleri oluşturan şeyin öznenin dışsal dünyaya yansıttığı biçim olduğunu ileri sürmüştü Bu anlamda, Kantçı dönüş bariz bir şekilde özne-merkezciliğe (yani insanmerkezciliğe) doğru bir kayıştır.(..)Saf Aklın Eleştirisi'nde şöyle yazmıştır ' Hissedilir bir yeti olan sezgi,temsillerden belli bir biçimde etkilenmeye açık olmaktan ibarettir aslında; bu temsillerin birbirleriyle olan ilişkileri mekana ve zamana dair saf sezgilerdir. (duyarlılığımızın saf biçimleridir) ve (mekan ve zamandaki) deneyimin birliği yasalarına göre bu ilişkilerde birbirine bağlantılı ve belirlenebilir oldukları müddetçe,bu temsillere 'nesne' adı verilir.(..) Buna karşılık, sırf açıklık olarak duyarlılığa tekabül eden bir şey edinebilmek için, genel olarak görünümlerin sadece anlaşılabilir sebebini aşkın nesne olarak adlandırabiliriz (..) Görünümler, gerçek bir nesneyi sadece algılar olarak, yani bu algı deneyim birliğinin kurallarıyla uyumlu bir şekilde bütün diğerleriyle bağlandığı zaman gösteren temsillerden ibarettir. Immanuel Kant (1)

Karl Reinhold ise 1790 yılında yazdıklarıyla, o daha yaşarken yazdıklarını anlamakta güçlük çekenlere Kant'ı anlamak için önemli ipuçları sunmuştur.
Yazılarıyla, insanların ve diğer hayvanların, kendinde şeyleri değil, nesnelerin ancak zihinlerinde oluşan görüntülerini bilebilecekleri yönündeki Kantçı iddiayı kanıtlamaya çalışmıştır. Reinhold, felsefi kaynakların üzerinde durduğu konularda kanıt getirebilmek için yagın bir sağlama/asla şüphe edilmeyecek bir aksiyom ortaya attı. Buna göre bilincin tüm bilgisi okunur kılınabilirdi. Aksiyom şöyleydi: Temsil edilen nesne/olay, 'şey', özne tarafından bilinçte anlaşılır, bu anlama göz'den beyine, özneden nesneye doğru gerçekleşir ve ikisini de ilgilendirir olmalıydı.

Böylece Reinhold tanımlardan değil, bilinçli bir akıldaki zihinsel imgeleri ya da temsilleri ilgilendiren prensiplerden başladı. Bu yolla bilgiyi 1) Bilen özne ya da gözlemci 2) Bilinen nesne 3) Öznenin zihnindeki imge ya da temsil bakımından 'şey'i ayrıştırdı/inceledi. Aşkın idealizmi anlamak için üç bileşenden oluşan deneyiminin sunduğu yüzeysel bakmanın ötesine geçerek 'gör'menin öğrenmeyle ve manipüle etmeyle içkin/derinlerini, taraf olarak görme ediniminin,bakmadan ayrı değerlendirilebileceğinin gereğini ortaya koydu . Reinhold, Özne/Temsil ve Nesne şeklinde üç ayak üstünde durduğunu söylüyordu. Nadarların doğmadığı bir dönemdi, ama düşünsel anlamda ihtiyaçlar filiz veriyordu.
Fotografik gerçek , nesne ile özne arasına giren aparatı makinadan çok fotograf sanatçısı olan bir aksiyon olarak Kantçı ek düşünsel olanaklar oluşturturdu ki Reinhold'un düşünceleri o çağın sonlarında belirgin kılındı..


Fotograf ve mülkiyet ilişkilerini yazarken başlangıç noktasını Proudhon olarak aldık. Çünkü o dominanttı ve 'mülkiyet hırsızlıktır' demiştir. Ne ki, tarihte her bir felsefeciyi doğuran başka bir düşünür mutlaka vardır. Marks, 24 yaşında olgunlaşmış felsefesine giriş yaptığında/sular seller gibi yazdığında bile Hegel'in hayaleti Marks'ın hafızasına egemendi. Hegel dışında bir başka egemen daha vardı. Tahmin ederiz ki en çok referansı Stirner'adır. Kısaca ona 'doktor' derdi.
Max Stirner, Biricik ve Mülkiyeti'nde şöyle söyler "Cinler yaşıyor! Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradan'ın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen 'tin' ebedi olandır!"
Tin bilindiği gibi 'ruh' anlamında kullanılmaktadır. Andolsun incire ve zeytine diye başlayan 95.surenin adıdır aynı zamanda. Her anılan,yemin edilen görünenin ardında bir kutsal görünmez kılınan/inanılan vardır. Görmek eyleminin bir adım ötesi ise, and edilen ruh'a ilişkin kapalı/içkin, öznel bir kutsama edinimidir. Burada bir sanatçı olarak 'Germen'in yarattığı dilde, ortasına düştüğü kültürün yaşayan mitoslarının, yalan efsanelerinden arta kalanları damıttığı kişisel/biricik hikayesinde,dijital nomosu/yasayı bulmanın önemi pek yoktur. O makina ile çağın, imkanlar ile eda/tavrın teknolojik vuslatı/hemhâl oluşudur.. Öznede beceriye bağlı ritueli kurgulayan/ toplumsal bilgide sanata ihtiyacı ortaya çıkaran özel 'pathos'u arayıp/okuyabilmemiz ise tin'e ait süreci, dış yüzdeki ateşi elle kavrayıp, ikramına/gösterebilmesine bağlıdır. Bunun için ise panolara eklenmiş metinler referanslar kısmen doğru müracaat makamıdır. Peki, devamında ne vardır?




HER YARATI KOLEKTİF BİLİNCİN BİREYSEL HESAPLAŞMADAKİ AKSİDİR. HİÇBİR YARATI, TEK BAŞINA GELEN İLHAMLA VEYA TEKNİK APARATLARIN UZMANLIĞI/SANATÇININ YETKİNLİĞİYLE AÇIKLANAMAZ; BİR YERLERİ EKSİK KALIR..

Ludwig Feuerbach, Hegel'i ilk eleştiren felsefecidir. Hegel 1831'de ölür. O güne kadar filozof, bir yeryüzü tanrısı konumundadır. 1839'da yaşlı öğrencisi Feuerbach, 'Hegelci felsefe rasyonel ve mistiktir' der. 'Doğa'nın baş rolde olduğu diyalektik felsefesinin temellerini atar. Marks 24 yaşındadır. Hegel'in eleştirilebildiğini görmek, onda şiddetli bir etki yapar. 1843 yazında çalıştığı gazeteden ayrılır Nisan'da odasına kapanır, Ağustos'a kadar, yani dört aylık süreçte yeniden/farklı gözle sıkı bir 'Hegel' okumasına girişir. Aldığı notların başlığı 'Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'dir. Bu, Marks'ın küçük gazete makalelerinin ardından ,bağımsız/uzun ilk özgün metnidir. Uzun yıllar arşivlerin karanlığında farkedilmeden/bilinmeden öylece kalır bu araştırma. Hatta Sovyet devrimini yapan kadro bu önemli yazıyı bilmeden devlet kurar; teorik yapılanmayı gerçekleştirir. Ama bu devlette 'birey' yoktur; yalnızcana 'halk' vardır. Sosyalizm genç Marks'ın bu defterindeki yazılarındaki yabancılaşan bireyin yalnızlığından değil, toplanmış bireylerin politikleşerek kitleleri oluşturduğu ideolojik damardan akmaya başlar. Arşivdeki yazılar 1932'de bulunur. İlk dört sayfası ise yok edilmiştir. Marks'ın bu yazısı, ve aynı defterde yer alan toplam dört yazısı daha sonra Avrupa'nın Adornalar'dan Chomskyler'e kadar geniş bir yelpazede demokratik sol görüşü geliştircekleri güleryüzlü/hümanist sosyalizmin temellerini oluşturur. Dediğimiz gibi Marks, felsefesini Hegel'in eleştirisi temeline oturtmuş ve dünyada bir inanç sistemi kurmuştur. Bunun ilhamını veren ise Ludwig Feuerbach olmuştur. Feuerbach'ın fotograf sanatçılarına ilham verebilecek/durumlarını,vizörlerini netleştirecek bir başka cümlesi ise şöyledir; "Düşüncelerden yola çıkarak nesneleri değil, nesnelerden yola çıkarak düşünceyi üretiyorum" (1)

Düşünmeye değer değil mi?


PROUDHON'UN 'MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR' DEMESİNİ,FOTOGRAFİNİN ÖZGÜR KARAKTERİYLE BİRLİKTE YENİDEN DÜŞÜNDÜK. AMA ÖTESİNDE BU İKİ SÖZCÜK, KARL MARKS'IN KURMAK İSTEDİĞİ CENNETİN TEMEL SAVIYDI. PROUDHON'A 'BİRLİKTE HAREKET EDELİM' DEDİ Kİ ÖNEMLİYDİ...

Evet güç birliği önerdi. Şayet Proudhon kabul etseydi, dünya siyasi tarihine Marks/Engels/Proudhon muhteşem üçlü olarak geçeceklerdi. Proudhon'un cevabı, Marks'dan niye farklı olduğunu belirtiyordu. Bu mektup, radikal sosyalizm ile özgürlükçü sosyalizmin bir daha biraraya gelmemek üzere yollarını ayırdı. Mektubunda şöyle diyordu Pierre Joseph Proudhon,

"İsterseniz toplumun yasalarına, bu yasaların nasıl ortaya çıktığına, bunları hangi yolla keşfettiğimize birlikte bir bakalım. Fakat tanrı aşkına, bütün priori (öncel/öncelikli) dogmaları yok ettikten sonra, kendi payımıza insanları doktrinlere mahkum etmeyi düşlemeye kalkışmayalım. Her türlü farklı görüşü tartışma önerinizi bütün kalbimle alkışlıyorum. Dürüst ve güzel bir polemik sürdürelim; dünyaya olgun uzgörüşlü bir hoşgörü örneği sunalım. Ama sırf bir hareketin başında olduğumuz için ,kendimizi yeni bir hoşgörüsüzlüğün/anlayışızlığın liderleri durumuna getirmeyelim. Bir mantık ve akıl dini olsa bile,yeni bir dinin havarileri gibi davranmayalım. Bütün muhalefeti bir araya getirelim, cesaretlendirelim. Bütün dışlamaları, tüm mistisizmleri sürgüne gönderelim. Hiçbir soruyu geçersiz saymayalım. Tek ve son bir dayanağımız kaldığı anda bile, belagat ve ince alayla yeniden başlayalım. Birlikteliğinize bu şartlarla memnuniyetle katılırım; aksi halde hayır.."(2)

Proudhon, sosyalizmi hoşgörü ve eşitlik ideali olarak görüyor, yeni bir hiyerarşik din, insanları putlaştıran totolarizm ideolojisi inşa edilecekse 'ben yokum' diyordu.
Yeni çıkan kitabı 'Sefaletin Felsefesi'ni Marks'a gönderdi. "Dostluğumuza dayanarak, eleştirinin kırbacını bekliyorum" dedi. Marksın cevabı acı oldu; Proudhon Felsefesinin Sefaleti kitabıyla cevap verdi. 1846 öncesi Paris'de sigara dumanından sabahı göremedikleri gecelerde felsefe tartışdıkları arkadaşına, 26 yaşının heyacanıyla köprüleri atarak cevap vermişti. Marks, "Felsefenin Sefaleti kitabımla Proudhon, eleştirinin kırbacını dostluğumuzu ilelebet sona erdiren bir şekilde yedi" diye yazar.
Poudhon dışarıda kalsa da fikri içeride kalmıştı. Alman İdeolojisi kitabının 'işbölümü' tanımlamasında, gelecek sınıfsız toplum cennetinin ve çalışmanın zorunluluk olmadığı konularının işlendiği 59-103 sayfaları arasında bu düşler/etkiler görülebilir. Bu kitabın yazıldığı tarihte genç Marks ile Proudhon'un sabahlara kadar, gelecek toplumu tartıştıklarını Engels, Felsefenin Sefaleti'nin önsözünde yazar.

Marks ile Prodhon arasındaki fark, bugünkü güler yüzlü, bireyin toplumun merkezinde olduğu Avrupa sosyalizmi ile, kadroların siyasi olayları şekillendirdiği ideolojik radikal sosyalizm arasındaki benzemezlikti aslında.

Hangisi haklı ve doğruydu? Marks aynı kitapta 'köleliğin yokolması demek, zaten Kuzey Amerika'nın uluslar haritasından silinmesi demektir (3) diyordu. Proudhon ,'Mülkiyet Nedir?' kitabında 'Ticaret sadece özgür insanlar arasında yapılır. Alışverişin şiddetle ve hileyle yapıldığı yerde ticaret yoktur' (4) diyordu.
Hata ararsak binlercesinin bulunabilinir olduğunu tarih bize gösterdi.Ama gerçek olan şuydu; yöntemler farklı da olsa insanın daha 'güzel' bir toplum yaratma düşleri sabit kalacaktı. Burada neyi söylediğimizden çok, 'nasıl' söylediğimiz, güzeli hangi yöntemlerle önerdiğimiz, iyi'yi nasıl tarif ettiğimiz önem kazanıyor.
Mülkü değil ama bir hayali zimmetine geçiren fotograf sanatçısı da ,bu andan sonrasını şekillendirirken kendi 'iyi/güzeli' konusunda izleyiciye bir öneri ve sunum oluşturuyor..Buradaki öneri, daha önce duyulmamış özgün bir fark yaratıyor, günlük hayatta yararlanılabiliyorsa sanatçı izleyenin gözünde ayrışıyor; yeni bir patika oluşturuyor. Marks ve Proudhon'un yirmili yaşlarda oluşturdukları bu patikadan gidenlerin ulaştıkları simurg efsanesi ise başka bir pasaj konusu.



1970'lerde edebiyata Sait Faik'den başlayıp Yaşar Kemal,Bekir Yıldız,Kemal Tahir, Orhan Kemal derken Rus propagandist gerçeğiyle tanışan bir kuşaktan geliyoruz. Deniz'ler henüz idam edilmişti. Server Tanilli doçentti.; bugünkü gibi kuralcı ve inanmış bir hocaydı. Çok da hoş anılarımız yoktur; ikinci sene beşinci hakkımızda okuldan atılmaya ramak kalmışken sınıfı geçtik. Fyodr Gladkov’un Çimento (1925), Şolohov’un Durgun Akardı Don(1928-1934), Nikolay Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi(1934) önerisiyle okuduğumuz kitaplardı. Bugün olduğu gibi 1970'in başlarında hocaya 'orada olan sosyalizm değil,bürokratik despotluk' var diyebiliyorduk. Diyalektik Materyalizm, Lenin tarafından uluslaştırılarak değiştirilmiş bir kavramdır dediğimizde 'Uygarlık Tarihi' dersinden bir kere daha kalıyorduk. Bugün Zizek aynı şeyi söylüyor; ne ki Sovyet uygarlığı tarih oldu. Lenin, dokunaklı bir ifadeyle ve duygu dolu anlatımla Marks ve Engels'in felsefelerini nasıl hep 'diyalektik materyalizm' olarak adlandırdıklarını tekrar tekrar belirtir. Bu konuda Zizek, Marks ve Engels'in bu terimi bir kere bile kullanmadıklarını Georgi Plehanov'un kayıp sayfalarına/arşiv kayıtlarına ulaşarak iddia ediyor.Bu durum Marks/Engels'in toplu eserlerini yayımlayan editörlere çıkmaz oluşturuyor. İndeks bölümünde 'diyalektik materyalizm' teriminin bulunması gerekiyordu. Bundan dolayı Marks,Engels'de 'Diyalektik' ve 'Materyalizm' sözcüklerinin geçtiği sayfaları , 'Diyalektik Materyalizm' başlığını imal ederek ve bir indeks yaratarak içinde topladılar. Kısmen haklıydılar ama tanım böyle değildi..

Peki Rus Ulusal Devrimiyle Lenin, sosyalizmin omurgasını eğriltti; Lenin yerinde Marks olsaydı, Saint Paul yerinde İsa olsaydı durum farlı mı olacaktı. Bu konuları Alman Felsefesi ve kısmen ekonomist Veblen yazılarında işledik. 1848 yılındaki Paris Komünü ile 30 yaşındaki Marks bir yarılma yaşar. Öncesine ait eserleri ancak 1932 yılında açığa çıkar ve Altuser,Adorna,Markus vd. felsefi/humanist sosyalist düşünceyi yaratır. 30 yaşından yani komün deneyiminden sonrası ise manifestoda benliğini bulan 'yöntem'i yani politik/ideolojik Marksizmi yaratır.Zizek'in öngörüsü şöyle 'Eğer Lenin'in ve hatta Marks'ın Kominizm projesi asli özü içinde tamamen gerçekleşseydi her şey Stanilizmden daha kötü olabilirdi' Zizek'e burada şunu sorabiliriz 'daha kötü'den kast nedir? Rosa Luksemburg 'ya sosyalizm ya barbarlık' diyordu 1919'da . İnançlar/hayaller,ütopyalar,sosyalizm ötelendiğinde, geriye iktidar ve barbarlık kalması anlaşılır bir olgudur. Zizek' karşı devrimci demek kolaydır; ya öncesini içinde taşıyan sonrayı nasıl açıklayacağız?..İnançlı bir sosyalist olan Tanilli hoca bunu aynı kararlılık ve sebatla 40 yıldır ödün vermeden açıklıyor da, bizim gibi kötü talebeler dersi anlamıyor demek doğru mu? İyi bir akademisyen olan Tanilli Hoca ile yıldızımız hiç barışmadı bu gerçek;stabilize olmak inanç gerektiriyor. Oysa zihni durdurmak mümkün değil; hayatın diyalektiği ve eşyanın tabiatı olan materyalizm 'evrim' diyor. Bir fotograftan yola çıktık nerelere geldik. Bunları Murat Germen'in yukarıdaki sanayi fotografını görünce, sosyalist gerçekçi sanatı anımsayıp, Zizek'i okumanın üstüne bir kere daha hatırladık..Enis Batur yanlış hatırlamıyorsam 'bir sanat eserinin gücü size söylediğinde değil, size söylettiği şeydedir.' diyordu. Germen'in siyah beyaz fabrika fotografından yola çıktık; yola devam ediyoruz..



YARATILMIŞ GERÇEK/ YARALANMIŞ GERÇEK..

Murat Germen'in fotografladığı dünyada bir figür mü olmak daha gerçektir, Ara Güler veya Bresson'un dünyasında mı? Ya da Germen'le England'ın aynı saatleri, herkesin kendi hesabına farklı sorumlulukla tarihe mal ettiği bir zaman diliminde, fotografdan taşmak ne demektir? Lacan'a geleceğiz ama önce Yol'da bir soluklanalım:

Bütünüyle iyi bir biyografi kitabı yazmıştı Pierre Assouline. Kitabında Cartier-Bresson vardı. 1994'te, Bresson'un ölümünden on yıl önce ilk defa yüzyüze tanışmışlar . Yüzyılın Gözü Henri Cartier-Bresson adlı kitap ,bizde YKY'dan çıktı. Gene Assouline'in -biraz değiştirilmiş- deyimiyle, sanatçıya bakışın labirentli/merdivenli,zaviyeli,dolambaçlı bir hikâyesidir bu kitap. Çünkü yaşam, bir 'şehir' dir, onu tanıyabilmek için orada kaybolmak gerekir. Bresson, fotograf ile ilgili yazılarını The Decisive Moment/Kararlı An, -belki de karar anı mı demek daha doğru olur- kitabında toplamıştır. Kelimeler, gösterdiklerini tamamlıyorsa görüntüyü anlamak/adresi bulmak basitleşir. Magnum Ajansının kurucusu olduğuna göre, her zaman yaptıkları gibi eleştirmenlerin, Bressonun için 'sadece bir "bas-çek" fotografçısı' demelerinin kolay,akla ilk gelen yakıştırma olduğunu söylemek zor olmaz..



Bresson bizde Bankalar Caddesi başındaki Kamonda Merdivenleri fotografıyla daha çok tanınır. Bresson'un hikayesini yazan Assouline, çok önemli bir kaynak olan Camondaların Sonuncusu kitabının da müellifidir. Gerçi Can'dan çıkan kitabı ben daha edinemeden kitapçı raflarında tükendi ama umut kesilmez. Kitap alma bir alışkanlık ama internet ortamında okumak, almanın önünde gidiyor. 'Alışkanlıkların zinciri önce hissedilmeyecek kadar hafif, sonra kırılmayacak kadar güçlü olur!' diyen İngilizlerin Yahudi başbakanı Benjamin Disraeli de Rothschild'a yakın bir ailedendir. Kamondo'nun öyküsü, tefecilikten dünyadaki ilk bankanın kurulması ve Adam Smith/Karl Marks'a oradan da Mayer Amschel Rothschild ve HSCB'nin kuruluşuna uzanır. Waterloo Savaşı'nın sona ermesini ve Napolyon'un kaybettiği haberini kurdukları geniş istihbarat ağı ve güvercinlerle yollanan mesajlar sayesinde ilk olarak öğrenen Rothschildlar'dır. Nathan Mayer Rothschild, Londra borsasında elinde bulunan bütün hisseleri hemen satmaya başlar . HSCB (Hong Kong Shangai Bank Corporation) 'un kuruluşu, fotograf makinasının ortaya çıkışı, sanayi devriminin oluşumu, Proudhon/Bakunin/Marks'ın mülkiyeti reddetmesi,devamında bizlerin eylemlerimiz/beğenilerimiz, ürettiklerimizle yer aldığımız birlikte okunması gereken uzun ve renkli devam eden bir öyküdür bu. Arada Mosess Hess ve siyonizmin politik kurucusu, Der Judenstatt/Yahudi Devleti kitabının yazarı 1904'de ölen Theodor Herzl vardır. Davut'un Golyatla girdiği mücadeleden önce başlayıp 14 Mayıs 1948'de kuşdili üstadı/demir ustası mesihin torunlarının zaferiyle doruğa ulaşan süreç ,herkesin gücünü kendi kutsal kitabından aldığı bir kargaşadır. Filistin toprakları için Osmanlı'nın zayıflamasıyla harekete geçen Lord James Rothschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak Balfour Deklerasyonu'nu yayınlatır. Filistin topraklarının satın alınması için 2 milyon Sterlinlik bir fon oluştururlar. Filistin'de uzun yılların ardında Yahudi kolonilerinin kurulması bu öykünün devamında gelir..Osmanlı ,Filistini terkeder, Cemal Paşa çekilir, Kamondo Efendi'nin Mustafa Reşit Paşa'yı ziyaretinde bankeri gören sadrazamın kalp krizinden ölür.. Yunanistan,Bulgaristan,Mekke/Şam derken, sonradan Alman ajanı olduğu ortaya çıkan Parvus Efendi'ler İstanbul'dan Sovyet Devrimi'ni organize eder ;Rusya,Osmanlı yıkılır, Gülbekyanlar, Rothschildlar daha da büyür ;gerisi zaten malumunuz.. Bu konuda kendilerinin kurduğu http://www.rothschildarchive.org adresi iyi bir kaynaktır.

Buraya kadar yazdıklarımızla konu, bir şehirde kaybolmak, Bresson, şipşak/basçek fotografı,Magnum serüveni, Nathan Mayer Rothschild'ın yeğeni Kamondo Efendi'ye, oradan Haliç'deki terkedilmiş muhteşem mezarına, Adam Ricardo'nun toprak rantı ve semayenin bizle birlikte dolaşımına gidebileceği onlarca yolda çatallanır. Ama biz bu çatallardan 'bas/çek' kısmına girer gibi yapacağız, genel alışkanlığımız üzere bir kullanılmamış patika açacağız ve soracağız ; 21 yaşında genç bir kız olan Lynndie England adını hatırlar mısınız?








Birini takdir ederken, diğerine 'öfke' kusuyoruz, lanetliyoruz. Çünkü ,çağı anlama/algılamada,doğruyu/yanlışı konumlandırmada, Murat Germen haklı özne, 'Lynndie England ise bireysel suçlu, dolayısıyla haksız, hakkı gaspeden tekil, etrafından yalıtılmış 'birey' gibi duruyor; sahiden öyle mi? Hayat karşıtları/karşıtlıklarıyla, çevresindeki oluşumlar,ararenkler,ahenklerle kıymetli; demokrasi bunun için güzel. Siyah ve tonları olmasa, yalnız beyazdan fotograf olabilir mi?


Bu sendroma adını veren durum , bir soygun girişimi sonucu ortaya çıktı. Kreditbanken isimli bankayı soymaya kalkanlar, kuşatılınca bankada bulunan 4 kişiyi rehin aldı; Jan Erik Olsson ve arkadaşları altı gün boyunca direndiler. Olay 23 Ağustos 1973 günü, Stockholm’un Normalmstorg semtinde meydana geldi. Enteresan olan şu ki polis operasyonu sırasında rehineler, kurtarılmaya aktif olarak direndiler.. Daha sonra, soyguncular aleyhine tanıklık etmeye yanaşmadılar..Hatta para toplayıp savunmalarına yardımcı oldular..
Anlattığımız bu olaydan sonra yaşanan durum,deyim oldu. 'Stockholm Sendromu' adıyla literatüre geçti. Psikolojide, benzer rehin/rehine yakınlaşmalarını tanımlamak için kullanıldı...


Lynndie England meselesine gelmeden önce biraz eleştiri/özeleştiri değirmenini çalıştırmanın zamanı geldi diye düşünüyoruz. Bir sanatçı hakkında yazmak, zamanı bir şeye değişmek, diğerlerini kenara ayırarak başka bir işe koyulmanın, gündem dışında bir konuya kenetlenmenin nedenlerini düşüneceğiz.
Bir eylemi,birikimi,iklimi,sevinci,suçu ya da herhangi bir amacı paylaşmak mı? Amaçsa, yaşamdan birşeyleri kopartıp, cesaretle alışkanlıkları bozup yeniden üretmek mi, Benjamin'in dediği gibi 'yalnızlığın bilgisiyle muhkem olduğunu bilmek' saptamasına Google'un sağladığı olanaklarla karşı çıkmak mı? Belki de hepsi..
Artık Benjamin,Sartre,Camus'nun kullanıla kullanıla aşınmış tanımlamalarına,tüzel benlikten sıyrılıp yaşamdan kaynaklı değişikler ekleyip, parantezler açmak mümkün oluyor. Ama değişmeyen bir şey kalıyor; noktadan önceki fiil.. Devamlı vurguluyoruz, bizim için yargılarımızı oluştururken , -Müslümanların önce niyet dediği gibi-önce amaç , o amaca vurgu yapan 'şartlanma' geliyor. Söylemek istediğimiz siyasi tercihler, ideolojik kararlılık, idolün önünde salavatsız oruç bozmak ayartması filan değil. Bütünüyle -Belki birazcık Levinas'dan ödünç alınarak- 'iyi niyet' tanımı/takıntımız ile beklentilerimizi denkleştirebiliriz.. Şekil olarak Murat Germen fotograflarına baktığımızda, çağın bütün görünen ,modernite tanımlarının hakkını veren teknolojik yararlanma , içinde bulunduğumuz dönemin her coğrafyadaki en ileri tarihi/biçimiyle hemhâl/hem fikir olabilme durumunu görüyoruz. Bunu nasıl görüyoruz; internet ortamının sağladığı belge/bilgiye ulaşabilme olanakları, bu sınırlı,yoruma açık imkanların sağladığı tüyolar ve bilgi akışından. Burada her kişinin özel durumlarının karşılıklı engellerine takıldığımız da gerçek. Murat Germen'in net ortamında olmayan fotografları bizim için 'yok hükmünde oluyor. Bizim Türkiye'deki sanat/kültür ve bilcümle dönüşümlerden 25 yıl ayrı kalmamızın kopukluğu , mülteci ötelenmesi vd. Önemle/mühimi tartamıyor, çoğu zaman ülkenin derebeylerini bilemiyoruz. Fiziki mesafelerin, farklı coğrafyaları birbirine yabancılaştırmasındaki bilgi eksiklikleri bir nevi inziva, bütünü görememe yaratıyor.. 25 yılın güncelleştirmesi hissikablelvuku mümkün olamayabiliyor; belgelerden feyz almadığımız yerde yılgınlığa düşmüyoruz; neticede aradaki noktaları 'zan' ile telafi ediyoruz..Ama görüyoruz ki, yirmibeşyılda İstanbul dükalığında oluşturulan müktesebatta 12 Eylül çakma hukukunun ötesinde değil; memleketi yemlik yapıp kültür ortamında uydur,kaydır putlar yaratmışlar.

Buna rağmen kişilerden değil, eserlerden yola çıkarak kişilere, doğru işlere, istediğimiz davranışlara ulaşmanın mümkün olabildiğini görüyoruz. Istanbul Modern'de Hüseyin Çağlayan'lara, Hüseyin Ertunç'lara, Murat Germenlere değil ama, onların düşündüren işlerine rastlıyoruz..


Zonguldak madenlerinde cevheri arayan işçi, ışığı yakalayıp karanlığı delen fotografçı ile seviniyoruz. Murat Germen yerin altında ekmeğini kömüre banarak yiyenlerin zorlu dünyasını, tünelin ucundaki aydınlık ile birlikte tutup getirmiş . Bu fotograflarda umut var; yoksa da 'var' gibi duruyor.. Yeryüzüne çıkartılan bu kareler, karalardan aşan bu fotograflar, tehlikelere/acılara karşı 'unutma' diyen bir hatırlatma oluyor. 'Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?' diyen şairin aradığı huzur/sükûnet ya da fırtınadan önceki sessizliğin resmi değil buradaki. Tünelin içindeki siyahtan taşan bir beyaz var ki, sessizliğin sesi, madencinin nefesi oluyor, fısıldıyor; 'henüz vakit varken' diyor..


Belki de habbeden kubbe çıkartıyoruz. Bazen bir hayalin peşinde koşuyor, ardındaki anlamı çözmek için mağaradaki akaşik kayıtlardan medet umuyoruz. Acaba sömürü olmadan bu yaşam sürer mi, sürdürülebilir mi diyoruz? Peki, ufkî ile afaki durum arasına sıkışmış bu 'bütünleşme ereği/içeriğinin hakikatı nedir?' ona bakalım; resmin içinde mi, bakanın/okuyanın zihninde mi yaratılır? Yoksa artplan/arka plan, ard düşünce, artı birikim mi gerektirir? Yanında, çaprazında, karşısında veya parelelinde, derinliğinde,üstünde, gölgesinde hangi pınarlar vardır? Kötü, atık sular/kanallar hangi tortuları taşır; hangi kapıdan açık denize dökülür? Veya büyüklere ciddi/nahoş masallar ve çağıyla sınırlı/sorumlu bütünleşmek nedir; bu kargaşanın ucuna tutunan kavramının neresine yamanır?


Fotograf tabiatı itibariyle gösterdiğinin altını çizerken, saklamak istediklerinin üstünü edeple örter.

Hazımla Nazım'ı birleştiren kömür yatağında ritm tutturan, karaya beyazla senkron atan Murat Germen için 'hemhal' olma hali dediğimizin çaprazı/ karşıt ucu, ilk defa 1850'lerden sonra Nedejin'in bir makalesinde Puşkin için kullanıldığı Hiçcilik/Nihilizm'dir; biraz bahsedelim.. Burada ise beyaza siyahla çekilen bir ayar var, çıkışsız tükenmişliğin felsefesiyle tutunulan siyasi yokluk, umut olmuş. (Aslında Modernizm/komşudaki Rus Modernizmi, Çariçe Katherine, Deli/Demir Petro, Parvus Efendi gibi yığınla konuyu beklemeye alarak; bunların Osmanlı modernizmiyle kenetlenmiş parelel kader evreleri var. Rusya/Türkiye coğrafyaların kaderlerini belirlediği iki karşıttır; iki ruh ikizdir bu anlamda)

Nihilizm (Hiççilik), temelde estetizmin bütün biçimsel arayışlarını aşağılar, bilimsel akılcılığı ve pragmatizmi yanı faydacılığı ve devamında yararcılığı savunur. Sosyoloji, felsefeyi ve ideolojik sistemlerini bütünü ile reddeder. Yalın olgucu ve maddeci bir tutumla, yerleşik toplumsal düzene başkaldırıyı temsil eder; Engels'in Kutsal Ailesi'nde göreceğimiz gibi devlet, kilise ya da aile otoritesine karşı çıkar..-Engels'in yarım yamalak bilgilerle bu kurumları Amerikalı Morgan'ın dünya literatürüne kayıt teşkil etmeyen son derece sınırlı araştırmalarıyla, duruma müdrik olmaksızın (ki söyledikleri andropojiden, istatistik/ekonomiye ciddi uzmanlık gerektirir) kendine göre yeniden üretmesi, bunun üstüne sosyalist ütopyayı oturtması acınılacak bir durumdur; bu konuyu da yeri geldiğinde diğer sayfalarda yazacağız; gene ezberci sol kesim ayağa kalkacak- Devam ediyoruz Hiççilik, yalnızca tekrarlanabilen,ispatlanan bilimsel doğruları temel alır ve ancak bilimin bütün toplumsal sorunların üstesinden gelebileceğini ve bütün kötülüklerin insanların kendi yorumlarıyla ürettiği bilgiden ve karşı tarafın algılamasındaki cehaletten kaynaklandığını kabul eder..Bazarov ile Nihiliszm terimi ve kavramı yaygınlaşmıştır..Bakunin'in yamağı hakikaten kötü bir adam olup, anlaşılmaz bir ideoloji ile Lenin/Stalin'e yol açan biraz Makyevel yararcılığına sahip, Rasputin'in politik arenadaki rafine karşılığı Neçayev'den de bahsedeceğiz. Kropotkin 'iyi', Neçayev ise 'kötü'dür ve iyi ve kötü'nün ideolojik olarak metinlerini oluşturmuşlardır. Petty Hearst veya Stocholm Sendromu ya da Neçayev/Stalin veya Bush ya da etki alanlarındaki bizler; kötünün getirisinden nemalanan, sömürüye ortak olan tüm uygarlık.

Suçluya da sempati beslenir mi demeyin. Bazen vicdanlarımız, suçlunun peşindekileri suçluyla takas edebilir. Tepkilerin insani ölçüler dışına taşmasıyla, adalet beklentisinin zedelenmesi, vicdanımızı yaralayıp empatimizi yanlış bir sinyalizasyonla kör bir noktaya yönlendirebilir.
Irak,Afganistan,Çekoslavakya veya güneydoğu, İsrael,Sayda, Gazze,Kudus, Çeçenistan, İstanbul Sinagos baskınları 11 Eylül New York ve diğerleri örneğine bakarak da, bu konuda hepimiz, 'o gün neredeydin?' deyip, farklı reflekslerle bin türlü günah çıkartabiliriz..

Ben Patty Hearst sendromu diye biliyordum ama, sözlükler Stockholm Sendromu diye yazıyor ve şöyle tarif ediyorlar 'Bu sendromun gelişmesinin temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsüdür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olur.. Baskıcının yaptığı küçük iyilikler, kurbanın gözünde büyür,erdemleşmeye başlar.. Zamanla kurban kendisini baskıcının yerine koyup olayları onun gözünden görür, yaptıklarına hak verir. Yani yaşamını devam ettirmek için, güçlü yanında psikolojik olarak evrilir/dönüşür... Kurban tarafından baskıcının şiddet eğilimine zihnen uyum sağlar. Şiddetin tamamen gözardı edilmesi sonucunda, içinde bulunulan tehlikeyi reddeder. Kurban tek olumlu ilişkisinin, terörist/baskıcı ile arasındaki irtibat olduğunu düşünür; bu ilişkiyi kaybetmek istemez..Dolayısıyla kurbanın, baskıcıdan ayrılması gitgide zorlaşır. Stokholm Sendromu ’nun görüldüğü belli başlı gruplar şunlardır: Rehineler,tarikat üyeleri ve dinsel baskı altındakiler, savaş esirleri,pazarlanan hayat kadınları aile içi şiddet mağdurları ve diğerleri'..Ne ki, sendroma adını veren bilim adamları yalnızca kronojik sıralama yapıyorlar, Stockholm'da geçen olay 23 Ağustos 1973'de gerçekleşmiş adi bir banka soygunu, bundan altı ay sonra 4 şubat 1974'deki Patty Hearst olayı ise yoksullara yiyecek dağıtılmasını talep eden bir kuruluşun aktivitesiydi; bu anlamıyla aradaki farkı incelemek psikoloji ilminde yeni bir çatal oluşturur ki, bunlar bizim konumuz değildir..

Burada Patty Hearst sendromunun etki alanına giren 've diğerleri' kimlerdir; okuyucuyu bir kere daha düşünmeye davet ediyoruz..

O gün nerede olduğumuz, hangi vicdani sendromla sarsıldığımız veya haz aldığımız önemlidir. Son yaşanan maden kazaları hafızamızda tazeliğini koruyorsa durum daha da vahim olur. En ufak bir ima o gün neredeydin yüzleşmesine geri taşıyabilir kişiyi. Her fotograf bir olay/dışavurma ve içe aktarma,sonuçta her sanat eseri de bir metin okuması bahşetmektedir izleyiciye.

Bu serginin başta ismini, isminin arkasındaki kavramı, pırıl pırıl anlatımını, anlatımındaki beceriyi ve yorumu sevdik. Çünkü 'yol' duraklar önermedi; düşünce temrinimizde uğraklar'la yeni okumalara neden oldu. Bu nedenle sanatçının bu sergi öncesi evraklarına göz attığımızda, bu zamanı yaratan getiren uzun bir başka yol'un katedildiğini gördük; parçası olmadığımız bu dünyayı anlamaya çalıştık. Türkiye'de fotograf üstüne bilgilerimizi güncelleştirdik; yeni isimler, yepyeni duyarlılıklarla karşılaştık..

Murat Germen fotoğraflarındaki metin okumalarını /pictogramları çözerken , bu fotografların karşılıklarını oluştururken, bu satıra kadar okuduğunuz etki alanlarıyla, sanatçının değişik enstantenelerini bitiştirip,ikiyüz yılın labirentlerine girerek 'yol' aldık. Vesileler nehre yepyeni mecra açtı; çatallı kıvılcımlar sezileni aydınlattı. Bunlarda belki tarihi sarsan darbeler, uygarlığın aktığı mecrayı değiştiren olaylar direkt olarak yok. Amma hassa var, öz/cevher, kişisel katredeki nüve var. Sanatçının serbest bıraktığı ışıktan, ortaya serimlediği görsellerden yararlanılan/yaratılan egzersizler,olaylar ve sürekli değişen algıdaki göz gezdirmeler, zihinsel ilerlemeler ve sunulana bir yerlerinden dahil olunan, kabul veya red eden seçenekler var. Tarihi yapanlarla, defterimiz dürenlere karşı, bize ait, bu topraklarda üretilen belgelerden 'şimdi'nin arşivini oluşturuyoruz. Belki toprağa gömmüyor,suya yazıyor, kısmen kuşaklara havale ediyoruz. Bundan sonrası içinse, radikal bir dönüşüm geçekleştirmeden, postmodernist özne/nesne bağlamında iyi ile kötünün toplumsal karşılıklarına göz gezdirerek, vicdani sorumluluk alarak yola devam edeceğiz.. Zonguldak madenlerinde çalışmanın, ya da Bağdat'ta lejyoner olmanın elimizde olan iyi/kötü'nün tercihleriyle, hiç'likten, var'lık öncesi yaşam hakkıyla birlikte, -sınırı aşırmadan/haddi taşırmadan- 'niyet'e bağlı ve ötesinde geçen seçimleri ayrıştırarak bir kere daha soracağız, 'Lynndie England'ı tanır mısınız?
Çünkü ,çağı anlama/algılamada Murat Germen haklı , Lynndie England haksız gibi duruyor; sahiden öyle mi?

'Istanbul Modern'de Hüseyin Çağlayan'lara, Hüseyin Ertunç'lara, Murat Germenlere değil ama, onların düşündüren işlerine rastlıyoruz..' dedik az önce. Hüseyin Çağlayan'ı yazdık, Murat Germen'le 19 Eylül'e kadar yolculuk yapacağız; geride Istanbul Modern'de bir resimle temsil edilen Hüseyin Ertunç var ki, daha sonra onun 'bin kunduz' dedirten yazılmamış masalını 'Eylül Notları' sayfasında anlatacağız. Şimdi kötü kadın Lynndie England'ın öyküsüne geçelim..


Tüm dünyada eleştiri yazarlığı şöyle işler: Sanatçı bir iş ortaya koyar. Eleştirmen bu işbölüşümünde ortaya konan yapıt hakkında iyi/kötü bir yargı oluşturur. Manipülasyonla yeni piyasalar oluşur, baskılamalar izleyicin hayal gücünü kısırlaştırır, yol'da barikatlar/vizeler eleştirmene erk verir. Biz eleştirmeni cankurtaran simidi, tahliye sandalı, açık liman şamandrasından ayrı tutmak gereğinden bahsetsek de, yaygın mutabakat/konsensus farklıdır. Benjamin 'eleştiri sanat yapıtını kurtarma sanatıdır' der. Yazarken ortaya konan sanat yapıtına kilitlenmek, bir yeri işaret edenin parmağının ucuna bakmakla aynı dirayetsizlik değil midir? Burada işaret edenin , üretilen nesnenin dışına alınarak, yeniden üretilen kavramlara yol açan bir iş operatörü olabileceğini söylüyoruz. Profesyonel sanatçıyı, amatör sevdalıdan ayıran gerçek, açılan yoldan ilerliyebilme, güzergahlarda gerekli donanımlara sahip bütünlüğü olan bir yapının / rastlantıyla değil, uzun bir çalışma sonucu ortaya konan bir değerler sistemin temellendirilmiş/yaratılmış/kadastrosunun çıkartılmış, paradokslarıyla sahnelenmiş olabilmesidir. Tüm doküman ve argümanlarıyla tartışılabilir üniter bir zihinsel mimariyse, sanatçı tarafından yapılanın 'sanat' yapıtı olduğunun kanıtıdır.. Söylediklerimiz , daha önceki yazılarımızda karşı çıktığımız Duchamp'ın pisuvarının bir sanat yapıtı olamayacağının, burada konu olan Germen'in veya karşı çıktığımız yanları olsa da Hüseyin Çağlayan, Dice Kayek, Ara Güler vd. işlerin sanat yapıtı olarak adlandırılmasının nedenidir..


Paralaks konusunda yazdıklarımızı okuyucunun hatırlayacağını düşünüyoruz, devam ediyoruz: Fotografın varsayılan görüntüsü ile sanatçının öngördüğü mesaj arasında, yerinden oynatılan, çarpıtılan birden fazla 'gerçek' vardır. Özellikle Germen'in yapıp yakıştırmalarında/kolajlarında temsili bir iddia, insanın alanları, boşlukları giyinme, yarattığına bir 'bürünme' hali vardır. Materyalist gerçek/dokunulur yaşamla, ürüyen düşüncenin idealist 'görünme' hali arasındaysa 'paralaks' oluşur. Sanatçının gizli gündemini maddi çerçeveye taşıyan bu oyunda paralaks kaybolduğunda, sanatçının konumlandığı siyasal konumsallık, göz yanılgısını ya tolere ya ifşa eder. Burada sanatçıyı bir adım öteye taşıyıcılar olarak aynı yönde yol alan, aynı beklentilerden beslenen türdaş/yöndaş, kavramdaşlara ihtiyacı vardır. Yalnız sanatçıların değil, tüm bireysel oluşumların, onları toplumsallaştıran, yaşamını sürdürmesini sağlayan kitleleri,yani doğal ortamlarını oluşturan korunaklı alanları vardır. Şimdi beyaz sayfadaki siyaha, yaşamın karanlıklar cevheri/dengesine England olayına geliyoruz..





İngiliz Daily Mail gazetesi'nde, geçtiğimiz ay muhabir David Jones'la konuştu. Bağdat'taki Ebu Garib Cezaevi'nde Iraklılar'a yaptıkları konusunda duygularını 'Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı' kelimeleriyle ifade etti. Adı Lynndie England. Bu fotoğraf çekildiğinde henüz 21 yaşındaydı. Şimdi ABD'nin Batı Virginia eyaletinin küçük bir kasabası olan Keyser'de yaşıyor. Irak'tan döndükten sonra göstermelik bir mahkemenin verdiği kararla 3 yıl hapis yattı. Burada ne çektiği fotografları ne de Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun bu görüntülerden çıkarttığı resimleri kullanabiliyoruz. Bu dumura uğramış sapkın görüntülerin ortaya koyduğu karanlıklar içindeki emperyalist nevrotik şiddeti İçimiz kaldırmıyor . En kötü kelimelerin temiz kalacağı bu öyküdeki kadın, bu kez de hayat hikayesini anlatan otobiyografik bir kitapla ortaya çıktı..
England'ın 6 yıl sonra, tek bir pişmanlık sözcüğü kullanmadığı röportajındaki sözleri, en az o fotoğraflardaki tavır ve ifadeler kadar infial yarattı.

Analık hasletiyle insanoğlunun dünya yaşamında soyunu sürdüren bir kadının, ne denli sadist duygulara sahip de olabileceğinin gerçeği, bir kez daha canevinden vurdu saf okuyucuyu.

England, O fotoğrafları anı olarak çektiğini söyledi ve devam etti : "Elimde 800 tane daha var"

800 tane daha, zamanı korkuya çivileyen görüntü. Silah gösterir gibi, fotograf makinası kullanan tetikçilerin yarattığı tehdit. Tüm üretim araçlarının/makinaların yararı ve ideolojilerin bunları kullanırken gösterdiği benzersiz yetkinlik. Ahlak nesnel olarak varmış gibi görünse de, olağanüstü durumlarda, tekrar eden 'olmaz' denilen mecra/maceralarda bazı kişiler, bir başka ahlakın, yazılı olmayan kuralların olurluğunu sıradışı davranışlarda, dizgesel ihlaller , özgün yaratıcılıklarla her an yeniden ispatlarlar.. Hukuk denilen ilmin sınırlarını, sıkça ihlal edilen bu görüntüler çizer. Küçük fotografta düzen, suç ve ceza ile sıkça rötuşlanır. Bu ikisinin bir arada olması erk'i zorunlu kılar. Büyük fotografta, suç ve tehdit bir devlet kuramı olarak, toplumsal rezonansı oluşturur.

Sosyal bedenin güvenlik ihtiyaçlarını karşılayan 'korku' ya boyun eğişlerin, yeni vizyonlar/tehditkar durumlarda sıkça yüzyüze geldiğimiz çaresizliklerimizin orta yerine yerleşen, zihnimizde üstüste bindirilmiş görüntülerin odağında her zaman zor/zorba ve onun yarattığı/kuşattığı mekanlar vardır.. Germen'in resimlerinde sıkça başvurduğu değişik yapı/mekan/kitle ve kütlelerin biraraya kolajlandığı sistemli karmaşada yaratılan bütünlüğün hareketini okurken, bu senkronizasyonun hemen şekil değiştirebilen, organize olmuş bir uygarlığın devasa bir düzeneğin ardına gizlenmiş bir suç örgütü olduğunu da düşünebiliriz ; aynı Amerika'da olduğu gibi.

Yaklaşan şu günlerde 11 Eylül'ün 10. yılında, bir İslam tehdidine karşı şekil değiştiren yeni yüzün ifadeleri, mimikleri,jest ve restleri bir maskenin görüneni olmanın ötesinde, korkutulmuş bir kitlenin, depresif bir mülkiyet korunaklığına ihtiyaç duyan ulusun zenginliğinin, yönlendirilmiş, sömürüye/işgale zemin hazırlayan şartlı refleksidir de .Çünkü Marks'ın dediği gibi 'birçok gücün tek bir güç içinde kaynaşmasından doğan bir iktidar'(7) vardır. Fotograf sanatçısının üstüste bindirdiği görüntülerden ürettiği bir iktidar, Irak'taki tek tek askerlerin yarattığı bir iktidar ya da aciz olanla,icazet verenin, siyahlarla beyazı, tüm eksilerle artıları ,tüm yeryüzünün işgalini ve ona karşı direnci oluşturan tek bir iktidar. Sömürü tüm kolajlarıyla bir yandadır, karşı çıkış tüm damlalarıyla karşı yanda. Lynndie England yalnız değildi; o bir 'Made in America' ydı. Ait olduğu iktidarın gönüllü/uyumlu bir zerresi. Yaratılan bir kurmacanın küçük ve işlevsel aparatı, çarkın kirli bir parçası..


Murat Germen sanatçı beyanında “fotoğrafı, insanların görmediği veya bilinçli / bilinçsiz olarak umursamadığı olağan şeyleri gündeme getirme ve önyargılarını değiştirebilme fırsatı olarak değerlendirmeye; normalin içindeki gizil olağandışılığı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.” diyor. “İkon olarak endüstri: Endüstriyel estetik” ve “İnşa” gibi önceki çalışmalarına bakıldığında, sanatçının buna ek olarak, son ürün yerine oluşum sürecine odaklandığını görmek olası. “Yol” serisi de benzer bir yaklaşım içeriyor: Bizi bir yerden diğer bir yere taşıyan ve karada / havada / denizde geçişken doğrusallıklar bağlamında veya bir amaca varmanın yöntemleri olarak karşımıza çıkabilen yol kavramı, çok sayıda farklı çağrışıma yol açıyor.

Kimi zaman panoramik oranları, bazen on metreye varacak boyutları ile birçok farklı coğrafyada çekilen onlarca fotoğraf; üstte sözü geçen çağrışımlardan oluşan büyük ebatlı çizgisel metin parçacıklarına eklemlenerek, izleyiciyi “yolda” hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlıyor…




'Çağrışımlardan oluşan büyük ebatlı çizgisel metin parçacıklarına eklemlenerek, izleyiciyi 'yolda' hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlayan' fotograf sergisi İstanbul Modern'de gelecek hafta sonu bitiyor ...

İzleyiciyi “yolda” hissettirmeyi ve hedefe varmadan önce onların süreçten keyif almalarını sağlamayı amaçlayan Murat Germen'in 'Yol' sergisi, 19 Eylül'de kapanıyor.. Bu anlamda bize isminin yarattığı bilgelikle münbit bir düşünme süreci yaşatan 'yol'da yaşamın değişik yüzlerini gösteren sergi, amacına ulaşmış sayılabilir. Zaman zaman yol'dan çıkıp sanatçının yola çıkmadan önce ürettiği 'Zonguldak Madencileri' gibi serilere göz atmak, (-veritabanı/altyapı, background/backraund, akaşası ne dersek diyelim, sanatçının birikim/duyarlılıklarını göstermesi bakımından yoğun provakatif teknolojik metinleri öncesi kısmen arkaik toprak tabletleri birlikte okunarak-) yarar sağlamıştır. Neticede yaşam, varlığın mahiyetiyle, varlığın muhkemiyeti/bildiğiyle, beklentileriyle,menziliyle, bizim baktığımız zaviyeye göre faklılıklar gösteren bir yanılsamadır; biriktirilen değerler/deneyler ise gidilecek yeni yollarda yeni cevahir, eşsiz kültürel techizat demektir.. Fotograf bu anlamda,yaşamdan kopartılan parçadır; ölüme karşı sanal dünyada işe yarar/kullanılabilir bir maske/maskelemedir..

Bir anlamda fotograflamak eylemi, donmuş zaman parçalarının, zamana karşı umutsuzca rezervlenmesidir ..


Yaşam oyunu dediğimiz döngü, dünyada ,eşyaların/nesnelerin, bedenlerin yer değiştirmesinden ibarettir. Ticarette yer değiştiren mallar, değer,artı değer ve sermaye oluşturur. Korkuların yerine ikame edilen düşüncelerin yer değiştirmesinden, temel güdülere şekil veren tüm sosyal ritüeller karakter kazanır. Felsefedeki Lecretius diyalogundan yola çıkarsak, insanın iki yokluğu vardır: Doğum öncesi (prenatal) yokluk ve ölüm sonrası (posthumous) yokluk. Vesikalık fotografın negatifi ölüm allegorisini, pozitifi ise yaşamı temsil edebilir. Doğum öncesi ile ,ölüm sonrası yokluk arasında kalan bölümü, bu bölümde bedenlenen ruh ile hayatı omuzlar. Yaşamın matris'ine götürecek olan kök enerjinin görünen işaretleriyle, zamanın tüketimine karşı üreterek tutunmanın izleriyle , taşa geçen pençeleriyle dünyada kalmaya çalışan varlık olarak savunmasız, aciz insan kadraja girer. Korkularına cesaretini kamuflaj kılar, sanat ile karşı koyar :cesaret ve sanat toplumda ilk hiyerarşik bölünmeyi ve sömürünün başlangıç noktasını oluşturur. Hegel, 'Minerva'nın baykuşu, ancak karanlık bastıktan sonra uçmaya başlar' der. Önce olaylar yaşanır, deneyler ise bir başka hesap gününün mizanına takılır. Bu anlamda fotograflamak eylemi, donmuş zaman parçalarını, zamana karşı umutsuzca rezervlemesi ve insanın yeryüzü zenginliğini ölüme karşı giderayak biriktirmesidir ; ivazsız/karşılıksız,sonuçsuz bu eylemde yol'un sonu görünmüştür. Madde ile ruh, renklendirilmiş 'nasıl' ile siyah beyaz 'neden' , maddeyi dünyevi kılan 'arzu' ile yaşam için vazeçilmez temel içgüdü, mecaz ile 'gerçek' fiziki 'ben' ile 'ego' bu son yol ayrımına/çatala/kavşağa birlikte ulaşmışlardır. Lacan'a göre, 'ben' dediğimiz bir sanıdır ve 'imgesel'dir; asıl 'ben' dediğimiz ise türevsel olandır. Mevdutiyemizin temeli, toplu zihnimizin bağlantı noktalarıyla yol'daş, Soy/daşlığı, deneyimdaşlığıdır.

Hepimizin gözlerimizi açıp kapatarak çektiğimiz binlerce fotografla ortaya koyduğumuz eylem, diğer ben'lerin aynı işlemi yaparak oluşturduğu muhteşem havuzdaki tek zihnin, birleştirilmiş arı gözünün , bir büyük fotografın, yekpare bir tecrübenin, tek bir sosyal bedenin parçası olmamız gerçeğidir.

Bu anlamıyla zihin bulandıran dünyevi 'nasıl'dan çok, 'mutlak'a yön veren 'neden' üzerinde durmak gerekir . Germen'in üstüste getirerek oluşturduğu mevcudiyetlerin arka yüzünde oluşan paradoksta, beyazın insan eliyle oluşturulan uygarlığa karşı direnişindeki son işgal dışı alanlarını görmek isteyişimizin umarsız halüsinasyonu, bu hâl'in mecaz/metafor karşılığı olarak da görülebilir. Bu hâl'in mahfuzu , dünyaya nereden baktığımızla irtibatlanır ; yaşamdan beklentilerle ilgili zincirin bağlandığı zeminin ideolojisiyle benzerlik gösterir. Biriktirdiğimiz, mülkiyetimize geçen zamanın mutlaka eriteceği fotografik ontolojiden çok, negatifdeki beyaz çizgiler, Zonguldak'daki kara cevher içinde ışık olan, ruhsal epistomolojidir ; sosyal toplumsal bedenimize aktaracağımız, kaybetmeyip tüm boyutlarda sahip olacağımız, hak arayacağımız tek sermayemiz, belki de toplanan, kırarak, yıkarak, hak yiyerek, el koyarak elde ettiğimiz/ ele geçirildiğimiz ,sıkıntılarla kendimize yer açtığımız bu kargaşada derdest edilen deneyimlerimiz olacaktır.

Murat Germen'in 'Yol' sergisi, bize bu bu konuda yeni bir patika açmıştır. Görsel paylaşımcılık, mülkiyetin çoğaltılması,bölünmesi sosyal bir hedef olarak dijitalizmi iktidara taşımıştır. İnternet devriminin sürdürülebilir olması için telif hakları konusunun bir adım öteye taşınması gerekir. Bu yazı, mülksüzleştirilen çabayı/çalışmayı/eseri felsefe koridorlarına taşıyan ,düşünceyi tetikleyen verimli bir temrin, yeni bir katedral inşası için bakir bir alan oluşturmuştur.



Emin Çetin GİRGİN


(1) Ludwig Feuerbach, Hristiyanlığın Özü, Öteki Yayınları, 2004
(2)İktisat Düşünürleri, Robert Heilbroner, Çev. Ali Tartanoğlu 2003 Dost Yay s 135
(3) Karl Marks , Felsefenin Sefaleti, Sol Yay. Çev.Ali Kardam 1979 sayfa 199
(4) Mülkiyet Nedir?, Proudhon, İş Bank,Kültür Yay.Çev. Devrim Çetinkasap 2010 s132
(5) K.Marks Yabancılaşma, Sol Yay.Çev.Grup,Derleyen Barışta Erdost,2007,S57
(6) Jean Baudrillard, 'Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri'S4
(7) Marks, Kapital, 1. Cilt s443, Karatani 303