22 Temmuz 2010 Perşembe

Veblen ve Aylak Sınıfın Teorisi

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..





AYLAKLIK HAKKI İÇİN..

Tasarlanan her toplum modelinde, kavramsallaştırılan her ideolojide, ilk bakışta içe işleyen adalet/özgürlük veya insanlık ,devrimcilik ya da milliyetçilik gibi bazılarına mesafeli gelen, irite eden her düşüncenin öncesinde bizi peşine takan romantik bir başlangıç cümlesi/ idealin ilk kıvılcımı, nüvesini ortaya seren, 'olmaz' denilemeyecek bir fikir hep vardır.

Akşamüstü eleştiri yapmak hakkı / 'Bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canınız istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak' ister misiniz? Şayet isterseniz bu durumu aylak aylak gezmek olarak mı tanımlarsınız? Böyle derseniz hata etmiş olursunuz. Çünkü uğrunda milyonların öldüğü sosyalizmin hedefi bu durumu yaratmaktır. Böyle bir durum için başta insanın üretimde/tüketimde ve sorumlulukta ahlaki bir dönüşüme uğraması, bilinç düzeyinde bir sıçrama yapması gerekir. Çünkü Karl Marks, 'Alman İdeolojisi' kitabının 60. sayfasında sınıfsız sömürüsüz, işbölümü (dolayısıyla meslekler) olmayan komünist toplumdaki yaşam tarzını böyle anlatır..



VEBLEN'İ TANIR MISINIZ?
Mevcuttan yemedi,sosyalist teorilerden beslenmedi; gözlemledi, peşine düştü. İneklerden süt sağdı, tavuklardan yumurta topladı, toprağı ekti. Alanda çalışarak ve sonuçlarına dokunarak yazdı. İnsan ne kadar uygarlaşırsa uygarlaşsın, içimizdeki hayvanın, ekonominin belirleyicisi olduğunu söyledi. Garip, şakacı ve çocukça sadistti; bir keresinde yoldan geçen bir çiftçiden ödünç bir çuval alıp içine eşek arıları koyup, ertesinde çuvalı iade etmişti. Amerika'ya göç eden Norveçli, hayvancılık ve çiftçilik yapan, kıtanın kırsalında yaşayan, gerçek anlamda köylü bir ailenin üyesiydi. Babasının isteği üzerine papaz olmayı, dine inanmayı , 'evet' demeyi ,evine telefon almayı reddetmişti. Kütüphanesi yoktu, kitapları boş bir duvarın önünde üstüste yığılı dururdu. Keçeden yapılmış çuval gibi bir ceket ve ütüyle tanışmamış pantolonuyla üniversitede ders verirken, tek bir olgunun peşindeydi; 'çalışmadan yaşayan bir sınıfı toplumun iç dinamikleri nasıl yaratmıştı? Birilerinin katakulliyle birilerini ranttan beslediği bu sosyal toplum, 'insan' denilen üçkağıtçı, aylak primadın muhteşem icadıydı. Ve yaban hayattaki diğer örneklerde ve ilkel kavimlerinde böyle bir örnek yoktu. Kızılderilileri, Aborjinleri ve pasifik yerlilerini, köylü toplumların ekonomilerini, tüketim alışkanlıklarını inceledi. İlk kitabı 'The Theory of Leisure Class'ı yayımladığında 42 yaşındaydı. Kitabında az çalışan çok tüketen, aylak ama hakim zenginler sınıfına gözlerini dikmişti. 'Daha pahalı/daha iyidir'i kışkırtan bu sınıfın toplumsal dönüştürücülüğünden söz etti. Çünkü bu aylak sınıfa (Leisure Class) öykünen garipler, onların kullandığı giysileri vd. kullanmakla sınıf atladıklarını düşünüyorlardı. Literatüre 'Veblen malları parakdosu' olarak geçen kavram, çakma görüntüsel bir sınıfın, hareler halinde genişleyen ekonomisini ve paradoksunu kuramlaştırarak görünür kıldı. Günümüzde benzer durumu, Tahtakale'den Londra Shotby'ye uzanan bir ekonomik yüzey ve figürlerinin öykülerini defalarca yazdık. Geçmişte faklı örnekleri de olsa bugün, MAXXİ Roma veya MoMo ya da İstanbul sanat galeri ve yazarlarında güncellenen bir manipülasyondu zamanı içinde anlatılan. Veblen'in gümüş takımlarla örneklediği, özellikle sanat eserlerinin bu mantıkla yarattığı bir piyasanın varlığını ve eylemlerini bugün müzayedelerde ve kültür sayfalarında bolca görürsünüz. Adorna'nın 'Kültür Endüstrisi' ile Veblen'in 'Haz Sınıfı' koşutluk gösterir. Bu düşünme şeklinin yarattığı ve beslediği asalaklar zümresine ve hempaların/züppelerin, güncel lisanla tiki'lerin doğuş nedenlerine baktı. Çalışmadan yaşayan aylak sınıfın gizli kuramını, saklı öğretisini ortaya döktü..Bunları yaparken ideolojik değildi; yalnızca gözlem gücünü çalıştıran Amerikalı bir ekonomistti. 1917 Sovyet Devrimi'nin ideallerinin gerçekleşmeyeceğini yazdı; sosyal uyanık insan tabiatı, böyle ütopik hedeflere izin vermezdi.. 1929'da ölmeden önce kapitalizmi büyük bir krizin vuracağını söyledi. Ölümünden altı ay sonra Amerika, tarihinin en büyük buhranı ile sarsıldı..


Geçen hafta yayımladığımız Alman Felsefesi yazımızda lafı uzattık. Konu aslında Genç Karl Marks'ın gazete yazarlığından sonra ilk ciddi metin çalışması olan 'Hegel'in Hukuk Felsefesi Eleştirisi' yazılarının kuruluş şemasıyla devlet/toplum ve insan olarak betimlenen medeni Alman'a çizilen kavramsal çerçeveyle yeni bir aşamaya ulaştı. o dönemden günümüze toplumununun aydınlanma inancının tüm canlı türlerini baskılamayı insanın kendinde doğal bir hak olarak görmesi sorunsalında Ludwig Feuerbach'a bir kere daha dikkat çektik . Köle/efendi diyalektiğine Marks'ın getirdiği çözüme, insan doğası bağlamında yaklaştık.

Bu sayfanın okuyucuları bilir; bizce temel çelişki/asıl sorun insanın temel düşünme modelindeki morfozdur. İnsanoğluna atfedilen önem, -uygarlık bilincinin tabiatı ele geçirme/değiştirme iradesi, bizatihi yeryüzünde yapay hiyerarşi yaratarak doğal süreci/evrimi baskılayıp/köleleştirerek değiştirmeyi şahsına mahsus doğal bir hak olarak görmesi-, tüm canlı yaşamı tehdit etmektedir .Biliyoruz ki öykünün ilerleyen sayfalarında 'Ya tabiat ana ölecek ya kapitalizm' seçimi önümüze gelecektir.



Bunun nedeni , insanın doğasından gelen ele geçirme tutkusu ve bilgiyi gelecek nesillerine aktarabilme becerisi, oğulundan/soyundan tiranlar yaratma güdüsüdür. İnsanın 'ölümsüzlük' isteği,morfozun vurduğu toplu bilinçte 'standart' deformasyon,
ama gezegenin kendi gerçeği/yaşamın evrim planında ise uzlaşmaz çelişkiler yaratmıştır.



Fransız ihtilalinin ardından, 1803'de ölen Alman felsefeci Immanuel Kant'ın 'aydınlanma nedir?' sorusu ile başlayan dönem çağımızı şekillendirir. Sanayileşme devriminin yarattığı yeni/prototip tüketici bir uygarlıktır doğan. Deforme üretim ilişkilerinin çelişkileriden doğan yeni bir tür 'insan' vardır. Sınıfsal karekteriyle farklı amaçları olan bu 'insan', ahlakı dinsel ögelerden soyutlayarak, amaç aynı kalmak koşuluyla , diyalektiği işlevsel bir alet, pratikte getirisi olan ideolojik aygıt, endüstriyel bir edavat olarak kullanarak yaşamı, organize büyüyen toplumsal işbölüşümü içinde 'taraf' olarak yeniden yorumlar. Din yargılanırken, kendi mantığını kuran kartezyen 'bilim', inanç düzeyinde paranoik korkular/arzusal koordinasyonlarla ,doğanın mütemmimi, yeryüzünün fiziksel parçası, yararsal/uyumlu/işbirlikçi/barışçı aklın yerini alır. Radikalizm ise mutlaktır.

Newton fiziği anlaşılmaz bir kavram değil, aynı zamanda şekillendirici kolektif sistematiğin materyalidir. Çağın yeni bir ivme kazanması, insanoğlunun üzerinde yaşadığı dünyanın hızla 'bitiş' noktasına doğru gitmesine gösterdiği umursamaz tavır, bilimsel tutarlılıkla(!) kesintisiz sürdürülen aymazlık ve bu durumu kısmen görüp, alternatif çözüm öneren kişiler yazımızda ayrıca önem kazanmaktadır.

Yazılarmızda yine 'insan doğası' ile 'yeryüzü bilinci'nin birarada barış içinde yaşaması mümkün müdür sorusunun peşine düşeceğiz. Türdeş metin/kişilerden kavramlara köprü yapıp, memnuniyetsiz referanslar arayacağız.

Marks’ın daha doğrudan insan doğasını tartıştığı iki metin James S. Mill üzerine Yorumlar ve '1844 Ekonomik ve Felsefe Elyazıları' içinde yer alan 'Uzaklaşmış Emek' yazılarına başka yazılarımızda göz gezdireceğiz.. Her iki parçanın da 1843 Nisanında Ren Gazetesi başyazarlığında ayrılan Genç Marks tarafından çekildiği inziva sürecinde ve evlenip, Paris'e yerleştiği 1844 yılı içinde yazdığını ve bunun öyküsünü 'Alman Felsefesi' yazımızda aktardığımızı bir kere daha hatırlayalım. 1845 'de yazdığı FeuerBach Üstüne Tezler ve 1846'da Engels'le yazdığı Alman İdeolojisi'nden alıntılar yapacağız. Jürgen Habermas, Louis Althusser, Adorna, Chomsky vd sol eğilimli düşünürlerin bu devir eserlerinin peşinden gittiğini, Marks'ın sonraki dönem eserlerinden gençlik eserlerinin düşünce olarak oldukça farklı olduğunu, Marks'da olmasa da izleyicileri/takipçilerinde epistomolojik bir kopuş yaşandığını ayrıca belirtelim.

Görüyoruz ki, hiyerarşinin yarattığı sömürüyü, ulusal bağnazlık ve bireysel egodan kaynaklanan problemi çözmek için ne Marks ne de ardılları yeteri kadar teori üretebilmişlerdir. Kavramları ,sistemin tilkilikleri hızında güncellemek ise mümkün olmamıştır. Tek başına mülkiyet'i baz alarak ,insanın fiziksel taşıma kapasitesi ile 'edinme/sahip olma' iradesinin sorgulanması mümkün olmasına rağmen, mülkiyet/üretim kardeşliğinin yarattığı açmazlar görülmemiş, 'mülkiyet/üretim kimin olacak?' sarmalında sosyalist düşünce tıkanmıştır. 1845 tarihli Feuerbach'ın 'Başlangıçtaki Tarihsel İlişkiler' ve 'Bireylerin Rekabeti,Sınıfların Oluşması' bölümlerindeki gelecek sınıfsız toplum tasavvurundaki tamamlanmamış düşüncelerle, birbiriyle çatışan cümlelere göz atacağız. Sonuçta uğruna ömürler tüketildiği ütopyalarda da tutarlılık aramak günümüz aydının doğal hakkıdır.

Marx, Ludwig Feuerbach’ın 'yabancılaşma' düşüncesini genişletip ideolojisinin temeline mesnet yapmıştır.Diyalektik ise Hegel'in katkılarıyla esas formülasyonuna ulaşmıştır. Marks, Hegel'deki 'devlet' ile kendi gözlemi 'toplum'un yerini değiştirerek yeni sınıfsal bir bakış getirmiştir. Bu yazıda başka sınıfsal gözlemlere ve alternatiflere göz gezdiren, sıkıntıyı başka yerlerde arayan bir gerçekten topluma yabancılaşmış bir düşünüre kulak vereceğiz. Başlıktaki soruyu yineleyelim. Veblen'i tanır mısınız?

THORSTEIN BUNDE VEBLEN VE AYLAK SINIFIN TEORİSİ

John Kenneth Galbraith, onun için 'Veblen' okuyan bir okur, ekonomik dünyayı bir daha aynı gözlükle, Veblen'i okumadan önceki halindeki 'saftorik' gözle görmez der.

Thorstein Bunde Veblen, çok garip bir adamdı. Görünürde bir köylü, aslı itibariyle Norveçli bir çiftçiydi. Burada üst kısmını yayımladığımız fotoğrafında olduğu gibi, peri masallarındaki cücelerinkine benzer bir kafada ortadan ikiye ayrılmış dar ve çıkık bir alın üzerine ters V şeklinde inen uzun ve düz saçları görülmektedir. Kurnaz cin fikirli köylü gözler, küt bir burunun arkasında fıldır fıldır bakmaktadır..Darmadağınık bir bıyık ağzını, kısa ve çarpık sakal çenesini örtmektedir. Kalın ütüsüz keçemsi ceketle , şalvarımsı ütüsüz bir pantolon giymektedir. Yeleğinin cebinde kalın kopçalı iğneyle iliştirilmiş bir köstekli saat taşır.
Bu tuhaf görünüşün arkasında, daha tuhaf bir kişilik gizlidir. Veblen'in temel yaşam felsefesi olan toplumdan uzak durmanın yaban izdüşümü bu fotoğrafa sinmiştir sanki.
Neredeyse tamamen tecrit edilmiş bir karakteri vardı. Hayatın içinde, sanki bir başka dünyadan gelmiş gibi yürürdü. Adam Smith, Karl Marks dahil tüm toplumu eleştiren insanlar, aslında gizli bir hayranlıkla izledikleri bu içinde yaşadığımız büyük sosyal makinenin ayrılmaz bir parçasıydılar. Ama Veblen, o yaşadığı topluma bütünüyle uzak, ona karışmayan , umarsamaz ve iflah olmaz, medeniyete tepkili bir kasabalıydı.

Dünyanın geldiği bu ekonomik/psikolojik kirlilikte, ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra bile bugün de 'ben haklıydım ama siz kazandınız' diyen ters bir çift nevrotik göz, hala bizi uzaktan izlemektedir sanki; bunu hissediyoruz...


2005'de Babil Yayıncılık tarafından yayımlanan 'Aylak Sınıfın Teorisi' kitabı bilebildiğimiz kadarıyla Türkiye'deki tek yayındır ve önemli bilgiler vardır.

Coşkun Can Aktan-Tarık Vural , konuyla ilgili derledikleri bilgide şunları yazmaktalar: 'Yirminci yüzyılın başında neoklasik teoriye şiddetle karşı çıkan ve Marksist olmayan heteredoks iktisatçıların başında Thorstein B. Veblen gelir. ( Heterodox kelimesi, "farklı/değişik" anlamındaki "heteros" ile "öğreti" anlamındaki "doxa" kelimelerinden üretilmiştir. Redhose Sözlük'de "heterodox" , "kabul edilmiş dini esaslara aykırı olan", "heterodoxy" ise "kabul edilegelen dini doktrinlere muhalefet" olarak tanımlanmış. Bu kelime günümüzde dinsel kabuğunu terkederek,genellikle sistem içinde kabul edilen genel eğilime karşı alternatif görüş sunan ikinci/farklı/muhallif tez/görüş için kullanılır olmuştur. eçg ) Veblen’in düşünceleri, daha sonraki heteredoks iktisatçılar üzerinde çok etkili olmuş ve Kurumsal İktisat olarak adlandırılan iktisadi düşüncenin kurucusu sayılmıştır (Savaş,2000:648). Genel anlamda evrimci bir toplum görüşüne dayanan düşünceleri çerçevesinde geleneksel iktisat anlayışının katı bir eleştirisini dile getiren Veblen, yaşadığı dönemin Amerikan kapitalizminin olumsuzluklarına da karşı çıkmıştır (Tekeoğlu,1993:176). Veblen, eserlerinde daima eleştirel bir yaklaşım sergilemiş, hatta onun için “Amerikanın yetiştirdiği en iyi Amerika eleştirmeni” sıfatı yakıştırılmıştır (Demir,1996:88).

Veblen’e göre iktisadın konusu, Ortodoks teoriden çok farklı olmalıydı. Ortodoks iktisat teorisinin konusunu kıt üretim faktörlerinin alternatif üretim olanakları arasında nasıl dağıtılması gerektiği oluşturuyordu. Veblen ise iktisadın konusunu kurumsal yapının gelişmesini incelemek olarak belirlemişti. Veblen kurum kavramını 'toplumun çoğunluğu tarafından kabul görmüş düşünce alışkanlıkları' olarak tanımlamış, bir toplumda belli bir zamanda var olan kültürün ancak evrimci bir yaklaşımla açıklanabileceğini, çünkü bir kültürün ancak kendinden önceki kültürler yardımıyla anlaşılacağını savunmuştur.

Veblen, kurumsal yapının iktisadi faaliyetler üzerindeki etkilerini, bunun yanında sosyal kurumların temelini ve gelişim seyirlerini detaylı bir şekilde incelemiştir. İnsan davranışlarının şekillenmesinde kurumsal yapının önemi ve rolü üzerinde araştırmalar yapmış, bireysel davranış güdüsü olarak kişisel çıkarın gösterilmesine karşı çıkmıştır (Ersoy,1990:269; Kazgan,2002:188).

Veblen, çalışmalarında insan davranışlarını etkileyen baskın faktörün ne olduğu sorusunun cevabını bulmaya çalışmaktadır. Ona göre insan davranışlarının gerisinde düşünce alışkanlıkları, düşünce alışkanlıklarının gerisinde ise içgüdüler bulunmaktadır. Veblen’in burada insan davranışlarının gerisinde yatan neden olarak gösterdiği düşünce alışkanlıkları kurumlardan başka şey değildir. Yani insan davranışlarını kurumlar yönlendirmektedir. Veblen’in bundan sonra sorduğu ikinci soru ise düşünce alışkanlıkları dediği kurumların gerisinde neyin yattığıdır. Bu sorunun cevabı ise içgüdülerdir. Ona göre bu içgüdülerden ilki ustalık içgüdüsüdür. Ustalık içgüdüsü insan doğasında icat yapma, çalışma ve üretme duyguları olduğunu varsaymaktadır. İkincisi, ebeveynlik içgüdüsüdür. Buna göre insanlar hiçbir karşılık beklemeden gelecek kuşakları koruma çabası içindedirler. Son olarak ise insanlarda merak içgüsüdü bulunmaktadır. İnsanda bulunan merak onu yeni bilgiler peşinde koşmaya ve ustalık içgüdüsü ile birleştiğinde yeni teoriler üretmeye itmektedir (Demir,1996:95).

Veblen’e göre temel sosyal kurumların başında mülkiyet ve teknolojik yöntemler gelmektedir. Esasen teknolojik yöntem ve gelişmelerin herkese açık ve herkesin hizmetinde olduğu savunulmaktadır. Fakat sanayileşmeye bağlı olarak teknolojinin kullanımı mülk sahiplerinin eline ve kontrolüne geçmiştir. Sanayileşme ile birlikte gücün para sahibi kişilerin kontrolüne geçmesi ve makineleşme toplumun yararına değildir. Şöyle ki, para sahibi kişiler makinelerini işbaşında olmadan idare etmekte, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Zenginler, mülkiyetin sağladığı ayrıcalıktan yararlanarak üretimi kısarak ve fiyatları arttırarak karlarını yükseltirler. Veblen, bu zengin para sahibi kişileri “aylak sınıf” olarak nitelemiş ve toplumu oluşturan çalışan sınıfla bu aylak sınıf arasında çıkar çatışması olduğunu ifade etmiştir.

Veblen, 1899 yılında yayımlanan “Aylak Sınıf Teorisi” adlı eserinde kurumsal yapının iktisadi faaliyetleri nasıl etkilediğini açıklamaya çalışmıştır. Geçmişte yönetici sınıf, ortaçağda feodal beyleri, İngiliz asilzadeleri, Hindistan’daki üstün kast ve çağımızın sermaye sahibi zenginleri mevcut statülerinden yararlanarak çalışmadıkları halde çalışanların ürettiklerinin önemli bir kısmına el koymaktadırlar. Bu sınıf aylak olduğu halde çalışan sınıftan daha çok gelir elde etmektedirler. Veblen’e göre aylak sınıf ya doğrudan (ilk ve orta çağda olduğu gibi) ya da dolaylı yoldan toplumun geri kalan kısmını sömürmektedir."

AYLAK SINIF , DÜŞKÜN YAŞANTI VE AHLAKIYLA TOPLUMU HEM YOKSUNLAŞTIRMAKTA HEM DE YOKSULLAŞTIRMAKTADIR...
Şişli'de bir apartıman/yoksa eğer halin yaman/nikel-kübik mobilyalar,/duvarda yağlı boyalar/iki tane otomobil/biri açık, biri değil/aşçı, uşak, hizmetçiler/dolu mutfak, dolu kiler/hanım gider, sen gidersin/gündüzleri çaydan çaya/gece olur, davetlisin/ya dineye ya baloya/yaz gelince adadasın/ mayo giymiş kumlardasın/etrafında güzel kızlar/canın çeker, burnun sızlar/sen de kendi hesabına/topla akşam etrafına / sarıları, esmerleri/kır şampanya kadehleri/hey lüküs hayat, lüküs hayat /bak keyfine yan gel de yat/ne güzel şey,oh ne rahat,yoktur eşin lüküs hayat.." ..
Bu dizelerde anlatılan Veblen'in işaret ettiği durumu, Türkiye panoramasından görebiliyoruz. 1924 İzmir İktisat Kongresinin ardından devlet eliyle oluşturulan, eski rantiyeci ticaret burjuvazisinin yerini dolduran ,gücünü üretimden alan bir sınıf filizlenmektedir. Yeni oluşan burjuvanın yaşam şekli ile ekaliyetten devam eden Avrupa görmüş zümrenin sosyal içtihatları çok farklıdır. İştah kabartan bir yaşam şeklinin, 'ah ben de olsam' denilen, sınıfları yargılayıcı/yok edici ideolojik dönüşümü, dünyadaki diğer örneklerdeki gibi bizde kesin bir devrimle gerçekleşmemiştir. Gerçi 1934 Trakya, daha sonra İstanbul 'Kanlı Pazar' olayları azınlıklar burjuvazisinin meşruiyetini, kesin olarak sonlandıran son nokta vuruşlardır. Rum,Ermeni tüccarlarla trampa edilen Türk işbirlikçi yeni burjuvazinin, eski rantiyeci azınlıklar sınıfının yeri ve özlemlerini alarak farklılaşması ise ancak 1980'lerden sonra gerçek anlamda mümkün olmuştur.



"Aylak sınıf üretimin zorluklarına katlanmadan çok gelir elde ettiğinden harcamasını da rastgele yapmaktadır. Bu sınıf faydası tartışılan hobilerle hem boş vakit geçirir, hem de başkası tarafından kazanılan geliri harcar. Gösteriş yapmak için pahalı eşyalar satın alır. Moda değişikliği bahanesi ile sık sık gösteriş için yüksek fiyatlarla değişik elbiselerin alınması da bu sınıfın gösteriş duygusunun tatminini yansıtmaktadır.

Aylak sınıfın bu şekilde davranması toplumun geri kalan kısmının yoksullaşmasına ve buna bağlı olarak kendisini iyi yetiştirememesine neden olmaktadır. Bu durum ise sosyal gelişmeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

Geçmişte aylak sınıf, siyasi statüsünden yararlanarak çalışmadan gelir elde ederken, günümüz toplumunda para sahibi kişiler yasal ve sosyal kurumların sağladıkları avantajlar sayesinde yüksek gelirler elde etmektedirler.

Kısaca özetlemek gerekirse, Veblen eserlerinde genellikle mevcut kurumsal yapıyı eleştirmiş daha çok insan davranışlarının arkasında yatan baskın unsuru bulmaya çalışmıştır. İnsan davranışlarını arkasında yatan baskın unsur ise Veblen’in “düşünce alışkanlıkları” olarak nitelendirdiği kurumlardır. Düşünce alışkanlıkları ise Veblen tarafından içgüdülere dayandırılmaktadır. Bunlar ustalık içgüdüsü, ebeveynlik içgüdüsü ve merak içgüdüsüdür."



VEBLEN ,MARKS'A HEM ÇOK YAKIN, HEM DE UZAKTIR..
Veblen ile Marks'ın ortak eleştirisi, kapitalizmin içler yakan,köleleştirilen emekçinin kanından beslenen mutlak sömürüsüdür. Özel mülkiyetin, sınıfları yarattığı konusunda hemfikir olsalar da çözümleri konusunda aralarında dağlar vardır. Veblen, 'Kültürel evrimin bir sonucu olarak aylak sınıfın ortaya çıkışı,mülkiyetin ortaya çıkışıyla çakışır' der.(1a) Her ikisi de özel mülkiyete dayanan korumacı kapitalist hukukun emekçilerin yaşam olanaklarını ortadan kaldırdığını savunmaktadır. Çünkü 'emekçi, daha kendisini sermayeye satmadan önce de, sermayeye aittir' der Marks(1). Emekçinin önünde ya açlıktan ölmek ya da sermayeye köle olmak dışında öncesi/sonrasıyla başka bir çözüm yoktur. Marks gibi o da, her ikisi de, sayısal olarak küçük ve asalak bir mülk sahibi sınıfın gerçek üretici güçleri sömürdüğünü- Ricardo'nun toprak mülkiyetine sahip, çalışmadan rant edenleri gibi- asalak ,veya üretimin üstüne kene gibi yapışmış sömüren kesimin, kapitalizmin doğası gereği taşıdığı yükler ve riskler nedeniyle krizlerinin kaçınılmaz olduğu söyler. Kapitalizmin tarihsel olarak nadir ve geçici bir olgu (burasının altını bir kere daha çizelim) -kapitalizm geçici bir sistemdir, daha iyisi bulunana, önerilene değil,uygulanana kadar- olduğunu; benzer terimlerle işçilerin güçsüzleştiğini dile getirirler. Marks Kapitalin 1. cildinin 586. sayfasında 'işçi, üretim sürecine bir servet kaynağı olarak girdiği halde, süreci ,kendisinin de zenginliğin kaynağı olabilecek bütün araçlardan yoksun olarak terketmektedir' demektedir. Bütün benzerliklere rağmen Veblen'in sol kuramcılar arasında yer almaması, sosyalist dünya tarafından dışlanması hayali, uçuk düşüncelerinden midir, yoksa sosyalistlerin önerilerini aşan ,insanın doğasının merkezde olduğu komünel sistemin gerçek payandası olabilecek doğru analiz yeteneğinin yarattığı , doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar tespitlerinden midir?; söylemek zordur.
Veblen’in tüm Marks dahil yaptığı tüm kaynak/kök sosyalist metin analizlerine rağmen 1917'leri yakından izlediği halde, sosyalizmin geleceği konusunda kötümserliğini koruması, onun sosyal adalet isteyen bir düşünür olduğunu veya aksini söylemeyi zor kılar; çünkü analizlerini yapmasına rağmen, çözüm önermez. İdeolojik hırsı yoktur, siyasal tercihleri konusunda ise ketumdur...

Onu farklı kılan yalnızca kaba çuldan köylü giysileri değildi. Köylü bilgeliğiyle (ya da kurnazlığı da diyebiliriz belki) yaptığı gözlemlerdi. İnsanın Yaban yaşamın disiplini,insan ırkının varoluş tarihi içindaki bütün kültürel aşamaların en uzunu ve muhtemelen en çok çaba gerektireni olmuştur der. Öyleki ,insan doğası kalıtsal olarak ,hala yaban doğasıdır ve sonsuza kadar öyle kalmaya mecburdur.
Toplumu bir arada tutan gücün, rasyonel olarak hesaplanan 'özçıkar' olduğundan hiç emin değildi. Çalışmamanın kendi içinde tercih edilebilir olduğuna inanmazdı. Amerika Kızılderililerini, Japon Ainularını, Nilgiri Dağları'ndaki Todalar ve Avustralya Aborjinler'inin yaşam biçimini incelemişti. Bu insanlar, kendi basit ekonomilerinde asalak/çalışmayan bir sınıftan yoksundular. Bu küçük ekonomilerin işleyişini belirleyen kâr/zarar kaygıları değil, doğal bir başarma gururu, ana baba olarak gelecek kuşaklara verilen hesap verme bilinci, toplumsal sorumluluktu. Vahşiler, günlük çalışma sürelerinde birbirleriyle yarışıyor, boş zaman yasaklanmasa da ,toplumsal ahlak tarafından kınanıyordu.


EKONOMİ HAKKINDA KAFA YORANLAR, MUTLAKA BİR YERLERDE VEBLEN'E RASTLAR VE ŞAŞIRIRLAR..
Ekşi Sözlük yazarları onu tartışırken şu satırları yazmışlar ;' T. Veblen, salt bir iktisatçıdan çok, “toplumsal bilimci” sıfatını hak eden bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. kanımızca Veblen’in bu sıfatı almasının nedenini; metodolojik duruşunu, yerleşik iktisadın benimsediği Newtoncu yaklaşım içinde değil de, Darwinci bir yaklaşım içinde konumlandırmasında bulabiliriz. bu özelliği Veblen’i, pozitivist cenderede sıkışıp kalmaktan kurtarmış ve onu tarihten, sosyolojiden ve hatta antropolojiden beslenen bir düşünce sistematiği içerisine yerleştirmiştir. Veblen'e göre bilim anlamını kesinlikte (certanity) değil, değişimde; özellikle de evrimde (evolution) bulur.

Veblen'in üzerinde durduğu diğer bir önemli konu mübadele-arz ilişkisidir. Buna göre Veblen iki temel dürtüden bahseder: 'çalışma dürtüsü' ve 'yağma dürtüsü' . Veblen'e göre her insanda bu iki temel dürtü de değişik oranlarda vardır. Çalışma dürtüsü insanları çalışmaya, üretmeye sevk eder ve sanayinin kaynağı bu dürtüdür. İş hayatının kaynağı ise yağma dürtüsüdür. Çünkü iş hayatında temel saik kardır ve işadamının işçileri sömürme eğilimi vardır. Sanayi, bu işçilik dürtüsünce daha fazla üretmeyi amaçlarken, iş hayatı üretimi baltalamaya çalışır; daha az üretip yüksek fiyata satarak daha çok kar almak ister. Yani iş hayatı, bilinçli olarak verimliliğin düşürülmesine gayret gösterir.
Veblen iki tür kurum tespit etmiştir: 'resmi kurum' ve 'faal teknolojik kurum' . Bu iki kurumsal yapı arasında her daim ihtilaf olduğunu söyler Veblen. Resmi kurum mülkiyet hakkını savunur, toplumsal yapıların muhafaza edilmesini ister vs. vs. Hülasa resmi kurumlar duruktur ve değişime karşı dururlar. faal teknolojik kurum ise 'merak' üzerinde yükselir; icatların, keşiflerin vs. dünyasını imler, değişimcidir. Gelecekte hangi kurumsal yapının diğerine üstünlük göstereceği hakkında fikir belirtmemişse de, Veblen'in gönlü biraz daha faal teknolojik kurumlardan yanadır diyebiliriz. Marx'ın altyapı-üstyapı ilişkisine benzer bu iki kurumun tespiti fakat Veblen, Marx'ın belirlenimciliğine karşı olduğu için bu iki yeni kavramı önerme ihtiyacı hissetmiştir.

Biraz da, Veblen'in toplumu nasıl gördüğüne bakalım ve bazı özelliklerine kısaca değinelim. Esasen vahşi kabileler vardı, diyor Veblen. Ne zaman ki, artık değer tek bir elde toplanmaya başladı, o zaman aylak sınıflar (üretim sürecine dahil olmayan, zamanını eglenceyle geçiren insanlar) zuhur etti. Genel olarak kötümser bir düşünürdür. Artık küçük buhranlar olmayacak; çok büyük ölçekli buhranlar olacak demiştir. Nitekim, ölümünden hemen sonra, büyük 29 buhranını yaşadı dünya, Veblen bu buhranı öngörebilmiş sayılı insanlardan biridir. Evrimsel görüş yanlısıdır, zaten yukarıda yazdıklarımdan bunu çıkarmak çok da zor değil; işçilik dürtüsü, faal teknolojik kurum vs. hep evrimden yana yontulan düşüncelerdir. Klasikler gibi, ağırlık noktası iktisadın üretim veçhesidir. üretimin yarattığı alımgücü çok kötü şekilde dağıtılıyorsa, anlamsız şeyler anlamsız fiyatlara alınır der (marjinalistleri eleştirirken temel dayanak noktası budur). Bu arada, marjinalistler için 'neoklasik' kavramını ilk kullanan da Veblendir, bunu da söylemeden geçmeyeyim.

Veblen, tümdengelimsel mantığın yerine tümevarımsal deneyselci genellemeler kullanmıştır. Tarihsel okuldan etkilenmesine rağmen, tutarlılık açısından ve yöntembilimsel olarak ingiliz tarihselcilerin epey ilerisindedir. tarihsel okuldan etkilenmiştir Veblen, fakat tarihsel okuldan farkı, betimleyici değil, kuramsal yaklaşımı benimsemiş olmasıdır. Yani neoklasiklere karşı, kuramsal olma savını da muhafaza ederek yeni bir yöntembilimsel seçenek öneriyor ki yukarıda da değindiğimiz gibi Veblen'i asıl önemli kılan da budur. İşte bunu yaparken insanbilimden faydalanmıştır Veblen. Bunun çok basit bir gerekçesi vardır: Veblen Amerikalıdır ve yazık ki, Amerika'nın bir tarihi yoktur. O da mecburen, alan çalışması yapan insanbilimcilerin sunduğu bilgileri değerlendirmiştir. Çok da iyi yapmıştır; helal olsundur---"

26 Ekim 2004'de başlayıp, bir yıl sonra 29 Ekim 2005'de tamamladığı yazısında Ekşi Sözlük yazarı 'Zifir' böyle söylüyor..

KALDIĞIMIZ YERDEN BİZ DEVAM EDERSEK..
Marks, 'tarih dışında insanın özü olmadığı' nı söyleyip Alman İdeolojisi'nin 74. sayfasında, 'Feuerbach, her seferinde dış doğaya, insanların henüz efendisi olmadıkları doğaya sığınır' der (2). Tarihi maddeciğin özü, maddeyi her anlamıyla ele geçiren insanın, en büyük madde, kozmos üzerindeki hakimiyetinin tesisidir. Maddecilik ve Ampriyokkritisizm'de Lenin , "madde olmayan hiçbir şey yoktur" der. Marksizmin hiperrealizmine karşı, insan doğasından parçalarla, gerçek bir 'bilim' yaratmaya çalışanlar arasında burada çeşitli kaynaklardan düşüncelerini özetlediğimiz ekonomist Thorstein B. Veblen'e ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra yeniden dönüyoruz. İnsan doğasını anlamadan, ekonomik hareket yasalarını anlamlandırmanın çok mümkün olmadığını belirtiyoruz..


'Aylak Adam' adlı hikayenin unutulmaz yazarı Yusuf Atılgan, "Şimdi tıkır tıkır işleyen saatların arasında saatçının canı sıkılıyordur. (Ben de sıkıntılıyım burda.) Gözlüğünü çıkarmış, gözüne büyütkeni yerleştirmiş, bir saatın bozuk yerini arıyordur. Saatların tıkırtısıyla içinin sıkıntısı arasında bir ilgi vardır sanki. Bu durmayan tıkırtı dünyanın düzeni gibi bir şeydir. Değişmez. Dursa sıkıntısı geçecek belki. Oysa bu sıkıntıyı yaratan kendisidir. Her sabah dükkâna girdi mi ilk işi birer birer bu saatları kurmaktır. İğrene iğrene yapar bu işi. Kurmayıverse olmaz mı? Olmaz? O zaman kendi kendisi olmaktan, saatçı olmaktan çıkar. Zorunludur bu." diye yazıyor.

Zorunludur insanoğlu hergün saatleri kurmaya. Ya kurmazsa,sorumsuz davranırsa, kurmayı redderse ya da aylakça davranır işini yapmazsa ne olur?. Sosyalist literatürde aylaklık üzerine bir dizi eser vardır. Bertrand Russel'in Aylaklığa Övgüsün'den, Karl Marks'ın damadı Paul Lafargue'nın Tembellik Hakkına, Max Steiner'den Proudhon'a oradan Karl Marks'ın iş seçme ya da çalışmadan ortak hazineden beslenen komünal düşler yazılarına kadar bir dizi metinle karşılaşabiliriz. Alman İdeolojisi'nin 60. sayfasında böyle bir yaşam tarzını şöyle anlatır Marks; " bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır'..(..)

Marks devam eder "İşbölümü sayesinde, faaliyet ile maddi faaliyetin , keyif çatma ile çalışmanın, üretim ile tüketimin farklı farklı bireylerin payına düşme olasılığı, hatta olgusu ortaya çıkar. Ve bunların birbirleriyle çelişkiye düşmemelerinin tek yolu, bizzat işbölümünün kendisinin tekrar ortadan kaldırılmasıdır."(4)

Gerçi Marks aynı eserin 103 sayfasında sınıfların ve ezen/ezilen çelişkisinin olmadığı ileri toplum aşamasındaki yeryüzünde, 'kominizmin örgütlenmesi esas olarak ekonomiktir' demesine rağmen, 66 ve 98. sayfada 'bizzat çalışmanın ortadan kalkmasıyla işbölümünün ortadan kalkacağını söylemesi' ile çelişir görünse de ahlaki bir dönüşümle gelen sorumluluktur kastedilen. Bu durumun Veblen'in Aylak Sınıfın Teorisi'yle farkı, insanın dönüşmesi beklenen ahlaki dönüşü ve biliçte yaratılması gereken güdüsel değişimdir. Marks buna inanır, Veblen ise insanın egosunu yaban hayattan devraldığı miras olarak görür ve uygarlığın bu rantiyeci zihniyet üzerine kurulu olmasının ahlaken vazgeçilmezliğinin tespitini yapar. Çok yerde etik ve ahlak birbirinin aynısı sözcükler olarak kullanılır. Aslında 'etik', bu fenomeni ele alan, ahlak görüşlerini, öğretilerini irdeleyip sınıflandıran, aralarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koyan, bunları karıştırıp eleştiren (Doğan Özlem) felsefi disiplinin adıdır. Yani dememiz odur ki, insanın içsel ahlakını, aşkın hukuk kuramı kılmadan 'etik' başlığı adı altında felsefi disiplin konu hakkında büyük bir külliyat oluşturmuşsa da , insanın özünde sorumluluktan doğan böyle bir isteğe bağlı çalışma ahlakı içkin olarak oluşmamıştır. Ama aylaklık, çalışmadan rant elde etmek sağ/sol, dini/uhrevi dünyevi ideolojik tanımına bakılmaksızın her toplumda , zümreler/sınıflar ve kadrolar tarafından ustalıkla ve kitabına uydurularak geliştirilmiştir..

Dikkat çeken bir nokta daha vardır. İnsanın kısmen uygarlaşmış bir barbar olarak kabul edilmesi, çalışmayan bir sınıfın varlığını ve gösterişin bir harcama biçimi olarak kabulünü açıklamaktan daha fazlasını yapar. Doğrudan toplumsal uyumun niteliği hakkında ipucu verir. Çünkü ilk iktisatçılar kendisini sınıfların güçlü çıkar farklılıkları karşısında toplumu bir arada tutan şeyi açıklamakta çok başarılı olamamışlardır. Örneğin, Marks'ın görüşü doğru ve kanı emilen proleterya uzlaşmaz bir şekilde ve ve tamamen kapitaliste/patrona karşı ise, devrimin hemen patlamasını engelleyen siyasi bilince çok da ihtiyaç yoktur. Devrim için 'ortada fiziki bir zorunluluk var' dememiz gerekir. Devrimin böyle fiziki sıkışmadan, ekonomik bir zorunluluktan olmadığını Veblen söyler..

Alt sınıflar, üst sınıflarla birbirlerine güçlü,çelik bağlarla sarmalayan ekonomik/ çıkarsal bir durum içindedirler. İşçiler, yöneticileri devirmek istemez. İş ve aş için patrona ihtiyaç duyar. Onun imkanlarına özenir, onun gibi olmak ister. İnsan olarak güdüsel amacı, sistemi yıkmak değil, sistemden daha çok pay almak, daha zengin/imkanlı olmaktır. Amacı yüksek sınıftan kurtulmak değil, kendisinin yüksek sınıf olması, tırmanarak yükseleceği durumun yaratılmasıdır.

AKADEMİK DÜNYA DA VEBLEN'İ ÇOK SEVMEMİŞTİR

Marksist düşünce diyalektiki Hegel'den, materyalizmi ise Feuerbach'dan devir almıştır. Marks bu borcu 1844 Yazıları'nda 'Feuerbach, insandan insana, toplumsal ilişkiyi kuramın temel ilkesi durumuna getirerek, gerçek maddecilik ve gerçek bilimi kurmuştur' diyerek ödüyordu.(s 214) Diyalektik Marksizm, geçmişin devamından şekillense de söylem olarak ideolojik bir süreç yaratmış, sınıfsal gerçeğiyle felsefi durumdan, siyasal bir hareket olarak farklılaşmıştır. Onun mücadelesi ise, ne toplumsal öfke yaratabilmiş ne de grup oluşturabilmiştir. Müstehzi bir ilginin ötesine geçememiş, ansiklopedi maddesi olarak işlem görmüştür. Düşünceleri doğru/yanlış kullanılmış , kimliği gibi, öğretisi de yaban kalmıştır. Akademik dünya tarafından her dönemde Veblen'e gösterilen ilgi, ideolojik ayrışmaların buhran dönemlerinde ,yöntemi üzerinden farklı değerlendirmelerin odağına taşınsa, gözlemleri pratiğe uyarlanıp sınansa da önerileri bir okul ve izleyicilerini yaratamamıştır.
'Thorstein B. Veblen’in İktisat Düşüncesinde Metafizik Değer Yargılarının İzleri' yazısıyla akademik dünyadan Dr. Ertuğrul Kızılkaya'nın ne dediğine bir bakalım: 'Thorstein Veblen yerleşik iktisadın kabul ettiği homo economicus tipolojisini reddetmiştir. 'Bunun yerine, düşünce alışkanlıkları çerçevesinde davranışlar sergileyen bireyin varlığından bahsetmektedir. Bu insan tipolojisi, topluma zararlı davranışlarda bulunmaktadır. Bu bağlamda, Veblen’in düşüncesinde metafizik inançların önemli yer tuttuğu söylenebilir. Ancak, reelde yaşanan sorunların çözümünde bir kilitlenme yaşanması halinde metafizik fikirler yararlı olacaktır. Yine de metafizik fikirlerin kullanımında rasyonellikten uzaklaşılmaması gerekmektedir.' demektedir. Burada metafizik dediği kavramı aşağıda ''animizm' olarak sürdürür. Animizm, tabiata ait olan her şeyde, şuurlu bir yaşayış bulunduğunu ileri süren doktrindir. Yazısının devamında göreceğimiz gibi Veblen'in, metafizik bu kavramla bir alış/verişi vardır. Şöyle yazıyor Kızılkaya, '(..) Veblen’in yönelttiği eleştirilerden ilk nasibini alan Fizyokrasi Okulu’dur. Bu düşüncenin esas itibarıyla iki noktada eleştirilebileceğini (..) İkincisi, Fizyokrasi düşüncesinin arka plânında, Veblen’in metafizik animizm olarak adlandırdığı bir inanç yatmaktadır. Bu normatif tavır ile fizyokratlar iktisadî olayları bireyin maddî refahını yükseltecek teleolojik (olayları anlamak icin amacı anlamamiz gerektigini one suren felsefi yaklasım- eçg) gerçekleşmeler olarak görmektedirler. Veblen, iktisadın babası A. Smith’in görüşlerinde de örtük bir animizm bulmaktadır. Özellikle “görünmez el” metaforu, mutlak bir yaratıcı gücün insan yararına bir nedensellik zinciri yaratmasını sembolize etmektedir. Üstelik söz konusu iktisadî yaklaşım, yine metafizik karakter taşıyan “normal denge” inancını da içinde barındırmaktadır.Bu kurgunun içine 'laissez faire' yaklaşımının katılmasıyla birlikte, Veblen’in yerleşik iktisadı topyekûn reddetmesine yol açan metafizik animizm tamamlanmaktadır." Böyle diyor Doktor Kızılkaya. Bu tanımlamalar ve yerleştirildiği uhrevi/meczup platform, Veblen'e yapılan büyük bir haksızlıktır.

Sanat eleştirmeni olarak bizim, sanat piyasasının davranış şifrelerini, toplayıcı psikolojisini okurken Veblen'den öğrendiğimiz çok şey vardır. Akademik dünya ise, Veblen'i salt bir 'ekonomist' olarak algılamakta ve dışlamaktadır. Edebiyatçı, düşgezgini, toplum bilimci, köyün yaşlı arşivi.. Alanındaki uzman kadrolar, onun içindeki sosyologu görememektedirler.
Marks'ın belirttiği, 'yemeklerden sonra eleştiri yapan' bilge, kapitalist piyasanın beklentileriyle işbölüşümünün yarattığı handikapa kurban edilmektedir..


Kızılkaya'ya, bu kavramların materyalist düşünürlere de, -dönemin argümanlarını kullandıkça- sirayet ettiğini belirtelim. Karl Marks Kapital'in 1. cildinde 'Oysa metanın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir' der. 19 yüzyılın sonunda Veblen'de bu telojik süslerin arasında normal olarak kalır; düşünceleri gölgelenir. Ama Marks'a gene kulak verirsek, bunun atılması süreçtir. 'Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz.'(6)

Burada Marks'ın kastettiği inovasyon, dilde/anlayışta, üretim sürecinde matematiksel bilinç, toplumda reel örgütlemedir. Bu sürecin kurucularından Veblen gibi bir dini inancı olmayan ekonomist için, neye dayanarak 'düşüncesinde metafizik inançların önemli yer tuttuğu söylenebilir?' demesi çok anlaşılmamaktadır. Marks, 'sentez olmayı arzular, oysa bileşik bir yanılgıdan ibarettir. Bilim adamı olarak hem burjuva metafizikçilerin, hem de proleterlerin kıstırılmış üretim sürecinin üzerinden süzülerek uçmayı arzular; ama yalnızca bir küçük burjuva düşüdür bu' diyor benzer bir durum için. Dr. Kızılkakaya'nın burada metafizik bulduğu sonuç belki de Veblen'in, 'kapitalist ekonomide hiçbir güvenlik mekanizması mevcut değildir' sözüdür. İşimiz tanrıya kaldı, bu da metafizik bir önermedir sonucuna ulaşıyor herhalde; anlamak zor. Veblen'in amaçsal/ereksel düşünme, saf toplum modellerini, güdüsel davranışları izleme tarzının metafizikle ilintilenmesi ilk değildir. . Mülkiyet ilişkilerini temelden sorgulayan Proudhon bile 'mülkiyetin kökeninde mistik ve esrarlı bir şey bulunmaktadır' der kitabında. Veblenin kullandığı dökümanları içselleştirdini söylemek güçtür. Kızılkaya'nın zannettiği teslimiyetçi metafizik tespitler ise Marks'ın gene Kapital'de söylediği gibi 'Metaların bütün gizemi, ve çevresini saran büyü, sihir üretim sürecinde yok olur.'
Korkacak bir metafizik büyü ne hayatın kendisinde ne de Veblen'in düşünde/düşüncesinde vardır. Lacan'ın toplumun ortak hafızasında gizli, dürtüsel ilkel modellerin yaratılmasında tabii ki Veblen'in rolü olmuştur. Bunun ötesi ise, yaratıcılığa kapalı akademik dünyanın ezberini bozan, anlayamamaktan kaynaklanan teşhislerdir. Veblen'in alan çalışmasında edinerek kullandığı insanın doğasına ait tespitler, metafizik değil ama yabandan gelen primatın üretim sürecinden ve değiş/tokuş, alış/verişin tabiatındaki şeytani düşünceden kaynaklanan haller/psikolojik refleksler, satırlara yansıyan derin gözlem gücünün pratiğinden süzülerek, 'gerçek' olarak topluma geri dönmüştür. 'Veblen’in yerleşik iktisadı topyekûn reddetmesi' ise bütünüyle Dr. Ertuğrul Kızılkaya'nın anlayamadığımız bir tespitidir. Ne 'Aylak Sınıfın Teorisi/Leisure Class'da ne de Teori of Busines Enterprise'da böyle bir reddiye , ne de kaleme aldığı çok bilinen yazılarında böyle bir manifesto görmedik. Gene de konunun uzmanı olması hasebiyle daha geniş bir kaynak çalışması yapan doktorun, Veblen'in yerleşik iktisadı bütünüyle reddediğini hangi yazısında açıkladığını,bundan sonraki araştırmalarında kaynak belirterek yazmasını dileriz. Veblen, insanın uygarlaşmış bir barbar, aslından ilerleyerek ayrılan bir iki ayaklı olduğunu söylüyordu; bunun metafizik neresindedir? Çalışmayan, aylak, rantiyeci bir sınıfın varlığı ve gösteriş için harcama yapan zümrenin yabancılaşması Freudyen, 'acaba' denilecek bir tespit midir?

Bütün bilim adamları Dr. Kızılkaya gibi düşünmüyor; hatta dikkate değer buluyor. 'Uygar Barbarlık’ adlı çalışmasında Amerikalı araştırmacı/toplum bilimci Stjepan G. Mestrovic, izini sürerek Veblen'e hak veriyor ve 'İnsanın ümit edebileceği en iyi şey refahın, yeteneklerin ve prestijin gerektiğince, zorlanmadan, engellenmeden,serbest pazarın doğallığı içinde bölüşümüdür; çünkü toplumsal tabakalaşma hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır' diyor..


Veblen, toplumdaki 'Kitch' dönüşümü, içinde bulunduğu akademik dünyadan önce görüp anlamladırmıştır. Toplumun aurosu zannedilip metafiziğe bağlanan ekonomik-sosyal bedenin üzerine düşen ilk ışık oyunlarını, kapitalist sahne produksiyonunun biletleri açığa kesilmiş bir gösterisi/şovu olduğunun bilincine ulaşmıştı. Bugün bize pratikte kullandığımız tüketici davranışlarını değerlendirirken sunduğu argümanlar, altın değerindedir. Bunları akademik dünyanın hala yorumlayamaması, ezberine almış olduğu Veblen görüntüsünü değiştirmek istememesindendir. Bu anlamda onun bilimsel bilgiye, sezgileriyle erken ulaşmış bir ahir zaman peygamberi olduğu bile iddia edilebilir.
Dokuz köyden kovulmasını açıklayacak başka söz yoktur..


(..)Daha önce vurguladığımız gibi, akan-zaman için kullanılabilecek bir yöntem olan verstehen, aynı zamanda Veblen gibi düşünürleri kavramakta da önemli bir araç olabilir. Veblen’in fikirlerini ortaya atarken bir model geliştirmemiş olması, çok farklı düşünsel kaynakların etkilerini izah etmemizi olanaksız kılmaktadır. Dolayısıyla, naturewissenschaften’in açıklamaya dayanan ve objektif bilgiyi hedefleyen yönteminin bu bağlamdaki yetersizliği,sübjektif bilgiyi anlamaya çalışan yöntem ile ikame edilmelidir. Bu çerçevede, metafizik bir tavır ile Veblen’in fikirlerini izlemek, savunmak veya geliştirmeye çalışmak yerine, onun fikirlerinin hangi bağlamlarda anlamlı olabileceğini düşünmek daha yararlı olacaktır. Unutmamak gerekir ki, metafizik tavır insan düşüncesinin kaçınılmaz bir görünümüdür. Ve insan ancak basit (irrasyonel, hurafeye dayanan) metafizik ile sofistike (rasyonalize edilmiş) metafizik arasında seçim yapabilmektedir." (..)Toplumsal anlamdaki refahı maddî üretimin artması biçiminde tanımlayan Veblen açısından, ne zaman çalışma içgüdüsü bastırılırsa, o zaman barbar bir dönem yaşanmaktadır. Bu çerçevede çıkış yolu, çalışma içgüdüsüne hayat alanı bırakmak, teknolojinin ve onun ustalarının toplumdaki yerlerini yükseltmek biçiminde tanımlanmaktadır.(7)

Yazarın bunları söylemesinin nedeni Veblen'in Amerika'nın Kızılderili, Avusturya Aborjinleri, Japon Ainuları, Nilgiri Dağları'ndaki Todo adı verien doğayla barışık, çalışmayanın aforoz edildiği doğa ile barışık toplumlar üzerine yaptıkları gözlemlerdi. Bu toplulukların önemli kısmı göçebeydi ve tarım/üretim yapmıyorlardı.Veblen'in önerisi yoktu ; yazımızın başında belirttiğimiz gibi insan doğasına aykırı bu rantiyeci sınıfı uygarlığın hangi morfozu yaratmıştı?
Kısaca özetle söyleyeceğimiz geçmişte de bugün de akademik dünya tarafından ne Veblen, ne de Ludwig Feuerbach anlaşılmıştır. İkisi de doğasına yabancılaşan insanın, davranış olasılıklarının ne kadar belirlenebilir, ne kadar gelecek risklere gebe olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü modern toplumda herkes, sadece muhatabıyla şiddetli bir üstünlük yarışına girmiyor, aynı zamanda içgüdüsel olarak, yaşamını yağmacı olmayan bir iş tutup kazanmakla bağlantılı bir aşağılanmayı da iliklerine kadar hissediyordu. Veblen'in mühendisler ve teknokratlar ordusu ve makinalaşmak düşü, rantiyeci, işe yaramayan kompradorun sistem dışına atılması için kendine göre bir çözümdü. Burada Veblen'in ilgisi olmadığı metafizikle eşleştirilmesi gerçekten vakit kaybıdır. Marks'ın söylediği gibi işçi de , patron da ilerleme için gereklidir. Toplumsal devinimde, Hegel'de ifade edildiği gibi köle/efendi diyalektiğinin yeryüzünün uygarlık merhaleleriyle bağlantısını temellendiremediği, makinalara ve teknokratlardan beklentileri için Veblen yüzeysel değil, derinlemesine de eleştirilebilir. Ama Kızılkaya'nın yazısı, konuyu çok uzatacağımız için bizi bu hak ve tatdan mahrum bırakmıştır. 'Dolayısıyla, Schopenhauer’in Aydınlanma karşıtı fikirlerinin benzerlerinin Veblen’in düşüncesinde de var olduğunu kabul edersek, söz konusu durumun Veblen’in metafizik dünyasının önemli yapı taşlarından biri olduğunu iddia edebiliriz' cümlesini ise okuyucunun insafına ve sınamasına bırakıyoruz..

'İlerleme' ile birlikte esas olarak uygar zamanların vahşetini içselleştirdik. Kantçı aydınlanma felsefesi, sermaye ve üretim çağının vanalarını açarak , yeni bir 'tüketici' olgusu ideolojisi ve her bedene uygun, renkli/türlü/çeşitli, başkaldırı kavramlarını yarattı. Suç barajının kapakları, endüstri devrimiyle birlikte açıldı. Veblen’in haz düşkünü zümresi , seçkin /ekonomik bir azınlık değildir. Etki alanları büyüyerek, günümüz dünyasında içinde yer aldığımız ahlakımızı şekillendirmiştir. Arabesk yaşam tarzlarının, lumpen proleteryanın ahlaki çözülmesinin, varoş evlatlarının suç oranlarının, borsaya , semt pazarına veya trafik terörüne ya da azgelişmiş ülkelere götürülen demokrasilere yansıyan yüzüyle yağmacı/barbarlık alışkanlıklarının kurumsallaşmasıdır söz konusu olan. Modern zamanların, aydınlanma felsefesiyle bağını araştırırken, Veblen gibi işe yarar bir bilgeden, metafizik bir meczup yaratılmak istenmesi ise gerçekten can sıkıcıdır.


Görüldüğü gibi Türkiye'den örneklediğimiz durumda da Veblen'e akademik dünyanın yaklaşımı şüpheli/ikirciliklidir. Veblen aynı sıkıntıları yaşadığı dönemde de , içinde bulunduğu akademik dünyada yoğun olarak yaşamıştır. Bu özgün olmanın cezası, toplumun şüpheci tedirgin yanı,akademik dünyanın hata yapmaktan korkması, renkli olamaması ve yere sağlam basma isteğinin kaçınılmaz tereddütüdür. Tabii asıl sıkıntı her zaman bedeli ne olursa olsun 'ilerleme' düşüncesidir. Boyun eğip doğa ile birlikte, insanın kendi doğasına başkaldırmadan uyum içinde yaşaması bilimin ilgi alanı içersinde hiç olmamıştır. Bu konuda Jürgen Habermas'ın 'Ben Kendim de Doğanın Bir Parçasıyım' yazısını akademik dünyaya öneririm. Bir başka düşünme şekli de var ki, belki görebilirler. Cogito! 'dan yayımlandı; arayan bulabilir.


Bizce kapitalist sistemin ve iktisat sosyolojinin hareketlerini anlamaya çalışırken, sanayi sonrası üretim/tüketimin doğasını ve reflekslerini değerlendirirken, onu gelenekci/akademik kuramcılar ile gelecekçi,memnuniyetsiz,öfkeli düşünürler arasına bir parantez açarak yerleştirmek gerekir. Bütün uçukluğuna karşın gözlemleri/söyledikleriyle Veblen, sisteme entegre olmuş sofistike ekonomistlerden ve radikal düşünürlerden daha özgün/orjinal ve zekidir. Beki acelecidir,tarihe yayılacak diyalektik gelişmeyi görememiştir denilebilir. Ama, aynı sözcükler radikal düşünürlere yöneltilen eleştiri için de geçerli olabilir. Hiç olmazsa son yüz yıllık öyküyü sondan başa doğru okuduğumuzda Veblen'in daha idealist veya doğru değil ama, zamanın ruhunu yakamakta daha 'gerçek' bir başarı elde ettiğini, piyasa tarafından günlük pratikte kullanılan yararlı/zararlı teorik kırpıntıların müellifi olduğunu söyleyebiliriz...



(1a)Aylak Sınıfın Teorisi, T.Veblen, çev. Z.Gültekin/C.Atay,Babil Yayıncılık 2005 s31
(1-2) Karl Marks, Kapital, Sol Yayınları sayfa; 593,74,
(3) Veblen için yararlanılan kaynakça , İktisat Düşünürleri,
Robert L.Heilbroner, Çev.Ali Tartanoğlu 2003 Dost Yay.
(4) Alman İdeolojisi, Sol Yay.Çev Sevim Belli 2004 s 57 ve 59,60
(5) Sosyal Bilimler Dergisi 2003/2Thorstein B. Veblen’in İktisat Düşüncesinde
(6) Karl Marks, Kapital, Sol Yayınları sayfa; mistik tül 86-91 arası
(7) Metafizik Değer Yargılarının İzleri, Dr. Ertuğrul Kızılkaya, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi 2003/2
(8) Karl Marks, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay. 1979, s 134





.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Not Defteri / 1-15 Temmuz 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..


14 Temmuz Perşembe; 2010
AKM konusunda muhafazakarlık yapanlarla,
radikal bir çözüm, yeni bir bina çözümünü tartışmaya hazırız..


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) tadilat çalışmasının gecikmesine yönelik gelen eleştirilere ilişkin, "Koruma kararının durdurulması için başvuru yapan kurumlar, şimdi protesto ediyorlar" diyor..AKM ise bekliyor. Bizce AKM için kökten dönüşüm ihtiyaçlara uygun yeni bir projenin hayata geçmesi daha yerinde olur; isteyenlerle detayları tartışmaya hazırız..



13 Temmuz Çarşamba; 2010..

Woody Allen gibi okursanız eğer bu sayfalarda görsel sanatlar eleştirisi var dersiniz; ama sayfanın sürekli okuyucuları bilirler ki öyle değildir. Asıl yapmaya çalıştığımız sosyal çözümleme, toplumsal eleştiridir..Tez,sentez,hipotez, kanıtlar/deliller ve belgelere dayanır.

Sayfalara yalnızca göz atarak, bu sayfalar görsel sanatlar eleştirisi diyen okurlara,Woody Allen’ın cevabını hatırlatalım,

'Üstad hızlı okuma kursları hakkında ne düşünüyorsun?'
'Ah evet, demişti usta yönetmen, gençliğimde o kurslardan birine ben de katıldım. Çok da yararını gördüm. Savaş ve Barış diye bir kitap okudum. Olay galiba Rusya’da geçiyordu.'

Bu kadar basit mi?..




12 Temmuz 2010; Salı
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti,
Kentsel Projeler Direktörlüğü’nün yaptıkları





Ayasofya'yı imar eden mühendisler İsidoros ile Anthemios, Süleymaniye'nin mimarı Sinan, Sultanahmet'in mimarı Sedefkar Mehmet Ağa ve şehre emek vermiş tüm mimarlar şimdi daha mutlu; İstanbul'u ifade eden tüm eserler yeniden canlanıyor, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Kentsel Projeler Direktörlüğü büyük işler başarıyor..

Adam Mickiewickz müze evinin acil bakım ve onarımının yapılması mesela (Adam Mickiewickz, Polonya’nın siyasi bağımsızlığı için uğraşmış olan ünlü bir şairi. Polonya asıllı Sadık Paşa komutasında kurulacak ve Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı savaşacak olan Polonya taburunu toplamak için İstanbul’a gelmiş ve sonra da İstanbul’da ölmüş. Müze ev Kasımpaşa’da)... Topkapı Sarayı Müzesi Çin ve Japon porselenleri koleksiyonu depo rehabilitasyonu için plastik kutu alımı ( öncesinde ciddi bir koleksiyon, içler acısı biçimde öylece terkedilmiş duruyormuş)..

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın Kentsel Projeler Direktörlüğü’nün tamamladığı işler arasında Topkapı Sarayı 1. avlu ve münferit duvar onarımlarından, Matba-i Amire binasının onarım teşhir ve tanziminin yapılmasına... Ayasofya ana kubbe kuzeydoğu çeyreği çelik iskelenin sökülmesi ve depolanması işinden, Aya İrini anıtı kurşun örtüsünün yenilenmesi işine... Galata Mevlevihanesi Halet Efendi Kütüphanesi, Halet Efendi Türbesi, Şeyh Galip Dede Türbesi restorasyonundan, Fatih Kadınlar Pazarı ve yakın çevresi cephe rehabilitasyonuna yüzü aşkın eser ya tamamlanmış ya sıra bekliyor...

Sözleşmesi imzalanmış, devam eden projeler ise şunlar: Ayasofya Müzesi kandillikleri ve hat levhalarının restorasyonu, konservasyonu ve acil onarımının yapılması, Darüşşifa binası restorasyonu, Yedikule Hisarı küçük kapı acil onarım işleri, Topkapı Saray Mutfaklar Bölümü, Şerbethane ve Helvahane’nin deprem performansının derlendirilmesi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi dış duvar temizliği, Sultanahmet Meydanı zemin kaplaması bakım onarım inşaatı, Nazperver Kalfa Sıbyan Mektebi restorasyonu, Hasköy Mayor Sinagogu rölöve, restitüsyon, restorasyon, inşaat elektrik ve makine mühendisliği projelerinin hazırlanması...

İstanbul'u ifade eden tüm eserler yeniden canlanıyor dedik; İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Kentsel Projeler Direktörlüğü'nün yaptığı işleri anlatabilmesi içinse medyanın desteğine ihtiyaç var..


11 Temmuz 2010 ;Pazartesi
Ahtamar Adası ya da Akdamar Adası; ne dersek diyelim, Yaşar Kemal'in ve kültür sorumluluğuna sahip o, Yüzbaşı Operatör Dr. Cavit Bey adlı değerli subayın ve bir gurup vefakâr aydının bu topraklara hediyesidir..


Ahtamar Adası'nda 19 Eylül'de Ermeniler büyük ayinlerini yapacaklar.
MS 951'de Ermenilerin ünlü kralı 1. Gagik tarafından yaptırıldığında dönemin en görkemli yapılarından biri oldu bu kilise. Yüzyıllar içinde çeşitli medeniyetler arasında el değiştirse ve savaşlardan etkilense de görkeminden bir şey kaybetmedi. Önce bağrını açtığı ada halkı, daha sonra da kendisini adadığı keşişler tarafından özenle korundu. Ancak takvimler önce 1895'i, sonra da 1915'i gösterdiğinde yıllar süren bir vefasızlığa ve unutulmuşluğa terk edildi. Sonsuz maviliğin içinde altın gibi parlasa da, Ermeni taş ustalarınca iğne oyası gibi işlenen duvarları delindi, şapelleri kazıldı, mermilere hedef oldu, define avcılarının kör hırslarına kurban edildi. Ama vurulan hiçbir darbe, gövdesine inen hiçbir kazma onun bin yıla meydan okuyan ihtişamını eksiltmedi. Adını aldığı söylenen aşk masalı gibi, bir masal olarak kaldı Anadolu halklarının hafızalarında. Adına kimileri Ahtamar diyor oranın, kimileriyse Akdamar. Yıllar sonra bir gün ülkesinin en büyük yazarı olacak genç bir gazetecinin vefasıyla başladı Akdamar'ın hikâyesi. 1951'de dönemin hükümeti tarafından yıkılması kararlaştırılan kilise, o zaman Cumhuriyet gazetesinde gencecik bir muhabirinin kişisel çabalarıyla hayatta kaldı. Yıl 1951. Günlerden 25 Haziran. Bu tarih ünlü Akdamar Kilisesi'nin balyoz darbelerine kurban gitmekten son anda kurtulduğu tarih. Daha sonra bu hikaye , o genç muhabirin yaşlılığında yazdığı bir kitapta anlatılır.

Özetle kitaptaki olay şöyle geçiyor, kişiler şunlar; Başta Van'ın bilge adamı İlyas Kitapçı, Yüzbaşı Operatör Dr. Cavit Bey, dünya çapındaki yazarımız Yaşar Kemal ve Cumhuriyet Gazetesi'nin sahibi ve Başyazarı Nadir Nadi. Bu ilginç öyküyü gazeteci Azer Bortacina yeni kitabı "Cömert Toprakların Masalı: Doğu Anadolu" da Yaşar Kemal'in ağızından bir kere daha şöyle anlatır: "Tatvan'dan vapura bindim Van'a gidiyorum. Geminin güvertesinde bir subayla tanıştım. Yüzbaşı 'şu talihe bakın iyi ki sizinle karşılaştık. Burada Akdamar Adası'nda Ermenilerden kalma bir kilise var. Bir yapı başeseri. Bugünlerde bunu yıkıyorlar. Yarın sizi oraya götüreceğim. Bu kilise bu toprakların eseri, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?'

'Çok yeni bir gazeteciyim, elimden ne gelir ki..'

...Akdamar adasına doğru yola çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin yanındaki küçük şapeli hemen hemen yıkmışlardı. Yüzbaşı: 'Ben gelinceye kadar, bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben Valiye gidiyorum' diye buyurdu. İşçiler hazırola durdular, işçilerin başı 'başüstüne komutanım'dedi.

Van'a geldik. Cumhuriyet Van temsilcisi İlyas Kitapçı ile gazeteye telefon açtık. Birkaç saat sonra Nadir Bey karşımdaydı. Olayı anlattım. Nadir Bey:

'Üzülmeyin' dedi. Avni Bey bu işi halleder. Onu iyi tanıyorum uygar bir kişidir.' Avni Başman o yıl Milli Eğitim Bakanı'ydı. iki gün sonra İlyas Kitapçı, Yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Beyle otelime geldiler. Sevinç içindeydiler. Avni Başman, Vali'ye yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş. Bunun için Akdamar Kilisesi'nin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür."

Ve gün geldi, o hafıza beşiklik ettiği medeniyetlerin emanetine sahip çıktı ve kilise önce aslına uygun olarak restore edildi. En sonunda da bütün ırkçı karşı koyuşlara rağmen olmaz denilen oldu, Akdamar Kilisesi yıllar sonra 19 Eylül'de yine cemaatiyle buluşmaya, Vanlılarsa şehirlerini dolduracak konuklarını karşılamaya hazırlanıyor.


Akdamar Kilisesi'nin açılışında yaklaşık 5 bin Ermeni'yi ağırlayan Vanlılar, ayin için gelen konuklarını mağdur etmemek için Vali Münir Karaloğlu başkanlığında bir komisyon oluşturdu. Komisyon, Van'ın misafirlerini ağırlamak için her ayrıntıyı ince ince planlamış. Kentte kamu misafirhaneleri ve yurtlar dahil her yer dolu. Bu yüzden Şehr-i Van ve Van Times gazeteleri Van halkına gelen konukları evlerinde misafir etmeleri çağrısında bulundu. Kampanyaya şaşırtıcı bir ilgi gösteren Vanlılar, telefonlarla ve bizzat başvurarak evlerini Ermenilere açtı. Şu ana kadar 3 bin kişi, yaklaşık 6 bin kişiyi konuk etmek için başvurmuş durumda.


BAKU,ERİVAN,İSTANBUL OTOYOLU KARDEŞLİĞE KÖPRÜ OLACAKTIR..
"Karadeniz Çevre Karayolu" ismini taşıyan 12 ülke ve 24 şehirden geçecek ,Kafkaslar Balkanlar'a bağlanacak büyük yol projesi değil söylediğimiz..Daha kısa ve çabuk, uygulanmasında vakit kaybedilmeyecek bir proje öneriyoruz; Bakü, Erivan,İstanbul dostluk köprüsü, Barış Otoyolu..

Bütün bunlar halklar arası kardeşliğe köprü olacak dostane çabalar ki, takdir etmemek elde değil. Yolun Bunun bir adım ötesi,vizelerin kaldırılıp,üç ülkede de sınırların açıldığı Bakü,Erivan-İstanbul otoyolunun yapımı ki, üç ülkeyi de ekonomik,siyasi ve kültürel düzeyde ortak çıkarlara bağlayıp barışı sürekli kılacak bir proje olarak uygulanmasında yarar vardır.Dünya hiç olmadığı kadar berrak/şeffaf,ulaşılabilir bir çağda yaşıyor; karşılıklı bağımlılıklar ise artmış durumda. Kimsenin ilkelerinden konuşarak taviz vermediği bir radikalizmde bu otoyol projesi, zorunlu bir kardeşlik sözleşmesi olarak ortaya çıkacaktır. Fiili ticari alışveriş, sözlü tartışmanın yumuşak zeminini, karşılıklı çıkarların korunmasını sağlar. Türkiye,Ermenistan ,Azerbeycan arasında sözlü görüşmelerin gerçekleştiremediği bu hassas ortamda, sınırların şeffaflaşarak dostlukların ve evliliklerin gerçekleşip yeni doğruların oluşacağı ayrı bir kulvar yaratılacaktır. Üç ülkeyi birleştiren otoyolla birlikte, üç ülke insanına tektip pasaport ve merkezi bir kimlik kayıt belgesi, ekonomik kazançlarla işbirliğini artıracak, halkların birbirleriyle kaynaşmasını sağlayan kültürel dönüşümü, yeni bir sosyal bedeni inşa edecektir..Sorunlar ise zaman içinde kendiliğinden eriyip kaybolacaktır. 12 Ülkeli uzun bir projeden önce, üç ülkeyi kapsayan kısa başlangıç daha uygulanabilir/pratik bir başlangıçtır.. Tabii insani akılla yeni engeller oluşturmazsak ve hepsinde önce Rusya, bu projeye engel çıkartmazsa..

10 Temmuz 2010; Cumartesi
Doğayla girdiği mücadelede herhalde 'insan' kazanan olmayacaktır..


Bütün hayvanlar kendi türlerinin imgesine duyarlıdır. Bu mutlak olarak esaslı bir husustur. Ve yaşayan yaratıkların bütününün sınırsız bir sefahat alemi olmaması bunun sayesindedir. Fakat insan varlığı kendi imgesiyle özel bir ilişki içindedir –bir eksiklik/yarık ilişkisi, yabancılaştırıcı bir gerilim ilişkisi. Burası, varlık ve yokluk düzeni olanağının, sembolik düzenin ortaya çıktığı yerdir” (The Seminar of Jacques Lacan, Book II, The Ego in Freud’s Theory and in the Technique of Psychoanalysis 1954-1955, edited by Jacques-Alain Miller, W.W. Norton&Company,1988, Çev/Aktaran Erdoğan Özmen).

Lacan'ın söylediği ,buradaki 'yabancılaştırıcı gerilim ilişkisini' biz, insanın doğayla girdiği mücadeledeki zıtlaşma, ölümüne döğüş diye ele alıyoruz. Bunun nihai kazananı ise tüm kozmosu bıraksalar köleleştirme güdüsünde olan 'insan' herhalde olmayacaktır..




2 milyon ağaç için 2 milyon İstanbullu...

9 Temmuz Cuma; 2010
Ağaçlara kıymayın efendiler:
3. Köprü için 900 bin ağaç kesildi,
1.600 daha kesilecek...



Üçüncü köprünün güzergahı İstanbul'un kuzey kuşağındaki son kalan ormanlarının tam da ortasından geçiyor. Yeşiller Partisi, üçüncü köprüyle ilgili çok önemli bir belgeyi ele geçirmişti. Bugüne kadar köprü yapılırsa kaç ağaç kesileceği hep tahmin boyutundaydı. Ancak İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü'nün Çevre ve Orman Bakanlığı'na sunmak için hazırladığı belge kıyımın boyutunu ortaya koyuyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalarla kesilen ağaç sayısı 900 bin, kesilecek ağaçların sayısı ise 1.6 milyon. Yani toplamda 2 milyondan fazla ağaç kesilecek.

Yeşiller, üçüncü köprü karşı çeşitli kampanyalar düzenliyor. Son kampanyanın adı '2 milyon ağaç için 2 milyon İstanbullu.' Her kesilen ağaç için bir İstanbullu'nun hedeflendiği kampanyanın ilk toplantısı 2 Eylül'de yani haftaya yapılacak. Kampanyaya Aylin Aslım, Mehmet Ali Alabora, Pelin Batu, Nejat Yavaşoğulları ve Atiye gibi ünlüler de destek veriyor. Kampanyanın en büyük eylemi ise 2 Ekim'de gerçekleşecek. İstanbul'un önemli merkezlerinde 2 Ekim saat 20.00'da buluşacak kent sakinleri, bir saat boyunca mum yakacak ve 3. Köprü'ye karşı olduklarını haykıracak. '2 milyon ağaca kıymayın' diyecek.

Üçüncü köprü kampanyasının proje koordinatörü Yeşiller'den Serkan Köybaşı Yeşil Hafiye'ye şu bilgileri aktardı: "2 milyon ağaç yok olacak. 2 milyon İstanbullu da kesilecek ağaçları korusun istiyoruz. Ortak bir tepkiyi dile getireceğiz. Bizim ele geçirdiğimiz belgeye herhangi bir yalanlama gelmedi. 900 bin ağaç kesilmiş durumda. Kesilecek olanlar ise 1 milyon 600 bin. Biz bu sayının 2 milyonu bulacağını tahmin ediyoruz. Çünük Orman Bölge Müdürlüğü uydudan 10 metrekareye bir ağaç diye düşünmüş. Oradaki ağaç yapısı daha yoğun. Bun nedenle 2 milyon ağacı korumak için böyle bir kampanya başlattık. Ortak tepki göstermeye davet ediyoruz. Bu kampanyanın devamı da gelecek. Herkesin katılacağı çatı bir eylem olacak."


***




7 Temmuz Çarşamba; 2010
Lynndie England adını hatırlar mısınız?


Bu fotoğraf çekildiğinde henüz 21 yaşındaydı. Yani genç bir kızdı. Buna rağmen yaptıklarıyla dünyanın kanını dondurdu. Dünyanın lanetlediği kadın Lynndie England şimdi yine ortaya çıktı. Bu kez, hayat hikayesini anlatan otobiyografik kitabıyla.
İngiliz Daily Mail gazetesi, David Jones imzalı haberde, England'ın 6 yıl sonra, tek bir pişmanlık sözcüğü söylemediğini vurgulayarak, Bağdat'taki Ebu Garib cezaevinde Iraklılar'a yaptıkları konusunda duyguları sorulunca "Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı" sözleriyle, en az o fotoğraflarla şoke ettiği kadar yeniden şoke etti ve bir kadının bu denli sadist duygulara sahip olması bir kez daha şaşırttı. O fotoğrafları "hatıra" olsun diye çektiklerini de söyleyen England "Elimde 800 tane daha var" dedi. Ama o tek örnek değildi.


Lynndie England adını hatırlar mısınız? Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci, Seymour Hersh, Ebu Garib'de yaşanan rezilliği ortaya çıkarana kadar o dünyadan habersiz, dünya ondan habersizdi. Amerikan askerlerinin ne denli sapkın olabileceklerini ortaya koyan işkence fotoğraflarını yayımlamıştı. O fotoğraflar, dönemin başkanı Bush'un "demokrasi ve özgürlük götürüyoruz" söylemlerini de en ağır biçimde yalanlamış, Amerika ve Amerikan askerlerine karşı nefreti körüklemişti.


Lynndie England tek örnek değil..
Amerikalı kadın asker Sabrina Harman, Bağdat`taki Ebu Garip cezaevinde Iraklı mahpuslara kötü muameleden tutuklandı . Askeri sözcü, Harman`ın Fort Hood`da yargılandığı askeri mahkemede, mahpuslara kötü davranmak, suça ortak olmak ve görevini yerine getirmemekten suçlu bulunduğunu açıkladı. Sözcü, kadın askerin en fazla 5,5 yıl hapis cezasına çarptırılabileceğini söyledi. Ebu Garip davasında, Charles Graner adlı çavuş elebaşı olarak geçen Ocak`ta 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, suçlarını itiraf eden 5 Amerikalı asker de 8 yıla kadar hapis cezalarıyla mahkum edilmişti. Ebu Garip`te mahkumlara yapılan işkenceleri gösteren fotoğraflarının 2004 baharında basına yansıması, dünyada infial uyandırarak Amerikan hükümetini zora sokmuştu.

***


5 Temmuz 2010 ; Pazartesi
Biz demiyoruz; sözüne/yüzüne 'yarabbi şükür' dedikleri Jean Baudrillard söylüyor..


F.Gaillard çanak tutuyor: 'Gerçekten de hiçbir şey söylenemeyecek, hiçbir yapılamayacak eserler görmek kimseyi şaşırtmıyor artık.' Baudrillard devam ediyor: ' Herkes suç ortağı. Aslında bunun ritüel bir evre olduğunu,ritüelleşmiş,ritüelleşmeci bir evre olduğunu söylüyorum. Bu hükümsüzlük üzerine tamamen basmakalıp bir söylemin parçası olan inkar tarzı.. Yalnızca para ya da çıkar mekanizmalarıyla hareket etmeyen bu insanları kolektif bir mazoşizm ve özsavunma düşüncesiyle içine katabildiğinden sanat dünyasının ritüelini değiştirmeyen bulantı verici bir yüceltme..'

Ritüelin ardında kilisenin 1400 yıllık geleneğinin olduğunu ise biz söylüyoruz ki, herkesin bildiğini yüksek sesle söylemenin hükümsüzleştirici bir etkisi olmuyor..
Aradaki 600 yıl, ritüel değil mavra ile geçmiş zaman dilimi; sorun Saul'dan Pavluslaşanda değil, beklenen normatif bu. 3. kez öten horozun ardından İsa'dan aldığı müjdeyi sırtlanan Petrus'da ki, izini Kitabı Mukaddes'te Anadolu'da Kayzer'in şehrinde kaybettim; görünen o ki, bulan da olmamış.. Dünyevileşen mesaj mülkiyetini zenginlerini , saltanatını, ritüel ve post-simülatörlerini acımadan oluşturmuş..
İnananlar ise her zamanki gibi azınlık; bedenin olsa da ruhun yalanı yok..
Pavlus dünyevi örgütlenmeyi kiliseyi,ritüeli ve düşmanları olan bir uygarlık modelini, Petrus eziyeti,inancı ,tek bir insanlığı, rakipleşmeyen hümaniteyi temsil ediyor.. Avrupanın yarattığı, dünyayı mülkleştiren, yaratılan her şeyi teslim alan din ile, teslim olan İsa öğretisini ayırmak lazım.
Hayata ait bir kavram, pazara ait etiketle tanımlanıp/tanıtılmaktadır.
Mercek ustası Spinoza ve Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyatı okuyan 'Varoluşçu' Heideegger'la uygarlık bilincini ve şirket kültürünün kurumlaşmasıyla tüketim değerlerine nesne yaratıp, özneyi bu ideolojinin önüne koşan ,kurban eden çağdaş sanat manipülasyonunu eleştirmeye devam edeceğiz..

***


1 Temmuz 2010 ; Cumartesi
Muhtar, 'Avrupa diye bir kraliçe varmış' der;
öyle duymasa da, öyle anlamıştır..


Yakup Kadri, Yaban adlı romanında kitaba adını veren , cihan savaşında bir kolunu kaybetmiş zabiti konuşturur :
' Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.'

***



2010 AĞUSTOS AYI SAYFASI DEVAM...............




19 Ağustos Perşembe
Oruç kardaş, yoksulluktan son orucunu açamadı..



Doğan Haber Ajansı, mahreçli bugün yayımlanan bir haberi ve ekteki fotografını okuyucuyla paylaşıyoruz. Haberde, ciltler dolusu kitabın anlatamadığı bir gerçek var ki, sömürü dediğimiz, açlık/yoksulluk, düşkünlük diye sayfalar tükettiğimiz bir durumla, okuyanı yüzleştiriyor. Ne yazık ki hiçbir dönemde hiçbir siyaset, hiçbir ideoloji, ne de din,iman yoksulluğa ve sefalete çare olmadı. Bu insanlar binlerce yıldır isimleri,aidiyetleri,milliyetleri,inandığı değerler değişse de, öyküleri değişmeden aynı acıyı yaşıyorlar.Tarihte terazinin bir kefesinde zenginler, bir kefesinde de yoksullar hep oldu..Söylenen yalanlar, vaadolunan hayali cennetler ise zulmü,sefalet ve rezaleti artırmaktan öte bir şey ifade etmedi..Zannediyoruz ki, yoksul Oruç'la birlikte vicdanlarda açtığı yara da kapanıp gitti. Öyle değil, şu an binlerce oruç bozamayan yoksul, daimi oruçlarını insanın sömürüsünün başladığı ilk günden beri tutuyor..Çünkü yoksulun adı siyasetler üstü; varlığı ise 'yok' hükmünde..

...

Haber kaynağı Mehmet TÜRK /Bayram BULUT/Deniz YILMAZ, SİLVAN - Diyarbakır - DHA..DİYARBAKIR'ın Silvan İlçesi'nde iftar saatinde geldiği evinde eşinin, "Yemek yapacak birşey yoktu, yemek yok" sözleri üzerine bunalıma girip intihar eden Hacı Örüç'ün (40) evinde büyük üzüntü yaşanıyor.

ÖLDÜKTEN SONRA YARDIM GELDİ

Hacı Örüç'ün dramının DHA'nın haberiyle gündeme gelmesinin ardından Silvan Belediyesi tarafından aileye şeker, zeytin, makarna, margarin ve un gibi kuru gıda yardımında bulunuldu. Türkiye'nin dört bir yanından arayan yardımseverler de Örüç ailesine yardım etmek için girişimde bulundu.

Örüç, ailesinin yaşadığı Bağlar Mahallesi sakinleri de aralarında topladıkarı 1500 TL'lik yardımı Hediye Örüç'e teslim etti.

Eşinin intiharının ardından aylık 100 TL kira ödedikleri evde çocukları ilköğretim okulu 4'üncü sınıf öğrencisi Sadaka (11), bu yıl okula başlayacak Ayşe (7), Ahmet (5) ve Abdulhamit (1) ile başbaşa kalan Hediye Örüç (37), büyük üzüntü yaşıyor.

Türkçe bilmeyen anne Örüç, eşinin son 1 yıl içinde para kazanamadığını anlattı. Komşularının verdikleri yemeklerle karınlarını doyurduklarını söyleyen Örüç, "Komşularımız bize zaman zaman para, bazen yemek, bazen de çocuklarının giymediği giysileri getiriyordu. Bu yardımlarla geçiniyorduk. Eşim hem hasta, hem de güçsüzdü. Burnundan 3 kez ameliyat oldu. Ama yine de iyileşmedi. Mesleği de yoktu. Günübirlik işlere giderdi" dedi.




BİRLİKTE İNTİHARI DÜŞÜNMÜŞLER

Anne Örüç, yaşadıkları çaresizliği anlatırken, 15 gün önce eşi ile birlikte intihar etmekten bahsettiklerini söyledi. Çocukların uyuduğu sırada intihar konuştuklarını anlatan Örüç, "O akşam yine yemek bulamamıştık. Eşimle oturup ne yapabileceğimizi konuştuk. Ben intihar edeceğimi söyledim. Eşim de, 'Sen etme,ben çocuklara bakamam: Ben intihar edeceğim' demişti. Uyuyan çocuklarımıza bakarak birlikte ağladık ve intihardan vazgeçmiştik" dedi.

ÇOCUKLAR EVE GİRMEYE KORKUYOR

Eşinin ipe asılı halini çocuklarıyla birlikte gördüklerini ve bu yüzden korkudan eve giremediklerini anlatan Edibe Örüç, şunları söyledi:

"İftar saatinde eşimi iple tavana asılı halde bulduk. Ben ve 4 çocuğum bunları gördük. Yanımızda kimse yoktu. Şimdi de yanımızda kimse yok ve hem ben hem çocuklarım içeri girmeye korkuyoruz. Çocuklarım içeri girdiklerinde bağırıyorlar. Babalarının ipe asılmış halini gördüklerini söylüyorlar. Ben de aynı şeyleri görüyorum. Kimim kimsem yok. 4 çocuğumla ortada kaldım. Eşimden bana kalan tek hatıra duvardaki fotoğrafı oldu."

***

.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

BP, Meksika Körfezi'nde patlayan kuyudaki petrol akışını kestiğini açıkladı; borsada hisseleri yükseldi!

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Eleştiri yazısını tıklayın..


İnsan ile Doğa, Devlet ile Birey, Kadın ile Erkek, Patron ile İşçi veya herhangi bir ikili.. Yeryüzü pratiğinde gerçekleştirilen her 'taraf'ı olan ilişkide, bir taraf zorunlu olarak hep 'sömüren' oluyor; 'neden?' diye soran yok...Peki, 15 bin yıldır süren bu oyundaki yanlış nerede?



Meksika Körfezi'nde İngiliz/Amerikan şirketi BP, yeryüzünün hafızasında yüzlerce yılda onarılamayacak bir araz bırakıyor . Balıkların,kuşların nüfus sayımı yok; kayıplar belirsiz.

Doğanın şehitleri kabul etsek okyanusa bıraktığımız bu canlı bedenleri,
petrolsüz yaşayamayan, katrana bulanmış ruhlarımızı/kara vicdanlarımızı bir nebze rahatlatabilir miyiz acaba?

Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor, 'tabiat' burnundan soluyor. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini bırakmadan, kolundan bir kenarda tutarak şunu diyoruz ; 'susun!', en mağdurun sesini duyun ki, esas konu budur.



Sanatta , bilimde , ekonomide hiyerarşik toplumsal yapı tarafından manipüle edilen aynı ortak payda var.
İnsanın doğasına aykırı, yeryüzünün kolektif bilincinin aklını karıştıran , uygar bireye 'normal' gelen şehirlerde yaşıyoruz.
Ama aslında androit bir düşün tarzının ürünü, farkındalığı elinden alınmış bir sosyal model dayatması ile karşı karşıyayız..

'Özgürce hareket eden özneler, doğa kanunlarının düzenlediği süreçlere müdahale eder ve Adorna'nın ifadesiyle yeni diziler kurarlar. Bir insiyatifi ele alan eylem sahibi, aksi takdirde olmayacak olan bir şeyi harekete geçirdiğini varsayar. Çünkü edimsel yaklaşımda eylemlerimizin 'doğal' nedensellik ile nesnel bağlantılarının neler olduğu sorusu akla bile gelmez' diyor Jürgen Habermas. Devam ediyor 'Bütün eylemlerimize sessiz sedasız eşlik eden özgürlük bilinci, o kadar derinde veya o kadar arka plandadır ki, açıklığa kavuşturulması kolay değildir.'

İstek ve eylemlerimiz, sınırsız özgürlük arzularımız , yaklaştıracağına bizi doğadan ve doğal nedenselliğimizden kopartıyor. Yaşamsal işbirlikçi güdülerimiz aslını inkar ediyor. İnsan tabiatımız 'uygar'ca sürgüne gönderiliyor. İnsanoğlu ilerledikçe / Batı kapitalizminin iç dinamikleri bireyi özgürleştirdikçe, bir başka çelişki ufuk çizgisinde yüzünü gösteriyor.

İnsan soyunu yeşil gezegene en büyük düşman/ciddi tehdit kılan, içinde yaşadığımız süreçtir. Toplum mühendisliği, organize suç örgütü bireyleri imal etmektedir.
Diyalektik materyalizmi içselleştiren kapitalist ahlaka ve normlarını oluşturan , hayatın her alanında sömürü üstüne inşa edilen 'düşün' modeline itirazlarımızı sürdürüyoruz..

Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur ; araştırma konusuysa
15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır.
Meksika Körfezi'nde petrol sondajı yapan Deepwaer Horizontal adlı platform patladı. Amerikan şirketi BP yüzlerce yıllık bir kirlilik yarattı okyanusta. Albatrosların, orkinosların, kalbi atan binlerce canlının ne soy adı ne de hükmü var kütüklerde. Kayıpların parasal karşılığını belirlemeye çalışıyor uygarlık. Doğanın şehitleri kabul etsek Meksika Körfezine bıraktığımız canlı bedenleri, karanlık /ikircilikli ruhlarımızı ikinci günaha kadar bir nebze soluklandırır mıyız acaba? Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor, doğa burnundan soluyor. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini normal zannediyoruz. Tüm eşitlikçi metinlerde , dünyada cennet vaadeden ideolilerde arkeolojik kazı yapıyoruz. Dinsel ya da siyasal nevrozlarla yaptığımız her işi karabasan haline getiriyoruz. Sömürmeden doğayla uyum içinde yaşanabileceğinin hayalini bile hakkıyla kuramadığımızı görüyoruz..





ÜRETİM ARAÇLARINI ELE GEÇİRİP, DAHA FAZLA TÜKETMENİN, SEMİRİP BESLENMENİN ADI MI İLERİCİLİK?.. UYGAR AVRUPA'NIN 'İLERLEME/AYDINLANMA'DAN NE ANLADIĞINI BİR KERE DAHA SORGULAMASI LAZIM...

İşçi sınıfı, ideolojisi ,üretim araçları üstündeki hakimiyeti ve eylemlerinden dolayı dolayı 'ilericidir' deniliyor. Ama işçi'nin kendisini sahibi olarak deneyimlediği, eylemlerinin sorumluluğunu yüklendiği 'kendi' kimdir? Habermas kanalıyla, Adorna, bu soruyu, 'Kant'ın zekayla kavranabilen özgürlük kavramıyla hesaplaşarak ,fizik ve siyasal sömürülen bedeninin yaşam öyküsünü bir arada yüklediği eylemlerinin referans noktasını oluşturduğu' cevabıyla yanıtlar.

Yani Hristiyan İsa Mesih inancının acı çeken bireyini, siyasal literatüre aynı mantık kuramının devamı olarak sol'a da eklemlendiğini görürüz. Sömüren ve sömürülenin olduğu tek bir hukuk vardır aslında. Yapay hukuku ne kadar cilarsak cilalayalım sonuç/neden ilişkisi değişmez. Çünkü insanın tanzim ettiği suni dengede, 'orman kanunu' deyip, reddederek doğanın hukukunu dışlamışız. Akıl ile inşa ettiğimiz alternatif yapay medeni hukuk modelinde, kartezyen akılla kurduğumuz toplumsal/bireysel bağımlılık entegrasyonunda memnun olmadığımız, üstüne dinler/mitler,ideolojiler kurarak çözmeye çalıştığımız bir paradoks var. Bu durumda rahatsız olan/acı çeken ruhları rahatlatmanın bir yolunu bulmak gerekiyor: Çünkü,her an 'Köle Efendi Diyalogunu' , değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesinin diyalektiğine göz kırparak doğruluyor , onaylıyoruz ve kutsuyoruz. 'Güç' önünde secdeye kapanıp, kendi aklımızı/eylem sorumluluğumuzu terkediyoruz. Köle ve Efendi'nin olmadığı bir sisteminin 'üretim' yapamayacağını bilip, tüketici içgüdüsüyle özde değil, sözde sosyalizmi tartışıyoruz.. Araçsal değil, amaçsal talep edilen ise 'iktidar'; sonrasının ne kitabı yazılmış/ne rüyası görülmüş/düşü kurulmuş . Öbür dünyada cennet vaadi, her inanç sisteminin vazgeçilmezi.
'Bütün eylemlerimize sessiz sedasız eşlik eden özgürlük bilinci, o kadar derinde veya o kadar arka plandadır ki, açıklığa kavuşturulması kolay değildir.'


Yeryüzü pratiğinde gerçekleştirilen her ikili ilişkide, bir taraf zorunlu olarak hep sömüren oluyor; 'neden?' diye soran yok...






Emin Çetin Girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com

16 Temmuz 2010 Cuma

ARA GÜLER 82 YAŞINDA..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..


FOTOGRAF SANATININ İNKARCI USTASI
ARA GÜLER 82YAŞINDA..



ARA GÜLER 82YAŞINDA


" Ara Güler: ben sana bir şey söyleyeyim mi ben Türkiye'de doğmaktan Türkiye'de yaşlanmaktan çok memnunum, çünkü ben düşün bir de Almanya'da doğmuş olsaydım n'olurdu? Okan Bayülgen: n'olurdu?
Ara Güler: hıı hiçbir bok olmazdım ;çünkü ben Roma, Hitit medeniyetinin içine doğmuşum. Onun katkısı bizi böyle yapıyor. Fotografçı çok dolu olmalı; resim bilecek, müzik bilecek, tiyatrodan anlayacak,çok okuyacak,anında karar verecek: Yani çok zeki olacak.."


Fotografın tarihinde Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, Yousuf Karsh, David Seymour, Alberto Korda gibi adlarla birlikte anılacaktır. O siyah beyazın İstanbullu fotograf muhabiri Ara Güler'dir. Yaptılarıyla enine/boyuna/soyuna İstanbulludur. Bu şehir ve emekçileriyle büyümüş, içinde olduğu gerçeği resmettiği ölçüde 'usta/maestro' deyişini hak etmiştir.
Kariyerinde zirve gibi görünen, geniş açının kolay avlayan albenisiyle Picasso/Dali,Dustin Hofman vd. şöhret fotoğrafları ününe nezafet katar. Ne ki, bunlar dünyada kolay eşleri bulunan, olayın öznesiyle itibar kazanan işlerdir ve ayrı kategoride tutulmalıdır. Renklide, dijital ile analog, negatif veya slaydla çalışmak arasında dağlar vardır; savaşlar,kitlesel/sosyal olaylar, hareketli görüntülerde renkli negatiflerin kullanıldığı analog döneminde Magnum Ajansı'ndan Ernst Haas, bize göre kısmi bir başarı yakalamıştır. Siyah beyaza gönül vermiş onun ve diğer ustaların renkli karelere geçişlerinde aynı mahareti gösterdiklerini söylemek güçtür. İşçi/emekçileri anlattığı fotoğraflardaki zekası, çöken iki imparatorluğun bir başkentinde yaşamışlığın getirdiği birikimi ise eşsizdir.





BU KADAR SİYAH BEYAZ TUTKUNU OLAN HERHALDE BEŞİKTAŞLIDIR..

"Galatasaraydaki ofisini ararsınız "foto muaabiri ara güyleriyyyn offiysi" diye çok tatlı bir aksan ve inanılmaz tatlı bir üstatla konuşursunuz. Sözünü sakınmaz. Ve asla kırılamazsınız. Bir yerden bir yere dialarını yollayacak olursa üstünde muhakkak şu not vardır; 'Dikkat!! !grafiker, resim seçici, redaksiyon, matbaa işlemlerinde çalışanlara mühim nottur. Elinizdekiler birer ara güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken çay, kahve, gazoz, fanta ve benzeri meşrubatlarla fotoğraflara yaklaşılmaz, fotoğrafların civarında yemek yenmez ve içki içilemez, fotoğraflar ıslak veya sıcak yere, örneğin vantilatör veya kalorifer üzerine konulamaz, üzerine öksürülemez, ıslak veya pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz....' Ayrıca Türkiye'de içinde hiç insan olmayan manzara resimleri, cami resimleri yerine bu temaya insanı da katarak fotoğraf çekmeyi daha doğru bulmuş ve uygulamış ilk sanatçıdır." diyor Ekşi Sözlük yazarı Öztokyolu

Ara Güler'i dünyanın büyük ustalarından kılan, emekçilerin renksiz 1950'li dünyasıdır. Bir yanda başka bir dünyanın ünlüleri, diğer tarafta sınıfların en alt katmanında yer alan proleterler vardır. Birbirlerinden haberi/irtibatı alıp verecek hiçbir şeyleri olmayan her iki dünyada da Ara Güler rahatlık ve aynı dostca kabulleniş içinde dolaşır/yer alır. Yaratılmış tesadüflerin kararlı/pervasız,davetsiz bir misafiridir o. Sıradan tüm konularla, arabacının,marabanın, yoksul işçinin, köyden gelen işsizin herhangi bir anını, o andaki gizem ve kaderi yakalayarak insani vicdanlarda sıradışı ufuklar açar . 1950'lerin İstanbul'undaki küçük/sevimli dünyasından, bir foto muhabiri olarak küresel dünyanın iletişim araçlarında, medyanın görsellerinde yer/söz edinebilmesi, yalıtılmış/nedensiz zorlamalarla zindan kılınmış o günün zorlu şartlarının hüküm sürdüğü Türkiye'de az insanın gösterdiği büyük bir başarıdır.





DEVİR DEĞİŞTİ; TOPLUM , BİREYLERE BÖLÜNDÜ.. DAVETSİZ MİSAFİRLERE ENGEL VAR..
Usta,bu günlerde bir sıkıntısını dile getiriyor..Fotograf çekerken artık izin almak gerekiyormuş. Biz de bilmiyorduk, kendisi 82. yaş gününde şöyle söylüyor. Şimdi iki kişi oyun oynuyor, onu çekeceksin; 'Müsaade eder misiniz oyun oynarken?’ dersen hiç oynamaz yahut da sahte oynar, doğallığı kaybolur. Böyle bir kanun çıkardılar şimdi, Birleşmiş Milletler’de dört tane salak avukat bozuntusu karar alıyor, insan haklarına bilmem ne. E, o zaman dünyanın en büyük fotoğrafçısı Cartier Bresson’un çektiği bütün resimler habersizdir. O zaman biz insansız dünya mı çekeceğiz? Herkesten izin alarak resim mi çekilirmiş be!'





Ara Güler 16 Ağustos 1928'de İstanbul’da doğma bahtına erişti ; şehrin bilincindeydi... İstanbulu dünyaya farklı gözle tanıtan bir muhbir, doğuştan muhabirdir. Şans mı, şansızlık mı demek lazım tartışılır ama bir gerçek, Türkiye'nin tam orta yerinde Ermeni asıllı aydın eczacı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukken sinemadan çok etkilendi. 1951 yılında Getronagan Lisesi’nden mezun oldu. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı. Muhsin Ertuğrul'un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi aldı. Amacı rejisör veya oyun yazarı olmaktı. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlandı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne devam etti. Ancak fotoğrafçı ve gazeteci olmaya karar verdi. 1961'e kadar süren öykünün o yerinde Hayat dergisinde fotoğraf bölümü şefiydi. 1961’de İngiltere’de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) kabul edildi Bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında fotoğrafları kullanıldı, kendisinden bahsedildi. ABD’de, Almanya’da, Paris’te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russel, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekti, röportajlar yaptı. 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülünü aldı. 1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından kitap haline getirildi. 1986’da Hürriyet Vakfı'nca basılan, Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı Mimar Sinan kitabını fotoğrafladı. Bu kitap 1987de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989'da Hil Yayınları Ara Güler’in Sinemacıları kitabını yayınladı. Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları, 1992'de Fransa’da Edition Arthaud, ABD ve İngiltere'de Thomas and Hudson, Singapur'da Archipelago Press tarafından Turkish Style başlığıyla, Fransa'da ise Albin Michel yayınevi tarafından Demeures Ottomanes de Turquie adıyla yayınlandı. Dünya Şirketler Grubu 1994'te Eski İstanbul Anıları, 1995'te Yitirilmiş Renkler kitabını yayınladı. Ana Yayıncılık ise 1994'te Bir Devir Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun ve 1995'te Yüzlerinde Yeryüzü adlı kitapları yayınladı. Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Fransa, ABD ve Almanya'da çeşitli müzelerde sergilenmekledir. Fotoğraflarında Leica makinasını kullanmıştır. Fotoğrafın sanat dalı olmadığını düşünmektedir..

Doğuştan enteresan bir adamdır Ara Güler ; konuşmasa da..

BEETHOVEN'İ KÖPEK, TRUVA'YI VİRÜS, MICHELANGELO'YU KAPLUMBAĞI TÜRÜ, GOOGLE'LU ARAMA MOTORU SANAN DİJİTALLEŞMİŞ BİR KUŞAK İÇİNDE YAŞAYAN NEGATİF RULOLAR GELENEĞİNİN BÜYÜK USTASININ İŞİ ZOR...

Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nde bir haber var. Arka sayfadaki haberin başlığı 'Beethoven'i Köpek Sanıyorlar. 'Şöyle yazıyor haberde: 'ABD'de Beloit Üniversitesi'nde iki akademisyen tarafından her yıl hazırlanan listedeki verilere göre, üniversiteye bu yıl başlayan öğrencilerin el yazısı ile yazamadıkları, Beethoven'i köpek, Michelangelo'yu bilgisayar virüsü sandıkları belirlendi. 2014 yılında mezun olacak öğrencilerin, eskiden Çekoslavakya diye bir ülke olduğunu bilmemeleri de listedeki veriler arasında..

Bu haberi okuyunca Ara Güler'in Roma İmparatorluğu'na ait, tarihi M.Ö. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kentini nasıl keşfettiğinin hazin hikayesi aklımıza geldi..

Ünlü fotoğrafçı, yolunu kaybetmesi sonucu tesadüfen bulduğu kentin ilginç hikayesini ve keşfediş serüveni..

Ara Güler’in 'Oradaydım' belgeselinde anlattıkları şöyle; "Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!
Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
Baktım ki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı…
O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor."

Roma İmparatorluğu'na ait, tarihi M.Ö. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti böylece bulunur, kazılar başlar, tarihin unutulmuş bir sayfası su yüzüne çıkar.

Yaşar Kemal'in de Akdamar Kilisesi'ni nasıl kurtardığı, bir kulesini yıkan işçileri nasıl bekletip kültür bakanına ulaştığı bunun gibi ayrı bir hikayedir.

Bu ustalar,bütün bunları daha 30 yaşına girmeden yapmışlardır. Şimdiki gençler bırakın ikibin yıl önceki Ahdamar, Aphrodisias kültürlerini bilmeyi on yıl önceki Çekoslavakya'yı bilememeleri bu günümüzün kültürünün suya yazılan bir uygarlık olarak kalıcı değerleri oluşturamayacağını, aslında dijital modernleşme denilen üretimin , bir kirlilik/çöp yığınları uygarlığı yaratacağını çok açık işaret ediyor..



OSMANLIDAN BERİ AZINLIKLAR BU ÜLKENİN DİREKLERİDİR...


Düşünüyorum da, 1930,40'lar, 50'ler 60'larda her şeyin siyah beyaz olduğu bir ortamda kötü fotograf çekmek mümkün müydü? Bakıyorum baştaki kasketlerden ,golf pantolonlar,albatros traşlar,denizci kıyafetleri, kadınlarda 1950’li yıllarda 'Cigarette' olarak adlandırılan dar pantolonlar, çiçek motifli ‘top’lar, dar ve kısacık ceketler, 1946/47’de parlak mavi janjanlı renklerde renkli meyve, çiçek, ateş kadın desenli Hawaii ve Carisca gömlekler, daha sonra mini etekler 'baby doll' tarzı bluzlar,Yves Saint Laurent,Chanel, Christian Dior,BB, Zsa Zsa Gabor, Rita Hayworthlar, Belgin Doruk,Yılmaz Güney'ler.. Kodak makinalar,Zeiss mercekler..Herşey fotograf için hazırlanmış/tasarlanmış bir mizansen diye düşünüyor insan . Bu güne baktığımızda bu kadar renk, imkan, anti-estetik görüntüler,sersem eden çeşitlilik içinde fotoğraf sanatçısının şimdi işi daha zor sanki.. Geçelim bunları, yazıya devam ediyoruz..

Osmanlı öncesi ve sonrası Anadolu'da Ermeniler teba olarak hep zeki/uyanık , çevik ve inatçıdırlar ; hadi, azimli diyelim..

Her zaman kuyumcu titizliği içinde icra ettikleri meslekleriyle toplum katmanlarında bilgi ve irfanın taşıyıcıları olmuşlardır. Engels 1888 tarihli İngiltere basımı için Manifesto'nun önsözünde, 'Birkaç ay önce, İstanbul'da yayımlanması gereken bir Ermenice çevirisi günışığına çıkamadı. Çünkü bana söylendiğine göre,yayıncı üzerinde Marks'ın adı bulunan bir kitap çıkartmaktan korkmuş, çevirmen de kitabın kendi yapıtıymış gibi gösterilmesini kabul etmemiş' diye yazar. Demek ki, Marks daha yaşarken İstanbul'da ismi biliniyordu, yabancı dilden kitapları okunuyordu başta Ermeniler arasında. Balyan ,Zilciyan,Gülbekyan aileleri derken, William Saroyan,Elia Kazan,Jak/Vartan İhmalyanlardan, Yusuf Karslara, Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan fotoğrafçılığımızın kurucuları Kevork ve Viçen Abdullah Biraderlere, Sarkis Zabunyanlara, boksta ilk İstiklal Marşı’mızı çaldıran, bayrağımızı göndere çektiren sporcumuz demir yumruk Garbis Zakaryana benzeri bir dizi insanın,bu toprakların doğurduğu birbirine benzemez farklı hikayesinden biridir kendisi. İlhan Seçuk'un bir kitabı vardı; adı 'Çirkin Amerikalı'. Ara Güler'i anlatan bir kitap yazsak herhalde ismi 'Güzel Ermeni' olurdu.
Çok yaşa sen Ara Usta..
Nice yıllara..

Emin Çetin Girgin





***

http://www.ekavart.tv/sanatcilar/diger/5-dakika-ozel-ara-guler

http://www.ekavart.tv/sanatcilar/diger/ara-guler





.