7 Haziran 2010 Pazartesi

Jürgen Habermas ve Deepwater Horizon ve BP ve Gulf of Mexico...

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..



40 Gün oldu; ne su uyuyabiliyor ne düşman. Meksika Körfezi'nde ise günde 40 bin varil petrol,
şu an/her dakika 27 varil 'ölüm' ,
denize karışmaya devam ediyor hâlâ .. Çamur ayaklarımızın dibine ulaşmadan / ellerimiz ölü balıklara dokunmadan durumu idrak edemeyeceğiz. Katrana bulanmış hayatlar/okyanuslar, sular, toprak tehdit altında : Ya tabiat ana ölecek ya kapitalizm...







Jürgen Habermas ve diğerleri fena şekilde yanılmaktadırlar : Kamusal alanın çeperinde olduğu düşünülen ve hizmetine sunulan/kamuyla irtibatlandırılan 'çevre' diye bir kavram, hayatın realitesinde yoktur; sosyal ekoloji gibi mahçup ve mütecaviz ikircikli terimler de işi kurtarmaya yetmez; tüm alanları ve yaşayanlarıyla 'doğa', yekpâre bir bütündür ; insan ise onun tüm diğer üyeleriyle birebir eşit ağırlığa sahip bir oluşumudur. İnsan beyni, düşünce sistematiği, zincirleme nedenlerin yarattığı canlı yaşamı kavrayamamaktadır; mantık kurgusu doğuşu itibariyle hasarlıdır. İnsanın, yeryüzünde hiyerarşi olmadığını anlaması zordur.. 'Ben bu organizmanın işlevsel bir organıyım demesi' ise başlangıçtır..
Köle/efendi diyalektiğinin iki tarafı da yoldan çıkaran tahakkümünden kurtulup özgürleşebilirsek ,sözde değil özde bu şekilde düşünebilirsek, uygar insan olarak elde ettiğimiz, içinde/dışında yuvalandığımız birçok şeyden vazgeçmemiz gerekecektir.

Kapitalizmin yarattığı 'tüketen' insanın ve bunu doğuran emperyalizmin sömürüyü herkese nasibi oranında pay dağıtan,ortak eden/olağan kılan demokratik paylaşımcı yalanlarının günahlarıdır ödediğimiz.

'Üretimden gelen güç' yoktur, tüketimden gelen zaafiyet vardır. Her üretici, fazlasıyla iflah olmaz bir tüketicidir. Üretim olmadan tüketim olmaz mantığı yanlıştır. Doğa , tüketeni/talebi olsa da olmasa da sürekli üretmektedir. Paradoks, ancak kapitalist pazarın pedallarını, antogonizmik çelişkinin kudretiyle daha güçlü çevirmesine yaramaktadır.

Üretmek güdüsü, biriktirmeyi, yerleşmeyi, aşiretleşmeyi ve saldırganlığı; bunların enzimi olan korku ve paranoyalar doğa içinde insanın 'bilim' ile kendine yer açmasını ve ilerlemesini getirmiştir.

Ama eğer son an'dan önce irkilip,makas değiştirip silkelenip/anlayabilirsek ve oniki bin yıldır biriktirdiğimiz yanlışlardan kurtulmayı sindirebilirsek, üretim/uygarlık ve bilim engeline takılan yaşam dediğimiz illüzyon, ancak bu şekilde sürdürülebilir olacaktır...


Golfo de México/Meksika Körfezi'nde , Deepwater Horizon adlı platformda yangın devam ediyor. Günde kırkbin varil ham petrol denize karışıyor. Eğer olayda bir ihmal tesbit edilirse BP, Meksika Körfezi’ne akan her bir varil için 4 bin 300 dolar ceza ödeyecek. Kuyunun üç ay içinde tümden kapatılabileceği düşünülüyor. Gerçek faturayı o zaman göreceğimizi söylüyorlar. Çevre felaketinin tazminatlar dahil BP’ye tüm faturasının bugün itibarıyla 4.3-8.6 milyar dolara ulaştığı hesaplanıyor; yeryüzüne ise maliyeti belirsiz.

Her zamanki gibi toprak ananın affına sığınıyorlar; unutması için 'zaman' diyorlar. Bilmiyorlar ki 'doğa' asla unutmuyor,öğreniyor ve uygun zamanı bekliyor. Bütün ölçümler insanın yeryüzündeki ekonomik iktidarına endeksli. Nefes almayan bir denizin ne ifade ettiğini idrak etmeleri için, okyanusdaki son canlının da kıyıya vurması gerekecek..






İletişimsel eylemin kavramsal çerçevesine yerleştirilen ve 'çevre' diye tanımlanan bir kamusal alan icadı, sömürüyü içselleştirerek yeni bir insan türü yaratan kapitalizmin hiç de 'doğal' olmayan bir ürünüdür. Habermas, 'yaşama evreninin yeniden yapılandırması olarak bilgi dizgilerinin bütünleşme/toplumsallaşma süreci' olarak değerlendirerek konuyu kavramsallaştırmaktadır.(1)
Uygar insan, tüketim merkezli etiğinin sosyolojisini yaratmıştır. Çevre formunda kelimesel/zihinsel/tanımsal bir 'zan' inşa ederek, gezegendeki her can için yapay sınırlar,insani yararlılık merkezli üreme alanları oluşturmuştur.. Bu tanım, insanın yeryüzündeki hükümranlığı için navigatör olmasının dışında,'gerçek' bir kavram değildir. Jürgen Habermas'ın 'iletişime katılanların yaşama evreni kabullerinin' oluşturduğu 'kamusal alan' teorilerinin, yeryüzü diyalektiğini oluşturan doğal seleksiyonun gerekliliğiyle kıyasladığımızda ederi 'hiç'dir. Aksine bu düşünme biçimi tabiat ananın ezberini bozmaktadır. Doğa için çitanın çiftleşmesi yarar, Habermas'ın düşünmesi ise zarar getirmektedir. Eko/lojik işgüzarlık, insanın bilgiyi mülkiyetine geçirip, yeryüzünün hafızasına çomak sokmasıdır. Doğayı yaratan bilginin kodlarına girip, diyalektik adımların sabote edilmesidir. Habermas'ın mantık kurgusu, araya atılan parçalarla süreci provoke eden, infial yaratan, içinde yer alıp, parçası olarak uyumlu davranmaya mecbur olduğumuz rasyonel varlığımızı sekteye uğratan postmodern/postnatural davranış modelleri oluşturmaktadır .

Alman filozofun tüm derdi eyleyiciyi yani kişiyi kamunun artan otoritesinden kurtarmaktır. Araçsal aklın eleştirisi ve bitmeyen modernite projesinin geldiği yerde, iletişimsel eylem kuramıyla karşılaşırız. Sivil topluma ve unsuru bireye hareket edeceği daha geniş iletişim imkanları elde edildiğinde , sistemin ve tüm totaliter yapının yani zor'un kullanıcısı rejimin/devletin etkinliği de şeffaflaşacak ve bireye yük olmaktan çıkacaktır. Yanlış kabullerle çarpıtılan ideolojik kümelerin, yani halkların (buna Sovyetik/Marksist devlet de dahildir) bireyselleşmesini felsefi programının merkezine oturtur.


Habermas sol, Marksist re/vizyoncu disiplin/ekolden gelen bir düşünürdür. Marksizm'in temel motivasyonunu barındıran cümle, 'felsefeciler şimdiye kadar dünyayı anlamaya çalıştılar, artık dünyayı değiştirmeye çalışmak gerek' ifadesinde vücûd bulur. Önerim, dünyayı değiştirmekten önce kendinizi değiştirin olacaktır. Dünya ilk günkü haliyle güzel, mükemmel ve eksiksizdir; sizin içkin/aşkın, kabul edilebilir tavsiyeniz ise, kabullenmek ve boyun eğmek olmalıdır. Barış içinde, birarada yaşamak ancak böyle mümkündür. Kamusallığın yapısal dönüşümü ancak bu şekilde 'gerçek' olur. Yoksa Habermaslar bu bataktan nasıl çıkacağız diye daha fazla düşünmeye vakit de bulamayacaklardır.

2006'da ölen Murray Bookchin 'Bugün derin kaygılarımdan biri de, özgürlükçü sosyalist özün, moda olan, post-modern, tinselci, mistik bireyselcilikle erezyona uğratılmasıdır.' demektedir. Düşünce olarak post-modernist sosyalistlerin, yeni uydurdukları terminolojiyle, işin içinden çıkılmaz bazı kavramlar oluşturdukları ve bunların entellektüel dünyada bin yıllık doğrular gibi algılandığı önemli bir gerçektir ki, bu yazıda aşmaya çalıştığımız esas budur.

'Çevre' yoktur, doğa yekpâre bir bütündür; insan ise onun tüm diğer üyeleriyle birebir eşit ağırlığa sahip bir oluşumudur. Köle/efendi diyalektiğinin iki tarafı da yoldan çıkaran tahakkümünden kurtulabilip özgürleşebilirsek, sözde değil özde bu şekilde düşünebilirsek, başta içselleştirdiğimiz resmî şiddet, korku ve paranoyalardan başlayarak fiziksel/kimyasal/simyasal ya da biyolojik, jeolojik birçok şeyden vazgeçmemiz gerekecektir.

Alacakaranlık kuşağında umut oluyor. Alâmetifarikasıyla amme hizmeti veriyor. İşin özü/sözü tartışılır olsa da önemli bir görev yerine getiriyor. Şair Adrienne Rich’den yaptığı alıntının iki kelimesini değiştirerek ,'kuranları/kutsayanlar', 'dünyayı/tabiat' yaparak paylaşıyor ve farklılaşıyoruz..

"Yeryüzünde öylesine çok şey harab edildi ki, ben kaderimi, hiçbir olağanüstü gücü olmayan ama inatla ve sapkınca her dönemde tekrar tekrar tabiatı yeniden kutsayanlarla paylaşmayı seçtim." Ne de olsa 68'de öğrenciydi; umutları ,idolleri ve cesareti vardı.. Hâlâ da var..Sorun beyaz adama güvenmekle, vahşiyi anlamak arasına sıkışmış; bilerek mi, bildiğini unutarak mı cendereden çıkalacak kararsız..



AÇIK RADYO, ÖMER MADRA VEYA HERHANGİ BİRİ..

Kime, niye/neye inanıyorsunuz? Durum ortada, artık bu bir 'inanç' meselesi değil; görünen/dokunulan ,üstümüze bütün hışmıyla gelen ,ansızın yüzyüze geleceğimiz bir 'gerçek'. Üniversiteler, esnaf kefalet kooperatifleri, generaller, ceo'lar veya şeyhlerle papazlar söylemiyor. Ama tüketerek çoğalan kapitalizmin bugün dayattığı asıl gerçek sorun ,yüzleşme zamanımız gelen baş çelişki budur . Evo Morales söylüyor,bizler söylüyoruz üç beş durumu gören meczupla, levhi mahfuz ya da akaşik kayıtlar söylüyor.
Deleuze/Guattari, Marks, Che, Dalay Lama, Ali Akay ya da Müslüm Gürses ; Açık Radyo, Ömer Madra ve dinleyenleri ; kimi önemsiyorsanız bir parçasını bulacağınız doğrulardan parçalar kapın,kolaj yapın. Misyoner inancı, münevver sorumluluğu, rotary görevi veya sosyalist etik yahut İsa, Musa adına katılın; farketmez. Kimse söylemiyor ama siz biliyorsunuz: bu da önemli.
Gerçek birdir ve değişmez; çirkin insan soyuna,doğa itiraz ediyor.
Acil eğitim, köle/efendi diyalektiğinin reddi, süperegonun ezilmesi olmalıdır.
Yeryüzü, adına 'akıl' denilen sentetik bir örtü ile kaplanmıştır. Gezegendeki doğal hayatın tüm unsurları dijital şiddet ile fişlenmekte, kontrol altına alınıp özgürlükleri/sınırları tanımlanarak , yapay mutasyonla yeniden yapılandırılıp/yaratılmaktadır.

İnsanın kendini böcekle, yaprakla her tür hayvanla, bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi yalnız ahlaki değil fiziksel kurtuluşu da olacaktır.
Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp, yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur..


Ama eğer mücrim gibi bakar istikbale irkilip ,ağırlıklarımızdan kurtulabilir/anlar ve sindirebilir, mülkiyetlerimiz ve hiyerarşi arayan mantığımızdan kurtulabilirsek, yaşam dediğimiz illüzyon ancak bu şekilde sürdürülebilir olacaktır..

Dünya yok oluyor, kapitalizm hâlâ ölçüyor/biçiyor, parasal kayıplarını hesaplıyor; işin bu yüzü gazetelere ancak haber oluyor. 2005'de Hint Okyanusu'nda Ace adası sular altında kaldı, aynı anda 300 bin kişi öldü. Havai depreminin üstünden daha bir yıl geçmedi; 200 bin ölü var. Bu istatistikler yalnız insanlar için; diğer canların hesabını zaten kimse tutmuyor. Meksika Körfezi'nde BP'nin yol açtığı çevre felaketinde bugün günde 40bin varil ham petrol denize karışıyor; durum olağanlaştı, insanlar yaz tatiline çıkma hazırlığında.. Araçlarda bioyakıt, üretimde temiz enerji , ekolojik şehir ,seralarda tarım, mavi bayrak turizmi diyorlar; çevreyi tasarlayarak/taammüden rehabilite ediyorlar. Olmadı kaleydoskoplar, her renkten güneş gözlükleri, renkli fotograf filtreleri var; istediğimiz gibi görüp/gösteririz. Hayat şimdilik devam ediyor..

Meksika Körfezi'ndeki çevre felaketinin faturası her geçen gün büyüyor. Goldman Sachs'a göre makul bir 'en kötü durum senaryosu'nda ortaya 60-70 milyar dolarlık fatura bile çıkabilir. Faturanın daha da büyüyebileceğini söyleyenler de var.

Zaviye, kod farkı, yükseklik veya hiyerarşi yoktur. Doğa sınıflı bir toplum, kendi zannetiğimiz gibi güzellik/çirkinlikleri barındıran bir yer değildir. Canlı dünya yekpare bir bütündür. Herşey yeteri kadar ve bütünü temsil gücüyle bulunduğu yerdedir. Köpeklerden, köpeklik beklemeyin; kedileri evlere/bahçelere hapsetmeyin. Yılandan/çiyandan nefret etmeyin. Efendilik, çift tarafı da kölelik olan bir bağlılık /denetim ilişkisi, korkular ve paranoyalar geliştirir. İnsanın doğanın her kademesinde kurduğu ilişkiler, ne şekilde olursa olsun yaptığı tüm müracaatlar kaçınılmaz şekilde baskılamalar ve sürtüşmeler doğurur. İnsanın yapısından gelen ele geçirme dürtüsüyle , tabiatla her irtibalanması hastalıklı bir süreci doğurmaktadır. Bazılarına koruyucu davranmak, bazılarına ise koyduğun mesafe insanî zaafiyettendir.. Onlar, sizinle geliştirdikleri ilişki oranında doğaya ve varlık nedenleri olan yaşamlarına yabancılaşmaktadırlar. İnsanın tüm canlı dünya ile irtibatlandığı bağlantı noktalarında bir yarar/zarar endüstrisi hemen kurulur. Sevgisi de nefreti de katmerlenerek artan ekonomik bir faaliyettir; bu, hiç bir zaman ,kendi var oluş nedenine yararı olmayan bir 'kayıp' sektörü yaratmaktadır. Kâr/zarar kendi oluşum diyalektiğinde evrende eşi menendi olmayan bir ahlak/yargı düzeneği inşaatı gerçekleştirmekte,subjektif yargılarla toplumsal bedene alt/üst kimlikler ve izafi değer/değersizlikler atfetmektedir. Kültür ve sanat bu kurmaca dünyanın işlevsel araçlarının, zihin yıkayan ajitatif/kışkırtıcı aparatlarının başında gelir. Roma'dan beri suç/ceza hukuku, icat edilmiş, ihtiyaca binaen her an yeniden üretilen/şekillendirilen, hiç de kutsal olmayan kavisli bir adalet anlayışının otoriteye göre hasat edilen çağlar üstü mahsulüdür.. Doğaya içkin bir yasanın ilel/ebed varlığı ve bu yasanın bugün de geçerli olması, gerekenin belirlenip/sınırlarının yaratılabileceğini anlayamamak, insan merkezli bir düşünme modelinin zorluklarındandır. Şehrin içindeki akarsuların ehlileşerek otoban altlarından/alışveriş merkezlerinin dehlizlerinden yol verilmesi,kalibre edilerek künklerle/borularla,kanallarla mecrasının/yatağının, yönünün değiştirilmesi, rögar kapaklarıyla üstlerinin örtülmesi, belediyenin söylediği gibi dere yataklarının ıslahlaştırma çalışmaları, ıslah olmayan insan merkezli bir doğa yaratmanın şizofrenik ihtirasındandır. Gökyüzüne ulaşan kuleyi inşa eden firavunun mimarı Haman'ın ilahi irade tarafından horlanmasını, dağlarda taşlardan saraylar oyan medeniyetlerin hiç ölmeyecek gibi yaşamı bir oyun/eğlence mekanı olarak tasvir etmelerinin yarattığı felaketi, doğaya karşı girişilen bu mücadelenin kendi sonlarını getirmelerini kutsal kitap eleştirerek ve suçlayarak yazar. Yalan üstüne kendi kurduğu karanlık dünyanın hükümranlığında kapitalist ahlak, kendisini tek yetkili kılmıştır ve sizi buna inandırmıştır. Modernizm, postmodernizm, ilerleme hiçbir anlamı olmayan kültürel ticaretin devam etmesi için tahayyül değeri itibariyle piyasayı sürdürülebilir kılan icatlardır. Siz inandığınız ve başkası yok zannettiğiniz için bu sömürü düzeni devam etmektedir. Beyaz adam kazanmasaydı, vahşiler(!) kazansaydı ve tarihi onlar yazsaydı, bugün bize normal gelen düşünme hegemonyasının ötesinde doğa ile barışık eşitlikçi bir alternatif daha olduğunu görebilecektik...



Denizler, gökyüzü, yeryüzü tehdit altında; itirazını her vesileyle dile getiriyor. Ya fırtına oluyor savuruyor, sellerle kovalıyor, ya tsunami oluyor işgal ediyor, ya deprem oluyor sarsıyor, anlayana diyor ki, ya tabiat ana ölecek ya kapitalizm...

Genel kullanımıyla sözlükler mutabık olmadığımız bu tanımı- bize hak verir cümlelerle- şöyle özetler : 'Çevre, üzerinde ortak bir tanıma ulaşamadığı gibi araştırma, yöntem ve teknik farklılıkları ve yeni paradigmaların geliştirilmesi ile daha da karmaşık hale getirilmiştir. En basit tanımıyla çevre, insanların, flora ve faunanın (diğer canlıların) yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları, fiziki, biyolojik ve kimyasal ortamdır. Ekoloji sözcüğü ilk defa 1869'da Alman bilgini Ernest Haeckel tarafından kullanılmış olup, Latince eikos (ev, konut, yaşanılan yer) ve logy (bilim) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Buna göre ekoloji "Ev bilimi", "Yerleşim bilimi" anlamına gelmektedir. Ekosistem ise, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. 'Birleşme', 'oluşma', 'bir araya gelme' anlamını taşıyan sistem, birbiriyle etkileşen veya ilişkili olan, bir bütün oluşturan cisim veya varlıkların bileşkesidir. Doğal sistemler, sibernetik (kapalı) sistemler ve açık sistemler olarak ikiye ayrılır. Sibernetik sistemler sadece enerji girdi çıktısı olan özdenetimli sistemlerdir. Canlıların örnek verilebileceği açık sistemlerde ise enerji ve madde girdi-çıktısı süreklidir. Ekosistemde üretim ve tüketim arasında homeostatik bir denge vardır. Ortam koşullarına tam uyum, gelişme ve devamlılık gösteren ve kararlı yaşama birliğine klimaks (denge noktası) denir. Ekolojik bir felaket ile sistem klimaks olmaya doğru bir değişim gösterir. Ancak felaket sonrası etkiler devam ederse direnç periyodu sonunda sistemin toleransı tükenir ve teslim olurlar. Sıfır toleransın yol açtığı ekolojik felaketler siyaset gündeminde, ideoloji alanında kendine geniş bir yer açmıştır. Çözümleme sürecinde ise, çeşitli felsefi, teolojik ve politik düşünce setleri oluşturulmuştur. Temel olarak insan-merkezci, çevre-merkezci ve biyo-merkezci yaklaşımlar sunulmuştur.'


WASHINGTON/NEW YORK- BP Golfo de México, BP Gulf of Mexico veya yanlız BP..
Meksika Körfezi’nde işlettiği bir petrol platformundaki yangının ardından denize akmakta olan ham petrol yüzünden büyük bir çevre felaketine neden olan dünyanın üçüncü büyük petrol şirketi BP’ye çıkacak fatura her geçen gün büyüyor. Wall Street çıkacak faturanın boyutunun, denize akmakta olan ham petrolün miktarının daha önceki tahminlerin iki misli olduğunun açığa çıkmasının ardından yükseldiğini belirtirken Cumberland Advisors adlı yatırım şirketinin kurucusu David Kotok, “Bu, yalnızca bir çevre kirlenmesi olayı değil. BP bu işten milyarca dolar ödeyerek çıkacak. Eğer olayda bir ihmal tesbit edilirse Meksika Körfezi’ne akan her bir varil için 4 bin 300 dolar ceza ödeyecekler. Eğer başkaca bir suç belirlenirse rakam üçe katlanacak. Körfeze yeni tahminlere göre günde 40 bin varil petrol akıyor. Kuyu ancak üç ay içinde tümden kapatılacak. Gerçek faturayı o zaman göreceğiz” dedi. Çevre felaketinin tazminatlar dahil BP’ye tüm faturasının bugün itibarıyla 4.3-8.6 milyar dolara ulaştığı hesaplanıyor.
Faturayı orta vadede 36 milyar dolar olarak tahmin eden ABD’nin en büyük bankalarından Goldman Sachs ise bu zararın hisse senedi fiyatlarında yer aldığını ve bu nedenle de daha fazla düşüş olmayacağını belirtiyor. Goldman Sachs, 36 milyar dolarlık rakamı ‘faturanın üst sınırı’ olarak görüyor. BP hisseleri patlamanın olduğu 20 Nisan’dan buyana yüzde 40 oranında değer yitirmiş ve iflas söylentileri çıkmıştı.
Goldman Sachs’a göre makul bir ‘en kötü durum senaryosunda fatura 60-70 milyar dolara kadar ulaşabilecek. Bu konuda daha karamsar görüşlere sahip olan Cumberland Advisors’dan David Kotok ise “Meksika Körfezi’ne akan ham petrolün, Gulfstream akıntısına karışması durumunda tam bir felaket senaryosu ve yüzlerce milyar dolarlık bir kabusla karşı karşıya kalacağız” diye konuştu.

BP kâr dağıtmayacak
Çarşamba günü Başkan Barack Obama’nın çağrısı üzerine Beyaz Saray’a gidecek olan BP yöneticilerinin temizleme maliyetlerini karşılayabilmek ve açılacak taziminat davalarından çıkacak para cezalarını karşılayabilmek için ortaklara kar dağıtmaktan vazgeçtiklerini açıklamaları bekleniyor. Obama ve diğer yetkililer BP’yi zararı tazmin icin gerekli kaynağı bir kenara ayırmaya çağrıyordu.

BP denizden 25 milyon litre petrol topladı..
BP denizden topladığı petrolü piyasalarda satarak elde edeceği gelirin, payına düşen bölümünü sürdürülen temizleme ve doğal yaşamı koruma çalışmalarında kullanacak. Ancak şirket denizden ne kadar petrol topladığını ve bunun satışından ne kadar gelir elde edileceğini açıklamadı. 20 Nisan’dan buyana denize 150 ile 412 milyon litre arasında petrol aktığı belirtiyor. ABD Sahil Muhafaza Komutanlığı’na göre ise bu petrolün 15 milyon litrelik bölümü çeşitli tüplerle kuyu ağzından çekildi. 68 milyon litre suyla karışmış petrol de Okyanus yüzeyinden özel araçlarla toplandı. Bu sıvının yüzde 10-15 petrol içerdiği gözönünde bulundurulursa toplanan petrolün miktarının en iyimser tahminle 25 milyon litre olduğu ortaya çıkıyor.
BP bu petrolü satmak için dünya piyasalarına çıktı. Ancak fiyatın düşük olması bekleniyor. Çünkü denizin derinliklerinden petrol çekilirken donmayı önlemek için methanol kullanılıyor ve bu maddenin arıtılması için ilave masraf gerekiyor. Bu da fiyatın düşmesine neden oluyor. Bu arada BP petrol toplama kapasitesini artıracak yeni önlemleri uygulamaya sokacağını açıkladı. (reuters, afp, ft)


Bolivya'nin lideri Evo Morales 'Ya kapitalizm ölecek ya yeryüzü' diyor. Güney Amerika'da geçtiğimiz günlerde Bolivya devlet başkanı önemli bir konferans düzenledi,entellektüel dünya medyası önemsedi,yerli basın için haber değeri olmadı.
Konferans uluslararası medyanın ilgisiyle halen devam ediyor.
Bolivya'nın orta kesimindeki Cochabamba kentinde düzenlenen iklim konferansında bugün konuşan Morales, uluslararası iklim mahkemesi kurulması gerektiğini savundu.
Cochabamba Konferansı/Uluslararası İklim Mahkemesi Projesi, "Toprak Ana'nın" beyannamesini yayımladı. Konferans, dünya çapında bir referandum fikrini tartışmaya açtı.
Aralık ayında Meksika'nın Cancun kentinde düzenlenecek Amerika,Rusya Çin ve Batılı ülkelerin de katılacağı kapsamlı dünya sempozyumunda 'iklim' ile ilgili görüşlerini uluslararası tartışmaya açacak..
Bolivya devlet başkanının yapmak istedikleri en az 1 mayıslar kadar önemli bir yasal , hukuksal süreci başlatarak, toplumsal mücadelede evrimleşen bilinçte zorunlu devrimi gerektiriyor. Zihniyette ise ileriye doğru kaplan sıçrayışına ihtiyaç var;
sol siyasetler yaşamsal aciliyeti idrak edebilirse!






Son ağaç yok olduğunda, son ırmak kuruyup son balık öldüğünde; beyaz adam, paranın yenmeyen birşey olduğunu anlayacaktır. Kızılderili Atasözü


.




Jürgen Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı,2001, Kabalcı, s 360




.

6 Haziran 2010 Pazar

''Deleuze ve Politikalar' konferansında tartışıyorlar. Bizse, 'Toni Negri, Deleuze'ü bırak ; sen ne diyorsun onu söyle' diyoruz. Gemi gidiyor..




Kafası üstünde duran Hegel'i ayakları üstüne diktiğini söyler Marks.
Yaşasa koca ustanın yolda yürürken karşılaşabileceği bir diğer kafası üstünde duran felsefeci Deleuze'dür. Sürekli ürettiği kavramların ceplerinden dökülmesi için Karl Marks'ın kapitalizmin lafebesi bu haşarı evladını olduğu gibi tepesi üstü bırakacağı ise gün gibi ortadadır; deli/kuyu örneklemeleriyle, yaşamın mantığıyla, efendilikle,uğraşmayla olacak gibi değildir.. Kapitalizm, Kyoto Protokolüne inat düşünce kirliliklerini yeryüzüne salmaya devam etmektedir..


Hepimizin toplamından daha büyük bir zekası, tutarlı bir mantığı, arşiv kayıtları ve istekleri/yaptırımları var. Laf kalabalığına, gürültüye getirilecek , muziplik veya otoriter ciddiyetle geçiştirilecek bir durum değil. Akıl işe yarasa, tilkinin sonu kürkcü dükkanı olmazdı.

İnsanoğlu normal zannediyor/farkında değil, ama 'doğal' davranmıyor...


Unutulan/kaybolan 1843-44 Yazılarında yer alan Yabancılaşma metninin 1932'de David Borisovich Ryazanov tarafından bulunmasından sonra Frankfurt Okulu'nun açtığı hümanist Marks yorumundan türemiş, sonsuz sorumluluk/işgüzarlık/hükümranlık talebiyle bitiştirilmiş kendi etik keşmekeşinde çoğalan bir felsefe vardır.
Konu olan kavramın özü, post modernizmin ikonlaştırılmış özne olarak nesnesini yeniden üreten, kendine yabancılaşan insan/toplumun ekonomik tasarımının yenilenen doğasıdır. Aslında onların 'modernlik' sözcüğünden kastettiği ,insanın sonsuz sorumluluk talebine dayanan etik bir ilerlemenin işgüzarlığının kapak olduğu aydınlanmanın karanlık bölgelerini oluşturan bir 'uygarlık' tanımıdır.


Tüm eylemlerinde Gilles Deleuze, 'tahakkümün eşsiz tarihi şahikası, acımasız ve ızdıraplı bir aşaması' olarak tanımladığı modernliği sorgularken kendisi ve takipçileri , bu soruları ne kadar sürdürülebilir ve muktedir kılmışlardır?


Akbank Sanat'ta , 'DELEUZE VE POLİTİKALAR/ DELEUZE ET LES POLITIQUES' adlı konferans nedeniyle Haziran'ın ilk haftasında tartıştıkları konunun aslî amacı, kullanılabilir kavramlara yol veren dürüstlüğü/yararı var mıdır? Ne onlardan ne de Batı dünyasında laf üreten diğerlerinden, eşyanın tabiatı itibariyle böyle bir beklenti olmamalıdır . Ne demek istediğimizi birazdan anlatacağız : Onlar harflerin ve sözcüklerin ruhu olduğunu unutarak, kelimelerin bedenlerini pazarlıyorlar aslında. Underground, 68'li, coğrafya öğretmeni, ölümüne aktör vd... Güzelim Türkçede 'lafla peynir gemisi yürümez' diye bir deyiş/dokunuş vardır. Yarattığın kavramlar, dünyayı değiştiriyorsa, Marks'ın söylediği gibi 'maddi yaşamla örtüşüyorsa' anlamlıdır. Kelimeler ise kavga ve umut yüklüyse değerdir.. Azınlık içindeki çoğunluk olan takipcileri veya biz ; bunu iyi biliyoruz. Yoksa çok sevdikleri / kullana kullana yıprattıkları kelimelerle iktidarın minör/majör politikalarının içinde, bu modernlik eleştirileri harcı kuvvetlendiren yumurta akı ya da kafesdeki kanlı dehşeti mutfakta gizleyen baharat işlevi mi görmüştür? Bakacağız..



Walter Benjamin soruyor: 'Amaç ne? Ölümün kaçınılmazlığına doğru giden bir dünyada, ilerleme hakkında konuşmak mı?'


Lümpen proleterya , anarşizm, İtalyan autonomia’sına , Antonio Negri’ye, maddi olmayan emek ve işin reddine; çağdaş ve tarihsel pek çok politik kavram ve akımı birlikte inceliyor. Çağdaş dünyanın vitrin kahramanlarından olan 'Deleuze, Marx ve Politika, post-Marxizmin ve toplumsal akışlara ve ağlara minör bağlılık aracılığıyla ortaya çıkan icatlara, üsluplara ve bilgilere duyulan bir ilgiye karşı tek boyutlu direniş modellerinin başat çerçevelerinden ayrılan bir politika geliştirmiştir' deniliyor.. Deleuze ait düşünceler, yeni kimlik ve topluluk biçimleri, enformasyon teknolojisi ve işin yoğunlaştırılması konusundaki çağdaş tartışmalara da bir müdahaledir iddiası var.. Deleuze (Dölöz okunur), 'felsefe kavram icat etmektir' der. Marks yaşasa , içi boş, kafası üstünde duran Deleuze'ü ceplerindeki kavramları silkelemek için olduğu gibi bırakırdı. Ayakları üstüne dikilmeden önce Hegel şöyle söyler; 'tarihte bir hata ilk defa yapıldığında trajedi , tekrarlandığında komedi olur.'

İtirazlarımız, söylediklerimiz entellektüel ukalalığı bırakırlarsa , işe yarar/ gücünü günlük hayattan alan, usturuplu kullanabilirlerse, boş laf ve şeytani icatlarla canına okudukları dünyanın da düşünebildiğini görebilecekleri, yeryüzünün hafızası ve mantığını daha iyi anlamalarını sağlayacak yararlı bilgilerdir aslında. Etik talebin, öznel doğal seçimden önce gelmesi mizansendir. Yanılgı, her şeye salt insani ihtiyaç, gereksinmenin kolektifi açısından bakmaktır. Yekûnun parçası olan uygar insan, toplamı ele geçirmeye çalışıyor ; ego bu boyutta..
Bir de konuya internetin demokratik ve şeffaf platformunda, ehlileşmemiş, postmodern çağda özneleşerek mütasyona uğramamış derisi ve kafası kalın, çağdışı / inançsız / kitapsız bir dinazorun gözlerinden bakalım..






İnsanın doğa ile girdiği egemenlik mücadelesinde, kazanan taraf olması mümkün mü? Bilim'in iddiası bu; bedelini birlikte ödeyeceğimiz büyük bir yanılgı..Uygarlık, tüm canlı yaşamla birlikte, insanın mantık örgüsünde travma, zihinsel yapısında ağır tahribatlar, halüsinasyonlar yarattı. Fetüsten itibaren uygar insan, Pavlov'un köpeğinden beter refleksleriyle, biokimyası enzimlerle dumura uğratılamış paranoyak bir canlı.. Normal kabul ettiğimiz her davranış, yeryüzünün yarasını biraz daha cerahatlandırıp acısını artırıyor. Cenderedeki uygarlık ise tavizsiz; deterjanlardan,otomobillere üretmeye, yaşamı büyük bir iştahla tüketmeye devam ediyoruz. Bu işte bir yanlış var; ama ne?


Bolivya liderinin söylediği gibi 'ya kapitalizm ölecek, ya da tabiat ana'.. Aslında tüm öykü, insanoğlunun tohumu toprağa ekmesiyle başladı. Bugün, Meksika Körfezi'nde denize akan günlük beşbin varil ham petrol , oniki bin yıl önce ekilen tohumla başlayan sürecin günahıdır diyoruz ki, düşünmek,tartışmak lazım..
Şayet Okyanus'daki ameliye başarılı olmazsa, üç yıl günde beşbin varil kirlilik demek bu. Aydınlar tartışıyor ama, amaç ne? Hala mantıkta sisteme ait bir soru, düşüncede yangın alarmı yok..





Antonio Negri ya da kısaca sevenlerinin deyişiyle sevgili Toni'lerinin savaş baltasını savurduğu yıkıcı politikalarının hedefinde 'Kapitalizm' var. Biz ise Batı uygarlığının değerli evladı Negri'ye aşiret kavgası/kan davasını bırakmasını, asıl hasımın ilk tohumu toprağa ektikten sonra yeşil dünya üzerinde hak iddia eden insanî toplayıcı/biriktirici ego, buna bağlı köylü/efendi kuruluş şeması itibariyle bozuk diyalektik, yeryüzünün sükûtunu bozan uygarlık olduğunu söylüyoruz. İlkel/köleci/feodal diyerek giden toplumsal düzenlemelerin 'zor'dan kaynaklanan bir sapma olduğunu görüyoruz. Sorgulanması lazım gelen kavram, diğerini köleleştiren 'zor'dur. 'Otorite' hayvanidir ama 'mahsül' zekanın ürünüdür. Bir kısım psiko sosyolog, hatta 'biçimlendiriş' diyerek Negri, liderlik ve organize tarımın getirdiği toplayıcılık ve biriktiricilik; buna bağlı üretimin insan doğasını korkularla iklimlendirerek/ ayrıştırarak dönüştürücü niteliği kabul ediliyorlar, ama sorun olarak görmüyorlar.. Üretim, ihtiyacı metaya, hayatı değere/altına çevirmekte, yaşamak için üretmek değil, yaşamı tüketerek sürdürmeyi zihniyet değeriyle dönüştürerek dayatmaktadır. Mübadele, değiş/tokuş pazar alanı olarak kümeleri, tezgah açmanın egzersizi sayıları ,öldürdüğü günlük şiddetin yerine mutabakat, dili yaratmıştır. Korku,insan kimyasının ürünüdür lakin, insanoğlu tarihini, tohumu tarlaya ekmesinden itibaren yaratmıştır; üretim olduğu için geçmiş/gelecek, geometrik/asimetrik var edilmiştir. Ötesi ise 'zan' üstüne kurulmuş ,büyük organizmadan/yeryüzünün ortak bilincinden kopartılmış, ihtiyaca binaen ,vaktin insafıyla tohumlanarak/harmanlanarak/katlanarak üretilmiş yaratıcı etik ve plastik/yapay hukuktur. Evrensel olan tohumun toprak ile, insanın hayvan ile,bedenin doğa ile hukuku ve bu hukukun doğal yaptırımlarıdır.


Doğasından gelen ahlakın ve karşılıklı yardımlaşmanın kalbine bir hançer gibi
sa(k/p)lanan sonsuz sorumluluk talebine kılıf olan etik felsefenin özgür iradeyi ortadan kaldıran kolonyalist bir okuma parçası olmasını kabul edebilmek, kilidi açar..

Avcılıktan, tarıma geçen ilk insan, coğrafyanın sınırlayıcı , mahsülün toplayıcı/biriktirici, sermayenin köleleştirici ve tahılın insan kimyasını değiştirici gücüyle karşıkarşıya kalmıştır. Üretim yapan insan, kayıplara karşı kutsallarını ve etiğini geliştirdi. Doğal ahlakı değil ama ürün/hasat-mülkiyet üstüne yükselen felsefesinin ürettiği etik sonsuz talepkardı. Bundan sonra gelen orman kanunu denilerek aşağılanan 'doğal ilişkiler hukuku' değil, mülkiyetin ve uzantılı olarak rantiyeciliğin oluşturduğu, yapay çıkar hukuku ve korkunun yeni ilişkiler ağında form verdiği, bedel ödeten ceza sistemidir... Devamında kast sistemi, köle/efendi diyalektiği gelir. Uygarlaşan insan, kozasını örmekte, üreterek, başta kendi özgürülüğünü , isyan ederek/başkaldırarak canlı evrenin parçası olma hukukunu tüketmektedir..En önce kurumlaşan yapısıyla doğanın yarattığı sisteme aykırı, oluşturulmuş/plastik bir 'din' ise işlevseldir.

Nietzsche, modern insanın uygarlaşma etiği çerçevesinde, pragmatik kullanılabilir pratikler ve hiyerarşiler bahşeden 'din' olgusuyla olan kavgasını acımasız/eleştirel bir zeminde hep sürdürür..
'Bu Hıristiyanların tanrı olarak niteledikleri ve saygı duydukları “şey”in gerçek Tanrı kavramıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Hıristiyanların inandıkları ve kendi icatları olan” Tanrı” kavramı, tanrıya benzer yanı olmayan, acınası, saçma/absürd, zararlı/marazi bir kavramdır; yalnızca bir hata değil, aynı zamanda hayata karşı işlenebilecek en büyük cinayetlerden biridir.'


İnsan doğada bakiye bırakmadan her şeye bir ad verip tanımlıyor, ölçüyor/biçiyor ve hükmediyor. Ardından metalaştırıp pazarlıyor. Ahlakını ve hukukunu çıkarsal yarar/zarlarlar üstünden kutsayıp/sınırlandırıp kavramsallaştırıyor. Yekpare canlı dünya kategorilere, hükmeden insan hiyerarşilere ayrılıyor; Toprak arazi, yeryüzü coğrafya oluyor; sonsuzluk tarih.

Uygarlığın doğadan kopartarak ele geçirdiği, yüksek bedellerle tahakküm kurduğu her nörolojik/biyolojik,fiziksel ve coğrafi alan, aslında onun çıkarsal aşkın ahlak kurallarıyla farkındalığı/nı yasakladığı, prospektüs lisanıyla teorize edilmiş, iktidarının rabıtalı şiddetiyle kuşattığı içkin alanlardır. Onlar zaten vardırlar ;onları ele geçirmek, baskılamak, hükmetmek, drajeler halinde pazar oluşturup tartışmaya/tüketime ve rekabete sunmak ,onların yaratılış doğasını dizginlemez, yalnızca insanın evrimsel intibakını sekteye/ idrakını kesintiye uğratarak amorflaştırır; sağlık aktaran ilaçlar,elektirik taşıyan kablolar ya da özgürlük,adalet,eşitlik veya veya her canlının organizmik inhisarında bulunan komünizm gibi. Yaşam için gösterilen çabanın (buna emek diyelim) içkin değil, aşkın olması, faydacılıkla dışa aktarılmasını, ilişkide olduğu değerin toplanmasıyla kronikleşmesini , sürekli hukuksal risalelerle rötuşlanmasını, diğer çabalarla bitiştirilip dönemin ahlakıyla irtibatlandırılıp sosyaleşmesini ve organize kabulleri gerektirmektedir. 'Bireysel emeğin var olabilmesi için, toplumsal emek çerçevesine dahil edilmesi gerekir(..)kolektif işçinin basit bir işlevden çok,her ne kadar boyunduruk altına alınırsa alınsın, niteliksel bir evrimsel bütünlüğü, bir doğa değişimini temsil ettiğini gösterir' derken Negri haklıdır (1) İnsan ,bilgi ile varlıksal halinin dışına çıkmıştır ki, bundan sonraki süreç yanlışın, himayeci yanlışlarla düzeltilmesinin yarattığı uygarlaşma paradoksudur. Kabullenişler,inayet önemlidir tabii ama Kant'ta Deleuze ve Negri'de bu sentetik zamanın eklektik, sürece iliştirilmiş ürünleridir.

Ne var ki,onların söyledikleriyle burada yazdıklarımız arasında temel fark, üretimin getirdiği bilme ve iktidardan yola çıkan/nemalanan temrinler değildir. Düşüncenin, kuram için meze yapılıp yapılmamasıdır. Burada bir yaşam sorunsalından, yani tam hayatın kendisinden ve tabiat tarafından bahşedilen ömrün, ilerlemeyle/bilgiyle bilimle yok edilmesinden bahsediyoruz...
Evet, hayatın ta kendisidir acil konu..



Aslında biliyorlar ama çerez niyetine tüketiyorlar bilgiyi. Deleuze, Müzakereler'de şöyle söylüyor. 'Alçak insan mefhumu, Nietzsche'deki son insan mefhumu gibi güzeldir ve felsefi bir çözümlemenin ne kadar gülünç olabileceğini gösterir. 'Alçak İnsanların Yaşamı' üzerine olan makale, bir başyapıttır. Kuşkusuz Foucault açısından minor olan, ama yine de düşüncesinin etkisinin hissedildiği tüketilemez, etkin/etkili bir metin olarak bu yazıya tekrar tekrar dönmeyi seviyorum...'

Biz de okuyuculara ve Deleuze hayranlarına bu söylenenleri gözden kaçırmamalarını ve aynı metni sağlık veririz..


MATEMATİK KÖKENLİ FELSEFECİ HUSSERL BU NOKTADA KULLANILABİLİR DÜŞÜNCELERİYLE İŞİMİZİ KOLAYLAŞTIRIYOR; BURAYA EKLİYORUZ...

Fenomenolojik bilinçle yönetilen bu aydınlatma, yani bilincin temellerinin aydınlatılması , gelişerek, yine bilincin, belli bir şekilde, kendisiyle karşılaşması ve kendine dönmesi sonucuna ulaşacaktır. Bu kendi'nin bilinci, Husserl in son yazılarında, aklın tarihte sonuca ulaşmasına tekabül eden «fenomenolojinin fenomenolojisi» ne yöneldiğini açıkladığı «evrensel ben» den başka bir şey değildir. Kendilerini bilince sunan ve bilincin «akışının kaynağı» olan fenomenleri derinleştirmek, tasvir etmek ve düzenlemek için, «görüm»den («vision»dan) veya «özlere ilişkin sezgi» den sonuç çıkarabilmeyi sağlayacak araçları sağlam bir biçimde ortaya koymak gerekir. Özleri «gören» bu sezgi ve fenomenoloji bilimi, Husserl tarafından «eidetik» (özeyönelik) diye adlandırılır.'denmektedir.(2)

Lumpen proleterya, devrimci partili, işbirlikçi küçük burjuva ya da Gillet Deleuze yanında Toni Negri, Ali Akay sorunsalı kadar kişisel/mikro politik kafa yormalar, Avrupa işçi sınıfı/ Postmodern ekoller değil anlattığımız: Nefes/nüfuz tehlikede . Bu gidişle ne sınıflar ne okullar kalacak ne de canlı hayat yeryüzünde .

Karl Marks, 'Evrensel(..)bireyler, doğanın değil, tarihin ürünüdür' diyor Grundrisse'da. Kendi kurduğu dünyada mantığını ve tarihini icat eden insanoğlunun tüm davranış biçimleri ve uygar arşiv kayıtları, doğa açısından bütününe ters düşen, çeşitli vesilelerle reddini kendi lisanıyla belirttiği, ortaklığı feshedici aykırılıklardır.

İnsanoğlu normal zannediyor/farkında değil, ama 'doğal' davranmıyor.


Husserl' bırakıp, kaldığımız yerden devam ediyoruz; Onlar 'zor' u ele geçirmekle kudreti/erk'i kendi leyhlerine dönüştürmek, kaşık sallamada ya da karşısındaki susturmada devir teslim istiyorlar. Yani bu kadar mavra, hükmetmek için ikna, yığınlardan vize demek; sonrası ise puslu..
Bizse bu laf kalabalığına onay vermiyoruz. Canlı dürtülerini ve doğası gereği fiziksel tutunma işlevlerini yitirerek yalnızca kolaylaşan bir yaşamda, hareketsizlikten ve organik beslenmeden kullanmadığı aparatlarını, dumura uğrayan hücrenin, asit baz dengesini yitiren organizmanın, evrim sürecinin inkitaya uğrayan basamaklarını, olması gereken aşamalarını/iç hukukunu kaybeden bir varlığın geleceğini dert etmek bizce Negri,Deleuze politikalarını sorunsallaştırmaktan önemlidir.

Temel aldıkları 'yabancılaşma' kavramını Marks yirmili yaşlarda gözlemleyip kullanılmıştır. Bilindiği gibi 1844 Elyazmaları'nın temel kavramı, sözgötürmez bir biçimde yabancılaşma kavramıdır. Marx'ın yabancılaşmış emek kavramı yerine, kapitalist rejimdeki emeğin ayrıntılı bir çözümlemesini geçireceğini ve temel olarak oldukça belirsiz bir nitelik taşıyan yabancılaşmış emek fikrini değil, bu çözümlemeyi alacağını gösterir. Ne ki kavram tepe tepe kullanılır, eğilir bükülür, yabancılaşma kendine yabancılaşır. 1932'de bulunan bu kayıp metin, Frankfurt Okulu gibi, sosyalizmi kapitalizmin evcilleşmesi için bir iklimlendirme modeli olarak kullananlara Sovyet despotluğuna karşı, farklı bir ideolojik görüntü yaratılabileceği kabuluyle mentol/serinletici olur. Zaten ne Ortaçağ ne de Sovyet Diktatörlüğünde felsefe olabilmiştir; düşünceyi donduranlara şaşmamak gerekir. İnsani zeka zorunlu olarak Batı'dan yürümek zorunda kalır. Yabancılaşma, Batı felsefesinde kamusal demokratik bir sapak yaratır. Bunun içerik bakımından zengin felsefi bir kavram olduğundan kuşku yoktur. Cazibesi onu tüm modern felsefenin temel kavramı durumuna getirmiştir. Gene de bu kavramın Marx'ın sözlüğünden çabucak yokolduğunu unutmamak gerekir. 'Yabancılaşma' humanizmi Marx'ın genç-Hegelciler ile hesaplaştığı yapıtlar olan Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi'yle sınırlı kalır. Kapital'de yabancının ezikliği değil, emekçinin öfkesi vardır.

Aynı lafları evirip çevirip pazarlayan postmodernistlerin derdi farklı; sözle, edayla/işveyle oyalanıyorlar. Evde canhıraş feryatlar, hayati sorunlar var; felsefenin salla başını al maaşını dememesi ve önem atfedilen adamların, renkli cümlelerin memuriyetinden vazgeçmesi, bir 'gerçek' olarak düşünce kümelerinin tozunu havaya savurması/üstündeki ölü toprağını havalandırması gerekir. Bohemyanın karanlık dehlizlerinde elde mey dolaşmak, Sodom/Gomore üstünde şakıyıp öykü üretmek, bilindiği gibi 'tuz' olma nedenidir.

Söylediklerimize rahatı bozulan çevrelerden itirazlar gelmesi doğaldır. Bunlara kendi lisanlarıyla/kendi adamlarıyla, Gillet Deleuze'den, yeri gelmişken jilet gibi bir alıntıyla cevap verelim :

"Yani daha önce düşünülmüş olanın bir adım dışına çıktığınızda, bilinirin ve güven verenin dışında tehlikeye atıldığınızda, bilinmeyen topraklar için yeni kavramlar icat edilmesi gerektiğinde, yöntemlerle ahlaklar çöker ve düşünmek, Foucault'nun bir formülüne göre 'tehlikeli bir edim', öncelikle kendi üzerimizde uyguladığımız bir şiddet halini alır. Size yöneltilen itirazlar ya da hatta size sorulan sorular her zaman kıyıdan gelir. Ve size yardım etmekten çok sizi öldürmek ve ilerlemenizi engellemek için kafanıza atılan şamandralar gibidirler. İtirazlar her zaman vasatlar ve tembellerden gelir. Foucault bunu herkesten iyi öğrenmiştir. Melville şöyle diyordu:' Diyalektik gereği deli olduğunu söylüyorsak, aklı başında olmaktansa deli olmayı tercih ederim.'(3A)

Burayı yazı bittikten sonra, bir kere daha okumak lazım..



İCAT EDİLENİN FANUS İÇİNDE KAVRAM OLMASI,İŞİ ZORLAŞTIRIYOR
Yaban hayata/insan doğasına ait üretim ile ilişkilendirdiğimiz düşünceler, asıl anlamı ve maksadıyla felsefenin işidir ki, kafa yormaya değer. Yapılması gereken, bu kavramlarla anlatılan varlık alanına bodoslama girmek, fenomenlerin (görüngülerin) ilk günkü değerlerini yeniden hatırlayarak/hatırlatarak ,icat edilen tarihin başlangıcına yeniden dönmektir. Ne ki, entellektüel anarşistler ya da alternatif muhalifler diyelim, kafalarını siyaset denilen karşı taraf üstünde egemen olmanın bilgisine kenetlenmişler.
Bize soran yok ama, gene de demokratik platformun bu küçük adasında, yani kendi blogumuzda Deleuze veya Negri'yi bahanne ederek kendi fikirlerimizi yeniden üretelim, onların deyişiyle dert ettiğimiz sorunsalın cevabına bir de buradan bakalım : Amaç üretimi ve bağlı , Zor'u dışarıda bırakarak yeşil gezegeni nasıl yaşanır kılarız olmalıdır.

Alaka/ilginin temelinde muktedir olan 'insan'ın sicil dosyası, suç kayıtları ve canlı yaşamın sürdürülebilirliği olduğuna göre, bu gezegende yaşayan her varlığın ödev ve görevleri, buna bağlı kendini ifade etme hürriyeti vardır.

Karl Marks, Evrensel olarak gelişmiş,toplumsal ilişkileri onların kendi topluluk bağları ile birlikte onların kendi topluluğunun denetimi altında bulunan bireyler, doğanın değil, tarihin ürünüdür diyor.(5)
Marks dahil, tüm sosyal/ekonomik politikalar, doğa/tarih çatalında 'tarih' yolundan bilerek/aktararak/arşivleyerek ilerliyor. Platon'un 'Bir şeyin ne'yliğini belirleyen biçim'e ulaşmak için gene başa, yani Husserl'in yaratılış/oluş göstergelerine doğru bir U dönüşe zihinsel/yaşamsal olarak acilen ihtiyaç vardır. Doğa'nın insanla uzlaşmaz çelişkileri var. Ya biri ya öteki kazanacak diyemeyeceğimiz kadar, kaybedeni tepyekûn teorilerin tüm tarafları olacaktır.

Ontolojik argümanlar ,sır verecek adamı arıyor.

***

'Ekoloji ikinci doğadır' (3) diyerek kapitalist üretim ilişkilerinin devamını ve iktidarın el değiştirerek revizyonunu talep ediyor. Kastettiği işçinin doğal ortamı , global üretim platformu. Ya tabiat ana ölecek, ya da kapitalizm dediğimizde, zihinlerinde bu alanda karartma uyguluyorlar. Negri bu sulara girmiyor. Bakuninden beri üretimin,tüketen/yok eden ideolojisi sorgulanmıyor. Karıştırmayalım ; üretim araçlarının mülkiyeti, üretimden açığa çıkan artı değerin çalınmış emek olduğu konusu falan değil sorguladığımız. Direkt üretimin ideolojisi; yani üretmek düşüncesi ve bu bilginin yabancılaştırdığı/değiştirdiği insanın kimyası, eşyanın doğası. Zihinsel karantina üretimin dünyayı tüketen karekterini görmezden gelerek umarsız çıkmazında sanayi devriminden beri devam etmektedir.


İnsan, kendi varlıksal ben'inin dışına çıkıp ,süreçsel kopmalarla en yakın çevresinden başlayıp daireler halinde çevreyi baskılayarak bilerek/öğrenerek, bilgiyi aktararak değiştirmektedir. Şiddet aracılığıyla organize olduğu çıkarsal çokluk içinde bir egemenlik ve istimlâk alanı oluşturmaktadır. İçinde yer aldığı dünyanın üretim araçları ve ilişkilerinden kopabilen insan ancak özgürleşebilerek yeşil doğanın bağrına karışarak yaşamını sürdürülebilir. Doğal seleksiyonun yolu açılmalıdır; evrimin önündeki bu engelin giderilmesinin yaşamsal/idraksal önemi vardır. Yerüzünü bitiren endüstrileşmedir. Çözümü manuel ,tüketebildiğin kadar üretim; Ambarlarda, silolarda toplanmayan, karşılığı altın kudretinde iktidar olmayan, doğayla barışık, atıkları sanayi oluşturmayan el emeğidir. Tevrat'ta toprak yaratanındır; mülk edinmek günahtır der..


Dünyayı bugünkü tükenme noktasına getirenler ise zan ettiği gibi hasımları değildir : Yeşili bitiren, tüm canlı dünyayı köleleştiren aynı coğrafyayı paylaştıkları, ortak tarihin tarafları kan kardeşleri, Batı uygarlığını var eden , Kant'dan başlayan akılcı/aydınlanmacı ve bilim ile doğaya baş kaldıranların soydaşlarıdır. Toni Negri yalnız değidir; entellektüel anarşizmin soykütüğü Avrupa'nın meta üretiminin geleneksel hasatçıları, üreten/tüketen keşleri, ortaya çıkan artı değerden yeni felsefeler, yerleşme alanları inşa eden geniş ailesidir; yani rakipleriyle birlikte oyunun taraflarıdır. Negri veya Foucault ,Sartre, Michael Hardt ,Gillez Deleuze gibilerinin yurttaşları/akrabaları aynı artı değeri üleştikleri sömürünün ortak coğrafyasıdır; birbirlerinin kutupsal hısımlarıdır...
Onlar, Batı imparatorluğu değerlerini yıkıcı politikalarıyla budayıp güçlendiren, yaban hayatı sömürgeleştiren, mümbit sanayi topraklarının tapınak şövalyeleridirler.
Tarih göstermiştir ki, hiçbir kapıyı açamayan çilingirin bu anahtarları altın suyuna batırılmış tenekedir.



Aydınlarla halkın arasındaki uçurumu dolduracak toprağın bereketi boldur. Sözün gücü büyüktür; yeri geldiğinde madde üzerinde egemenlik, ötekinin üstünde iktidar ve kudret ya da acz içindeki çaresizliğimize dua ile rahmettir.

Arşiv değeri itibariyle bile bugün yüzyüze bakarak sarfettiğimiz çaba , kelimenin söylerken yarattığı etki, taşları yerinden oynatacaksa, pratikte birgün kullanılabilir olması umudu varsa değerdir.

Bunun ötesinde sükût, doğanın huzuru için uyum demektir..

Kapitalist şizofreninin normlarından Deleuze, Derida ya da Neçayev, Toni Negri, Michael Hardt politikalarının kodları çözülmediği müddetçe, sulandırılmış başkaldırının gideceği doruk, yaşamı inkardır. Eğilip bükülen zırvalardan yaratılan sözün şehveti, küçük cemaatlarde şiir tadında şarap ya da kız tavlamak için umut olmaya devam eder yalnızca..






Çarşaf kadar ilan vermişler gazeteye. Arkalarında sermayenin gücü var. Deleuze ve Politikaları başlıklı konferans dizisi Akbank Sanat'da başladı.

Çağdaş Sanat sözcüklerden nesneler, nesnelerden bir kullanımlık değeriyle felsefenin yedeğine takılan düşünce kırıntılarından, okkalı eleştiriler yaratmayı sever.

Tanıtım metninde, 'Akbank Sanat'ın İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle düzenlediği, 5 yıldır devam edip dünyada benzeri olmayan Gilles Deleuze seminerleri bu yıl ''Deleuze ve Politikalar'' konusunu sorunsallaştıracak. Bu hassas bir mesele, çünkü Deleuze'ün doğrudan politika üzerine çok metni yoktur. Konu, Gilles Deleuze'ün ani ölümünden sonra, kendisinden etkilenmiş olan Toni Negri, Michael Hardt gibi filozoflar tarafından sık sık ele alınmıştır.' diyor.





Gerçi, AB havucundan beri, vitrinde demokratik eğilimler ister istemez geçit yapıyor. Proudhon, 'Mülkiyet Hırsızlıktır' diyor, kitabı İş Bankası yayımlıyor. Toni Negri 'Krizlerle geberen finans imparatorluğunun altında kalmayın; kaçın ' diyor. İzini sürenler portakal sandığı üstünde ajitasyon yapmıyor; gömülü oldukları yumuşak kırmızı koltuklarda ya da ergonomik iskemlelerinde, olmadı barlarında/meyhanelerinde veya üniversitelerinde beş yıldır uygarca tartışıyor..Gemi gidiyor; siren sesi, çığlık/ikaz nafile.. Deleuze ve Politikalar konferanslarında ,Akbank Sanat'ın İstiklal Caddesi'ndeki milyon dolarlık hoşgörü platformunda, küresel finans sektörünün imparatorluk krizi/yıkıcı politikaların mavalları güya dehşet saçıyor. Coğrafyanın kirli tarihi var önlerinde ; sürmanşetten verilen ilanlar eşliğinde davet edilen katılımcıların önünde sesli düşünüyorlar . Harıl harıl ürettikleri laf salatası/aslı esası olmayan halüsinasyonlar. Ama bu sufi yüreği, İsa affediciliği falan değil; uygar/barbar siyasetin arayüzü, yaralanmış vicdanî efektleriyle, hır gür içinde fesatlığı bol liberal özgürlüğün jenerikten kültür üstüne basarak yükseldiği yerde, ağızından çıkan süfli yalanların aldatmacası..


Deleuze'den Negri'ye giden yolda asıl sorunun etrafında dolanan türetmeci önermeler boldur. Konuyu Troçki ve Lenin'den yediği kazıklarla iltica ettiği Paris'te bir hapishanede 1934'de ölen idealist Nestor Mahno'ya bağlamak gerekir. Negri bizce Mahno kadar kolay çözümlenebilecek -net değil-, entellektüelizmin girdabında tartışmalı bir isimdir; başkaldırısının argümanları aradığı yerde değil, daha öncelerine, hatta şehir devletleri organizasyonun öncelerindedir. Işığı doğru yerde aramamış ,gerçek ispata değil de kuşkuya dayalı tezleriyle -İtalya'nın şedit tükenmişliğinden geçse de-, ancak buralara kadar yol alabilmiştir..

Moro olayına bağlı 1970'lerin sonlarından bugüne Negri, Bakunin'e bağlanan bir başkaldırı geleneğini değişen durumlarda devam ettiriyor. Anlattığı küresel kapitalizmin dönüşümü tezleri ve bu hikayenin Negri açısından doruğa eriştiği İmparatorluk tezininin ,aslında teknik bir durum tespiti olduğu, ötesinde anlam taşımadığı söylenebilir.. Dönem Fransız aydınlarıyla birlikte kotardıkları bir inşaatın temel kazılarından yükselmiştir. Hegel Hukuk Felsefesi eleştirisi'nde Marks 'Fransa'da her şey olmak istemek için bir şey olunması yetiyor. Almanya'da her şeyden vazgeçmek zorunda kalmamak için hiçbir şey olmamak gerekiyor'(4) diyor. Almanya,İtalya ya da Fransa; kolektif düşünün rolü vardır şekillenişinde. Artık Doğu/Batı coğrafyası demek antogonismadır; yeter. Bu, imparatorluğun içindeki zorlama yorumlara birlikte oluşturdukları ve aliyyulalayla kabul ettikleri toplumsal kültürel belleklerinden tatlandırıcı lojistiği sağlamanın ötesinde değildir.


İşimizin gücümüzün arasında , 'Deleuze ve Politikalar' konusunu sorunsallaştırarak bu konferanslar dizisinin bize angarya yükler sipariş ettiği bir gerçektir. Biçim felsefeye yaklaştığı ölçüde kendi varlığını başkasıyla tebdil etmektedir .Bu, yeri geldiği için devreye girme nedenimizdir. Onların sorunları, çağdaş sanat kuramlarına teğet geçtiği oranda bizim alanımıza rucu etmektedir. Dertlerini dinlemek, sıkıntılarına çare olmak, açmazlara teşhis getirmek, psikoterapinin ötesinde sosyal sorumluluktur; ne ki, bilinen bir sıkıntı var, görmezden gelmemek gerekir. Beynin superior temmporal bölgesindeki bir zedelenmenin Wernicke Afazisi denilen bir sendroma neden olduğu biliniyor. Bu hastalığa tutulanlar normal konuşuyormuş gibi görünseler de , söyledikleri hiç bir anlam içermiyor; hatırlatıp, Deleuze'nin baş figür olduğu yazıya devam edelim..



Proudhon, Bakunin, Neçayev, Nestor Mahno ya da Vsevolod Mihaloviç Eihenbaum yerine kullandığı adla Volin ; tüm geleneksel yıkıcı/anarşist kavramlarla dolaylı/dolaysız ortaklıklar barındıran politik taktik ve etik anlayışını temsil eden Foucault ve Deleuze gibi Fransız postyapısalcılarının çalışmaları üretkendir. Aynı zamanda postyapısalcılık içinde daima bastırıcı olup hiçbir zaman üretici olmayan hümanizmin Kautsky'den Bertrand Russel'a uzanan uçlarını görüp,yakalamak gerekir. Spinoza'dan önce Aylaklığa Övgü'yü burada bir kere daha okumak iyi olur. İktidarın anarşist kuramlar/ilhamlarla -belki de vahi demek daha doğru olur- kavramsallaştırılarak hırpalanmasında ,uygulanabilir değil ama tartışılabilir alternatiflerde liberalizmin katkısı vardır. Önümüzde Ahmet Altan'dan sol yelpazeye kadar, hatta konu olan Akbank Deleuze semineri tartışmacılarına kadar uzanan çeşitli renkte sayısız örnek var. Taa AB'ci demokrasinin Türkiye'nin bulunduğu özgül kargaşaya/tıkanmışlığa açılım getirerek bu liberal hümanistik duruma her zaman kuvvetli altyapı sağladığı gerçektir.. Negri'deki tözel sorular, özne olarak kurulan ve tahakkümcü iktidarın taşıyıcısı nesneye değil, etkin kurucu gücüyle öznelliğin yaratıcısı olarak varlığa dair soruda izi Spinoza'nın politik felsefesi içinde sürer. Bu su katılmamış bir hümanizmdir. Kendi adımıza takip edilmsi gereken bir durum oluşturmaz yeryüzündeki yaşanabilir alanların çoğaltılmasında. Konuyu da bizim 'yaban hayat' düşüncemize taşıyanına rastlamak mümkün olmamıştır. Bu bakımdan kesintisiz değil, alabildiğine kseintili bir reddiye/başkaldırış ve iktidarlarla sınırlı bir sorgu sürecinden ve konferansta tartıştıkları gibi soyut 'politikalar'dan ancak dem vurulabilir. Lakin yazı 'yeşil'e hasret ve amaç bu kadardır. Disiplin toplumu ve düzenleyici kontroller adını verdiği teknolojiler sayesinde 'iktidar', bireylerde/ bedenlerde ikame eder, insanların fizik bedenlerini ele geçirir ;iktidar olur. Kişiyi/bedeni ve ruhu bireyi bireyi devletin koruyucusu/polisi haline getirerek oligarşik iktidarını dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarı doğru yayar.




'Egemenlik sadece içine aldığı şeylere hükmeder' dediğine göre yamak da biliyor ve kabul ediyor; onun için tartışıyoruz zaten.

Çok zeki olmaya gerek yok; bu bir kavram değildir; sarsılıp kabulleniştir. Zeki bir tanımlama, bu kadar peşine takılacak kanıt falan da dememek lazım. Yanlızca isim bile değil, muktedir lakap üzerinden sosyal dedikodudur. Biyoiktidar, enerjisi insan olan durum tanımıdır. Kolayından alaminüt bir ikramdır. Söz üstünden sismik bir felsefi iktidar sağlama terminolojisi ,malumu süsleyip ilan etme teknolojisidir...


İki kişiden başlayan gruplaşmalarla, insanoğlunun evrim sürecinde değişik teknikleri kapsayan iktidarın bir 'zaman' uyarlamasıdır.. Politika üzerinde bina edilen teknolojik yapının,istatistiklerle veya jammerlerle ve karşı istihbaratlarla kirletilmiş yapısının asıl ayırt edici niteliği sonucu itibariyle tüm toplumun,istatistiksel alanların bütünü kapsadığı hegomonyasıyla coğrafyanın ve nüfusun kontrol edilmesine izin vermesidir. 'Nerede' yaz, cepten 7777 'ye mesaj at, polisiye/ekonomik,coğrafi bireysel tüm bedenlerin kayıt altında bir arşiv görüntüsü oluştursun. İşte bu 'arayüz' iktidarın belleği olarak kudret katsın bilgi toplumuna. Büyük yazarın ölümsüz eseri olarak, bitemez dizilere kaynak oluştursun; firma promosyonlarından, veli bilgilendirmelerine, vatandaşlık kütük konumlarına kadar bir gerçek olarak rakkamlar üzerinden getirisi olan birey olarak vitrinde durman yeter; nasıl olsa dükkan senin. Tüm Biyoiktidar adını verdikleri bu alametle anlatmak istedikleri kabız bir malum durum tanımlamasıdır. Durum kısaca 'bedenler üzerine kurulan iktidar' der. Kavram değil tabii ama tanım esasında Foucault'ya aittir. Postmodern dünyanın teknolojisiyle biyoiktidar sayesinde iktidarın yeni bir sürece girdiği gerçektir.
Bir de işin öteki yanı ,revizyonla kısmen düzeltilebilecek bir başka yüzü var. Açık Radyo / Ömer Madra, Greenpeace, Tohum, Buğday dernekleri, çevre örgütleri bu kanaldan gidiyor. Olut Fulya Ersayan, Plastik Yaşamlar adlı bloğunda bize şu bilgileri aktarıyor : 'Dikkati çeken son gelişmeler oldukça ilginç: Örneğin patates nişastasından plastik ve plastik türevleri üreten yeni prosesler için ABD Ulusal Patent Enstitüsü'ne hatırı sayılır başvuru var. Bu teknolojiyi geliştiren bazı kurumlar ise şimdiden ürün çeşit sayısını artırmaya çalışıyor.'(6) Patates'den plastik üretmek mümkün. İnsan acaba doğa ile uzlaşabilir mi? Düşünülmesi gereken bir kanal da budur..Gene de süreli yaratılmış bir organizma olan 'insan' adlı canlı için paleyatif tedbirler de bir yere kadar çözüm sağlamaktadır..Gerçi şair, 'düşmana inat/bir gün daha fazla yaşamak' diyor. Gerçi, sürekli 'düşman' icat etmek nevrotik, insani ve getirisi olan bir endüstri. Biliyoruz ki, insana kendinden başka düşman yok bu yeryüzünde...




Her şeye,bütün bilgilerinize rağmen, 'unutun' diyorum. Aydınlanmayın,insani aklın eleştirisinden medet ummayın. Doğaya karşı insanın hükümranlığından vazgeçin.
Çünkü doğanın sonsuz yolculuğunda insan var ile yok arasında, bir göz kırpıştır.

İsyan etmeyin, asıl önerim boyun eğmenizedir. Balkonda çiçek, evde köpek, kafeste kuş, akvaryumda balık besleyerek hapsettiğimiz hayatları özgür bırakın. Evcilleştirdiğiniz yaşamları, mülk kıldığınız apartman bahçelerini azat edin.
Elde ettiğiniz her şey aslında, karşı tarafı muhtaç, sizi tutsak kılmaktadır. Dostlarınızı borçlandırmayın; omuzlarınızdaki yükü artırarak yaratana siparişler vermeyin. Uysal ve edilgen olun; tüketteceğiniz kadarı talep edin. Ne buzdolabında, ,ne kütüphanenizde, bankanızda veya vicdanınızda; asla biriktirmeyin . Marks'ın veya Walter Benjamin'in büyüsüne kapılmayın. Yahudi tepkisi, tarlanın bitiştirilmesiyle oluşmuş ülke, apartılmış aşiret güdüsü falan değil söylediklerimiz. Ne Kant'ı ne de modern aydınlanmanın cüsseli filozoflarını Gilles Deleuze,Toni Negri, Michael Hardt,Nestor Mahno ya da Wittgenstein, Althusser,Camus, Foucault, Sartre'ı dinleyin; Ne de sizin emeğinizle paskalya yumurtalarını boyayanları, ağaçlara şekil, hayvanlara terbiye, insanlara eğitim vermeye, doğaya bilimle hükmetmeye çalışanları..Ormanlık alanda yol açanları veya düşünüp ortalığı karıştıranlara değil, huzura ve sükûtadır özlemimiz. Ne de gürültülü laflarla,sesli tartışanlara gereksinim var; tıkayın kulaklarınızı.. Doğa içinde yokmuş gibi yaparak yaşayın. Hem doğayı ,hem içinizdeki gerçek insanın sesini duyun. Seçkin bir aziz, soylu bir uygar, bilgi hazinelerinin efendisi bir filozof veya istatiksel tüketici,toprağı eken bir üretici ya da çok okuyan bir rantiye olacağınıza, tabiatın sizle oynadığı yoksul/meczup bir soytarı, yarına tuzaklar kurup, derin düşünmeyen bir serseri olun.




Dolayısıyla şimdi yapılacak ve her an daha başkalarına ihtiyaç gösterecek değerlendirmelerde Deleuze veya Negri gibi referanslardan çok , durumu yaratan pozisyonların nedenlerinden , oluşturduğumuz ilkelerden ve felsefeci ya da düşünür olarak genel stratejilerden yola koyulmak/hareket etmek gerekir diyebilir miyiz?..

"Bir cümlenin doğruluk değeri, dünyanın bu cümlenin olduğunu söylediği gibi olup olmadığına bağlıdır.(..)Klasik terimlerle algılandığında hakikat, kendi inançlarımızın gözden geçirilmesindeki kısıtlamaların kabulunu gerektiren, Popper'ın deyişiyle 'düzenleyici bir ideal' şeklinde işler"(7)

Düşünürler tanımdaki gibi gayrimaddi emekle, gayrimaddi bir meta üretseler sözümüz olmaz..Bu da yol alan/aldıran çağdaş sanat adına bizatihi çok yüzlü değer, kullanılabilir bir hikmettir. Ama burada da değiliz. Olric'lere yer de açarız istenirse değilmi ki Hikmet Bey'i konuşturmaya kalsın iş. Oğuz Atay'ın kimsesi iz sürer yeri geldiğinde.




Adamı vahi gelmiş peygamber sanırsın. Bedeni ele geçirmiş Deleuze adlı cin, ruhun derinliklerinden ifşaatta bulunuyor. Kültür hayatını yönlendiriyor, sanatı manipüle ediyor ramak kalmış diyeceğiz ama salondaki bir avuç azınlık, cemaat olmaya, muhalefet üstünde iktidar kurmaya yetmiyor..


Bütün bunları derken gene soruyoruz; Deleuzu, Negri'yi bırak sen ne diyorsun?
Kendine ait iyi önerin, yeni kavramın, söylenmemiş taze sözün büyük önemi var.
Referansları, postmodern peygamberleri, alıntılar üstünden laf salatasını, işlevsiz salgılara yol veren duygusallığı , üretimden doğan gücünü mundar eden kof mahsülü ve savaş baltanı toprağa göm; kedi kükremesinden medet umma !
Konuyu uzatmanın manası yok. Sorumuz şu kısaca; Yaşadıklarından öğrendiğin, bu coğrafyada,insanımızın yüzüne bakarak söyleyeceğin bir şey, sana ait iyi bir fikrin var mı?

Aydınlarla halkın arasındaki uçurumu dolduracak toprağın bereketi boldur; sözün gücü büyüktür; yeri geldiğinde duadır, rahmettir.. Kuramsal bilgi ile pratik bilgi arasındaki bağı kopartmadan, her şeyi topyekün açıklamaya çalışırken mesihvarî bir dilin önerileri, var ise etkiliyecidir. Ne ki, halk denilenle yapılan arasındaki farkı bilir: Asıl olarak bunun bilinmesi, yararın tartışılması gerekir..

Attığın taş, kaybettiğin zamana, ürküttüğün kuşa değiyor mu?




Emin Çetin Girgin / 06 Haziran 2010 Pazar


(1 ve 3) Y.Politika, Otonom yay.Kitlesel işçiden toplumsal işçiye ve ötesi s 101,47
(2) Filozoflar Ansıklopedisi –Cemil Sena- Çağdaş Felsefe- Prof. Dr. Bedia Akarsu ve Husserl,Özlerin “görülmesi, Kaynak: Axis 2000
(3A) Müzakereler,Gilles Deleuze,Norgunk,2006 s 104,117
Antonio Negri, İmparatorluk/Çokluk vd. Ayrıntı yay.
İnsan Doğası, W.Keller, İlya,2003
İletişimsel Eylem,Jürgen Habermas,Kabalcı,2001
(4) Karl Marks, Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi,Sol 1997, s 207
(5) Karl Marks, Yabancılaşma,Sol yay 2007 s 107,115
(6) Olut Fulya Ersayan, http://plastikyasamlarbyolut.blogspot.com
(7) Postmodernizme hayır,Marks. bir eleştiri Alex Callinicos, Ayraç yay. 2001 s174-75












.