ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..
19 Mayıs Çarşamba 2010
Marina Abramovic MoMA'da saçmalamaya devam ediyor hâlâ... Radikal Gazetesi'nde Pazar günü, 'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' başlıklı bir yazı yazdı. Nur Çintay, New York'ta Abramovic sergisini gezmiş, belli ki çok etkilenmiş.Uzun uzun saçmalıklarda bulduğu hikmeti, insanın tükenmişliğinde bulduğu değeri fotograf güzelliğindeki bir öyküye dönüştürerek anlatıyor. Şöyle diyor:
"Sanatçının bir de yeni, orijinal çalışması var: Hayatındaki en uzun süreli solo işini yapmak üzere, her gün MoMA’nın ikinci katındaki masanın başında sessiz ve hareketsiz oturuyor Abramovic. Karşısındaki sandalyenin sakini değişse de o kıpırtısız, mimiksiz, Dolmabahçe’nin kapısındaki askerlerden farksız... Her gün müze açılmadan önce sandalyedeki yerini alıyor, müze kapandıktan sonra kalkıyor. ‘The Artist Is Here’ takribi 600 saatlik bir performans.
İnsan bunları görünce bizdeki bazı sergilerin sade suya tiritliğine daha çok acıyor."
Son söylediği cümleyi bir daha tekrarlayalım "
Marina Abramovic MoMA'da oturuyor /İnsan- bunları- görünce- bizdeki- bazı- sergilerin- sade- suya- tiritliğine- daha- çok- acıyor...
Biz bu yazının neresini düzeltelim! Ülke sanatçısına yapılan hakareti mi, Nur Çintay'ın sanattan ne anladığını mı? İnsan haklarından problemi olanların Lahey'e gitmesi gibi,New York'da zihnine çektiği hatalı balans ayarını mı? İştahını MoMo servislerinde köreltip,evdeki tarhanayı beğenmemesini mi? Beynini sallama propogandayla uyuşturup, kimliğini yılanın akciğeri gibi dumura uğrattığı sömürge aydınlarını emperyalizmin düşürdüğü durumu mu; ülke gerçeğinin yarattığı sanatsal üretimi anlamlandıramayıp, ışığı/adaleti/hukuku,nizamı,intizamı dışarılarda aramasını mı? Laçka saçmalıklara Türkiye'de uygun beden bulamamasını mı? En iyisi Çintay'ı biz Cemil Meriç'e havale edelim. Bir adet Fildişi Kule, yada İletişim'den çıkan Umrandan Uygarlığa edinsin ;
yeni baştan lise coğrafya kitabını okur gibi okusun.
Baksın bakalım Türkiye dünyanın neresinde, komşuları kimler; dili lehçesi,Türkçesi,güzellikleri, tarihi, problemleri/çözümleri kaç haneye bölünmüş..
Sanatsal kritikler/önermeler, toplumsal bedenin yeniden giydirilmesine, yıkılan/ostrepoza uğrayan iskeletin mukavamet/kuvvet kazanmasına yönelik eleştirilerdir. Artık günümüzde 'çağdaş sanat' fildişi kulesinde oturup, renk/ahenk peşinde iç hezeyanlarını dindirmiyor. Toplum mühendisliğinin bir teknisyeni ya da dışişlerinin kitlesel entegrasyon projeler sorumlusu bürokratı gibi davranıyor. Sosyal inşaatın bir dişlisi gibi görev bilinciyle, ayakları bu ülkenin toprağına basan, gözleri evrensel çıkar ve gerçeklere odaklanmış yeni bir dünya kuruyor.
Diyoruz ya sanat asla yalnız sanat değildir diye. Belagatı/yeteneğiyle imara çalışıyor, ağır kütleyi omuzluyor. Kültür dünyası herkes işinde gücünde/sorunlu olan da var sorumlusu da. Provakötörü,ajitatörü,amigosu, ağlayıcısı, gözyaşı şişesi tüccarı. Patron,patroniçe/galeriçe sanat simsarı. Bazen hammal oluyor, hami ya da hamile herkes bir tarafından tutuyor;dört kolluya bindirip köhne tabuyu, yaşlı cesedi, organları alınmış kadavrayı mezarına taşıyor. Sanatçı da bir nefer gibi mutlaka bir yapı için gönüllü/gönülsüz çalışıyor. Lejyoner ordusuna çalışsa bile bir amacı ve hizmetinde olduğu güçler var.
Yaratıcılık, söyleyecek sözünün olması, merkezde olmak,Dünya sanat tarihine girmek, şaşırtmak, kanını dondurmak, olumlu rüzgarı arkasına almak, şansı yaver gitmek; bunların hepsi ayrı konu başlıkları..
En iyisi siz Nur Çintay'ın ,'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' yazısının tümünü okuyun; ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir de küçük not; sakın ola ki moralinizi bozmayın,bedbaht olmayın: Bu tür gösterileri ,beyninizi yıkamaya çalışan Amerikan propagandistlerine inanıp sanat/manat zannetmeyin. Hele aynı yapılanları, şempanzeler gibi burada tekrarlamayın değerli sanatçı kardeşlerim. Fena halde aşağılanır, her iki camiadan da dışlanır hor hakir,kapı önüne konursunuz. Sizler doğru yanlış -Amerikalılar gibi isim değiştirmeden-,kişilik zaafiyetine uğramadan, ithal küratörlere ve yamaklarına aldırmadan , bildiğiniz yolda devam edin en iyisi..Nur Çintay sizi yanıltmasın..
***
RH Dergisinin genel yayın yönetmeni,galerici Tevfik İhtiyar, derginin Mayıs 71 sayısında şunları yazıyor; "Öte yandan eleştiri müessesesi de güvenirliğini ve inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Türkiye’de eleştirmenin yazdıklarını kimse ciddiye almıyor. Eleştirmenin yazısına küratör ya da sanatçının değerlendirmesine kimse aldırmıyor. Hatta sanat tarihi bilimi açısından bile değerlendirmelere kulak tıkanır oldu. Sadece müzayedelerdeki çıkış fiyatı, spekülatif olarak şişirmelerle kimin aldığı bilinmeyen telefonla satışlar ve de kumaş ölçer gibi metreye vurulan büyük boyutlar, sanat eserleri ile ilgilenenlerin değer ölçüleri oldu."
17 Mayıs Pazartesi 2010
SANAT ELEŞTİRİSİ NASIL YAZILIR ? (Notlar)Sanat eleştirisi nasıl yazılır diye soruyor zaman zaman genç kardeşlerimiz.
KONUYU BİRAZ AÇIP,YAKINDAN DEĞERLENDİRELİM,
NASIL YAZIYORLAR; NASIL YAZILMALI BİRAZ DA BİZ KAFA YORALIM;
Bu konuda en kısa yol, ortalarda eleştirmen olarak dolaşan zevatın yazılarına bakıp, akıl veren muhteremlerin önerilerini/fikriyatını gözden geçirip , 'ne diyor ve yapıyorlarsa aksini yapın' demektir.Belki tekmelenen Tv gibi doğru idrak gelir; zor, oyunu bozar . Ne ki böyle yapmayıp, yanlışların düzeltilmesi için küçük bir kaç tiyo vereceğiz.
Günümüzde görsel eleştiri, sanatın kendini yenileme hızına yetişememiştir. Oluşturulan kavramların derin analizini çözümleyememekte, ideolojik tutunma noktalarını bariz olarak ortaya koyamamaktadır. Sergilenen üretimle parelel bir gelişim seyri izlemeyip/düşünce üretemiyor. Beğenilerin kaynağı olarak kendisine yol veren özgün Batı kaynaklarıyla idare ederek ortalamacı/vasat bir söylem tutturmaktadır. Arife tarifle işi kotarmaya çalışan ülke eleştirmenleri, popüler kültürden beslenen peri masalı anlatıcısı yazarı konumundadır; Olması gereken ideolojisi berrak, zihinsel üretimi kademeli/mantık silsilesi inşa süresiyle paralel seyreden, devamlılık gösteren yeniden yaratan düşün adamı kimliğidir; ne yazık ki telif olarak ona sahip değillerdir. Dünyada da, uluslararası sermayenin iktidarını pekiştiren kültüre sağladığı olanaklar dahilinde, ulaşım ve iletişimin, sivil organizasyon/kültür fonlarının himayesinden cömertlikle yararlanılmaktadır.
1-Başta sanat eleştirisi yapacakların, (yalnız bizim değil dünyadaki zemberekli aydın tipi, konunun uzmanı çok bilmiş miyop yazarlarının aksine) ayakları ülkenin toprağına basıp ve en büyük fotografa odaklanıp dürüstçe davranması gerekmektedir. Bu, şu demektir; dünyanın karmaşası içinde başka disiplinlerin ilgi/etki alanlarına girmeden, küçük fotografa, yani sanatçının o anki tek işine bakıp, gerçek anlamda renk/şekil/manzara,iyi veya kötü diyerek eleştiri yapamazsınız. Tek resime ödül veren jüriler,bu minvalde gerçekleşen yarışmalar imkansızı başarmaktadır! Dünyanın ahvalini ,yani dünyanın konuyla bağlantılı hallerinde, ve kendi iç tarihinde sanatçının üretiminin değerini görmek ve anlamlandırmak lazımdır..
Bağlantılı olan modern hayatın kahramanları, rolmodelleri, hakim söylem, tekrar ederek çoğaltılan yetkiyle donatılmış değerler, yetkileri alınmış eski kavramlar, özgünlüğün eklemleneceği moda referanslar/argümanlar/kanıtlar vazgeçilmez önem taşır.
2-Her eleştirmenin söylesin/söylemesin, kendisi bilsin veya bilmesin mutlaka bir miras üstüne yükselen ideolojisi buna bağlı antolojisi/seçkisi vardır. Yalnız sanatçıyı değil, eleştirmeni de referansının temel noktalarına gönderme yaptığı bütünü akılda tutarak metni kavrarken, mutlaka satır aralarını da okumak gerekir.
İktidarda ise Marksizm bireyi yok eder; değilse yok sayar. Sol eleştiri anlayışı, diyalektiğini ajitatif biçime ve toplumsal dönüşümü sağlayacak önderlere bağlar. Yaşanılan durumu anlamaktan çok, hedeflere katkı sağlayan politikalarına yardımcı olacak sanatçı tipini kutsar. Sağ/liberal anlayış , önce piyasa der/tüketerek çoğalır. Sınırsız özgürlük peşinde saçmalama hakkını/nihilist tükenmişliği postmodern yeniden yaratış /kendini yenileyişe ve pazara eklemler. Özgünlük ise tüm beklentilerin dışında sanatçının içinde saklı bir cevherdir.3- Yazı dilini, konuyu/derdini net şekilde anlatmaya yönelik geliştirmesi gerekliliktir. Türkiye'de eleştiri yazılarına baktığınızda tüm konu teknik yanı ağır gelen anlamlı cümlelerden oluşsa da, yazının bütününde 'eleştiri' anlamında, anlamlı bir taşıyıcı/konstrüksiyon/iskelet kurulamadığı görülecektir. Bunun asıl nedeni, eleştirmenin kendini, sanatçının o an sergilediği üretimin tasviri/hikayesine kenetlemesidir.Bunu yaparken bir yandan da bağlı olduğu çıkar çevrelerinin , piyasa arz/talep mekanizmasının taleplerini gözetir; manipulasyonu körükler. Eş/dost akraba ne der,kırmadan/dökmeden,sayfa editörünü ürkütmeden bağımsız eleştiri yapmak yalnız bu ülkede değil,her yerde oldukça zordur. Çünkü içinde yer aldığı camiaya karşı her an eleştiri getirip, karşıtlar/düşmanları arasında bir insan olarak eleştirmenin yaşaması/soluk alması zaten mümkün değildir; şairin söylediği gibi fikri hür/vicdanı hür davranırsa sanat çevrelerinden icazet alamaz, yazısını yayınlatacak yer bulamaz. Eleştirmen sanat çevresinin uyumlu bir figürü olmak zorundadır. Bu işler sonucunda etkisizleştiren eleştirmen, çoğu zaman malumu ilan eder; zaten var olanı bir kere daha tarif ve tasnif eder. Bazen de badygard gibi galeri mekanına, siyasal konsepte veya güdümlü sanatçıya yer açar. Bu tür eleştirmen, okuyucu/izleyici için tüketim mallarının içinden çıkan kullanma kılavuzu hükmündedir. Kafa karıştıran doktor reçetesini söken eczacı kalfası anlamında teknik değeri tabii ki vardır ,ama bu duruma anlam kazandıran ,oyunu yeniden kuran 'eleştiri' değildir.
Renkleri/biçemleri tartışmak zaten değerli uzman zevat-ı kiramın yani dernekleşmiş/cemiyetleşmiş gazete/dergi yazarlarının ,ipi/yuları kaptırmış tutsak eleştirmenlerin işi diyoruz; Peki biz nasıl eleştiri yapıyoruz?
Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir. Hiç oralarda dolaşmıyoruz. Dediğimiz gibi bir resme bakıp ömür tüketmek, bir heykelin karşısında gözyaşlarına gark olmak ya da kesenin ağzını açanlara hizmet sunmak, renkleri/biçemleri tartışmak , sömürenler açısından dünya sanat tarihine yön vermek zaten Başkan Truman'dan beri New Yok'u mesken tutan saray soytarılarının, bir yalan üzerinden eleştiriyi kurumlaştıran değerli hayal tacirlerinin/havuç burunlu pinokyo uzmanların işi. Biliyoruz ki , uluslararası çağdaş sanat oligarşisi her dem işbaşında: Türkiye gerçeğinde biz ise emperyalizmin kuşkonmaz lehçesiyle konuşan mağrur sarhoşlar için değil, dilimiz döndüğünce yurtsever ayıklar için 'yaban' eleştiri yapıyoruz. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde,ülkenin ruhu ile bedenini ayıran cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıp ezilenden/sömürülenden taraf oluyoruz. Güzel/çirkin mücadelesini, zengin sofralarında kaşık sallayan, ipi kuşağına denk estetik uzmanlarına bırakıp Gazze'den Bolivya'ya mağdur ile mağrurun izini sürüyoruz ;ödülün ise yalnız hak'kın gölgesindeki serinlik olduğunu bilerek..
Bütün bu söylediklerimiz eleştirmenin kimliği/kişiliği ve siyasi tercihleriyle ilgili tanımlar. Bundan sonra eleştirinin özgün bir yaratma becerisi olarak ayrı bir kurumsal yapısı, entellektüel referans kaynakları, zihinsel haraketinde eylem planı olan görsel/kültürel birikimi, ideolojik seçiciliği var ki, şimdi bu konulara değineceğiz.
"Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu göstermek olmalıdır", diyor ünlü düşünür Susan Sontag. Bu ve bunun gibi kısmen doğru olan ,onlarca önemli tanım vardır konu hakkında. Bizse bunları geçin, bildiklerinizi unutun diyoruz. Eleştiri başlıbaşına özgür bir inşa süreci yani yaratıcılıktır. Kelimelerin gücü hem nesnelerden hem de insanlardan büyüktür. Konuştuğumuz konu bir eleştirmenin ,sanat yapıtından yola çıkarak bağımsız bir alanda,farklı bir yapıyı yeni baştan kurmasıdır. Bu ,ders kitaplarında ,seminer tutanakları/çalışma notlarında bulunacak, bilgi aktarmayla öğretebilinecek bir kavram değildir. Yaratıcılık ve birikim hayati önemdedir; profesyonel iz sürücülük/ araştırmacılık ise gerelidr. Sanat yapıtı, eleştirinin yanlızca nesnesi değil, kendi başına açıklara kulaç sallamaya başlayan ,dizginlenemez düşünce sürecinin tetikleyicisidir.
Eleştiride önemli bir dönüşüm; Walter Benjamin'e göre Romantik eleştiriMert Tokur 16 Nisan tarihli Miliyet kitapta Benjamin hakkında şunları yazıyor : Eleştiri, sanat yapıtını canlandırmayı, onun kendi bilgisine ulaşmayı sağlamasını hedefleyen bir deneydir. Benjamin, sanat eleştirmeni teriminin ancak romantiklerle eski sanat yargıcı kavramının yerini aldığını söyler.
Romantiklerden sonra kimse yargıç olduğunu söylemeye cesaret edemese de, eleştiri yargılamanın kötü emellerine alet edilebilmektedir. Yargılamaktan eleştiriye geçişin kökenlerine dönmek, çağdaş eleştiriye bir katkı olarak değerlendirilebilir.
Romantik eleştiri; düşünceye, çağdaş dünyada değerlendirme (değer biçme) vasıtası olarak hoyratça kullandığımız eleştiri kavramından daha fazla imkân sağlar. Walter Benjamin, romantik eleştirinin bilgilendirici ya da pedagojik bir amacı içermediğini Schlegel’den aktardığı şu sözlerle belirtir:
“Eleştirinin amacının okuru eğitmek olduğu söyleniyor! Eğitilmek isteyen, kendi kendini eğitebilir. Pek nazik değil, ama bunu değiştiremeyiz”.
“Eleştiri bir üründür”
Benjamin bu sözler vasıtasıyla eleştirinin görevinin yapıtı değerlendirmek değil, tamamlamak olduğunu vurgular; “Eleştiri bir üründür; gerçi ortaya çıkmasına bir yapıt vesile olmuştur, ama varlığını sürdürmesi o yapıttan bağımsızdır” diyerek analizini derinleştirir.
Romantik eleştiri, onun yerini alan çağdaş eleştiriden öylesine farklıdır ki, bizler ancak kötü eserlerin eleştirilebileceğini düşünürken romantikler kötü bir eserin eleştirilemeyeceğini söylemektedir.
Belki romantikler açısından şöyle bir tanım bile yapılabilir: Sanat eseri eleştiriye açılan eserdir. Mert Tokur'un Benjamin yazısı burada bitiyor; bizse kaldığımız yerden devam ediyoruz;..
(Bu konuya vakit buldukça devam edeceğiz. Notlar olup çıkmaktan, bağımsız yazı olma kıvamına gelince ayrı bir yazı olarak ,konu başlığıyla yayımlayacağız. Şimdilik bu kadar)
***

İstanbul Modern, Gelenekten Çağdaşa: Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek adlı sergisinde geleneğe ait düşünce ve üretim biçimlerinin modern ve çağdaş sanattaki izlerini sürüyor. Batılılaşma’dan bugüne modern ve çağdaş sanatımızın geleneksel sanatlarımız ile olan ilişkisini konu edinen sergide Erol Akyavaş, İsmet Doğan, İnci Eviner, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Selma Gürbüz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova ve Ekrem Yalçındağ’ın çalışmaları yer alıyor.
Sergi 23 Mayıs'ta kapanıyor. Son haftasındaki bu önemli sergiyi görmediyseniz mutlaka gidin, şayet gördüyseniz bir kere daha görmeye değer 'gene gidin' diyoruz.
Ama sergiyi önemli kılan ,konu hakkında birbirine rahmet okutan eleştirler ki, bunu önceden yazdık zaten.
***
BAYKAL İSTİFA ETTİ; BAŞKANDAN ÖNEMLİSİ FİKİRLERDİR.
KURULTAYDAN ÖNCE SOSYAL DEMOKRAT PARTİYİ YAŞATACAK PRENSİPLER OLUŞTURULMALI
CHP muhalefette olmaktan memnun. Ne söyleyecek yeni sözü, ne de değiştirmek istediği bir dünya var dedik. Politikayı vazgeçtik, ideoloji,ekoloji,global yangın, insan ya da hayvan hakları, bitki zürriyeti, nesli tükenen Anadolu Parsı veya hayvanların yaşam alanı/habitat derdi değil.
Örneğin Türkiyede 8 kuş türü son 50 yıldır görülmüyor; bunlardan 4 türün soyunun tükendiği kabul edildi. Biyologlara göre, mezgeldek, yakalı toy, yılanboyun kuşları flamingo ve tepeli pelikan türleri ise büyük tehlike altında bulunuyor desek ne diyorsun kardeşim, derler? Asıl biz soruyoruz, habitat konusunda ya da tehcir değil ama Anadolu'da yok olan Ermeni/Rum veya Süryani soyu, veya inadına cehalet dediğimiz üniversiye giriş sınavları konusunda CHP'nin sosyal demokrat bir parti olarak tavrı nedir?... Sorun, Türkiye'nin küçük veya büyük hiç bir derdi CHP liderliğinin asıl konusu değil. Sistemi tıkayan, yaratıcı çözüm önerilerine kulağını tıkayan Baykal, konu mankeni olarak vitrini dolduruyor...
İşe 'CHP Demokratik Tüzük Çalışması'nı okumakla başlasınlar;
Yanlız o değil,liderini arayan CHP ve tüm Baykal'cılar.
Orada bir sanatçıdan beklenmeyecek gerçeklikte, doğru tespit ve çözüm önerileri var.
Bedri Baykam'ın CHP Demokratik Tüzük Çalışması'ndan söz ediyorum..
***
13 Mayıs Perşembe 2010Walter Benjamin, ‘Tarih Kavramı Üzerine’ adlı denemesinde, bir devrimin görevinin küresel felaket uçurumuna doğru ilerleyen tarih ‘trenini durdurmak’ olduğuna dikkat çeker. Bu ekolojik felaket ihtimaliyle yeni bir ağırlık kazanan bir öngörüdür bu..
Buradaki sorun şu: Bilim insanlarından bilmeleri bekleniyor, ancak bilmiyorlar. Bilim çaresizliğini uzman teminatının yanıltıcı ekranıyla ört bas ediyor..
İnsanlık daha göçebe bir tarzda yaşamaya hazırlanmalı: Çevredeki yerel veya küresel değişiklikler, beklenmedik derecede geniş çaplı toplumsal dönüşümlere yol açabilir...

***
BU DEFA BİZ DEMİYORUZ ZİZEK,
29/4 TARİHİNDE DÜNYA BASININDA ÇIKAN MAKALESİNDE 'BİLİM İLE ALDATMAK' DİYOR...
Bilim de sermayenin hizmetinde
Uçuşların kaldırılması üzerine öne sürülen argümanlarda doğayla ilgili ve kültürel kaygılarla ekonomik kaygılar arasında yaşanan kafa karışıklığı şu şüpheye yol açtı: Tam da havayolu şirketlerinin baskısının en görünür hale geldiği zamanda, bilimsel kanıtların Avrupa hava sahası üzerinde uçuşun güvenli olduğunu söylemesi ilginç değil miydi?
Bu durum sermayenin hayatlarımızdaki yegâne gerçek şey olduğunun, bilimsel yargıların bile onun arzusuna hizmet etmek zorunda kaldığının kanıtı değil midir.
Buradaki sorun şu: Bilim insanlarından bilmeleri bekleniyor ancak bilmiyorlar. Bilim çaresizliğini uzman teminatının yanıltıcı ekranıyla ört bas ediyor.
Uzmanlara, tecrübelerimizin en mahrem alanlarına (cinsel ve dinsel) varıncaya değin itimat ediyoruz. Nihayetinde bilimsel bilginin alanı, çatışan ‘uzman görüşleri’ diyarına dönüştü.
Günümüzde karşılaştığımız tehditlerin çoğu dışsal (ya da ‘doğal’) olmaktan ziyade insan faaliyetlerinin ürettiği ve bilimin biçimlendirdiği tehditler (sanayinin ekolojik sonuçları ya da diyelim ki kontrol edilemez genetik mühendisliğin psişik sonuçları). Öyle ki bilim, bu tehlikelerin kaynağı olmanın yanı sıra onları anlamamızın tek umudu ve tehlikelerle baş etme yolunu bulabileceğimiz anlamın kaynağı?
Bilimsel-teknolojik uygarlığı küresel ısınmanın müsebbibi olarak suçlarken bile, aynı bilime yalnızca tehlikenin kapsamını tanımlamak için değil, birinci elden algılayabilmek için de ihtiyaç duyuyoruz. ‘Ozon deliği’ sadece biliminsanlarınca ‘görülebiliyor’ örneğin. Wagner’in Parsifal’indeki o an -’Die Wunde schliest der Speer nur, der Sie schlug (Yara ancak açıldığı mızrakla iyileştirilebilir)’- yeni bir ilişkiselliği karşımıza çıkarıyor.
Çevremizi ne kadar ‘güvenli bir şekilde’ kirletebiliriz? Ne kadar fosil yakıt yakabiliriz? Zehirli bir maddenin ne kadarı sağlığımızı tehdit eder? Bilgimizin sınırlarının olması, ekolojik tehdidi abartmamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, durumun son derece kestirilemez olduğu göz önüne alındığında, bu konuda daha da dikkatli davranmalıyız. Küresel ısınmayla ilgili son dönemdeki belirsizlikler, bu meselelerin çok ciddi olmadığının değil, düşündüğümüzden daha da kaotik ve doğal olduğunun, yanı sıra sosyal faktörlerin birbirine kopmaz biçimde bağlı olduğunun sinyalini veriyor.
Ya ekolojik felaket tehdidini ciddiye alıp hemen şimdi, felaketin gerçekleşmezse saçma görünecek bir şeyler yapmaya karar veririz ya da hiçbir şey yapmayıp bir felaketin gerçekleşmesi durumunda her şeyi kaybetme riskine gireriz. Verilecek en kötü karşılık, kısıtlı bir önlemler silsilesi uygulamak olacaktır; böyle bir durumda, ne olursa olsun çuvallayacağız.
Mesele ekolojik felaket riskine geldiğinde, ‘bilinmeyen bilinmeyenlerle’ karşı karşıya geliyoruz. Rumsfeldyen bilgi teorisine ait bir kavram bu. Donald Rumsfeld bu teoriyi Şubat 2002’de, hâlâ George W. Bush’un savunma bakanıyken, bir miktar amatör felsefecilik parçalayarak kurmuştu. Şöyle demişti: “Bilinen bilinenler var; bildiğimizi bildiğimiz şeyler var. Bilinen bilinmeyenler olduğunu da biliyoruz; yani bilmediğimiz bazı şeyler olduğunu biliyoruz. Fakat bilinmeyen bilinmeyenler de var - bilmediğimizi bilmediğiniz şeyler.”
***
Göçebelik fikrine alışın
Rumsfeld’in eklemeyi unuttuğu şey hayati önemdeki şu dördüncü kavramdı: ‘Bilinmeyenler bilinenler’, bildiğimizi bilmediğimiz şeyler; yani Freudyen bilinçaltı, Lacan’ın deyişiyle, ‘kendisini bilmeyen bilgi’. Irak savaşındaki esas tehlikelerin ‘bilinmeyen bilinmeyen’ler (yani var olduğundan kuşku bile duymadığımız tehditler) olduğu savına şu yanıtı vermeliyiz: Tam tersine, esas tehlikeler ‘bilinmeyen bilinenler’dir, bağlı olduğumuzun farkında bile olmadığımız, inkâr edilen inançlar ve faraziyeler. Ekoloji meselesinde, insanların felaket ihtimaline inanmasını engelleyen ve ‘bilinmeyen bilinmeyenler’le karıştırmalarına yol açan, işte bu inkâr edilen inançlar ve faraziyelerdir.
İnsanlık daha göçebe bir tarzda yaşamaya hazırlanmalı: Çevredeki yerel veya küresel değişiklikler, beklenmedik derecede geniş çaplı toplumsal dönüşümlere yol açabilir.
Diyelim ki devasa bir volkan patlaması İzlanda’yı yaşanmaz kıldı: İzlanda halkı nereye gidecek? Hangi şartlar altında gidecek? Onlara bir parça toprak verilecek mi, yoksa dünyanın dört bir yanına dağılacaklar mı? Kuzey Sibirya daha yaşanır ve tarıma elverişli hale gelirken, Sahra altı Afrika’nın geniş tarım alanları büyük bir nüfusun yaşayamayacağı kadar kuraklaşırsa, nüfus değiş tokuşu nasıl organize edilecek? Geçmişte benzer şeyler yaşandığında, toplumsal değişimler vahşi biçimde ve kendiliğinden, şiddet ve yıkımla gerçekleşiyordu. Böyle bir ihtimal, birçok ülkenin kitle imha silahlarına ulaşabildiği bir dünyada felaketle sonuçlanacaktır.
Tek bir şey ortada: Ulusal egemenliğin yeniden tanımlanması ve yeni küresel işbirliği düzeylerinin keşfedilmesi gerekecek. Ekonomiler ve tüketim düzeylerinde, yeni iklim koşullarının veya su ve enerji kıtlığının talep ettiği ve yol açtığı muazzam değişiklikler ne olacak? Bunlar nasıl karara bağlanıp uygulanacak?
Adalette tavizsiz eşitlik şart
Bu noktada Fransız Marksist filozof Alain Badiou’nün devrimci politikanın ‘ölümsüz düşüncesi’ dediği dört unsura dönmek öğretici. Öncelikle talep edilen şey, adalette tavizsiz eşitlik: Kişi başına enerji tüketimine dünya çapında normlar dayatılmalı ve böylece, bir yandan Brezilya’dan Çin’e dek gelişmekte olan ülkeleri ortak çevremizi yok ettikleri için suçlarken, gelişmiş ülkelerin çevreyi şu anki düzeyde zehirlemesi durdurulmalı.
İkincisi, terör: Liberal ‘özgürlükler’in ciddi biçimde kısıtlanması ve olası yasa ihlalcilerinin teknolojik kontrolü gibi önleyici tedbirleri ihlal eden herkesin acımasızca cezalandırılması. Üçüncüsü, gönüllülük: Ekolojik felaket tehdidine karşı koymanın tek yolu, kapitalist kalkınmanın ‘spontan’ mantığını zaptedecek kolektif karar süreçlerinden geçiyor.
Sonuncusu ve en az diğerleri kadar önemli olanı, insanlara güvenmek: İnsanların büyük çoğunluğunun bu katı tedbirleri desteklemesi, kendine ait görmesi ve uygulanmalarına katılmaya hazır olması. Terörün ve insanlara güvenin bir bileşimi mahiyetinde, her eşitlikçi-devrimci terördeki gibi önemli bir figürün zuhur etmesini teşvik etmekten korkmamalıyız: Suçluları yetkililere ihbar eden ‘muhbir’dir o figürün adı. (Enron skandalında, Time dergisi, maliyeye ihbarda bulunan şirket çalışanlarını gerçek halk kahramanları olarak kutlamakta haklıydı.)
Bir zamanlar buna komünizm diyorduk...
***
12 Mayıs Çarşamba 2010

RESSAM JALE NEJDET ERZEN
DOĞAYA ADADIĞINI SÖYLEDİĞİ ÇALIŞMALARI SERGİLİYOR;
SERGİ DAHA AÇILMADI, GÖRMEDİK AMA
SÖYLEDİKLERİ ÖNEMLİ..
Bilkent Üniversitesi, Kütüphane Sanat Galerisi'nde ressam Jale Nejdet Erzen doğaya adadığı çalışmalarını 13 Mayıs - 2 Haziran arasında sergileyecek.
Şöyle diyor ressam `Herşeyden önce ressam olduğumu düşünürüm; ama bu bir meslek olmaktan çok benim için dünya ile bir yakınlaşmadır.
Uzun yılların farklı diyaloglarında zaman zaman çeşitli ilgiler ön plana geldi ve dünya ile bağlarım derinleşti. Bazen de resme bir kompositör gibi yaklaşarak gördüklerimin renk, vuruş, ritminde kendimi duymaya çalıştım. Birikimler beni giderek daha yoğun ve daha sakince doğaya gönderiyor`
Bu sayfaların sanat eleştirisi babındaki farklılığı şudur : Kutsal kitap "önce 'kelam' vardı" der. Zarftan öte mazruf, ruh varsa beden gelir. Dememiz o ki, 'nasıl? 'dan evvel ziynet değerindeki cevheri, yani amacı/sözü,iç sesi arıyoruz: Günümüzde sanatçının önce ne söylediğine bakıyoruz. Hele böyle bir konudaki duyarlılık can alıcı önemdedir. Tabiat ana hep vardı; haris insansa misafir. Toprak ile yaprak/çiçek, börtüböcek velhasıl yeryüzüyle gönül bağı olan sanatçıları ayrıca önemsiyor, bilinç olarak ayrıcalıklı farkındalıkları olduklarına işaret ediyoruz. Tasnif/istif,espas,gölge,piyasayı ilk kalemde es geçeriz. Dünya sanat tarihi, ülkenin hiyerarşisi falan önem arzetmiyor bizim açımızdan; tevatür sayıyoruz.
Tezgahı nerede açtığı/şeklen 'nasıl' söylediği, manzarayı neyle süslediğiyse, o konu meserret erbabının , 'güzel' peşinde ömür tüketen kültür sanat yazarlarının işi. Bizim dert ettiğimiz, ezen/ezilen, yok edilen dünya ile ilgili farklı -spesifik!- konular.
Şarkıcının söylediği gibi 'bu küçük işlere ben bakarım'..
'Jale Nejdet Erzen' , 'Birikimler, beni giderek daha yoğun ve daha sakince doğaya gönderiyor` diyor ki, bizim adımıza bu cümleden yaptıklarına bakmak farz olur.
Zaten sonuçta tüm birikimlerimizle birlikte bir fidan gibi toprağın bağrına saplanıp, başka hayatlara kök salacağımız gerçeğini sözcüklerle özetliyor. Bu kelimelerin içini doldurmaksa, sanatçı olarak zaten onun görevi..Yangın alarmı var,tabiat ana ağır hasta. İzlanda'nın Eyjafjallajokull buzulu altındaki volkanlar bir bir öfke kusuyor; dünya ise bir saatte kaybettiği dolarların hesabı peşinde. Konu acil ve biricik. Muhasebe/ibra 'yaşamsal' boyutta; 'uygar' insan umarsız.
Evi/ülkeyi hatta dünyayı bir işletme olarak algılayan devletler/yönetenler istatiksel reseptörlerin yalancısı. Çıkar iktidarlarının kâr hırsı, doğayı tükettiği boyutuyla sorumsuz; kapitalizmin kuşattığı zihinler ise esir.Hiç kimse ne cep telefonundan,ne banka kartından ne de Google'dan vazgeçebilir; et/kemik olmuşuz.
Vicdanları rahatlatan Greenpeace, hayvan barınakları ya da ekolojik tarım takıntısı.
Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales, 'ya toprak ana ölecek, ya kapitalizm' diyor.
Sahip çıktığı konuyla, bu kargaşada sanatçının derdini anlatması ise maharet ister; Jale Nejdet Erzen'in işi zor. Sergi Ankara'nın genç seyircisine emanet..
***
Dünya sanat tarihi istilanın,sömürünün ve yalanların gülümseyen tarihidir.
Dünya sanat tarihi , timsahın gözyaşlarıdır.
Afrika'nın kanı, Ortadoğu/Anadolu'nun canı, Asya'nın acısı, Peru,Bolivya,Kudûs/Filistin/Gazze'nin kefensiz ölüleri olmasa
Batı'nın 'güzel' dedikleri, aslında çirkin sanatlarının / insan haksızlıklarının / hayvani talanın o muhteşem heybetli tarihi / sömürünün o ihtişamlı yalanı yazılamazdı.
Yalan tarih yazıcısı, Batı'lı efendinin zincirli uşağıdır.
Bilinmelidir ki sanat, asla yalnızca sanat değildir...
***
11 Mayıs Salı 2010
YA BİLİM ÖLECEK YA YERYÜZÜ
Yaban hayatı savunduğumuz yazılarımızda toprak ana ölüyor bunun suçlusu bilimdir diyoruz ki, çağdaş düşünürlerden ve ilerlemeci aydınlardan ve sol düşünden bu konuda çok destek alamıyoruz.
Çünkü bağnazlığın/çürümüşlüğün ve karanlığın karşısındaki güç olarak aydınlanma felsefesi ve bilim görülüyor.
Konu bu paradoksa sokulamayacak kadar derindir.
Aslında aydınlanmanın tarihi,kapitalizmin suç tarihidir ; bilim ise spastik evlattır.
Söylediklerimizden zerreler Adorna ve Horkheimer'de ve daha fazlası Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales'de var. Çünkü 'ya toprak ana ölecek, ya kapitalizm' diyor.
Biz de buna yakın şeyler söylüyoruz,ama biraz değiştirerek.
Adını andığımız felsefeciler 'Aydınlanma totaliterdir/Aydınlanma yıkıcı rasyonellik ilkesine sıkı sıkı sarılır.' diyor ki, bu işimize yarayan,sürdürülebilir cümleden bir tespittir. .
Biz devam edersek bu totaliterliği ve cahil cesaretiyle bilim ,
gezegeni parçalı, bütünü göremeden algılar. Herkes kendi elindeki parça ile bütüne başkaldırır. Yani bir başka deyişle kendini bilmeden, bütün hakkında totaliter yargılar/şüpheler geliştirir. Bilim paranoyaktır ; tanımlamaları 'korku' sonucudur.
Sürekli biri onarırken,binlercesini yıkar. Yeryüzünün toplu hafızasındaki,düşünme sürecini algılayıp, insanın da küçük ama haris aklıyla bütünün süreli ve küçük bir zerresi/parçası olduğunu idrak etmez.
Kanserli bir hücre salınımı/edasıyla agresifce, çevresini baskılamaya çalışır.
Ekmeğini ve kudretini yarattığı karartmalardan, uyandırdığı korkudan kazanır.
Yaşamın bütünü açısından gerçek değildir; nesilden nesile korkuları aktardığı ölçüde analojik/bağlantılı olan inanılırlığı sürdürülebilir. Sonsuz yaratılış içinde yalnız insan soyuyla mukimdir ; onun talepleri,ulaşabildiği bütünün önünde belirleyici olmaktadır.
Onun için diyoruz ki,
Ya bilim ölecek, ya da gezegenimiz/yeryüzü diyoruz.
***
10 Mayıs Pazartesi 2010
*Politika en büyük sanat; eleştirisi ise zor zanaat ki, hiçbir şey göründüğü yüzüyle anlam taşımıyor; derinlikteki rastlantılar önemli. Yapmak için değil, hükmetmek/ yıkmak için yapılan siyasetin silahları insanın en aşağılık güdüleriyle bezenmiş; süründürücü ; insanlık falan kalmamış; arenadaki toplu histeri, son darbe ise öldürücü.
Türkiye komployu ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz.
***
*Yeni Şafak Gazetesi yazarı : İstanbul Modern'de açılan Gelenekten Çağdaşa Sergisi dolayısıyla yazdığı yazıda tanıdım.
Gereksiz savurmuyor/savrulmuyor ; kendi içinde tutarlı,pazarlıksız ve dürüst bir dili var. Bu, bütüne katıldığımız anlamına gelmez elbette; zaten kim kimi aklı/fikriyle örter/örtüşür? Ömer Lekesiz ,her Pazartesi yazıyor.
26 Nisan'da 'Şair ile Soytarı' başlıklı yazısında "Şair, muhaliftir, komünisttir, mü'mindir. Soytarı ise muhafazakardır, sağcıdır, hakikati bile bile yalan ile örtendir." diyor, hem de Yeni Şafak'da..Her sözcük hamile, dolayısıyla güzel; kutlarım..
'Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar? '(16/71)dendiğine göre söylediği müslümanlar için ,argümanlara bağlı ve tutarlıdır; telaşa gerek yok.
***
*
56. Sait Faik ödülleri verildi
Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sahibini buldu.
Jüri, oybirliğiyle bu yılki ödülün Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla
Aslı Erdoğan’a verilmesini kararlaştırdı. Erdoğan ödülünü, 11 Mayıs Salı günü Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenecek törenle alacak.
Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.
Aslı Erdoğanı ve isabetli seçim nedeniyle seçici kurulu kutlarım ama, ödül verilme nedenini oluşturan cümleyi anlamadığımı itiraf edeyim;
ne diyor cümle?
'Çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık için Aslı Erdoğan'a ödülü vermiş..
Ödül esere veriliyorsa problem yok. Ama yazara veriliyorsa, ödülü alan Aslı Erdoğan'sa, sözcüklerle yazan insan nasıl 'dilsiz tanık' olur? Yazar için ortalarda görünmeyem 'gizli tanık' falan dese ,tamam diyeceğiz. Ama 'dilsiz tanık' herhalde imge olarak jürideki yazarların zarfı ,mazrufa uyduramadığı bir garabet ki ben bunu anlamadım. Herhalde ödül kitabın ; bunun açıklaması bu. O zaman kültür editörleri eksik başlıkla haberi veriyorlar. "Aslı Erdoğan,Sait Faik Ödülünü Kazandı" başlıkları yanlış demek ki!

***
8 Mayıs Cumartesi 2010
ENİS BATUR BU HAFTA 'RESMİN DEĞİŞİMİ ÖNÜNDE YAZAR'
ADLI YAZISINDA ŞUNLARI SÖYLÜYOR
Enis Batur bilmiyorum daha önce de yazar mıydı/yeni mi başladı, ama onbeşde bir çıkan Cumhuriyet Kitap ekinde resim sanatı hakkında yazılarına yoğun rastlamaya başladık . Bazen, edebiyat kökenli kişilerin resim tanıtım/nezaket yazılarına dergi/gazetelerde tesadüf etsek de bunlar daha çok, resmin içindeki hikayeyi arayan/anlatan yazılar olduğu için genel okuyucu kitlesine hitap eder. Heveskâr/hercai biraz hesabi ,belki eş/dost ağırlayan bizim başlıktan öte bakıp konuya dahil olamadığımız kalabalık cümlelerden denemeler, çok okunur değildir.
Batur'un bu yazılarda ise daha çok havadis babında litaratür aktarması var ;
kısmen resim üstüne düşünmeye çalıştığını, ama edebiyatçı ceketini çıkarmadan (zaten budur) konuyu sorguladığını görüyoruz . Pervasız/pertavsız ya da Benjamin'le Adorna'ya (o ekibe) selamsız duhul edilemeyecek önemli/ciddi konulara büyüteç tutarken, edebi lezizliği/lezzeti olsa da, bu kesif ortamda görsel sanatlar açısından durumu şimdilik çok yazmanın dışında kayda değer farklılık oluşturamıyor;
Düşünce dünyasının ulaştığı referans damardan ilerlemesi kolaylık sağlayacakken, kişisel girdiğinde sorunlu/özürlü-tekrarı/arzı bol konularda,ikircikli gözlemleriyle,yarattığı kuşkulu ortamda sözünü hidayete erdirmeden/sayfa sonunu bulamadan tıkanıyor.. Bir cümlede yeni yarılmalar oluşturmak ,tek çekiçle mermer kaideyi çatlatmak zordur. Aslında Batur kendine bir erk alanı yaratmak/aralamak istiyor çünkü iktidar hakikati yaratıyor . Doğruyu Söylemek/Bilme İsteği'ni takip eden süreçte söylediğini uygulayan bir militan gibi inanmış dirençle sözcükleri sıralıyor. Ne ki, Foucault'nun söylediği gibi 'hayatların en yoğunlaştıkları, enerjilerinin en fazla odaklandığı nokta elbette iktidara tosladıkları, onunla cebelleştikleri, onun kuvvetlerini kullanmaya ve tuzaklarından kurtulmaya çabaladıkları yerdir.'
Şöyle söylüyor 6 Mayıs Perşembe tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde Batur:
"Edebiyat-resim diyaloğu XIX. yüzyılda koyulaşmış, XX. yüzyıla devredilen bir ilişki düzeni oluşmuştu. Kimi temel metinleri düşünelim: Balzac'ın Meçhûl Başyapıt'ı, Aragon'un Matisse romanı ya da Robbe-Grillet'nin Magritte'i - örnekleri çeşitlemek güç değil. Yakın temaslardan kimilerini anımsayalım: Mallarmé ve Degas'dan Char ve Staël'e, daha da yakın tarihlere gelebiliriz.
Bu diyalog yoğunluğunun doruk çağı, avant-garde akımların patlak verdiği dönem olmuştur. Ressam-şair, ressam-yazar işbirliğiyle kotarılan kitaplarla dev bir kitaplık kurmak güç değildir. Resim üzerine yazmak, ayrı bir damar getirdi edebiyat bağlamında: Saymakla bitmez ya, birkaç ağır top örneği hemen sıralayalım, tek bir ressam seçip: Braque'ın yapıtı karşısında Saint-John Perse, Malraux, Paulhan, Char ve başkaları. Selim İleri'nin vurguladığı gibi, Tanpınar'dan başlayarak, bizim edebiyatçımızın da varlık gösterdiği bir alan.
Bir kopuş gerçekleştiyse, bunun temel nedeni, 'çağdaş sanat' anlayışının devreye girmesinde, metin gereksinmesinin niteliğinde başgösteren değişimde aranmalı: Edebiyat adamının izlenimci, poetik ya da yarı yarıya poetik, sorunsala genellikle dayalı olmayan (dayalı olanları vardır) yazma biçiminin durumu karşılamadığı, analitik bakış açısının ve yazma üslûbunun öne çıkmasının beklendiği bir sanat anlayışına geçildi nicedir. Bizim görsel sanatlar hattımızda, kabaca Altan Gürman ve Sarkis'le başlatabileceğimiz, bugün egemen varlığını ortaya koymuş, saçma bir tanımla 'çağdaş sanat' diye adlandırılması ne yazık ki artık oturmuş Yeni Sanat önünde edebiyatçının, tek tük örnek bir yana, geri çekildiğini gözlemliyoruz. Yetersiz ilgisi, ola ki direnişi, donanım kazanmaya hevesli olmayışı, ola ki üşenmesi nedeniyle söz sahibi olamadığı bir alan bu, şimdi. İşin kötüsü, Batıda sıkı örneklerini gördüğümüz (Didi-Huberman gibi) analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii.
'Çağdaş Sanat', ressamları da etkiledi ister istemez, başka türlüsü güç, çağdışı kalmayı göze almadıkça. Uzunca bir süredir, onlarda da 'sorunsallığ'ın arttığını, öne çıktığını gözlemliyoruz. Selim İleri, 'öyküden vazgeçen' Balkan Naci'den uzaklaştığını gizlemiyor. Ressamın geçirdiği evrime ayak uydurmak zorunda değil şüphesiz, ama gelişmeyi anlamak zorunda bence." diye yazıyor.
ENİS BATUR GÖRSEL SANATLAR YAZACAKSA ŞUNU ARAMALIDIR:
Konu, dik yokuşta birinci vitesle gazlayan araba gibi bağrıyor. Kendisinin sorun ettiği bu konuların hiçbiri aslında resmin/görsel sanatların sorunu değildir. Hele 'çağdaş sanat' terimi yerine kullandığı 'yeni sanat' adlandırmasıyla da aşılacak bir durum ,hiç değil; bu kadar kolay bir tespit/tahlil-analiz yapmak olanaksız..
Sanatın ne olması, ne olmaması gibi cenderelerin/perdelerin çekilmesini kendi adımıza çok doğru bulmuyoruz.
"analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii."
demesi kendisini korumaya alma isteği ötesinde bir anlam taşımıyor; bodoslama ekleniyor.
Zor/az olan şudur; bu Batur'un, ismini değiştirip 'çağdaş' yerine 'yeni sanat' diyerek deri değiştireceği bir konu değildir . Özgünlüğü aramaksa tabi her sanat yazarının hakkıdır; Enis Batur bunun peşinde olsa ,konudaki hikaye dahil kimsenin itirazı olmaz. Balkan Naci için, konular değişse de kendisi merkezdedir ; sanatçının böyle bir yapısı var; yani doğru cevap hiçbiri/Balkan Naci.
Evet asıl olan 'kavram' oluşturmaktır. Şayet kavram oluşturursanız, söylenmemiş olanı topyekûn hazineden, insanlığın hizmetine sunarsanız,ismine ne derseniz deyin 'yeni' olacaktır. Bu da başka, özellikle kolektif tarihsel/ekonomik ,coğrafi dönemsel,metaformoz/düşünsel katagorilerin yansımasıyla olur.
Örneğin Kant 'Aydınlanma Nedir' diye sormuş,ardından verilen cevaplarla bir külliyat çıkmış/dönem oluşmuştur. Bu bir kavramdır.
Gene örneğin Marks ' işçinin ürettiği maldaki, patronun kârı ,işçinin gasbedilmiş emeğidir; bu artı değer sermayenin değil, emeğin/emekçinin hakkıdır' demiş sosyalizm dünyasına kendisyle başlayan yeni bir kavram hediye etmiştir. Tüm Marksist litaratür bu 'artdeğer,gasbedilmiş emektir' tanımı üstüne yükselmiştir.
Duchamp'a atfedilen de böyle bir kavramdır, Picasso'ya da. Bunlardan mebzul miktarda bulunmasını istemek, asfaltta dört yapraklı yonca peşine düşmektir; Kim kaybetmiş?
Bu ancak edebiyatçının hayal dünyasıyla mümkün olur. Zihni Sinir falan öyküsü demiyoruz; o kadar değil.
Sanat yazarları/eleştirmenler/küratörler, galericiler, koleksiyoner, müzeciler , editörler ve durumu dert eden , ayırdetmesi beklenen diğer kimseler düşünce üretmiyor, o hiç olmazsa birşeyler söylüyor; o da iyi. Gene de kafa yormasında fayda/yazılan konularda camiaya ayna var/ ,bizim ki bir dipnottur; rastlarsa.
Fransız aksanlı olması farketmez, aykırı olması önemli değil, şayet söylediklerin yaşadıklarıyla koşut değilse, şehrin şamanı olsan da, esnaf lokantası müdavimlerininin iştihanı kaçırırsın. 1977`de akciğer kanserinden ölmüş, Marquesas Adaları`nda Calvary mezarlığına gömülmüştür; birkaç metre ötesinde ünlü ressam Paul Gauguin yatmaktadır diyerek ilgilimizin olmadığı ansiklopedik kelamla Jacques Brel'den girip yakınlık tesis edemezsin çünkü hip pap'ın kuruluş mantığı bozlakdan farklıdır; uzun havan ise kendine. Aynı coğrafyada değil aynı mekanda bile parelel evrelerin başlangıcı finali belirler; esinlendiğinle kalırsın ; Tanpınar'ı es geç, bir mevlevinin ruhundan akan Enis Behiç Koryürek'e pardüsü giydirip, Walter Benjamin'i çocukluk anılarınla/içinde filizlendiğin etikle bünyaminleştirsen de bekleyemezsin. Yalnız sen değil,çocukluğu Anadolu'da geçmiş hiç kimse.
Öyle bir derinlik yok, yüzeyde coşkuyla/sevgiyle kulaç atmak var; kafa yoruyor; kabul. Lakin tenkit ettiği,yakındığı her cümlede, açık veya perdeli bir soru/sorgulama yatmıyor. Kavram değil, sadece kelime/sözcük, konu kalabalığı (kendisi işaret ederek duruma kirlenme diyor,ben demiyorum). Önerimiz analiz/analiz dediğinde kendisinin boş bir defter sayfasına, önce ehemle mühim arasındaki tespitlerini belirleyip yazmasıdır. Şayet yapmak istiyorsa, bu kişisel değerlerindeki 'öncel' analizin başlangıç noktasıdır. Görsel sanatlara ilgisi/sevgisi takdire şayan, lakin müteharrik olmak yeterli değil: Kendi içinde beş duyunun ötesinde bir referanduma ihtiyacı var; sosyal yanını görmezden gelemeyeceğimiz sorumluluk projesi olarak yazmak, yalnız melamet ehlinin gönül işi değildir; perşembe yazılarındaki sentez o yüzden sarih olamıyor.
FT ise doğrudur; itirazım yok, inadı/azmi tutarlılığı gören Bedri Rahmi zaten o günden bize tebliğ etmiştir. Bk. Milliyet Sanat 1972 veya 73 olması gerek.
***
Enis Batur yazısını yazdık ve "ehemle mühim arasındaki tespitlerini belirlemesini" talep ettik. Bu arada Hakkı Devrim'in yazısını gördük. Şöyle söylüyor 'Dil Yâresi' başlığında (8/5 2010 Radikal ):
"Başlıkta bugün pek kullanılmayan bir deyiş var: «Ehem ve elzem». İki sıfatı birden kullanarak anlamı güçlendirme yollarından biridir.
Elzem zaten «çok lüzumlu, gerekli» demek. Ehem de «Çok, daha ,en, pek» kelimelerinin eşanlamlısı bir sıfat. İkisi bir arada «aşırı abartma» ifade eder."
Burda Hakkı Devrim'de kelimelerin anlamını karıştırıp,işi çorbaya çevirdiğine göre Batur yazısında söylediklerimizi anlaşılır kılmak için açalım:
'Ehem' için daha çok kullandığımız şekliyle ehemiyetli sözcüğünü yazalım.
Bu anlamıyla ehemiyetli,yani önemli karşılığını kullanırız. Yani ehem, 'önem' demektir.
Elzem ise Hakkı Devrim'in söylediği gibi 'luzumlu' anlamındadır.
Devrim'in eş anlamlı dediği kelimeler,görüldüğü üzere iki farklı durumu ifade etmektedir.
'Önemli ' ile 'luzumlu' aynı şeyler değildir.
Aynı 'ehem' ile 'mühim' ,dediğimiz gibi kişiye farklı seçimler sunarlar.
Apartman kapıcısı 'ehem'dir,yani luzumlu kişidir , ama mühim zevat değildir.
Hakkı Devrim'in yazısının, bizim yazıyı okuyanların kafasını bulandırmaması için bunları yazıyoruz.
Yaş kemale ermiş; eski gündelik kullanımıyla farklı olsa da, bugün harman ettiği şekliyle Hakkı Devrim sözcükleri karıştırıp, dün yazdığımız konuyu bulandırıyor..
***
METİN GÜÇLÜ'NÜN YANISIRA SELMA TUNA DOĞAN , NURİ BATTAL, TAKİP EDİP İZLEMEYE ÇALIŞTIĞIM FARKLI IŞIKLARI, RENKLİ YETENEKLERİ/GENÇ ÇİZGİLERİ OLAN YENİ İSİMLER. BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ’TA/ART SHOW 2010 'DA
BUGÜN AÇILACAK SERGİDE YER ALIYORLAR. TİCARİ YÖNÜNÜ BİLMEM AMA GÖRSEL OLARAK BU SANATÇILARDAN BAŞLAMAK ÜZERE SERGİYİ ÖNERİRİM...
İLGİLİ GELEN BASIN BÜLTENİNDE ŞU BİLGİLER VAR..

BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ’TA/ART SHOW 2010/İstanbul Galerileri Buluşması Sergisi açılıyor
Beşiktaş Çağdaş, 7 Mayıs - 16 Mayıs 2010 tarihleri arasında
“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması – V” etkinliğine ev sahipliği yapacak.
7 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul, Beşiktaş Belediyesi, Beşiktaş Çağdaş’ta 18 sanat galerisini bir araya getiren büyük bir etkinlik düzenliyor. Beşiktaş Belediyesi’nin İlkini 2006 yılında gerçekleştirdiği “ART SHOW Sanat Galerileri Buluşması”nın beşincisi 7 Mayıs - 16 Mayıs 2010 tarihleri arasında Beşiktaş Çağdaş’ta izleyebilirsiniz.
“ART SHOW Sanat Galerileri Buluşması” bir yerel yönetim tarafından, plastik sanatlar alanında düzenlenen ilk sanat festivali olma özelliğine sahip. Etkinlik sanatseverlerin izleyici konumundan alıcı konumuna geçmesine, yeni koleksiyonların oluşmasına ve Türkiye’de sanat pazarının büyümesine destek olma amacını taşıyor 18 Galerinin 43 Sanatçı ile katıldığı
Art Show 2010 sanat buluşmasın’da sergilenen 500 eser 7 – 16 Mayıs Tarihleri arasında satışa açıktır.
8 – 16 Mayıs Tarihleri arasında her gün 11:00 – 19:30 saatleri arasında izlenebilir.
ART SHOW 2010 ‘ da
REYHAN ABACIOĞLU
KEREM AĞRALIGİL
MUSTAFA ALBAYRAK
ORHAN ABACIOĞLU
ALİ ALIŞIR
BURHAN ALKAR
HABİP AYDOĞDU
DUYGU BAĞLAN
NURİ BATTAL
ORHAN BENLİ
ZAHİT BÜYÜKİŞLEYEN
CİHAT BÜYÜKÖNDER
DEVRİM CAN
UĞUR ÇALIŞKAN
FİLİZ ÖZTÜRK DOĞAN
SELMA TUNA DOĞAN
BELGİN ONAR DURMAZ
HÜLYA DÜZENLİ
UĞUR EROĞLU
UĞURAL GAFUROĞLU
SAADET GÖZDE
METİN GÜÇLÜ
MEHMET GÜLER
MEHMET GÜN
MAHİR GÜVEN
CUMHUR KAPLAN
HİKMET KARABULUT
ŞÜKRÜ KARAKUŞ
AZİMET KARAMAN
HAYRİYE KOÇ
ZEKİNE KUNDUKAN
GALİP NAHİT NOYAN
FİLİNTA ÖNAL
VEDAT ÖRS
HÜMA ÖZAY
ŞAHİN PAKSOY
MİNE POYRAZ
FUNDA İYCE TUNCER
NECMETTİN YAĞCI
AKIN YILDIRIM
SELÇUK YILMAZ
MÜJGAN ÖZKAYA YILMAZ
EKREM KAHRAMAN
izleyicilere eserlerini sergileyeceklerdir.
“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması - V” etkinliğine katılacak galeriler;
ARDA SANAT GALERİSİ - ARES SANAT EVİ - ARNAVUTKÖY SANAT GALERİSİ
ART DEPO SANAT GALERİSİ - ART SHOP SANAT GALERİSİ
ART & LİFE GALERİ
BAHARİYE SANAT GALERİSİ - BİLİM SANAT GALERİSİ
EKAVART GALLERY - GALERİ ARTİST - GALERİ BARAZ
GALERİ SELVİN - GALERİ SEVART - İLAYDA SANAT GALERİSİ
MİNE SANAT GALERİSİ - MKM SANAT GALERİSİ
“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması –V”
7 Mayıs 2010 Cuma günü saat 19.00’daki kokteylin ardından açılacak,
Açılışa Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da katılacaktır.
BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ (MKM)
Uğur Mumcu Caddesi
No:8 Kat. 1 Akatlar/İstanbul
Tel: 0212 351 93 90 (126)
besiktascagdas@beltas.com.tr
***
7 Mayıs Cuma 2010
'Batı'nın tarihi,sömürünün tarihidir' dedik. 'Sömürü' ise çetrefilli bir kavramdır.
Sanat eleştirmenlerinin söylediklerini anlamak için , her kelimenin ardındaki gerçeğin peşine düşüp kafa yormak gerekir. Bundan da sonuç çıkmaz. Çünkü sufli esnafın dükkanın vitrinine yerleştirdiği renkli ama ,malı olmayan içi boş ambalajlar gibi ,söylediklerinde 'gerçek' yoktur. Şimdi biz biraz onlar gibi oyun oynayarak , entellektüel / dolup,taşan bir cümle kurmaya çalışalım.
Ama bu cümle ünlü eleştirmenlerimizin söylediklerine sözde benzese de, özde benzemeyen bir cümle olsun.
Ortaöğretim sosyal kitabları için bir 'sömürü' tarifi verirsek şunları yazarız:
Sömürü, çırakları,yamakları,kalfaları maestroları olan,
zilcisi,davulcusu,zurnacısıyla ensturmantel,
sinema,tiyatrosu,çizgi romanı,bizden kahramanlarıyla,edebiyatı,medyası,mecralarıyla
meşreb/mezhep/itikat,temayülleriyle ayrı,içkin ilkel kötü ruhun kaynak sermayesiyle,
topyekûn/kolektif cümbüşüyle sınırları ortadan kaldıran,
demokratik diyalogun yaklaştırdığı,taraflarıyla ibadet gibi huşû içinde icra edilen,
dini,imanı,milleti,ideolojisi olmayan 'bir' yeryüzü zanaatı, burada yazdığımız gibi, şeytanın karmaşa içindeki hükümranlığıdır..
1971 yılında sol kökenden gelen Fransız felsefeci Althusser birey ile ilgili devleti içine alacak şekilde yeni bir tanımlama yapar ; "her toplumsal biçimlenişte devletin “İdeolojik Aygıtları” vardır ve bunlar toplumsal biçimlenişin her düzeyinde çalışarak, özneleri o toplumsal biçimlenişin ilişkilerini taşıyabilecek biçimde yeniden üretirler - özneleri bu aygıtlar “kurar”, çünkü bunlar öznenin yaşamı boyunca ilişkiye geçeceği her kuruma yerleşmiştir (hatta kendileri o kurumlardır) . Örnek olarak aile, okul, kilise, vb. verilebilir.
Althusser 'e göre ise, her toplumsal biçimleniş (social formation) “yapısal nedenselliğin” (structııral causality) 'ıçinde varolmaktadır: öyle ki bütün düzeylerin -ideoloji dahil- özgün etkileri ve etkilenmeleri vardır ve bu Biçimleniş varlığını bu “etkiler” sayesinde sürdürebilir - her düzey diğerine göre “görece “”otonom”dur, bütün bunlara karşın ekonomik düzey son kertede (in the last instance) öbür düzeyleri belirler (bu belirlenim pratikte olduğundan değil ama analitik bir biçimde düşünülmelidir
Özneler ise, bu Biçimlenişin içinde zaten varolan karmaşık ilişkilerin Taşıyıcılarıdır (lisarer); görüldüğü gibi bütün «kökten,ve “gelişmiş” görünümüne karşın, ideoloji bir Biçimlenişin etkisi (effect) olarak düşünülmekte ve bu Biçimlenişi, Taşıyıcılar ilişkilerini taşıyarak ”desteklemektedirler” kısaca, bir toplumsal biçimlenişte ilişkileri taşıyan Özne modeli. Bu İnsan anlayışı bana. anlamsız bir “kökten anti-hümanizm”den kaynaklanmış görünüyor, çünkü bu model izlenirse, toplumsal biçimlenişe/biçimlenişlere özne/özneler ideoloji tarafından yerleştirilmekte ve gerekli akıl mekanizmaları ile “teçhiz” edilmektedirler: aslında burada yapılan, sorgusuz bir biçimde iki şeyi (ideoloji, özne) birbiri için tanımlamaktır - yetkin bir totoloji."
***
6 Mayıs Perşembe 2010
6 Mayıs sabahı, Süleyman Demirel'in günahlarına günah katıldığı gündür.
Darağacında üç fidan. / Türkiyenin dağarcığında üç simurg.
Emperyalizmin talanı/işgali/sermaye aktarımı,yağlı urganı olmasa , güzel sanatlar denilen, çirkinlikler tarihinin/ sömürünün o adi suç kanıtları, çizilemez/yazılamaz/boyanamazdı..
***
6 mayıs sabahı,: Bu gece Hıdırelles. Kelime Hızır İlyas'tan geliyor. Kur'an Hacc Suresi 22/75 'Allah, meleklerden ve insanlardan peygamberler seçmiştir. Şüphe yok ki, Allah duyar,görür.' Amaç tekamüldür. Liyakat tekamülde yani ruhsal da olsa bulunduğun yerin ilerisinde, evrimleşerek değişmede saklıdır.
Acıyla sınanmış hikayelerden damıtılmış arkadaşlıklar, kişisel tarihte pırıltılar yaratır.
Herşey sanattır; borsa/simya yahut siyasettir. Demirel çirkin, dağlar/denizler/çayırlar güzeldir.
Herşey sanattır: Kimya/Simya yahut hükmedenler adına süreli oturma izni veya ideolojidir. Lacan, 'kendisini bilmeyen bilgi' diyor. Kendini yanlış anlamlandırmanın sonucunda ,yanlış kuytularda gizli bir iktidarın demirden eli vardı halkın üstünde. Amerikan bayraklarının yanına beyaz teslim bayraklarımızı astık. Emir, demiri kesti. Amerika emretti gençleri astık. Demirel çirkin, denizler,ırmaklar, nehirler güzeldir.
Kendi küllerimizde kavrulduk; dolarlar peşinde kağıttan tapınaklara savrulduk.
Savaş Amerika'yı çirkin, Müslümanları/Iraklıları güzel kıldı. Teknoloji bilimi paranoyaklaştırdı; erdemi bir belediyecilik hizmeti düzeyinde işlevsizleştirdi. Akvaryumdaki balık olağandı evimizi şenlendirdi ;cendereyi göremedik. Hayvanat bahçeleri,özgürlüğün mahkumiyetiydi. Ormanın nefesini kestik.Baltalar elimizde,biz gideriz ormana dedik; yanlışlarımızı çocuklara sevgiyle ,şarkılarla,ebeveyn sorumluluğunda şefkatle ezberlettik. 'Olağanüstü', sıradanlaştı; kapitalizmin tutsak ettiği emek gibi, kendi kurduğumuz apartman ön bahçelerimizi, satın aldığımız küçük ceza evlerimizi çiçeklerle bezedik, maaşlarla tefriş ,yalanlarla terfi ettik; ibadethaneleri beyaza boyayıp vicdanları kutsadık.
***
Doğuştan doktordur aslında,teşhisini bir iki gözlemden sonra koyar: Ana arslan doğan yavrusunu yer,sebini bilmeden kınarız. Fırtına olur,sebebini bilmez ama tedirgin oluruz. Depremlerde binaları güçlendirir,tatbikat yaparız. Değişimin değil, paçayı kurtarmanın yolunu bulmak isteriz. Yağmur sağnağa dönüşür,dere yatağındaki yapılar yeksan olur,barajlar yıkılır kaçamazsak ölürüz. Tüccar mantığıyla dereleri islah eder, asfaltın/otobanın altından taşkınlık yapmadan uygarca akmasını bekleriz. Kuş gribi der,hayvanları katlederiz. Kuşların,tavukların çoğalmasını önlediği keneler artar; durduk yerde yüzlerce köylüyü toprağa veririz. Arızayı önledik der, zincirleme başka arızalarına davetiye çıkartırız. Doğanın canına okur, okumak için ağaçları keser, şehire yer açmak için ormanı yok ederiz. Bazen ağaçları budar, bazen de hasta canlıları iyileştirmek için insani yardım gösterisi yaparız. Bulaşıcı hastalıkların önünü keser, ağaçları yaşken eğeriz. İlaçlarla,hastahanelerle acıyı/cefayı kurumlaştırırız. Bütün bunlar insani bakışla hep bizlere olağan gelir. Peki yaptığımız iş,koyduğumuz tavır doğanın mantığıyla acaba uyuşuyor mu diye düşünüp empati yaptık mı hiç?
***
5 Mayıs Çarşamba 2010
Mayıs ilginç bir aydır. İlk günü işçinin emekçinin bayramı, son günü de devrimin şanlı yolunda gidenlerin ölüm yıldönümüdür. Yalnız son günü mü? Ertesi hıdırellez olsa da 6 Mayıs 1972 tarihi ,Türkiye'nin kırılma noktası olarak hafızlara kazınmıştır.
5 Mayıs 1818 tarihi ise işçi sınıfı ideolojisini yazan büyük usta Karl Marks'ın doğum yıldönümüdür ki uğrunda nice canlar feda olmuş/ büyük bedeller ödenmiştir; sevenlerine kutlu olsun diyor, saygıyla anıyoruz!
Ölenlerin/öldürenlerin kan denizinden geçerek geldiğimiz gündür bugün. Olabilirliği inkar edilerek kargaşadan nemalananların ellerini oğuşturduğu gündü o gün. Bugün ise, barış içinde kutlanan işçinin emekçinin bayramı 1 Mayıs'ın ardından bir kere daha onun dünya işçi sınıfı tarihinde ayrı yeri olduğunu meydanlarda gördük.
Biz ise konuyu kendi coğrafyamızdan incelerken,farklı bir tesadüfe de burada bir parantez açıyoruz. Tarihin 16 büyük Türk devletinden biri olan Hazar Museviler'inin doğuya göçüyle sürülen bir ırkın evladı olduğu da kökleri bakımından söylenir. Bunu biz söylemiyoruz. Ünlü romancı Arthur Koestler söylüyor. İdiş dilini konuşan halkın Sami ırkından değil, asimile olmuş Hazar Türklerinin torunları olduğunu 13. Kabile kitabında detayları ve argümanlarıyla açıklamaktadır. Marks'a duyduğumuz sempati boşuna değildir.(1)
Kızı tussy'nin anılarına göre, İdiş dilini ustalıkla kullanan annesiyle arası iyi olmasa da, avukat olan babasını çok sevmiş, resmini ölene kadar yanında taşımıştır. Musevi isimleri taşıyan büyük büyük dedesi Samuel Postelburg'un, oğlu Mordechai Hallevi'yle ve torunuyla niye aynı soyadı taşımadığı ayrı ve uzun bir konudur. Ama 'Marks' ile babası Heinrich, aynı soyadını alır. İsimleri ve soyadları Yahudi değil Alman'dır. Yahudi olmasına rağmen ırkına/halkına büyük tepki duyar. Müşfik bir aile babası, kütüphanesi olmayan sorumlu ama imkansızlıklar içinde dünyayı değiştirmeye çalışan bir entellektüeldir.(2)
(1)13 Kabile,Arthur Koestler,Plato Yay. 2008
(2)Tussy Marks,Eva Weissweiler,Çitlenbik Biyografi,2006 s 172-174
***
Bugün Ufuk, Gülsen'le geldi. Uzun boylu konuştuk. İyi ki böyle yılların eskitmediği düzgün,ilkeli,erdemli güleryüzlü konuşacak lafı olan, söylediğimizi anlayan adam gibi dostlarımız var.
Bir zaman Türkiye'deki tüm harabe Mevlevi dergahlarını dolaşıp kayda geçirmiştik. Manisa'dan Çanakkale'ye yetmemiş, Bombay'dan orta Hindistan'a dervişlerin hayallerinin yaban bahçelerinde, perilerin mekan tuttuğu dergahlarda/aşramlarda geceleri dolaşıp, soğuğa /yağmurlara aldırmadan sabahlamıştık. Sabah ayazında kalın paltonun üstüne inen kırağı, soğuk üstüne çeşme başlarında surata çarpılan su, ardından ver elini uzak diyarlar. Not defterleri uzun yol kaptanının evrak defteri gibiydi; bu dünya, öte alem; cepteki Marks'tan defterdeki Yunus'a; korkudan/korkutulmaktan öte ne ararsan var. Aradığın kaf dağının arkasında değil, cevheri hapsetmiş bedenin yüreğindeki incide . Cennettlerde terledik/cehenemmlerde üşüdük; kâh terlettik, kâh üşüttük; simyacı böyle zulümü göremedi.
***
4 Mayıs Salı 2010
Alışılagelmiş estetik ve güzellik anlayışını kökünden sarsan yaşayan efsane diyorlar Ressam Fernando Botero için; bizim için ise şişirilmiş bir kötü ressamdır.
Mayıs başında açılan sergiyle Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nden bir uğultu başladı. Sanatsever camia çok etkilenmişti.
Medellin, Kolombiya’da doğan Fernando Botero, 1944 yılından beri resim yapıyor. Yapıtlarında Latin Amerika köklerinden ve Latin insanlarını tuvallerine aktarmaktan hiç vazgeçmedi. Büyük ustalardan, yaşayışlarından ve yapıtlarından etkilense de kendi tarzını baskın bir biçimde ortaya koyan sanatçı, tanıyanlar tarafından da tevazu sahibi olarak nitelendirildi.
Peki nedir bu ‘Botero tarzı?’, ‘Hacimlerin Efendisi’ olarak nitelendirilen Botero'nun, estetik ve güzelliğin hacimle de mümkün olabildiğini gösterdiği iddia ediliyor; -çok önemli bir şeymiş bu tespit sanki cevher yumurtluyorlar, belki de kendisi söylüyor bilemiyorum.-

“14. yüzyılda İtalyan sanatçılar başlatmıştı hacim temasını ele almaya ama 20. yüzyılda hep göz ardı edildi, yok oldu. Renkler, kompozisyon elbette ki önemli, bence hacim de bir o kadar gerekli. Abartılı olabilir yaptıklarım ama canlılık unsurunu böyle veriyorum. Figür çizmek istemiyorum sadece hacim vermek istiyorum” sözleriyle de tarzını böyle açıklıyor Botero.
Biz gene muhalif kaldık. Hormonla beslenmiş türlerin obezliğiyle resmedilen azmansı canlıların dünyasında çekici ve estetik olanı bulmak için çok çalışmamız lazım.
Biraz Meksika üçlerinden, devrimci fresko /duvar resimlerinden etkilenmişlik çeşnisi.
Fernand Leger'den başlayıp Adof Born'un karikatürlerinin havayla şişirilmişi.
Ortalarda bu türün binlerce örneği var. CNN'de Cüneyt Özdemir'e yaptığıysa şımarıklık.
Ama eminiz ki bu resimler dünya haramyedizadelerin pazarında iyi para ediyordur.
Bizim cüzdanı tombul pragmatik surrealist entelijansiye ise servis edilen her döküntü kepazeliği sevmeye hazır.
Eskici Adil'de imzasızını görseler, lise elişi ödevi hükmündedir;
şişmanları aşağılayıp antipatik gösteren,ironiden bile yoksun gayrı ciddi bu resimlerin kimse yüzüne bakmaz.
Ebu Garip'deki işkence görüntüleri gibi sol/insani söylem taşıyan resimleri ise, koleksiyonluk binlerce dolar değerinde parçalar olduğunu unutmadan yapılan tatlı suya tirit içeriden muhalefettir. Fazla ciddiye almaya gerek yok. Greenpeace aymazlığı gibi, kapitalizmin artıkları, gene kapitalizmin hizmetindekilere temizletiliyor ; Botero nadide servis elemanı işlevindedir. Frak ve siyah papyon tamamlayıcıdır.
***
3 Mayıs Pazartesi 2010
HINCAL ULUÇ DOĞRU SÖYLÜYOR. BU AKM PARANOYASINDAN VAZGEÇİN ARTIK; AKM MİMARİ OLARAK İYİ BİR ESER DEĞİLDİR..
'Şimdi konumuz AKM..
Atatürk Kültür Merkezi.. Hiçbir özelliği ve güzelliği olmayan bir tatsız bina.. İçi daha da felaket.. Hangar gibi, akustik sıfır bir büyük salon, kullanılmaz küçük salonlar.. Falan filan..
Bu hayal, benim de hayalimdi.. Yandaki otoparkı yerin altına almak. Bu araziyi de AKM arsasına katmak ve ortaya çıkan nerdeyse iki misli büyük alanda, uluslararası bir mimari yarışması sonucu seçilecek, harika bir kültür merkezi yapmak. İstanbul'un tam göbeğindeki bu binayı, sadece temsil saatlerinde değil, dünya örneklerinde olduğu gibi 24 saat yaşar hale getirmek..
Bu ülkede "Yapmam, yaptırmam" diyen bir gurup var.. "İstemezükçüler" diyorum ben onlara.. Çürüsün, koksun, çöksün, işe yaramasın, umurlarında değil. Leş olsun, tinerci, esrarkeş yuvası olsun. Fuhuşhane olsun, fare, aç köpek üretme merkezi olsun, umurlarında değil. Umumi hela olsun, çevreye koku, mikrop, sinek saçsın, umurlarında değil..
"Yahu şurayı dünya güzeli bir yaşam yerine çevirelim.."
İşte tam o zaman umurlarında.. "İstemezüüüükkkkk!.."
Hadi kıyametler, hadi olay çıkarmalar, bir kaşık suda fırtına yaratmalar.. Hadi mahkemeler ve yürütmeyi durdurmalar..
AKM'nin yıkılması unutuldu. Mevcut binayı koruyarak burayı yaşayan bir merkeze dönüştürme planları yapıldı. İstemezükçüler ona da karşı çıktılar. Mahkemeye gittiler ve "Yürütmeyi durdurma" kararı aldılar. 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin, 2010 yılını bir Opera ve Bale salonu olmadan tamamlamasını başardılar.
Bunun üzerine Kültür Bakanı devreye girdi. Bu değişikliklerden de vazgeçildi. Mevcut salonun tamir edilerek aynen açılmasına karar verildi. Tamir işi ihale edildi, ama başlayamadı. İşi yapmayı yüklenen 2010 İstanbul Kültür Ajansı ihaleyi kazanan şirkete "Başla" emrini vermedi..
Niye vermedi?.. Bilmiyorum.
Bu konuda Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile konuştum. 2010 Ajası'nın bağlı olduğu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ile konuştum. Bir defa açık. Ortada bir iki başlılık var. AKM Kültür Bakanlığı'nın, ama tamir işi, Devlet Bakanlığına bağlı ajansta.. Bu işi yokuşa sürüyor.
İkincisi..
2010'u kaybettik. Ama 2011 sezonunda İstanbul'un bale ve opera temsili yapacak bir salona sahip olması iki dudağınızın arasında..
Kültür ve Devlet Bakanlarınızı yanınıza alın ve "AKM'yi hemen toparlayın ve açın" emrini verin. İş en geç altı ayda biter.. İhale dahil her şey hazır çünkü..
Büyük AKM hayali mi?..
İstemezükçüleri durduracak bir yöntem bulunduğunda o gene yapılır, nasılsa..'
Bunları 4 Mayıs tarihinde Sabah'ta Hıncal Uluç yazıyor ; biz de bazı konulara şerh koyarak genel olarak AKM'nin pratikteki işlevsizliği ve mimari yapıdaki zayıflığını öne çıkartarak konuya katılıyoruz.
Şehrin göbeğindeki bu bina halk tiyatrolarıyla, sergi salonlarıyla, kongre merkezleri, demokratik platformları, müzikal agoralarıyla 24 saat yaşayan, gerçek kullanılabilirliği olan şehrin tam kalbindeki bir mekana niye dönüştürülmemektedir? Uluslararası bir proje, başta o mekandan faydalanacak ve kullanacakların/ilgili kitlenin referandumu ile oluşturulmalıdır.
Belki Beylikdüzü Kitap Fuarı işkencesinin bile çözümü Taksim'dedir; olmaz mı?
1 Mayıs Cumartesi 2010
Bir Mayıs'ta alanlardaydık. Sami Evren ve Disk başkanı Süleyman Çelebi'nin konuşmasına yetişebildik.
Yarım saat kadar meydanda kaldık, başkanları ve marşları dinledik.
Herkesin 1 Mayıs'ı kendine. Adalet ve özgürlük talebi,insansoyunun tarihi kadar eski.
O kadar sese/gürültüye rağmen işçiler hep öfkeli, çocuklar hep yaramaz, genç kızlar hep güzel, polisler bazen neşeliydi. Sanatçılar sevinçli, Timur Selçuk çoşkulu ve genç, büfeciler kalabalıktan memnun,çalışkandı. Liberal radikaller öfkeli, bayraklar ve çiçeklerle kuşatılan anıttaki demirden kitle efkarlı, analar olduğunca kaygılı,
bizim gibi yaşlılarsa düşünceli ve umutsuzdu.
Daha sonra arkadaşlarla Cumhuriyet Meyhanesi'ne gidildi.
.