22 Mayıs 2010 Cumartesi

Arter Starter Sergisi.. Ama bu ciddi iştir; René Block'u aşar

Arter Sanat ya da Gelenekten Çağdaşa veya İstanbul Bieanali, farketmez ; moda söylem hep aynı: Demokratikleşme. Ama bu ciddi iştir; René Block'u aşar.. Asıl eleştiri konusuna geçmeden şunu söyleyelim: Starter sergisindeki eserlerin, bir koleksiyonun parçaları olmasının ötesinde ortak bir söylemi/manifestosu yok. Bu noktada her üretimin ayrı hikayesi,farklı yaratıcısı öne çıkıyor. Bu sunum şekliyle açıklayacı metinlere ve rehberlik hizmetine ihtiyaç var. 30 Liraya satılan serginin tamamlayıcısı kitabı alsanız bile durumu toparlamak mümkün değil; serginin yol haritası orada da yok. Öykü olmadan düşünce üretimi yapılamaz, veri olmadan noktalar tamamlanamaz. Ünlü isimlerle/bilinen senaryolar, tekrarlar üzerinden, zatenlere dayalı ezbere okumalardan medet umulmuş. John Cage bile 92'deki ölümünden sonra çıkan cd çalarlarla, özgün yorum ötesi zorlama kurgularla güncelleştirilerek konuya dahil edilmiş.
Küratörün bilinçli tercihiyle eksik bıraktıkları neticesi, nesnelerle özneler irtibatlanamıyor. Kavramlardan teğet geçen/oyuncaklı işlerdeki ironiyi keşfedemeyen izleyici, boş gözlerle gezdiği üç katlı salonunu ortalama 15 dakikada terkediyor. Sergi,benzerleri gibi anlaşılmazlık üzerinden etki alanı oluşturma hevesinde. Tankın anlattıkları ise ortada; fazla söze gerek yok. Herkes kendi ölçülerine göre söylenmek istenilenleri doğru/yanlış kavrıyor.







Kapaktan koyduğu konu itibariyle mesaj bellidir. Türkiye'deki demokrasi adına şişme tanktan medet uman René Block ve şürekası, o tankın patentini elinde tutan Alman emperyalizminin propaganda bürosuna derdini anlatsın. Şayet güzel bir şeyler yapmak istiyorsa, aç gözlü kapitalizmin, ekmeğini yediği muzaffer mağrurun kirlettiği yeryüzünün, tüm canlı dünyaya verdiği zararların hesabını, neferi olduğu yeryüzünün efendilerinden sorsun..  Talan ettiği halkların, dünya savaşında gazı verip mağdur ettiği bu ülkenin vebalini, sanatın meseni Alman silah tüccarlarının suç hanesinden kazımaya çalışsın..

Arter Sanat'ta mırıldanan Türkiye gerçeğinde demokratik eleştiri, hırsızlama konuşulan memnuniyetsizlik, uygarlık üstünden yapılan giydirmeler, laf sokuşturmalar, sivil itaatsizliğe erdem risaleleri yazmak bu kaygan zeminde tüccar-terzi René Block'u aşar..

Konu şehrin dönüşmesi, Sulukule'nin taşınması, veya Tatavla'daki Marika yengenin aciziyeti ya da ergenlik psikolojisi değildir; hassastır..  Postallı icazeti totemleştirip, tabu demiyoruz. Lakin, Türkiye'nin demokrasi hassasiyeti, sekülerleşmenin  gereğini yerine getiren eleştiri, küresel riskleri, varoş-merkez  muvazenesi, serginin şaibeli küratörüne, küresel vakıfların tetikçisi profesyonel kültür tüccarlarına bırakılmayacak kadar biriciktir.

2007 Bienalde siyaseten, bugün ise sağladığı malzeme itibariyle Çin işkencesi, İstiklal Caddesi çevresinde giderek kurumlaştı.

Yoktur deme; yeşil tankı koyduysan iddian/fikriyatın , iffet anlayışın, muhteviyatın oluşmuştur. Cumhuriyetin kuruluş değerlerini bilmek/savunmak, Türkiye'nin ulusal kültür politikasını oligarşiden arındırıp, ülkenin rengini/sesini hem arterden hem de kılcal damarlardan soluyup, 'iyi' ve yapıcı eleştiriyi meze niyetine değil de, hedefleri, ütopyayı yeniden kurmak, ortak aklı inşa etmek,  kurumları yapılandırmak adına ortaya koyabilmek çok ciddi iştir ; 90-60-90 diye idealize etmesek de bu René Block estetiğini aşar..

Şişme tanktan medet uman René Block ve şürekası, şayet güzel bir şeyler yapmak istiyorsa, emperyalist kapitalizmin kirlettiği dünyanın, uygarlık morfiniyle kanını emerek cesede çevirdiği insanın postmodern hallerine ayna tutan işlerle, yalnız bizim değil kendisi ve cemaatinin de şapkayı öne koyarak yeniden düşünmenin yolunu açsın. Ya kapitalizm ya da tabiat ana ölecek diyen Evo Morales gibi, büyük fotografa dikkat çeksin.. Artık Alman yalanlarına inanacak Enver, Cemal Paşa'ları Cihangir'de bile bulmak güç..

Atatürk'ün sevgilisi, Marksist Yahudi Safiye Behar'la ilgili gerçeklerin gün ışığına çıkışıyla başladı öykü. Filozoflar da hikaye sever. Avusturyalı tarihçi Michael Blum, İstanbul'da hayaletine rastladığı Behar'ı 2007'de bir sergiyle tanıttlar ; inanmış gibi yaptık, sergiyi tamamladık. Mutlu oldular, lafı uzattılar.

" Bugünlerde İstiklal Caddesi’nden Tünel’e doğru yürüyecek olursanız, Odakule’yi geçtikten hemen sonra, sol koldaki camlardan birinin ardında, nefes alırmış gibi hareket eden dev, yeşil bir tankla çarpışacak gözleriniz ; şaşırmayın.
Vitrine yanaşın, tankı dışarıdan iyice incelediyseniz dahasını görmek üzere binaya girmek için sola kıvrılın. Şimdilik giriş Postacılar Sokağı’ndan. Kapıdaki ‘ARTER’ yazısı, Beyoğlu’nun yeni sanat duraklarından birini işaret ediyor.
Çiçeği burnunda sanat mekânının görücüye çıkardığı ilk sergi; Berlin’de yaşayan enstalasyon sanatçısı Michael Sailstorfer’ın internetten sipariş edip Çin’den getirttiği, ufak teknik müdahalelerle ‘canlandırdığı’ şişirilebilir tankın (T 72) da dahil olduğu ‘Starter’. Sergi, ismiyle duyurduğu üzere bir ‘başlangıcı’ ifade ediyor; hem Beyoğlu’nun göbeğine kurulmuş yeni sanat mekânı ARTER" (1) diye tanıtılıyor demokratik platform görüntüsündeki sanatsal ama daha çok siyasi/ideolojik tartışmaya zemin olan yeni bir galeri..

İki tank arasında kaleye giren top, imge, simge, lafı koyma, metafor, meteor, metamorfoz, istiare, münazara, inkizar gırla gidiyor. Eleştirilerin anası burada. Sanatçıları aşmış, mahdumlar yalnız değil. Koro halinde her fırsatta saldırıyorlar, sistemi eleştiriyorlar; gelenek teyakkuzda. Sergiler bahane.

Mustafa Reşit Paşa'nın , borç aldığı banker Kamondo'yu evinin avlusunda ansızın görüp hücceten ölmesinden beri Ali Kemaller, Mustafa Kemallere karşı..

Bilgi, çekmeceye zula edilen, fazlasını flaş bellekte ya da kilerde toplayacağımız/istifleyeceğimiz, çiroz, pastırma veya salamura ya da turşusunu kuracağımız üst üste yığıp kumbarada biriktireceğimiz bir kavram değil ; günlük pratikte yararlanacağımız, acımasızca, gözünün yaşına bakmadan miras gibi tüketeceğimiz işlevsel bir olgu.

İktidarı talep etmek, kız tavlamak veya nöbetçi eczane arayıp ömrü uzatmak için de vazgeçilmez. Bilginin mütemmimi olan ulaşılabilirlik, engelsiz demokrasiyle var.. Bir yanda sazanlar, diğer tarafta çakallar. Soroz, işte burada  maharetli..

Anlıyoruz biz de özgürlüğün bilgi ve demokrasiyle ilgisini elbet. Devamında illaki/zoraki erdem, inadına standart, normlarda faşizm, arada tuz/biber serbest radikaller, sendikalar..   Şeffaflık, tarafsızlık yüksek sadakat ve ihanet...

İhanet deyince tüyler diken diken oluyor görüyoruz. Lakin bir sivil itaatsizlik eylemi/erdemi olarak bunun da kitabını yazan Bertrand Russel'dan Jean Paul Sartre'a, Orhan Pamuk'dan Soroz'a ;  bilgi'nin tüm efendilerinin  hepsinin haklı ve uygar gerekçeleri var. Bizim gibi avam için Karagoncolos'un temaşası ürpertici..  Cihangir erbabının, global hümanist değerlerin savunucularının inanç kitabında rezerv ve uzun bir parantez olduğunu görüyoruz.

Demokratikleşiyor, 12 Eylüllerle hesaplaşıp uygarlaşıyor muyuz, yoksa eski kızıl/yeni yeşil Daniel Cohn-Bendit ya da iki ucu denk Chomsky'e, pişman Nazi askeri Joseph Beuys'un galericisi René Block'a, ya da Gunter Grass'a inanıp, Hadi Uluengin'le Cihangir'de acılar içinde nirvanaya mı eriyoruz; orası belli değil.


Demokrasi varsa atış serbest : İster Murat Baba türbesine mum ada, ister sivil itaatsiz tahrikat! ehlinde demokratik vicdanın belgesini ara, yurt/ülke deme, bindiğin dalı tırpanla..


Köhne/kurtlanmış gelenek sanki, ambalajında bakir çağdaşa karşı. Korku, paranoya irad değerinde; geliri/getirisi var,işe yarıyor. Muhafaza edilen değerin çürümüşlüğünün sıkıntısı veya bireyin toplumsal tarihteki yerini kurcalarken, yeni nitelikli kültürle,ucuz/maliyetsiz aşağı kültür arasına set koyup, çıtayı yükseltmek adına karşı çıkış falan değil .. ; Soroz'un havale ettiği parça başı eleştiri bunlar.

Olan, ödüllerde akla gelen yalnız ve güzel ülkemin yurdum insanına oluyor; Durum garip/garabet.. Dedik ya ilerlemeciler yıkmak ister ; bu sergiler ve ardından gelecekler bahane...




(1)‘Sanat için alan’ adlı, 19 Eylül’e kadar alanı kaplayacak olan ‘Starter’ sergisi, Güncele yeni atardamar yazısıyla ilgili geniş bilgi , Radikal Cumartesi 8/5 2010 tarihli ekinde okunabilir.

Emin Çetin GİRGİN


Not/ René Block nedir, kimdir?  http://www.e-skop.com/skopbulten/savas-sanati-sam-sanat-festivali-depoda-ne-ariyor/1373



.

21 Mayıs 2010 Cuma

Dünya sanat tarihini şu an kendi hesabına yazıyor.. Marina Abramovic MoMA'da saçmalamaya devam ediyor hâlâ...



Daha fazla 'bilmek'le değil; ancak bildiklerimizi unutarak hakikat zemininde özgürleşebiliriz. Çağdaş sanatın şakşakçılardan fazla, mest olmuş kitleye kendi gerçeğini en irkiltici kelimelerle haykıran kadir kıymet bilmez şefaatçilere ihtiyacı vardır!


'Hepsini ezbere bildiğim, derslerde anlattığım bu 'edimlerin' sahibi Marina Abramoviç'in kesinkes hayranıydım, 20. yüzyılın en büyük yaratıcılarından biri olarak tanımlıyordum onu ama gene de işte niyetim yoktu gidip son performansını görmeye' dedikten sonra Marina Abramovic ile baklava muhabbetini anlatmaya koyuluyor. Bu konuyu daha önce yazmıştık; 2010 yılındaki eleştirimizi HBK'nın eli ayağına dolaşmış pürtelaş halini, hayıflanmalarını okuyunca yeniden hatırladık.  
http://www.immaterial.org/about-mai
http://hyperallergic.com/75766/the-artist-is-not-present-but-the-brand-sure-is/?utm_medium=email&utm_campaign=The+Artist+Is+Not+Present+But+the+Brand+Sure+Is

Sabah yazarı Profesör Doktor Hasan Bülent Kahraman, Londra'daki yeni performansı izlerken Marina Abramovic'le tanışır. Sırp sanatçı, HBK'ya "Annanem Türktü, kaymağın tadını unutmam. New York'a geldiğinde kaymak getir. Baklava da isterim.." der. Sanatsever HBK heyecanlanır! Hesapta Abramoviç, yarattığı bedenin sınırlarını zorlayarak tanrıya ve devlete meydan okuyan e/spiritüel bir aktör; hadi canım sen de!



Henry Ford da yapmadı mı? Amacı, nihai hedefi, menzili basittir. Avangardizm, hayatımızda hiç boşluk bırakmama mücadelesindeki kapitalist rejimin üreticisinin, sıradanlaşarak tüketicisiyle buluşmasına illaki zemin hazırlar. Tüm aksiliği, hırçınlığı henüz tektipleştiremediği müşterisiyle yüzyüze olmasındandır. Dolaysızsızlık, kâm alacağımız fordizm, personelsiz banka hizmetleri gibi ileri teknolojinin eseridir. Müteşebbisin iltifatı eserin değerli olduğundan değil, sermayesini bağlayacağı uğrağı değerlendirmek mecburiyetindendir. Hani Grundrisse'de söyler ya 'altın kıymetli değildir, onu pahalı kılan herkesin onun değerli olduğu konusunda ortak mutabıkatı, sarsılmaz kanaati olduğundandır'. Ulaşılır olma, müptezel kılma talebi senaryonun ayrılmaz cüzüdür. Sanatçıyı, lanetlediği sisteme tebliğ göreviyle yücelerden kontrollü bir olumsuzlamayla indirirler. Kapitalizm, sanatın ekonomisi içinde öznesini marka değeriyle revaçta tutarken, nesnesini biblolaştırarak hayata katar, envanterini metalaştırır dolaşıma sokar.. 'Üretim yapmayan hiçbir toplum yaşayamaz' marksist bir mottodur. Oysa itibari ürün fetişler, çağlar boyunca lanetlenen imgelerdi. Zamanın geri çağırdığı putlara karşı sanat yazarlarının gösterme temayülünde olduğu radikal iyimserlik ya da uhrevi kötümserlik bu haliyle kamuya önerilemez. Ne 'episteme'nin yoğun trafiği, artı değere konu olan pratiği aksamadan yönetecek bir takati-kuvveti vardır ne de 'logos' sanıldığı gibi bir bakiredir. Ağlar üzerinden aşkın biçim aldığında 'sanat' heybesindeki yükü, sırtındaki bigisiyle izleyicisini naçar kılar; usta/çırak içindeki talibini felç edici bir depresyona sokar. Matruşkadan çıkan Duchamplar gibi kendi kendini çoğaltan mekanize bir türeyiştir. Müstebit/zorba zekilikler, yaşamın bizatihi kendi ürünü olan farklı esprilere istibdat uygular. Eğer izin verilirse ışın kılıcını alan müstebdit/despot, ete kemiğe bürünür ansızın dünyanın her yerinde Abromoviç diye görünür. Peter Bürger, yaşamla sanat arasındaki yapay çizgiyi kaldırmanın 'esas' olduğunu söyler .. 'Haklıdır!' dersek Platon'a inat ya sanat ya da hayat açığa düşecektir. Hegel'in işaret ettiği yürekleri burkan olgu; ezen efendiden çok, başkaldırmadan sömürüye müsaade eden köle suçludur. 
Yaşadığımız hakikatle, küçük/büyük sorunlarımızla irtibatlanma kabiliyetinde, politik yahut apolitik ama mutlaka günlük hayatın içinde diyaloglara açık netameli bir sanattır söz konusu olan. Seri üretimin refahı artırdığı post modern kültürde her şey, sadece hızlı biçimde tüketilmek için vardır. Cümlede Marks'ın 'işçisi'nin ayağını kaydırırsak hatırda tutmamız gereken epizot şöyledir : ' Sanatçı, ancak sermaye olarak kendisi için varolur.. Sermayenin varoluşu onun oluşudur.'  
MA bir simge; o inzivada olsa bile arter olarak markasıyla bir virüs gibi hücrelere girmek, çoğalmak, zihinleri istila etmek, algı kontrolüyle tüm gelecekleri ablukaya almak istiyor. Sanat tarihinin kadrini takdir ettiğimiz koruyucuları, ekonomi politiğin bir amacını yerine getirerek iktidarın hükmetme işlemini her öznenin bilincinde, her mekan ve mertebede, her şüphe duyan hafsalada ve kıyamet çağrısında yeniden doğrulamaktadırlar. 

Doğaya meydan okuyan 'insan' olmasa doğa yoluna zenginleşerek devam eder. Ama börtüböcekleri, fareleri, kuşları arıları yok ederseniz doğanın tüm dengesini bozarsınız. Biçimlerin ortadan kalktığı, simgelerin içinin boşaltıldığı her şeyin 'para olarak zuhur ettiği erdemsiz bir çağda savaş açtığımız aklımızla 'insan' olmanın amaçlarıyla uyum içinde miyiz? Burada sorun Abramoviç'te değil; aynı Duchamp gibi onun mahremiyetinin diğer tarihlerle  ve zekalarla kurduğu gayrı-meşru ilişkide.

Radikal amacı düşünürsek çağın gereği, sanatçının sorumlulukları, ekonominin çıkarları her şeyi yıkmaktan geçer. Yıkarak, yeni talep yaratılır. Bakunin'in dediği gibi, 'Yıkma yaratıcı bir eylemdir.' Semboller, çok yorulmasına karşın söz'ün içini doldurmamaktadır. Böyle bir amacı da yoktur. Yalpalama bir tarzdır. Enkaz oluşturmak bir sektör, kızmak, üzülmek ayrı, cürufu kaldırmak ayrı bir sektördür; bunu biliyoruz!  
İş bölüşümü bunun için vardır. Abromoviç, kendini yarıp geçen taleple 'gerçek' bir ilişki tesis etmeye çalışır ama kuramaz. Sanıldığının aksine manifestodaki maksadı çaresizleştirirken esamesi okunmayanların kültürüne mesafesini koyar; güncel örgütlenme formlarının sağladığı itibari değeriyle insanlık rejimindeki hudutları onaylar. Hegel, 'benim niyetim, benim amacımdır' der. Artı değerden beslenen barbarlığın yarattığı kültürü kurumsal, post moderniteyi kavramsal olarak çürütmenin ihtimali ve imkanı yoktur. İster ihtilalci Lenin, isterse darbeci Soros, isterse kurulu düzene meydan okuyan John Cage yahut katakullici Naçeyev olun; yapısöküm teşebbüsünüz olabilse bile bunu gerçeklemede muhtaç olduğunuz 'organizatörler' her kategoride finansmanı sağlama yetenekleriyle işbirliğini sürdürmek zorunda olduğunuz ortaklarınızdır. Gösteri dünyasında aldığı sahne, toplumdaki 'gerçek' tepkiyi, canlandırdığı arzularının hizmetinde eğmesinin dışına taşarak örnek aldığımız ilk hakikatle, etik yasadaki söz'le irtibatlanaz. Yanında çalışanlarıyla sorunları başlı başına anakronik bir paragraf. Mekan sokak değil; zaten tepkinin anlamını taammüden değiştiren, sözü cambazın emrine veren satın alınarak sahiplenilmiş hegemonik bir mekan. Yapıtların bir klasiğe dönüşmesi katma değeri, risk oranları planlanmış ekonomide doping; 'kral çıplak!' deyip dışarıda kalanları sistem öğütüyor. Finansal teşebbüs, radikal muhteviyatı bünyesine katarak kaosa karşı bilgi iktidarını güçlendiriyor. Entegraller, büyük toplamlar olduğu zannedilir oysa, o yalnızca vasıl olduğu iktidarına baştan teslim olan izleyiciye oynuyor. Bienallerde türevlerini gördüğümüz maskaralıklar, sermaye karşısında emeğin kaybolan umutlarını oyalamak için çıfıt çarşısı.  'Tanrıyı sınava tabi tutup itibarsızlaşmaya teşebbüs etme!' cümlesi bir emirdir. Temsil, her yerde olumlu bir uğraş,  ne var ki, ideolojinin maskesini alaşağı etmede verilecek örnekler rötarlı olmanın yanısıra kötülükten beslenen kariyerlere bile misal olamayacak yavanlıktadır. Zenginliği doğuran sermayenin hem sermayeyi hem de emek gücünü coşturduğunu alkışlarken, ambarları dolduran, vitrine malı yığan acımasız rekabet koşullarında suç ortağı eleştirci HBK'nın masum bir edayla bize önerdiği nedir?



Aslan, kurt, tilki, sansar ya da sürüngenler. Ne zaman bazılarına baksam sanki içinde bir hayvan ruhu gizlenmiş gibi gelir bana.

Asla benimsemediğimiz için kültür rejiminin kurduğu dil, beğeni ve irtibatları bizi yoruyor. Belli bir epistemolojiden yaklaştığı için farklıyızdır. Peşinen aykırı bir unsur, gündemi olmadan kültür endüstrisine muhalif müzmin bir yazar, kronik bir eleştirici olanları sistem istese de öğütemez. Ancak sarih olan lafları duymazlar, dili eğip bükerek anlaşılmaz kılmak isterler.
Hegel 'insan için en yüksek durum 'kişi' olmaktır diyor Tüm yıldırma ve ayartmalara karşı özne kişisel sesini koruyabiliyorsa o, yaratıcıdır. Ancak bu çağda tesadüf ettiğimiz gerçekler, rastladığımız nezih kişiler, yaşadığımız doğal çevre bile başka disiplinler tarafından planlanmıştır.


Tebliğ görevini yüklenmiş eser karşısında temaşaya ve tefekküre dalan birey tüm etkilere açık; şayet inanmışsa büyülü bir masala imkanları nisbetinde ruhen/bedenen eklenmeyi bekliyor. Çağdaş sanat eseri, izleyicinin anlam ve irtibatlarını tam da kavrayamadığı bir eleştiriyle -şapeldeki ikona gibi- rahatsız edici bir mesafe yarattığında ancak dikkat çeker. Performansın gerçekleştiği müze/galeri dediğimiz bir ibadet mekanı değil, sadece bir mağaza ;  bu anlamsız gösteride bireyin katıldığı en müthiş eylemse alışveriş!







Şu an dünya sanat tarihini herkes gibi o da kendi adına yazıyor. Sakın ola ki, Abramoviç'e övgüler düzenlere aldanıp, 'bu benim tarihim!' demeyin.. Kişisel meziyetlerinizi yok sayıp dünya sanat tarihini oturduğunuz yerden şempanzeler gibi taklit etmeyin... Göstergeler önemli, simbiyoloji bir bilim.. Yukarıdan bakan kolonyalist kültür denetçilerine, konuşmalarıyla yerlerde sürünen süfli muhataplarına yem olmak işten değil! Yurdum insanını banallıkla suçlayan seçkinler cemaatinin maskarası olmak, kendinize ve ülkenize biçtiğiniz değerle orantılıdır. Kuvvetli olandan tevazuu beklemek, aciz olanın kudret gösterisi yapmasından zordur.

Marina Abramovic, performans sanatın büyükannesi olarak tanınıyor. 1946 Yugoslavya doğumlu sanatçı yaptığı sıradışı demeyelim akıl dışı gösterilerle hep en büyük şoku, en soğuk duşu/ en büyük şakayı yapan olarak gündemde kalmayı sürdürüyor. Bu durum bizde aşağıda isimlerini kaynakçada belirttiğim ve seçme cümlelerini bu yazıda kullandığım yazarlarımız tarafından ayakta alkışlanıyor. Bu performanslarının çoğunda kendi varlığının fiziki ve zihinsel limitlerini keşfe çıktığını yazanlar memnun.
Abramovic, MoMA'daki sergisi boyunca 77 gün sürecek en uzun performansına başladı; resimlerini internet ortamında güncel olarak izliyoruz.
Abramoviç, New York, modern sanatlar müzesinin açık olduğu saatlerde masa başındaki bir iskemlede oturuyor. Üstteki fotografta gördüğünüz gibi, hiç tepki vermeden, karşı iskemleye oturttuğu izleyiciyle susarak bir performans gerçekleştiriyor. İzleyici de bu süreçte Marina Abramovic ve onun sanatı ile kişisel bir deneyim yaşama fırsatı bulabilecek diyor bizim yazarlar. Böyle anlamlı bir beklenti içindeler.


"Marina Abramovic'in 'The Artist is Present' adlı sergisini , rahatsız edici ne demek? sorusunun cevabı diye özetleyebilirsiniz Yugoslav bir performans sanatçısı olan Abramovic, 70'lerden beri kendisini obje yaparak ve seyirci ile iletişime geçerek sanatını yapıyor. Abramovic'in yalnızca video performansları yok sergide. Kendisi de bir sandalyede oturuyor. İsteyen karşısındaki sandalyeye geçip, orada dilediği kadar kalabiliyor.

Abramovic, vücudun limitleri, insan aklının nelere izin verdiği ve hitap edilenle hitap eden arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bir performansında izleyicilerin eline birçok kesici madde vermiş ve bu maddeleri kendi üzerinde denemelerini istemişti. Sonuç: Kan revan içinde ve ölümden dönen bir kadın. 'Ölmek değil; neler yapabileceğini görmek istedim' diye anlatıyor bu performansı Abramovic.

İki örnek: Abramovic'in bir dönem birlikte çalıştığı Alman sanatçı Ulay ile yaptıkları eylem/eylemelerin videoları da gösteriliyor sergide.
Ulay ve Marina, -bizdeki iddiacı horoz döğüşü seyircisini aratan- seçkin kalabalığın önünde bir performans sanatı sergiyecekleri bir an: Saatler tutulmuş,yürekler susmuş: Birbirlerinden uzaklaşıp bir noktada duruyor ve sonra hızla birbirlerine doğru koşup çarpışıyorlar. Bunu defalarca üst üste yapıyorlar.

Bir başkasında: Salonda kararlı bir şekilde sırt sırta duruyorlar. Bu kez birbirlerinden ters yöne hızla koşuyor ve ölümüne duvara çarpıyorlar. Yine defalarca!" (1-2)


Yalnız bizim medyada değil, dünyanın güdümlü sanat izleyicisinin Abramoviç'e ilgisi de çok fazla. Yugoslav Meryem İbrahimoğlu, lider Tito'nun demirden yumruğuna 30 sene sonra başkaldırıyor. Sanki çarmıhta İsa mübarek; insan vücudunun direnme sınırlarını kendi bedeninde ahmakça sorguluyor.. Ucunda 'ölüm' olması, gladyatör seyircisine benzeyen modern insanın algı düzeyinde onu daha da çekici kılıyor... Tedrisatımızda yok, fıtratımızda mevcut değil. Emperyal nakaratın talep ettiği hürmet ve tahayyül, bizler gibi sıradan akılların, gerçek insanların tahammülünü zorluyor.. Yaygın bir ahlakın yanlışlığını işaret eden kişi, işimize yarayan bir ahlaktan ziyade, kendi tarihini sorgulamadan endemik ürünlerine pazar, kanıksadığımız marazi bilgisine doğrudan katılım bekliyor. Maria Abromoviç'in Frank Uwe Laysiepen'le olan hikayesi dahil söyledikleri gerçeğin bir parçası. Bosna'nın sokaklarında diğer parçayı tamamalayacak henüz anlatılmamış onlarca hikaye var. Çağdaş sanatın, aynı hareketleri tekrarlayan şakşakçılardan fazla doğruyu adıyla çağıran, mest olmuş kitleye kendi hakikatini en irkiltici kelimelerle haykıran şefaatçilere ihtiyacı var!


Nur Çintay birkaç yıl önce 'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' başlıklı bir yazı yazmıştı. Belli ki o performanstan çok etkilenmişti. Uzun uzun saçmalıklarda bulduğu hikmeti, bugün Kahraman'ın köşesinde değil de rakip medyada anlattığı insanın tükenmişliğinde bulduğu değeri, olağanüstü mucizeleriyle bir idolün magazinel öyküsüne dönüştürerek ta o zaman şöyle anlatmıştı:

"Sanatçının bir de yeni, orijinal çalışması var: Hayatındaki en uzun süreli solo işini yapmak üzere, her gün MoMA’nın ikinci katındaki masanın başında sessiz ve hareketsiz oturuyor Abramovic. Karşısındaki sandalyenin sakini değişse de o kıpırtısız, mimiksiz, Dolmabahçe’nin kapısındaki askerlerden farksız... Her gün müze açılmadan önce sandalyedeki yerini alıyor, müze kapandıktan sonra kalkıyor. ‘The Artist Is Here’ takribi 600 saatlik bir performans. İnsan bunları görünce bizdeki bazı sergilerin sade suya tiritliğine daha çok acıyor."

Nur Çintay'ın son söylediği cümleyi bir daha tekrarlayalım :  Marina Abramovic MoMA'da oturuyor /İnsan- bunları- görünce- bizdeki- bazı- sergilerin- sade- suya- tiritliğine- daha- çok- acıyor!...

http://www.immaterial.org/about-mai
http://www.marinaabramovicinstitute.org

Biz bu yazının neresini düzeltelim! Ülke sanatçısına yapılan hakareti mi, Nur Çintay'ın sanattan ne anladığını mı? İnsan haklarından problemi olanların Lahey'e gitmesi misali New York'da zihnine çektiği hatalı balans ayarını mı? İştahını MoMo servislerinde köreltip, evdeki tarhanayı beğenmemesini mi? Beynini sallama propogandayla uyuşturup, kimliğini dumura uğratması ya da sömürge aydınlarını emperyalizmin düşürdüğü sakil durumu mu? Ülke gerçeğinin yarattığı sanatsal üretimi anlamlandıramayıp, ışığı, adaleti/hukuku, nizamı, intizamı dışarılarda aramasını mı? Laçka saçmalıklara Türkiye'de bu performansı gösterecek uygun beden bulamamasını mı? 

Oysa, Sırp tarafından baıp savaşı lanetleyen Abramoviç'in bilmediği acı hikayeler var. Örneğin Bosna'daki savaş sırasında, BM'nin güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa; 11 Temmuz 1995'te Ratko Miladiç'e bağlı Sırp birlikleri tarafından işgal etmişti. Hala Sırplar bu olanların kendileriyle ilgili olmadığını, bir avuç çetecinin sorumluluğunun hesabının kendilerine yüklenemeyeceğini savunurlar. Çetnikler bunu hangi kavramı savunmak için yapmışlardı? Bu katliamı yapanların tarih kitaplarında, anı defterlerinde, künyelerinde neler vardır? Gene sıcak bir temmuz günüydü. İşgal üzerine BM bünyesindeki Hollandalı askerlere sığınan sivil Boşnaklar, Sırplar'a teslim edildiler. Otobüs ve kamyonlara bindirilen Boşnaklar'dan 8 bin 372'si götürüldükleri ormanlık alanlarda, fabrikalarda, depolarda hunharca katledildiler. Öldürülenlerin cenazeleri, ülkedeki çeşitli toplu mezarlara gömüldü. Soykırımda katledilenlerin bir kısmının cesedine ise bugüne kadar hâlâ ulaşılamadı. 

Sanatsal kritikler, kirlenen toplumsal bedenin yeniden temiz giysilerle giydirilmesini amaçlar. Yıkılan muhayilenin, sistemin aşındırmalarla ostrepoza uğrayan iskeletinin yenilenmesi, mukavamet kazanmasına yönelik eleştiri Abramoviçte olduğu gibi bütünleştirici değil işbirlikçidir. Artık günümüzde 'çağdaş sanat', seçkinlerin fildişi kulesinde gizlenmiyor. Her başına huniyi geçirene 'edepsiz kerata!' diyemeyiz. Sorosla kusurlanmış özgürlük temaşasında, uçuk sanatçının kitlelere zindan olan yerüstünde kafasına göre değiştirmek istediği bir dünya var. Renk/ahenk peşindeki burjuvaların iç hezeyanları, histeri nöbetine tutulmuş sermayenin krizleri dinmek bilmiyor. Yetişmiş aydın, toplum mühendisliğinin bir teknisyeni ya da dışişlerinin kitlesel entegrasyon projeler sorumlusu bürokratı gibi davranıyor. Sosyal inşaatın bir dişlisi gibi görev bilinciyle mücehhes. Bir ayağı orada bir ayağı ise her ülkenin toprağında. Abromoviç bir müdahildir. Gözleri evrensel öznenin çıkar ve gerçeklerine odaklanmış yeni bir dünya düzeninin bekçisi, eylemleri sanat tarihinin irasyonel mazeretlerine uygun bir idolüdür. 
Diyoruz ya sanat asla yalnız sanat değildir diye. Belagatıyla tribünlere, yeteneğiyle organizmamızı imara çalışıyor; sermayenin nesnesini, yerel heyecanlarla kesintiye uğramak ihtimalini bertaraf eden finansal ağların iletişimini omuzluyor. Kültür dünyasında herkes işinde gücünde. Sorunlu olan da var düştüğü yolda zorunlusu da. Provokatörü, ajitatörü, amigosu, ağlayıcısı, gözyaşı şişesi tüccarı. Patron olanı yahut olamadan yoldakine göz koyanı. Patroniçesi, galeriçesi imkanları kurcalayan sanat simsarları, kültürazzisi. Herkes bir tarafından tutuyor; dört koldan oyalayıp, beşinci kol sermayenin önünü kesen köhne milliyetçiliği ayaklar altına alıyor. Yaşlı cesedi, organları alınmış kadavrasıylaı mezarına taşıyor. Sanatçı da bir nefer gibi zihinsel mutabakat sağlasın, cürme iştirak etsin etmesin mutlaka sermayenin bir başka amacının, bir vesilenin hilesidir. Proleter gibi fabrikadan çıkınca aksuatayı kesemez. Lejyoner ordusunda görev alsa bile bir kendi amacı ve rasyonel itirazları olmalıdır. Oysa tüm propogandist feyat figanlarına rağmen güncel sanatta yürekte nükseden iyi/kötü namevcuttur. İzleyici HBK'nın yaptığı gibi baştan ismin büyüsüne inanmış, fetişin etkisine girmişse herkesi harcayan, koluna girip üç tur attırdığı müdavimini taşlayan hikayeye ve olmayan eleştirinin erdemine bile inanırsınız!

Yaratıcılık, söyleyecek sözünün olması, merkezde olmak, Dünya sanat tarihine girmek, şaşırtmak, kanını dondurmak, olumlu rüzgarı arkasına almak, şansı yaver gitmek; bunların hepsi ayrı konu başlıkları..

En iyisi siz HBK'nın dün Radikal'de çıkan yazısından önce Nur Çintay'ın ,'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' yazısının tümünü okuyun; ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir de küçük not; sakın ola ki moralinizi bozup, bedbaht olmayın: Bu tür gösterileri, beyninizi yıkamaya çalışan Amerikan propagandistlerine inanıp sanat/sepet zannetmeyin. Kişilik zaafiyetine uğramadan, ithal küratörlere ve yamaklarına aldırmadan, el yordamıyla da olsa bildiğiniz yolda devam edin. Piyasa vasıtasıyla amaçsızlığın olumlanmasını önerenlerin gündemi hiç bir zaman anomaliye işaret etmek ve bildirgenin kudreti olmadı. Belki arafta yahut mütereddit kalmışızdır. Ne var ki, ortak olduğumuz azabın toplumsal bedeni de olmayacaktır. Psikoaktif çabalarda diyalektiğin eleştirisini sonuna kadar götüren melekelerimiz işlevsiz. Diplomatik durum denilen 'riya' tarafsızlık kisvesinde pazarın bir unsuru. Aracılar, tefecilerin himmetine muhtaç sanatçı, yaşamak için fikirlerini başkalarının eline teslim etmek zorundadır ve eserine yabancılaşmıştır. Yoksulun acısını kabul edilmiş sınırlar içinde nesne olarak sergilemekle görevlendirilmiş seçicilerin, inzar eden entelijansiyanın hıçkırıkları hiç değerindedir. Sanat tarihinde yerel bir pasaj açmak ve görev taksiminde Foucault ya da Deleuze'le organik akrabalıklar, özgürlük bahanesiyle eğreti müşterekler oluşturup en sonunda küresel markalara danışmanlık yapmaksa amaç biz bu oyunda yokuz. Sakil bir galibiyetten gerçek bir mağlubiyet, HBK'nın gösterdiği mahcubiyetten, tutunamayanların öfkesi iyidir.  Ne Nur Çintay, ne de HBK arkadaşımız sizi yanıltmasın..

Hasan Bülent, 'Şibbolet' der misin?


(1-2) Nagehan Alçı 15 Mayıs Akşam ve Pırıl Güleşçi Arıkonmaz 13 Mayıs Habertürk
yazılarından alıntılar. (3) Nur Çintay ,Radikal Gazetesi 16 Mayıs 2010
(3) Ben sana hayran, ararken Facebook'ta oyalan.
http://sanatatak.com/view/Sanatci-var-olmasa-da-markasi-mutlaka-var/368



Fakat, “performans duruşu”ndan çıktığı zamanlarda spiritüellikle veya egoyu yıkmakla pek de ilgisi olmayan işlere imza atıyor. Bienal açılışlarına oligarkların yatıyla arz-ı endam ediyor. Gala gecelerinde kendi adını taşıyan ama kendisinin icra etmediği son derece zorlu performanslar için sigortasız ve düşük ücretli sanatçı-işçiler çalıştırıyor. Yine kendi adını taşıyan ve sanat kurumundan ziyade akıl hastanesi ya da kışla gibi disiplin ve cezalandırma, kapatılma kurumlarını andıran bir performans enstitüsü kurmaya hazırlanıyor. Onun gerçeği, gerçeğin kabusu. Kim inanır?
http://www.marinaabramovicinstitute.org


Sanat ve Emek / "Marina Abramoviç'in Sömürü ve İstismarına Karşı Performans İşçisi Bir Sanatçının İsyanı" başlıklı yazıda  04/03/2013 / skopbülten aynı konuyu 3 sene gecikmeyle işliyor .
Yazının girişi şöyle : "12 Kasım 2011’de Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi (MOCA) kuruma gelir sağlamak üzere her yıl düzenlediği gala gecelerinden birini düzenleyecektir. Gecenin şeref sanatçısı, çağdaş sanatın günümüzdeki en güçlü isimlerinden olan Marina Abramoviç’tir. Davetiye fiyatları 2500 dolardan başlayıp 100 bin dolara kadar çıkan; Hollywood yıldızlarından büyük koleksiyoncu ve oligarklara kadar %1’in en üst dilimine mensup 700’ü aşkın konuğun katılacağı gecede, başka birtakım gösterilerin yanı sıra Abramoviç’in iki performansı icra edilecektir. Gala öncesinde performansların içeriği büyük bir sır gibi saklanır. Abramoviç, eserlerinde görev alacak sanatçıları belirlemek üzere kentin çeşitli yerlerine asılan ilanlarla “performans sanatçısı, dansçı, yogi ve oyuncu” lara çağrıda bulunur: “Dinamik, mükemmel fiziksel dayanıklılığa sahip, odaklanma ve disiplin becerisi yüksek, 1.50-1.70 boylarında, her yaştan yetişkin kadın ve erkekler” aramaktadır. Ayrıca performansın icrası için “uzun süre hareketsiz ve sessiz durabilme” becerisi gerektiği, “sadece kadın icracıların bir kısmı” için çıplaklık koşulu olduğu belirtilir.. Devamı ..

http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-emek-marina-abramovicin-somuru-ve-istismarina-karsi-performans-iscisi-bir-sanatcinin-isyani/1179

HBK'nın Baklava/kaymak muhabetleri
http://www.radikal.com.tr/hayat/marina_abromovic_ile_baklava_muhabbeti-1200569
*t/267





***

15 Mayıs 2010 Cumartesi

İstanbul Modern Gelenekten Çağdaşa Sergisi



Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok diyor Sartre; Cumhuriyet tezgahından yetişmiş liberallerin umru değil. .
Köşesinden fırlayıp mal bulmuş magribi gibi gözlerini açarak pırpırlı gülücüklerini takıştırıp müjdeyi veriyor. Vaftizci Yahya olmuş sanki mübarek ; gelen mesihi müjdeliyor. Niyet/akıbet, istek bu ; Cengiz Çandar, baba dostu olduğunu gösteriyor. Kadim arkadaşının evladını, liberalizmin genç nesildeki ışığını yani mahdum Cem Madra'nın aydınlığını, alınlara düşen pre-özgürlüğün şavkıyla selamlıyor. Bize göre ise çok kötü hareketler bunlar. Aziz Oğuz Atay'ın hatırasına hürmetimiz var, fazlasını velev ki söylemiyoruz ;  mahdum Madra'ya düşünce dünyamızdan 'babanı da al git' demekle kifayet ediyoruz :
Cengiz Çandar amcan da bonusu..

Çünkü 10 Nisan'da Taraf'ta Cem Madra, "Nitekim, karanlık dağıldıkça, yıkıntıların altından “hortlaklar”, “tarih öncesi köpekler”, akla hayale gelmeyecek canavarlar çıkıyor meydana." demiş. Murat Belge’nin tabiri, "kendimize daha sevimli bir gerçeklik, daha hoş bir kişisel tarih ve kimlik yaratmak düşüncesi" mefkûresi olmuş.
Eleştirilerin anası burada. Adam/mahdum sistemi eleştiriyor ; gelenek teyakkuzda.
Biliyoruz ki, kelimelerin gücü, insanların kuvvetinden büyük ve sosyal kontratta yazılı hüküm gereği , sanat asla yalnızca sanat değil..







İSTANBUL MODERN'DE GELENEKTEN ÇAĞDAŞA SERGİSİ AÇILDI..





Sergiyi aslında ilginç kılan, normal sürece sanat eleştirmenlerinin yanısıra ilgili kesimlerin topluca ve sert muhalefeti. Müdahalenin tonu yüksek ; önce mütecaviz çıkışın anlamını kavramaya çalışıyoruz. Müze bir etkinlik düzenlemiş, ismine 'Gelenekten Çağdaşa' demiş. Sanki adamlar patavatsızlar sülalesinin seceresini saydırmış ; böyle bir iretik/sınırsız tepki. Saygın eleştirmenlerin gösterdiği toplu çıkış, letafet/zerafetten yoksun olunca ne oluyor dedik. Gitmeyeceğimiz sergiye gittik baktık ; herşey normal, ciddiyet/disiplin kılçık gibi ; amaç, sicil, gusto sağlam. Sanatçılar ve küratörler hakkını vererek kekelemeden bir sergi çıkartmışlar ki, günümüzün post-monden ortamı için büyük başarı.
Gene işi abartmış,durumdan görev edinip işgüzarlık etmişler koca koca yazarlar.
Konu, siyasi keşmekeşin ortasında gündem yarattı ; devrilen kara çamların gerçek sahibi eleştirmenler. Hinliklere/zıpırlıklara karnımız tok ; martavaldan ürkmeyiz/kavgayı severiz ki değinmeye değer. 10 Nisan'da Cem Madra adlı yazarın Taraf Gazetesi'nde içyüzünü (1) lafı dolandırmadan anlattığı ideolojik/patetik 'acı' (2) birazda 'mekruh' bir tartışma var ortada. Esas olarak bu tartışmanın bağlanacağı mecra orasıdır. Nedamet yok : Adamlar yontmuyor/budamıyorlar ; alenen hayat ağacının dallarını kesiyorlar. Magor missabib/çepçevre dehşet;taşlıyorlar, beşbin yaşındaki meccusinin saçları alev.
Hayal ve utanç üstünden işgören, nefes/heves çatışması binlerce yıllık kıran.
Hiç aklımıza gelmezdi küratör arkadaşları,  İstanbul Modern'i bizim savunacağımız..









Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var ; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir.Hiç oralarda dolaşmıyoruz. Renkleri/biçemleri tartışmak zaten değerli uzman zevat-ı kiramın yani dernekleşmiş/cemiyetleşmiş gazete/dergi yazarlarının, ipi/yuları kaptırmış profesyonel eleştirmenlerin işi. Biz ise yalan değil, ayıklar için 'yaban' eleştiri yapıyoruz. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde,ülkenin ruhu ile bedenini ayıran cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıp ezilenden taraf oluyoruz. Güzel/çirkin mücadelesini uzmanlarına bırakıp mağdur ile mağrurun izini sürüp, hak'kın gölgesindeki serinliği düşlüyoruz..


KENDİ SURETİNE AYNA TUTANLARA KIZIYORLAR ; KORKULARIYLA YÜZLEŞMELERİNİ BEKLERDİK

Diğer yanda 40 yılda bir yapılan düzgün/dürüst bir sunumun üstünü çizmek için haddi aşan kırıcı eleştiriler yazılıyor. Sanki adamlar boylarından büyük suç işledi. Söylediklerindeyse olayla ilişkilendirilecek diyalektik safha, denge, berraklık, hatta sahicilik yok. Ama bir niyet var ki, kiramın marifetlerine birazdan değineceğiz.
Sen görmediğin zaman başkaları da görmezler ki, sorumluluktur. Açmak/açıklamak gerek.
Bu söylediklerimiz 'Gelenekten Çağdaşa' adlı İstanbul Modern'deki mantığı ve sicili, sunumu parelel, amacına ulaşan tutarlılıkla kotarılmış sergi için.
Bunca çabanın üstünü bir kalemde hoyratca çiziyorlar ki, açıklanabilir insafı yoktur yazılanların ; pişman edercesine ifadelerin göndermesi/hedefi neresidir; sisli .
Marazdan nemalanan malum çıkışların, kaynağına göre farklı eleştirileri var; zilleri vuruyor, kapıları dövüyorlar. Ortalık toz duman.
Ünlü otoritelerin durumu, kerameti kendinden menkul sabıkalı şeyhlere benziyor.
Züccaciye dükanındaki fil gibi kırarak,dökerek ilerliyorlar ; amacı ikazdır.
Asıl amaçlarını ise Cem Madra'nın Taraf Gazetesi'nde lafı dolandırmadan anlattığı 'Yüzleşme ve Rehabilitasyon' başlıklı yazıda çok iyi anlıyoruz ; "Tarihin hızlandığı dönemlerden birine tanıklık ettiğimize kuşku yok. kuyruklu yıldız gibi, herkese nasip olmaz. Gözümüzün önünde, ayaklarımızın altında, içine doğup büyüdüğümüz asırlık koca bir rejim bütün kurumları ve ideolojisiyle çatırdıyor." (1)
Yazarın anlatmaya çalıştığı eskiyen sistemin yarattığı tüm kurumların radikalce yenilenmesi. Burada diğer cephede ilerlemeci/yenilikçi post modern eleştirmenlerce karşı durulan 'gelenek/görenek kavramı bir engeleyen olarak yargılanmalı ki, restleşme/hesaplaşma değeriyle tarihin çöplüğüne yollansın. Bir sistemi yıkmak top tüfek işgalle olmaz; kültürel ittifakın ayak/nifak oyunları cephesi de var.

Küratör Çalıkoğlu " Görünen o ki gelenekle hesaplaşmak hala bir tabu. Modernliğimizi oluşturan ana damarlardan biri diyoruz. Bunu tartışırken birbirimize, hiç yakışmayan dilsel bir şiddet uyguluyoruz. Konuşmalardaki yazılardaki şiddet hiç haketmediğimiz bir konuşma şekli. Hiçbirimizin. Sergiyle ilgisi olmayan o kadar yanlış bilgi aktarılıyor. Sonunda da sergiyi görmemiş bir sanatçıyla röportaj yapılıyor. " diyor; haklı.


Toplumsal dirlik/birlik/birlikteliği, grup aidiyetini oluşturan ritüellerle konuyu sınırlayamayız. Folklordan gelen sembolize edilen törenlerin yanında aygıt/aparat olarak erk/iktidarın hükmünü geçerli kılan korkutucu/caydırıcı, cezalandırıcı içsel hukukun ögeleri olarak da gelenekle ilişkilendirilecek payandalar vardır. Çıkarsallığın/yararlılığın yanısıra 'inayet', alışkanlığın veya korkunun yarattığı güven/lik ihtiyacının devletin tüm kurumları, organları statü ya da otorite ilişkilerini pratikte yatay olarak sosyalleştirip, mekanize eden, yaşayan sosyal bedenin moral değerlerini, benzemezliklerini, farklılıklarını kültürel özerklik adına meşru kılan göreneklerini tarih içinde, birlikte oluştururlar. Ondandır ki, ekonomik, coğrafi, tabiat veya klan şartlarında şekil bulan temayüller, bir halkı halk yapan değerlerin toplamı olarak miyadını doldurmadığı sürece vazgeçilmezdir. Eskiyenin yerini yenisi alırsa da sonuç değişmez ; çünkü yeni de ihtiyaçtan doğmuştur. Kant'ın söylediği gibi her metafor, yıkılanın üstüne inşa edilmektedir ki, zannederiz yapmak için değil, yıkmak için inşa faaliyetini sürekli canlı tutuyoruz. Evet ama bu yıkma eylemi, isteğe/iradeye binaen değil,gereksinim ve kullanıma göre formlaşır, giderek toplumsal mantığı ve eğilimleri formelleştirir ; kullanıldığı ölçüde de gelenekleşir, aşınır.  Diyalektik evrede başka bir şeye dönüşür.
Marks'ın söylediği gibi, görünmez el toplum üstünde dolaşmakta ve boşlukları doldurmaktadır. Diyalektik süreci yok sayarak ,sınırları şeffaflaştırmaya çalışan talepkar yazarlar, yukarıda söylediklerimizi 'yok' sayıyor ; yalnızca eski binayı yıkmaya çalışıyorlar. Tebdil, tadil, revizyon, beyan, sosyal tebligat süresi yok ; aciliyetçiler!


Bugüne kadar meydan boş kalmış/kimseleri, soranları olmamış. Bu söylediklerini daha usturublu söylemenin, eleştirilerini sosyal sorumluluk olarak temellendirmenin zarif yollarını yılların yazarlarına bizim öğretecek halimiz yok. Saçmalama, bazen dağıtma da haktır ama bilinci elden bırakmamışlar; haksızlık etmeyelim!
Kasvet veren, muhatabına yönelik, fotografını kemiren Enis Batur'un resmî yazılarını aratan zorlukları aşmak, yerel/banal küçük hakikatlerin sırrına ermek gerekirken, zor geliyor. Konunun olduğu gibi sıkıntının da tam adını koymuyorlar.


Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin, fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik...(2) Oğuz Atay/Tutunamayanlar


Az gelişmiş ülkenin kültür mirasını reddetmek anlaşılır;  tanzimat kafalı münevverin üstüne yapışan köylü fistanıdır belki. Fakat biz coğrafyanın taşıyıcısı/yüklenicisi binlerce yıllık yüzlerce miras öyküsünden bahsediyoruz ki,karşı çıkışın nedeni başka.
Hepsini anlıyoruz da Kaya Özsezgin'in eleştirisinin sırrına vakıf olamadık; nedendir?
Ömer Lekesiz'in, inançların hassasiyeti açısından eleştirisini de ayrı görmek lazım.*
Diğerleri için aynı şeyi söylemiyoruz ; vurmasalardı şaşardık. Aynı pencereden sarkmışlar, aynı sahneyi paylaşıp aynı şakalara gülmüşler. Ne de olsa aynı hınzırlıkla tenekeden oyuncak silahlara/tanklara mevzi alan, sahtekar ciddiyete taş atan oyun arkadaşı gibi davranıyorlar. Şakası yok,bastığımız zemini sallıyorlar, gemide matkap çalıştırıyorlar ; farkında değiller. Sanat asla yalnızca sanat değildir. Elbirliğiyle tüm cephelerde 'köhne' düzene modernistce yükleniyorlar. Cengiz Çandar, köşesinde sanki mesihi müjdeleyen Vaftizci Yahya gibi döktürüyor:
‘Yüzleşme ve rehabilitasyon’ başlıklı Taraf’ta yayımlanan dünkü yazının altındaki imzayı görünce durdum. Cem Madra. Kendisinden beklenebilecek bir muziplikle, isminin altına ‘Memur’ diye bir sıfat iliştirivermişti.
Bizim Cem bu. Doğumundan bu yana değişmedi, keskin bir zeka, tertemiz bir yürek. Yazıyı okurken epeydir görmediğim yüzü gözümün önüne geldi. Çok yakın arkadaşımız olan babasının devraldığı ‘Açık Radyo’ fikri ilk kez onun zihninde uyandığı vakit, heyecanla bu fikrini paylaştığı andaki yüz çizgilerini hatırladım. ‘Yüzleşme ve rehabilitasyon’ başlıklı yazı, o içten çocuksu heyecanın tam tersine, görmüş geçirmişlikten gelen bilgelikten süzülmüş gibiydi. Ne yazmış Cem Madra '“Tarihin hızlandığı dönemlerden birine tanıklık ettiğimize kuşku yok... Gözümüzün önünde, ayaklarımız altında, içine doğup büyüdüğümüz asırlık koca bir rejim bütün kurumları ve ideolojisiyle çatırdıyor” diye başlayan bir yazı; “Karanlık dağıldıkça, yıkıntıların altından ‘hortlaklar’, ‘tarih öncesi köpekler’, akla hayale gelmeyecek canavarlar çıkıyor meydana; tarih ve gerçekler birbir dökülüyor ortaya, buz gibi. Mesela, vatanı düşmandan kurtarıp, Cumhuriyeti kuran Ulu Önder’imizin anlayış, amaç ve yöntemlerinin, çağdaşı diğer Avrupalı diktatörlerden aslında pek de farklı olmadığını keşfediyoruz hayretle...” 11 Nisan 2010 Radikal ve Hürriyet Gazetesi

Köşesinden fırlayıp mal bulmuş magribi gibi gözlerini açarak pırpırlı gülücüklerini takıştırıp müjdeyi veriyor. Vaftizci Yahya olmuş sanki mübarek ; gelen mesihi müjdeliyor. Niyet/akıbet,istek bu; Cengiz Çandar, baba dostu olduğunu gösteriyor. Kadim arkadaşının evladını, liberalizmin genç nesildeki ışığını yani mahdum Madra'nın aydınlığını, alınlara düşen pre-özgürlüğün şavkıyla selamlıyor. Bize göre ise çok kötü hareketler bunlar. Aziz Oğuz Atay'ın hatırasına hürmetimiz var, fazlasını velev ki söylemiyoruz; mahdum Madra'ya düşünce dünyamızdan 'babanı da al git!' demekle kifayet ediyoruz. Cengiz Çandar amcan da bonusu..

Kolonlardan tutup, putrellerden sarsıp, sanatı temelden sorgulamıyorlar. İşin kolayına kaçıp, hep birlikte parça pürçük, aynı cümleden giriyorlar/vuruyorlar ki, aslen siyaset yapıyorlar; ideolojik davranıyorlar. Konu ise gelenek; netameli. Mozaik kültürü, demokratik açılım, küreselleşme hassasiyetleri; hele tezgah açılan yer de söylenenleri kaldırır demokratik yapıdaysa sorun yok. Aslında püsürsüz/pürüzsüz tatlı sert ben buradayım yazılarının yanısıra oldukça amaçlı perdeli/dönüştürücü/düşündürücü yazılar araya sıkışmış.
Ne dedikleri, ne önerdikleri belli ; cümlelerin/bütünün içi muallak ve hoş değil diyorduk, demekten vazgeçtik; dağınık da görünse, konuya öte taraftan bakan, amacı olan organize eleştiriler bunlar. Sorumluluk getirir hayat, maişet kolay kazanılmaz.
Tezatlarla dolu dünyada kendine ötekileşmeyi, Anadolu hoşgörüsü makbul görmez. Ceset soğursa,ayrı düşen ruh yabancılaşır ancak.

Yeni bir tür gelişiyor. İnsanoğlu yalnız kendini, düşünce sistemini yeniden tasarlamıyor . Yaşadığı sosyal cevreyi, atmosferi, içtiği suyu, yediği sebzeyi, hayvanı, tarımı ve toprağı, coğrafyayı yeniden tanımlamaya çalışıyor.
Geleceğe hakim olmak arzusu, geçmişi baskılayıp tasarım olarak yapay bir tarih yaratmayı gerektiriyor ki, 'gelenek' engel teşkil ediyor ; işte orada sosyal işbirliği devreye giriyor...

RESMİ TARİH DEYİP BURUN KIVIRSALAR DA, RESMİ OLMAYAN TARİH DERSİNDEN DE SINIFTA KALIR BİZİM İTHAL AYDINLAR..

Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir. Hiç oralarda dolaşmıyorum. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıyoruz bu sayfalarda
Batı aydınlanmasının temeli Hristiyanlık ideolojisidir. Tüccar Vatikan'ın çıkarlarıdır mevzu olan: Dinin daha anlaşılır, argümanları kitaba dayanan tarafı/tarifi vardır. Pavlus etiğindeki çatlaktan süzülüp heder olmayan, aklî/gerçekci tasvirli Kalkedon ikonaklasmasıyla Papa'nın hesaplaşması yüzyıllar sürmüştür. İlk günahtan yola çıkan entelijansiya, Elazığ/Kayseri/İstanbul/Urfa/Tokat'ta, Ademden/Pavrus'dan Eyüp Sultan'a, Hazreti İbrahim'den, Cesar'a oradan günümüze bu topraklardaki son insanın hatemi olmanın bilinciyle mührü elinde tutup, geleneği kavrayıp, artık kendi aklıyla aydınlanma cesaretine ulaşmalıdır.
Köken problemini halletmiş globalistler, bu toprakların sonsuz malzemesi olarak gelenekten uzak duruyorlar ; moderne bağlanma çabalarında zihnen sentaks tutturamıyorlar. Vicdani redciler olarak, sanıyla batılı bir misyon etiği oluşturmuşlar.
Tarihsel bir projede, sosyal katmanlarla ilişkilerinin irite edici mesafesi ,onları yüzleri silinmiş bir cemaat olarak seçilmişler/sosyete olarak adlandırmayı gerektirir : Zaten öyle.


'Gelenek Sömürgenleri İçin Yeniden' yazısı ile Ömer Lekesiz'in söyledikleri, değindiği konu, bambaşka bir hakikatin parçası olması hasebiyle önemli, kendi içinde bulunduğu mevziden tutarlı,talepleri dengelidir.İnançtır tartışması olmaz,ama zorlukları, tümsekleri, kör noktaları olan bir alan yaratıyor burada eleştirmen. Şöyle diyor Yeni Şafak'da Lekesiz :

"Bir Müslüman olarak, geleneksel değerlerimin sanat adına sömürülerek, tahrif edilerek , 'kitsch'leştirilerek "pazarlanması"ndan hoşnut değilim...
Ne Hz. Ali'nin, ne de hat başta olmak üzere geleneksel sanatlarımızın, Şen'in vurguladığı şekliyle "vav"ın boyanması ile çekilmesi arasındaki farkı bile bilmeyenlerce istismar edilmelerine, dünya görüşüm gereğince rıza gösteremiyorum."

Eleştiriyi bu damardan sürdürüp,Lekesizi onaylamak ta mümkün. Değil mi ki,kapitalist meta ekonomisi herşeyi kullanılabilir ve tüketebilir kılıyor,otantik değerleri kendi dilinde boyayarak pazarlayan bir sanata itiraz makbul görülebilir. Ama hat üstadının veya minyatürcü, nakkaş, teshipçinin, ebrucunun, halı veya akçe tasarımcısın yaptığı da dağarcıyla birleştirdiği/bitiştirdiği kendi çağının yorumu değil midir? Orada da otantik manzara inkıtaya uğramamış mıdır? Roma formunda Hz Ömer resimli ilk islam parasının nedenlerle şekil değiştirmesi de aynı konudandır
Sözü kesmeden, dili/lugatı güncelleştirmeden, araya parça atmadan dünyanın herhangi bir coğrafyasında, tarihinde, toplumunda yapılan bir sanat var mıdır. Her sanat üretimi, oluşturan toplumun ve sanatçının rengini, güneşinin tenindeki izini taşır: benzemez kılar. Amerikalının bulaştırdığı ciddiyetsiz tarz artık ne yazık ki ekol olmuştur. Sokaktaki kitch kurumlara/düsturlara yansımış, cahil cüretkar argo,
dile ziller, çeneye kelepçe, burna halka taktırmış, uygar insanoğlunu rolünü endam eden çingenenin ayısına çevirmiştir.
Buradaki veya bu dönemdeki absürd çağın eksen kaymasıyla ilgili bir istifamdır: Tekrardan kaçarken yolda yeniden oluşan soruların/sorunların izini/işaretini, düşlemini, yeni biçemler aramadan oluşturmak, zamanın damgasını yemeden/sayacına yakalanmadan günü teğet geçmek mümkün müdür? ; bakışa göre belki de maskaralıktır. Lekesiz'in eleştirisi inançtır, yeni kavramlarla rahatsızlık yaratmak istemem. O pencereden bakanlar için farklı perdeleri açmak/sorgulamak gerekir ; doğru itirazları barındırsa da, bütün içinde cevabı zor/çatallı sorulardır bunlar.


GELENEĞİN TAŞIYICI COĞRAFYANIN KİMİ/SESİ/YAŞAYANIDIR

Avam kültürüne,dinsel imgelere, Ashabı Kefh metaforunun 309 yılının içine yerleştirilen uyumayan 'ego'ya belki söylenecekler olabilir ; ama konu başlığıyla bütünleştirilip tolere de edilebilir. Zaviyeden,konuya nereden baktığınız öne çıkar. Epik, lojik/sofik veya buradan bakarsak 7 bedenden nemalanan bir sufi yaratan anlayış sorgulanabilir. Dünya sanat tarihi egonun tarihidir bilinir ; ama bizim gibi bugün var yarın yok ölümlülere, -otoportreyi aşan- kendini ortalara atan narsistlikler çok sevimli gelmez. Ne ki, yöneltilebilecek eleştiriler, perspektifte kırılmalar, karşı cephede beklentileri farklılaştırabilir; aportta bekliyorlar zaten.
Maiyet çok renkli/çok kültürlü. Dışarıdan bakan Amerikalı mübarekler. Chomsky, Howard Zinn sanki kankaları. Sabah'ın verdiği New York Times ekine övgüler düzenler alkışlasın; gençliğin demokratik devşirme/dönüşümü başarıldı. Milli kahramanlar, ortak ulusal bayrak, marşlar, günler , madalyalar, beratlar, seremoniler, anıtlar, anmalar, kamusal veya dini bayramlar gibi ulusal özdeşleşme yaratan sembol ve etkinlikler üstünden yapılan eleştiriyle araya girenlere, katılmak mümkün değil. Yönetenlerin meşruiyet krizine İsmet'in ve arkadaşlarının deva bulması/yanıt üretmesi olacak iş değildir; aşar.

Ömer Lekesiz'in, muhafazakar değerlerin korunması açısından itirazı var; serginin tavrını 'yapay' olarak değerlendiriyor. Bizse şekilsel yapısıyla serginin konstrüksiyonun, açık siyasi bir tarzı barındırdığını düşünmüyoruz. (İsmet Doğan'ın giydirmeleri hariç) İdeolojik işçi afişleri veya misyoner propoganda malzemeleri türevinden taşınan bir mesaja ev sahipliği yapmıyor genelde eşyalar. Biçimselliğin, eleştiriyi gerektirmediğini düşünüyorum; özgür bırakılması demokratik temayüldür.. 'Yapay' ise ,sağdan sola/soldan sağa yapay'dır; değişmez. Sahtekarlıksa farklıdır ; böyle bir suçlamanın yöneltilmesi zaten ne Lekesiz, ne de bizim tarafından söz konusudur.

Çağdaş Sanat, ontolojik yapıları deforme ederek, üretilen üzerinden antikahramanlar yaratarak değerli kılıyor/değerlendiriyor. Asıl formu bozulan eserin izdüşümü takibe değer.

Önemli kavramların izini süren, oluşturdukları biçemle ayrı ve bizatihi pozitif değeri olan sanatçılara değinmeden, tekil eleştiriyi teğet geçiyoruz.
Bireyselleştirmeden, bu topraklarda fışkıran beş bin yıllık gelenek/görenek var. Aç Tevrat'ı Adem ile Havva, Dicle ile Fırat'ın doğduğu çatalda dünyaya geldi der; yani Elazığ ; bilen var mı? 16 Roma imparatorunun ölüm hikayesi, dörtbin yıllık sürede dünyanın merkezi olan bu topraklarda yazılmıştır.
Bunları ne görmeye, ne söylemeye değer buluyor aslında camia, çağdaş batı erek olunca.

Konu başlığı itibariyle okunabilir,tartışalabilir bulduğum için mahzurlarıyla birlikte önemsiyorum. Topu ters köşeye atanlar, ahlaksızlıktan nemalananlar, başlığı küfür bahanesi sayanlar, ilüsyon üzerinden perdeli sanat yapanlar var; onlara rağmen İstanbul Modern'de 'Gelenekten Çağdaşa' sergisini düzenleyen ekibe ve genel olarak sanatçılara, 'moralinizi bozmayın' derim.
Ayrıca Avusturya'da yaşayan Türk kökenli edebiyatçı Kırdök'ün koleksiyonundan oluşan 'Numarasız Mevki' adlı sergi de, yukarıdakiler gibi amacı bakımından değerli.
Bu konulara girip, fikirlerimizi yazacağız ; dünya işleri/beden sıkıntıları, ülke gündeminden yol bulursak.
Biraz vakit diyoruz...
.


(1) 10/4,2010 Yüzleşme ve Rehabilitasyon, http://www.taraf.com.tr/haber/48582.htm
(2)Oğuz Atay,Tutunamayanlar,İletişim Yay.
Konuyla ilgili basında çıkan yazılar
Cem Erciyes/Kemal Yılmaz/Adalet Cingöz ,Mal bulmuş Mağribi,yağmalarmış tarihi/Sabah 28/2 2010,Çağdaşla gelenekselin arasında 7/3 2010 Sabah
Gelenek bu toprakların genetiğidir/Mithat Şen,Ayşegül Sönmez 1/3 2010
Tarih İstismar Ediliyor,Zeynep Sayın,26/2 2010 Radikal
Gelenekle hesaplaşmak hâlâ tabu/levent Çalıkoğlu,A.Sönmez 26/3 Radikal
Kaya Özsezgin,Cumhuriyet
Hasan Bülent Kahraman,Sabah
D.Hızlan ,'Kültürel belleğimiz görsel sınavdan geçiyor' 26 /2 Hürriyet
N.Çintay ,İçimizdeki zaman' kaçı gösteriyor 15/3 Radikal
Zaman,Musa İğrek 17/2
Yavuz Tanyeli
Yeni Şafak/Şükran Çiftçi, Doç,Dr.Muharrem Kaya 7/2 2010
Ali Şimşek, Birgün Gaz. İcat Edilmiş Gelenek 26/3
Taraf,Batı'ya doğru bir hayal,Selma Gürbüz, Erkan Doğanay 1 /4 2010
Osmanlı Gelenekselinde Unutma Yok, Aykut Köksal 23/10 Radikal
Nilüfer Kayaş, Pandoranın Kutusu, Geleneği Dönüştürebildik mi? Taraf 19/2
Sanatın Gelenekle ilişkisi, Pırıl Güleşçi Arıkonmaz, Habertürk Gazetesi
*Ömer Lekesiz, Yeni Şafak 8/3 2010
Magor missabib/Çepçevre dehşet Eski Ahit, Yeremya 20/3






emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com










.