22 Mayıs 2010 Cumartesi

Arter Starter Sergisi.. Ama bu ciddi iştir; René Block'u aşar

Arter Sanat ya da Gelenekten Çağdaşa veya İstanbul Bieanali, farketmez ; moda söylem hep aynı: Demokratikleşme. Ama bu ciddi iştir; René Block'u aşar.. Asıl eleştiri konusuna geçmeden şunu söyleyelim: Starter sergisindeki eserlerin, bir koleksiyonun parçaları olmasının ötesinde ortak bir söylemi/manifestosu yok. Bu noktada her üretimin ayrı hikayesi,farklı yaratıcısı öne çıkıyor. Bu sunum şekliyle açıklayacı metinlere ve rehberlik hizmetine ihtiyaç var. 30 Liraya satılan serginin tamamlayıcısı kitabı alsanız bile durumu toparlamak mümkün değil; serginin yol haritası orada da yok. Öykü olmadan düşünce üretimi yapılamaz, veri olmadan noktalar tamamlanamaz. Ünlü isimlerle/bilinen senaryolar, tekrarlar üzerinden, zatenlere dayalı ezbere okumalardan medet umulmuş. John Cage bile 92'deki ölümünden sonra çıkan cd çalarlarla, özgün yorum ötesi zorlama kurgularla güncelleştirilerek konuya dahil edilmiş.
Küratörün bilinçli tercihiyle eksik bıraktıkları neticesi, nesnelerle özneler irtibatlanamıyor. Kavramlardan teğet geçen/oyuncaklı işlerdeki ironiyi keşfedemeyen izleyici, boş gözlerle gezdiği üç katlı salonunu ortalama 15 dakikada terkediyor. Sergi,benzerleri gibi anlaşılmazlık üzerinden etki alanı oluşturma hevesinde. Tankın anlattıkları ise ortada; fazla söze gerek yok. Herkes kendi ölçülerine göre söylenmek istenilenleri doğru/yanlış kavrıyor.







Kapaktan koyduğu konu itibariyle mesaj bellidir. Türkiye'deki demokrasi adına şişme tanktan medet uman René Block ve şürekası, o tankın patentini elinde tutan Alman emperyalizminin propaganda bürosuna derdini anlatsın. Şayet güzel bir şeyler yapmak istiyorsa, aç gözlü kapitalizmin, ekmeğini yediği muzaffer mağrurun kirlettiği yeryüzünün, tüm canlı dünyaya verdiği zararların hesabını, neferi olduğu yeryüzünün efendilerinden sorsun..  Talan ettiği halkların, dünya savaşında gazı verip mağdur ettiği bu ülkenin vebalini, sanatın meseni Alman silah tüccarlarının suç hanesinden kazımaya çalışsın..

Arter Sanat'ta mırıldanan Türkiye gerçeğinde demokratik eleştiri, hırsızlama konuşulan memnuniyetsizlik, uygarlık üstünden yapılan giydirmeler, laf sokuşturmalar, sivil itaatsizliğe erdem risaleleri yazmak bu kaygan zeminde tüccar-terzi René Block'u aşar..

Konu şehrin dönüşmesi, Sulukule'nin taşınması, veya Tatavla'daki Marika yengenin aciziyeti ya da ergenlik psikolojisi değildir; hassastır..  Postallı icazeti totemleştirip, tabu demiyoruz. Lakin, Türkiye'nin demokrasi hassasiyeti, sekülerleşmenin  gereğini yerine getiren eleştiri, küresel riskleri, varoş-merkez  muvazenesi, serginin şaibeli küratörüne, küresel vakıfların tetikçisi profesyonel kültür tüccarlarına bırakılmayacak kadar biriciktir.

2007 Bienalde siyaseten, bugün ise sağladığı malzeme itibariyle Çin işkencesi, İstiklal Caddesi çevresinde giderek kurumlaştı.

Yoktur deme; yeşil tankı koyduysan iddian/fikriyatın , iffet anlayışın, muhteviyatın oluşmuştur. Cumhuriyetin kuruluş değerlerini bilmek/savunmak, Türkiye'nin ulusal kültür politikasını oligarşiden arındırıp, ülkenin rengini/sesini hem arterden hem de kılcal damarlardan soluyup, 'iyi' ve yapıcı eleştiriyi meze niyetine değil de, hedefleri, ütopyayı yeniden kurmak, ortak aklı inşa etmek,  kurumları yapılandırmak adına ortaya koyabilmek çok ciddi iştir ; 90-60-90 diye idealize etmesek de bu René Block estetiğini aşar..

Şişme tanktan medet uman René Block ve şürekası, şayet güzel bir şeyler yapmak istiyorsa, emperyalist kapitalizmin kirlettiği dünyanın, uygarlık morfiniyle kanını emerek cesede çevirdiği insanın postmodern hallerine ayna tutan işlerle, yalnız bizim değil kendisi ve cemaatinin de şapkayı öne koyarak yeniden düşünmenin yolunu açsın. Ya kapitalizm ya da tabiat ana ölecek diyen Evo Morales gibi, büyük fotografa dikkat çeksin.. Artık Alman yalanlarına inanacak Enver, Cemal Paşa'ları Cihangir'de bile bulmak güç..

Atatürk'ün sevgilisi, Marksist Yahudi Safiye Behar'la ilgili gerçeklerin gün ışığına çıkışıyla başladı öykü. Filozoflar da hikaye sever. Avusturyalı tarihçi Michael Blum, İstanbul'da hayaletine rastladığı Behar'ı 2007'de bir sergiyle tanıttlar ; inanmış gibi yaptık, sergiyi tamamladık. Mutlu oldular, lafı uzattılar.

" Bugünlerde İstiklal Caddesi’nden Tünel’e doğru yürüyecek olursanız, Odakule’yi geçtikten hemen sonra, sol koldaki camlardan birinin ardında, nefes alırmış gibi hareket eden dev, yeşil bir tankla çarpışacak gözleriniz ; şaşırmayın.
Vitrine yanaşın, tankı dışarıdan iyice incelediyseniz dahasını görmek üzere binaya girmek için sola kıvrılın. Şimdilik giriş Postacılar Sokağı’ndan. Kapıdaki ‘ARTER’ yazısı, Beyoğlu’nun yeni sanat duraklarından birini işaret ediyor.
Çiçeği burnunda sanat mekânının görücüye çıkardığı ilk sergi; Berlin’de yaşayan enstalasyon sanatçısı Michael Sailstorfer’ın internetten sipariş edip Çin’den getirttiği, ufak teknik müdahalelerle ‘canlandırdığı’ şişirilebilir tankın (T 72) da dahil olduğu ‘Starter’. Sergi, ismiyle duyurduğu üzere bir ‘başlangıcı’ ifade ediyor; hem Beyoğlu’nun göbeğine kurulmuş yeni sanat mekânı ARTER" (1) diye tanıtılıyor demokratik platform görüntüsündeki sanatsal ama daha çok siyasi/ideolojik tartışmaya zemin olan yeni bir galeri..

İki tank arasında kaleye giren top, imge, simge, lafı koyma, metafor, meteor, metamorfoz, istiare, münazara, inkizar gırla gidiyor. Eleştirilerin anası burada. Sanatçıları aşmış, mahdumlar yalnız değil. Koro halinde her fırsatta saldırıyorlar, sistemi eleştiriyorlar; gelenek teyakkuzda. Sergiler bahane.

Mustafa Reşit Paşa'nın , borç aldığı banker Kamondo'yu evinin avlusunda ansızın görüp hücceten ölmesinden beri Ali Kemaller, Mustafa Kemallere karşı..

Bilgi, çekmeceye zula edilen, fazlasını flaş bellekte ya da kilerde toplayacağımız/istifleyeceğimiz, çiroz, pastırma veya salamura ya da turşusunu kuracağımız üst üste yığıp kumbarada biriktireceğimiz bir kavram değil ; günlük pratikte yararlanacağımız, acımasızca, gözünün yaşına bakmadan miras gibi tüketeceğimiz işlevsel bir olgu.

İktidarı talep etmek, kız tavlamak veya nöbetçi eczane arayıp ömrü uzatmak için de vazgeçilmez. Bilginin mütemmimi olan ulaşılabilirlik, engelsiz demokrasiyle var.. Bir yanda sazanlar, diğer tarafta çakallar. Soroz, işte burada  maharetli..

Anlıyoruz biz de özgürlüğün bilgi ve demokrasiyle ilgisini elbet. Devamında illaki/zoraki erdem, inadına standart, normlarda faşizm, arada tuz/biber serbest radikaller, sendikalar..   Şeffaflık, tarafsızlık yüksek sadakat ve ihanet...

İhanet deyince tüyler diken diken oluyor görüyoruz. Lakin bir sivil itaatsizlik eylemi/erdemi olarak bunun da kitabını yazan Bertrand Russel'dan Jean Paul Sartre'a, Orhan Pamuk'dan Soroz'a ;  bilgi'nin tüm efendilerinin  hepsinin haklı ve uygar gerekçeleri var. Bizim gibi avam için Karagoncolos'un temaşası ürpertici..  Cihangir erbabının, global hümanist değerlerin savunucularının inanç kitabında rezerv ve uzun bir parantez olduğunu görüyoruz.

Demokratikleşiyor, 12 Eylüllerle hesaplaşıp uygarlaşıyor muyuz, yoksa eski kızıl/yeni yeşil Daniel Cohn-Bendit ya da iki ucu denk Chomsky'e, pişman Nazi askeri Joseph Beuys'un galericisi René Block'a, ya da Gunter Grass'a inanıp, Hadi Uluengin'le Cihangir'de acılar içinde nirvanaya mı eriyoruz; orası belli değil.


Demokrasi varsa atış serbest : İster Murat Baba türbesine mum ada, ister sivil itaatsiz tahrikat! ehlinde demokratik vicdanın belgesini ara, yurt/ülke deme, bindiğin dalı tırpanla..


Köhne/kurtlanmış gelenek sanki, ambalajında bakir çağdaşa karşı. Korku, paranoya irad değerinde; geliri/getirisi var,işe yarıyor. Muhafaza edilen değerin çürümüşlüğünün sıkıntısı veya bireyin toplumsal tarihteki yerini kurcalarken, yeni nitelikli kültürle,ucuz/maliyetsiz aşağı kültür arasına set koyup, çıtayı yükseltmek adına karşı çıkış falan değil .. ; Soroz'un havale ettiği parça başı eleştiri bunlar.

Olan, ödüllerde akla gelen yalnız ve güzel ülkemin yurdum insanına oluyor; Durum garip/garabet.. Dedik ya ilerlemeciler yıkmak ister ; bu sergiler ve ardından gelecekler bahane...




(1)‘Sanat için alan’ adlı, 19 Eylül’e kadar alanı kaplayacak olan ‘Starter’ sergisi, Güncele yeni atardamar yazısıyla ilgili geniş bilgi , Radikal Cumartesi 8/5 2010 tarihli ekinde okunabilir.

Emin Çetin GİRGİN


Not/ René Block nedir, kimdir?  http://www.e-skop.com/skopbulten/savas-sanati-sam-sanat-festivali-depoda-ne-ariyor/1373



.

21 Mayıs 2010 Cuma

Dünya sanat tarihini şu an kendi hesabına yazıyor.. Marina Abramovic MoMA'da saçmalamaya devam ediyor hâlâ...



Daha fazla 'bilmek'le değil; ancak bildiklerimizi unutarak hakikat zemininde özgürleşebiliriz. Çağdaş sanatın şakşakçılardan fazla, mest olmuş kitleye kendi gerçeğini en irkiltici kelimelerle haykıran kadir kıymet bilmez şefaatçilere ihtiyacı vardır!


'Hepsini ezbere bildiğim, derslerde anlattığım bu 'edimlerin' sahibi Marina Abramoviç'in kesinkes hayranıydım, 20. yüzyılın en büyük yaratıcılarından biri olarak tanımlıyordum onu ama gene de işte niyetim yoktu gidip son performansını görmeye' dedikten sonra Marina Abramovic ile baklava muhabbetini anlatmaya koyuluyor. Bu konuyu daha önce yazmıştık; 2010 yılındaki eleştirimizi HBK'nın eli ayağına dolaşmış pürtelaş halini, hayıflanmalarını okuyunca yeniden hatırladık.  
http://www.immaterial.org/about-mai
http://hyperallergic.com/75766/the-artist-is-not-present-but-the-brand-sure-is/?utm_medium=email&utm_campaign=The+Artist+Is+Not+Present+But+the+Brand+Sure+Is

Sabah yazarı Profesör Doktor Hasan Bülent Kahraman, Londra'daki yeni performansı izlerken Marina Abramovic'le tanışır. Sırp sanatçı, HBK'ya "Annanem Türktü, kaymağın tadını unutmam. New York'a geldiğinde kaymak getir. Baklava da isterim.." der. Sanatsever HBK heyecanlanır! Hesapta Abramoviç, yarattığı bedenin sınırlarını zorlayarak tanrıya ve devlete meydan okuyan e/spiritüel bir aktör; hadi canım sen de!



Henry Ford da yapmadı mı? Amacı, nihai hedefi, menzili basittir. Avangardizm, hayatımızda hiç boşluk bırakmama mücadelesindeki kapitalist rejimin üreticisinin, sıradanlaşarak tüketicisiyle buluşmasına illaki zemin hazırlar. Tüm aksiliği, hırçınlığı henüz tektipleştiremediği müşterisiyle yüzyüze olmasındandır. Dolaysızsızlık, kâm alacağımız fordizm, personelsiz banka hizmetleri gibi ileri teknolojinin eseridir. Müteşebbisin iltifatı eserin değerli olduğundan değil, sermayesini bağlayacağı uğrağı değerlendirmek mecburiyetindendir. Hani Grundrisse'de söyler ya 'altın kıymetli değildir, onu pahalı kılan herkesin onun değerli olduğu konusunda ortak mutabıkatı, sarsılmaz kanaati olduğundandır'. Ulaşılır olma, müptezel kılma talebi senaryonun ayrılmaz cüzüdür. Sanatçıyı, lanetlediği sisteme tebliğ göreviyle yücelerden kontrollü bir olumsuzlamayla indirirler. Kapitalizm, sanatın ekonomisi içinde öznesini marka değeriyle revaçta tutarken, nesnesini biblolaştırarak hayata katar, envanterini metalaştırır dolaşıma sokar.. 'Üretim yapmayan hiçbir toplum yaşayamaz' marksist bir mottodur. Oysa itibari ürün fetişler, çağlar boyunca lanetlenen imgelerdi. Zamanın geri çağırdığı putlara karşı sanat yazarlarının gösterme temayülünde olduğu radikal iyimserlik ya da uhrevi kötümserlik bu haliyle kamuya önerilemez. Ne 'episteme'nin yoğun trafiği, artı değere konu olan pratiği aksamadan yönetecek bir takati-kuvveti vardır ne de 'logos' sanıldığı gibi bir bakiredir. Ağlar üzerinden aşkın biçim aldığında 'sanat' heybesindeki yükü, sırtındaki bigisiyle izleyicisini naçar kılar; usta/çırak içindeki talibini felç edici bir depresyona sokar. Matruşkadan çıkan Duchamplar gibi kendi kendini çoğaltan mekanize bir türeyiştir. Müstebit/zorba zekilikler, yaşamın bizatihi kendi ürünü olan farklı esprilere istibdat uygular. Eğer izin verilirse ışın kılıcını alan müstebdit/despot, ete kemiğe bürünür ansızın dünyanın her yerinde Abromoviç diye görünür. Peter Bürger, yaşamla sanat arasındaki yapay çizgiyi kaldırmanın 'esas' olduğunu söyler .. 'Haklıdır!' dersek Platon'a inat ya sanat ya da hayat açığa düşecektir. Hegel'in işaret ettiği yürekleri burkan olgu; ezen efendiden çok, başkaldırmadan sömürüye müsaade eden köle suçludur. 
Yaşadığımız hakikatle, küçük/büyük sorunlarımızla irtibatlanma kabiliyetinde, politik yahut apolitik ama mutlaka günlük hayatın içinde diyaloglara açık netameli bir sanattır söz konusu olan. Seri üretimin refahı artırdığı post modern kültürde her şey, sadece hızlı biçimde tüketilmek için vardır. Cümlede Marks'ın 'işçisi'nin ayağını kaydırırsak hatırda tutmamız gereken epizot şöyledir : ' Sanatçı, ancak sermaye olarak kendisi için varolur.. Sermayenin varoluşu onun oluşudur.'  
MA bir simge; o inzivada olsa bile arter olarak markasıyla bir virüs gibi hücrelere girmek, çoğalmak, zihinleri istila etmek, algı kontrolüyle tüm gelecekleri ablukaya almak istiyor. Sanat tarihinin kadrini takdir ettiğimiz koruyucuları, ekonomi politiğin bir amacını yerine getirerek iktidarın hükmetme işlemini her öznenin bilincinde, her mekan ve mertebede, her şüphe duyan hafsalada ve kıyamet çağrısında yeniden doğrulamaktadırlar. 

Doğaya meydan okuyan 'insan' olmasa doğa yoluna zenginleşerek devam eder. Ama börtüböcekleri, fareleri, kuşları arıları yok ederseniz doğanın tüm dengesini bozarsınız. Biçimlerin ortadan kalktığı, simgelerin içinin boşaltıldığı her şeyin 'para olarak zuhur ettiği erdemsiz bir çağda savaş açtığımız aklımızla 'insan' olmanın amaçlarıyla uyum içinde miyiz? Burada sorun Abramoviç'te değil; aynı Duchamp gibi onun mahremiyetinin diğer tarihlerle  ve zekalarla kurduğu gayrı-meşru ilişkide.

Radikal amacı düşünürsek çağın gereği, sanatçının sorumlulukları, ekonominin çıkarları her şeyi yıkmaktan geçer. Yıkarak, yeni talep yaratılır. Bakunin'in dediği gibi, 'Yıkma yaratıcı bir eylemdir.' Semboller, çok yorulmasına karşın söz'ün içini doldurmamaktadır. Böyle bir amacı da yoktur. Yalpalama bir tarzdır. Enkaz oluşturmak bir sektör, kızmak, üzülmek ayrı, cürufu kaldırmak ayrı bir sektördür; bunu biliyoruz!  
İş bölüşümü bunun için vardır. Abromoviç, kendini yarıp geçen taleple 'gerçek' bir ilişki tesis etmeye çalışır ama kuramaz. Sanıldığının aksine manifestodaki maksadı çaresizleştirirken esamesi okunmayanların kültürüne mesafesini koyar; güncel örgütlenme formlarının sağladığı itibari değeriyle insanlık rejimindeki hudutları onaylar. Hegel, 'benim niyetim, benim amacımdır' der. Artı değerden beslenen barbarlığın yarattığı kültürü kurumsal, post moderniteyi kavramsal olarak çürütmenin ihtimali ve imkanı yoktur. İster ihtilalci Lenin, isterse darbeci Soros, isterse kurulu düzene meydan okuyan John Cage yahut katakullici Naçeyev olun; yapısöküm teşebbüsünüz olabilse bile bunu gerçeklemede muhtaç olduğunuz 'organizatörler' her kategoride finansmanı sağlama yetenekleriyle işbirliğini sürdürmek zorunda olduğunuz ortaklarınızdır. Gösteri dünyasında aldığı sahne, toplumdaki 'gerçek' tepkiyi, canlandırdığı arzularının hizmetinde eğmesinin dışına taşarak örnek aldığımız ilk hakikatle, etik yasadaki söz'le irtibatlanaz. Yanında çalışanlarıyla sorunları başlı başına anakronik bir paragraf. Mekan sokak değil; zaten tepkinin anlamını taammüden değiştiren, sözü cambazın emrine veren satın alınarak sahiplenilmiş hegemonik bir mekan. Yapıtların bir klasiğe dönüşmesi katma değeri, risk oranları planlanmış ekonomide doping; 'kral çıplak!' deyip dışarıda kalanları sistem öğütüyor. Finansal teşebbüs, radikal muhteviyatı bünyesine katarak kaosa karşı bilgi iktidarını güçlendiriyor. Entegraller, büyük toplamlar olduğu zannedilir oysa, o yalnızca vasıl olduğu iktidarına baştan teslim olan izleyiciye oynuyor. Bienallerde türevlerini gördüğümüz maskaralıklar, sermaye karşısında emeğin kaybolan umutlarını oyalamak için çıfıt çarşısı.  'Tanrıyı sınava tabi tutup itibarsızlaşmaya teşebbüs etme!' cümlesi bir emirdir. Temsil, her yerde olumlu bir uğraş,  ne var ki, ideolojinin maskesini alaşağı etmede verilecek örnekler rötarlı olmanın yanısıra kötülükten beslenen kariyerlere bile misal olamayacak yavanlıktadır. Zenginliği doğuran sermayenin hem sermayeyi hem de emek gücünü coşturduğunu alkışlarken, ambarları dolduran, vitrine malı yığan acımasız rekabet koşullarında suç ortağı eleştirci HBK'nın masum bir edayla bize önerdiği nedir?



Aslan, kurt, tilki, sansar ya da sürüngenler. Ne zaman bazılarına baksam sanki içinde bir hayvan ruhu gizlenmiş gibi gelir bana.

Asla benimsemediğimiz için kültür rejiminin kurduğu dil, beğeni ve irtibatları bizi yoruyor. Belli bir epistemolojiden yaklaştığı için farklıyızdır. Peşinen aykırı bir unsur, gündemi olmadan kültür endüstrisine muhalif müzmin bir yazar, kronik bir eleştirici olanları sistem istese de öğütemez. Ancak sarih olan lafları duymazlar, dili eğip bükerek anlaşılmaz kılmak isterler.
Hegel 'insan için en yüksek durum 'kişi' olmaktır diyor Tüm yıldırma ve ayartmalara karşı özne kişisel sesini koruyabiliyorsa o, yaratıcıdır. Ancak bu çağda tesadüf ettiğimiz gerçekler, rastladığımız nezih kişiler, yaşadığımız doğal çevre bile başka disiplinler tarafından planlanmıştır.


Tebliğ görevini yüklenmiş eser karşısında temaşaya ve tefekküre dalan birey tüm etkilere açık; şayet inanmışsa büyülü bir masala imkanları nisbetinde ruhen/bedenen eklenmeyi bekliyor. Çağdaş sanat eseri, izleyicinin anlam ve irtibatlarını tam da kavrayamadığı bir eleştiriyle -şapeldeki ikona gibi- rahatsız edici bir mesafe yarattığında ancak dikkat çeker. Performansın gerçekleştiği müze/galeri dediğimiz bir ibadet mekanı değil, sadece bir mağaza ;  bu anlamsız gösteride bireyin katıldığı en müthiş eylemse alışveriş!







Şu an dünya sanat tarihini herkes gibi o da kendi adına yazıyor. Sakın ola ki, Abramoviç'e övgüler düzenlere aldanıp, 'bu benim tarihim!' demeyin.. Kişisel meziyetlerinizi yok sayıp dünya sanat tarihini oturduğunuz yerden şempanzeler gibi taklit etmeyin... Göstergeler önemli, simbiyoloji bir bilim.. Yukarıdan bakan kolonyalist kültür denetçilerine, konuşmalarıyla yerlerde sürünen süfli muhataplarına yem olmak işten değil! Yurdum insanını banallıkla suçlayan seçkinler cemaatinin maskarası olmak, kendinize ve ülkenize biçtiğiniz değerle orantılıdır. Kuvvetli olandan tevazuu beklemek, aciz olanın kudret gösterisi yapmasından zordur.

Marina Abramovic, performans sanatın büyükannesi olarak tanınıyor. 1946 Yugoslavya doğumlu sanatçı yaptığı sıradışı demeyelim akıl dışı gösterilerle hep en büyük şoku, en soğuk duşu/ en büyük şakayı yapan olarak gündemde kalmayı sürdürüyor. Bu durum bizde aşağıda isimlerini kaynakçada belirttiğim ve seçme cümlelerini bu yazıda kullandığım yazarlarımız tarafından ayakta alkışlanıyor. Bu performanslarının çoğunda kendi varlığının fiziki ve zihinsel limitlerini keşfe çıktığını yazanlar memnun.
Abramovic, MoMA'daki sergisi boyunca 77 gün sürecek en uzun performansına başladı; resimlerini internet ortamında güncel olarak izliyoruz.
Abramoviç, New York, modern sanatlar müzesinin açık olduğu saatlerde masa başındaki bir iskemlede oturuyor. Üstteki fotografta gördüğünüz gibi, hiç tepki vermeden, karşı iskemleye oturttuğu izleyiciyle susarak bir performans gerçekleştiriyor. İzleyici de bu süreçte Marina Abramovic ve onun sanatı ile kişisel bir deneyim yaşama fırsatı bulabilecek diyor bizim yazarlar. Böyle anlamlı bir beklenti içindeler.


"Marina Abramovic'in 'The Artist is Present' adlı sergisini , rahatsız edici ne demek? sorusunun cevabı diye özetleyebilirsiniz Yugoslav bir performans sanatçısı olan Abramovic, 70'lerden beri kendisini obje yaparak ve seyirci ile iletişime geçerek sanatını yapıyor. Abramovic'in yalnızca video performansları yok sergide. Kendisi de bir sandalyede oturuyor. İsteyen karşısındaki sandalyeye geçip, orada dilediği kadar kalabiliyor.

Abramovic, vücudun limitleri, insan aklının nelere izin verdiği ve hitap edilenle hitap eden arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bir performansında izleyicilerin eline birçok kesici madde vermiş ve bu maddeleri kendi üzerinde denemelerini istemişti. Sonuç: Kan revan içinde ve ölümden dönen bir kadın. 'Ölmek değil; neler yapabileceğini görmek istedim' diye anlatıyor bu performansı Abramovic.

İki örnek: Abramovic'in bir dönem birlikte çalıştığı Alman sanatçı Ulay ile yaptıkları eylem/eylemelerin videoları da gösteriliyor sergide.
Ulay ve Marina, -bizdeki iddiacı horoz döğüşü seyircisini aratan- seçkin kalabalığın önünde bir performans sanatı sergiyecekleri bir an: Saatler tutulmuş,yürekler susmuş: Birbirlerinden uzaklaşıp bir noktada duruyor ve sonra hızla birbirlerine doğru koşup çarpışıyorlar. Bunu defalarca üst üste yapıyorlar.

Bir başkasında: Salonda kararlı bir şekilde sırt sırta duruyorlar. Bu kez birbirlerinden ters yöne hızla koşuyor ve ölümüne duvara çarpıyorlar. Yine defalarca!" (1-2)


Yalnız bizim medyada değil, dünyanın güdümlü sanat izleyicisinin Abramoviç'e ilgisi de çok fazla. Yugoslav Meryem İbrahimoğlu, lider Tito'nun demirden yumruğuna 30 sene sonra başkaldırıyor. Sanki çarmıhta İsa mübarek; insan vücudunun direnme sınırlarını kendi bedeninde ahmakça sorguluyor.. Ucunda 'ölüm' olması, gladyatör seyircisine benzeyen modern insanın algı düzeyinde onu daha da çekici kılıyor... Tedrisatımızda yok, fıtratımızda mevcut değil. Emperyal nakaratın talep ettiği hürmet ve tahayyül, bizler gibi sıradan akılların, gerçek insanların tahammülünü zorluyor.. Yaygın bir ahlakın yanlışlığını işaret eden kişi, işimize yarayan bir ahlaktan ziyade, kendi tarihini sorgulamadan endemik ürünlerine pazar, kanıksadığımız marazi bilgisine doğrudan katılım bekliyor. Maria Abromoviç'in Frank Uwe Laysiepen'le olan hikayesi dahil söyledikleri gerçeğin bir parçası. Bosna'nın sokaklarında diğer parçayı tamamalayacak henüz anlatılmamış onlarca hikaye var. Çağdaş sanatın, aynı hareketleri tekrarlayan şakşakçılardan fazla doğruyu adıyla çağıran, mest olmuş kitleye kendi hakikatini en irkiltici kelimelerle haykıran şefaatçilere ihtiyacı var!


Nur Çintay birkaç yıl önce 'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' başlıklı bir yazı yazmıştı. Belli ki o performanstan çok etkilenmişti. Uzun uzun saçmalıklarda bulduğu hikmeti, bugün Kahraman'ın köşesinde değil de rakip medyada anlattığı insanın tükenmişliğinde bulduğu değeri, olağanüstü mucizeleriyle bir idolün magazinel öyküsüne dönüştürerek ta o zaman şöyle anlatmıştı:

"Sanatçının bir de yeni, orijinal çalışması var: Hayatındaki en uzun süreli solo işini yapmak üzere, her gün MoMA’nın ikinci katındaki masanın başında sessiz ve hareketsiz oturuyor Abramovic. Karşısındaki sandalyenin sakini değişse de o kıpırtısız, mimiksiz, Dolmabahçe’nin kapısındaki askerlerden farksız... Her gün müze açılmadan önce sandalyedeki yerini alıyor, müze kapandıktan sonra kalkıyor. ‘The Artist Is Here’ takribi 600 saatlik bir performans. İnsan bunları görünce bizdeki bazı sergilerin sade suya tiritliğine daha çok acıyor."

Nur Çintay'ın son söylediği cümleyi bir daha tekrarlayalım :  Marina Abramovic MoMA'da oturuyor /İnsan- bunları- görünce- bizdeki- bazı- sergilerin- sade- suya- tiritliğine- daha- çok- acıyor!...

http://www.immaterial.org/about-mai
http://www.marinaabramovicinstitute.org

Biz bu yazının neresini düzeltelim! Ülke sanatçısına yapılan hakareti mi, Nur Çintay'ın sanattan ne anladığını mı? İnsan haklarından problemi olanların Lahey'e gitmesi misali New York'da zihnine çektiği hatalı balans ayarını mı? İştahını MoMo servislerinde köreltip, evdeki tarhanayı beğenmemesini mi? Beynini sallama propogandayla uyuşturup, kimliğini dumura uğratması ya da sömürge aydınlarını emperyalizmin düşürdüğü sakil durumu mu? Ülke gerçeğinin yarattığı sanatsal üretimi anlamlandıramayıp, ışığı, adaleti/hukuku, nizamı, intizamı dışarılarda aramasını mı? Laçka saçmalıklara Türkiye'de bu performansı gösterecek uygun beden bulamamasını mı? 

Oysa, Sırp tarafından baıp savaşı lanetleyen Abramoviç'in bilmediği acı hikayeler var. Örneğin Bosna'daki savaş sırasında, BM'nin güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa; 11 Temmuz 1995'te Ratko Miladiç'e bağlı Sırp birlikleri tarafından işgal etmişti. Hala Sırplar bu olanların kendileriyle ilgili olmadığını, bir avuç çetecinin sorumluluğunun hesabının kendilerine yüklenemeyeceğini savunurlar. Çetnikler bunu hangi kavramı savunmak için yapmışlardı? Bu katliamı yapanların tarih kitaplarında, anı defterlerinde, künyelerinde neler vardır? Gene sıcak bir temmuz günüydü. İşgal üzerine BM bünyesindeki Hollandalı askerlere sığınan sivil Boşnaklar, Sırplar'a teslim edildiler. Otobüs ve kamyonlara bindirilen Boşnaklar'dan 8 bin 372'si götürüldükleri ormanlık alanlarda, fabrikalarda, depolarda hunharca katledildiler. Öldürülenlerin cenazeleri, ülkedeki çeşitli toplu mezarlara gömüldü. Soykırımda katledilenlerin bir kısmının cesedine ise bugüne kadar hâlâ ulaşılamadı. 

Sanatsal kritikler, kirlenen toplumsal bedenin yeniden temiz giysilerle giydirilmesini amaçlar. Yıkılan muhayilenin, sistemin aşındırmalarla ostrepoza uğrayan iskeletinin yenilenmesi, mukavamet kazanmasına yönelik eleştiri Abramoviçte olduğu gibi bütünleştirici değil işbirlikçidir. Artık günümüzde 'çağdaş sanat', seçkinlerin fildişi kulesinde gizlenmiyor. Her başına huniyi geçirene 'edepsiz kerata!' diyemeyiz. Sorosla kusurlanmış özgürlük temaşasında, uçuk sanatçının kitlelere zindan olan yerüstünde kafasına göre değiştirmek istediği bir dünya var. Renk/ahenk peşindeki burjuvaların iç hezeyanları, histeri nöbetine tutulmuş sermayenin krizleri dinmek bilmiyor. Yetişmiş aydın, toplum mühendisliğinin bir teknisyeni ya da dışişlerinin kitlesel entegrasyon projeler sorumlusu bürokratı gibi davranıyor. Sosyal inşaatın bir dişlisi gibi görev bilinciyle mücehhes. Bir ayağı orada bir ayağı ise her ülkenin toprağında. Abromoviç bir müdahildir. Gözleri evrensel öznenin çıkar ve gerçeklerine odaklanmış yeni bir dünya düzeninin bekçisi, eylemleri sanat tarihinin irasyonel mazeretlerine uygun bir idolüdür. 
Diyoruz ya sanat asla yalnız sanat değildir diye. Belagatıyla tribünlere, yeteneğiyle organizmamızı imara çalışıyor; sermayenin nesnesini, yerel heyecanlarla kesintiye uğramak ihtimalini bertaraf eden finansal ağların iletişimini omuzluyor. Kültür dünyasında herkes işinde gücünde. Sorunlu olan da var düştüğü yolda zorunlusu da. Provokatörü, ajitatörü, amigosu, ağlayıcısı, gözyaşı şişesi tüccarı. Patron olanı yahut olamadan yoldakine göz koyanı. Patroniçesi, galeriçesi imkanları kurcalayan sanat simsarları, kültürazzisi. Herkes bir tarafından tutuyor; dört koldan oyalayıp, beşinci kol sermayenin önünü kesen köhne milliyetçiliği ayaklar altına alıyor. Yaşlı cesedi, organları alınmış kadavrasıylaı mezarına taşıyor. Sanatçı da bir nefer gibi zihinsel mutabakat sağlasın, cürme iştirak etsin etmesin mutlaka sermayenin bir başka amacının, bir vesilenin hilesidir. Proleter gibi fabrikadan çıkınca aksuatayı kesemez. Lejyoner ordusunda görev alsa bile bir kendi amacı ve rasyonel itirazları olmalıdır. Oysa tüm propogandist feyat figanlarına rağmen güncel sanatta yürekte nükseden iyi/kötü namevcuttur. İzleyici HBK'nın yaptığı gibi baştan ismin büyüsüne inanmış, fetişin etkisine girmişse herkesi harcayan, koluna girip üç tur attırdığı müdavimini taşlayan hikayeye ve olmayan eleştirinin erdemine bile inanırsınız!

Yaratıcılık, söyleyecek sözünün olması, merkezde olmak, Dünya sanat tarihine girmek, şaşırtmak, kanını dondurmak, olumlu rüzgarı arkasına almak, şansı yaver gitmek; bunların hepsi ayrı konu başlıkları..

En iyisi siz HBK'nın dün Radikal'de çıkan yazısından önce Nur Çintay'ın ,'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' yazısının tümünü okuyun; ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir de küçük not; sakın ola ki moralinizi bozup, bedbaht olmayın: Bu tür gösterileri, beyninizi yıkamaya çalışan Amerikan propagandistlerine inanıp sanat/sepet zannetmeyin. Kişilik zaafiyetine uğramadan, ithal küratörlere ve yamaklarına aldırmadan, el yordamıyla da olsa bildiğiniz yolda devam edin. Piyasa vasıtasıyla amaçsızlığın olumlanmasını önerenlerin gündemi hiç bir zaman anomaliye işaret etmek ve bildirgenin kudreti olmadı. Belki arafta yahut mütereddit kalmışızdır. Ne var ki, ortak olduğumuz azabın toplumsal bedeni de olmayacaktır. Psikoaktif çabalarda diyalektiğin eleştirisini sonuna kadar götüren melekelerimiz işlevsiz. Diplomatik durum denilen 'riya' tarafsızlık kisvesinde pazarın bir unsuru. Aracılar, tefecilerin himmetine muhtaç sanatçı, yaşamak için fikirlerini başkalarının eline teslim etmek zorundadır ve eserine yabancılaşmıştır. Yoksulun acısını kabul edilmiş sınırlar içinde nesne olarak sergilemekle görevlendirilmiş seçicilerin, inzar eden entelijansiyanın hıçkırıkları hiç değerindedir. Sanat tarihinde yerel bir pasaj açmak ve görev taksiminde Foucault ya da Deleuze'le organik akrabalıklar, özgürlük bahanesiyle eğreti müşterekler oluşturup en sonunda küresel markalara danışmanlık yapmaksa amaç biz bu oyunda yokuz. Sakil bir galibiyetten gerçek bir mağlubiyet, HBK'nın gösterdiği mahcubiyetten, tutunamayanların öfkesi iyidir.  Ne Nur Çintay, ne de HBK arkadaşımız sizi yanıltmasın..

Hasan Bülent, 'Şibbolet' der misin?


(1-2) Nagehan Alçı 15 Mayıs Akşam ve Pırıl Güleşçi Arıkonmaz 13 Mayıs Habertürk
yazılarından alıntılar. (3) Nur Çintay ,Radikal Gazetesi 16 Mayıs 2010
(3) Ben sana hayran, ararken Facebook'ta oyalan.
http://sanatatak.com/view/Sanatci-var-olmasa-da-markasi-mutlaka-var/368



Fakat, “performans duruşu”ndan çıktığı zamanlarda spiritüellikle veya egoyu yıkmakla pek de ilgisi olmayan işlere imza atıyor. Bienal açılışlarına oligarkların yatıyla arz-ı endam ediyor. Gala gecelerinde kendi adını taşıyan ama kendisinin icra etmediği son derece zorlu performanslar için sigortasız ve düşük ücretli sanatçı-işçiler çalıştırıyor. Yine kendi adını taşıyan ve sanat kurumundan ziyade akıl hastanesi ya da kışla gibi disiplin ve cezalandırma, kapatılma kurumlarını andıran bir performans enstitüsü kurmaya hazırlanıyor. Onun gerçeği, gerçeğin kabusu. Kim inanır?
http://www.marinaabramovicinstitute.org


Sanat ve Emek / "Marina Abramoviç'in Sömürü ve İstismarına Karşı Performans İşçisi Bir Sanatçının İsyanı" başlıklı yazıda  04/03/2013 / skopbülten aynı konuyu 3 sene gecikmeyle işliyor .
Yazının girişi şöyle : "12 Kasım 2011’de Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi (MOCA) kuruma gelir sağlamak üzere her yıl düzenlediği gala gecelerinden birini düzenleyecektir. Gecenin şeref sanatçısı, çağdaş sanatın günümüzdeki en güçlü isimlerinden olan Marina Abramoviç’tir. Davetiye fiyatları 2500 dolardan başlayıp 100 bin dolara kadar çıkan; Hollywood yıldızlarından büyük koleksiyoncu ve oligarklara kadar %1’in en üst dilimine mensup 700’ü aşkın konuğun katılacağı gecede, başka birtakım gösterilerin yanı sıra Abramoviç’in iki performansı icra edilecektir. Gala öncesinde performansların içeriği büyük bir sır gibi saklanır. Abramoviç, eserlerinde görev alacak sanatçıları belirlemek üzere kentin çeşitli yerlerine asılan ilanlarla “performans sanatçısı, dansçı, yogi ve oyuncu” lara çağrıda bulunur: “Dinamik, mükemmel fiziksel dayanıklılığa sahip, odaklanma ve disiplin becerisi yüksek, 1.50-1.70 boylarında, her yaştan yetişkin kadın ve erkekler” aramaktadır. Ayrıca performansın icrası için “uzun süre hareketsiz ve sessiz durabilme” becerisi gerektiği, “sadece kadın icracıların bir kısmı” için çıplaklık koşulu olduğu belirtilir.. Devamı ..

http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-emek-marina-abramovicin-somuru-ve-istismarina-karsi-performans-iscisi-bir-sanatcinin-isyani/1179

HBK'nın Baklava/kaymak muhabetleri
http://www.radikal.com.tr/hayat/marina_abromovic_ile_baklava_muhabbeti-1200569
*t/267





***

15 Mayıs 2010 Cumartesi

İstanbul Modern Gelenekten Çağdaşa Sergisi



Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok diyor Sartre; Cumhuriyet tezgahından yetişmiş liberallerin umru değil. .
Köşesinden fırlayıp mal bulmuş magribi gibi gözlerini açarak pırpırlı gülücüklerini takıştırıp müjdeyi veriyor. Vaftizci Yahya olmuş sanki mübarek ; gelen mesihi müjdeliyor. Niyet/akıbet, istek bu ; Cengiz Çandar, baba dostu olduğunu gösteriyor. Kadim arkadaşının evladını, liberalizmin genç nesildeki ışığını yani mahdum Cem Madra'nın aydınlığını, alınlara düşen pre-özgürlüğün şavkıyla selamlıyor. Bize göre ise çok kötü hareketler bunlar. Aziz Oğuz Atay'ın hatırasına hürmetimiz var, fazlasını velev ki söylemiyoruz ;  mahdum Madra'ya düşünce dünyamızdan 'babanı da al git' demekle kifayet ediyoruz :
Cengiz Çandar amcan da bonusu..

Çünkü 10 Nisan'da Taraf'ta Cem Madra, "Nitekim, karanlık dağıldıkça, yıkıntıların altından “hortlaklar”, “tarih öncesi köpekler”, akla hayale gelmeyecek canavarlar çıkıyor meydana." demiş. Murat Belge’nin tabiri, "kendimize daha sevimli bir gerçeklik, daha hoş bir kişisel tarih ve kimlik yaratmak düşüncesi" mefkûresi olmuş.
Eleştirilerin anası burada. Adam/mahdum sistemi eleştiriyor ; gelenek teyakkuzda.
Biliyoruz ki, kelimelerin gücü, insanların kuvvetinden büyük ve sosyal kontratta yazılı hüküm gereği , sanat asla yalnızca sanat değil..







İSTANBUL MODERN'DE GELENEKTEN ÇAĞDAŞA SERGİSİ AÇILDI..





Sergiyi aslında ilginç kılan, normal sürece sanat eleştirmenlerinin yanısıra ilgili kesimlerin topluca ve sert muhalefeti. Müdahalenin tonu yüksek ; önce mütecaviz çıkışın anlamını kavramaya çalışıyoruz. Müze bir etkinlik düzenlemiş, ismine 'Gelenekten Çağdaşa' demiş. Sanki adamlar patavatsızlar sülalesinin seceresini saydırmış ; böyle bir iretik/sınırsız tepki. Saygın eleştirmenlerin gösterdiği toplu çıkış, letafet/zerafetten yoksun olunca ne oluyor dedik. Gitmeyeceğimiz sergiye gittik baktık ; herşey normal, ciddiyet/disiplin kılçık gibi ; amaç, sicil, gusto sağlam. Sanatçılar ve küratörler hakkını vererek kekelemeden bir sergi çıkartmışlar ki, günümüzün post-monden ortamı için büyük başarı.
Gene işi abartmış,durumdan görev edinip işgüzarlık etmişler koca koca yazarlar.
Konu, siyasi keşmekeşin ortasında gündem yarattı ; devrilen kara çamların gerçek sahibi eleştirmenler. Hinliklere/zıpırlıklara karnımız tok ; martavaldan ürkmeyiz/kavgayı severiz ki değinmeye değer. 10 Nisan'da Cem Madra adlı yazarın Taraf Gazetesi'nde içyüzünü (1) lafı dolandırmadan anlattığı ideolojik/patetik 'acı' (2) birazda 'mekruh' bir tartışma var ortada. Esas olarak bu tartışmanın bağlanacağı mecra orasıdır. Nedamet yok : Adamlar yontmuyor/budamıyorlar ; alenen hayat ağacının dallarını kesiyorlar. Magor missabib/çepçevre dehşet;taşlıyorlar, beşbin yaşındaki meccusinin saçları alev.
Hayal ve utanç üstünden işgören, nefes/heves çatışması binlerce yıllık kıran.
Hiç aklımıza gelmezdi küratör arkadaşları,  İstanbul Modern'i bizim savunacağımız..









Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var ; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir.Hiç oralarda dolaşmıyoruz. Renkleri/biçemleri tartışmak zaten değerli uzman zevat-ı kiramın yani dernekleşmiş/cemiyetleşmiş gazete/dergi yazarlarının, ipi/yuları kaptırmış profesyonel eleştirmenlerin işi. Biz ise yalan değil, ayıklar için 'yaban' eleştiri yapıyoruz. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde,ülkenin ruhu ile bedenini ayıran cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıp ezilenden taraf oluyoruz. Güzel/çirkin mücadelesini uzmanlarına bırakıp mağdur ile mağrurun izini sürüp, hak'kın gölgesindeki serinliği düşlüyoruz..


KENDİ SURETİNE AYNA TUTANLARA KIZIYORLAR ; KORKULARIYLA YÜZLEŞMELERİNİ BEKLERDİK

Diğer yanda 40 yılda bir yapılan düzgün/dürüst bir sunumun üstünü çizmek için haddi aşan kırıcı eleştiriler yazılıyor. Sanki adamlar boylarından büyük suç işledi. Söylediklerindeyse olayla ilişkilendirilecek diyalektik safha, denge, berraklık, hatta sahicilik yok. Ama bir niyet var ki, kiramın marifetlerine birazdan değineceğiz.
Sen görmediğin zaman başkaları da görmezler ki, sorumluluktur. Açmak/açıklamak gerek.
Bu söylediklerimiz 'Gelenekten Çağdaşa' adlı İstanbul Modern'deki mantığı ve sicili, sunumu parelel, amacına ulaşan tutarlılıkla kotarılmış sergi için.
Bunca çabanın üstünü bir kalemde hoyratca çiziyorlar ki, açıklanabilir insafı yoktur yazılanların ; pişman edercesine ifadelerin göndermesi/hedefi neresidir; sisli .
Marazdan nemalanan malum çıkışların, kaynağına göre farklı eleştirileri var; zilleri vuruyor, kapıları dövüyorlar. Ortalık toz duman.
Ünlü otoritelerin durumu, kerameti kendinden menkul sabıkalı şeyhlere benziyor.
Züccaciye dükanındaki fil gibi kırarak,dökerek ilerliyorlar ; amacı ikazdır.
Asıl amaçlarını ise Cem Madra'nın Taraf Gazetesi'nde lafı dolandırmadan anlattığı 'Yüzleşme ve Rehabilitasyon' başlıklı yazıda çok iyi anlıyoruz ; "Tarihin hızlandığı dönemlerden birine tanıklık ettiğimize kuşku yok. kuyruklu yıldız gibi, herkese nasip olmaz. Gözümüzün önünde, ayaklarımızın altında, içine doğup büyüdüğümüz asırlık koca bir rejim bütün kurumları ve ideolojisiyle çatırdıyor." (1)
Yazarın anlatmaya çalıştığı eskiyen sistemin yarattığı tüm kurumların radikalce yenilenmesi. Burada diğer cephede ilerlemeci/yenilikçi post modern eleştirmenlerce karşı durulan 'gelenek/görenek kavramı bir engeleyen olarak yargılanmalı ki, restleşme/hesaplaşma değeriyle tarihin çöplüğüne yollansın. Bir sistemi yıkmak top tüfek işgalle olmaz; kültürel ittifakın ayak/nifak oyunları cephesi de var.

Küratör Çalıkoğlu " Görünen o ki gelenekle hesaplaşmak hala bir tabu. Modernliğimizi oluşturan ana damarlardan biri diyoruz. Bunu tartışırken birbirimize, hiç yakışmayan dilsel bir şiddet uyguluyoruz. Konuşmalardaki yazılardaki şiddet hiç haketmediğimiz bir konuşma şekli. Hiçbirimizin. Sergiyle ilgisi olmayan o kadar yanlış bilgi aktarılıyor. Sonunda da sergiyi görmemiş bir sanatçıyla röportaj yapılıyor. " diyor; haklı.


Toplumsal dirlik/birlik/birlikteliği, grup aidiyetini oluşturan ritüellerle konuyu sınırlayamayız. Folklordan gelen sembolize edilen törenlerin yanında aygıt/aparat olarak erk/iktidarın hükmünü geçerli kılan korkutucu/caydırıcı, cezalandırıcı içsel hukukun ögeleri olarak da gelenekle ilişkilendirilecek payandalar vardır. Çıkarsallığın/yararlılığın yanısıra 'inayet', alışkanlığın veya korkunun yarattığı güven/lik ihtiyacının devletin tüm kurumları, organları statü ya da otorite ilişkilerini pratikte yatay olarak sosyalleştirip, mekanize eden, yaşayan sosyal bedenin moral değerlerini, benzemezliklerini, farklılıklarını kültürel özerklik adına meşru kılan göreneklerini tarih içinde, birlikte oluştururlar. Ondandır ki, ekonomik, coğrafi, tabiat veya klan şartlarında şekil bulan temayüller, bir halkı halk yapan değerlerin toplamı olarak miyadını doldurmadığı sürece vazgeçilmezdir. Eskiyenin yerini yenisi alırsa da sonuç değişmez ; çünkü yeni de ihtiyaçtan doğmuştur. Kant'ın söylediği gibi her metafor, yıkılanın üstüne inşa edilmektedir ki, zannederiz yapmak için değil, yıkmak için inşa faaliyetini sürekli canlı tutuyoruz. Evet ama bu yıkma eylemi, isteğe/iradeye binaen değil,gereksinim ve kullanıma göre formlaşır, giderek toplumsal mantığı ve eğilimleri formelleştirir ; kullanıldığı ölçüde de gelenekleşir, aşınır.  Diyalektik evrede başka bir şeye dönüşür.
Marks'ın söylediği gibi, görünmez el toplum üstünde dolaşmakta ve boşlukları doldurmaktadır. Diyalektik süreci yok sayarak ,sınırları şeffaflaştırmaya çalışan talepkar yazarlar, yukarıda söylediklerimizi 'yok' sayıyor ; yalnızca eski binayı yıkmaya çalışıyorlar. Tebdil, tadil, revizyon, beyan, sosyal tebligat süresi yok ; aciliyetçiler!


Bugüne kadar meydan boş kalmış/kimseleri, soranları olmamış. Bu söylediklerini daha usturublu söylemenin, eleştirilerini sosyal sorumluluk olarak temellendirmenin zarif yollarını yılların yazarlarına bizim öğretecek halimiz yok. Saçmalama, bazen dağıtma da haktır ama bilinci elden bırakmamışlar; haksızlık etmeyelim!
Kasvet veren, muhatabına yönelik, fotografını kemiren Enis Batur'un resmî yazılarını aratan zorlukları aşmak, yerel/banal küçük hakikatlerin sırrına ermek gerekirken, zor geliyor. Konunun olduğu gibi sıkıntının da tam adını koymuyorlar.


Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin, fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik...(2) Oğuz Atay/Tutunamayanlar


Az gelişmiş ülkenin kültür mirasını reddetmek anlaşılır;  tanzimat kafalı münevverin üstüne yapışan köylü fistanıdır belki. Fakat biz coğrafyanın taşıyıcısı/yüklenicisi binlerce yıllık yüzlerce miras öyküsünden bahsediyoruz ki,karşı çıkışın nedeni başka.
Hepsini anlıyoruz da Kaya Özsezgin'in eleştirisinin sırrına vakıf olamadık; nedendir?
Ömer Lekesiz'in, inançların hassasiyeti açısından eleştirisini de ayrı görmek lazım.*
Diğerleri için aynı şeyi söylemiyoruz ; vurmasalardı şaşardık. Aynı pencereden sarkmışlar, aynı sahneyi paylaşıp aynı şakalara gülmüşler. Ne de olsa aynı hınzırlıkla tenekeden oyuncak silahlara/tanklara mevzi alan, sahtekar ciddiyete taş atan oyun arkadaşı gibi davranıyorlar. Şakası yok,bastığımız zemini sallıyorlar, gemide matkap çalıştırıyorlar ; farkında değiller. Sanat asla yalnızca sanat değildir. Elbirliğiyle tüm cephelerde 'köhne' düzene modernistce yükleniyorlar. Cengiz Çandar, köşesinde sanki mesihi müjdeleyen Vaftizci Yahya gibi döktürüyor:
‘Yüzleşme ve rehabilitasyon’ başlıklı Taraf’ta yayımlanan dünkü yazının altındaki imzayı görünce durdum. Cem Madra. Kendisinden beklenebilecek bir muziplikle, isminin altına ‘Memur’ diye bir sıfat iliştirivermişti.
Bizim Cem bu. Doğumundan bu yana değişmedi, keskin bir zeka, tertemiz bir yürek. Yazıyı okurken epeydir görmediğim yüzü gözümün önüne geldi. Çok yakın arkadaşımız olan babasının devraldığı ‘Açık Radyo’ fikri ilk kez onun zihninde uyandığı vakit, heyecanla bu fikrini paylaştığı andaki yüz çizgilerini hatırladım. ‘Yüzleşme ve rehabilitasyon’ başlıklı yazı, o içten çocuksu heyecanın tam tersine, görmüş geçirmişlikten gelen bilgelikten süzülmüş gibiydi. Ne yazmış Cem Madra '“Tarihin hızlandığı dönemlerden birine tanıklık ettiğimize kuşku yok... Gözümüzün önünde, ayaklarımız altında, içine doğup büyüdüğümüz asırlık koca bir rejim bütün kurumları ve ideolojisiyle çatırdıyor” diye başlayan bir yazı; “Karanlık dağıldıkça, yıkıntıların altından ‘hortlaklar’, ‘tarih öncesi köpekler’, akla hayale gelmeyecek canavarlar çıkıyor meydana; tarih ve gerçekler birbir dökülüyor ortaya, buz gibi. Mesela, vatanı düşmandan kurtarıp, Cumhuriyeti kuran Ulu Önder’imizin anlayış, amaç ve yöntemlerinin, çağdaşı diğer Avrupalı diktatörlerden aslında pek de farklı olmadığını keşfediyoruz hayretle...” 11 Nisan 2010 Radikal ve Hürriyet Gazetesi

Köşesinden fırlayıp mal bulmuş magribi gibi gözlerini açarak pırpırlı gülücüklerini takıştırıp müjdeyi veriyor. Vaftizci Yahya olmuş sanki mübarek ; gelen mesihi müjdeliyor. Niyet/akıbet,istek bu; Cengiz Çandar, baba dostu olduğunu gösteriyor. Kadim arkadaşının evladını, liberalizmin genç nesildeki ışığını yani mahdum Madra'nın aydınlığını, alınlara düşen pre-özgürlüğün şavkıyla selamlıyor. Bize göre ise çok kötü hareketler bunlar. Aziz Oğuz Atay'ın hatırasına hürmetimiz var, fazlasını velev ki söylemiyoruz; mahdum Madra'ya düşünce dünyamızdan 'babanı da al git!' demekle kifayet ediyoruz. Cengiz Çandar amcan da bonusu..

Kolonlardan tutup, putrellerden sarsıp, sanatı temelden sorgulamıyorlar. İşin kolayına kaçıp, hep birlikte parça pürçük, aynı cümleden giriyorlar/vuruyorlar ki, aslen siyaset yapıyorlar; ideolojik davranıyorlar. Konu ise gelenek; netameli. Mozaik kültürü, demokratik açılım, küreselleşme hassasiyetleri; hele tezgah açılan yer de söylenenleri kaldırır demokratik yapıdaysa sorun yok. Aslında püsürsüz/pürüzsüz tatlı sert ben buradayım yazılarının yanısıra oldukça amaçlı perdeli/dönüştürücü/düşündürücü yazılar araya sıkışmış.
Ne dedikleri, ne önerdikleri belli ; cümlelerin/bütünün içi muallak ve hoş değil diyorduk, demekten vazgeçtik; dağınık da görünse, konuya öte taraftan bakan, amacı olan organize eleştiriler bunlar. Sorumluluk getirir hayat, maişet kolay kazanılmaz.
Tezatlarla dolu dünyada kendine ötekileşmeyi, Anadolu hoşgörüsü makbul görmez. Ceset soğursa,ayrı düşen ruh yabancılaşır ancak.

Yeni bir tür gelişiyor. İnsanoğlu yalnız kendini, düşünce sistemini yeniden tasarlamıyor . Yaşadığı sosyal cevreyi, atmosferi, içtiği suyu, yediği sebzeyi, hayvanı, tarımı ve toprağı, coğrafyayı yeniden tanımlamaya çalışıyor.
Geleceğe hakim olmak arzusu, geçmişi baskılayıp tasarım olarak yapay bir tarih yaratmayı gerektiriyor ki, 'gelenek' engel teşkil ediyor ; işte orada sosyal işbirliği devreye giriyor...

RESMİ TARİH DEYİP BURUN KIVIRSALAR DA, RESMİ OLMAYAN TARİH DERSİNDEN DE SINIFTA KALIR BİZİM İTHAL AYDINLAR..

Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir. Hiç oralarda dolaşmıyorum. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıyoruz bu sayfalarda
Batı aydınlanmasının temeli Hristiyanlık ideolojisidir. Tüccar Vatikan'ın çıkarlarıdır mevzu olan: Dinin daha anlaşılır, argümanları kitaba dayanan tarafı/tarifi vardır. Pavlus etiğindeki çatlaktan süzülüp heder olmayan, aklî/gerçekci tasvirli Kalkedon ikonaklasmasıyla Papa'nın hesaplaşması yüzyıllar sürmüştür. İlk günahtan yola çıkan entelijansiya, Elazığ/Kayseri/İstanbul/Urfa/Tokat'ta, Ademden/Pavrus'dan Eyüp Sultan'a, Hazreti İbrahim'den, Cesar'a oradan günümüze bu topraklardaki son insanın hatemi olmanın bilinciyle mührü elinde tutup, geleneği kavrayıp, artık kendi aklıyla aydınlanma cesaretine ulaşmalıdır.
Köken problemini halletmiş globalistler, bu toprakların sonsuz malzemesi olarak gelenekten uzak duruyorlar ; moderne bağlanma çabalarında zihnen sentaks tutturamıyorlar. Vicdani redciler olarak, sanıyla batılı bir misyon etiği oluşturmuşlar.
Tarihsel bir projede, sosyal katmanlarla ilişkilerinin irite edici mesafesi ,onları yüzleri silinmiş bir cemaat olarak seçilmişler/sosyete olarak adlandırmayı gerektirir : Zaten öyle.


'Gelenek Sömürgenleri İçin Yeniden' yazısı ile Ömer Lekesiz'in söyledikleri, değindiği konu, bambaşka bir hakikatin parçası olması hasebiyle önemli, kendi içinde bulunduğu mevziden tutarlı,talepleri dengelidir.İnançtır tartışması olmaz,ama zorlukları, tümsekleri, kör noktaları olan bir alan yaratıyor burada eleştirmen. Şöyle diyor Yeni Şafak'da Lekesiz :

"Bir Müslüman olarak, geleneksel değerlerimin sanat adına sömürülerek, tahrif edilerek , 'kitsch'leştirilerek "pazarlanması"ndan hoşnut değilim...
Ne Hz. Ali'nin, ne de hat başta olmak üzere geleneksel sanatlarımızın, Şen'in vurguladığı şekliyle "vav"ın boyanması ile çekilmesi arasındaki farkı bile bilmeyenlerce istismar edilmelerine, dünya görüşüm gereğince rıza gösteremiyorum."

Eleştiriyi bu damardan sürdürüp,Lekesizi onaylamak ta mümkün. Değil mi ki,kapitalist meta ekonomisi herşeyi kullanılabilir ve tüketebilir kılıyor,otantik değerleri kendi dilinde boyayarak pazarlayan bir sanata itiraz makbul görülebilir. Ama hat üstadının veya minyatürcü, nakkaş, teshipçinin, ebrucunun, halı veya akçe tasarımcısın yaptığı da dağarcıyla birleştirdiği/bitiştirdiği kendi çağının yorumu değil midir? Orada da otantik manzara inkıtaya uğramamış mıdır? Roma formunda Hz Ömer resimli ilk islam parasının nedenlerle şekil değiştirmesi de aynı konudandır
Sözü kesmeden, dili/lugatı güncelleştirmeden, araya parça atmadan dünyanın herhangi bir coğrafyasında, tarihinde, toplumunda yapılan bir sanat var mıdır. Her sanat üretimi, oluşturan toplumun ve sanatçının rengini, güneşinin tenindeki izini taşır: benzemez kılar. Amerikalının bulaştırdığı ciddiyetsiz tarz artık ne yazık ki ekol olmuştur. Sokaktaki kitch kurumlara/düsturlara yansımış, cahil cüretkar argo,
dile ziller, çeneye kelepçe, burna halka taktırmış, uygar insanoğlunu rolünü endam eden çingenenin ayısına çevirmiştir.
Buradaki veya bu dönemdeki absürd çağın eksen kaymasıyla ilgili bir istifamdır: Tekrardan kaçarken yolda yeniden oluşan soruların/sorunların izini/işaretini, düşlemini, yeni biçemler aramadan oluşturmak, zamanın damgasını yemeden/sayacına yakalanmadan günü teğet geçmek mümkün müdür? ; bakışa göre belki de maskaralıktır. Lekesiz'in eleştirisi inançtır, yeni kavramlarla rahatsızlık yaratmak istemem. O pencereden bakanlar için farklı perdeleri açmak/sorgulamak gerekir ; doğru itirazları barındırsa da, bütün içinde cevabı zor/çatallı sorulardır bunlar.


GELENEĞİN TAŞIYICI COĞRAFYANIN KİMİ/SESİ/YAŞAYANIDIR

Avam kültürüne,dinsel imgelere, Ashabı Kefh metaforunun 309 yılının içine yerleştirilen uyumayan 'ego'ya belki söylenecekler olabilir ; ama konu başlığıyla bütünleştirilip tolere de edilebilir. Zaviyeden,konuya nereden baktığınız öne çıkar. Epik, lojik/sofik veya buradan bakarsak 7 bedenden nemalanan bir sufi yaratan anlayış sorgulanabilir. Dünya sanat tarihi egonun tarihidir bilinir ; ama bizim gibi bugün var yarın yok ölümlülere, -otoportreyi aşan- kendini ortalara atan narsistlikler çok sevimli gelmez. Ne ki, yöneltilebilecek eleştiriler, perspektifte kırılmalar, karşı cephede beklentileri farklılaştırabilir; aportta bekliyorlar zaten.
Maiyet çok renkli/çok kültürlü. Dışarıdan bakan Amerikalı mübarekler. Chomsky, Howard Zinn sanki kankaları. Sabah'ın verdiği New York Times ekine övgüler düzenler alkışlasın; gençliğin demokratik devşirme/dönüşümü başarıldı. Milli kahramanlar, ortak ulusal bayrak, marşlar, günler , madalyalar, beratlar, seremoniler, anıtlar, anmalar, kamusal veya dini bayramlar gibi ulusal özdeşleşme yaratan sembol ve etkinlikler üstünden yapılan eleştiriyle araya girenlere, katılmak mümkün değil. Yönetenlerin meşruiyet krizine İsmet'in ve arkadaşlarının deva bulması/yanıt üretmesi olacak iş değildir; aşar.

Ömer Lekesiz'in, muhafazakar değerlerin korunması açısından itirazı var; serginin tavrını 'yapay' olarak değerlendiriyor. Bizse şekilsel yapısıyla serginin konstrüksiyonun, açık siyasi bir tarzı barındırdığını düşünmüyoruz. (İsmet Doğan'ın giydirmeleri hariç) İdeolojik işçi afişleri veya misyoner propoganda malzemeleri türevinden taşınan bir mesaja ev sahipliği yapmıyor genelde eşyalar. Biçimselliğin, eleştiriyi gerektirmediğini düşünüyorum; özgür bırakılması demokratik temayüldür.. 'Yapay' ise ,sağdan sola/soldan sağa yapay'dır; değişmez. Sahtekarlıksa farklıdır ; böyle bir suçlamanın yöneltilmesi zaten ne Lekesiz, ne de bizim tarafından söz konusudur.

Çağdaş Sanat, ontolojik yapıları deforme ederek, üretilen üzerinden antikahramanlar yaratarak değerli kılıyor/değerlendiriyor. Asıl formu bozulan eserin izdüşümü takibe değer.

Önemli kavramların izini süren, oluşturdukları biçemle ayrı ve bizatihi pozitif değeri olan sanatçılara değinmeden, tekil eleştiriyi teğet geçiyoruz.
Bireyselleştirmeden, bu topraklarda fışkıran beş bin yıllık gelenek/görenek var. Aç Tevrat'ı Adem ile Havva, Dicle ile Fırat'ın doğduğu çatalda dünyaya geldi der; yani Elazığ ; bilen var mı? 16 Roma imparatorunun ölüm hikayesi, dörtbin yıllık sürede dünyanın merkezi olan bu topraklarda yazılmıştır.
Bunları ne görmeye, ne söylemeye değer buluyor aslında camia, çağdaş batı erek olunca.

Konu başlığı itibariyle okunabilir,tartışalabilir bulduğum için mahzurlarıyla birlikte önemsiyorum. Topu ters köşeye atanlar, ahlaksızlıktan nemalananlar, başlığı küfür bahanesi sayanlar, ilüsyon üzerinden perdeli sanat yapanlar var; onlara rağmen İstanbul Modern'de 'Gelenekten Çağdaşa' sergisini düzenleyen ekibe ve genel olarak sanatçılara, 'moralinizi bozmayın' derim.
Ayrıca Avusturya'da yaşayan Türk kökenli edebiyatçı Kırdök'ün koleksiyonundan oluşan 'Numarasız Mevki' adlı sergi de, yukarıdakiler gibi amacı bakımından değerli.
Bu konulara girip, fikirlerimizi yazacağız ; dünya işleri/beden sıkıntıları, ülke gündeminden yol bulursak.
Biraz vakit diyoruz...
.


(1) 10/4,2010 Yüzleşme ve Rehabilitasyon, http://www.taraf.com.tr/haber/48582.htm
(2)Oğuz Atay,Tutunamayanlar,İletişim Yay.
Konuyla ilgili basında çıkan yazılar
Cem Erciyes/Kemal Yılmaz/Adalet Cingöz ,Mal bulmuş Mağribi,yağmalarmış tarihi/Sabah 28/2 2010,Çağdaşla gelenekselin arasında 7/3 2010 Sabah
Gelenek bu toprakların genetiğidir/Mithat Şen,Ayşegül Sönmez 1/3 2010
Tarih İstismar Ediliyor,Zeynep Sayın,26/2 2010 Radikal
Gelenekle hesaplaşmak hâlâ tabu/levent Çalıkoğlu,A.Sönmez 26/3 Radikal
Kaya Özsezgin,Cumhuriyet
Hasan Bülent Kahraman,Sabah
D.Hızlan ,'Kültürel belleğimiz görsel sınavdan geçiyor' 26 /2 Hürriyet
N.Çintay ,İçimizdeki zaman' kaçı gösteriyor 15/3 Radikal
Zaman,Musa İğrek 17/2
Yavuz Tanyeli
Yeni Şafak/Şükran Çiftçi, Doç,Dr.Muharrem Kaya 7/2 2010
Ali Şimşek, Birgün Gaz. İcat Edilmiş Gelenek 26/3
Taraf,Batı'ya doğru bir hayal,Selma Gürbüz, Erkan Doğanay 1 /4 2010
Osmanlı Gelenekselinde Unutma Yok, Aykut Köksal 23/10 Radikal
Nilüfer Kayaş, Pandoranın Kutusu, Geleneği Dönüştürebildik mi? Taraf 19/2
Sanatın Gelenekle ilişkisi, Pırıl Güleşçi Arıkonmaz, Habertürk Gazetesi
*Ömer Lekesiz, Yeni Şafak 8/3 2010
Magor missabib/Çepçevre dehşet Eski Ahit, Yeremya 20/3






emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com










.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Enis Batur



Çok okuma azmi, çok yazma hırsı getiriyor;
ne de olsa meslek yazarlık..
Ama aklıma ne gelirse yazacağım, her dala konacağım dediğinde cümleler anlamını yitirip, konular yazarını sarakaya alıyor,
okuyucu muzipleşiyor..

Enis Batur bu hafta 'Resmin Değişimi Önünde Yazar' adlı yazısında şunları söylüyor...


Enis Batur bilmiyorum daha önce de yazar mıydı/yeni mi başladı, ama onbeşde bir çıkan Cumhuriyet Kitap ekinde resim sanatı hakkında yazılarına yoğun rastlamaya başladık . Bazen, edebiyat kökenli kişilerin resim tanıtım/nezaket yazılarına dergi/gazetelerde tesadüf etsek de bunlar daha çok, resmin içindeki hikayeyi arayan/anlatan yazılar olduğu için genel okuyucu kitlesine hitap eder. Heveskâr/hercai biraz hesabi ,belki eş/dost ağırlayan bizim başlıktan öte bakıp konuya dahil olamadığımız kalabalık cümlelerden denemeler, çok okunur değildir.

Batur'un bu yazılarda ise daha çok havadis babında litaratür aktarması var ;
kısmen resim üstüne düşünmeye çalıştığını, ama edebiyatçı ceketini çıkarmadan (zaten budur) konuyu sorguladığını görüyoruz . Pervasız/pertavsız ya da Benjamin'le Adorna'ya (o ekibe) selamsız duhul edilemeyecek önemli/ciddi konulara büyüteç tutarken, edebi lezizliği/lezzeti olsa da, bu kesif ortamda görsel sanatlar açısından durumu şimdilik çok yazmanın dışında kayda değer farklılık oluşturamıyor;
Düşünce dünyasının ulaştığı referans damardan ilerlemesi kolaylık sağlayacakken, kişisel girdiğinde sorunlu/özürlü-tekrarı/arzı bol konularda,ikircikli gözlemleriyle,yarattığı kuşkulu ortamda sözünü hidayete erdirmeden/sayfa sonunu bulamadan tıkanıyor.. Bir cümlede yeni yarılmalar oluşturmak ,tek çekiçle mermer kaideyi çatlatmak zordur. Aslında Batur kendine bir erk alanı yaratmak/aralamak istiyor çünkü iktidar hakikati yaratıyor . Doğruyu Söylemek/Bilme İsteği'ni takip eden süreçte söylediğini uygulayan bir militan gibi inanmış dirençle sözcükleri sıralıyor. Ne ki, Foucault'nun söylediği gibi 'hayatların en yoğunlaştıkları, enerjilerinin en fazla odaklandığı nokta elbette iktidara tosladıkları, onunla cebelleştikleri, onun kuvvetlerini kullanmaya ve tuzaklarından kurtulmaya çabaladıkları yerdir.'

Şöyle söylüyor 6 Mayıs 2010 Perşembe tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde Batur:
"Edebiyat-resim diyaloğu XIX. yüzyılda koyulaşmış, XX. yüzyıla devredilen bir ilişki düzeni oluşmuştu. Kimi temel metinleri düşünelim: Balzac'ın Meçhûl Başyapıt'ı, Aragon'un Matisse romanı ya da Robbe-Grillet'nin Magritte'i - örnekleri çeşitlemek güç değil. Yakın temaslardan kimilerini anımsayalım: Mallarmé ve Degas'dan Char ve Staël'e, daha da yakın tarihlere gelebiliriz.

Bu diyalog yoğunluğunun doruk çağı, avant-garde akımların patlak verdiği dönem olmuştur. Ressam-şair, ressam-yazar işbirliğiyle kotarılan kitaplarla dev bir kitaplık kurmak güç değildir. Resim üzerine yazmak, ayrı bir damar getirdi edebiyat bağlamında: Saymakla bitmez ya, birkaç ağır top örneği hemen sıralayalım, tek bir ressam seçip: Braque'ın yapıtı karşısında Saint-John Perse, Malraux, Paulhan, Char ve başkaları. Selim İleri'nin vurguladığı gibi, Tanpınar'dan başlayarak, bizim edebiyatçımızın da varlık gösterdiği bir alan.

Bir kopuş gerçekleştiyse, bunun temel nedeni, 'çağdaş sanat' anlayışının devreye girmesinde, metin gereksinmesinin niteliğinde başgösteren değişimde aranmalı: Edebiyat adamının izlenimci, poetik ya da yarı yarıya poetik, sorunsala genellikle dayalı olmayan (dayalı olanları vardır) yazma biçiminin durumu karşılamadığı, analitik bakış açısının ve yazma üslûbunun öne çıkmasının beklendiği bir sanat anlayışına geçildi nicedir. Bizim görsel sanatlar hattımızda, kabaca Altan Gürman ve Sarkis'le başlatabileceğimiz, bugün egemen varlığını ortaya koymuş, saçma bir tanımla 'çağdaş sanat' diye adlandırılması ne yazık ki artık oturmuş Yeni Sanat önünde edebiyatçının, tek tük örnek bir yana, geri çekildiğini gözlemliyoruz. Yetersiz ilgisi, ola ki direnişi, donanım kazanmaya hevesli olmayışı, ola ki üşenmesi nedeniyle söz sahibi olamadığı bir alan bu, şimdi. İşin kötüsü, Batıda sıkı örneklerini gördüğümüz (Didi-Huberman gibi) analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii.

'Çağdaş Sanat', ressamları da etkiledi ister istemez, başka türlüsü güç, çağdışı kalmayı göze almadıkça. Uzunca bir süredir, onlarda da 'sorunsallığ'ın arttığını, öne çıktığını gözlemliyoruz. Selim İleri, 'öyküden vazgeçen' Balkan Naci'den uzaklaştığını gizlemiyor. Ressamın geçirdiği evrime ayak uydurmak zorunda değil şüphesiz, ama gelişmeyi anlamak zorunda bence." diye yazıyor.

Konu, dik yokuşta birinci vitesle gazlayan araba gibi bağrıyor. Kendisinin sorun ettiği bu konuların hiçbiri aslında resmin/görsel sanatların sorunu değildir. Hele 'çağdaş sanat' terimi yerine kullandığı 'yeni sanat' adlandırmasıyla da aşılacak bir durum ,hiç değil; bu kadar kolay bir tespit/tahlil-analiz yapmak olanaksız..


Enis Batur, görsel sanatlar yazacaksa ,şunu aramalıdır :

Sanatın ne olması, ne olmaması gibi cenderelerin/perdelerin çekilmesini kendi adımıza çok doğru bulmuyoruz.
"analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii."
demesi kendisini korumaya alma isteği ötesinde bir anlam taşımıyor; bodoslama ekleniyor.

Zor/az olan şudur; bu Batur'un, ismini değiştirip 'çağdaş' yerine 'yeni sanat' diyerek deri değiştireceği bir konu değildir . Özgünlüğü aramaksa tabi her sanat yazarının hakkıdır; Enis Batur bunun peşinde olsa ,konudaki hikaye dahil kimsenin itirazı olmaz. Balkan Naci için, konular değişse de kendisi merkezdedir ; sanatçının böyle bir yapısı var; yani doğru cevap hiçbiri/Balkan Naci.
Evet asıl olan 'kavram' oluşturmaktır. Şayet kavram oluşturursanız, söylenmemiş olanı topyekûn hazineden, insanlığın hizmetine sunarsanız,ismine ne derseniz deyin 'yeni' olacaktır. Bu da başka, özellikle kolektif tarihsel/ekonomik ,coğrafi dönemsel,metaformoz/düşünsel katagorilerin yansımasıyla olur.
Örneğin Kant 'Aydınlanma Nedir' diye sormuş,ardından verilen cevaplarla bir külliyat çıkmış/dönem oluşmuştur. Bu bir kavramdır.

Gene örneğin Marks ' işçinin ürettiği maldaki, patronun kârı ,işçinin gasbedilmiş emeğidir; bu artı değer sermayenin değil, emeğin/emekçinin hakkıdır' demiş sosyalizm dünyasına kendisyle başlayan yeni bir kavram hediye etmiştir. Tüm Marksist litaratür bu 'artdeğer,gasbedilmiş emektir' tanımı üstüne yükselmiştir.

Duchamp'a atfedilen de böyle bir kavramdır, Picasso'ya da. Bunlardan mebzul miktarda bulunmasını istemek, asfaltta dört yapraklı yonca peşine düşmektir; Kim kaybetmiş?

Bu ancak edebiyatçının hayal dünyasıyla mümkün olur. Zihni Sinir falan öyküsü demiyoruz; o kadar değil.
Sanat yazarları/eleştirmenler/küratörler, galericiler, koleksiyoner, müzeciler , editörler ve durumu dert eden , ayırdetmesi beklenen diğer kimseler düşünce üretmiyor, o hiç olmazsa birşeyler söylüyor; o da iyi. Gene de kafa yormasında fayda/yazılan konularda camiaya ayna var/ ,bizim ki bir dipnottur; rastlarsa.

Fransız aksanlı olması farketmez, aykırı olması önemli değil, şayet söylediklerin yaşadıklarıyla koşut değilse, şehrin şamanı olsan da, esnaf lokantası müdavimlerininin iştihanı kaçırırsın. 1977`de akciğer kanserinden ölmüş, Marquesas Adaları`nda Calvary mezarlığına gömülmüştür; birkaç metre ötesinde ünlü ressam Paul Gauguin yatmaktadır diyerek ilgilimizin olmadığı ansiklopedik kelamla Jacques Brel'den girip yakınlık tesis edemezsin çünkü hip pap'ın kuruluş mantığı bozlakdan farklıdır; uzun havan ise kendine. Aynı coğrafyada değil aynı mekanda bile parelel evrelerin başlangıcı finali belirler; esinlendiğinle kalırsın ; Tanpınar'ı es geç, bir mevlevinin ruhundan akan Enis Behiç Koryürek'e pardüsü giydirip, Walter Benjamin'i çocukluk anılarınla/içinde filizlendiğin etikle bünyaminleştirsen de bekleyemezsin. Yalnız sen değil,çocukluğu Anadolu'da geçmiş hiç kimse.

Öyle bir derinlik yok, yüzeyde coşkuyla/sevgiyle kulaç atmak var; kafa yoruyor; kabul. Lakin tenkit ettiği,yakındığı her cümlede, açık veya perdeli bir soru/sorgulama yatmıyor. Kavram değil, sadece kelime/sözcük, konu kalabalığı (kendisi işaret ederek duruma kirlenme diyor,ben demiyorum). Önerimiz, -analiz/analiz dediğinde- kendisinin boş bir defter sayfasına, önce ehemle mühim arasındaki tespitlerini belirleyip yazmasıdır. Şayet yapmak istiyorsa, bu kişisel değerlerindeki 'öncel' analizin başlangıç noktasıdır. Görsel sanatlara ilgisi/sevgisi takdire şayan, lakin müteharrik olmak yeterli değil: Kendi içinde beş duyunun ötesinde bir referanduma ihtiyacı var; sosyal yanını görmezden gelemeyeceğimiz sorumluluk projesi olarak yazmak, yalnız melamet ehlinin gönül işi değildir; perşembe yazılarındaki sentez o yüzden sarih olamıyor.

FT ise doğrudur; itirazım yok, inadı/azmi tutarlılığı gören Bedri Rahmi zaten o günden bize tebliğ etmiştir. Bk. Milliyet Sanat 1972 veya 73 olması gerek..

***

.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Not Defteri / Mayıs 2010


Amacı basittir. Avangard sanat, gökyüzündeki sanatçının bir nebze sıradanlaşarak tüketicisiyle buluşmasına zemin hazırlamaya çabalar. Tüm aksiliği, hırçınlığı bundandır. Müptezel kılınarak, sanatın ekonomisi içinde hayata bağlanmasını ister..
Peter Bürger, yaşamla sanat arasındaki yapay çizgiyi kaldırmanın 'esas' olduğunu söyler .. 
'Haklıdır!' dersek Platon'a inat ya sanat ya da hayat açığa düşecektir.
Yaşadığımız hakikatle, küçük/büyük sorunlarımızla irtibatlanma kabiliyetinde, politik yahut apolitik ama mutlaka günlük hayatın içinde bir sanattır söz konusu olan. Biçimlerin ortadan kalktığı simgelerin içinin boşaltıldığı erdemsiz bir çağda yaşamaktayız.  
Radikal amacı düşünürsek çağın gereği, sanatçının sorumlulukları, ekonominin çıkarları her şeyi yıkmaktan geçer. Yıkarak, yeni talep yaratılır. Bakunin'in dediği gibi, 'Yıkma yaratıcı bir eylemdir.' Semboller, çok yorulmasına karşın söz'ün içini doldurmamaktadır. Böyle bir amacı da yoktur. Yalpalama bir tarzdır. Enkaz oluşturmak bir sektör, kaldırmak ayrı bir sektördür; bunu biliyoruz!  
İş bölüşümü bunun için vardır. Abromoviç, kendini yarıp geçen taleple gerçek bir ilişki kurarak insanlarla bir ortak paydada irtibatlanamıyor. Yalnızca izleyiciyi oyalıyor. Temsil, her yerdeki misal olamıyor..    
Peki bize önerilen nedir?







Şu an dünya sanat tarihini herkes gibi o da kendi adına yazıyor. Sakın ola ki, Abramoviç'e övgüler düzenlere aldanıp,  'bu benim tarihim!' demeyin.. Kişisel meziyetlerinizi yok sayıp Nur Çintay'a inanıp dünya sanat tarihini oturduğunuz yerden şempanzeler gibi taklit etmeyin... Göstergeler önemli, simbiyoloji bir bilim.. Aldırmazsanız, yukarıdan bakan kolonyalist kültür denetçilerine,  yerlerde sürünen süfli muhataplarına yem olursunuz.. Yurdum insanını banallıkla suçlayan  seçkinler cemaatinin maskarası rolü, kendinize/ülkenize biçtiğiniz  değerle orantılıdır..  

Marina Abramovic, performans sanatın büyükannesi olarak tanınıyor. 1946 Yugoslavya doğumlu sanatçı yaptığı sıradışı demeyelim akıl dışı gösterilerle hep en büyük şoku, en soğuk duşu/ en büyük şakayı yapan olarak gündemde kalmayı sürdürüyor. Bu durum bizde aşağıda isimlerini kaynakçada belirttiğim ve seçme cümlelerini bu yazıda kullandığım yazarlarımız tarafından ayakta alkışlanıyor. Bu performanslarının çoğunda kendi varlığının fiziki ve zihinsel limitlerini keşfe çıktığını yazanlar memnun.
Abramovic, MoMA'daki sergisi boyunca 77 gün sürecek en uzun performansına başladı; resimlerini internet ortamında güncel olarak izliyoruz.
Abramoviç, New York, modern sanatlar müzesinin açık olduğu saatlerde masa başındaki bir iskemlede oturuyor. Üstteki fotografta gördüğünüz gibi, hiç tepki vermeden, karşı iskemleye oturttuğu izleyiciyle susarak bir performans gerçekleştiriyor. İzleyici de bu süreçte Marina Abramovic ve onun sanatı ile kişisel bir deneyim yaşama fırsatı bulabilecek diyor bizim yazarlar. Böyle anlamlı bir beklenti içindeler.





"Marina Abramovic'in 'The Artist İs Present' adlı sergisini , rahatsız edici ne demek? sorusunun cevabı diye özetleyebilirsiniz Yugoslav bir performans sanatçısı olan Abramovic, 70'lerden beri kendisini obje yaparak ve seyirci ile iletişime geçerek sanatını yapıyor. Abramovic'in yalnızca video performansları yok sergide. Kendisi de bir sandalyede oturuyor. İsteyen karşısındaki sandalyeye geçip, orada dilediği kadar kalabiliyor.

Abramovic, vücudun limitleri, insan aklının nelere izin verdiği ve hitap edilenle hitap eden arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bir performansında izleyicilerin eline birçok kesici madde vermiş ve bu maddeleri kendi üzerinde denemelerini istemişti. Sonuç: Kan revan içinde ve ölümden dönen bir kadın. 'Ölmek değil; neler yapabileceğini görmek istedim' diye anlatıyor bu performansı Abramovic.

İki örnek: Abramovic'in bir dönem birlikte çalıştığı Alman sanatçı Ulay ile yaptıkları eylem/eylemelerin videoları da gösteriliyor sergide.
Ulay ve Marina, -bizdeki iddiacı horoz döğüşü seyircisini aratan- seçkin kalabalığın önünde bir performans sanatı sergiyecekleri bir an: Saatler tutulmuş,yürekler susmuş: Birbirlerinden uzaklaşıp bir noktada duruyor ve sonra hızla birbirlerine doğru koşup çarpışıyorlar. Bunu defalarca üst üste yapıyorlar.

Bir başkasında: Salonda kararlı bir şekilde sırt sırta duruyorlar. Bu kez birbirlerinden ters yöne hızla koşuyor ve ölümüne duvara çarpıyorlar. Yine defalarca!" (1-2)


Yalnız bizim medyada değil, dünyanın güdümlü sanat izleyicisinin ilgisi de çok fazla. Yugoslav Meryem İbrahimoğlu, lider Tito'nun demirden yumruğuna 30 sene sonra başkaldırıyor. Sanki çarmıhta İsa mübarek; insan vücudunun direnme sınırlarını kendi bedeninde ahmakça sorguluyor.. Ucunda ölüm olması, gladyatör seyircisine benzeyen modern insanın algı düzeyinde onu daha da çekici kılıyor... Emperyal nakaratın talep ettiği hürmet ve tahayyül, bizler gibi sıradan akılların, gerçek insanların tahammülünü zorluyor..



Radikal Gazetesi'nde Pazar günü, 'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' başlıklı bir yazı yazdı. Nur Çintay'da, New York'ta Abramovic sergisini izlemiş, belli ki çok etkilenmiş.Uzun uzun saçmalıklarda bulduğu hikmeti, insanın tükenmişliğinde bulduğu değeri, fotograf güzelliğindeki bir öyküye dönüştürerek anlatıyor. Şöyle diyor:

"Sanatçının bir de yeni, orijinal çalışması var: Hayatındaki en uzun süreli solo işini yapmak üzere, her gün MoMA’nın ikinci katındaki masanın başında sessiz ve hareketsiz oturuyor Abramovic. Karşısındaki sandalyenin sakini değişse de o kıpırtısız, mimiksiz, Dolmabahçe’nin kapısındaki askerlerden farksız... Her gün müze açılmadan önce sandalyedeki yerini alıyor, müze kapandıktan sonra kalkıyor. ‘The Artist Is Here’ takribi 600 saatlik bir performans. İnsan bunları görünce bizdeki bazı sergilerin sade suya tiritliğine daha çok acıyor."

Nur Çintay'ın son söylediği cümleyi bir daha tekrarlayalım :  Marina Abramovic MoMA'da oturuyor /İnsan- bunları- görünce- bizdeki- bazı- sergilerin- sade- suya- tiritliğine- daha- çok- acıyor...

Biz bu yazının neresini düzeltelim! Ülke sanatçısına yapılan hakareti mi, Nur Çintay'ın sanattan ne anladığını mı? İnsan haklarından problemi olanların Lahey'e gitmesi misali New York'da zihnine çektiği hatalı balans ayarını mı? İştahını MoMo servislerinde köreltip, evdeki tarhanayı beğenmemesini mi? Beynini sallama propogandayla uyuşturup, kimliğini dumura uğratması, sömürge aydınlarını emperyalizmin düşürdüğü durumu mu? Ülke gerçeğinin yarattığı sanatsal üretimi anlamlandıramayıp, ışığı, adaleti/hukuku, nizamı, intizamı dışarılarda aramasını mı? Laçka saçmalıklara Türkiye'de uygun beden bulamamasını mı? En iyisi Çintay'ı biz Cemil Meriç'e havale edelim. Bir adet Fildişi Kule yada İletişim'den çıkan Umrandan Uygarlığa edinsin; yeni baştan lise coğrafya kitabını okur gibi okusun.
Baksın bakalım Türkiye dünyanın neresinde, komşuları kimler! Dili lehçesi, Türkçesi, güzellikleri, tarihi, problemleri ve çözümleri kaç haneye bölünmüş!

Sanatsal kritikler, ufki önermeler, toplumsal bedenin yeniden giydirilmesine, yıkılan muhayilenin, ostrepoza uğrayan iskeletin mukavamet kazanmasına yönelik eleştirilerdir. Artık günümüzde 'çağdaş sanat' fildişi kulesinde oturup, renk/ahenk peşinde iç hezeyanlarını dindirmiyor. Toplum mühendisliğinin bir teknisyeni ya da dışişlerinin kitlesel entegrasyon projeler sorumlusu bürokratı gibi davranıyor. Sosyal inşaatın bir dişlisi gibi görev bilinciyle, ayakları bu ülkenin toprağına basan, gözleri evrensel çıkar ve gerçeklere odaklanmış yeni bir dünya kuruyor.
Diyoruz ya sanat asla yalnız sanat değildir diye. Belagatıyla tribünlere, yeteneğiyle imara çalışıyor; sermayenin nesnesini, öznenin ağır kütlesini omuzluyor. Kültür dünyasında herkes işinde gücünde. Sorunlu olan da var sorumlusu da. Provokatörü, ajitatörü, amigosu, ağlayıcısı, gözyaşı şişesi tüccarı. Patron olanı yahut olamadan yoldakine göz koyanı. Patroniçesi, galeriçesi imkanları kurcalayan sanat simsarı. Herkes bir tarafından tutuyor; dört kolluya bindirip köhne tabuyu, yaşlı cesedi, organları alınmış kadavrayı mezarına taşıyor. Sanatçı da bir nefer gibi zihinsel iştirak etsin etmesin mutlaka bir başka amacın, bir vesilenin hilesidir. Lejyoner ordusuna görev alsa bile bir amacı ve hizmetinde olduğu güçler vardır.

Yaratıcılık, söyleyecek sözünün olması, merkezde olmak, Dünya sanat tarihine girmek, şaşırtmak, kanını dondurmak, olumlu rüzgarı arkasına almak, şansı yaver gitmek; bunların hepsi ayrı konu başlıkları..

En iyisi siz Nur Çintay'ın ,'Marina Abramovic MoMA'da oturuyor' yazısının tümünü okuyun; ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bir de küçük not; sakın ola ki moralinizi bozmayın, bedbaht olmayın: Bu tür gösterileri, beyninizi yıkamaya çalışan Amerikan propagandistlerine inanıp sanat/sepet zannetmeyin. Hele yapılanları, şempanzeler gibi burada tekrarlamayın değerli sanatçı kardeşlerim. Fena halde aşağılanır, her iki camiadan da dışlanır hor hakir, kapı önüne konursunuz. Sizler doğru yanlış -Amerikalılar gibi isim değiştirmeden-, kişilik zaafiyetine uğramadan, ithal küratörlere ve yamaklarına aldırmadan, el yordamıyla da olsa bildiğiniz yolda devam edin en iyisi. Sakil bir galibiyet, HBK'nın gösterdiği mahcubiyetten iyidir demezseniz hiç düşünmeden sanat tarihine kendiniz olarak tavır koyun yahut spekülatör kışkırtmalara dürüstce erdemli bir mesafe alın! 

Ne Nur Çintay, ne de HBK arkadaşımız sizi yanıltmasın..




(1-2) Nagehan Alçı 15 Mayıs Akşam ve Pırıl Güleşçi Arıkonmaz 13 Mayıs Habertürk
yazılarından alıntılar. (3) Nur Çintay ,Radikal Gazetesi 16 Mayıs 2010
(3) Ben sana hayran, ararken Facebook'ta oyalan.
http://sanatatak.com/view/Sanatci-var-olmasa-da-markasi-mutlaka-var/368



Fakat, “performans duruşu”ndan çıktığı zamanlarda spiritüellikle veya egoyu yıkmakla pek de ilgisi olmayan işlere imza atıyor. Bienal açılışlarına oligarkların yatıyla arz-ı endam ediyor. Gala gecelerinde kendi adını taşıyan ama kendisinin icra etmediği son derece zorlu performanslar için sigortasız ve düşük ücretli sanatçı-işçiler çalıştırıyor. Yine kendi adını taşıyan ve sanat kurumundan ziyade akıl hastanesi ya da kışla gibi disiplin ve cezalandırma, kapatılma kurumlarını andıran bir performans enstitüsü kurmaya hazırlanıyor. Onun gerçeği, gerçeğin kabusu. Kim inanır?
http://www.marinaabramovicinstitute.org


Sanat ve Emek / "Marina Abramoviç'in Sömürü ve İstismarına Karşı Performans İşçisi Bir Sanatçının İsyanı" başlıklı yazıda  04/03/2013 / skopbülten aynı konuyu 3 sene gecikmeyle işliyor .
Yazının girişi şöyle : "12 Kasım 2011’de Los Angeles Çağdaş Sanat Müzesi (MOCA) kuruma gelir sağlamak üzere her yıl düzenlediği gala gecelerinden birini düzenleyecektir. Gecenin şeref sanatçısı, çağdaş sanatın günümüzdeki en güçlü isimlerinden olan Marina Abramoviç’tir. Davetiye fiyatları 2500 dolardan başlayıp 100 bin dolara kadar çıkan; Hollywood yıldızlarından büyük koleksiyoncu ve oligarklara kadar %1’in en üst dilimine mensup 700’ü aşkın konuğun katılacağı gecede, başka birtakım gösterilerin yanı sıra Abramoviç’in iki performansı icra edilecektir. Gala öncesinde performansların içeriği büyük bir sır gibi saklanır. Abramoviç, eserlerinde görev alacak sanatçıları belirlemek üzere kentin çeşitli yerlerine asılan ilanlarla “performans sanatçısı, dansçı, yogi ve oyuncu” lara çağrıda bulunur: “Dinamik, mükemmel fiziksel dayanıklılığa sahip, odaklanma ve disiplin becerisi yüksek, 1.50-1.70 boylarında, her yaştan yetişkin kadın ve erkekler” aramaktadır. Ayrıca performansın icrası için “uzun süre hareketsiz ve sessiz durabilme” becerisi gerektiği, “sadece kadın icracıların bir kısmı” için çıplaklık koşulu olduğu belirtilir.. Devamı ..

http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-emek-marina-abramovicin-somuru-ve-istismarina-karsi-performans-iscisi-bir-sanatcinin-isyani/1179

http://www.radikal.com.tr/hayat/marina_abromovic_ile_baklava_muhabbeti-1200569




***




RH Dergisinin genel yayın yönetmeni,galerici Tevfik İhtiyar, derginin Mayıs 71 sayısında şunları yazıyor; "Öte yandan eleştiri müessesesi de güvenirliğini ve inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Türkiye’de eleştirmenin yazdıklarını kimse ciddiye almıyor. Eleştirmenin yazısına küratör ya da sanatçının değerlendirmesine kimse aldırmıyor. Hatta sanat tarihi bilimi açısından bile değerlendirmelere kulak tıkanır oldu. Sadece müzayedelerdeki çıkış fiyatı, spekülatif olarak şişirmelerle kimin aldığı bilinmeyen telefonla satışlar ve de kumaş ölçer gibi metreye vurulan büyük boyutlar, sanat eserleri ile ilgilenenlerin değer ölçüleri oldu."


17 Mayıs Pazartesi : 2010
SANAT ELEŞTİRİSİ NASIL YAZILIR ? (Notlar)


'Sanat eleştirisi nasıl yazılır?' diye soruyor zaman zaman genç kardeşlerimiz. Bu konuda en kısa yol, ortalarda eleştirmen olarak dolaşan zevatın yazılarına bakıp, akıl veren muhteremlerin önerilerini/fikriyatını gözden geçirip , 'ne diyor ve yapıyorlarsa aksini yapın' demektir. Belki tekmelenen Tv gibi doğru idrak gelir; zor, oyunu bozar . Ne ki böyle yapmayıp, yanlışların düzeltilmesi için küçük bir kaç tiyo vereceğiz..

İngiliz filozof Bertrand Russel, 'Saçmalamayı göze almayan felsefe yapamaz' diyor. Bu sanat için olduğu kadar, 'Eleştiri' kavramı için de geçerlidir. Eleştiri, değerlendirme yazısı ya da sanıldığı gibi baktığımız görseli hikaye etme eylemi değildir. Büyük resimdeki hareketi  görmeden küçük resimdeki huzuru anlatmak olanaksızdır. Değişimden yana olmak her zaman büyük riskler içerir...


Günümüzde görsel eleştiri, sanatın ve kullanım değeriyle hayatın kendini yenileme hızına yetişememiştir. Malzemede görselleşen anlatıyı, sanatçı tarafından ortaya sürülen kavramları değerlendirmek için yazarın kendine ait özgün değerler silsilesi olması gerekir. Yalnız Türkiye'de değil, dünyada da para/mübadele ilişkilerine tabi olmak zorunda olan Eleştirmen yaftasıyla ortada dolaşan zat yetersizdir ; hayatın sunduğu değişimin analizinini yapamamakta, felsefi tavrını, sosyal pratiğini çözümleyememekte, ideolojik tutunma noktalarını bariz olarak ortaya koyamamaktadır. Memnuniyetsizlik temel şarttır. Değiştirmek istediğiniz bir dünya ve kendine ait ütopyaların ve edebi/felsefi yaratıcılığın olması zaruridir. Meslek sahibi, köşeleri tutmuş kariyeri olan akademisyenlerin, angaje, örgütlü yazarların, formasyonla şekillenmişlerin başkaldırdıklarında kaybedecekleri değerler/imkanlar vardır. Çünkü şartlanmaları, bilgi ve kurumsal olanaklarla yüklüdür. Sanat tarihi geleneğinden gelen yazıcılar, katılaşmış bilginin altında esnekliklerini yitirmişlerdir ; ezilmektedirler. İsyan olmayınca ne sanat ne de gerçek anlamda eleştiri olabiliyor. Devrini doldurmuş taklitçi yazar (piyasada Eleştirmen zannedilen şaklaban) sergilenen güncel üretimle parelel bir gelişim seyri izlemeyip, yaşamın pratiğine eşdeğer düşünce üretemiyor. Eski bilgilerin, geleneğin ağırlığını yüklenmiş olması yaptığı eylemi hantallaştırıyor. Beğenilerin kaynağı olarak kendisine yol veren özgün Batı kaynaklarıyla idare ederek ortalamacı/vasat bir söylem tutturmaya çalışması herkes için bir kabus. Arife tarifle işi kotarmaya çalışan ülke eleştirmenleri, popüler kültürden beslenen peri masalı anlatıcısı yazar konumundadır. Olması gereken ideolojisi berrak, zihinsel üretimi kademeli/mantık silsilesi inşa süresiyle paralel seyreden, devamlılık gösteren yeniden yaratan düşün adamı kimliğidir; ne yazık ki telif olarak bugünkü basında/medyada gördüğümüz yazarlar bu işleve ve renkliliğe sahip değillerdir. Dünyada da, uluslararası sermayenin iktidarını pekiştiren kültüre sağladığı olanaklar dahilinde, ulaşım ve iletişimin, sivil organizasyon/kültür fonlarının himayesinden cömertlikle yararlanılmaktadır. Demokrasinin tamamlayıcısı 'eleştiri', çoğunluğun tutkulu bağnazlığını, çürümeyi doğuran kahredici ataletini aşmak için başta yaratıcı kişilere gerekli olan bir özgürlük malzemesidir.. Akademik kadroların ya da birilerinin tekelinde olmayacak kadar da özgün olması mecburiyeti vardır..

1-Başta sanat eleştirisi yapacakların, (yalnız bizim değil dünyadaki zemberekli aydın tipi, konunun uzmanı çok bilmiş miyop yazarlarının aksine) ayakları ülkenin toprağına basıp ve en büyük fotografa odaklanıp dürüstçe davranması gerekmektedir. Bu, şu demektir; dünyanın karmaşası içinde başka disiplinlerin ilgi/etki alanlarına girmeden, küçük fotografa, yani sanatçının o anki tek işine bakıp, gerçek anlamda renk/şekil/manzara,iyi veya kötü diyerek eleştiri yapamazsınız. Tek resime ödül veren jüriler,bu minvalde gerçekleşen yarışmalar imkansızı başarmaktadır! Dünyanın ahvalini ,yani dünyanın konuyla bağlantılı hallerinde, ve kendi iç tarihinde sanatçının üretiminin değerini görmek ve anlamlandırmak lazımdır..
Bağlantılı olan modern hayatın kahramanları, rolmodelleri, hakim söylem, tekrar ederek çoğaltılan yetkiyle donatılmış değerler, yetkileri alınmış eski kavramlar, özgünlüğün eklemleneceği moda referanslar/argümanlar/kanıtlar vazgeçilmez önem taşır.

2-Her eleştirmenin söylesin/söylemesin, kendisi bilsin veya bilmesin mutlaka bir miras üstüne yükselen ideolojisi buna bağlı antolojisi/seçkisi vardır. Yalnız sanatçıyı değil, eleştirmeni de referansının temel noktalarına gönderme yaptığı bütünü akılda tutarak metni kavrarken, mutlaka satır aralarını da okumak gerekir.

İktidarda ise Marksizm bireyi yok eder; değilse yok sayar. Sol eleştiri anlayışı, diyalektiğini ajitatif biçime ve toplumsal dönüşümü sağlayacak önderlere bağlar. Yaşanılan durumu anlamaktan çok, hedeflere katkı sağlayan politikalarına yardımcı olacak sanatçı tipini kutsar. Sağ/liberal anlayış ise  önce piyasa der, tüketerek çoğalır. Sınırsız özgürlük peşinde saçmalama hakkını, nihilist tükenmişliği postmodern yeniden yaratış /kendini yenileyişe ve pazara eklemler. Özgünlük ise tüm beklentilerin dışında sanatçının içinde saklı olan bitmez tükenmez bir cevherdir. Kural kabul etmez..

3- Yazı dilini, konuyu/derdini net şekilde anlatmaya yönelik geliştirmesi gerekliliktir. Türkiye'de eleştiri yazılarına baktığınızda tüm konu teknik yanı ağır gelen anlamlı cümlelerden oluşsa da, yazının bütününde 'eleştiri' anlamında, anlamlı bir taşıyıcı/konstrüksiyon/iskelet kurulamadığı görülecektir. Bunun asıl nedeni, eleştirmenin kendini, sanatçının o an sergilediği üretimin tasviri/hikayesine kenetlemesidir.Bunu yaparken bir yandan da bağlı olduğu çıkar çevrelerinin , piyasa arz/talep mekanizmasının taleplerini gözetir; manipulasyonu körükler. Eş/dost akraba ne der,kırmadan/dökmeden,sayfa editörünü ürkütmeden bağımsız eleştiri yapmak yalnız bu ülkede değil,her yerde oldukça zordur. Çünkü içinde yer aldığı camiaya karşı her an eleştiri getirip, karşıtlar/düşmanları arasında bir insan olarak eleştirmenin yaşaması/soluk alması zaten mümkün değildir; şairin söylediği gibi fikri hür/vicdanı hür davranırsa sanat çevrelerinden icazet alamaz, yazısını yayınlatacak yer bulamaz. Eleştirmen sanat çevresinin uyumlu bir figürü olmak zorundadır. Bu işler sonucunda etkisizleştiren eleştirmen, çoğu zaman malumu ilan eder; zaten var olanı bir kere daha tarif ve tasnif eder. Bazen de badygard gibi galeri mekanına, siyasal konsepte veya güdümlü sanatçıya yer açar. Bu tür eleştirmen, okuyucu/izleyici için tüketim mallarının içinden çıkan kullanma kılavuzu hükmündedir. Kafa karıştıran doktor reçetesini söken eczacı kalfası anlamında teknik değeri tabii ki vardır ,ama bu duruma anlam kazandıran ,oyunu yeniden kuran 'eleştiri' değildir.


Eleştiri anarşisttir ; kural kabul etmez.. Renkleri/biçemleri tartışmak zaten değerli uzman zevat-ı kiramın yani dernekleşmiş/cemiyetleşmiş gazete, dergi yazarlarının,ipi/yuları kaptırmış tutsak eleştirmenlerin işi diyoruz; Peki biz nasıl eleştiri yapıyoruz?

Olaya teknik düzeyde girip,şeklen 'olmadı' diyenler de var; bu ve muhatapları benim konum değil. Haklıdırlar veya değillerdir. Hiç oralarda dolaşmıyoruz. Dediğimiz gibi bir resme bakıp ömür tüketmek, bir heykelin karşısında gözyaşlarına gark olmak ya da kesenin ağzını açanlara hizmet sunmak, renkleri/biçemleri tartışmak, sömürenler açısından dünya sanat tarihine yön vermek zaten Başkan Truman'dan beri New Yok'u mesken tutan saray soytarılarının işi.. Bir yalan üzerinden eleştiriyi kurumlaştıran değerli hayal tacirlerinin/havuç burunlu pinokyo uzmanlara yeteri kadar imkan var. Biliyoruz ki, uluslararası çağdaş sanat oligarşisi her dem işbaşında.. Türkiye gerçeğinde biz ise emperyal merkezlerde öğrendikleri kuşkonmaz lehçesiyle konuşan mağrur sarhoşlar için değil, dilimiz döndüğünce yurtsever ayıklar için 'yaban' eleştiri yapıyoruz. Sosyal/ideolojik yapılanmalar içersinde,ülkenin ruhu ile bedenini ayıran cepheleşmelerde siyasi söylemden yola çıkıp ezilenden/sömürülenden taraf oluyoruz. Güzel/çirkin mücadelesini, zengin sofralarında kaşık sallayan, ipi kuşağına denk estetik uzmanlarına bırakıp Gazze'den Bolivya'ya mağdur ile mağrurun izini sürüyoruz; ödülümüz hak'kın gölgesindeki serinlik..


Bütün bu söylediklerimiz eleştirmenin kimliği/kişiliği ve siyasi tercihleriyle ilgili tanımlar. Bundan sonra eleştirinin özgün bir yaratma becerisi olarak ayrı bir kurumsal yapısı, entellektüel referans kaynakları, zihinsel haraketinde eylem planı olan görsel/kültürel birikimi, ideolojik seçiciliği var ki, şimdi bu konulara değineceğiz.

"Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu göstermek olmalıdır", diyor ünlü düşünür Susan Sontag. Bu ve bunun gibi kısmen doğru olan ,onlarca önemli tanım vardır konu hakkında. Bizse bunları geçin, bildiklerinizi unutun diyoruz. Eleştiri başlıbaşına özgür bir inşa süreci yani yaratıcılıktır. Kelimelerin gücü hem nesnelerden hem de insanlardan büyüktür. Konuştuğumuz konu bir eleştirmenin ,sanat yapıtından yola çıkarak bağımsız bir alanda,farklı bir yapıyı yeni baştan kurmasıdır. Bu ,ders kitaplarında ,seminer tutanakları/çalışma notlarında bulunacak, bilgi aktarmayla öğretebilinecek bir kavram değildir. Yaratıcılık ve birikim hayati önemdedir; profesyonel iz sürücülük/ araştırmacılık ise gerelidr. Sanat yapıtı, eleştirinin yanlızca nesnesi değil, kendi başına açıklara kulaç sallamaya başlayan ,dizginlenemez düşünce sürecinin tetikleyicisidir.

Eleştiride önemli bir dönüşüm; Walter Benjamin'e göre Romantik eleştiri

Mert Tokur 16 Nisan tarihli Miliyet kitapta Benjamin hakkında şunları yazıyor : Eleştiri, sanat yapıtını canlandırmayı, onun kendi bilgisine ulaşmayı sağlamasını hedefleyen bir deneydir. Benjamin, sanat eleştirmeni teriminin ancak romantiklerle eski sanat yargıcı kavramının yerini aldığını söyler.
Romantiklerden sonra kimse yargıç olduğunu söylemeye cesaret edemese de, eleştiri yargılamanın kötü emellerine alet edilebilmektedir. Yargılamaktan eleştiriye geçişin kökenlerine dönmek, çağdaş eleştiriye bir katkı olarak değerlendirilebilir.
Romantik eleştiri; düşünceye, çağdaş dünyada değerlendirme (değer biçme) vasıtası olarak hoyratça kullandığımız eleştiri kavramından daha fazla imkân sağlar. Walter Benjamin, romantik eleştirinin bilgilendirici ya da pedagojik bir amacı içermediğini Schlegel’den aktardığı şu sözlerle belirtir:
“Eleştirinin amacının okuru eğitmek olduğu söyleniyor! Eğitilmek isteyen, kendi kendini eğitebilir. Pek nazik değil, ama bunu değiştiremeyiz”.

“Eleştiri bir üründür”
Benjamin bu sözler vasıtasıyla eleştirinin görevinin yapıtı değerlendirmek değil, tamamlamak olduğunu vurgular; “Eleştiri bir üründür; gerçi ortaya çıkmasına bir yapıt vesile olmuştur, ama varlığını sürdürmesi o yapıttan bağımsızdır” diyerek analizini derinleştirir.
Romantik eleştiri, onun yerini alan çağdaş eleştiriden öylesine farklıdır ki, bizler ancak kötü eserlerin eleştirilebileceğini düşünürken romantikler kötü bir eserin eleştirilemeyeceğini söylemektedir.
Belki romantikler açısından şöyle bir tanım bile yapılabilir: Sanat eseri eleştiriye açılan eserdir. Mert Tokur'un Benjamin yazısı burada bitiyor; bizse kaldığımız yerden devam ediyoruz;..



Eleştiri yazısı başka şeydir, sanat değerlendirmesi başka. Öğrencilere ders verirken 'tanıtım' yazısına 'eleştiri' derseniz, sıkıntıyı kavrayamaz, yapılanı anlayamazsınız.. Önce şartlı refleks sahiplerini, kültür yazarı denilen medyanın maaşa bağlı kadrolarını ve akademik camiada hocalık yapan sanat tarihçilerini eğitmek gerekir..


Sanatın kurumsal nizamı,kategorinin organizasyonu, hiyerarşinin örgütlenmesinde sermayenin  koruyuculuğu onlar için önemli. Âdet üzere tırnak muayenesini yapmakla görevlendirilmiş  malumatfuruş zevat sıkıntıda.. Çıkan yazılar, verilen demeçlerden anlıyoruz ki  özgür olması gereken sanat eleştirmenlerinin holdinglere verdikleri 'vale' hizmeti vicdanları  perişan etti  ; papazı bulmalarıysa yakın.. 


Başlangıç noktasında duran Kant'ın eleştirisi  bir amaçsallık içerir ve başlangıctan itibaren hedefiyle Doğa'nın doğrulanmasına dayalı  simetrik ve uyumlu bir etkinliği talep eder... 

Boşluğa düşen eleştirmenler 'bizi kim itti?'  der gibi geriye bakıyorlar ve başlangıç çizgisinde Kant ile Diderot'yu görüyorlar. Bir tarih bir tarif istiyorlar gelinen adresteki tahrifi bulmak için . Ali Akay ,  "Eleştiri üzerine kurulu bir söylem, içinden çıktığı 18. yüzyıla aitti. Burada iki isim var karşımıza çıkan: Biri Kant, eleştiri ve yargıgücü kavramları üzerine bir felsefeyi başlattı; ikincisi ise Diderot, kraliyet dönemi Fransasındaki eserler üzerine sanat yazıları yazdı.  Bu döneme ait bir yargıgücü kavramı ortaya atılmıştı. Eleştiri yargıgücünün bir tavrıydı. Sanat eserinin beğeni üzerine kurulu dönemine ait olarak eleştirmen, eserleri yargılamaktaydı ve dolayısıyla dönemindeki sanat kriterlerini belirliyordu. Böylece ‘yargıç olarak bir eleştirmen’ tipi belirdi." diye yazmış. Nedeni anlamak için Akay'ın yazdığı konunun bir öncesine bakmak lazım . O yargıgücü diye Almanca'dan düz çeviri yapmış. Türkçedeki haliyle Yargı Yetisinin  Eleştirisi'nde dile getirdiği üzere Immanuel Kant güzellik hakkındaki içsel bilgi ve hormonal seviyemizle uyumlanan bio politik duygumuzun öznel yargımızın yapıtaşı olduğunu ve güzel'in  insanın doğasıyla uyum içinde olmasının yanısıra evrensel olarak da geçerli  bir isteğimiz olması gerektigini düsünüyordu.  Öznel beğenimizin yargısını insanlığın bilgisi üzerinden evrenselleştirilmiş ve güncelliğin teorik bilgisine ve hukukun evrensel ahlakına bağlanmıştır.. 'Begeni yargısının çözümlenmesinde belirleyici kavramın  doganın içsel erekselligi' olduğunu söyler. Kant'ın eleştirisi bir amaçsallık içerir ve başlangıç ve hedefiyle Doğa'nın doğrulanmasına dayanır.. Haklıdır ama  haklı olması yaşanan gerçeğin bu olduğu anlamına gelmez. Uyumsuz öznenin yeryüzünün zekasını ihlal eden, biyolojik kurallarını geçersiz kılan bir evrimi vardır ; doğa çürüme, hastalıklar ve kaosla  karşılık verir..


'Teşevvüş', bir realiteden diğerine geçerken düşülen boşluk ; şaşkınlık, şuur bulanıklığı, intibakatsızlık demek . Spirütüel dünyada yaygın kullanılan bir sözcük. Onlar da hayaller/hayaletler dünyasına ait ölmez ruhlarla ilişkideler..  Ya da  materyalize olmuş fetişlerle çalışıyorlar. Hemen hemen hepsi holdinglere ya da çok amaçlı  şirketlere bağlı iyiliksever kültür kurumlarında hizmet görüyorlar. Obsesif anlamda çağdaş ve günceller. Attıkları her adımda batıdaki meslektaşlarından ilham alan Türkiye'deki sanat eleştirmenleri, içinde bulundukları sakil durumun hâl  tercümesini yapıp değişimi değil, günümüzde çürümenin hitabını, düştükleri teşevvüşle son tezahürün retoriğini, ekonominin diyalektiğini kavramaktan uzaklar..


Sanatın yeniden örgütlenmesinde herkes onlardan azar azar rol çaldı . Eleştirmenler şaşkın!. . Değişen dünyanın güç dengelerinde açığa düştüler . Sanatın kurumsal yapısına verdikleri vale hizmeti kendilerini de rahatsız etmeye başladı. Papazı bulmaları yakın. Hristiyan ikonografisinin tüm - sembolik olmanın ötesinde- örgütlü değerlerine sahip çıkan sanat rejiminin sivilleşmesi olanaksız. Emperyalizmin yazdığı ve tedrisatında yetiştirdiklerine yazdırdığı kültür tarihini rafa kaldırmadan gerçek anlamda bundan öteye sanatın ve eleştirinin özgürleşmesi mümkün değil..

Önce Çağdaş Sanat Eleştirisi'nin sefaleti başlığıyla Amerika’nın önde gelen sanat eleştirmenlerinden Dave Hickey yazdı.  Günümüz sanat dünyası karşısında sonunda sabrı taştı ve artık eleştirmenlik yapmayacağını açıkladı . Sonra Eleştirmenlik şef garsonluk mu oldu? Sarah Thorn-ton sordu. Sanat piyasası bu konuda haber ve eleştiri yapmanın yollarını tıkıyor muydu? Sanat Dünyasında 7 Gün adlı araştırmasında rahatsızlığı hissediliyordu .Amerikalı gazeteci  olumsuz  düşüncelerini bir manifesto şeklinde yayımladı. Ardından buğulanan bilinçlerde  bir eksen kayması yaşandı.  Türkiyeli eleştirmenler  ise bu gidişin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar .. . Ev ödevi :  Nepotismo'dan ürettiği Nepotizm ile Dante ..




Ali Akay yazmış : "Yargıç konumundaki eleştirinin bittiğinden bahsediliyor bugün. Bunu bitiren bir şey varsa eğer, o da sanat yapma biçimlerindeki değişim.."


Ali Artun ise şunları söylüyor : "Eleştirinin Diderot ve Baudelaire –modern ve modernist– dönemleri kapanmasına kapanmıştır, ama başka, çağdaş bir dönemi açılmıştır. Nitekim daha şimdiden, önceki dönemin formalist ve strüktüralist yöntemlerini terk ederek, 1968 filozoflarını ve çağdaş İtalyan düşüncesini arkasına alan, kültüralist akademizme karşı çağdaş/eleştirel siyaset teorisiyle iç içe üreyen ciddi bir sanat tarihi ve estetik felsefesi birikimi oluşmuştur. Eğer bu yeni tarih akımı “sanat tarihinin tarihi” olarak nitelenebilirse, yeni eleştiri hareketlerine de “eleştirinin eleştirisi” denebilir."(..)“Batı sanatı dahi eleştiriden yüz çevirdi, demek ki artık eleştiri, ne sanatın ne de araştıran düşüncenin yanında yer alabilir”


Cem Erciyes, Sanat yazarının piyasadan bıkkınlığı'nı yazmış. Yazar nasıl bağımsız olur?' diye soruyor.



Serkan Özkaya ; Yaşasın eleştiri! diyor..

Ayşegül Sönmez : 'Eleştiri zaten bu ülkeye uğrayamadı. Hep kişisel algılandı...  Zaten eleştirmenden çok küratör ve sanata sektör diyen operatörün yer aldığı sahnemizde bu teslimiyet için şartlar çoktan hazır hale getirildi. Ama tam da böyle bir dönemde, çağdaş sanatın fena halde ticarileştiği, sergilerin “en pahalı sergi” olduğu için sanat tarihinde bir dönüm noktası olacağını ekonomi sayfalarından okuduğumuz böyle bir dönemde, ben mücadeleden, yani yazıdan salt yazıdan, fikirden yanayım. Hep de öyle olacağım..." diyor..

Netice itibariyle bu kıpırdanmalar onların miladı.  Net fikirlerinin olmadığı ortada.. Durum muallak, zikir  muhayyer.. Biraz ötesi karanlık, gelecek belirsiz.. En kötü şey sürekli Batıdan referans vererek davranmaları ; kendilerinin  ne söylediğiyse zaten yok hükmünde..



(Bu konuya vakit buldukça devam edeceğiz. Notlar olup çıkmaktan, bağımsız yazı olma kıvamına gelince ayrı bir yazı olarak ,konu başlığıyla yayımlayacağız. Şimdilik bu kadar)

Bir başka konuya geçelim . Genç arkadaşlar soruyorlar. Yurt dışı tecrübesi kazanmak isteyen sanatçı adaylarına imkan sağlayan kurum ve kuruluşlar var. Bu sitelerden görebilirsiniz.

http://www.resartis.org/en/
http://www.transartists.org



***





16 Mayıs Pazar : 2010
Sergi ismi cazip ; ne ki yereli evrensele eklemleme çabası her zaman yerelin yok olmasıyla sonuçlanır..

İstanbul Modern, Gelenekten Çağdaşa: Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek adlı sergisinde geleneğe ait düşünce ve üretim biçimlerinin modern ve çağdaş sanattaki izlerini sürüyor. Batılılaşma’dan bugüne modern ve çağdaş sanatımızın geleneksel sanatlarımız ile olan ilişkisini konu edinen sergide Erol Akyavaş, İsmet Doğan, İnci Eviner, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Selma Gürbüz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova ve Ekrem Yalçındağ’ın çalışmaları yer alıyor.

Sergi 23 Mayıs'ta kapanıyor. Son haftasındaki bu önemli sergiyi görmediyseniz mutlaka gidin, şayet gördüyseniz bir kere daha görmeye değer 'gene gidin' diyoruz. Sergiyi önemli kılan, konu hakkında birbirine rahmet okutan eleştiriler ki, bunu önceden yazdık zaten.


***


14 Mayıs Cuma : 2010
Baykal İstifa ett. Başkandan önemlisi fikirlerdir..
Kurultaydan önce sosyal demokrat partiyi yaşatacak prensiplerin oluşturulması  gecikmiş bir taleptir..


CHP muhalefette olmaktan memnun. Ne söyleyecek yeni sözü, ne de değiştirmek istediği bir dünya var dedik. Politikayı vazgeçtik, ideoloji,ekoloji,global yangın, insan ya da hayvan hakları, bitki zürriyeti, nesli tükenen Anadolu Parsı veya hayvanların yaşam alanı/habitat derdi değil.

Örneğin Türkiyede 8 kuş türü son 50 yıldır görülmüyor; bunlardan 4 türün soyunun tükendiği kabul edildi. Biyologlara göre, mezgeldek, yakalı toy, yılanboyun kuşları flamingo ve tepeli pelikan türleri ise büyük tehlike altında bulunuyor desek ne diyorsun kardeşim, derler? Asıl biz soruyoruz, habitat konusunda ya da tehcir değil ama Anadolu'da yok olan Ermeni/Rum veya Süryani soyu, veya inadına cehalet dediğimiz üniversiye giriş sınavları konusunda CHP'nin sosyal demokrat bir parti olarak tavrı nedir?... Sorun, Türkiye'nin küçük veya büyük hiç bir derdi CHP liderliğinin asıl konusu değil. Sistemi tıkayan, yaratıcı çözüm önerilerine kulağını tıkayan Baykal, konu mankeni olarak vitrini dolduruyor...

İşe 'CHP Demokratik Tüzük Çalışması'nı okumakla başlasınlar;

Yanlız o değil,liderini arayan CHP ve tüm Baykal'cılar.

Orada bir sanatçıdan beklenmeyecek gerçeklikte, doğru tespit ve çözüm önerileri var.

Bedri Baykam'ın CHP Demokratik Tüzük Çalışması'ndan söz ediyorum..


***


13 Mayıs Perşembe: 2010
Walter Benjamin, ‘Tarih Kavramı Üzerine’ adlı denemesinde, bir devrimin görevinin, küresel felakete,  büyük bir uçuruma doğru ilerleyen tarih ‘trenini durdurmak’ olduğunu söyler. Günümüze uyarlarsak ekolojik felaket ihtimaliyle ağırlık kazanan bir  öngörüdür bu.. Benjamin'in dediklerini güncelleştirsek şöyle dememiz doğru olur : 


Buradaki sorun şu: Bilim insanlarından bilmeleri bekleniyor, ancak bilmiyorlar. Bilim çaresizliğini uzman teminatının yanıltıcı ekranıyla ört bas ediyor..

İnsanlık daha göçebe bir tarzda yaşamaya hazırlanmalı: Çevredeki yerel veya küresel değişiklikler, beklenmedik derecede geniş çaplı toplumsal dönüşümlere yol açabilir...




***










11 Mayıs Salı: 2010
Bu defe biz demiyoruz . Zizek 29/4 tarihinde dünya basınında çıkan makalesinde 'Bilim ile aldatmak' diyor....


Bilim de sermayenin hizmetinde


Uçuşların kaldırılması üzerine öne sürülen argümanlarda doğayla ilgili ve kültürel kaygılarla ekonomik kaygılar arasında yaşanan kafa karışıklığı şu şüpheye yol açtı: Tam da havayolu şirketlerinin baskısının en görünür hale geldiği zamanda, bilimsel kanıtların Avrupa hava sahası üzerinde uçuşun güvenli olduğunu söylemesi ilginç değil miydi?

Bu durum sermayenin hayatlarımızdaki yegâne gerçek şey olduğunun, bilimsel yargıların bile onun arzusuna hizmet etmek zorunda kaldığının kanıtı değil midir.
Buradaki sorun şu: Bilim insanlarından bilmeleri bekleniyor ancak bilmiyorlar. Bilim çaresizliğini uzman teminatının yanıltıcı ekranıyla ört bas ediyor.
Uzmanlara, tecrübelerimizin en mahrem alanlarına (cinsel ve dinsel) varıncaya değin itimat ediyoruz. Nihayetinde bilimsel bilginin alanı, çatışan ‘uzman görüşleri’ diyarına dönüştü.
Günümüzde karşılaştığımız tehditlerin çoğu dışsal (ya da ‘doğal’) olmaktan ziyade insan faaliyetlerinin ürettiği ve bilimin biçimlendirdiği tehditler (sanayinin ekolojik sonuçları ya da diyelim ki kontrol edilemez genetik mühendisliğin psişik sonuçları). Öyle ki bilim, bu tehlikelerin kaynağı olmanın yanı sıra onları anlamamızın tek umudu ve tehlikelerle baş etme yolunu bulabileceğimiz anlamın kaynağı?

Bilimsel-teknolojik uygarlığı küresel ısınmanın müsebbibi olarak suçlarken bile, aynı bilime yalnızca tehlikenin kapsamını tanımlamak için değil, birinci elden algılayabilmek için de ihtiyaç duyuyoruz. ‘Ozon deliği’ sadece biliminsanlarınca ‘görülebiliyor’ örneğin. Wagner’in Parsifal’indeki o an -’Die Wunde schliest der Speer nur, der Sie schlug (Yara ancak açıldığı mızrakla iyileştirilebilir)’- yeni bir ilişkiselliği karşımıza çıkarıyor.
Çevremizi ne kadar ‘güvenli bir şekilde’ kirletebiliriz? Ne kadar fosil yakıt yakabiliriz? Zehirli bir maddenin ne kadarı sağlığımızı tehdit eder? Bilgimizin sınırlarının olması, ekolojik tehdidi abartmamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, durumun son derece kestirilemez olduğu göz önüne alındığında, bu konuda daha da dikkatli davranmalıyız. Küresel ısınmayla ilgili son dönemdeki belirsizlikler, bu meselelerin çok ciddi olmadığının değil, düşündüğümüzden daha da kaotik ve doğal olduğunun, yanı sıra sosyal faktörlerin birbirine kopmaz biçimde bağlı olduğunun sinyalini veriyor.
Ya ekolojik felaket tehdidini ciddiye alıp hemen şimdi, felaketin gerçekleşmezse saçma görünecek bir şeyler yapmaya karar veririz ya da hiçbir şey yapmayıp bir felaketin gerçekleşmesi durumunda her şeyi kaybetme riskine gireriz. Verilecek en kötü karşılık, kısıtlı bir önlemler silsilesi uygulamak olacaktır; böyle bir durumda, ne olursa olsun çuvallayacağız.
Mesele ekolojik felaket riskine geldiğinde, ‘bilinmeyen bilinmeyenlerle’ karşı karşıya geliyoruz. Rumsfeldyen bilgi teorisine ait bir kavram bu. Donald Rumsfeld bu teoriyi Şubat 2002’de, hâlâ George W. Bush’un savunma bakanıyken, bir miktar amatör felsefecilik parçalayarak kurmuştu. Şöyle demişti: “Bilinen bilinenler var; bildiğimizi bildiğimiz şeyler var. Bilinen bilinmeyenler olduğunu da biliyoruz; yani bilmediğimiz bazı şeyler olduğunu biliyoruz. Fakat bilinmeyen bilinmeyenler de var - bilmediğimizi bilmediğiniz şeyler.”



***

10 Mayıs Pazartesi: 2010
Göçebelik fikrine alışın..


Rumsfeld’in eklemeyi unuttuğu şey hayati önemdeki şu dördüncü kavramdı: ‘Bilinmeyenler bilinenler’, bildiğimizi bilmediğimiz şeyler; yani Freudyen bilinçaltı, Lacan’ın deyişiyle, ‘kendisini bilmeyen bilgi’. Irak savaşındaki esas tehlikelerin ‘bilinmeyen bilinmeyen’ler (yani var olduğundan kuşku bile duymadığımız tehditler) olduğu savına şu yanıtı vermeliyiz: Tam tersine, esas tehlikeler ‘bilinmeyen bilinenler’dir, bağlı olduğumuzun farkında bile olmadığımız, inkâr edilen inançlar ve faraziyeler. Ekoloji meselesinde, insanların felaket ihtimaline inanmasını engelleyen ve ‘bilinmeyen bilinmeyenler’le karıştırmalarına yol açan, işte bu inkâr edilen inançlar ve faraziyelerdir.

İnsanlık daha göçebe bir tarzda yaşamaya hazırlanmalı: Çevredeki yerel veya küresel değişiklikler, beklenmedik derecede geniş çaplı toplumsal dönüşümlere yol açabilir.

Diyelim ki devasa bir volkan patlaması İzlanda’yı yaşanmaz kıldı: İzlanda halkı nereye gidecek? Hangi şartlar altında gidecek? Onlara bir parça toprak verilecek mi, yoksa dünyanın dört bir yanına dağılacaklar mı? Kuzey Sibirya daha yaşanır ve tarıma elverişli hale gelirken, Sahra altı Afrika’nın geniş tarım alanları büyük bir nüfusun yaşayamayacağı kadar kuraklaşırsa, nüfus değiş tokuşu nasıl organize edilecek? Geçmişte benzer şeyler yaşandığında, toplumsal değişimler vahşi biçimde ve kendiliğinden, şiddet ve yıkımla gerçekleşiyordu. Böyle bir ihtimal, birçok ülkenin kitle imha silahlarına ulaşabildiği bir dünyada felaketle sonuçlanacaktır.
Tek bir şey ortada: Ulusal egemenliğin yeniden tanımlanması ve yeni küresel işbirliği düzeylerinin keşfedilmesi gerekecek. Ekonomiler ve tüketim düzeylerinde, yeni iklim koşullarının veya su ve enerji kıtlığının talep ettiği ve yol açtığı muazzam değişiklikler ne olacak? Bunlar nasıl karara bağlanıp uygulanacak?

Adalette tavizsiz eşitlik şart


Bu noktada Fransız Marksist filozof Alain Badiou’nün devrimci politikanın ‘ölümsüz düşüncesi’ dediği dört unsura dönmek öğretici. Öncelikle talep edilen şey, adalette tavizsiz eşitlik: Kişi başına enerji tüketimine dünya çapında normlar dayatılmalı ve böylece, bir yandan Brezilya’dan Çin’e dek gelişmekte olan ülkeleri ortak çevremizi yok ettikleri için suçlarken, gelişmiş ülkelerin çevreyi şu anki düzeyde zehirlemesi durdurulmalı.
İkincisi, terör: Liberal ‘özgürlükler’in ciddi biçimde kısıtlanması ve olası yasa ihlalcilerinin teknolojik kontrolü gibi önleyici tedbirleri ihlal eden herkesin acımasızca cezalandırılması. Üçüncüsü, gönüllülük: Ekolojik felaket tehdidine karşı koymanın tek yolu, kapitalist kalkınmanın ‘spontan’ mantığını zaptedecek kolektif karar süreçlerinden geçiyor.

Sonuncusu ve en az diğerleri kadar önemli olanı, insanlara güvenmek: İnsanların büyük çoğunluğunun bu katı tedbirleri desteklemesi, kendine ait görmesi ve uygulanmalarına katılmaya hazır olması. Terörün ve insanlara güvenin bir bileşimi mahiyetinde, her eşitlikçi-devrimci terördeki gibi önemli bir figürün zuhur etmesini teşvik etmekten korkmamalıyız: Suçluları yetkililere ihbar eden ‘muhbir’dir o figürün adı. (Enron skandalında, Time dergisi, maliyeye ihbarda bulunan şirket çalışanlarını gerçek halk kahramanları olarak kutlamakta haklıydı.)
Bir zamanlar buna komünizm diyorduk...



***


Dünya sanat tarihi istilanın, sömürünün ve yalanların gülümseyen tarihidir..

Dünya sanat tarihi, sahte temsillerin, renkli maskelerin, görerek, duyarak başkalarının acısını çektiğini iddia eden timsahların gözyaşlarıdır.

Afrika'nın kanı, Ortadoğu/Anadolu'nun canı, Asya'nın acısı, Peru,Bolivya,Kudûs/Filistin/Gazze'nin kefensiz ölüleri olmasa Batı'nın 'güzel' dedikleri, aslında çirkin sanatlarının / insan haksızlıklarının / hayvani talanın o muhteşem heybetli tarihi / sömürünün o ihtişamlı yalanı da yazılamazdı!..

Yalan tarih yazıcısı, Batı'lı efendinin görünüşü edepli, saygıda kusur etmeyen nazik hizmetkarıdır . Zincirli uşak sırmalarla bezenmiş kadife perdenin gerisinde bir büyük oyuna oyuna çağırmakta,sahnenin kulisinde cehennem ateşi yanmakta, şeytanlar, bu meş'um gösteriye davetiye çıkarmaktadırlar..

 Nietzsche, İnsanca Pek İnsanca'da 'Kişi, gerçeğin ne kadarına dayanabilir?'diye soruyor.. 

Tüketeceğimiz riyanın, omuzlayacağımız kefaretin miktarı kendi seçimimiz! İrade sizin ; ama bilinmelidir ki göründüğü kadar temiz olmayan sanat, aslâ yalnızca sanat değildir.. ***



11 Mayıs Salı : 2010
Ya bilim ölecek ya da yeryüzü!..


Yaban hayatı savunduğumuz yazılarımızda toprak ana ölüyor bunun suçlusu bilimdir diyoruz ki, çağdaş düşünürlerden ve ilerlemeci aydınlardan ve sol düşünden bu konuda çok destek alamıyoruz.
Çünkü bağnazlığın/çürümüşlüğün ve karanlığın karşısındaki güç olarak aydınlanma felsefesi ve bilim görülüyor.
Konu bu paradoksa sokulamayacak kadar derindir.
Aslında aydınlanmanın tarihi,kapitalizmin suç tarihidir ; bilim ise spastik evlattır.
Söylediklerimizden zerreler Adorna ve Horkheimer'de ve daha fazlası Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales'de var. Çünkü 'ya toprak ana ölecek, ya kapitalizm' diyor.
Biz de buna yakın şeyler söylüyoruz,ama biraz değiştirerek.
Adını andığımız felsefeciler 'Aydınlanma totaliterdir/Aydınlanma yıkıcı rasyonellik ilkesine sıkı sıkı sarılır.' diyor ki, bu işimize yarayan,sürdürülebilir cümleden bir tespittir. .
Biz devam edersek bu totaliterliği ve cahil cesaretiyle bilim ,
gezegeni parçalı, bütünü göremeden algılar. Herkes kendi elindeki parça ile bütüne başkaldırır. Yani bir başka deyişle kendini bilmeden, bütün hakkında totaliter yargılar/şüpheler geliştirir. Bilim paranoyaktır ; tanımlamaları 'korku' sonucudur.
Sürekli biri onarırken,binlercesini yıkar. Yeryüzünün toplu hafızasındaki,düşünme sürecini algılayıp, insanın da küçük ama haris aklıyla bütünün süreli ve küçük bir zerresi/parçası olduğunu idrak etmez.
Kanserli bir hücre salınımı/edasıyla agresifce, çevresini baskılamaya çalışır.
Ekmeğini ve kudretini yarattığı karartmalardan, uyandırdığı korkudan kazanır.
Yaşamın bütünü açısından gerçek değildir; nesilden nesile korkuları aktardığı ölçüde analojik/bağlantılı olan inanılırlığı sürdürülebilir. Sonsuz yaratılış içinde yalnız insan soyuyla mukimdir ; onun talepleri,ulaşabildiği bütünün önünde belirleyici olmaktadır.
Onun için diyoruz ki,
Ya bilim ölecek, ya da gezegenimiz/yeryüzü diyoruz.


***


10 Mayıs Pazartesi : 2010
Politika en büyük sanat; eleştirisi ise zor zanaat ki, hiçbir şey göründüğü yüzüyle anlam taşımıyor; derinlikteki rastlantılar önemli. Yapmak için değil, hükmetmek/ yıkmak için yapılan siyasetin silahları insanın en aşağılık güdüleriyle bezenmiş; süründürücü ; insanlık falan kalmamış; arenadaki toplu histeri, son darbe ise öldürücü.
Türkiye komployu ve gelişmeleri dikkatle izliyoruz.




***



9 Mayıs Pazar : 2010

56. Sait Faik ödülleri verildi
Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 56. Sait Faik Hikâye Armağanı sahibini buldu.


Jüri, oybirliğiyle bu yılki ödülün Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla
Aslı Erdoğan’a verilmesini kararlaştırdı. Erdoğan ödülünü, 11 Mayıs Salı günü Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenecek törenle alacak.

Gerekçeli kararda, “Seçici kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.” denildi.

Aslı Erdoğanı ve isabetli seçim nedeniyle seçici kurulu kutlarım ama, ödül verilme nedenini oluşturan cümleyi anlamadığımı itiraf edeyim;
ne diyor cümle?

'Çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık için Aslı Erdoğan'a ödülü vermiş..

Ödül esere veriliyorsa problem yok. Ama yazara veriliyorsa, ödülü alan Aslı Erdoğan'sa, sözcüklerle yazan insan nasıl 'dilsiz tanık' olur? Yazar için ortalarda görünmeyem 'gizli tanık' falan dese, 'tamam' diyeceğiz. Ama 'dilsiz tanık' herhalde imge olarak jürideki yazarların zarfı ,mazrufa uyduramadığı bir garabet ki ben bunu anlamadım. Herhalde ödül kitabın ; bunun açıklaması bu. O zaman kültür editörleri eksik başlıkla haberi veriyorlar. "Aslı Erdoğan,Sait Faik Ödülünü Kazandı" başlıkları yanlış demek ki!



***





8 Mayıs Cumartesi  : 2010 
Enis Batur bu hafta 'Resmin Değişimi önünde yazar' adlı yazısında şunları söylüyor..


Enis Batur bilmiyorum daha önce de yazar mıydı/yeni mi başladı, ama onbeşde bir çıkan Cumhuriyet Kitap ekinde resim sanatı hakkında yazılarına yoğun rastlamaya başladık . Bazen, edebiyat kökenli kişilerin resim tanıtım/nezaket yazılarına dergi/gazetelerde tesadüf etsek de bunlar daha çok, resmin içindeki hikayeyi arayan/anlatan yazılar olduğu için genel okuyucu kitlesine hitap eder. Heveskâr/hercai biraz hesabi ,belki eş/dost ağırlayan bizim başlıktan öte bakıp konuya dahil olamadığımız kalabalık cümlelerden denemeler, çok okunur değildir.

Batur'un bu yazılarda ise daha çok havadis babında litaratür aktarması var ;
kısmen resim üstüne düşünmeye çalıştığını, ama edebiyatçı ceketini çıkarmadan (zaten budur) konuyu sorguladığını görüyoruz . Pervasız/pertavsız ya da Benjamin'le Adorna'ya (o ekibe) selamsız duhul edilemeyecek önemli/ciddi konulara büyüteç tutarken, edebi lezizliği/lezzeti olsa da, bu kesif ortamda görsel sanatlar açısından durumu şimdilik çok yazmanın dışında kayda değer farklılık oluşturamıyor;
Düşünce dünyasının ulaştığı referans damardan ilerlemesi kolaylık sağlayacakken, kişisel girdiğinde sorunlu/özürlü-tekrarı/arzı bol konularda,ikircikli gözlemleriyle,yarattığı kuşkulu ortamda sözünü hidayete erdirmeden/sayfa sonunu bulamadan tıkanıyor.. Bir cümlede yeni yarılmalar oluşturmak ,tek çekiçle mermer kaideyi çatlatmak zordur. Aslında Batur kendine bir erk alanı yaratmak/aralamak istiyor çünkü iktidar hakikati yaratıyor . Doğruyu Söylemek/Bilme İsteği'ni takip eden süreçte söylediğini uygulayan bir militan gibi inanmış dirençle sözcükleri sıralıyor. Ne ki, Foucault'nun söylediği gibi 'hayatların en yoğunlaştıkları, enerjilerinin en fazla odaklandığı nokta elbette iktidara tosladıkları, onunla cebelleştikleri, onun kuvvetlerini kullanmaya ve tuzaklarından kurtulmaya çabaladıkları yerdir.'

Şöyle söylüyor 6 Mayıs Perşembe tarihli Cumhuriyet Kitap ekinde Batur:

"Edebiyat-resim diyaloğu XIX. yüzyılda koyulaşmış, XX. yüzyıla devredilen bir ilişki düzeni oluşmuştu. Kimi temel metinleri düşünelim: Balzac'ın Meçhûl Başyapıt'ı, Aragon'un Matisse romanı ya da Robbe-Grillet'nin Magritte'i - örnekleri çeşitlemek güç değil. Yakın temaslardan kimilerini anımsayalım: Mallarmé ve Degas'dan Char ve Staël'e, daha da yakın tarihlere gelebiliriz.

Bu diyalog yoğunluğunun doruk çağı, avant-garde akımların patlak verdiği dönem olmuştur. Ressam-şair, ressam-yazar işbirliğiyle kotarılan kitaplarla dev bir kitaplık kurmak güç değildir. Resim üzerine yazmak, ayrı bir damar getirdi edebiyat bağlamında: Saymakla bitmez ya, birkaç ağır top örneği hemen sıralayalım, tek bir ressam seçip: Braque'ın yapıtı karşısında Saint-John Perse, Malraux, Paulhan, Char ve başkaları. Selim İleri'nin vurguladığı gibi, Tanpınar'dan başlayarak, bizim edebiyatçımızın da varlık gösterdiği bir alan.

Bir kopuş gerçekleştiyse, bunun temel nedeni, 'çağdaş sanat' anlayışının devreye girmesinde, metin gereksinmesinin niteliğinde başgösteren değişimde aranmalı: Edebiyat adamının izlenimci, poetik ya da yarı yarıya poetik, sorunsala genellikle dayalı olmayan (dayalı olanları vardır) yazma biçiminin durumu karşılamadığı, analitik bakış açısının ve yazma üslûbunun öne çıkmasının beklendiği bir sanat anlayışına geçildi nicedir. Bizim görsel sanatlar hattımızda, kabaca Altan Gürman ve Sarkis'le başlatabileceğimiz, bugün egemen varlığını ortaya koymuş, saçma bir tanımla 'çağdaş sanat' diye adlandırılması ne yazık ki artık oturmuş Yeni Sanat önünde edebiyatçının, tek tük örnek bir yana, geri çekildiğini gözlemliyoruz. Yetersiz ilgisi, ola ki direnişi, donanım kazanmaya hevesli olmayışı, ola ki üşenmesi nedeniyle söz sahibi olamadığı bir alan bu, şimdi. İşin kötüsü, Batıda sıkı örneklerini gördüğümüz (Didi-Huberman gibi) analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii.


'Çağdaş Sanat', ressamları da etkiledi ister istemez, başka türlüsü güç, çağdışı kalmayı göze almadıkça. Uzunca bir süredir, onlarda da 'sorunsallığ'ın arttığını, öne çıktığını gözlemliyoruz.
Selim İleri, 'öyküden vazgeçen' Balkan Naci'den uzaklaştığını gizlemiyor. Ressamın geçirdiği evrime ayak uydurmak zorunda değil şüphesiz, ama gelişmeyi anlamak zorunda bence." diye yazıyor.

ENİS BATUR GÖRSEL SANATLAR YAZACAKSA ŞUNU ARAMALIDIR :

Konu, dik yokuşta birinci vitesle gazlayan araba gibi bağrıyor. Kendisinin sorun ettiği bu konuların hiçbiri aslında resmin/görsel sanatların sorunu değildir. Hele 'çağdaş sanat' terimi yerine kullandığı 'yeni sanat' adlandırmasıyla da aşılacak bir durum ,hiç değil; bu kadar kolay bir tespit/tahlil-analiz yapmak olanaksız..
Sanatın ne olması, ne olmaması gibi cenderelerin/perdelerin çekilmesini kendi adımıza çok doğru bulmuyoruz.
"analitik eksenli yazma becerisinin Türkiye'de, henüz, karşılığının ortaya koyulamamış olması: Kafası ve dili karmakarışık, 'ağır ol molla sansınlar' şiarıyla okunaksız ve dipsiz metinlerle kirlenme yaratanlarınkini yazmak saymıyorum tabii."
demesi kendisini korumaya alma isteği ötesinde bir anlam taşımıyor; bodoslama ekleniyor.

Zor/az olan şudur; bu Batur'un, ismini değiştirip 'çağdaş' yerine 'yeni sanat' diyerek deri değiştireceği bir konu değildir . Özgünlüğü aramaksa tabi her sanat yazarının hakkıdır; Enis Batur bunun peşinde olsa ,konudaki hikaye dahil kimsenin itirazı olmaz. Balkan Naci için, konular değişse de kendisi merkezdedir ; sanatçının böyle bir yapısı var; yani doğru cevap hiçbiri/Balkan Naci..
Evet asıl olan 'kavram' oluşturmaktır. Şayet kavram oluşturursanız, söylenmemiş olanı topyekûn hazineden, insanlığın hizmetine sunarsanız,ismine ne derseniz deyin 'yeni' olacaktır. Bu da başka, özellikle kolektif tarihsel/ekonomik ,coğrafi dönemsel,metaformoz/düşünsel katagorilerin yansımasıyla olur.
Örneğin Kant 'Aydınlanma Nedir' diye sormuş,ardından verilen cevaplarla bir külliyat çıkmış/dönem oluşmuştur. Bu bir kavramdır.

Gene örneğin Marks ' işçinin ürettiği maldaki, patronun kârı ,işçinin gasbedilmiş emeğidir; bu artı değer sermayenin değil, emeğin/emekçinin hakkıdır' demiş sosyalizm dünyasına kendisyle başlayan yeni bir kavram hediye etmiştir. Tüm Marksist litaratür bu 'artdeğer,gasbedilmiş emektir' tanımı üstüne yükselmiştir.

Duchamp'a atfedilen de böyle bir kavramdır, Picasso'ya da. Bunlardan mebzul miktarda bulunmasını istemek, asfaltta dört yapraklı yonca peşine düşmektir; Kim kaybetmiş?

Bu ancak edebiyatçının hayal dünyasıyla mümkün olur. Zihni Sinir falan öyküsü demiyoruz; o kadar değil.
Sanat yazarları/eleştirmenler/küratörler, galericiler, koleksiyoner, müzeciler , editörler ve durumu dert eden , ayırdetmesi beklenen diğer kimseler düşünce üretmiyor, o hiç olmazsa birşeyler söylüyor; o da iyi. Gene de kafa yormasında fayda/yazılan konularda camiaya ayna var/ ,bizim ki bir dipnottur; rastlarsa.

Fransız aksanlı olması farketmez, aykırı olması önemli değil, şayet söylediklerin yaşadıklarıyla koşut değilse, şehrin şamanı olsan da, esnaf lokantası müdavimlerininin iştihanı kaçırırsın. 1977`de akciğer kanserinden ölmüş, Marquesas Adaları`nda Calvary mezarlığına gömülmüştür; birkaç metre ötesinde ünlü ressam Paul Gauguin yatmaktadır diyerek ilgilimizin olmadığı ansiklopedik kelamla Jacques Brel'den girip yakınlık tesis edemezsin çünkü hip pap'ın kuruluş mantığı bozlakdan farklıdır; uzun havan ise kendine. Aynı coğrafyada değil aynı mekanda bile parelel evrelerin başlangıcı finali belirler; esinlendiğinle kalırsın ; Tanpınar'ı es geç, bir mevlevinin ruhundan akan Enis Behiç Koryürek'e pardüsü giydirip, Walter Benjamin'i çocukluk anılarınla/içinde filizlendiğin etikle bünyaminleştirsen de bekleyemezsin. Yalnız sen değil,çocukluğu Anadolu'da geçmiş hiç kimse.


Öyle bir derinlik yok, yüzeyde coşkuyla/sevgiyle kulaç atmak var; kafa yoruyor; kabul. Lakin tenkit ettiği,yakındığı her cümlede, açık veya perdeli bir soru/sorgulama yatmıyor. Kavram değil, sadece kelime/sözcük, konu kalabalığı (kendisi işaret ederek duruma kirlenme diyor,ben demiyorum). Önerimiz analiz/analiz dediğinde kendisinin boş bir defter sayfasına, önce ehemle mühim arasındaki tespitlerini belirleyip yazmasıdır. Şayet yapmak istiyorsa, bu kişisel değerlerindeki 'öncel' analizin başlangıç noktasıdır. Görsel sanatlara ilgisi/sevgisi takdire şayan, lakin müteharrik olmak yeterli değil: Kendi içinde beş duyunun ötesinde bir referanduma ihtiyacı var; sosyal yanını görmezden gelemeyeceğimiz sorumluluk projesi olarak yazmak, yalnız melamet ehlinin gönül işi değildir; perşembe yazılarındaki sentez o yüzden sarih olamıyor.


FT ise doğrudur; itirazım yok, inadı/azmi tutarlılığı gören Bedri Rahmi zaten o günden bize tebliğ etmiştir. Bk. Milliyet Sanat 1972 veya 73 olması gerek.


***

Enis Batur yazısını yazdık ve "ehemle mühim arasındaki tespitlerini belirlemesini" talep ettik. Bu arada Hakkı Devrim'in yazısını gördük. Şöyle söylüyor 'Dil Yâresi' başlığında (8/5 2010 Radikal ):

"Başlıkta bugün pek kullanılmayan bir deyiş var: «Ehem ve elzem». İki sıfatı birden kullanarak anlamı güçlendirme yollarından biridir.
Elzem zaten «çok lüzumlu, gerekli» demek. Ehem de «Çok, daha ,en, pek» kelimelerinin eşanlamlısı bir sıfat. İkisi bir arada «aşırı abartma» ifade eder."

Burda Hakkı Devrim'de kelimelerin anlamını karıştırıp,işi çorbaya çevirdiğine göre Batur yazısında söylediklerimizi anlaşılır kılmak için açalım:
'Ehem' için daha çok kullandığımız şekliyle ehemiyetli sözcüğünü yazalım.
Bu anlamıyla ehemiyetli,yani önemli karşılığını kullanırız. Yani ehem, 'önem' demektir.
Elzem ise Hakkı Devrim'in söylediği gibi 'luzumlu' anlamındadır.
Devrim'in eş anlamlı dediği kelimeler,görüldüğü üzere iki farklı durumu ifade etmektedir.
'Önemli ' ile 'luzumlu' aynı şeyler değildir.
Aynı 'ehem' ile 'mühim' ,dediğimiz gibi kişiye farklı seçimler sunarlar.
Apartman kapıcısı 'ehem'dir,yani luzumlu kişidir , ama mühim zevat değildir.
Hakkı Devrim'in yazısının, bizim yazıyı okuyanların kafasını bulandırmaması için bunları yazıyoruz.
Yaş kemale ermiş; eski gündelik kullanımıyla farklı olsa da, bugün harman ettiği şekliyle Hakkı Devrim sözcükleri karıştırıp, dün yazdığımız konuyu bulandırıyor..


***


METİN GÜÇLÜ'NÜN YANISIRA SELMA TUNA DOĞAN , NURİ BATTAL, TAKİP EDİP İZLEMEYE ÇALIŞTIĞIM FARKLI IŞIKLARI, RENKLİ YETENEKLERİ/GENÇ ÇİZGİLERİ OLAN YENİ İSİMLER. BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ’TA/ART SHOW 2010 'DA
BUGÜN AÇILACAK SERGİDE YER ALIYORLAR. TİCARİ YÖNÜNÜ BİLMEM AMA GÖRSEL OLARAK BU SANATÇILARDAN BAŞLAMAK ÜZERE SERGİYİ ÖNERİRİM...
İLGİLİ GELEN BASIN BÜLTENİNDE ŞU BİLGİLER VAR..



BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ’TA/ART SHOW 2010/İstanbul Galerileri Buluşması Sergisi açılıyor

Beşiktaş Çağdaş, 7 Mayıs - 16 Mayıs 2010 tarihleri arasında
“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması – V” etkinliğine ev sahipliği yapacak.

7 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul, Beşiktaş Belediyesi, Beşiktaş Çağdaş’ta 18 sanat galerisini bir araya getiren büyük bir etkinlik düzenliyor. Beşiktaş Belediyesi’nin İlkini 2006 yılında gerçekleştirdiği “ART SHOW Sanat Galerileri Buluşması”nın beşincisi 7 Mayıs - 16 Mayıs 2010 tarihleri arasında Beşiktaş Çağdaş’ta izleyebilirsiniz.

“ART SHOW Sanat Galerileri Buluşması” bir yerel yönetim tarafından, plastik sanatlar alanında düzenlenen ilk sanat festivali olma özelliğine sahip. Etkinlik sanatseverlerin izleyici konumundan alıcı konumuna geçmesine, yeni koleksiyonların oluşmasına ve Türkiye’de sanat pazarının büyümesine destek olma amacını taşıyor 18 Galerinin 43 Sanatçı ile katıldığı
Art Show 2010 sanat buluşmasın’da sergilenen 500 eser 7 – 16 Mayıs Tarihleri arasında satışa açıktır.

8 – 16 Mayıs Tarihleri arasında her gün 11:00 – 19:30 saatleri arasında izlenebilir.

ART SHOW 2010 ‘ da

REYHAN ABACIOĞLU
KEREM AĞRALIGİL
MUSTAFA ALBAYRAK
ORHAN ABACIOĞLU
ALİ ALIŞIR
BURHAN ALKAR
HABİP AYDOĞDU
DUYGU BAĞLAN
NURİ BATTAL
ORHAN BENLİ
ZAHİT BÜYÜKİŞLEYEN
CİHAT BÜYÜKÖNDER
DEVRİM CAN
UĞUR ÇALIŞKAN
FİLİZ ÖZTÜRK DOĞAN
SELMA TUNA DOĞAN
BELGİN ONAR DURMAZ
HÜLYA DÜZENLİ
UĞUR EROĞLU
UĞURAL GAFUROĞLU
SAADET GÖZDE
METİN GÜÇLÜ
MEHMET GÜLER
MEHMET GÜN
MAHİR GÜVEN
CUMHUR KAPLAN
HİKMET KARABULUT
ŞÜKRÜ KARAKUŞ
AZİMET KARAMAN
HAYRİYE KOÇ
ZEKİNE KUNDUKAN
GALİP NAHİT NOYAN
FİLİNTA ÖNAL
VEDAT ÖRS
HÜMA ÖZAY
ŞAHİN PAKSOY
MİNE POYRAZ
FUNDA İYCE TUNCER
NECMETTİN YAĞCI
AKIN YILDIRIM
SELÇUK YILMAZ
MÜJGAN ÖZKAYA YILMAZ
EKREM KAHRAMAN
izleyicilere eserlerini sergileyeceklerdir.



“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması - V” etkinliğine katılacak galeriler;

ARDA SANAT GALERİSİ - ARES SANAT EVİ - ARNAVUTKÖY SANAT GALERİSİ
ART DEPO SANAT GALERİSİ - ART SHOP SANAT GALERİSİ
ART & LİFE GALERİ
BAHARİYE SANAT GALERİSİ - BİLİM SANAT GALERİSİ
EKAVART GALLERY - GALERİ ARTİST - GALERİ BARAZ
GALERİ SELVİN - GALERİ SEVART - İLAYDA SANAT GALERİSİ
MİNE SANAT GALERİSİ - MKM SANAT GALERİSİ



“ART SHOW 2010 Sanat Galerileri Buluşması –V”
7 Mayıs 2010 Cuma günü saat 19.00’daki kokteylin ardından açılacak,
Açılışa Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da katılacaktır.

BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ (MKM)
Uğur Mumcu Caddesi
No:8 Kat. 1 Akatlar/İstanbul
Tel: 0212 351 93 90 (126)
besiktascagdas@beltas.com.tr


***


7 Mayıs Cuma : 2010
'Batı'nın tarihi,sömürünün tarihidir' dedik. 'Sömürü' ise çetrefilli bir kavramdır..


Sanat eleştirmenlerinin söylediklerini anlamak için , her kelimenin ardındaki gerçeğin peşine düşüp kafa yormak gerekir. Bundan da sonuç çıkmaz. Çünkü sufli esnafın dükkanın vitrinine yerleştirdiği renkli ama ,malı olmayan içi boş ambalajlar gibi ,söylediklerinde 'gerçek' yoktur. Şimdi biz biraz onlar gibi oyun oynayarak , entellektüel / dolup,taşan bir cümle kurmaya çalışalım.
Ama bu cümle ünlü eleştirmenlerimizin söylediklerine sözde benzese de, özde benzemeyen bir cümle olsun.

Ortaöğretim sosyal kitabları için bir 'sömürü' tarifi verirsek şunları yazarız:
Sömürü, çırakları,yamakları,kalfaları maestroları olan,
zilcisi,davulcusu,zurnacısıyla ensturmantel,
sinema,tiyatrosu,çizgi romanı,bizden kahramanlarıyla,edebiyatı,medyası,mecralarıyla
meşreb/mezhep/itikat,temayülleriyle ayrı,içkin ilkel kötü ruhun kaynak sermayesiyle,
topyekûn/kolektif cümbüşüyle sınırları ortadan kaldıran,
demokratik diyalogun yaklaştırdığı,taraflarıyla ibadet gibi huşû içinde icra edilen,
dini,imanı,milleti,ideolojisi olmayan 'bir' yeryüzü zanaatı, burada yazdığımız gibi, şeytanın karmaşa içindeki hükümranlığıdır..

1971 yılında sol kökenden gelen Fransız felsefeci Althusser birey ile ilgili devleti içine alacak şekilde yeni bir tanımlama yapar ; "her toplumsal biçimlenişte devletin “İdeolojik Aygıtları” vardır ve bunlar toplumsal biçimlenişin her düzeyinde çalışarak, özneleri o toplumsal biçimlenişin ilişkilerini taşıyabilecek biçimde yeniden üretirler - özneleri bu aygıtlar “kurar”, çünkü bunlar öznenin yaşamı boyunca ilişkiye geçeceği her kuruma yerleşmiştir (hatta kendileri o kurumlardır) . Örnek olarak aile, okul, kilise, vb. verilebilir.
Althusser 'e göre ise, her toplumsal biçimleniş (social formation) “yapısal nedenselliğin” (structııral causality) 'ıçinde varolmaktadır: öyle ki bütün düzeylerin -ideoloji dahil- özgün etkileri ve etkilenmeleri vardır ve bu Biçimleniş varlığını bu “etkiler” sayesinde sürdürebilir - her düzey diğerine göre “görece “”otonom”dur, bütün bunlara karşın ekonomik düzey son kertede (in the last instance) öbür düzeyleri belirler (bu belirlenim pratikte olduğundan değil ama analitik bir biçimde düşünülmelidir

Özneler ise, bu Biçimlenişin içinde zaten varolan karmaşık ilişkilerin Taşıyıcılarıdır (lisarer); görüldüğü gibi bütün «kökten,ve “gelişmiş” görünümüne karşın, ideoloji bir Biçimlenişin etkisi (effect) olarak düşünülmekte ve bu Biçimlenişi, Taşıyıcılar ilişkilerini taşıyarak ”desteklemektedirler” kısaca, bir toplumsal biçimlenişte ilişkileri taşıyan Özne modeli. Bu İnsan anlayışı bana. anlamsız bir “kökten anti-hümanizm”den kaynaklanmış görünüyor, çünkü bu model izlenirse, toplumsal biçimlenişe/biçimlenişlere özne/özneler ideoloji tarafından yerleştirilmekte ve gerekli akıl mekanizmaları ile “teçhiz” edilmektedirler: aslında burada yapılan, sorgusuz bir biçimde iki şeyi (ideoloji, özne) birbiri için tanımlamaktır - yetkin bir totoloji."


***

6 Mayıs Perşembe : 2010
Doğuştan doktordur aslında,teşhisini bir iki gözlemden sonra koyar: Ana arslan doğan yavrusunu yer,sebini bilmeden kınarız. Fırtına olur,sebebini bilmez ama tedirgin oluruz. Depremlerde binaları güçlendirir,tatbikat yaparız. Değişimin değil, paçayı kurtarmanın yolunu bulmak isteriz. Yağmur sağnağa dönüşür,dere yatağındaki yapılar yeksan olur,barajlar yıkılır kaçamazsak ölürüz. Tüccar mantığıyla dereleri islah eder, asfaltın/otobanın altından taşkınlık yapmadan uygarca akmasını bekleriz. Kuş gribi der,hayvanları katlederiz. Kuşların,tavukların çoğalmasını önlediği keneler artar; durduk yerde yüzlerce köylüyü toprağa veririz. Arızayı önledik der, zincirleme başka arızalarına davetiye çıkartırız. Doğanın canına okur, okumak için ağaçları keser, şehire yer açmak için ormanı yok ederiz. Bazen ağaçları budar, bazen de hasta canlıları iyileştirmek için insani yardım gösterisi yaparız. Bulaşıcı hastalıkların önünü keser, ağaçları yaşken eğeriz. İlaçlarla,hastahanelerle acıyı/cefayı kurumlaştırırız. Bütün bunlar insani bakışla hep bizlere olağan gelir. Peki yaptığımız iş,koyduğumuz tavır doğanın mantığıyla acaba uyuşuyor mu diye düşünüp empati yaptık mı hiç?


***


5 Mayıs Çarşamba 2010

Ölümler, doğumlar..

Mayıs ilginç bir aydır. İlk günü işçinin emekçinin bayramı, son günü de devrimin şanlı yolunda gidenlerin ölüm yıldönümüdür. Yalnız son günü mü? Ertesi hıdırellez olsa da 6 Mayıs 1972 tarihi ,Türkiye'nin kırılma noktası olarak hafızlara kazınmıştır.

5 Mayıs 1818 tarihi ise işçi sınıfı ideolojisini yazan büyük usta Karl Marks'ın doğum yıldönümüdür ki uğrunda nice canlar feda olmuş/ büyük bedeller ödenmiştir; sevenlerine kutlu olsun diyor, saygıyla anıyoruz!

Ölenlerin/öldürenlerin kan denizinden geçerek geldiğimiz gündür bugün. Olabilirliği inkar edilerek kargaşadan nemalananların ellerini oğuşturduğu gündü o gün. Bugün ise, barış içinde kutlanan işçinin emekçinin bayramı 1 Mayıs'ın ardından bir kere daha onun dünya işçi sınıfı tarihinde ayrı yeri olduğunu meydanlarda gördük.


Biz ise konuyu kendi coğrafyamızdan incelerken,farklı bir tesadüfe de burada bir parantez açıyoruz. Tarihin 16 büyük Türk devletinden biri olan Hazar Museviler'inin doğuya göçüyle sürülen bir ırkın evladı olduğu da kökleri bakımından söylenir. Bunu biz söylemiyoruz. Ünlü romancı Arthur Koestler söylüyor. İdiş dilini konuşan halkın Sami ırkından değil, asimile olmuş Hazar Türklerinin torunları olduğunu 13. Kabile kitabında detayları ve argümanlarıyla açıklamaktadır. Marks'a duyduğumuz sempati boşuna değildir.(1)

Kızı Tussy'nin anılarına göre, İdiş dilini ustalıkla kullanan annesiyle arası iyi olmasa da, avukat olan babasını çok sevmiş, resmini ölene kadar yanında taşımıştır. Musevi isimleri taşıyan büyük büyük dedesi Samuel Postelburg'un, oğlu Mordechai Hallevi'yle ve torunuyla niye aynı soyadı taşımadığı ayrı ve uzun bir konudur. Ama 'Marks' ile babası Heinrich, aynı soyadını alır. İsimleri ve soyadları Yahudi değil Alman'dır. Yahudi olmasına rağmen ırkına/halkına büyük tepki duyar. Müşfik bir aile babası, kütüphanesi olmayan sorumlu ama imkansızlıklar içinde dünyayı değiştirmeye çalışan bir entellektüeldir.(2)

(1) 13 Kabile,Arthur Koestler,Plato Yay. 2008
(2) Tussy Marks,Eva Weissweiler,Çitlenbik Biyografi, 2006 s 172-174


***

4 Mayıs Salı : 2010
Bugün Ufuk, Gülsen'le geldi. Uzun boylu konuştuk. İyi ki böyle yılların eskitmediği düzgün,ilkeli,erdemli güleryüzlü konuşacak lafı olan, söylediğimizi anlayan adam gibi dostlarımız var..

Bir zaman Türkiye'deki tüm harabe Mevlevi dergahlarını dolaşıp kayda geçirmiştik. Manisa'dan Çanakkale'ye yetmemiş, Bombay'dan orta Hindistan'a dervişlerin hayallerinin yaban bahçelerinde, perilerin mekan tuttuğu dergahlarda/aşramlarda geceleri dolaşıp, soğuğa /yağmurlara aldırmadan sabahlamıştık. Sabah ayazında kalın paltonun üstüne inen kırağı, soğuk üstüne çeşme başlarında surata çarpılan su, ardından ver elini uzak diyarlar. Not defterleri uzun yol kaptanının evrak defteri gibiydi; bu dünya, öte alem; cepteki Marks'tan defterdeki Yunus'a; korkudan/korkutulmaktan öte ne ararsan var. Aradığın kaf dağının arkasında değil, cevheri hapsetmiş bedenin yüreğindeki incide . Cennettlerde terledik/cehenemmlerde üşüdük; kâh terlettik, kâh üşüttük; simyacı böyle zulümü göremedi.


***


3 Mayıs Pazartesi: 2010

Botero, yaptığı resimler gibi gerçeküstü şişirilmiş bir ressamdır..

Alışılagelmiş estetik ve güzellik anlayışını kökünden sarsan yaşayan efsane diyorlar Ressam Fernando Botero için; bizim için ise şişirilmiş bir kötü ressamdır.
Mayıs başında açılan sergiyle Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nden bir uğultu başladı. Sanatsever camia çok etkilenmişti.
Medellin, Kolombiya’da doğan Fernando Botero, 1944 yılından beri resim yapıyor. Yapıtlarında Latin Amerika köklerinden ve Latin insanlarını tuvallerine aktarmaktan hiç vazgeçmedi. Büyük ustalardan, yaşayışlarından ve yapıtlarından etkilense de kendi tarzını baskın bir biçimde ortaya koyan sanatçı, tanıyanlar tarafından da tevazu sahibi olarak nitelendirildi.
Peki nedir bu ‘Botero tarzı?’, ‘Hacimlerin Efendisi’ olarak nitelendirilen Botero'nun, estetik ve güzelliğin hacimle de mümkün olabildiğini gösterdiği iddia ediliyor; -çok önemli bir şeymiş bu tespit sanki cevher yumurtluyorlar, belki de kendisi söylüyor bilemiyorum.-

“14. yüzyılda İtalyan sanatçılar başlatmıştı hacim temasını ele almaya ama 20. yüzyılda hep göz ardı edildi, yok oldu. Renkler, kompozisyon elbette ki önemli, bence hacim de bir o kadar gerekli. Abartılı olabilir yaptıklarım ama canlılık unsurunu böyle veriyorum. Figür çizmek istemiyorum sadece hacim vermek istiyorum” sözleriyle de tarzını böyle açıklıyor Botero.

Biz gene muhalif kaldık. Hormonla beslenmiş türlerin obezliğiyle resmedilen azmansı canlıların dünyasında çekici ve estetik olanı bulmak için çok çalışmamız lazım.
Biraz Meksika üçlerinden, devrimci fresko /duvar resimlerinden etkilenmişlik çeşnisi.
Fernand Leger'den başlayıp Adof Born'un karikatürlerinin havayla şişirilmişi.
Ortalarda bu türün binlerce örneği var. CNN'de Cüneyt Özdemir'e yaptığıysa şımarıklık.
Ama eminiz ki bu resimler dünya haramyedizadelerin pazarında iyi para ediyordur.
Bizim cüzdanı tombul pragmatik surrealist entelijansiye ise servis edilen her döküntü kepazeliği sevmeye hazır.
Eskici Adil'de imzasızını görseler, lise elişi ödevi hükmündedir;
şişmanları aşağılayıp antipatik gösteren,ironiden bile yoksun gayrı ciddi bu resimlerin kimse yüzüne bakmaz.

Ebu Garip'deki işkence görüntüleri gibi sol/insani söylem taşıyan resimleri ise, koleksiyonluk binlerce dolar değerinde parçalar olduğunu unutmadan yapılan tatlı suya tirit içeriden muhalefettir. Fazla ciddiye almaya gerek yok. Greenpeace aymazlığı gibi, kapitalizmin artıkları, gene kapitalizmin hizmetindekilere temizletiliyor ; Botero nadide servis elemanı işlevindedir. Frak ve siyah papyon tamamlayıcıdır.


***


2 Mayıs Pazar: 2010

Hıncal Uluç doğru söylüyor : AKM Mimari olarak iyi bir eser değildir.. 


'Şimdi konumuz AKM..
Atatürk Kültür Merkezi.. Hiçbir özelliği ve güzelliği olmayan bir tatsız bina.. İçi daha da felaket.. Hangar gibi, akustik sıfır bir büyük salon, kullanılmaz küçük salonlar.. Falan filan..
Bu hayal, benim de hayalimdi.. Yandaki otoparkı yerin altına almak. Bu araziyi de AKM arsasına katmak ve ortaya çıkan nerdeyse iki misli büyük alanda, uluslararası bir mimari yarışması sonucu seçilecek, harika bir kültür merkezi yapmak. İstanbul'un tam göbeğindeki bu binayı, sadece temsil saatlerinde değil, dünya örneklerinde olduğu gibi 24 saat yaşar hale getirmek..
Bu ülkede "Yapmam, yaptırmam" diyen bir gurup var.. "İstemezükçüler" diyorum ben onlara.. Çürüsün, koksun, çöksün, işe yaramasın, umurlarında değil. Leş olsun, tinerci, esrarkeş yuvası olsun. Fuhuşhane olsun, fare, aç köpek üretme merkezi olsun, umurlarında değil. Umumi hela olsun, çevreye koku, mikrop, sinek saçsın, umurlarında değil..
"Yahu şurayı dünya güzeli bir yaşam yerine çevirelim.."
İşte tam o zaman umurlarında.. "İstemezüüüükkkkk!.."
Hadi kıyametler, hadi olay çıkarmalar, bir kaşık suda fırtına yaratmalar.. Hadi mahkemeler ve yürütmeyi durdurmalar..
AKM'nin yıkılması unutuldu. Mevcut binayı koruyarak burayı yaşayan bir merkeze dönüştürme planları yapıldı. İstemezükçüler ona da karşı çıktılar. Mahkemeye gittiler ve "Yürütmeyi durdurma" kararı aldılar. 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin, 2010 yılını bir Opera ve Bale salonu olmadan tamamlamasını başardılar.
Bunun üzerine Kültür Bakanı devreye girdi. Bu değişikliklerden de vazgeçildi. Mevcut salonun tamir edilerek aynen açılmasına karar verildi. Tamir işi ihale edildi, ama başlayamadı. İşi yapmayı yüklenen 2010 İstanbul Kültür Ajansı ihaleyi kazanan şirkete "Başla" emrini vermedi..
Niye vermedi?.. Bilmiyorum.
Bu konuda Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ile konuştum. 2010 Ajası'nın bağlı olduğu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ile konuştum. Bir defa açık. Ortada bir iki başlılık var. AKM Kültür Bakanlığı'nın, ama tamir işi, Devlet Bakanlığına bağlı ajansta.. Bu işi yokuşa sürüyor.
İkincisi..
2010'u kaybettik. Ama 2011 sezonunda İstanbul'un bale ve opera temsili yapacak bir salona sahip olması iki dudağınızın arasında..
Kültür ve Devlet Bakanlarınızı yanınıza alın ve "AKM'yi hemen toparlayın ve açın" emrini verin. İş en geç altı ayda biter.. İhale dahil her şey hazır çünkü..
Büyük AKM hayali mi?..
İstemezükçüleri durduracak bir yöntem bulunduğunda o gene yapılır, nasılsa..'

Bunları 4 Mayıs tarihinde Sabah'ta Hıncal Uluç yazıyor ; biz de bazı konulara şerh koyarak genel olarak AKM'nin pratikteki işlevsizliği ve mimari yapıdaki zayıflığını öne çıkartarak konuya katılıyoruz.

Şehrin göbeğindeki bu bina halk tiyatrolarıyla, sergi salonlarıyla, kongre merkezleri, demokratik platformları, müzikal agoralarıyla 24 saat yaşayan, gerçek kullanılabilirliği olan şehrin tam kalbindeki bir mekana niye dönüştürülmemektedir? Uluslararası bir proje, başta o mekandan faydalanacak ve kullanacakların/ilgili kitlenin referandumu ile oluşturulmalıdır.
Belki Beylikdüzü Kitap Fuarı işkencesinin bile çözümü Taksim'dedir; olamaz mı?




***

1 Mayıs Cumartesi : 2010
Hava güzel, vakit erken. İşçinin köylünün bayramının ardından güzergah Istanbul Modern..

Yeni Şafak Gazetesi yazarı : İstanbul Modern'de açılan Gelenekten Çağdaşa Sergisi dolayısıyla yazdığı yazıda tanıdım. Gereksiz savurmuyor/savrulmuyor ; kendi içinde tutarlı,pazarlıksız ve dürüst bir dili var. Bu, bütüne katıldığımız anlamına gelmez elbette; zaten kim kimi aklı/fikriyle örter/örtüşür? Ömer Lekesiz ,her Pazartesi yazıyor. 26 Nisan'da 'Şair ile Soytarı' başlıklı yazısında "Şair, muhaliftir, komünisttir, mü'mindir. Soytarı ise muhafazakardır, sağcıdır, hakikati bile bile yalan ile örtendir." diyor, hem de Yeni Şafak'da..Her sözcük hamile, dolayısıyla güzel; kutlarım.. 'Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar? '(16/71)dendiğine göre söylediği müslümanlar için ,argümanlara bağlı ve tutarlıdır; telaşa gerek yok.




***








SERAP KÖKTEN KİMDİR

Serap kökten, 31 Mayıs 1972’ de İstanbul da doğdu.

2004 yılında Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirdi.

2002-2005 yılları arasında Sabancı Kültür Merkezi Güzel Sanatlar Galerisinde Hüseyin Yılmaz' dan Atölye eğitimi aldı.  2005 yılında Kadans Art Center da Adem Yeşilyurt tan dersler alan sanatçı, 2005 yılında M.E.B' e bağlı Plastik Sanatlar kursunu başarıyla tamamladı.
SESAN Üyesi ve UNESCO A.I.A.P. Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) üyesidir.
2006 yılında S.H.Ç.E.K - Seyhan Belediyesi Huzurevinde 8 ay gönüllü çalışarak hem yaşlılarda fiziksel, sosyal ve psikolojik yönleri inceleme hem de Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumunda zor bir yaşama terk edilmiş çocukları gözlemleme fırsatı buldu.
Cehaletin ağır yükünü omuzlarında taşıyan çocukların, bilinçsiz ve ivedi bir şekilde dünyaya getirilmeden önce bir kez daha düşünülmesi gerektiği konusu zaman zaman çalışmalarına yansıdı.
Toplumsal yaşamın kaygı verici gelişmeleri, bazen kaçış, bazen tedirginlik, arayış ve zaaflara yenilmeyi, sonunda da içe dönüşü beraberinde getirir. Sanatçı bütün bu olumsuzluklarla cesurca yüzleşmektedir.

Resimlerinde genellikle yağlıboya, karışık teknik ve noktalama ile çalışmayı tercih etmiştir.

--------------------------

ATÖLYE : Ütopya Platform
Kızıltoprak Bağdat cad. Rüştiye sok. Dilek Apt. 2/3 İSTANBUL



KENDİ DİLİNDEN SANAT ANLAYIŞI

Hayal gücünü, sanat kurallarının dışında kullanabilme işi resimlerimin başlangıç noktasıdır.

İnsanın dış dünyaya oynadığı “tiyatro” nun aksine, içinde yaşattığı kişisel gerçekliği, imgelerle buluşturup bunu fütursuzca resmetmek, tinsel derinliklerde gizleneni, bilinçaltına itileni vurgulamak ve görünmeyeni kurcalamak, bireyin zarar göreceği her türlü toplumsal baskı sorunsalı ve bu geniş yelpazenin içerisinde barınan bilinçsiz bir şekilde dünyaya getirilen ve sonucunda terk edilmiş bebekler, yasaklar, tabular, kısıtlamalar, günahlar, bastırılmış duygular...Yaşanan özlemler, zaaflar, acılar ve aşk .. Bunun akabinde meydana gelen anlık çöküşler ve ruhsal kabarmalar “İçimizdeki Med – Cezir” olarak ifade ettiğim insanın bütün bu “Gel – Git” halleri tuval yüzeyine entegre eder.

Bütün bu edimsel haller işlerimde kendini düşsel şekliyle gösterecektir.

Yaratıcılığı kamçıladığına inandığım Sigmund Freud’ un Psikanalizi, özellikle psikanaliz-sanatsal yaratı ilişkisi, Mitoloji, İnsan Felsefesi, Ayrıca kuraldışı tavırları, aforizmaları, yaratmış olduğu insan tipleri ve doktrinleri ile Friedrich Nietzsche’ nin resimlerim üzerindeki etkisi yadsınamaz.

Resimlerimde kullandığım figürler farklı bir biçimde yeniden form kazanır. Çalışmalarıma yansıyan her bir nesne , gözle görünen her bir kişisel gerçeklik, hayal süzgecime takıldığı andan itibaren metaforik bir yolculuğa çıkar, farklı bir imaja bürünür ve özgün bir hal alır.

Tuval üzerinde ön plana çıkan dikenli teller, noktalar, vurgulu hatlar, sarmallar, bütün bu elemanlar yüzeyde puzzle parçaları gibi birleştikçe kompozisyonu oluştururlar. Sınır çizgisinin olmadığı uçsuz bucaksız düşünceler, duyguları aktarmamda yardımcı olan kendi oluşturduğum sembollerle ifade bulur.


İzleyici, resimlerimin karşısında kendini, gerçeklerden, estetik geleneklerden ve kurallardan arındırmalı. Bu hayal oyununa bu şekilde dahil olmalı.







.***