27 Nisan 2010 Salı

Yeryüzünden öğreneceğimiz çok ders var.

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK /'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..



Sürdürülebilir olan kötülük değil, iyiliktir dedik. Bireysel olan kurumlaşmış organize ideoloji olarak kötülüğün arşiv olarak yaşadığımız uygarlıkta önemi/değeri vardır.
Ele geçirmek, toplamak, biriktirmek, sömürünün kaymağı ile burjuvazinin aristokratlaşma özlemini örtüştürür ki, sonradan gelen önce 'güç', sonra 'zor' ile elde edilen iktidar, sırçadan istekler, kağıttan koleksiyonlar/müzeler, nefretten malikler/malikaneler oluşturur. Eşya arzusu sonunda , iaşenin anlaşılır standartlarını aşar; yoksullara rağmen büyüme/çürüme rahatsız verici boyutlara ulaşır..
Yanlışı anlaşılır, kabul edilir kılmak için, amigodan devşirilmiş tarih yazıcısı devreye girer. Adem,mevcut olan demektir;tersi ise madum'dur:Yani mevcut/vucud olmayan.Artık acz içindeki uygar ademlikden madumluğa doğru ilerlemiştir dersek, 'ilerleme' edinimiyle ne kasttettiğimiz daha iyi anlaşılır.
İnsanoğlunun lanetlerden damıtılmış yanlış tarihi arasına ansızın giren 'vicdan' ise, umulmadık zamanda umut olur. Asık suratlı ciddiyetin sayfalarına parantez açan bir video yolladı ki bir dostumuz, anlatmak istediğimiz konuya kısayoldan istim verip , 'işte öyle bir şey' dedirtiyor...

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına ,
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı..


Her zaman adalet,eşitlik ve insanlık diyoruz. Biliyoruz ki sürdürülebilir olan kötülük değil,iyiliktir. Yapısı engellidir,dolaşımı efor gerektirir; bundan dolayı insani olanı paylaşıyor, 'kötü' den bir toplum olarak utanç duyuyoruz. Doğuşu itibariyle Adem sözde değil ama özde temiz,lakin acz içindedir kadim kitaba göre. Ademin tersi madum'dur. Adem var olandır: Madum olmayan bulunmayan nâmevcuttur. Bugün insanda olan öz işte bu anlamıyla madum'dur. Aslında 'insanlık' kelimesinin anlattığı anlam, başka canlıların davranışlarından emanet aldığımız bir durum sergiler. 'Erdem' olarak adlandırılan, ilkel bir güdüyle pazar payını artırmakta kullanılan, kullanım değeriyle gelir getiren beklentiler taşıdığı için ego ile yanyana doğru kullanmakta zorluk çektiğimiz,hakkını teslim ederken kararsız/ikircikli davrandığımız bir kavramdır. İnsanoğlunun sevgisi pazarlıklıdır; getirisi üstüne kurulu önyargı taşır. Yargısız olan,yani doğal olan, tabii ki cevher temizliği ve masumiyetiyle aslen tabiatta saklıdır. Bunu göremediğimiz için insan neslinden dostlar değil, kendine güvenen/gücü doruğunda ,teslim olmayı,aidiyet/cibiliyetini reddeden düşmanımızı arıyoruz. Kılıçları çekip, moralitenin , insanlığın, doğanın iflahını kesip/bozguna uğratanları lanetliyoruz.
Birarada yaşamaları,uzlaşmaları mümkün değildir. Biliyoruz ki,ya tabiat ana ölecek ya kapitalizm...

KURUMLAŞMIŞ KÖTÜLÜK, MİLİTAN İYİLİK
Sürdürülebilir olan kötülük değil,iyiliktir dedik.Bireysel olan kurumlaşmış organize ideoloji olarak kötülüğün arşiv olarak yaşadığımız uygarlıkta önemi/değeri vardır.
Ele geçirmek, toplamak,biriktirmek,sömürünün kaymağı ile burjuvazinin paramanyağını bir araya getirdi ki ,hırs/arzu, şehavet ve zurbayla istekler koleksiyonlar, müzeler, malikler/malikaneler oluşturur. Eşya arzusu,iaşenin anlaşılır standartlarını aşar.

İşte bundan dolayıdır ki,insanlık onurunun düşmanı talancı pazar ekonomisini ve piyonlarını, yani kapitalizmin, etik/sosyal/kültürel ya da işgallerle kurduğu zinciri, kopil ticaretin şakisini/hırsızlığın şahikasını biz de düşman biliyoruz.
Paranın liyakat getirdiği bir çağdayız. Ezerek/sömürerek erip/uygarlaşıyoruz.

Normal,sıradan doğal davranışlar aşağılanma nedeni. Vasatın horlandığı, cesaretin aptallara yaklaştırıldığı,bu doğan görünümlü şahinler meclisinde volta atıyoruz.
İstediğimiz dürüstlük , özlediğimiz beklentisiz safiyet /masumiyet ve gerçek dostluktur ki, rastlamak dört yapraklı yonca. Oysa zaman aleyhimize çalışmış, uyum/uyak tutturmak için geç. Anılar out oldu; arşiv değeriyle yararlı kartvizitlerin galibiyeti var. Efsun alaca aydınlıkta kayıp ,füsunlar gizem oldu. Post modern özne olarak 'kanka' kültürüne alışmak mümkün değil; kuş dilini anlamak/sözlük taşımak işi çözmez. İş çıkışında uğrak barlarla eklenmiş,iğreti yaşamların standartına emekli maaşı yetmez; dönem bakiyesi olduğumuzla kalırız.
Acıyla sınanmış hikayelerden damıtılmış arkadaşlıklarsa, kişisel tarihte pırıltı yaratır.
Savaş İsraili çirkin, Filistinlileri güzel kıldı. Bilim, erdemi bir belediyecilik hizmeti düzeyinde işlevsizleştirdi. Akvaryumdaki balık olağandı;cendereyi göremedik. Kafese kapatılan özgürlük,ormanın nefesiydi; çocuklara sevgiyle ,pazarları ebeveyn sorumluluğunda şefkatle izlettik. 'Olağanüstü', sıradanlaştı; kapitalizmin tutsak ettiği emek gibi, kendi kurduğumuz küçük ceza evlerimizi çiçeklerle bezedik, maaşlarla tefriş ,yalanlarla terfi ettik; tapınakları beyaza boyayıp vicdanları kutsadık.

Bu kadar genetiği değiştirilen ahlak anlayışının yapaylığı içinde,gene de içeride kalan ölmez bir damar var insanda; bir ışık gördük mü burun direğini sızlatan ; umut var hâlâ dedirten.

Bir ahbabımızdan gelen video ne demek istediğimizi daha iyi anlatacak. Konu; Kolombiya'da bir kadın, yaralı ve aç bir aslan yavrusunu kurtardı, eve götürüp besledi. Evde kalamayacak kadar büyüyene dek ona baktı. Sonra yerel hayvanat bahçesine götürdü. İşte aslanın ziyaretine gelen kurtarıcısını karşılaması...

http://www.youtube.com/watch?v=cX-vK4ltXRE

Şair Ataol Behramoğlu,
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır/Kopmaz kökler salmaktır oraya diyor.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var başlıklı şiirinde,şöyle devam ediyor:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..

Şaire, yaşama ve umudunu kaybetmeyen insana inanıyoruz...


***



Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin Yazışma Adresi ecg.okur@gmail.com

.

Tabiatın ürettiğiyle yetinmek,ortalığı pazar yerine döndürmeden, şehirleşmeden yaşayabilmek .Köprüden önce son çıkış; belki dünyayı kurtarabiliriz...

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..


Kısaca ya tabiat ana kazanacak ya kapitalizm, ya doğa kazanacak ya da insanın üretme terörü. Bu durumda üretim araçlarının kimin olduğu ne kadar önemli? Yeryüzünün mülkiyetini ele geçirip doğanın şifrelerini kırmaya çalışan insanoğlu ,parçası olduğu evrende habis bir tümör gibi davranıyor..


Belki henüz vakit varken, daha sur'a üflenmeden mümkün diye düşünüyoruz. Doğanın verdikleriyle uyum içinde yaşayın, onun ürettikleriyle yetinin, gerçeği kitaplarda değil,yaşamın içinde arayın diyoruz. Hayat tek bir fotograf karesinden ibaret değildir; evrimsel hafızanın oynadığı kuralları olan bir oyun, bütünlüğü olan bir film vardır. Orman kanunu deyip reddediğiniz yaban hayatın yazılı olmayan teorisini, o teorinin matematiğini, depremlerle,sellerle, kuraklıklarla dile getirdiği itirazların, gösterdiği cebr'in cebirini/denklemlerini,uygarlık adına üreterek ihlal ettiğiniz kurallarını anlamaya çalışın diyoruz..


Sözümüz tüm kara kara düşünenlere..

Öyküyü Fırat'ın kaynağında Habil ile Kabil'e,Filistin'de Davutla Golyat'a, Truva'da Agamemnon'la Hektor'a, Kerbela'da Ali'yle Yezid'e, Roma'da Spartaküs ile Marcus Crassus'a bağlayıp insanın zülme/sömürüye başkaldırışının başlangıç tarihi, iyi/kötü ideolojisi yoktur diyoruz.

Ama Marks'ın felsefesinde dediklerimizin yeri var ; 1845'de yazdığı Alman İdeoloji kitabının 66 sayfasında 'Devrim, çalışmayı ortadan kaldırır' diyor. Kimse adrakadabra/hokus pokus yapmasın Marks 'çalışmayı' diyor, ortada zorunlu çalışma falan yok. Konu işbölümünün olmayacağı konularıyla birleştirildiğinde 'ütopya' ayrı anlam kazanıyor. Demek ki bir de insanın üretimi ortadan kaldıracağı, doğanın verdiğiyle yetinip uyum içinde, içinden doğduğu tabiatla tüm hiyerarşilerden arınarak yaşayabileceği güzel bir cennet/ütopya var. Aslanoğlu ve bu konuda kafa yoranlar, bu çataldan amaca yönelmeden, yöntemi amaç edindikleri, afaki karşıtlıklar ortaya koydukları bir tartışma ortamını yeğliyorlar; anlamak zor..


Diyoruz da bir başka sömürüyü, insanoğlu'nun doğayı talanını, yeryüzünde uygarlığın zülmünü hiç mi hiç konuşmuyoruz ; çünkü vazgeçmek zorunda kaldığımız küçüklü büyüklü putlarımız yıkılacak, rahatımız kaçacak, belki de yaktığımız canları görüp vicdanımız sızlayacaktır. Bugüne bakmaktansa, geçmişteki zülme bakıp başkaldırmak, karşı çıkıyor gibi yapıp, Kaan Aslanoğlu gibi genel doğruları tekrar etmek daha kolay değil mi?


Seçkin bir uygar ya da zararsız bir yoksul; hangisi dünyanın başına dert?..




Aslında ne amaç olsun ne ideoloji, insanoğlu 'doğa' içinde yokmuşçasına yaşayarak evrimini, yerini bir başka canlıya terkedene kadar sürdürsün diyoruz. Diyoruz da, bu kadar batağa saplandıktan sonra yola devam edebilmek için, ilk önce saplandığımız çamurdan kurtulup, üstümüzü başımızı temizleyip, zihnimizi arındırmamız gerekmiyor mu? ; gerekiyor. Bunları yapabilmek için de yönteme, bir yöntem olarak düşünceye,düşüncede mutabakata,ideolojiye ihtiyaç var. Ama insanoğlunda 'hırs' da var;tuttuğum benim olsun diyor :Yalnız taşın toprağın dağın kuşun kurdun malın mülkün değil,düşüncenin de mülkiyetini ele geçirmek istiyor. Böyle olunca ideoloji kullanılır bir 'uğrak' olmaktan çıkıyor, sığınılır bir 'durak' oluyor. Sosyalizm adına prangalarla, halatlarla bağlanan zihinlerde, limandan ayrılamayan gemide çürüme böyle başlıyor.. Tehlikenin,tıkanmışlığın farkında olanlar düşünce üretmeye çalışıyorlar; bunlardan biri de bu konuda onlarca kitabı olan, mesleği psikiyatrinin yanı sıra psikoloji ve felsefeye de ilgi duyan Kaan Arslanoğlu; ne yazık ki o da sözde kabul ettiği evrimi, teoride durağanlaştırıyor. İnsanoğlunun uğrağı olduğu bu dünyada tiranlar, diktatörlükler, hiyerarşiler içinde terapi niyetine edilmiş sözlerle vakit kaybediyor. Çünkü sosyalizmi Marksizm olarak algılıyor; onu revize etmeye çalışıyor. Bizse öyküyü Habil ile Kabil'den, Davutla Golyat, Agamemnon'la Hektor, Ali'yle Yezid, Spartaküs ile Marcus Crassusla bağlayıp insanın zülme/sömürüye başkaldırışının tarihi yoktur diyoruz. Ne uygar dünyanın, ne sınıfların ne de ideolojilerin tahhakümünden kurtulmadan ademoğlu kendini kurtla kuzuyla,yaprakla böcekle velhasıl tüm doğayla zihnen eşitlemezse, birebir eşit bir parçası olduğu bu canlı gezegende yaşam hakkını kaybedecek, kural ihlalinden dolayı yeryüzünün büyük oyununda kapı önüne konacak diyoruz. Kısaca ya tabiat ana kazanacak ya da kapitalizm ya doğa kazanacak ya da insanın üretme terörü. Bu durumda üretim araçlarının kimin olduğu ne kadar önemli? Yeryüzünün mülkiyetini ele geçirip doğanın şifrelerini kırmaya çalışan insanoğlu ,parçası olduğu evrende habis bir tümör gibi davranıyor..Sözümüz tüm anlayanlara..




"Erkin de soruyor ilk yazısında. Bunlar ne işimize yarayacak? Ne işimize yarayacak var mı, bir bina yapıyoruz... malzemeyi bilmemek var mı? Elimizde tuğla var sanıyoruz, halbuki kerpiç var. Kerpiçle de olur bu iş, ama kerpiçle sağlam ev yapmak çok daha farklı yöntemleri gerektirir, daha çok ustalık ister. Bu elimizdekinin tuğla olmadığını fark edelim bir yol, sonra çok fikir çıkar. Şu anda ben malzemeyi tanımlatmaya çalışıyorum. Daha ötesine istesem de yetişemem."
diyor Marksizm üstüne kafa yoran Kaan Arslanoğlu; bizse 'sağlam evden,tuğladan,çelik konstrüksiyondan vazgeç doğa üzerine yürüyor,pazar kuruldu canını kurtar' diyoruz.. Koca üstadın bir günahı yok: Marks'ın yakasını bırakıp,vakit bulursa bu akılları veren Kant'ın peşine düşmesini öneriyoruz. İnsanoğlunun sakarlığı,anlamsız kendine güveni,superegonun yaratılması, uygarlığın değerleriyle tekrar eden pratikleriyle kutsanan bilim denilen ucubenin icadı,ona yüklenen anlamın yarattığı terör, biraz da onunla başlamıştır çünkü...Hocanın evde kaybettiği yüzüğü aydınlık diye kapı önünde araması gibi, Arslanoğlu, pratikte kaybettiği çözümü evrakı metrukede bulmaya çalışıyor.

Mülkiyet Nedir? diye soran Proudhon'un kitabını ironi gibi İş Bankası yayımlıyor. Kitap doğru okunsa,bu sorunun cevabı doğru verilse insanoğlu , köprüde keçilerin karşılaşması gibi doğa ile karşıkarşıya gelir miydi? Yüzleşmek tabi ki,radikal cesaret ister..





Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur ; araştırma konusuysa 15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır.
Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor,doğa burnundan soluyor. Kant’ın 'kategorik mecburiyeti' duyarlı vicdan sahibi insanın mahcubiyetine dönüştü. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini bırakmadan, kolundan bir kenarda tutarak şunu diyoruz ; 'susun!', en mağdurun sesini duyun ki, esas konu budur.



MARKSİZM ÜZERİNDEN DÜŞÜNCELER GELİŞTİREN YAZAR KAAN ARSLANOĞLU, YARATTIĞI LABİRENTTE KAYBOLMUŞ; YÖNTEM'E TAKILMIŞ,
KÖKLERİNDEN SÖKÜLEN İNSANI ÇÖZEMİYOR /HAYALİ HEDEFLER PEŞİNDE...



AKILLI İBLİS İŞBAŞINDA
Marks,üretim ilişkilerinin temelini, üretim araçlarının mülkiyet biçimi oluşturur diyor ;zaman kötü/para akıllı,iblis işbaşında;bir bakarsın üretim araçları leasing/geçici kiralamayla kullanılan mülkiyetsiz oyuncaklara, lunapark arabalarına dönüşmüştür. O, leasing üzerine tezler oluştururken,oynak kapitalist bundan da cayabilir; işine gelirse Çin'e gidip, taşeronla fabrikasız üretime geçer. Sermayenin dini,imanı yok; akşam tezgahı açıp sabah toplar. Masaya oturur,bilgisayar başında etliye sütlüye, sendikaya/sandukaya, siyasete bulaşmadan Romanya'da tarla kiralar/serada limon eker. Şifresi kırıldığında zıplar Afrika'da 49 yıllığına inhisarına aldığı sulak alanlarda doğal park kurar safariye/turlara bilet keser ; olmadı Maldiv üstünden Luksemburg'ta devlet tahvillerini pazarlar/insan ticareti yapar, parayı çoğaltır kültüre yatırır. Müzayedelerde Picassolara takla attırır,yerli ressamları düz duvara tırmandırır, zevat-ı kiram/entel aydınlar havada alkışlar : Fahri doktora ,şehrin altın anahtarı,hemşerilik beratı da cabası. Patnoslu Rıza, eş durumundan tüzük kurbanıyken , kanunlar,nizamlar AB üstünden yurdu intizama davet eder. Uygar eşsizdir, biricik işbitirici komprador, toplumun hastalıklarından parsayı toplar.Açık amacı müphem olsa da editoryası çokkültürlüdür. Emperyalizmin süpürgecisi Greenpeace gemilerini Çanakkale'den sponsor desteğinde naziresiz geçirir. Afrika'da açlara erzak,Gazze'de bebeklere kefen pazarlar; hem balinalara,hem de bize yaşamı zehir eder. Saatleri ayarlama enstitüsü teyakkuzda ; medya,kültür,yayıncılık, üniversiteler hazırolda; işler çetrefilli kimin umurunda?
Sivil toplum kuruluşlarına soroscuklar imal eder,turuncu kaşkolla darbeler yapar.
Soldan girip,sağdan çıkar; bu cambazın el hareketlerini,kafasındaki şeytanlıkları geride bıraktığı enkazı ,yoksullara acı/yeryüzüne verdiği zararları takip edip mevzi almak ne mümkün.

Eldeki üç kelimeyle herkese nasıl laf yetişterecek, bu cinliklere teori/her duruma uygun bir söz nereden bulacak? Arslanoğlu'nun işi zor..

Tugay Fişekçi,21 Nisan'da Cumhuriyet'teki köşesinde övgüyle bahsediyor, 'ülkemiz düşünce hayatı bakımından bir sıra dışı tutumun temsilcisi' diyor. 'Bu düşüncelerin temelinde,insan doğasının yapısı ile sosyalizm düşüncesi arasındaki karşıtlık yer alıyor' diye devam ediyor. Bu çetrefilli konular netamelidir, ne imama yarar ne papazın hoşuna gider.
'Arslanoğlu ,iddialı laflar ediyor 'İnsanın yeryüzündeki evrim sürecini tamamlayamamış bir varlık olduğunu,bu nedenle kendisi için iyi olanla kötü olanı ayıramadığını' söylüyor.

İthaki Yayınları'ndan kitabı yeni çıktı,ses getirdi,tartışmaları başlattı.'Evrim açısından devrim tartışmaları ' ile ilgili 19 nisan çarşamba günü blogunda aşağıdaki satırları yazdı. Bu düşüncelere katılmadığımız gibi, topyekun reddediyoruz. 'Evrimini tamamlayamamış insanoğlu' düşüncesinin ise, evrimin kendi iç mantığıyla çeliştiğini biliyoruz. Doğanın düşündüğünü, mantığının bütünlüğünü kavramıyor.
Doğanın süreli yarattığı her canlının evrimini tamamladıktan sonra Primatlar/Eractus/Neanderthaller gibi terki diyar yaptığını duymamış olduğunu varsayıyoruz.

Eğer aklını dinle,ideolojiyle bozmuş biri değilseniz, yani hayat dediğimiz muhteşem oyun tek bir kişi/kitaptan ya da partiden ibaret değilse, yaşamın tek bir fotograf karesine hapsedilemeyecek kadar benzersiz, oyunlarının kitaplara sığmayacak kadar muhteşem, sözcüklerin emanet almaya değmeyecek kadar üretken olduğunu göreceksinizdir. İlerlemenin, geride bıraktıklarınızdan ayrılmak olduğunu, evrimin, hiyerarşisi ve lideri olmayan doğal seçme, doğal ayıklanma/seleksiyon metoduyla çalışan bireysel terkediş ve yeniden kitlesel kuruluş olduğunu kavrayacaksınızdır.

Ama aile içi konuşmalarda anlayışlı bir lisan, sağ/sol liberallerin teranelerine cevap vermede inançlı bir üslup, çok bilmiş döneklerin, sırtlanların ihanetlerine karşı savunmada, teoriden güç alan birikimiyle entellektüel bir refleks geliştirmiş; eski evi muhkem kılmış yazar.. Dönüşümden çok direnişten yana bir model olmuş bizce.

Yalnızca düşünce temrini olması açısından stabilize bir zemini sarsmaya çalışıyor ki, zararsız sularda, kararsız dolaştığı söylenebilir: Kimseye yararı, konunun ötesi yok.
Şöyle söylüyor Kaan Arslanoğlu:
'Toplumlara gereken şey iyi diktatörlüktür. Lakin diktatörlüklerin çok büyük çoğunluğu da kötüdür. Yani insanı ezer, yani sınıf farklılıklarını azdırır. Katılımcılığı savunmak, eşitliği savunmak, demokrasiyi, tartışmaya dayanan uzlaşmayı savunmak her zaman yapmamız gereken şeydir. Ancak bu çabalarımızın tam başarılı olması asla mümkün değildir. Bu çabalarımızda kazanacağımız en yüksek başarı, kötü diktatörlükler yerine (burjuva demokrasileri de kötü diktatörlüklerdir aslında) iyi diktatörlüğü daha uzun süre yaşatmamıza olanak verir.' (1)


Baskıya karşı çıkmak,insanlık dışı davranışlarla mücadele,sömürüye,haksızlığa karşı başkaldırı çağdaş aydının özelliklerindendir denir.



Diktatörlük demek ,kim tarafından uygulanıyorsa öteki lehine,haksızlık ve sömürü demektir; karşı tarafta ne burjuva ne aydın, ne de eleştiri hakkı bırakan demokratik bir diktatörlüğün olmayacağını bize tarih göstermiştir. Arslanoğlu'nun eleştirisi demek yalnızca yöntem üstüne ; bu da kendisini ortodoks, üstüne düşünce üretilemez siyasi yelpazeye perçinler. Zaman zaman zincirlerini kopartıp özgürlüğü seçse de dönüşü kürkçü dükkanı. Doğanın mülkiyetini,mülkiyetin karakterini sorgulamadıkça, efendilik tartışması özgürlük değil ,sıra benim tartışmasıdır. Araya giren saray soytarıları, diktatörlere 'baba' makyajı çeker ki ; 'maksimum özgürlük burada' laflarını tarih yutmaz,acı acı kusar.

Sınıflar,değerler,artıdeğerler muğlak ve zamanın yıprattığı kavramlardır. Sözcüklerin içini boşalttığı/anlamının erezyona uğradığı tuhaflıkları barındırır. Sömürüyse çağlar/zamanlar üstü ve sabittir.

'Akşamüstü eleştiri yapmak hakkı / 'Bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canınız istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak' sayfasının keşke devamı gelseydi. İşbölüşümünün olmadığı bir dünyada, iş bölüşümünün doğal uzantısı mesleklerin nasıl ortadan kalktığını anlasaydık. Zorunlu çalışmanın olmadığı ortamda, toplumsal organizasyonu 'hangi 'zor'un nasıl bir yöntemle gerçekleştirebileceğini bilebilseydik.. 'Hiyerarşi var mıdır,yok mudur?' konusunda iki ustanın mutabakatını görebilseydik. Hiyerarşinin olduğu yerde, sömürünün nasıl önleneceğinin açıklamasını idrak edebilseydik.. Keşke can verilen amacı tam anlasak, aracı/yöntemi kutsallaştırıp, amacı bir daha hatırlamamak/tartışmamak üzere unutmasaydık..



DÜŞÜNCELER İDEOLOJİ, 'UĞRAK'LAR 'DURAK' OLUNCA ÇÜRÜME BAŞLIYOR..
Tek doğru söylediği şey,bu sayfalarda sürekli tekrar ettiğimiz sosyalizm ütopyasının yalnız Marks taraftarlarınca temsil edilemeyeceğidir. Bizce doğru amaçsa, ezenin olmadığı özgürlük idealinin, kişilerden arındırılarak savunulmasıdır.İllaki aranıyorsa kutsiyet budur; kişilerden putlar yaratmak, yazılanlara 'günlük' değil,her dem geçerli matematiksel formül/sosyal ayet muammelesi yapmak, önlenemez düşünceyi/akan bilinç sürecini etkilere kapayıp dondurmak, akıl dışıdır. Marksizmde düşünce geliştirirsen revizyonist olursun. Beynin dumura uğraması, aklın üretkenlikten çekilip köleleşmesi, yaşarken bitkisel hayata geçiş bir öneri olabilir mi?

Marks önermesiyle, insan ile doğa ve insan ile insan arasındaki boğuşmanın sahici çözümü, varlıkla öz'ün,özgürlükle zorunluluğun,birey ile toplum arasındaki boğuşmanın doğru çözümünün olduğunu iddia ediyordu.(2)
Olumsuzlukları eleyip,bu postulatlarla çözülememiş problemi çözebilirse ,katkıdır ve söyledikleri yenidir.
Ama Aslanoğlu'nun üstünde mahalle baskısı var;eleştirdiklerinin enstürmanını/argümanlarını kullanıyor.Bu nedenle kuşatılmış; üretemiyor ve ilerleyemiyor.
"Devrimcilik için şu dört genetik özellik gerekiyor en başta: Sorgulama yeteneği ve cesareti. Yüksek özveri-sorumluluk duygusu. Yüksek onur duygusu. Yüksek hak-eşitlik duygusu. Bunlardan biri zayıfsa devrimciliğiniz zayıflar."diyor ki, lafta doğru.
Bütün dünyanın işçilerini birleştirip,son insan neslinin tüketimini artırmak mıdır amaç? Üretimin/makinanın/tüketimin verimliliğinin,metropol çöp yuvalarının dünyaya verdiği zararlar tartışılmıyor. Çöplüğe çevirdiğimiz dünyanın kralı/ derbeder sömürünün sahibi aranıyor.

Alfred Cobban adlı yazar, 'A History of Modern France' adlı 3 ciltlik kitapta 1793 Nisan'ında Paris Jakobenler Kulübü'nde mensup milletvekillerinin yapılan bir konuşmasından bahseder. O konuşmada, hatip şöyle demiştir: 'Yurtseverler parti kurmazlar. Parti, ancak Konvansiyondaki üçkağıtçılara yakışır!' Bu sözler, Marks'a ardından Kautsky'ye yol göstermiş, Lenin iktidarının ardından kara bir durak olarak Stalin'e miras kalmış, 1990'dan sonra ise tarihe malzeme olmuştur.. Marks tarafından sosyalizm ne yazık ki salt bir 'üretim' ve 'iktidar' sorunu olarak ele alınmıştır. Tabiat üzerinde egemenlik kurmak isteyen insanın, tüketimin zihinleri yeniden şekillendiren doğası ve sosyal organizmayı deforme eden evrimiyle bağ kurup irtibatlandıramamıştır..


'Bütün hayvanlar kendi türlerinin imgesine duyarlıdır. Bu mutlak olarak esaslı bir husustur. Ve yaşayan yaratıkların bütününün sınırsız bir sefahat alemi olmaması bunun sayesindedir. Fakat insan varlığı kendi imgesiyle özel bir ilişki içindedir –bir eksiklik/yarık ilişkisi, yabancılaştırıcı bir gerilim ilişkisi. Burası, varlık ve yokluk düzeni olanağının, sembolik düzenin ortaya çıktığı yerdir' (The Seminar of Jacques Lacan, Book II, The Ego in Freud’s Theory and in the Technique of Psychoanalysis 1954-1955, edited by Jacques-Alain Miller, W.W. Norton&Company,1988, Çev/Aktaran Erdoğan Özmen).

Lacan'ın söylediği ,buradaki 'yabancılaştırıcı gerilim ilişkisini' biz, insanın doğayla girdiği mücadeledeki zıtlaşma, ölümüne döğüş diye ele alıyoruz. Bunun nihai kazananı ise tüm kozmosu bıraksalar köleleştirme güdüsünde olan 'insan' herhalde olmayacaktır..

Biz insanın hükümranlığından vazgeçin, insanın imtiyazlarını geri alın, aklı azat edin/dünyayı özgürleştirin diyoruz; Arslanoğlu ise geri dönüp 'diktatörlük' diyor. Farklılık yaratıp,yeniyi söylemesi için referanslarını toprağa gömüp/külliyatı bırakıp,terminolojiyi terkedip,tüm bilgilerini resetlemesi,mahalleden taşınması lazım. İnsanoğlunun ,yeryüzünü talan ederek sona gidiş öyküsüne kökten itiraz, devrimciliktir. Eski ezberleri bırakıp , Halil İbrahim gibi putları yıkıp kavmini terketmek,aklı özgür bırakmaksa gerçek devrimci inanç ve cesaret ister.
Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur; araştırma konusuysa 15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır. Esas konu budur.





DÜŞÜNCE DÜNYASININ GELDİĞİ YER,ÇIKMAZDIR;
ÖNERİLECEK HER ŞEY ÖNERİLMİŞ VE DENENMİŞTİR.
ŞİMDİ SORMA VAKTİDİR, 'BEN NEREDE YANLIŞ YAPTIM?'..


Her şeye, bütün bilgilerinize rağmen, 'unutun' diyorum. Aydınlanmayın; insani aklın eleştirisinden medet ummayın. Doğaya karşı insanın hükümranlığından vazgeçin.
Çünkü doğanın sonsuz yolculuğunda insan var ile yok arasında, bir göz kırpıştır.
Saksıda çiçek, kafeste kuş, akvaryumda balık besleyerek hapsettiğimiz hayatları özgür bırakın. Evcilleştirdiğiniz hayvanları, mülk kıldığınız bahçeleri azat edin.
Elde ettiğiniz her şey , aslında sizi tutsak kılmaktadır.
Boyun eğin . Ne Kant'ı ne de modern aydınlanmanın cüsseli filozoflarını dinleyin, ne de sizin emeğinizle paskalya yumurtalarını boyayanları, ağaçları budayanları, hayvanlara terbiye, insanlara eğitim vermeye, doğaya bilimle hükmetmeye çalışanları.. ; doğa içinde yokmuş gibi yaparak yaşayın. Hem doğayı ,hem içinizdeki gerçek insanın sesini duyun. Seçkin bir aziz, soylu bir uygar,cüzdanı kalın bir rantiye olacağınıza, tabiatın sizle oynadığı yoksul/meczup bir soytarı, yarına tuzaklar kurup, derin düşünmeyen bir serseri olun.
Mülk doğaya aittir;mülkiyet arsızlıktır.Topraktan gelen bedenlerin ,toprağa iade edileceği günden önce,tabiatın huzuruna ortak olun.
Emperyalist yalanların, yalnız sizin değil, sizin vasıtanızla başka yaşamları karartmasına, dünyamızın üstünde yaşanmaz bir cehennem olmasına izin vermeyin.
Sırları dökülmüş aynada,insanın doğasından gelen ışığı karartarak yargıcı sanığa dönüştüren emperyal despot şeytanın hükümranlığına bilgelikle başkaldırın/
muasır aklın suçuna ortak olmayın ki, yeryüzünün yaşam enerjisi tükenmesin..


Emin Çetin Girgin


(1) http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/03/evrim-acisindan-devrim-ustune.html
(2) Marks özgürlük etiği,G.Brenkert/Ayrıntı yay. 1998-s243
(3) Alman İdeolojisi,1845-46 K. Marks,Sol Yay.2008/6.Baskı, Çev Sevim Belli, Feuerbach,Ahmet Kardam 1845-1932





.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Esat C. Başak zırvalarından alınacak dersler

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




Endüstri Devrimi Bitti;biz Kazandık',diyor 29 Mayıs'a kadar Galeri Non'da.
Oyuncaklar üstünden kendi gerçeğini kuruyor. Endüstri tasarımı tedrisatından geçen Esat C. Başak, geri dönüşümü ve kolajı şiar edinmiş bir insan. İki gözlükten bir böcek çıkarıyor; kollar bacaklar ayrı oynuyor; yararlı problemler yaratıyor,dilinde kemik yok çokca soruyor ama bazen de haksız yere boşa atıyor,sinir bozup yaralıyor.
'Benim işlerim dürüst; kimseye sataşan işler değil.Ama sistemle sorunum var' diyerek, bizim üzerine yazmamıza neden oluyor.
Sergi, 29 Mayıs’a kadar Galeri NON’da... www.galerinon.com adresinden de izliyoruz.
Bu sayfanın okuyucularına,10 Nisan 2010 tarihli Radikal Gazetesi'nde Pınar Öğünç'ün yazısını okumalarını öneririm. Gitmeden,veya sergi bitmeden bir göz atın.

Bu sergide çok uzun zamana yayılmış ve çok ayrı disiplinden bir sürü işim var. Heykeller, resimler, kavramsal işler, defterlerim...Bir işim var,izleyicinin hoşuna gitmemiş, altına 'kafana sanat kadar taş düşsün' yazmış. Böyle eleştiri mi olur yahu? Biz de Esat'a 'peki böyle sanat mı olur' dersek,vereceği cevap, 'koca koca adamlar,dünya alem yapıyor da, ben yapınca niye olmuyor?' diyecektir: sanatın eder değeri, beyin değerini geçtiği andır ki,bu konu üzerinden sağa/sola dokunarak/yakın tarihe göz atarak birkaç adım yürüyeceğiz.


'BEN BURADAYIM; İZLEYİCİM NERDE' DİYENE KOŞTURAN TUZLUK YA DA SANAT CAMİASI
Esat Başak oyuncaklı kelimelerle,ciddi salvolar yapıyor; ağır şeyler söylüyor. Akıl ile zırvalar karışmış demeyin; gençlerin paranoyalarına hiyararşi engeli koymayın. Ön yargılı davranmayın. Bu zırvalarda bir manâ, anlatılan öykü ,hikayede süreklilik ve tutarlılık var; iyi/kötü demiyorum.
Gülerek aparkat,kroşe girişiyor ki millet gülmekten uzun zamandır, söylediklerindeki ağır ithamları kaale almıyor. Aslında biz dahil çok kişiden yüklü eleştiriyi,oyunu bozan lafları da hak ediyor. Şimdilik bu konulara girmeyelim. Gözlerimizi günahın büyüğünü götürenlere çevirelim.

MODİFİYE KÜLTÜRÜN EFENDİLERİ,
Köşeleri kapmış,sayfalara halı atmış,piknik alanına çevirmiş kültür yazarları, hamili kart yakınımdır üstünden çalışan ünlü eleştirmenlerimiz,okullarda kendi zırvalarını,Batının çakma tarihini, 'sanat' diye çocukların beyinlerine şırınga eden müstesna öğretim üyeleri ,doçent/profesör arkadaşlarımız, sizin dışınızda Esat gibi başkalarının hakkı da olan zırvalama hakkını kullanan aykırı şahısları görmezden gelerek cezalandırmayın; dikkat edin.
Üniversite eğitiminde bizzat yaşatarak, sanat/uygarlık tarihinde sınıfları çaktıra çaktıra zindan eden/derslerden soğutan,sınıfı anarşiye mezar eden değerli hocalarım:
Server Tanilli gibi eğitimimizin yüz akı ilerici sevgili öğretmenlerim.
Bu tür bir sanat,çok işinize yarar sizin; Esat'a zemberekli oyuncaklar sipariş edebilirsiniz. Faydalı pratikler edinebilir, hatta söylediklerinden pasajlar/kolajlar alıp, Stalinci monarşiyi sosyalizm diye yutturabilirsiniz. Nikitin'den puslu intihaller yaparak yeni oyun alanları kurabilirsiniz. Olmadı Troçki'nin fotograflardan kazıdığınız,tarihten sildiğiniz geçmişine,sahte mesih Duchamp'ı montajlayıp ,yanına biraz bohemlik ekler, sentetik bir tarihin müseccel/müceddit uygarlık kitabını yeniden yazabilirsiniz. Modifiye kültür tarihimiz, katkılarınızla neşelenir. Uydur uydur söyle kabilinden ortaya çıkan ders kitaplarınızın sayfalarını renklendirecek tartışmalı doğrular, mebzul miktarda yaratıcılığınızı test edeceğiniz eğrilerle dengelenir. Katkılarınızla ellerden çıkartılan kelepçeler,beyinleri zabturapta alır. Özgünlük derya/deniz değil ki,her çeşme kurnasında bulunsun.
Değerli kültür aydınları : Belki sizden daha tutarlı saçmalıyorsa sanat tarihi kitaplarınıza, yerleri gacırdıyan müzelerinize, parfüm kokan mekanlarınıza, cotemporary fuarlarınıza transfer edebilir, Paris'e komşu muammelesi yapan tombul cüzdanlı simsarlarınıza, gündüz güzeli galeriçelerinize ekmek kapısı yaratabilirsiniz.
Esat'ın sergisi, yurdu müsamere sahnesine çeviren yapay kitch alanında, doğal yapısı/dürüst iç sesi,pazarlıksız namusuyla görülmeyi hak ediyor.
Sanat kadar başınıza taş düşsün sergisi bu sergi ;tekrarı yok bunun.

Bu defa ben söylemiyorum, o söylüyor !





.

16 Nisan 2010 Cuma

Notos'un söylediği doğru ama eksiktir..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..





Notos Edebiyat Dergisi ,'Notos ve hayvan hakları' sayısı yayımladı fakat... İlk evella yazdıkları önsözü okuyalım..



Notos bu saysındaki kapak konusuyla ilk kez edebiyatın bu denli dışına çıkıyor. Hayvanların kötü davranışlara uğradığı ve hayvan katliamlarının yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Yalnızca ABD'de, yemek için yılda 10 milyar hayvan öldürülüyor. Fokların yüzde 42'sinin derisi canlı canlı yüzülüyor. Mezbahalarda endüstriyel katliam yaşanıyor. Notos'un "Sunuş" yazısında, hayvan hakları savunuculuğunun niteliğini yükseltmek, kendince bir katkıda bulunmak için bu dosyanın hazırlandığı belirtiliyor.


"Notos bir edebiyat kültürü dergisi. Çok sayıda öykü yayımladığı gibi, edebiyatın bütün alanlarına uzanan bir bakış açısı da var. Öte yandan, zaman zaman kültürün öteki yaşam alanlarına da yöneliyor. Bunlar bizim Notos tasarımımız içinde var. Nisan-Mayıs 21. sayımızda ilk kez bu denli dışına çıktık edebiyatın, ama hazırladığımız dosya hayvanın edebiyat içindeki karşılıklarını da konu ediyor. Sonunda, yaşıyoruz, hayvanlara edilen haksızlıklar, onları köleleştirirken insanın işlediği suçlar da yaşadığımız hayatın canevinde duruyor. Edebiyat dergiciliğini bunların dışında düşünemeyiz.

Hayvan hakları ve insanların hayvanlara ettikleri, bizim aklımızdan hiç çıkmıyor. Bu sayıyı da uzun zamandan beri tasarlıyorduk. Konuyla ilgili parça parça çok konuşulup yazılıyor belki, ama bir dergide bu denli kapsamlı biçimde ele alındığı belki de pek görülmedi.

İstedik ki, hayvanların sorunları Notos niteliğindeki bir dergide kapsamlı biçimde ele alınırsa, irkiltici ve uyarıcı olabiliriz. Ne yazık ki hayvanlara en duyarlı kesimler ve kişiler bile dünyada neler olup bittiği üstünde yeterince durmuyor. Oysa tarih, aynı zamanda eşi görülmemiş hayvan soykırımlarıyla ve katliamlarla dolu.

Dergi yayımlandıktan sonra okurların tepkileri çok olumlu oldu. Dosya konumuzun büyük bir ilgiyle karşılandığını görüyoruz. Bu sayıda yaptığımız seçim onların tepkileriyle de doğrulanmış oldu. Sabah gazetesinin kültür-sanat bölümünün bu sayımızın tanıtımına ayırdığı yer, oldukça kapsamlıydı.


Notos’ta yazdık: Doğa insanlara hayvanlarla eşit biçimde paylaşması için verildi. Ama insan, toplumsallaşmaya başladıkça doğayı kendi egemenliği altına almaya, dolayısıyla onu hoyratça kullanmaya ve kendi çıkarları için hayvanları yok etmeye başladı. Buna “dur” demek, sıradan bir insanlık ödevidir.

Bundan sonra hayvan haklarına ve hayvanların gördüğü eziyetlere ilişkin okumalar arasında Notos’un bu sayısının da vazgeçilmez bir yeri olabilir. Biz baştan beri okurlarımızın duyarlığını ve tepkilerini yakından izleyen ve ölçen bir dergi olduğumuza inanıyoruz. Bu sayımıza gelen olumlu tepkiler önceki pek çok sayıya gore artmış durumda. Dergi daha çok okunup fark edildikçe, önümüzdeki sayılarda bu ilginin artacağını da söyleyebiliriz."


Notos'un dediklerini önemsiyoruz.Mağdur olan yanlız insanlar veya Notus'un söylediği gibi 'hayvanlar' değil; uygar insanın esas verdiği asıl eziyet doğayadır ki, konunun aydınlanma felsefesi ve 'ilerleme' amacıyla yakın bağı vardır.
Bunlara bağlanmayan insan/bilim kaynaklı tüm sorunlar, post modern mantığın diğer yamaçları gibi ucu açık,belirsiz ve tehlikelidir.

Konuyu daha önce söylediğimiz gibi
'Kant'a inanmayın,bana inanın 2' yazımızda promlemlerin anasını,neden/sonuç ilişkisini,düşünme alışkanlıklarının dışına çıkarak, kazanarak değil kaybederek işlemeye devam edeceğiz.

Sanatın/edebiyatın ve eleştirinin, talan ahlakının pay sahibi olarak sırça köşkünü terkedip,sona doğru giden insanoğlunun kendisiyle ve kurduğu yalanla yüzleşmesinin yolunu açması gerekmektedir. Düzgün soruları oluşturmak ,alınan eski referansları terkedip ,yepyeni müseccel/kullanılmamış bir akılla 'sömürü' kavramını yeniden okumak/tanımlamakla olacaktır: eldekini bırakıp, yelkensiz açılmaksa cesaret ister.
Sesten yıldı, 'doğa' bir keşiş gibi inzivaya çekilip,susma orucuna başlamak istiyor.

İlk tohumu, ilk mülkiyete, kutsadığı toprağa/tarlaya ektiğinde başlamıştı zor öykü; müteselsil kefilleriz;
suça ayna tutmanın 'sur' zamanıdır..



EÇG.

.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Nietzsche Diyor ki ;

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




Kendi berbat suratlarınızdan daha iyi maske takamazdınız, ey bugünün kişileri!

Bedenin üstüne eğreti tutturduğunuz gerçek suratınızla, kiminle yüzleşebilirdiniz ki!



.






.

9 Nisan 2010 Cuma

ADNAN ÇOKER

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK /Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..









"İstanbul demek bunlar demek? 1453. Misafirliğiniz o kadar. Bizans ondan evvel. Böyle bir kültür var. Böyle bir kültüre ben varım. Bu kültürü baştan sayın; Roma, Bizans, Osmanlı deyin. Onun yanında da şunu ekleyin: ve de Selçuklu üzerinde duruyor deyin. Benim için o da çok önemlidir. Selçuklu’yu oldukça çağdaş şeylere uzantılı gibi görüyorum. Onlar içinde ne kadar enteresan formlar var. Osmanlı’dan daha çok çağdaş bir dile sahip. Divriği ulu camii, Kayseri hepsini dolaştım. Onlardan esinlenip resim yaptım. Ancak Osmanlı’nın da ihtişamı(..) Neyin kubbesi? Hristiyan, müslüman, bilmemnesin dinlemem(..)Gelecekte herkes oraya gelecek. Nasıl olduğunu göreceksiniz? Bu kara delikler yutacak/bizi de yutacak. Bunlar müsamere. Ben ona mutlak diye bakıyorum. Mutlaktır siyah. Çünkü evrende bulunuyor ve mutlaktır. Bir kere daha söyleyeyim!.." diyor resminin envanterini verirken Ayşegül Sönmez röportajında Hoca.

Adnan Çoker retrospektifi ve 'Gelenekten Çağdaşa' adlı İstanbul Modern'de açılan sergi mutlaka görülmeli. Sanat camiasının iyi/kötü anlayışını bugüne kadar çözebilmiş değiliz. Yaşlı çınar, çağın gereği cumhuriyet Türkiyesi'yle soyutlanan düşüncede değişim değerinin telifine sahiptir. Hakkını vererek geldiği yerde iyi bir özet sunan Çoker sergisini görmezden gelmek, ulusal alegoriye girdi diye envantere 'yok' hükmünde yazmak zordur .

1975 yılında Andy Warhol 'Tokyo’daki en güzel şey Mc Donald’s. Stockholm’deki en güzel şey Mc Donald’s. Floransa’daki en güzel şey de Mc Donald’s. Pekin ve Moskova’da henüz güzel bir şey yok' dediğinde kendi baskın kültür karmaşasının içinde sanatçı olarak pozisyon alıyordu.
Kültür, tüm ekonomik aygıtlarıyla işleyen yerel ekonomik konstrüksiyonun kışkırtılan evladıdır.
Çoker ve benzeri sanatçıların durumu zordur. O ve Doğançay, Akyavaşlar, Uluçlar veya Bedri, Fahrennisa Zeyd'lerle birlikte kendi seçimlerinin dışında yeniden tanımlanmaktadır. Bohemya yerini global piyasaya bırakmıştır. İçinde yaşadığımız post'lar çağında bu isimler,anlam kayması/deformasyonuyla doğru/yanlış yeniden vucut bulmaktadır. Hiçbir şey artık eskisi gibi değildir. İmaj/makyaj ile yüklendikleri anlamlarının ötesinde bir sosyal projenin kırk ayağından birisi olarak kabullerle biçilen rollerini , kendilerine rağmen bilerek/bilmeyerek taşımak zorundadırlar.
Ortak payda, Divriği Medresesi veya Saint Nazar kıyılarında yapılan resim önemsizdir
Konu yazdıkça devam edecektir . Ucu açık düşünce temrini, çıplak bir zihin ister.

Beşiktaş Belediyesi/Beşiktaş Çağdaş çok iyi bir kitapla,bu değerli sergiyi kayda geçirmiş/ onurlandırmış. Mustafa Uygun başkanlığında, sergi koordinatörü Selçuk Kalfaoğlu ve asistan Asuman Demirkök övgüyü hak ediyor; belli ki çok emek vermişler, detaylarda günler geçirmişler saygın bir sergi ortaya çıkarmışlar. İşini iyi yapan bu profesyonel ekibi kutlarız. Çoker'in ,günlük basında ,güncel/iyi bir analiz yazısıyla belgelenmesi lazım ; kültür editoryasıysa suskun. Ölümünün yüzüncü yılında Osman Hamdi'yi unutanlar, yaşayan bilgenin suratına bakmaz; Türkiye için normaldir. Yetiştirdikleri arkadaşlarımız, toplantı/seminer/tartışma, atölyesinin geleneği falan hak getire. Adnan Hoca'nın durumu Ali Avni Çelebi, Tollu, Nurullah Berk'den farklı oldu ; onlara imkanlar dahilinde sahip çıkan, kitaplarını derleyen anan onere eden asistanları, öğrencileri vardı. Belki yapılanları biz duymadık; olabilir.
Yusuf Taktak, Mustafa Ata'ya çok iş düşüyor..





.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bu Günahı Örtecek bir Tanrı Var mıdır?

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..





'Gafûr', Allah'ın sıfatlarındandır: suçları örten demektir. Gavur ise kafir yani küfr/inkar edenle eşanlamlıdır. Emperyalizmin suçlarını örtecek bir tanrıyı ise ancak adına 'bilim' denilen gavur icadı çakma putla, aydınlanma mezmurlarıyla, ilerleme kitabıyla, kapitalist pazarın tüketici tarikatlarıyla ayakta tutmak mümkündür.
Sipariş üstüne çalışan,toplu mezarları kazan, talimatla suçları örten, ancak Afrika'daki istilacının günahlarını toprağa veren dozer operatörüdür.
Batı uygarlığının kompradorları,Vatikanın sponsorluğu,kültürel elbirliği/demokratik işbirliğiyle ortak çıkara dayanan iştahla yaratılmış, ihtiyaca binaen bedenlenmiş böyle bir tanrı ise sadece ona secde edenlerin despotu iblistir.

Öykünülen Batı uygarlığı, vampir ahlakın kan içme törenlerini, yaşamın her alanına yayılan işgallerle kutsayan bir sahtekarlar cemaatıdır.

2000 yıl önce çarmıha gerilenle, 1564'de ölen Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni'nin taştan çıkarttığı İsa'sı, 2010'daki acı içinde kıvranan 'mağdur'la aynı insandır.

1770'lerde Immanuel Kant'ın, 'Kendi aklını kullanmaya cesaretin olsun' cümlesiyle başlattığı Aydınlanma Çağı/Aklın hükümranlığı, Batı emperyalizmi tarafından kendinden olmayan 'öteki' hayatların karartılması, yani işgal,sömürgeler/kolonyalist talan çağını da başlattı. Şeytani aklı, bilimin ve endüstriyel ilerlemenin koruyucusu sermayenin mübaşirlik ve hazinadarlık makamına atadı.

Uygar dünyanın ilerlemesi, doğanın/canlı yaşamın ve insanlığın gerilemesiydi ki, görülmedi/görülmek istenmedi,anlaşılamadı : Derdest edilen zihinler,incik boncuk hükmündeki materyalle, rüşvetle,aslı astarı olmayan filmlerle körleştirildi/köleleştirdi.

Tüm canlı soyuna karşı işlediği suçlarla ,melanete gösterdiği hoşgörüyle, yaşamın asıl hakikatını inkar eden insanoğlunun günahı büyüktür...






Resim Metin Güçlü






GAZZE-
Gazze'de hava bulutlu on yedi derece / Nem yüzde 16,rüzgar saatte 13 kilometre Saldırıda ondokuzuncu gün,yirminci gece /Ölü sayısı binin üstünde,

yaralı binlerce.

Naylonlara bezlere sarmışlar,büyümeden/ Büyümeden Allahım bakamam
Bakamam onlara..onlar mermiden / Bu çocuklar korrrkunç /Vurulmuş Allahım.

İnsan,insan ne ki,/Şeytanın bacağı kırık kalıyor/İnsan derken .

Birhan Keskin/Soğuk Kazı, Şiirler,2010-Metis Y.






.

BU İNSAN BİR IŞIK KAYNAĞI DEĞİLDİR ARTIK, SIRLARI DÖKÜLMÜŞ BİR AYNADIR

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




Post Modern emperyalizm,yalnız genetiği değiştirilmiş gıdalar üreterek dünyanın canına okumadı; genetiği değiştirilmiş işçiler,ucube köylüler,zombiye dönüşmüş şehir insanları da aydınlar, politikacılar, tüccarlar, sanatçılar,esnaflar : Hepsi evet hepsi,bütün melanetler onun, yani uygar insanın muhteşem eseridir.
Artık güzel günler görmeyeceğiz çocuklar ; motorları kirlenmiş maviliklere de süremeyeceğiz.
Şair Nazım'ın söylediği, düşmana inat bir gün daha fazla yaşamak için direnmenin badem çiçekleri açmış coşkulu bahar umudu da ,bu kirleterek tükettiğimiz dünyada kalmadı..



Zamanında muzaffer işgalcilerin sömürgelerinde lejyoner askerlik yapan, cilalanmış/parlatılmış halkcı ideolojilere, eşsiz küçük burjuva teorisyenlere, değerli efendilere ve pahalı/parlak silahlara sahip, satın alınmış emekçilerin kirli kanla yazılan tarihidir ; bahsettiğimiz Avrupa işçi sınıfın tarihi. Parayla,malla,arzularla rüşvetle, kıstırılmış/kuşatılmış/susturulmuş olarak meşrû artı değeri paylaşan çalışanların aristokrasisi vardır dünya mağduriyetinin karşısında.
İşçisi,emekçisi,işvereni,patronu aydınıyla kader yoldaşı,fikir belleği ortak,
çıkarsal hafızanın yarattığı organize/efendi, uygar bir ırktır Batı emperyalizmi.

Sırları dökülmüş aynada, insanın doğasından gelen ışığı karartarak yargıcı sanığa dönüştüren emperyal despot şeytanın hükümranlığına bilgelikle başkaldırın/
muasır aklın suçuna ortak olmayın ki, yeryüzünün yaşam enerjisi tükenmesin..




BU İŞÇİ BİR IŞIK KAYNAĞI DEĞİLDİR ARTIK, SIRLARI DÖKÜLMÜŞ BİR AYNADIR

'Avrupa'nın vicdanı rahatsızdır' derken bir başka uçta felsefeci Levinas,sanki Meriç'e yardım ediyor gibidir; 'Avrupa'ya özgü olan modernlik saatinde,ki bu aynı zamanda bilançoların saatidir, evrensellik diye görülen emperyalizmin, kendini beğenmişliğin ve sömürünün süregiden bin yılların da sonundaki vicdan rahatsızlığıdır' (1)

Evet, Avrupa'nın yani temsil ettiği 'uygar' insanın katrana bulanmış vicdanı rahatsız ; sahtekar demokrat Avrupa aydınlarının ikiyüzlü tavrından 'ezilenlerin' yüreği yaralıdır..

Timsahın gözyaşlarıdır,insan hakları bildirgesi. Devrimci Avrupa Marksizmi gibi anlı şanlı başkaldırı hareketleri,işçi örgütleri filan hikayedir. Sosyal işbölümü içinde işçilere yönelik hak arama mücadelesi tarihi, ezilen insanlığın, yeryüzünde hayvanca sömürülen emeğin tarihi değildir. Cezayir,Vietnam,Irak halklarına saldıran kötü silahlar, makinalılar, tanklar,uçaksavarlar,bombaları üretenler,silah fabrikalarının işgücü onlardır. İşgalciye asker olan, kumanya, postal, ulaşım, silah hatta kültür lojistiği sağlayan, emperyal güçler için bedeliyle çalışan gene onlardır. Zamanında muzaffer işgalcilerin sömürgelerinde lejyoner askerlik yapan, cilalanmış/parlatılmış halkcı ideolojilere, eşsiz aristokrat teorisyenlere, değerli efendilere ve pahalı/parlak silahlara sahip, satın alınmış emekçilerin kirli kanla yazılan tarihidir bahsettiğimiz.

İşçisi,emekçisi,işvereni,patronuyla kader yoldaşı,fikir belleği,ortak hafızanın yarattığı organize bir ırktır emperyalizm.
'Dövüşerek kazandık' dedikleri sendikal haklar ,sermayenin kendini yontarak amaçlarına uygun hem kendini hem karşı tarafı ehlileştirerek verimli, parasıyla kendisi için problem çıkartmadan çalışan uygar bir işbölümü yaratma yani, kazan/kazan organisazyonudur.
Tüm kolonyalist işgallerin silahını,lojistiğini,materyalini üreten,hatta bizzat işgallerde asker olan Avrupa/Amerika işçi sınıfının tarihi çok da şanlı değildir..
Ne işi vardır İngiliz askeri üniforması giymiş işçinin 1915'de Çanakkale'de,1940'da Hindistan'da Çin'de,1982'de Arjantin'in Falkland veya Güney Georgia Adaları'nda .
2004'de Irak'da,Afganistan'da, Sudan'da..
Bu işçi bir ışık kaynağı değildir artık, sırları dökülmüş bir aynadır.
Tarihte devrimci 'özne' aramak beyhude bir çabadır.
Genç Marks'ın deyimiyle söylersek , 'ideoloji yanıltılmış bir şuurdur'(2)
Tarihte 'ilerleme', her zaman ezen ile ezilenin, mağdur ile mağrurun, sömürgeciyle sömürenin arasındaki uzlaşmaz antagonizmanın/tezatlığın diyalektik sürecinden üremiştir. Tezatların çarpışmasından çıkan kıvılcımla dünya aydınlanmıştır.
Elbette antagonizmanın yapısı ve bizim yaptığımız tanım 'var' hükmünde olunca, antagonizmasız bir toplumun olanaksızlığının kabulu ile olarak sosyalist-komünist/ütopik taleplerden vazgeçmek, soruyu yeniden tanımlamak gerekecektir.
İşte bunun için her yazımızda, insanoğlunun bilimsel arayışlarındaki kaynak, korku damarından yola çıkan bir saplantı olan 'ilerleme' mutlak gerekli midir, hedef doğru mudur diye soruyoruz?


KANT'I DİNLEMEYİN ,BEN SİZE DOĞAYA BAŞ EĞMEYİ ÖNERİYORUM..
Doğa ile uyum sağlayıp,verdikleriyle kifayet ederek,barış içinde yaşamak,bizden geri aldıkları için isyan etmemek, doğa felsefesi ve ütopya olarak tartışmaya değmez mi :
İnsan, kendi soyunun sonunu hazırlayan kavramlara karşı niye basiretli olamaz?
İnsani liyakat,erdem/yardımlaşma yalandır; leşi üleşme üzerine kuruludur vicdanların zembereği. Emperyalist mantık, sürekli yapay hiyerarşiler üretir; alt/üst ilişkilerini kurup,ilgili kesimlere kendilerinin 'alt' ve 'üst' iyi/kötü olduğunu beyan eder.
İkna etme süreciyle,sürdüreceği sömürünün altyapısını ve kamuoyunu hazırlar ; durumdan nemalanan/ teorisini kuran işgüzar aydınlar, parsadan pay kapan gönüllüler,işbilir ticaret erbabı,misyoner teşebbüs çelişkiyi metâlaştırarak toplumun ortak çıkarlarının sözcüsü/takipçisi olurlar.
Irkçılık,her zaman olmuş/olacak, ezen/ezilen çelişkisinin ürünü soyun nevrotik korkusuyla ilgili bir tanımlamadır.
Irk kavramının tek bir yaratıcısı olmasa da,teorinin tanımlanmasında Kant'ın gözlemleri belirleyici olmuştur.
Yazdıkları içinde Fiziksel Coğrafya Üzerine Dersler,Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler önemlidir.
'Baştan aşağıya kara olduğu gerçeğinin,onun aptal olması için kanıt' dediği türden bir çok cümle buluruz bu aydınlanmanın Yüce(!) filozofunda.
Yalnız onda değil,Avrupa'nın ırkçı ortak hafızasından beslenen tüm sosyalist teorisyenlerde de yakın cümleleri/aşağılamaları bulmak mümkündür.
Batı'nın talan için Haçlı Seferleri'nden beri haklı,insani/vicdani,dini,siyasi velevki rant nedenleri hep olmuştur; Büyük Ortadoğu Projesi etiği yeni değildir.
İkna kendisi ve karşıtıyla bir süreçtir. Benjamin'in belirttiği gibi, "düşünme sadece düşüncelerin akıp gitmesi değil,aynı zamanda akışın durdurulup düşüncelere el konmasıdır."(3)
Liberal olsun,dinsel veya sol olsun tüm arkadaşlarıma altını kırmızıyla çizerek söyleyeceğim şudur; ideolojiler ne olursa olsun,her düşüncenin ilerlemesinin altında mağduriyetten elde edilen rant vardır. Tüm oligarşiler bu rant/sömürü üstüne sistemlerini kurarlar.Sömürüsüz sistem/bir arada yaşamak; belde, belediye, veya herhangi bir organizma insanoğlunun bu düşünce sistemiyle, ilerleme mefkûresi ile birlikte anılamaz/gerçekleştirilemez.
Sömürüsüz ilerleme eşyanın doğasına aykırıdır.

"Çağdaş Avrupalı ya ümitsiz,ya da iman diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı,uyanışın biraz geç olmadı mı?"(4)
Bunun için 'Beni koruyacak olansa burada değil: Ben son dindar adamı arıyorum.O kutsal ve yalnızı arıyorum ki,ormanında yalnız olarak bugün bütün dünyanın bildiği şeyi henüz duymamıştır' dediği Nietzsche'nin cümlesi önemlidir ki yeri geldikçe hatırlatıyoruz...

Her şeye,bütün bilgilerinize rağmen, 'unutun' diyorum. Aydınlanmayın,insani aklın eleştirisinden medet ummayın. Doğaya karşı insanın hükümranlığından vazgeçin.
Çünkü doğanın sonsuz yolculuğunda insan var ile yok arasında, bir göz kırpıştır.
Saksıda çiçek, kafeste kuş, akvaryumda balık besleyerek hapsettiğimiz hayatları özgür bırakın. Evcilleştirdiğiniz hayvanları, mülk kıldığınız bahçeleri azat edin.
Elde ettiğiniz her şey , aslında sizi tutsak kılmaktadır.
Boyun eğin . Ne Kant'ı ne de modern aydınlanmanın cüsseli filozoflarını dinleyin,ne de sizin emeğinizle paskalya yumurtalarını boyayanları,ağaçlara şekil,hayvanlara terbiye,insanlara eğitim vermeye,doğaya bilimle hükmetmeye çalışanları.. ; doğa içinde yokmuş gibi yaparak yaşayın. Hem doğayı ,hem içinizdeki gerçek insanın sesini duyun. Seçkin bir aziz,soylu bir uygar,cüzdanı kalın bir rantiye olacağınıza, tabiatın sizle oynadığı yoksul/meczup bir soytarı, yarına tuzaklar kurup, derin düşünmeyen bir serseri olun.
Emperyalist yalanların, yalnız sizin değil, sizin vasıtanızla başka yaşamları karartmasına, dünyamızın üstünde yaşanmaz bir cehennem olmasına izin vermeyin.
Sırları dökülmüş aynada,insanın doğasından gelen ışığı karartarak yargıcı sanığa dönüştüren emperyal despot şeytanın hükümranlığına bilgelikle başkaldırın/
muasır aklın suçuna ortak olmayın ki, yeryüzünün yaşam enerjisi tükenmesin..

Emin Çetin Girgin

(1) E.Levinas,Sonsuza Tanıklık Metis,S 193-2003
(2) Althusser,İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları,İletişim 1989
(3) Walter Benjamin 17.Tez
(4) Cemil Meriç ,Umrandan uygarlığa sayfa 106,142,269

1859 K.Marks Ekonomi Poitiğin Eleştirisine Katkı önsözü
Ronaldo Munck,Marks 2000,Kitap Yayınları,s 130- 2003

5 Nisan 2010 Pazartesi

İnsanlık ne ayıplar yaşadı ; En büyük suç en uygarındır her zaman..








'Timsahın gözyaşlarıdır,insan hakları bildirgesi. Devrimci Avrupa Marksizmi gibi anlı şanlı başkaldırı hareketleri,işçi örgütleri filan hikayedir. Dünyada yalnız iki kişi vardır: Mağrur ve Mağdur.
"İnkıraz devri aydının fârikası, hazinelerinden habersiz olmak. Bu aydın bir ışık kaynağı değildir artık, sırları dökülmüş bir aynadır" diyor Umrandan Uygarlığa kitabında Cemil Meriç ki, gençlere sözlük karıştırtmaya değer...










FIRTINAYLA,BORAYLA SINANMIŞ BİR DOSTLUK ÖYKÜSÜ

Şimdi biraz gençlik çağımıza ütopyalarımıza,dünyayı değiştirmek istediğimiz umutlarla dolu olduğumuz , gökyüzünün bulutsuz mavi olduğu günlere dönelim;
orada bize yollanan bir hikaye var bekliyor..

"Gençtik ve serde hafif anarşistlik vardı.. 1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asılı oda duvarlarımızı süslemişti.

İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı'nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim;
Adı Peter Norman imiş...

İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.

Gelelim hikayeye... Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.

Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman'ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı'ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin?

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi'nin kokartını iğneliyor.

Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor. Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...

Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman? Meslektaşım Aynur'un anlattığına göre, Norman'ın da hayatı kararmış. Tommie Smith diyor ki: "Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi."

Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren 'eylem kardeşliği'

İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan 'eylem kardeşliği' ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.

Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.

Ve şimdi, aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın:

Melbourne'de yapılan cenaze töreni. 'Onurlu beyaz atlet' Peter Norman'ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos'un omuzlarında!

Üç 'eylem kardeşi' son kez omuz omuza... "


Evet bu postayı bir arkadaşımız gönderdi.Aynur Çolak'ın yazdığı habere yapılan yorum,internette dolaşıyor ama kimin yazdığı belli değil;Bu yüzden kaynak belirtemiyorum.Bazı düzeltmeler,eklemeler tahmin edeceğiniz gibi bana ait. eçg



.

Yakın Zaman Tarihinde Bahar Gezintisi

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..





Bazı büyük olaylar,buluşlar veya sosyal duruşlar,yeryüzünde köklü dönemler/dönüşümler oluşturmuş, insanoğluna gittiği hatta makaslar açmış, yol ayrımına getirmiştir.
Calcul terimi yani 'Hesap', üzerinde ayırt etmeye yarayan geometrik şekiller bulunan en eski arkeolojik taşları belirtir. Yazının icadından önce hesaplamanın gereğinden doğan şekilsel,soyut simgelerin bir amacı vardı; miktarı belirtmek. Bu kelime Latince'de 'çakıl taşı' anlamına gelen ve Fransızca'da 'calcul' biçimini alan 'calculus' kökeninden türemiştir. Dolayısıyla ilk yazılı göstergeler,kolektif yaşamın gereği ziraat hesaplarından oluşmaktadır.
Elde bulunan tabletler, Sümerler'in toplum düzeni hakkında bilgi verir. Örneğin Lagaş tapınağının dini cemaatinde 18 fırıncı,31 bira imalatçısı,7 köle ve 1 demircinin çalıştığını bu tabletlerden öğreniyoruz. Ayrıca Sümerler'in yalnızca parayı bulmakla kalmayıp,aynı zamanda faizle ödünç para verdiklerini de öğreniyoruz.(1)
Rakkamların ardından M.Ö 3200'de ilkel pictogram yazının icadıyla insanoğlunun yazılı tarihi başlar; öncesi kayıptır.

75 yaşında Harran/Urfa'dan Filistin'e Lût ile göç eden İbrahim'e gelen ,en eski tarih kitabı diyeceğimiz Tevrat'ın sahifeleri M.Ö. 1900'lere tarihlenir.
Abram doksandokuz yaşındayken Rabbin meleği görünür 'Ve artık adın Abram çağrılmayacak ,fakat adın İbrahim olacak; seni birçok milletin babası ettim.'(2) der.

İbrahim Harran'dan kabilesi ile göç ettiğinde Filistinliler'in ülkesinde Gerar Kralı Abimelek'di ve İbrahim Filistinliler diyarında hayli zaman misafir oldu.-Tkv.22/34
Abimelek ve ordusunun başbuğu Fikol, İbrahim'e söyleyip dediler: Yapmakta olduğun her şeyde Allah seninledir. Ve burada Allah hakkı için bana yemin et ki, bana ve oğluma ve oğlumun oğluna hile ile davranmayacaksın. Fakat benimle ve içinde misafir olduğun memlekete,sana yaptığım lûtufa göre muammele edeceksin.- Tkv/21/22.

İbrahim'in karısı Sara 127 yaşında Filistin'de öldü. İbrahim Het oğullarına şöyle dedi 'Ben sizin yanınızda garip bir misafirim.Yanınızda mülk olarak bana kabir verin ve ölümü önümden kaldırıp gömeyim.' -Tkv.23/4
Ve İbrahim ,Het oğullarını dinlerken Efron'un söylemiş olduğu dörtyüz Şekel gümüşü, tüccar indinde geçer akçe olarak ona tarttı. Böylece Mamre karşısındaki Makpela'da olan Efron'un tarlası, tarlanın bütün hududu içinde etrafında olan ağaçların hepsiyle beraber onda olan mağara, Het oğullarının huzurunda, kendi şehrinin kapısından girenlerin hepsinin önünde İbrahim'e mülk edildi. -Tkv.23/17-18

Harran'dan göçen İbrahim soyunun Filistin'e yerleşmesi böyle oldu. 300 yıldan fazla bu topraklarda kaldılar. Gelen kuraklık ve kıtlıkla zor günler yaşamaya başladılar.
İbrahim kavmi, torununun oğlu Yusuf'la Mısır'a göç etti. Yusuf'la Mısır'a giden Yahudiler, 400 yıl sonra, yani M.Ö. 1000,1100'de Musa'yla çıktıkları dönüş yolculuğunda Kızıl Deniz'i geçseler de , Musa'dan yoksun olarak kutsal topraklara geri geldiler.


Musa'dan yaklaşık 1000 yıl sonra Hz. İsa'nın gelişini yazar kitaplar.Bu defa ise, metafor öznedir ki,Yahuda İskariyot suçludur; mesihi ele vermiş, kınanmış ve kovulmuştur. Eski Ahid,Yeni Ahid ayrılmış,inkisar/kırılma yaşanmıştır. Babil'den sonra büyük felaket gelir : Süleyman Mabedi/Büyük Tapınak'ta Romalı askerler büyük kıyım gerçekleştirirler.
Yıl İsa'dan sonra 70'dir; 980 Yahudi Lût Gölü kıyısındaki Massada Tepesi'nde intihar eder. Kalanlarla,iki bin yıl sürecek büyük Yahudi tehciri başlar; dünyaya dağılırlar

Hz.İsa'dan 570 yıl sonra da barış/islam peygamberi Hz.Muhammed şereflendirir yeryüzünü.


HZ MUHAMMED'LE DÜNYADA YENİ BİR SOSYAL/EKONOMİK DÖNEM BAŞLIYOR

İslam Peygamberinin 632'de ölümünün ardından türlü oyunlarla 661'de Muaviye devleti ele geçirdi.Hilafet makamını,saltanat makamına dönüşerek orduyu bir savaş aygıtı haline getirdi. Önlerindeki en büyük engel peygamberin ailesi yani ehlibeytti. İslamın teslimiyet ruhunu,hükümranlığının engeli gören menhus devlet adamı Muaviye'nin 679'da ölümüyle oğlu Yezid (646-683) Emevilerin ikinci halifesi oldu. Babasından aldığı şeytani siyasi miras ve karanlıkların efendisi hükmündeki tiranlığıyla Hz. Hüseyin ve peygamber ailesini 680 yılında ( Hicri 10 Muharrem 61) yetmiş kişi ile birlikte Kerbela'da şehit etti. Dönemin gereği din adına yaptığı tüm yararlı işler 'yok' hükmünde olup, inananların laneti nesilden nesile üstünedir.



Yezid, 646 yılında Şam’da doğdu. Çocukluğu ve gençliği, babasının valiliği münasebetiyle Şam’da geçti. Çocukluğu sırasında günün şartlarında iyi bir eğitim gördü. Sonraki hayatında özellikle sanata merak saldı,zevke/lükse meylederek İslam'ın bütün kurallarını uygulamalarıyla redetti. Henüz veliaht tayin edilmeden önce Bizans’a karşı gönderilen orduya katıldı. Bizans İmparatorluğuna karşı isyan eden ve Emevilerden yardım isteyen Ermenilere yardım etmek maksadıyla düzenlendiği söylenen sefer sonrasında Baba Muaviye öldü.

Araplar İstanbul'u 674/78 arası dört yıl kuşatmada tuttular. İslam kuvvetlerinin komutanı söylediğimiz gibi Muaviye'nin oğlu lanetli Yezid'di. Bu kuşatma sırasında Bizanslılar 'Ateş Topu/Yunan Ateşi' adı verdikleri büyük bir buluşa imza attılar. İstanbul çevresinde buldukları petrole batırdıkları bezleri top haline güherçileyle karıştırıp, mancınıkla düşman atarak gemileri yaktılar.(3) Bu kuşatma sırasında aralarında Ebu Eyyüp El-Ensari’nin de bulunduğu Sahabeler şehit düştü. Kuşatma neticesinde, Bizans’ın vergi vermesi şartıyla 30 yıllık barış yapıldı.

Bizanslılar'ın icadı 'Ateş Topu', yüzyüze savaşlarla zaferlerin kazanıldığı bir dünyada, iki kuvvetin arasına giren ilk teknolojik arayüzdür ki, petrol türevi maddelerin kullanılmaya başlanması çok daha sonraları silah sanayini oluşturacak ve güherçile ise top yapımına yol açacaktı; Bu icad o gün için Roma'nın ve dünyanın en gelişmiş, zengin başkenti,yeryüzü uygarlığının mimari tasarım harikası İstanbul'da gerçekleştirilmişti

İstanbul karmaşanın başkenti; Bir yanda hipodromda yapılan gladyatör dövüşleri/araba yarışları,bir yanda İstanbul'un en büyük ruhban hareketi 'Uykususuz Keşişler/ Akoimetoi'lar,İstinye'ye ismini veren bir sütun tepesinde inzivaya çekilerek yıllarca münzevi olarak yaşayan Stylite azizleri,halvethaneler,kadın keşişler manastırı,dünyanın tek konvertibl parası Bizans altını,dünyanın en büyük ithalat/ihracaat limanı ,diğer tarafta göz oyan imparatorlara rağmen Roma Hukuku'nu güncelleştiren bilim adamları, yazarlar, felsefeciler, Roma'ya, Monotheletism, ikonacılık ve Hristiyan paganlığına karşı akılcı dini savunan Khalkedon/Kadıköy din adamları, Got/Sasani/Frenk/Alman ve tüm barbar istilaları,Nika isyanları kaosun bin türü ve sokaklarında her renkten/milletten insanla İpek Yolu üstündeki en gelişmiş merkez İstanbul'un günlük yaşamı; demek tarihte ilerleme örnekleriyle böyle oluyor..

Tarih reklamdaki gibi M.Ö 532 değil ama M.S.-eksiğiyle fazlasıyla- 6.yüzyıl.
İstanbul'da aynı olmasa da karmaşa sürüyor...




(1)Yazı İnsanlığın BelleğiGeorges, Jean ,yky s14
(2) Eski Ahid,Tekvin,Bap 12, 17
(3)Bizans Tarihi,Timothy E.Grogry, yky s 174
(4) Eski Yunan Roma tar. Oğuz Tekin,İletişim Yay.

NEFES/NÜFUS

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK /Çağdaş Eleştiri yazısını tıklayın..



Sanat eleştirmenleri işlerini yaparken,sanatçının ürettiği eşsiz biricik, müzayede evrakı kıymetindeki küçük resme kilitlenirler ve "cevheri bulduk !" derler. Kültürel editoryanın meslek hastalığı,iş kazası/üretim zayiatı falan değildir; adına ne derseniz deyin,pazar çığırtkanlığı, mezat tellalığı/hanutçuluk veya işgüzar amigoluk sosyal alışkanlıktır ve asıl hatayı demeyelim ama, boşa pedal çevirmeyi değerli münekkitlere bu noktada yaptırırlar. Büyük toplumsal fotografın eleştirisi ıska geçilir : Asıl yapılması gereken eleştiri buradadır ama arazi mayınlı,korucular görevde,lejyonerler nöbettedir ; kimse girmek istemez.
Biz ise sanatçıları bahane ederek bu çorak tarlalara giriyor, mülkü kabul ettiği yeryüzünde nüfusu, temiz bir nefese tercih eden ölümlü insana hatırlatmalar yapıyoruz...




Arşiv yazıları ve daha iyi bir siyah/beyaz yazıcı kalitesi için yeni adresimiz http://cagdaselestiri.blogspot.com

.



Çağdaş Eleştiri / Emin Çetin, yazışma adresi e.cetin.istanbul@gmail.com

2 Nisan 2010 Cuma

Not Defteri Nisan 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


1 Nisan 2010 Perşembe

Afrika'nın tarihi yoktur der Hegel. Doğa tarihi olarak tamam;ya sonrası.Hegel'deki ırkçı bakış yalnız değildir.

2 Nisan 2010
Haman kimdir Haman? Kant'ın gölgesi,en yakınındaki kişi. Akıl çağını başlatan arkadaşının kıskanç izleyicisi. 'Çelişki içinde çağdaş' diye tanımlasa da, makalelerini yayımlayan Konigsberg Aydın ve Siyasi Haberler Gazetesi'nin sahibi yayımcı. Johann Georg Hamann kadim dostu için şunları söylüyor "Saf Akıl yerine burada başka bir deli saçması ve yüceltme söz konusu; o da iyi niyet. Kant'ın en keskin zekalı kafalarımızdan biri olduğu kesin. Bunu düşmanı bile kabul etmek zorunda; ama ne yazık ki bu keskin zeka onun şeytanıdır." Başka? Kur'anda Firavuna yıldızlara ulaşmak için gökyüzüne uzanan kuleyi/ziguratı yapan başmimar ; Firavunun sağ kolu,tartışma yoldaşı. Onun adı da Haman. Arada üçbin yıl var; aynı mantık ile verilen bir destek var. İsimler tesadüf, mantıklar aynı. İkisinde de yardım ettikleri kişi doğaya başkaldırıyor. İki adamın yolu da ölçülebilir bilgi ; matematik. Aynı isim/adam tarihin sayfalarından süzülüp gerçek er kişi olarak, yaklaşık aynı amaç için, kurucunun yanıbaşında olan kişi. Tarihin tozlu raflarından fırlıyor; yoluna devam ediyor. İlginç değil mi; peki sonuç; her iki kitabı da /öyküleri de tam okumanızı öneririm. Çingene pavuryasının İstanbul boğazındaki mevsiminden, balık borsasının adetsel istatistiklerinden, Kopenhak Kriterleri'nden bahsetmiyoruz; tarihte 'akıl' diyoruz. Biz burada yazsak, fazla sivri laflar olur. Zaten yeteri kadar söylüyoruz.

Bk Haman 28/6,8,38-29/39,40/24,36
Manfred Geier,Kant'ın Dünyası,sayfa 222

3 Nisan Cumartesi
Aydınlanmanın Filozofu üç önemli soru sorar : Ruhsal kimliği içersinde 'ben' nedir?/ Mutlak bütünlüğü içersinde 'âlem' nedir? / En yüksek idealliği içersinde 'Tanrı' nedir?
Metafiziğin 'savaş meydanına' Kant bu sorularla ayak basar. Bunlar yoluyla,kendi hakkında aydınlanmış bir akla ulaşmak üzere,karanlığın ve çelişkilerin içerisine atılır. Saf Aklın eleştirisinden medet umar. İnsani akıl herşeyi yeniden anlayıp, kavramalıdır. Bu 'kavrama' zaman içinde sarmalama/ele geçirme ve değiştirmeye dönüşür.

Bugün ortalarda dolaşan ciltler dolusu kitabın,uçuşan binlerce sözcüğün tek amacı vardır;'değiştirmek'. Bir şeyi,başkasıyla değiştirerken sözcüklerin oluşturduğu kimyayı,zihin haritasına yerleştiririz. Değiştirerek,insanoğlu süreçsel olarak 'ilerler'.İlerleyen zamanda ,yer değiştiren kimyasal partiküller,kurulan iktidar ilişkileri,hoplayan zihin, patinaj çeken moral değerler,arz/arzu metaforu, çağlar boyunca yöntemleri değişse de sabitlemiş total değeriyle ekonomik kurumsal döngünün çıktısı alt/üst,ezen/ezilen ilişkileri , hep farklılaşarak yürüyen insanın yani Homo Sapiens'in var/yok olma tarihini de belirleyecektir.
Kutsal kitap Kur'an değişimin niyetsel tehlikesini işaret eder ve 'Şüphe yok ki Allah,bir topluluğa ihsan ettiği nimeti,onlar kendi huylarını değiştirmedikçe değiştirmez/Allah pek kuvvetli,azabı da pek çetindir.'(3)
Her dogmatik felsefe/düşünce, inandığı değere yer açabilmek için,bir noktada düşünme sürecini sonlandırır.Yol alan düşüncenin,durduğu yerde kök salma başlar, dogmalar oluşur.Bu işin diğer yüzüdür.Kalemin bittiği yerde kılıç devreye girer der Horkheimer
Değişim ve ilerleme insani aklın vazgeçilmezleriyse, sonlu olmasına şaşmamalıdır.
İnsani bir eylemin normal yapısı içinde belirleyici olan 'güdülerdir. Bir şeyi,bir nedenden dolayı 'farklı' yaparız. Bir hareketi olumlamak/olumlamamak olarak idrak ederiz. Bilgisayar dilindeki gibi yazılımın sıfır ve bir değerleri programı bütünü oluşturur. 'İlerleme'de dürtülerin evet/hayır seçimleriyle sosyal program dilini yaratır. Slovoj Zizrek konuya dahil olduğu yerde şu saptamayı yapmaktadır
'İnsanlarsa ontolojik olarak olgusal gerçeklikten farklılık gösteren bir düzeyde işleyen normatif boyut vardır. Doğruluk,iyilik,vd.bir hayatta kalma staretejisinin parçası olarak değil, sırf kendisi için olan arayışlardır. Bu tür bir yanıt beyin bilimlerinin yaklaşımının vurgusunu kaçırır. İlke olarak,bütün seçimlerinin sinirsel süreçlerin terimiyle açıklanabileceğini öne sürdükleri zaman, eğer doğruysa,bunun bunun özgürlüğümüzü etkin bir şekilde çökerttiğini, özgürlüğümüzü aslında gösteriyi idare eden biyolojik süreci yanlış tanıyan,yanıltıcı bir yaşanmış deneyime indirgediğini öne sürmüş olurlar.' (2)


Hegel'in diyalektiğinin kendi penceresinden,biraz kafa karıştırarak yeniden kuran zizekçe bir açıklamadır bu.


4 Nisan Pazar
Beyin bilimlerini nörel gerçeğini,bir başka gerçekle karşılayarak yeni deney alanları oluştururken, programlanmış bilincin, 'kendimi de tam bir fenomenal bilinç sahibi olarak algılayamam' diyerek konuyu özgün iradenin var/yok mu cenderisinde bırakır. Robotlar/zombilerden bahsederek insan iradesini yöneten meçhul ellerin varlığını ima eder. Zizek'te laf boldur;öyle de böyle de söyler ki,aralardaki gerçekleri ayıklamak bize düşer.(4) age.


7 Nisan 2010 Çarşamba
DOĞANIN HUKUKU GERÇEK;İNSANINKİ İSE ÇAKMA

Her özne veya nesnenin bir hukuku vardır. Çekirdeğin toprakla ; arslanın ormanla, işçi arının, kraliçe patronla ; ananın çocukla. Doğanın insanla/hayvanla/bitkiyle. Bu sarmalda eşit değil ama ihtiyaca binaen adil bir düzenlemede herkes neslini sürdürür. Kimse kimseye borçlu kalmaz; doğada geride kimse bakiye/fatura bırakmaz. İnsanın kurduğu /kurguladığı 'gerçek' ise başkadır. Mülk kelimesi,mülkiyeden gelenle aynıdır. Devlet demektir. Adalet mülkün temelidir dediğimiz zaman, anlaşılması gereken adalet devletin temelidir kavramıdır. Onu da kapsayabilir ama eksik kalır; malın mülkün temeli değildir anlatılan maksat . Hukuk yanlış kavrandığı gibi adalet kelimesi ile aynı manaya gelmez. İnsani hukukun amacı ise farklıdır. Her devlet yapısında/her ülkede iktidarı elinde bulunduranlar , adaleti istedikleri gibi yeniden önce kendileri için tanımlarlar.

Roma Hukuku, mutlaka bilinmesi gereken bir temeldir. Özellikle Ogust dönemine kadar, hatta ms 100'lere kadar gelen bir beton temel; kurumlaşan etik hukuk tanımlamasıdır. Sanatsal bir özne olarak yaratılan benzemez bir değer vardır. Arkaik tarihin izini sürmenin önemi büyüktür. Ders olarak kaldıracaklarını söylüyorlar ki çok yanlıştır. Kanun metinlerini ezberlemenin ötesinde zati veya bizatihi değeri vardır hukuk felsefesini öğrenmenin. Jimlastik hareketleri değil ki, onun yerine bilim adamları keşfetti bu daha iyimiş pratiğini koyalım. Giyotin yerine insani olarak iğneyle öldürelim; iş bu kadar basit değildir. Hukuk, doğanın en güzelini yarattığı, Roma'nın ise akıl ile güzelleştirdiği bir sanattır. Şimdi hukuk felsefesine girip konuyu dağıtmayalım.

İçinde yaşadığımız 'olağanüstü hal' isntisna değildir der Frankfurt'un asi evladı Benjanin.Nazilere yakanmamak içim intihar ettiğinde Adorna olmasa söyledikleri/yazdıkları kefen bezinin örtüsü olarak üstünü örtmekten başka işine yaramayacaktı. Arkadaşlık/insanlık/toplum hukukunu gerçekleri ortaya çıkartmakta büyük önemi vardır. İnsan gelişirken vicdan ve hukuk da aynı gelişmişliği göstermiş midir? İnsanlığın ilerlerken sömürü sisteminin tam yol çalışması,ulusun ve uluslararası refahın artması,edinilen/biriken zenginliğin aşağı katmanlara damla damla aktarılması, kurulu sistemin yürümesi için refahın toplumun her kesimince kullanılır olması 'ilerleme'dir. Uygarlaşmadır.
Böyle tanımlıyor ekonomistler,gelecek günlerde refah vaadeden politikacılar ve çağdaş akıl hocaları.
Peki refah ile huzur gelir mi? Emekçinin sistemin tüm nimetlerinden yararalanması,sömürüyü ortadan kaldırır mı? Kölelerin artık tüketici olarak farklı alışkanlıkları olan yaygın bir zümre olması,ezen/ezilen arasındaki çelişkileri yok eder mi?
Aslında ne hukukun, ne de ideolojilerin 'adalet' ile bir ilişkisi yoktur.
Herkes kendisi için adalet isterken, doğa ile eşitlik sağlayamayan 'ego' kendi yasasına taraftar toplamaktadır.


11 Nisan Pazar 2010

Benjamin "Tarih Kavramı üzerine"de galiplerle mağlupların, muzaffer olanla yenilmişin aynı tarih anlayışını, aynı aklı paylaşamayacakları düşüncesinden yola çıkmıştı: Tarihçiler geçmişten bir hazine, bir miras olarak söz ederler. Tarih'in ezilen sınıfları içinse tarih bir enkaz, bir yıkıntılar yığını, bir talan alanıdır. Bir dizi öykünün birbirini doğurarak bugüne doğru ilerlediği bir birikim değil, geçmişin bugüne kavuşması değil, bir öykünün başka öyküleri tüketerek, unutturup yok ederek kendini tek kılması, geçmişin beklentilerinin yok edilmesidir. Bu yüzden kültür denen sürekliliğin ardında hep bir barbarlık vardır.

12 Nisan 2010 Pazartesi
Sanat ,arkadaşlık, ya da din gibi şeylerden sözeden bir sesin birkaç saniye sonra bir otomobil reklamı yaptığı işitilmektedir. Düzgün konuşmayla, müzik kültürüyle veya ruhsal kurtuluşla ilgili metinler, mide gazı ilaçlarının erdemlerini anlatan broşürlerden tanıdığımız bir üslupla yazılmaktadır. Hatta bunların tümü, aynı reklam yazarının ürünü de olabilmektedir.(..)
Bir zamanlar sanatın,edebiyatın ve felsefenin amacı varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak,dilsiz olan herşeyin sesi olmak,doğaya acılarını anlatması için bir dil vermekti.Bugün doğanın dili koparılmıştır.Bir zamanlar,her sözün/çığlığın/jestin içsel bir anlamı olduğuna inanılırdı; bugünse hepsi sıradan bir olay,bir rastlantı olarak görülmektedir diyor Max Horkheimer Akıl Tututulması'nda


14 Nisan Çarşamba
Konigsberg Doğu Prusya'nın küçük bir kentidir; yakın tarihte ise Stalin'in has adamının adıyla, Rusya'ya bağlı Kalinin şehri olarak anılmıştır.
22 Nisan 1724'de doğmuş,doğduğu yerde 81 yıl yaşamış, hiç ayrılmamış ve Konigsberg'i bedenen olmasa da öldüğü zaman terketmiştir.
1784'de rahip Zolner'in 'Aydınlanma Nedir?' sorusu üzerine kaleme aldığı yazısı ile bulunduğu kasabadan Fransız Devriminin yolunu açmış, dünyada aklın egemenliğini ilan eden aydınlanma dönemini, yani tarihsel tanımıyla 'yakın çağı' başlatmıştır.
Artık, herşeyin bir hesapsal karşılığı/aritmetiksel bedeli vardır.

Immanuel Kant, 'Bu aydınlanmada özgürlükten başka şey talep edilmiyor. Üstelik de özgürlük adıyla bilinen her şeyin en zararsız biçimidir talep edilen, yani 'akıl'. Aklını bütün olarak kamuya açık halde kullanma özgürlüğüdür demektedir. (AA 8/36)

Kendi aklını başkalarının,yani geleneğin ve otoritenin kılavuzluğu olmadan kullanma cesaretini öneriyordu ki, onun açtığı yoldan önce sanayileştik, bilim ile tekrar edileni kavradık, gördüklerimize inandık, hırsımızla geleceğe ipotek koyduk ve bugüne geldik. Uygarlık çok şey borçludur Herr Kant'a.
O günden sonra, doğa ile uyum sağlayıp, verdikleriyle kifayet ederek, barış içinde yaşamak, bizden geri aldıkları için isyan etmemek, doğa felsefesi ve ütopya olarak tartışmak için bir değer ifade etmedi. Şeysiz yazarsak ,akıl putlaştı; devrim, önce evlatlarını yedi.

16 Nisan Cuma
Kızılderili reisi Geronimo, 'aslanlar kendi tarihçelerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.' dediğinde bunu söyleyen ilk Avrupalı Walter Benjamin daha doğmamıştı. 'Anadolu'nun güzel şehirleri, kendi tarihinizi yazmazsanız,sizin tarihinizi İstanbul veya Avrupa'da başkaları yazar dediğimizde, kastetiğimiz aynı gerçektir.

Sanat dediğimiz,damıtılmış günahlar toplamı,acının/sömürünün kaymağıdır. Kültürün içindeki perde/yani saklı olan, egemenin ruhudur; sömürelense zaten bedenen de tutsaktır. Müzayedelerde satılan emperyalizmin suç sicilidir. Taklit eden az gelişmiş ülke sanatçısının öykünmesi beyhudedir.
Katil kapitalizmin maktûl ahlakının, Babil sürgünü zamanı gelmiştir. Geçmişin bozuk algısını değiştirecek kararlılık ancak zihniyetin paradigma değiştirmesiyle mümkün olacaktır.



17 Nisan Cumartesi
Yalan üzerine kurulan uygarlık
İnsan, kendi soyunun sonunu hazırlayan kavramlara karşı niye basiretli olamadı?
Burada ilk akla gelen -bilim, ilerleme ve uygarlığın taşıyıcısı olarak 'öteki'nin yani bizim karşımızda yer alan- 'Avrupa'dır.
Irk kavramının tek bir yaratıcısı olmasa da,teorinin tanımlanmasında Kant'ın gözlemleri belirleyici olmuştur.
Yazdıkları içinde Fiziksel Coğrafya Üzerine Dersler,Güzel ve Yüce Duygusu Üzerine Gözlemler önemlidir.
'Baştan aşağıya kara olduğu gerçeğinin,onun aptal olması için kanıt' dediği türden bir çok cümle buluruz bu aydınlanmanın Yüce(!) filozofunda.
Yalnız onda değil,Avrupa'nın ırkçı ortak hafızasından beslenen tüm sosyalist teorisyenlerde de yakın cümleleri/aşağılamaları bulmak mümkündür.
Batı'nın talan için Haçlı Seferleri'nden beri haklı,insani/vicdani,dini,siyasi ahlaki rant nedenleri hep olmuştur; Büyük Ortadoğu Projesi etiği yeni değildir.
İkna kendisi ve karşıtıyla bir süreçtir. Benjamin'in belirttiği gibi, "düşünme sadece düşüncelerin akıp gitmesi değil,aynı zamanda akışın durdurulup düşüncelere el konmasıdır."

Liberal olsun,dinsel veya sol olsun tüm arkadaşlarıma altını kırmızıyla çizerek söyleyeceğim şudur; ideolojiler ne olursa olsun,her düşüncenin ilerlemesinin altında mağduriyetten elde edilen rant vardır. Tüm oligarşiler bu rant/sömürü üstüne sistemlerini kurarlar. Sömürüsüz sistem/bir arada yaşamak; belde, belediye, veya herhangi bir organizma insanoğlunun bu düşünce sistemiyle, ilerleme mefkûresi ile birlikte anılamaz/gerçekleştirilemez.

Sömürüsüz ilerleme eşyanın doğasına aykırıdır; bunu hep söylüyoruz.


18 Nisan Pazar
3 Nisan'da bıraktığımız konuya kaldığımız yerden devam edelim. Durumdan Bolivyanın devrimci lideri Evo Morales'de hiç memnun değil. Doğa ana değişmeden yaşayacak, değiştirmek isteyen ise şirret kapitalizmdir diyor. Kutsal kitap Kur'an değişimin niyetsel tehlikesini işaret eder ve 'Şüphe yok ki Allah,bir topluluğa ihsan ettiği nimeti,onlar kendi huylarını değiştirmedikçe değiştirmez/Allah pek kuvvetli,azabı da pek çetindir.'
Burada değişim/arzu ve talepler toplumsal kontrüksiyonun içini kemiren pas olarak değerlendirilmekte, toplumların yıkılma nedenini olarak görülmektedir; dikkat çeker.
Açıklanabilecek gerçek; barış /selim dini olan islam doğası itibariyle,çevresel mutabakiyet,sosyal uyum isterdir. Devrimcilik doğal durumun sürdürülmesini istemek, yoksa muhafazakarlık mıdır? ; niyetin tam anlaşılması lazım, kelâm ise çok farklı.
İnsani olarak yaratılmışta ise durum faklı ve çıkarcıdır. İttatkâr özne ister. Her dogmatik felsefe/düşünce, inandığı değere yer açabilmek için,bir noktada düşünme sürecini sonlandırır. Yol alan düşüncenin,durduğu yerde kök salma başlar, dogmalar oluşur. Bu işin diğer yüzüdür. Kalemin bittiği yerde kılıç devreye girer der Horkheimer ; yani sözün büttiği yerde şiddet başlar.
Değişim ve ilerleme insani aklın vazgeçilmezleriyse, sonlu olmasına şaşmamalıdır.
Hayatın 'yaratma' değil ama oluşturma yetisi elinde bulunan insanın durumu isyankardır. Çaresizdir; serüvenini mekan içi şiddet uygulayarak ve emanete ihanet ederek yazmaktadır.
Bütün getirdiğimiz deliller doğanın saflığını/ temizliğini,sürdürülebilir yaşamı kuran aklın, doğru çataldan ilerlemesi içindir.Evo Morales'in söylediği gibi,ya kapitalizm ,ya da tabiat ana ölecektir çünkü.

19 Nisan Pazartesi
Üstüne bastığımız yerküre 'şeyler yığını'dır. Şeyler yani nesneler yığını diyoruz çünkü ,yapı itibariyle ezdiğimiz,ezerek,değiştirerek ve yok ederek kullandığımız her 'şey'in asıl amacından, doğa için ifade ettiği mutlaklıktan habersiz olduğumuz için tercih ettiğimiz bir sözcüğün ardına sığınıyoruz.Kendimiz için yararlılık penceresi/perdesinden anlamını çözememenin getirdiği sığlıkla 'şey' diyoruz.
İnsani bir eylemin normal yapısı içinde belirleyici olan 'güdülerdir. Bir şeyi,bir nedenden dolayı 'farklı' yaparız. Bir hareketi olumlamak/olumlamamak olarak idrak ederiz. Bilgisayar dilindeki gibi yazılımın sıfır ve bir değerleri programı bütünü oluşturur. 'İlerleme'de dürtülerin evet/hayır seçimleriyle sosyal program dilini yaratır. Slovoj Zizrek konuya dahil olduğu yerde şu saptamayı yapmaktadır
'İnsanlarsa ontolojik olarak olgusal gerçeklikten farklılık gösteren bir düzeyde işleyen normatif boyut vardır. Doğruluk,iyilik,vd.bir hayatta kalma staretejisinin parçası olarak değil, sırf kendisi için olan arayışlardır. Bu tür bir yanıt beyin bilimlerinin yaklaşımının vurgusunu kaçırır. İlke olarak,bütün seçimlerinin sinirsel süreçlerin terimiyle açıklanabileceğini öne sürdükleri zaman, eğer doğruysa,bunun bunun özgürlüğümüzü etkin bir şekilde çökerttiğini, özgürlüğümüzü aslında gösteriyi idare eden biyolojik süreci yanlış tanıyan,yanıltıcı bir yaşanmış deneyime indirgediğini öne sürmüş olurlar.'


Hegel'in diyalektiğinin kendi penceresinden,biraz kafa karıştırarak yeniden kuran zizekçe bu açıklamayı geçsek bile hayatta kalma staretijilerinin parçası olarak egemenliğin içselleştirilmesini konuşmamız gerekir.'Genellikle bir hedefolarak gösterilen şey,bireyin mutluluğu,sağlık/refah vd.anlamını sadece işlevsel potansiyellerinden almaya başlar.Mutluluk ,sağlık gibi terimler,düşünsel ve maddi üretim için elverişli koşulları belirtmektedir artık.Bu yüzden ,sanayi toplumunda bireyin kendini yadsımasının bu toplumu aşan bir hedefi yoktur.Böyle bir kendini silme,araçlara rasyonellik kazandırırken,insan hayatını akıldışı kılar.Bireyin kendisi kadar toplum ve kurumları da bu uyuşmazlığın izini taşır.İnsanın içindeki ve dışındaki doğanın köleleştirilmesi anlamlı bir amaç olmadan gerçekleştiği için,doğa aşılmış ya da kazanılmış değil,sadece bastırılmış olur.'
Kaan Arslanoğlu'nun evrim/devrim yazısı üzerine konuyu yeniden toparlamak gerekiyor.Kant' yeniden yazmaya çalışalım.Yarım kalan herşey,daha sonra bir daha devamı gelmeyen tutsaklıklar,sıkıntılar yaratıyor. Gene konuya baştan girelim:
Aydınlanmanın Filozofu üç önemli soru sorar : Ruhsal kimliği içersinde 'ben' nedir?/ Mutlak bütünlüğü içersinde 'âlem' nedir? / En yüksek idealliği içersinde 'Tanrı' nedir? Bunları yaparken kendinden biraz büyük ,İngiliz Kraliyet ailesinin korumasındaki ünlü fizikçi Newton'un yazdıklarını anlamladırmakta,matemetiğin ölçülerini akla uygulamaya çalışmaktadır. Aslında çağa uygun bir mantık silsilesini,çıkarları amacı itibariyle kullanılabilir ölçütlere getirerek ticaret burjuvazisinin emrine servis yapmaktadır. Merdivenleri yapan Yahudi Kamodor ailesi İstanbulu mesken tutmuş,ufaktan geleneği sürdürerek icrayı sanata başlamıştır ama daha Fransız devrimi daha yapılmamıştır. Tarih 1789'da nn biraz öncedir.
Metafiziğin 'savaş meydanına' Kant bu sorularla ayak basar. Bunlar yoluyla,kendi hakkında aydınlanmış bir akla ulaşmak üzere,karanlığın ve çelişkilerin içerisine atılır. Saf Aklın eleştirisinden medet umar. İnsani akıl herşeyi yeniden anlayıp, kavramalıdır. Bu 'kavrama' zaman içinde sarmalama/ele geçirme ve değiştirmeye dönüşür.

1820'lerde İngiltere kasvetli bir ülkedir. 5 yaşındaki çocuklar bile işçi statüsünde günde 18 saat çalıştırılıyordu. Karl Marks doğalı iki yıl olmuştur. Prusya'da Kant yeni ölmüş, Fransız devriminin etkisi Avrupa'nın korkulu rüyasıdır. İngiltere ise daha önce krallarının başını uçurmuş, Cromwell tüccarlıktan devlet başkanlığına 100 yıl önce, Avrupa'ya bu gelişmeleri hazırlayarak başbakan olmuştur.
Hep söylüyoruz,sosyalizm Karl Marks'la başlamamıştır, Marksistlerin tekelinde değildir. Bir insanlık idealidir sosyalizm diye. İngiltere'de çağdaş bir evliya Robert Owen 1771'de Galler'de yoksul bir anne/babanın çocuğu olarak doğar.Ower çok ilginç bir adamdır. New Lanark'ı kurduğu sistemle dünyaya tanıttı.Owen, insanın içinde bulunduğu çevrenin şekillendirdiğine, ortam değişirse insanın cennetteki melekler kadar iyi olacağına inanıyordu. Dediğini yaptı ve söylediklerini hayata geçirdi. Marks büyük ölçüde Owen'den etkilendi. Geçen gün konuyu anlatan bir kitap buldum. Cogito'dan çıkmış. Rona Aybay yazmış ; Robert Owen/Sosyalizmin Öncülerinden isimli kitap.Kitabın kapağını daha açmadım ama konuyu bildiğim için şiddetle tavsiye ediyorum. Özellikle sosyalizmin tarihini Karl Marks'la başlatan araştırmacılara, Owen'a bir göz atmalarını tavsiye ederim..
Koca üstadın bir günahı yok: her konuyu Google gibi aradıkları yüzeysel kaynak olarak değerlendirmek isteği biraz haksızlıktır. Usta bu konuda düşünme yöntemi kılavuzu veriyor. Marks'ın yakasını bırakıp,vakit bulursa bu akılları veren Robert Owen'ın peşine düşmelerini öneriyoruz. İnsanoğlunun sakarlığı,anlamsız kendine güveni,superegonun yaratılması/bilim denilen ucubenin icadının ilacı ütopyanın yalnız yaratıcısı değil, kurduğu küçük işçi devletiyle uygulayıcısıdır da çünkü. O zaman Marks 10 yaşında vardır,yoktur. 1820 ler olması lazım. Kitaba bakılacak..

20 Nisan Salı
Egemene öykünme olarak Darwincilik
Önemli,ve şahsen sevdiğim bir zevat hasta yatağında yakınıyordu.'ya kardeşim biz acı çekiyoruz,medya toplanmış,son ziyaretlerini yapanlara vakit yaratmak için, ölmemize musade etmiyorlar,süründürdükçe süründüyorlar' diyordu. Tıp endüstrisi ve ilaç sektörü bir yerden sonrasında ızdırabı artırmaktan başka işe yaramamaktadır.
Horkheimer'den devam ediyoruz:
Beyin bilimlerini nörel gerçeğini,bir başka gerçekle karşılayarak yeni deney alanları oluştururken, programlanmış bilincin, 'kendimi de tam bir fenomenal bilinç sahibi olarak algılayamam' diyerek konuyu özgün iradenin var/yok mu cenderisinde bırakır. Robotlar/zombilerden bahsederek insan iradesini yöneten meçhul ellerin varlığını ima eder. Zizek'te laf boldur;öyle de böyle de söyler ki,aralardaki gerçekleri ayıklamak bize düşer.

21 Nisan Çarşamba
KUTSAL KİTAPLARDA AYRILIKLAR/AYKIRILIKLAR ELEŞTİRİLER: BARIŞ VE BİRLİK DER...
Kur'an da hep aynı mesaj yenilenmektedir.Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ, kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn./Onlardan ki dinlerini ayırıb öbek öbek olmuşlardır, her hizib/tarikat/cemaat kendi elindekine güvenmektedir. Rûm 30/32. Tevrat,Zebur,İncil'in devamı olarak ilahi mesajın gelişini ise ayette şöyle açıklar kitap "Ve lâ tucâdilû ehlel kitâbi illâ billetî hiye ahsenu illellezîne zalemû minhum ve kûlû âmennâ billezî unzile ileynâ ve unzile ileykum ve ilâhunâ ve ilâhukum vâhıdun ve nahnu lehu muslimûn./İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve şöyle deyin: 'Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir. Biz sadece O’na teslim olanlarız.'Ankebût 29/46
Anlamadığımız bir lisandan yararlanmak,bilenlerin çeviri itirazını önlemek için, açıklayıcı/kıyaslamalı kaynaklara başvuruyoruz;sonuç aynı.Bunları niye yazıyoruz.Devamlı söylediğimiz insanoğlunun birliği,beraberliği, ademden beri devam eden kardeşliğidir özlediğimiz.

22 Nisan Perşembe
HER DÖNEMDE DÜŞMANLIKLARI EKMEK KAPISI YAPANLAR OLMUŞTUR.

Üniversiteler,akademiler,tekkeler,profösörler veya şeyhlerle papazlar söylemiyor ama asıl gerçek budur; Evo Morales söylüyor,bizler söylüyoruz üç beş durumu gören meczupla, levhi mahfuz ya da akaşik kayıtlar söylüyor: Marks,Che,Dalay Lama kimi önemsiyorsanız bir parçasını bulacağınız doğrulardan parçalar kapın,kolaj yapın. Dinsel inanç,münevver sorumluluğu,rotary görevi veya sosyalist etik adına katılın; farketmez; kimse söylemiyor ama siz biliyorsunuz: bu da önemli.
Gerçek birdir ve değişmez.
Acil eğitim, süperegonun ezilmesi olmalıdır.
İnsanın kendini böcekle, yaprakla her tür hayvanla, bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi yalnız ahlaki değil fiziksel kurtuluşu olacaktır.
Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp, yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur..

İnsanoğlunun en eski yazılı tarihi Tevrat'tır. Lascaux'da bundan yirmibin yıl önceye ait resimlerin devamı ilk piktgramların/şekil anlatımlarının ,idogramlara/düşünce anlatımına dönüştüğü tarih eldeki verilere göre MÖ 32oo'dür. Yaklaşık 400 yıl resimle anlatımın sürdüğü bu dönem mö 2900'lerde son bulur ve soyut şekiller/harflerle anlatım zaman ekranında belirmeye başlar.Yeryüzü cehenneminin yazılı tarihi bu zaman başlar; yabilmediklerimiz. İnsan utancımızın tarihi ise yok.

Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur ; araştırma konusuysa
15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır.
Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor,doğa burnundan soluyor. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini bırakmadan, kolundan bir kenarda tutarak şunu diyoruz ; 'susun!', en mağdurun sesini duyun ki, esas konu budur.


23 Nisan Cuma
Yeni bir kelime ürettiler.Fena da olmadı,kolaylık sağladı. Bakalım tutacak mı? Contemporary/Güncel yerine, şimdi bazı çevreler 'Contempo' diyor. Ben yeni duydum.
Geleneksel yerine 'Traditional' Türkçeye girmişti.Contempo da, ingilizcede tutunursa, Türçeye çabuk adapte olur.

27 Nisan Perşembe
Biraz sonra doktora gideceğim. Tansiyon yine yükseldi. Kızılayda tahliller 145 tl. Boyun dopleri 140 tl ve sigortalı indirimi yok. 'Neden?' dedim. Sarf malzemesi yok, aletin fiyatı astronomik değil; fiyat niye yüksek? Günde 50 çekim yapsa 7500 tl. Böyle kâr hangi işte var? Kızılay filan hikaye; sistem insanı sömürmek üstüne kurulmuş. Muhatap arıyorum,herkes bize gelen emir bu diyor. Hiyerarşini en üstüne ulaşmak mümkün değil: Dopler niye 14o tl,bu işin maliyeti ne? . Kâr oranınız niye bu kadar yüksek, bu halk enayi mi? Aldığımız maaş 1500 tl, bir dopler 140 tl,Kızılay'dan toplam çıkış 500 Tl; vicdanınız yok mu? Sorduk,uğraştık,cevabını alamadık bugün Kızılay'dan.
Sessiz çoğunluk ; sesten ürken azınlık. Sağlık kuruluşlarında paranın terörü var. Acile veya yoğun bakıma yolun düşmesin. Önce kredi kartı,senet,para derler. Acı çekiyorsun,ölmüşün kimin umurunda . Bir Mayısları Taksim'de kutlayarak öfkeyle haykıranlar, ne yazık ki kalabalık hastahane köşelerinde sessiz, boyun eğmiş, kadere tevekkülle teslim olmuş kullar..

29 Nisan Cuma
Türkiye’de içtimai sınıflar olmadığından entellektüel de yoktur. Daha dogrusu, her ikisi de birer ruşeym, birer ümmmet, birer «öykünme» dir. Entellektüel, , Avrupalı bir hayvan. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği cok defa. Aydın, entellektüelin magara duvarına vuran gölgesi. Entellektüel, ya zamanını öldürmüş düşüncelerin aktarıcısı, ya yeni bir dünya kurmağa çalışan bir içtimai sınıfın yol göstericisidir. Aydın ne mazisini bilir ne gelecek hakkında aydınlık tasavvurları vardır. Ülkesi ile göbek bağını çoktan koparmıştır, ülkesi ve tarihiyle. En ciddileri ya Marx'ın şakirtidir ya Seyid Kutb'un. Eskiden bir müstagribler kervanıydı intelijansiyamız, kervana müstağripler de katıldı.(gariplerin yerini şaşkınlar aldı-eçg) Bu gölge aydınların ayırıcı vasıfları kendi kendi­lerini küçümsemek. Türk düşünemez bu efendilere göre, düşünemez çünkü kendileri düşünemezler. Ama onlara Türk diyebilir miyiz acaba? Avrupa’nın en sefil yazarı erişilmez bir zirvedir, bu efendiler için. Hakikatta Avrupayı da Asyayı da tanımazlar. Hür düşüncenin olmadığı yerde intelijansiya da yoktur. Avrupa, Descartes'dan beri aklın ve idrakin cihanşumulluğunu anladı. Entel­lektüel, düşünce dünyasını her gün yeni baştan yaratabileceğine inanandır. Nerde o kahraman? diyor Cemil Meriç. Hisar Dergisi, Ekim 1975, Sayı 142


(1) Immanuel Kant,Manfred Geier İletişim
(2) Enfal 8/52-53
(3) Paradalaks, Slavoj Zizek,Encorde,s 177/178
(4) Cemil Meriç,Umrandan Uygarlığa ,İletişim



.
(5) Max Horkheimer,Akıl Tutulması, s120-Metis