26 Şubat 2010 Cuma

BEN DE ANLAMIYORUM BU "ÇAĞDAŞ SANAT" TAN

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



Ego, orta yerde cüretkarca teşhir edilmektedir. Fragmanda İsyan vardır. İzleyici, salona girer girmez bir avuç yalanla ablukaya alınır. Düşünce zincirleri kopartılır, mantık silsilesi harap edilir. Kuvvetli ışık altında sorgulanır.. Salonun asap bozan suskunluğunu dolduran ağır aksak topuk sesleri eşliğinde işkence görür.. Uydurulan uygunsuzluklarla vicdan taciz edilir. İletişim sağlayamadığı nesnelerle gözler yorulur, zihinler örselenir, bilgiler resetlenir, mizan kurulur, tuzaklar serilip kimlikler silinir. Başkalarının acısını yüklenmiş sanatçı karşısında kişi yediği salvolarla acz içindedir, sersemlemiştir ; günahları sırtına yüklenen birey, insan postunu terketmeye zorlanır. Algılayamaz/anlayamaz duruma getirilir ; psikolojisi dumura uğrar, iktidarı hadım edilir, ötekileştirilir, sonuna kadar aşağılanır . Bienal sanatçısı, bir kabus gibi yolcunun bağrına çöker..
Hor hakir hesabı dürülüp dışlanır ,ruhu içinden, cevheri elinden alınır ; gözleri yuvalarından fırlar, beyni yerinden olur; cesedi kapı önüne konur.
Efektte Kargalar, Minerva'nın baykuşunu taklit eder ; hokkabazın şapkası Midas'ın şahane kulaklarını saklar..Delilerle filozoflar arasındaki sınır kalkar; hayat çöker.
Perili köşkün asıl sahibi emretmiştir .. Korku odasının zangoçu capitalismus, küresel sermayenin gardiyanı, yüz' lüklerin efendisi 'küratör' amacına ulaşmıştır.
Mesaj budur / gaye budur ; mağdurların mağrurları beslediği bu pazarda hiyerarşi yaratarak iktidar sağlamak dışında manifesto zaten yoktur..
Birey yok edilir..




25 Şubat 2010 Perşembe

ÇAĞDAŞ SANAT NİÇİN ANLAŞILMAZLIĞI SEÇİYOR/ KİM,NEDEN/NİÇİN?..

'Borges felsefesinde hayat-insan ilişkisi, birbirlerine kader olarak tanımlanamayacak bağlarla bağlanmıştır' demişti bir yazısında ; kimse itiraz etmemişti.
Sanattan anlamak da başka şey canım! dediğinde ise ironi vardı;saygıdan değil,öfkeden herkes ayağa kalktı.
20 Ağustos 2008 tarihli milleti ayağa kaldıran bu yazısında şöyle diyordu Oğuz Atay'ın yüce gönüllü sevgili eşi , yazar Pakize Barışta (1-2):


"İtalya Kültür Bakanı Sandro Bondi vesile oldu da öğrendik. Bondi, bir hata etmiş; çağdaş sanatı eleştirmiş.
Çağdaş sanatı oluşturan ülkelerden biri olan İtalya’nın Bakanı, çağdaş sanattan anlamadığını itiraf etmiş, ama hangi gerekçeyle?
Çağdaş sanatta bir güzellik emaresi bulmakta güçlük çekiyorum. Çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı bir sergiye gittiğimde, ben de herkes gibi anlamış gibi yapıyorum. Ama dürüst olmak gerekirse hiçbir şey anlamıyorum.”


Çok tartışıldı İtalya Kültür Bakanı'nın sözlerini destekleyen yazısıyla Pakize Barışta.

KEDİ, KEMAN, ŞARAP, KILÇIK
Pakize Barışta'nın vesile olduğu, 'Çağdaş Sanat' olgusunu ve açmazlarını değerlendirdiğimiz yazılar sanatsever çoğunluk tarafından ilgiyle okundu; Soner Yalçın kendi portalında günlerce manşetten yayımladı; Bedri Baykam kendi web ana sayfasından yazılarımızın linkini verdi ve hala devam ediyor(bu oyunda bir yanlışlık var diyenlere de öneririm), Cumhuriyet'teki köşesinden desteğini sürdürdü.
Okuyucu yorumları ise Pakize Barışta'yla paralellik gösteriyordu.
Anlaşılan oydu ki,insanlar 'Çağdaş Sanat' yapıtından anlamıyorlar ve anlamadıklarını da söyleyemiyorlardı.
Zaten Barışta bunu söylediğinde de tüm sanat camiası ayağa kalkmış, yazarı cahillik ve bilgisizlikle suçlamışlardı.

O ve diğer Pakize Hanımlar ve cahil,cüretkar beyler,işbitirici sanat otoriteleri tarafından elbirliğiyle susturulmuşlardı.

Peki asıl sorun neydi?

KÜRATÖR DENİLEN VARLIK İŞİNİ EKSİK BIRAKIYOR
Yalnız çağdaş sanat adına yapılan adlandırmalar,eserler değil,yazılar,metinler,tanıtım ve eleştiriler de işin içinden çıkılmaz lafazanlık,cehennem azabını aratır karasabanlarla dopdoludur takip edenler için.
Aydın sorumluluğu hatırına ise çiğ tavuk yenilmektedir.

Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim. Çağdaş sanatı üretenler ve ona yol/yön verenler büyük ilgiyi,kerameti kendinden menkul şeyh gibi,çareyi anlaşılmazlık zırhına bürünerek koruma kalkanına kavuştuklarında yaratıyorlar.

Ne kadar anlaşılmaz ise o kadar 'derinlik' yaratılacağını umuyorlar ve işlerini bilerek eksik bırakıyorlar.

Bütün bunları niye söyledik ?

Her zaman yaşıyoruz,düzeltmeye çalışıyoruz ama bir örnek olarak anlatıyorum.
Hafta içinde Beyoğlu'ndaki Akbank Sanat Galerisi'ne gittim. Claude Closky adında bir sanatçının sergisi vardı.Küratörü Ali Akay.Serginin ismi ; Yazı mı Tura mı?
Sergi salonunun ortasına konulan büyük bir masada çok yüksekten uydudan, farklı irtifalardan çekilmiş dünya/parsel fotograflarıyla bir sorgulama yapılıyordu.
Bu tür düzenlemeler,içerikte detaycılığının yanısıra görünümde gelişmiş bir hayat envanteri/muhasebesi,argümanları sunar ve pitoresk zenginlikle nakışlandırıldığı,aşkın bir gözlem sağladığı varsayılır .Ama sanatçının anlatırken kullandığı silahlarının gücü, derinliği,kavram yaratmadaki özgünlüğü ve inceliği, insanla beraber hayatın da perçeminden vicdanıyla yakalayacak bir düzeyde midir,böyle bir özlemi,amacı takip eden araçlarını oluşturabilmiş midir ; çok tartışma konusudur servis edilen realite.


Gerçekten deli olup da kendilerini filozoflara benzetmeye heveslenenlere deli bilgeler demek daha doğru olmaz mı? diye soran Desiderius Erasmus devam ediyor : ' Riyakar olmak için canla başla çalışsalar da, şapkadan çıkan kulakları Midas'ı ele verir.'


ÇOK ARADIM DENGİMİ ALEMDE, SONUNDA BEN KAYBOLDUM

Bu tür işleri değerlendirmek için , 'ne söylendiğinden' önce , onu 'söyleyene've 'söyletene' bakmak gerekir.
Rehber genç kızdan biyografi istedim; sanatçı bize biyografi bırakmadı dedi.
Böyle mükellef/mükemmel,zeka ürünü bir cevapta bir adım öteye gitmek mümkün değildi.
Sanatçı nerede,küratörü arayın konuşalım dedik,bankodakiler söylediğimizi algılayamadılar; internet üzerinden bilgilenmememizi önerdiler.
Sergi broşürüne baktım Artist Claude Closky , 'imajın anlamı ve anlamsızlığı üzerine düşündürttüğünü' söylüyordu.
Şimdi güzel kardeşim,senin yaptığın bu anlamlı sorgulamada filme biz kaçıncı dakikada girdik ; başlattığın mahkeme,muhakemede kaçıncı celsedesin?
Ortada,aynı cevapları tekrar tekrar veren bir genç kız,bankoda 'ben bilmem merkez bilir' diyen iki görevli,bütün oyuncaklarını bırakıp biyografisini bırakmayan bir sanatçı,telefonları verilmeyen gizli kahraman küratör; peki kardeşim ortadaki bu garabetin hikmetini bize kim açıklayacak?
Kanıtları sergiliyorsun ama savın/savcın,tözün,tekstin delillerinin dosyası nerede, kişisel/sosyal 'evrim'in hangi hanesinde/haresindesin,okulunun kaçıncı sınıfında,mülkünün kaçıncı katında,ne renk bir çadırda ikamet ediyorsun nasıl anlayacağız?
Sevgilin,banka kartların,üye olduğun statü dernekleri, aylık gelirin deyip özeline girmiyoruz; merak etme..


DELİ/KUYU HİKAYESİNDEKİ TRAJİK ANLAM KARGAŞASI

Niyetin iyi olsa da,netice anlaşılmaz olmaktan dolayı,tatsız sevimsiz olabilir.
Seni tanımak,delilleri anlamlandırmak,iz sürmek için,kayıtlara,yardımına ihtiyacımız var.
Ne ki sizlerle başetmek zor : Tanıtıcı veya yanıltıcı reklam mağdurları dayanışma derneği sosyal yardım fonuna mı,bağlı olduğun sınırlı sorumlu esnaf kooparatiflerine mi,yoksa nöbetçi savcılığa mı başvurup sana ve küratörüne davet çıkartmak gerekecektir; bilemiyorum.
Yoksa elinizdeki bilgi,belge ve delilleri sunmanız için ek süre mi talep edersiniz bir düşünün.
Görmediklerimize inanmamızı,dininize,putlarınıza tapınmamızı,boyun eğmemizi isteyip,izleyeni çaresiz bırakıyor,şansınızı zorluyorsunuz sevgili sanatçı,küratör,galerici entellektüel kardeşlerim.
Belki de iyiliğimizi istiyorsunuz ama bizse biliyorsunuz ki başka iklimlerin kafiriyiz;inançla değil akılla sorguluyoruz yaptıklarınızı. Gördüklerimize inanıyor,delil bekleyerek,gün be gün,hangi adımdan sonra hangi adımı attığını,düşünce silsileni,hikayenin önce evvelini,sonra ahirini sormaya devam ediyoruz : Sen ve küratörün bu noktaya nasıl geldiniz; bu soruları nasıl oluşturdun,kendi tekamülünün kaçıncı basamağında yorgunluk atıyor veya sörf yapıyorsun? Hangi beklentiyle oyuncaklarını topluyor,nerede istifliyor,yaşamla ilişkilendiriyor,sergiliyor, ganimetlerini gösteriyorsun diyoruz.
Bereket Baba türbesine çevirdiğiniz sergi mekanlarındaki gizil gücünüzü,arka fondaki sır dolu törenlerinizi,mezhebinizi,cemaatinizi,kurban ritüellerinizi merak ediyoruz.
Kitabınız,dininiz,peygamberiniz yoksa hepsi hayal mi;var gibi mi yapıyorsunuz?
Aldığın zamanımız,yorduğun,hırpaladığın zihnimiz karşılığı ikame eden görsellerinle acaba kaçak kiracı, fuzuli işgalci, selam verip borçlu çıktığımız istenmeyen davetsiz misafir misin ?
Biyografin,kronolojin,krimonolojin suç/sevap örgütlerinle bağın,sivil toplum kuruluşlarıyla kol mesafen, yaşın,milliyetin,coğrafyan,eğitimin,ideolojin cinsin,cibiliyetin memleketin neresidir hemşerim.
İkamet ilmühaberin,soykütüğün,fotografın,CV'in,referansların olmadan hangi işveren yüzüne bakar senin.
Yaşam serüvenini oluşturan bir kitaptaki öykünde/romanda iç sahifelerden cımbızlanarak çıkartılmış bir cümlenin bir sözcüğü olan bu sergiyle bütünü kavramak ve değerlendirmek mümkün müdür?

Ortaya attırdığın iki uydu fotografiyla anlamadığım bir dilde belki de küfür ediyorsundur kutsallarıma; vesika göstermezsen,sözünü/derdini nasıl anlayacağız ; mahallenin ünlüsü,çok damgalı pasaportun sahibi,ileri gelen dostların yoldaşı olsan da bizden temiz kağıdını alabilecek misin?


GELENE GEÇENE ÇOK SORDUM

Söylediklerimizi cevaplandıracak kimseyi bulamadık;sergi gezenler beyni alınmışçasına tepkisiz,mütebessim ve mutluydu : İzleyiciler, her zamanki gibi aşırı terbiyeli,çekingen, saygılı insanlardı .
Evet bu sergiler bir kitabın ,bir cümlenin içindeki bir sözcükle eşanlamlıdır dedik.
Bütünü görmeden ne olayı ve sanatçıyı kavramak,ne de eleştiri yazmak mümkün değildir.
Kültür mafyasının derebeylerinin yazdığı reçetelerle beyni yıkanan sanat takipçisi genç dimağların,aydın sorumluluğunu yerine getirmeye çalışan insanların,ezbere alınan rutinlerinde ise durum sorgusuz kabul edilir ki; kapan kurulur,büyük av olurlar.
İzleyici salona girer girmez ablukaya alınır,umut fidelerinin dibine kavram olarak kireç dökülür,düşünce zincirleri kopartılır,mantık silsilesi harap edilir,salonun asap bozan suskunluğunu dolduran aksak topuk sesleriyle sersemletilir,iletişim sağlayamadığı nesnelerle gözler yorulur,beyinler tecavüze uğrar,zihinler resetlenir,anlamaz durumuna getirilerek ötekileştirilir,aşağılanır,hor hakir kılınır,ruhu içinden,cevheri elinden alınır kapı önüne konulur.
Perili köşkün zangoçu, uygar insanın umudunun/sevincinin celladı olarak 'küratör' amacına ulaşmıştır.
Sergigezer eksik verilerle psikolojik işkenceye uğramakta, kurulu sistem tarafından sahte bir kültürün askerleri olarak itaat etmesi gereken savaş esirleri gibi açık düşman ilan edilmekte, dolandırılmakta,iktidasızlaştırılmakta ve Ebu Garib'i aratmaz taktiklerle baskılama işlemine tabi tutulup, bilinçli olarak öğütülmektedir.
Bütün bunlar, sanatçının ve küratörün biricik ve benzemezliğini ,seçkinliğini ispatlamak, malın değerini yükseltmek için mizansendir.
Bu, Batı sanatının sanatçıyı anlaşılmaz şekilde deforme etmesiyle başlayan eski bir artı değer oluşturma dolabıdır ; sanal mülkiyeti inşa,yaban hayattaki sınırlarını yenileyerek ifşa ve ardından başkasının emeğini, yani cebindeki parayı gasbetme yöntemi olarak icad edilmiş ve adı 'Çağdaş Sanat' konulmuş Amerikan malı bir oyundur.
Levinas bu senaryoyu bozan düşünce gücünü şöyle tanımlıyor "Eleştiri ,sanatın insanlık dışılığını ve tersine çevirmesini,insan hayatının ve zihninin bir parçası kılacak olan anlamanın zorunlu müdahalesini temsil edecektir."(3)

Levinaslar olmasa yazdıklarımıza cami avlusunda bulunan defter muamellesi yapılacaktı.
Ne var ki, post modern bakış dedikleri,sanat yapıtından bağımsız yazı fikri, demokrat liberallerin konuya toleransla yaklaşımı, yazdıklarımızı topyekun inkardan korudu.


GELEN GEÇENE ÇOK SORDUM AMA YOLLARA PUSU BEN KURMADIM

Apel kelimesinin kökeni Latinceye gidiyormuş; davet etmek, çağırmak, cezbetmek demekmiş. Yaklaşık 150 yıl önce Apelyan ailesi yaptırmış. Bina Galatasay Lisesi'nin duvarının dibinden Çukurcuma'ya doğru ilerlerken önünüze çıkar. Galeri solda ,sağa doğru kıvrılan caddenin kavisinin hemen yanıbaşında ; giriş kapısı caddeden merdivenlerle ayrılmış. Hep aile apartmanı olarak kullanılmış.Tema olarak eleştirilerim olsa da sağolsunlar sergilerini her iş üzerine detaylı açıklamalar yaparak gezdirdiler; çabalarını anlaşılır kıldılar.
Bu tür sergilerde 'eser' kendini bir diyalogun başlangıcı olarak sunar.
Bu olmadığında Apel Galeri'de 'Kültür Fizik' sergisinde değerli galeri sahibesi,Nuran Terzioglu'na da söylediğim gibi ,manifestosu,kronojisi,biyografisi olmayan işler 'tezyinat' işlevi görür ki,eski bir tartışmanın alevlenmesine neden olur.
Levinas 'Bu tamamlama 'sanat için sanat'ın akademik estetiğini zorunlu bir biçimde haklılaştırıyor değildir.Bu formül,sanatı gerçeğin üzerine yerleştirdiği ve onun bir efendisi olduğunu kabul etmediği için yanlıştır ; sanatçıyı bir insan olarak ödevlerinden azlettiği,onu kolay elde edilen bir soyluluk içinde güvenceye aldığı için ahlak dışıdır' diyor.
Buradaki 'efendilik' kavramını Levinas büyük oranda kendi biyografisinde göreceğimiz gibi mistik ruhsal boyutunda değerlendiriyor olabilir. Biz ise kendi coğrafyamıza,toprağın kokusuna,'halk/topluma bağlarız;küratör ise oyun kurucuların merkezi,cehennem yatağı global dünyanın başkenti New York'tan aldığı tamim/talimatnamelerle ilişkilendirebilir.Yeis yok; 'sorun' ise anlaşılır/net olmakta.
Akbank sanat'ta küratör Ali Akay ise,sanatçı Claude Closky'yi perde arkasında tutmakla, izleyici için kolaylıkla anlaşılır olabilecek bir oyunu,kavramlara değil ama kavrayışa kurduğu tuzaklarla anlaşılmaz kılmaktadır. Kör noktalar,jet lag,sersemletmeler velev ki Batı'dan ithal edilen bu post kolonyalist sanatın doğasında var;sen de illaki tarihi yazan mütekebbirin diliyle titreşmek zorunda mısın? "Sanatın en temel yöntemi,nesnenin yerine onun imgesini koymaktır-kavramını değil,yalnızca imgesini koymaktır.Bir kavram-kavranılmış nesne-anlaşılır nesnedir.Zaten eylem yoluyla ,gerçek bir nesne ile yaşayan bir ilişkiye sahibizdir;onu kavrarız,onu anlarız.Fakat imge,bu gerçek ilişkiyi,eylemin ilksel kavrayışını nötrleştirir.Şu an geçerli olan estetik çözümlemenin bittiği nokta-sanatsal bakışın o meşhur çıkar gözetmezliği,her şeyden önce kavramlara karşı bir körlüğe işaret eder"(4)
İmge,bu gerçek ilişkiyi,eylemin ilksel kavrayışını nötrleştirir; bir kere daha altını çiziyoruz.Önemli kavramları bile kolaylıkla müptezel kılıp,sıradanlaştıracak, (amiyane tabiriyle yalama yapacak) bu tür sergiler,metinlerle,biyografilerle desteklenmediğinde, problemin çözümüne işaret etmekten ziyade,problemin parçası haline gelirler ki,çoğu zaman anlaşılmaz olmak, bulanık ortamlardan ve fonlardan nemalanmak için kafidir.
Zaten sanat için ,problemin çözümünden ziyade,konuya duyarlılık sağlayarak toplumsal bilinçle sınırlı bir görev tanımı yeterlidir ki,bunun için bile cümleyi tam, anlaşılır, dürüstçe kurmak gerekir.
Küratörler de bu bulanık ortamın yaratıcıları olarak,aydınlatmaktan öte karartıcı ve delilleri yok ediciler olarak işlevseldirler.

Sanat hiçbir zaman asla, yalnızca 'sanat' olmamıştır.
Sömürgecinin,gizli şifrelerini,kopyalarını/kodlarını tekrar ederek kendini çoğaltan bir virüs gibi gezinir çoğu zaman toplumun damarlarında. Zorbaca hareket eden,özgür iradeyi baskılayan ekonomik bir sektör,kendi keşlerini yaratan keyif veren bir arzu nesnesidir ki,bu kapitalizmin doğası gereği anlaşılırdır.
Post modern dünyada sanat, tahrik,tehdit ,rekabet ve inkar edip, etrafını yıkarak pazar yerini açarak,mühendis işbirlikçileri ve mezarkazıcılarıyla birlikte ilerler.


Pakize Barışta "Türkiye’de çağdaş sanat olgusu, bu nedenlerle aslında tipik bir Batı modeli ithali durumunda ne yazık ki" diyerek haksızlık mı etmiştir.?
Hayır değil;çünkü buradaki küratör yurt dışından aynı eksikliği,anlaşılmazlığı ithal edip,tekrar ettiği için oyunun bu şekilde 'hep' sürdürülebilir olduğunu sanmaktadır.
Aslında bütün bu çöküş, meczup peygamber, bunların evliyası sahtekar Marchel Duchamp'la başlamıştır ki, sürekli yazıyoruz bu yol Amerikan emperyalizminin güdümlü tarih yazıcılarının bir oldu bittisidir,peşine takılmayın diye.

Çözüm mü? Çözüm Marks'ın söylediği gibi sanatın da toplum gibi evrimleşerek adım adım ilerlemesindedir.


DEĞMEYİN BANA

Global yurttaşlarımız,aileden zengin gözümüzün bebeği küratörlerimiz,misafir sanatçılarımız ; sizler rantiye vakıflar,Amerikan,Avrupa destekli initium/inisiyatif navigatörlerle,olmazsa sivil fonlarla üç dilde tuttuğunuzu kopartır,yolunuzu bulursunuz da, bu ülkede asılsız umutlarla yoldan çıkardığınız kasabadan kente yeni göçen genç insanlar,umutlarından başka hiçbir mülkiyeti olmayan fidanlar,düz yolda şaşıp kalır,hafıza kaybı/kimlik krizine duçar olurlarsa hiç vicdanınız sızlamaz mı? Bunun sorumlusu olan yoksulluğun/yoksunluğun teğet bile geçmediği rantiye,burunlarından kıl aldırmayan müstemleke züppesi beylerin, tanzimatçı/açılımcı hanımların, düş yorgunu entellerin umuru olur mu?

Doğru tespiti var,iki paragrafta da cümlelerini emanet alıyorum Barışta'nın : Zenginliğin her zaman yoksulluğa ihtiyacı vardır diyor bir yerde tamam ; ama ötede,yurdunun,halkının çıkarlarını umursamadan saf tutanlar,zenginin diliyle,kolonyalistin kültürü ve çıkarlarıyla titreşenler,bu ülkenin ne kültürünün ne de aydınının çıkarlarının ve yaratıcı ruhunun,dilinin,üslubunun ezberinin,retoriğinin sömürgecinin iman tahtasına sittinsene çivili olmadığını mutlaka öğreneceklerdir.

Borges'in de söylediğini der; Biryerlere tutsağızdır,kolumuzu,yakamızı/paçamızı kaptırmışızdır: insan iradesi özgür değildir zira.
Ama bütün bunlara rağmen,Türkiye sanatçısı/insanı kendi dilini,sorgusunu,eleştiri ve kültürünü kendi rengiyle yaratmak zorundadır.

Pakize Hanımı taşa tutanlar, ansızın izleyiciler arasında fena halde ezber bozan birine denk gelirler ki, adamın karizmasını beş paraya satışa çıkarırlar.
Vur sırtına ,al ağzından lokmayı izleyicisini mumla ararlar : Ben yaptım oldular dönemi sarakaya alınır,sırt sıvazlama törenlerine yeniden ara verilir, editoryal hanutçuların uykuları kaçar, Venedik kafileleri ikrah ederler, yerli bienalcilerin tekerlerine çomak sokulur,huzurlar bozulur 'öfke'nin gölgesi kapıda belirir ; Avrupa'nın üstünde dolaşan hayalet geri döner,zuhur eder.Bazen ütopyalar,sahte cennetler bazen de bin yaşındaki Marks, çürüyen sisteme yeniden medet olur.
İnsanlar konuşmaya, aydınlar hesap sormaya başlar.
Dostluklar yorsa da,gücü doruğunda teslim olmayı reddeten düşmanla boşluklar dolar.
Eleştiri ciddi iştir ,kültür başkentinde sergi düzenlemek ise risktir.
İşgüzar ve hevesli tüm küratör kardeşlerimizedir sözümüz ; bizden söylemesi.
İzleyicilere, genç kuşaklara, bizi hatırlamayan eski filizleredir son sözümüz :
Birkere daha altını çizerek tekrar ediyoruz ;
ve biliyoruz ki,sanat asla yalnızca 'sanat' değildir..

Sergi Akbank Sanat Merkezi İstiklal Caddesi,Beyoğlu adresinde 8 Mart'a kadar görülebilir!


EMİN ÇETİN GİRGİN


(1) Ben Buradayım,Yıldız Ecevit,Oğuz Atay'ın(..)dünyası,s389,İletişim,4.baskı 2009
(2) Taraf Gazetesi Pakize Barışta Kıyı 20 Ağustos 2008
(3-4) Levinas, Sonsuza Tanıklık, Gerçeklik ve Gölgesi S 59 Metis,1.baskı 2003
(5)http://www.understandingduchamp.com



.

Yazışma Adresi

Emin Çetin
ecg.okur@gmail.com

BLOG ADRESİNE SAYFALARINDAN LİNK VERENLER AŞAĞIDAKİ İKONLARI KULLANABİLİRLER































.

21 Şubat 2010 Pazar

Not Defteri / 1-15 Şubat 2010


11 Şubat 2010 Perşembe
TEVRAT'TA ÖYLE LAFLAR VAR Kİ,KİTABIN RUHUYLA UYMUYOR
ACABA ÇEVİRİ YANLIŞI MI VAR?


Zaman zaman bir araştırmacı olarak eski kaynaklara da bakma ihtiyacı duyarım.Bu nedenle Tevrat ve İncil'i de okumuşumdur.
Konuyu tartışmak falan değil amacım,yanlızca bilgilenmek.
Dinler arasındaki ortak ritüelleri sıkça görebiliyoruz.Örneğin yapıyorlar mı bilmiyorum ama 'abdest' bir 'emir' olarak Tevrat'ta yer alıyor.
Çıkış,30.Bap/18'de şunlar yazıyor :
"Ve Rab,Musa'ya söyleyip dedi: Yıkanmak için bir tunç kazan,onun ayağını tunçtan yapacaksın.Ve onu toplanma çadırı ile mezbahın arasına koyacaksın ve içine su koyacaksın. Ve Harun oğulları ellerini ayaklarını ondan yıkayacaklar. Toplanma çadırına girdikleri zaman,yahut Rab'be ateşle yapılan takdimeyi yakmak için ibadet ederek mezbaha yaklaştıkları zaman,ölmesinler diye su ile yıkanacaklar. Ve ölmesinler diye elleriyle ayaklarını yıkayacaklar. Ve onlara,kendisine ve zürriyetlerine,nesillerince ebedi kanun olacaktır"
Kurban ritüeli de Çıkış 12.Levililer 1.Bap'ta detaylı olarak anlatılır.İslam'la fark "ondan çiğ vaya asla suda haşlanmış değil,fakat başı,paçaları, ve içleriyle beraber ateşte kebap edilmiş olarak yiyeceksiniz.Ve ondan sabaha kadar bir şey bırakmayacaksınız.Fakat ondan sabaha kadar kalanı ateşte yakacaksınız.Ve onu şöyle yiyeceksiniz: Belleriniz kuşanmış,çarıklarınız ayaklarınızda ve değneğiniz elinizde olacak,ve onu aceleyle yiyeceksiniz."
Efsuncu kadını yaşatmayacaksın,kardeşinden faiz ve kar almayacaksın,oğullarının ilk doğanını bana vereceksin vd.
kitabı okurken inananları için kendi bütünlüğü olan 'zor' bir yol olduğunu görüyoruz.
Bu ve bunun gibi bütün kitapların ve Tevrat'ın bütünlüğüne uyan kısımların ağırlıkta olmasına rağmen ,Sayılar Bap 21/8 'i anlamakta güçlük çekiyoruz; 21/8'de şunlar yazıyor "Ve Rab Musa'ya dedi : Kendine yakıcı bir yılan yap ve onu bir sırık üstüne koy: Ve vaki olacak ki her ısırılan ona bakınca yaşayacaktır. Ve Musa tunçtan bir yılan yaptı. Ve onu bir sırık üzerine koydu ve vaki oldu ki,yılanın ısırdığı bir adam ,tunç yılana bakarsa yaşardı."
Bu kısım kitabın bütünlüğünden ve ruhundan, ve Çıkış Bap 32'deki altın buzağı konusuyla gelen cezalardan ve heykel/put cümleleriyle ifade edilen canlandırmalardan ayrı/aykırı düşüyor. Genelde tüm kutsal kitaplarda tekrar eden doğrular, emirler birden fazla sayıdadır. Bu cümle tek başına ve mesajın bütünüyle uyumsuz duruyor.Zaten Tevrat'ın bütününde,başka herhangi bir sayfasında da bu yazan cümleyi destekleyen,sürdüren bir bölüm,cümle ve anlayış görülmüyor..
Benim elimdeki Kitabı Mukaddes Şirketi yayını,1988 Baskısı .
Acaba çeviride bir yanlışlık mı var diyorum.






9 Şubat 2010 Salı
Söyledikleri demokrasilerde kabul edilir; eleştirimiz kışkırtan tarzına
AFERİN BEKLEYEN MÜSAMERE ÖĞRENCİSİNİN HALLERİ YA DA
SEVAN NİŞANYAN ADINDAKİ MECZUP


"CHP’yi meclise oturttular. Kurucusunu da tanrılaştırmaya karar verdiler.Onur Öymen’e bıyık çizmek marifet değil. Ağababasına çizebiliyor musunuz, siz ona bakın.CHP’nin kurucusu ve ebedi şefi olan zatın miadı da 59 yıl önce dolmuştu. Zorla ayakta tutacağız diye tarihî bir şahsiyeti hortlağa çevirdiler."diye yazıyor Sevan Nişanyan( 1).
Bunlar saygısız,utanç verici,kabul edilemez tanımlardır.

MAĞDUR OLDUĞUNU SÖYLERKEN BİLE MAĞRUR

İşaret ettiğin yere değil,parmağının ucuna bakıyor. Zeka problemi falan değil,adamın huyu pis; dili muzır,kılçıklı.
http://www.ensonhaber.com/gundem/254260/bu-ulkede-iki-din-var.html adresinde gördük ama yazının aslı gazetede çıktı.
Sevan Nişanyan Radikal Cumartesi'den Pınar Övünç'e konuştu:
"Bu ülkede iki tane organize din var; biri devletin resmi dini olan Kemalizm. İnsanların hayatlarının temel dayanağı, tabusu olmuş bir korku dini" diyor ve devam ediyor;
"Kemalizm, şu anda Türkiye’de bir ırkçılık ideolojisine dönmüş durumda. ‘Türk üstündür, Türk olmayan herkes köpektir’ bakış açısında. Normalde onlar için 'Ermeni' bir hakarettir, ben zaten Ermeni olunca hatları kontak yapıyor. ‘Git  Ermenistan’a orada öt köpek’ türünden bir yaklaşım var. Şu da gerçek ki, Türk dilini de, tarihini de, coğrafyasını da ben onlardan daha iyi biliyorum. Nereye koyacaklarını bilemiyorlar beni.
Övünç-Bu hoşunuza gidiyor mu?
Nişanyan-Evet, ahmak insanları kızdırmak hoşa giden bir şeydir."

BİZLERE HAKARET ETTİĞİNE GÖRE CEVAP HAKKIMIZ DOĞUYOR


Bizi kızdırdığına göre,'ahmak' diyerek hakaret etmiş oluyor. Herhalde bu yakıştırma kendisi aleyhine yazacakların önünü kesmek için sarfedilmiş yakışıksız,kışkırtıcı sözcüklerinden en masumu.
Köpeğe mi,kendine mi,bizlere mi hakaret ediyor belli değil.
Söylediklerinden Ermeni arkadaşlarım adına ben hicap duyuyorum; ne mantık,ne nifaktır bu.
Enteresan olmaya,ilgi oluşturmaya çalışan bir adam. Yalçın Küçükvari hep merkezde,farklı şeyleri söyleyerek dikkat toplamaya çalışıyor. Dün gene manşetlerdeydi. Tarihçilerden çok psikologları,terapatistleri ilgilendiren sözlerini çok ciddiye almak mümkün değil. Ama attığı çakıl taşları,ortamı germeye yetiyor. Tabuları yıkıyorum,putları deviriyorum diyor. Putları yıkıyorsan biraz da Ermeni radikalleri, mercek altına koy. Kurula falan gerek yok adamın her cümlesi müteharrik,kendinden muzır. 'Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya' diyerek güya tartışmanın fitilini ateşliyor demokrasi adına. Tanzimattan beri bu toprakların iktidarlarını topa tutarak kendilerine boş alan açıyorlar. Biraz da eleştirinin sivri ucunu demokratsan, ırkçı bölücü Ermenilere yöneltsene. Ağrı dağı en büyük putları, Akdeniz'e uzanan Ermenistan,  ütopyaları ; hadi bu putları da altında kalmadan indirsene. Mustafa Kemal'e vuracağına, devletin zayıflamasından medet umacağına,olmaz hayallerini hayata geçirip Anadolu'yu Ermeni vatanı kabul eden büyük politikacılarınızın ham hayalleriyle ti geçip,muzırlığını tatmin etsen ya.
80 bin suçsuz Romalı'yı kesip, bu topraklarda en büyük/vahşi katiamlardan birini yaparak komutanları Akuillius'u ağzına altın dökerek öldüren aynı coğrafyada bir başkaldırı başlatan efsane Mithradates' i de anlat ki sizin kardeşiniz/komşunuz sayılır;öyküleri şevk verir anlatılmaya/paylaşılmaya değer. Tarihte yolculuk et, Papa Urban'ın kışkırtmalarıyla yola düşenlerle girdiğiniz yarım kalan kardeşlik anılarınızı hatırlat. Bakunin'e mektup yollayan yoldaşlarından, Gülbekyan'ın komisyonlarından,heykeli dikilen müzikçilerinizden, Ermeni sarrafların yeniçeri hikayelerinden bahset. Konu çok ; tahrifatlı fotograflarda yaptıklarınızı ,tahrip eden yazılarda devam ettiriyorsunuz. Henüz 1915 olayları yokken ,Yıldız Sarayı'nı basan Ermeni çetecilerin Fransızların desteğiyle kaçırılışından dem vur. Ne istiyorlardı bu adamlar? Aleksandr,Çargrad isimlerinin logoritmasını çıkar. Rusların Moskova'yı bırakıp İstanbul'u tarihi başkentleri kabul ettiklerini ,bunun için Ermeniler'i örgütleyip Anadolu'yu karıştırdıklarını söyle,Parvus Efendi'nin İstanbul günlerini anlat..
Daha Haçlılar-Ermeni ilişkileri veya 1915 olayları gibi ikircilikli,işkilli konulara değinmiyorum; kenarlarda dolaşıyorum.
1915'in Mart'ında İngilizler Çanakkale'den,Ruslar Kars'tan saldırırken senin düşüncendekilerin bu vatan için ne yaptıklarını biliyoruz: Şimdi yanlış bir cumhuriyet diye y/azarak yarım kalan bir işi tamamlama heyecanıyla saldırganlaştıkça küstahlaşıyorsun.
Senin gibi adamların kaleminden medet umanları, kafa karıştırmaya, mide bulandırmaya,yüzleri ekşitmeye devam ettikleri ölçüde desteklemen normaldir. Kışkırtıcı/provoke eden çok bilmiş küstah tarzına ihtiyacı olanları müşterin kabul etmeni anlıyoruz. Aynı şeyleri söyleyen onlarca insan var kimse manşette değil ; daha çok bizi irite eden ,bu yazıyı yazdıran senin tarzın. Kendini ortalara atıp ilkokul tahrir ödevlerini sergileyen çocuk edalarını bırak da söylediklerini ciddiyetle, yüzleri buruşturtmadan ifade etmenin yolunu bul. Her iş şirretlikle , 'lafpazanlıkla' olmuyor sevmezyan efendi.
Ermeni,Rum,Kürt ,Türk,Yahudi Laz,Çerkes kardeşlerimizle Mustafa Kemal'in dediği gibi barış içinde birarada,dostlukla yaşamak dileğini idrak etmen için taraftarlarınla daha çok fırın ekmek yemen lazım.
Adamın adını ağzına almadan,senin gibi düşünmeyenlerin gönüllerinde yarattığın tahribatı biraz düşünmen ise insanlığı,erdemi bırak ;senin de gösterilmesini istediğin biraz saygıdandır.

NİŞANYAN PATAVATSIZ AMA KİMSE HAKSIZ DEĞİL...

Yapılması gereken halklar arasında düşmanlığı körüklemek yerine dostluğu kurmak,sınırları kaldırmak dedik...Okurlardan,dostlardan Nişanyan hakkında mailler düşmeye başladı posta kutusuna.
Ermenilerle ve diğer azınlıklarla hiçbir sorunum yok;aksine onları bu ülkenin eşit sahibi,aynı toprağın beslediği kan kardeşlerim olarak görüyorum.İtirazım ırki veya siyasi değil,üslup üstüne.
Genelde görünen o ki,yüzyüze ilişkilerde sevilen bir kişi Sevenyan.

Demek ki direksiyona geçince mazbut aile reisi selim beyin trafik canavarına dönüşmesi gibi genlerden gelen bir durum var ortada...

Biraz hırçın,biraz patavatsız densiz biraz da tekrar.

Evet tekrar ; çünkü 1839 'da Mustafa Reşit Paşa'yla başlayan
süreç,Tanzimat döneminde azınlıkların bugünkü gibi pek haklı,çok akılcı talepleriyle ilerleyerek İngiliz,Fransız,Ruslarla bu milletlerin üniformalarını üstlerine giyerek elele işgale dönüşmüştür.

Nişanyan ne söylüyorsa dedeleri de aynı kelimeler farklı öznelerle aynı talepleri dile getiriyorlardı.

Peki bütün bunlara rağmen Nişanyanlar haklı mı,haksız mı?

Bu müşkül ve çok çetin bir sorudur ;cevabı durduğunuz yerden görünene bağlıdır.Bizim itirazımız Sevanyan'ın şekline,üslubuna,aferin bekleyen müsamere çocuğu edasına ve sivri diline. Ulusal önder Mustafa Kemal için haddini bilmez,kışkırtan sözlerine. Ortadaki sorun ise bambaşka ;insanoğlunun adaletle,iradeyle,akılla veya rakipleşerek değil, ilerleyen zamanla ve evrimle,ırkların şeffaflaşmasıyla kemale erecek,belki de çözülecek bir konu.

Ne var ki,kişiler,halklar sınıflar yer değiştirse de mağdur ve ötekinin,karşıtıyla birlikte olması kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyada adalet,eşitlikle birlikte anılsa da ,iki düşman kardeşin birlikte varlığı,çelişkilerle ilerlemek yaşamın gerçeğidir. Herkese eşit uzaklıkta duran bir devlet,mekanizma,aygıt icat edilememiştir.
Ne yazık ki,bunu çözen bir sistem,eşyanın tabiatı gereği olamamaktadır.
Markar Esayan soruyor, "millet-i hakime olmanın konforuyla yüzleşmemiş herkese" soruyor: "Bir Ermeni'yle her şeyiyle eşit olmaya hazır mısınız? Bir kadınla, bir Çingene'yle, bir Tekel işçisiyle, bir Kürt'le..."
Hayır, değiliz. Osmanlı'da da değildik, cumhuriyette de değiliz diye cevap veriyor Ardıç kuşu.
Azınlıklar biliyor ama 12 kötü adamlar,
Engin Ardıç gibi aydınlar ya eşitliğin ne anlama geldiğini bilmiyorlar yada başka gündemlerin örtüsü olarak kullanılmaya itirazları yok..
Eşitliğin sağlanması ayrılık getirir; bu yaşanmış gerçektir.
Bir başka gerçek,ırk zaman içinde oluşmuş bir kavramdır,zaman içinde çözülmesi kaçınılmazdır.
Bütün bunlara rağmen insanlar sussun mu,taleplerini,sıkıntılarını dile getirmesinler mi?
Değil tabi,uygarca,demokratik ortamların yaratılması için mücadele etmek insanlık onuru gereğidir. Ama hepimizin tek tarafta,tek çıkar,aynı amaç altında/bayrağında toplanmamız beklenmemelidir.

Tekrar edelim bizim itirazımız Nişanyan'ın önce diline..

(1)Sevan Nişanyan Blog


BU KADAR CEHALET ANCAK TAHSİL İLE OLUR YA DA
BİLİM NE İŞE YARAR ?
Sorun 'uygar' olmadan önce 'insan' olmada


Sabah Gazetesi'nin Pazar günkü  'The New York Times'  ekinde bir yazı vardı:  Bilim adamları su tasarrufunun yolunu bulmuşlar : Çözüm bitkinin nefesini kesmek. Teoriyi ortaya atan, Kaliforniya Üniversitesi'nden Biyoloji Profesörü Julian Schroeder. Araştırmacı Profesör, 'genetiğiyle oynanmış bazı bitkilerin,çiftçilere daha verimli hasatlar sağlayabileceğini' söylüyor. Konuyla ilgili sıraya giren bilim adamları araştırmaya 'olur' veriyorlar. Kalifornia,Stanford Üniversite'sinden Wolf Frommer adında bir biyolog,  'bir genle oynamak yerine daha entegre bir çözümün' önemine dikkat çekerek şunları ekliyor: 'Artan nüfusu besleyebilmek için bunu daha hızlı yapmalıyız.'
İnsanoğlunun gemlenemez hırsı,tutarsızlığı aklın,mantığın önünde gidiyor. GDO larla devam eden bilimsel verimlilikle üretimi artırma, kapitalizmin aşırı iştihanın obeziteye dönüştüğünün göstergesidir.Gerçi araştırmayı yapan Julian adında bir kadın . Organik semt pazarlarında ilgilerini, katılımlarını görüyoruz ; doğanın en kadim savunucusu, çevresel kirlenmenin en büyük engelleyicisi her zaman nesli sürdüren duyarlı taşıyıcılar  kadınlardır.
Kadınların doğal hassasiyetleri  dünyayı daha yaşanılır ve güzel kılmaktadır.
Bu Julian diğer kadınlara benzemiyor ; herhalde genetik mutasyona uğramış ;veya bilim insanı olması bazı genetik hassasiyetlerin perdelenmesine neden olmuş.

Artık ilkokullarda öğretiliyor ; bitkiler tükettikleri suya karşılık oksijen üreterek doğaya ödemelerini yerine getirirler.
İnsanoğlu doğadan aldıklarına karşı ,kendi yarattığı bir canavar olan 'bilim' ile hangi borcunu doğaya geri ödeyebilmiştir. Bilim geçerli bir tevil aracı mıdır? Bir kere daha soralım:
İnsanoğlu bugüne kadar 'bilim' ile doğaya bir borç ödemiş midir?
Galatasaray Lisesi 1907 mezunu Celal Yalnız diğer namıyla Sakallı Celal'in darbımesel lafıdır : 'Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkün olur.'

Sorun 'uygar' olmaktan çok, 'insan' olmakta.




8 Şubat Pazartesi: 2010
Sistem sanatsal yapıyı mülk'leştirmekte, sanatçıyı ederi/değer'i karşılığında satın alarak köleleştirmektedir.

MÜLKİYET VE PARALAKS


'Paralaks' günümüzün temrinlerinden ünlü ve çalışkan bir sözcük;yerini bulsun bulmasın her işe koşturuluyor. Felsefe ve siyaset , şahsiyetinden çok sıfatlarını şehir efsanelerine dönüştürerek,yeniden biçimlendirerek kullanmayı seviyor. Biz ise tanımın temsil ettiği düzlemde yeni kazılara girişiyoruz. Ve yapısal olarak eleştiride şunu kurmaya çalışıyoruz : bir sanat nesnesiyle iletişime girmek,kendi kendine bir oluşumu,sergigezerin kendisi için bir oluşuma çevirmesidir. O yapıtın, kendi amacı dışında yeniden üretilmesidir. İzleyici değil,katılımcı/entellektüel bir oyunkurucudan bahsediyorum . Günümüzde kavramlarla gelen sanat, asla ve kata edilgen izleyiciye servis edilen bir görsellik sunmadığına göre, sergigezerlik bilgiyle aktarılan,eğitimle alınan bir formasyondur. Gerçi ikisi de ideolojiden nasiplenir ; görsel objelerin metalaştığı,alıp satıldığı,tüketime/pazara,dolaşıma girdiği kapitalist pazar ekonomisinde endüstriyel üretimle, sanatsal üretimi ayırmanın vakti gelmiştir. Sanatçı mülk oluşturmaz;prudhon'un buna çok güzel bir cevabı vardır.Bu ayrıştırmayı yapacak, sanat objesinden nemalanan , onu hareketledirerek/dolaştırarak, yer değiştirtterek para/değer ürettiren küratörler,galericiler,müzayediciler ve türevi olan esnaf değildir elbette. Tüm para kazanmak zorunda olan meslek grupları insanı nemalandıkları bir 'ekonomikcanlı' olarak önce kendi kafalarında tasnif ederler. Sanat/sanatçı da parasal karşılıyla bir 'değer' dir bu tür meslek gurublarının düşünsel akışkanlıklarında,isteminde/sisteminde. Her meslek gurubunun,kendi varlığını oluşturduğu bütünlükle gelir getiren enstürmanına göre bir ölçme/parametreler sistemi kültürü vardır. Pazar sanatsal üretimi metalaştırarak dolaşıma sokmakta, mülkiyeti tutsak etmekte,sanatçıyı köleleştirmektedir. Sanat yapıtı parasal/tecimsel karşılığı olan,görsel bir 'mülk' değil, düşünsel bir nesnedir. Sanki sanatın parasal değeri,kültürün ilgi alanında olması zorunlulukmuş gibi gazetelerin kültür sayfalarını açtığınızda 'dünya/Türkiye pazarı şu kadar dolarlık kapasiteye sahip' türü piyasayı manipüle eden tulumba haberleri sıkça görürsünüz.
Kelime popüler oldu ama anlamını terketti. Şimdi sırada 'paralaks' üzerine bir yazı hazırlık aşamasında. Hegelden Lukacs'a konuyu Karl Marks'daki toplu iştirak,kooparatifler sorununa ve mülkiyetten arınmış bireylerin,toplu üretim/tüketimi konusuna getireceğim ve Proudhon' ve Bakunin'i tartışacağız.

YUSUF TAKTAK
Osman Hamdi'nin 100.yılı dolayısıyla Yusuf Taktak'ın söylediklerini tamamlamasını bekliyorum.
Yusuf ve Adnan Hoca (Yanlış anlaşılmasın değerli araştırmacı ve ressam Adnan Çoker) her zaman Türk resminin saklı kutusu, çalışkan neferlerleri olmuşlardır.
Bu arada Aydın Ayan'ın Resim Heykel Müzesi Müdürlüğü'ne getirildiğini duyduk. Kutlarım. Aydın, Burhan Uygur,Süleyman Saim hoca ve benim bir resmimi buldum 30 sene önce Burhan'ın evinde çekilmiş. Bir yazıcı bulup yükleyebilirsem bilgisayara, hoş bir anı olarak yayımlayacağım. Fotografı çeken Hamit Kınaytürk dahil iki kişi eksilmiş aramızdan.

7 Şubat Pazar 2010
FLASH FORWARD VEYA FLASH FUTURE !
Teknoloji talebinin,bilme isteğinin,sanatsal davranışın,yeteneklerin genlerimizde kodlanmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son yüzyılda insanlığın kültürel,ayni,nakdi üretimi,12 bin yıllık yerleşik insan medeniyetinin birikiminin defalarca üstündedir. Ulaşım,dolaşım,iletişim hızının artmasıyla sınırlar,halklar,ırklar çözülecek; görünen o ki, bir tür olarak farklı bir ' İnsan', fiziki anlamda birkaç dönem sonra, yeniden evrimleşmiş olarak , farklı bir beyin hacmiyle doğacaktır. Bu kehanet değildir ; bundan önce böyle bir gelişim serüveni yaşayan insanın gittiği çizgide yerini farklı bir canlıya terketmesi zorunludur. Evrimin gelişim çizgisi ,hiçbir türün evrimleşmenin dışında kalarak varlığını ilelebet sürdürmesine olanak tanımıyor ; her varlığın ve türün ,kategorik olarak yaşam süresi, sınırı/sonu,tür olarak her fiziki bedenin bir son kullanma tarihi vardır: insan türünü yüklenmiş/taşıyan 'beden' bunun dışında değildir.
İlk insanımsı primat ,beyin hacmi 450 cm3 olan Lucy ismi verilen atamızdır (diyorduk ki bir de Ida çıktı sonradan) : Homo Habilis,Erectus Ve Neandertal'e evrilen insan, 4 milyon yıl önce Australlopithecus'la dünyaya bir inmiş bir 'ilk' varlığın soyudur. Kıyasladığımızda nisbeten yakın bir tarihtir ki, 40 bin yıl önce 1350 cm3 beyin hacmine ulaştıktan sonra insan ,toprağa bağlanmış ve neticesinde ırklarla birlikte milletler (ve toplu paranoya) ortaya çıkmıştır ; Homo Sapiens ,yani günümüz insan anatomisi ,bu dönemin yaratılış özelliklerini fiziki olarak beyin/iskelet ve genetiğinde taşır. Bu söylediklerimizin büyük kısmı bilimin araştırma alanına giren yorumlardır ; tamam. Ama bir de gidişatı gözlemlemek var.İnsanoğlunun bu hızlı üretimini ve gelişmesini taşıyacak,omuzlayacak kuşakların fiziki varlığı/kapasitesi beyinsel belleği var mıdır? 1350 cm3'lük beyin hacminin ,insanlığın uygarlık üretimini ve iletişimsel eylemini taşıyacak bir kapasite olmadığını -başta bilimin- sürekli kendini tekzip ederek ilerlemesinden ve her adımda doğal çevreyi tahrip ederek,insan soyunun mezarını kazmasından anlıyoruz.


6 Şubat 2010 Cumartesi
SERGİGEZERLE ORTAK DİL TUTTURMAK ADINA 'ANLAMA' ÜZERİNE BİLGİLER; YAZARI/PAYLAŞANI 1995'DE ÖLEN LEVİNAS

Heidegger için anlama, son kertede, varlığın açıklığına dayanır.  Berkeleyci idealizm,varlığın niteliksel içerikleri dolayısıyla varlıkta düşünceye bir göndermede bulunurken, Heidegger, formel bir tarzda, olanın olduğu olgusunda, olmaklığında, bizzat bağımsızlığında onun anlaşılırlığını görür.  Bu, önceden öznel bir düşünceye bağımlı olmayı değil, sanki sahibini bekleyen ve olanın olduğu olgusunun açtığı boş bir yeri ima eder.(abç/eçg)   Böylelikle Heidegger, öznenin nesneyle ilişkisinin , nesnenin ışıkla  (kendisi bir nesne olmayan ışıkla)  ilişkisine tabi kılındığını görmenin eklemlenişlerini en biçimsel yapısı içinde betimler.  Böylelikle olanın anlaşılırlığı , olanın  -tam da açıklık'ta-  ötesine geçmek, onu varlığın ufkunda kavramaktır.(..)  Tikel bir olanla her tür ilişkinin varlıkla içlidışlılığı ya da varlığı unutmayı varsaydığını ileri süren temel sav karşısında, varlıkbilimin koşulu olarak  'olanla'  ilişkiyi tercih edemeyiz.

HER İŞ BİR TAVIR/SELAMLAMADIR (eçg)
İnsan, karşılaşmayı ifade etmeksizin karşılaşamayacağım tek varlıktır.  Karşılaşma tam da bu noktada bilgiden ayrılır.  İnsana gösterilen her tavırda bir selam vardır  -bu tavır selam vermeyi reddetme bile olsa.  Burada algı,özgürlüğümün , iktidarımın mülkiyetimin alanı olan ufka doğru fırlatmaz kendini.  Bireyi bu tanıdık zeminde ele geçirmez.  Saf bireye , olan olarak olana yöneltmiştir.  Eğer bu durumu  'anlama'  üstünden ifade edecek olursak, olanı anlama, ona çoktan bu anlamanın ifadesini sunmamdır.(..)
İfade, en başından beri başkasıyla paylaştığım anlamayı dile getirmek de değildir.  İfade, ortak bir içeriğe anlama yoluyla her türlü katılmadan önce, anlamaya indirgenemez bir ilişki yoluyla toplumsallığı kurmaktır.
Levinas,Sonsuza Tanıklık /Metis s 80/81 çeviren Erdem Gökyaran
Neredeyse herkesin sanatı manevi hayatla bir tuttuğu günümüzde, sanatın aslında abartıldığını söylemek küstahlık mıdır?  Eleştiri ,sanatçıya çalışan insan muamelesi yapar.(..)  Felsefe için imgenin değeri,onun iki zaman arasındaki konumunda ve muğlaklığındadır.  Eğer felsefi hakikatin,akılla kavranılırlığa özgü bir boyuta içerdiği,varlıkları birbirine bağlayan sebepler ve yasalarla yetinmeyip varlığın eserinin kendisinin aradığı her zaman doğruysa, mit,aynı zamanda hem hakikat -olmayandır hem de felsefi hakikatin kaynağıdır.(..)  Başkasıyla ilişkinin bakış açısı işin içine sokulmadan, varlık kendi gerçekliğinde,yani kendi zamanında anlatılamaz.
Levinas Sonsuza Tanıklık /Metis s 74-75 Çeviri Gaye Çankaya


4 Şubat 2010 ; Perşembe
ORGANİZE İŞLER BUNLAR


FIAC'alı sanat pazarı buna denir yazısıyla Ayşegül Yüksel 11 Kasım 2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde sanat piyasasının global ekonominin önemli cirolara sahip olduğunu gösteren rakamları veriyor; "Geçtiğimiz yılın satış rekorlarından oluşan listenin başını, ilk iki sırasını Damien Hirst, kristal kafatasıyla 9 milyon 200 bin sterlinle çekiyor. Bu listede altıncı sırada 3 milyon 770 bin sterlinlik satışıyla Richard Prince’in denizaşırı hemşireleri bulunuyor.
En çok müzayede satışı yapan ülkeler haritasında Çin 95 milyon, Japonya 6 milyon, Güney Kore 8 milyon, Taiwan 13 milyon, Singapur 8 milyon, İngiltere 261 milyon, Almanya 5 milyon, İtalya 9 milyon, Fransa 18 milyon, Amerika 123 milyon avroyla yerlerini alıyorlar. Raporda sanat pazarı coğrafyası adlı bölüm, ekonomik büyümeyle birlikte Rusya, Hindistan ve Çin’in jeo-politik olarak sanatı nasıl dönüştürdüğüne ve bunun pazarı nasıl etkilediğini anlatarak örnek olarak Venedik Bienali’nin 2007 yılında Afrika, Orta Asya ve Doğu Avrupa, 2009 yılında da Birleşik Arap Emirlikleri pavyonlarını tahsis edişini gösteriyor.
Sanat coğrafyası bölümünde İngiltere’de, Damien Hirst 134.7 milyon, Peter Doig 12.2 milyon, Antony Gormley 4.7 milyon avroluk satışla birinci pazara sahip. Onu ABD takip ediyor. Basquiat, Richard Prince ve Jeff Koons, Amerikan pazarının en çok satış yapan isimleri...
Çin’de Zeng Fanzhi 11 milyon, Zhang Xiaogang 10 milyon, Chen Yieferi 6.6 milyon avroluk satış yapan sanatçılar. Japonya’da Murakami 8,1 milyon, Yoshimoto Nara 2.3 milyon, Sugimoto 1.7 milyon avroluk satışla rekoru elinde tutuyorlar. Coğrafyada Hindistan, 1999’dan 2009’a büyük bir büyümenin yaşandığı yeni bir pazar olarak görünüyor.
Anish Kapoor’un pazardaki geçtiğimiz yıl yaptığı satış toplamı 6.8 milyon avro. Almanya’dan Anselm Kiefer ve Andreas Gursky’nin iki katı daha fazla. Endonezya da yeni küresel sanat pazarının yükselen ülkelerinden. Çin, Singapur ve Taiwan’dan sonra elbette.
Ortadoğu’ya gelince raporda 1998’den 2009’a Ortadoğu çağdaş sanat piyasasının en görkemleri günlerini 2002’de yaşadığı gözlemlenmiş. Rashid Rana, Farhat Moshiri, bir milyon avronun üzerinde yaptıkları satışlarla bölgenin yıldız isimleri. Onları 430 bin avroyla Şirin Nezhat takip ediyor.
Güney Kore’de ise geçtiğimiz 2008 yılında inanılmaz bir artış yaşanmış. Dong-Yoo Kim 706 bin, Hyung-Koo Kang 533 bin, Hwan-Kwon Yi 354 bin avroyla pazarın rekor satış yapan isimleri. Henüz coğrafyada Türkiye’nin yeri yok. Ama raporda Sotheby’s’in Türkiye’de ofis açmasının ekonomik krizle birlikte şekillenen, Asya’nın da söz sahibi olduğu bir çağdaş sanat piyasası haritasının neticesi olduğundan bahsediliyor."


BÜYÜCÜ ÇIRAKLARI YETMELERİN, HUDUT İHLALİ


Bunları bilmek, takip etmek bu işten para kazanan müteşşebisler için bir değer ifade ediyor. Okuyunca aman diyorlar,biz de bu rakamların çok uzağında değiliz; Doğançaylar, Bedriler, Kometler, Kuzgunlar vd. var. Sermaye sağlam; bu ve bunlar gibi sanatçıların her birinden onar tane ortalama isim sahibi Avrupalı sanatçı çıkar. Tamam itirazımız yok ama biz işin farklı vechelerinde dolaşıyoruz. Sermaye ihraç etmeye de başlasak,Viyana'dan,Pekin'e kadar farklı coğrafyalarda bankalar açsak, Moskova'dan Barbados'a şirketler kursak, Brezilyadan,Kongo'ya öğrenim kurumlarını faaliyete geçirsek de postmodern sömürgeci dönemin belirleyicilerinden olamamanın,kültürel yönlendiriciliğe geçememenin,içeride sanattaki parametreleri ,farklı disiplinlerin birarada üretimden gelen gücünü oluşturamama,inşa edememe,tamamlayamama/tutturamamanın sancılarıyla anakronizm içinde olma durumumuzu değiştirmez.

Bizim anladığımız anlamda düşünce olarak sanatın üretilişiyle,tüketilişinin arasında kapanmayacak mesafelerin/boşlukların olması,bunları doldurmak amacıyla ortaya çıkan gönüllü işbilir varlıkların mevcudiyeti,mutlakiyet ve muhkemiyeti bizim algımızın çok uzağında kalıyor.
Resimleri Ferrari fiyatlarıyla paralel giden Türk resminin ustalarından Hüseyin Ertunç Bodrum'da kaşık yontarak para kazanıyor.
Bu işte onlarca sanatçıyı örnek göstererek sorabileceğimiz bir mental yanlışlık,morfolojik ayarsızlık var.
Üretimle tüketim arasında yaşam standartlarını eşleştirmekten/yakınlaştırmaktan,sanatçının ayakta kalmasını,ikamesini oluşturmaktan/ beslemekten çok uzak standartlar oluşmuş.
Sorun üretici olamadan/üretimden gelen gücünü/kültürünü,düşünsel tabanını oluşturmadan,bu işten nemalanan sektörün üreterek değil,öykünerek tüketici üzerine masallar,senaryolar manipülasyonlar kurma gereğinden çıkıyor. Türkiye'nin çoğu dışarıda çalışan küratörleri tanımlaması nitelikten gelen bir vasıf değildir ;1960'lardaki Almanya'ya giden işçilerin benzeri bir ucuz işgücü göçüdür.
Postmodernizm, bir anlamda katmanların eşzamanlı paralelliğinde yol alır. Kendi imgelerini 'var'etmek, görünür kılmak adına tüm zamanları talan eder; ganimetler oluşturur. İmgeleri, sembolleri kullanım değerinden kopartarak, onları 'gerçek' kılan kullanım değerlerini yok sayarak salt 'arzu nesneleri olarak heybesine atarak toplama alanlarına taşır. Dünyada müzeler kolonyalizmle,galeriler post-kolonyalizmle birlikte gelişmişlerdir; bizde ise zemberekli aydın/tüccar kırması bir muğlaklığın içinde bedenlenmişlerdir. Şirketleşen/şirretleşen kültür,bohemliği bitirmiş,organize/kurumsallaşma içinde paryalaşan sanatçı,sirayet edeni benimsediği nisbette varlığını sürdürebilmiştir. Küratör denmiştir,sergi düzenliyicisi,sanat danışmanı denmiş yeni protip,hilkat garibesi bir obez yaratılmıştır.İthal rolmodel hibritlerin mahiyetinde/hakimiyetinde 'pazar' kurulmuştur. Müzelerden evrilen çağdaş galerilerin gündemleri, varlık nedenleri derin aidiyetleri, cemaatleri, sanatçılarda iştiyak/arzu yaratan mekanları, iştirakleri, müşteri profilleriyle her birinin kişiye özel/butik ideolojileri, önemli portföyleri yönetme/yönlendirme, geliştirmekte/oluşturmakta benzersiz başarıları, toplumsal oyun kurucu olarak tartışılır berraklıkta sosyal konumları vardır.

Bir tilki uygarlığının bir aslan medeniyeti yutma sonrasındaki hazımsızlık , yaşadığımız dünyanın günlük ağır aksak pratiklerinin nedenini, uygar dünyanın ekşi suratını oluşturmuştur.





emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com


.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Not Defteri / 15-28 Şubat 2010


24 Şubat 2010 Çarşamba
OSMAN HAMDİ 'ŞİMDİ' GERÇEKTEN ÖLDÜ


Kurduğu kurumların üzerinde ölü toprağı serpili.

'Türk Modenizmi'nin bu 'kült' isminin hatırlanma vesilesi gördük ki, bir rahatsızlık oluşturdu.

Türkiye'nin makus tarihindeki alışılageldik kadirbilmezlik midir sıkça karşılaşılan.
Tembellik olarak nitelendirilemeyecek bu ilgisizlik, araştılması gereken bir durum arzetmektedir.

Azgelişmişliğin bedeli olarak, 100.ölüm yıldönümünde,24 Şubat'ta tüm kültür kurumlarının,kuruluşlarının,yayınlarının başındakilerce, ilgisiz ilgililer tarafından kargaları ürkütmeden,kutsallara dokunmadan,tartışılmadan hasar yaratmadan idarei maslahatla geçmesi/geçiştirilmesi Türkiye'nin rutini olarak alışılmıştır,normaldir.

Üniversitelerin ve özel kuruluşların belki de İKSV ve diğer müzelerin,demokratik araştırma ve tartışma ortamları yaratması umulmuştur ama onlar gibi sessiz ve derinde bekleyenler her zaman çoğunluğu teşkil etmiştir.
Ne uluslararası, ne de yurt genelinde bu 'kurucu önderlerinin' anılmaması,yaptıklarının üç beş kişiyle ,memurlarının hamaset konuşmalarıyla, börekli çörekli bir dakikalık saygı duruşunun ötesinde layıkıyla hatırlanmaması üzüntü vermiştir.

Felezof Celal'i bir kere daha saygıyla hatırlıyoruz
Bu kadar cehalet ancak tahsil ile olur..


19 Şubat 2010 Cuma
BU RESME DİKKAT EDİN

Daha öncede yazmıştım: Pera Müzesi'nin ikinci katında daimi, oryantalist tabloların ağırlıkta olduğu bir sergi var.  Oryantalizm konusundaki eleştirilerimiz geçerli olmak üzere bu defa söyleyeceklerimiz farklı.  Konu İstanbul'da uzun süre ikamet eden ressam Zonaro'nun bir resmi.  Resme, 'Tahterevanda taşınan İngiliz elçisinin kızı' veya buna benzer bir isim koymuşlar.
Tual üstüne yağlıboya çalışılmış bu tablonun çok kuvvetli restorasyon geçirdiği belli.  Özellikle elçinin kızının yüz portresi kısmı 'ekleme'.  Ek izi çıplak gözle görülüyor.  Bu yüzün tablonun diğer kısımlarıyla tuşe/doku uyuşmazlığının yanısıra üslup farkı,katman/yüzey/boya benzemezliği, ve fırça/el ayrılığı var.  Renkler çok canlı parlak. Yüzyılın izlerinin yorgunluk belirtileri olması gerekir; yenilemeye bağlı olarak genelinde yok.  Hatta yüzün el yapımı orjinal olup olmadığı açık değil.  Bu resmin restorasyondan önceki detaylı fotograflarını görmeden ekspertiz raporlarıyla,tahrifatın boyutlarına karar vermek mümkün değil.   Bütünün orjinalliği tamam ama,ortaya çıkan sonuç itibariyle,Zonaro'nun özgünlüğünün bugüne taşındığına inanmak zor.
Resimlere yapılan bu kadar abartılı makyaj,tablonun ruhunu saklıyor.
Bu eserler Türkiye'nin tarihini belgeleyen değerler; hamasetin parlak yüzünden,törensel giydirilmişlikten çok,doğal modifikasyonuyla,özgünlükleriyle,bazen de yılların getirdiği çizgilerle,yıpranmalarla /doğal yaşlılıkla  değer ifade etmelidirler.
Herşeyi bu kadar cilalamak,parlatmak konunun sahihliğini/sahiciliğini zedelemektedir.

PERA MÜZESİ 'NE ELEŞTİRİLERİMİZ..
Ayrıca başta Osman Hamdi'nin ünlü Kaplumbağa terbiyecisi olmak üzere,2. kattaki tüm resimler kuvvetli bazen direkt, yer yer endirekt ışık altında sergileniyor.
4. ve 5. kattaki Picasso,Chagall gibi yurt dışından getirilen gravürler ise loş ışıkta yer alıyor.
Peki bu gravürler Osman Hamdi'nin Kaplumbağ Terbiyecisi ve diğer resimlerden değersiz ve hesap soranı olmadığı için mi daha yüksek ışık kaynağı tedhişiyle karşı karşıya?
Teknoloji ne kadar kuvvetli olursa olsun resmi,boyayı,yüzeyi yıpratmayan bir yapay aydınlatma kaynağı henüz icat edilemedi.
Ayrıca güvenlik görevlisine görünmeden flaş ile fotograf çekenlerle var ki,mutlaka denetim gerekiyor.
Yoğun izleyici trafiğinin salonun ısısını yükseltmesi,hava sirkilasyonun yetersizliği ayrı bir konu ki, altını çiziyoruz.
Bu tablolar yavaş yavaş ölüyor; bizden söylemesi..
Ayrıca fiziki temasa açık olan önemli resimlerin, mutlaka cam fanusla korunmaları gerekir.
"ABD’de New York Modern Sanatlar Müzesi’ni (MoMA) ziyaret eden bir kadın, dünyaca ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso’nun ‘Actor’ adlı tablosunun üzerine düşerek, eserin yırtılmasına neden oldu" haberi bilindiği gibi Ocak ayı sonunda Radikal Gazetesi'nde çıktı ki,bu tür olaylar durup düşünmeyi gerektiriyor.

Sonuçta bunların hepsi, ikincisi olmayan, paranın yeniden satın alamayacağı Türkiye'nin kültür hazineleridir.

Bu eleştiriler Pera Müzesi'nin iyi niyetli ve kaliteli girişimciliğine verdiğimiz değer nedeniyle yazarak paylaştığımız gözlemlerimizdir.


18 Şubat 2010 Perşembe

BİR DE BU TARAFTAN BAKARSAK, 'BIRAKIN AKLI,KÜLTÜREL MİRASI' DERİZ Kİ..
Radikal Gazetesi'nde dün bir yazı vardı,felsefe ilerlemenin ürünüdür gibi bir şeyler yazıyordu. Felsefeyi ve aklı kızılderili totemine çevirdik. Darwin der mi,demez mi bilmiyorum ama 'insan' tür olarak süreli bir canlıdır. Bütün canlı türlerine baktığımızda aynı süreliliği görürüz. Dünyanın oluşumuyla,her tür canlı mamutlardan dinazorlara, erectuslardan neanderthallere,hayvanlara,bitkilere kadar istisnasız hepsinin evrimleşmesine,geride kalan küllerini yeni türe aktarmasına rağmen miyadını tamamlayınca çekip gitiklerini görürüz. Diğer türler gibi bir tür olan Neandethal insan, sıcaklığın on derece artmasıyla 28 bin yıl önce aniden soyu kurumuştur. Ne yaparsak yapalım,Homo Sapiens'de bir müddet sonra doğanın evrensel kanunu gereği yok olacaktır. Uygarlık,bilim,ilerleme,bilgi aktarma,felsefe vd. oyalanma nedenidir. Doğanın ne insana,ne de uygarlığa ihtiyacı vardır. İnsan sonsuza kadar neslinin var olacağını sanıyor ve doğanın efendisi olmaya çalışıyor. Çok bilmiş kartezyen cemaat ehli,tefekkür etmiyor. Bilimi algılama yöntemi değil, bir çeşit tedhişe,ideolojiye,bir tapınma aracına/puta çevirdiler. Bırak efendiliği,kölesi ol da biraz uzun,mutlu yaşa. Sürekli icat çıkartıyoruz, el çırparak sona doğru ilerliyoruz. Kafayı biraz çalıştırsak,gidişatı/sistemi kavrayacağız,boş hayaller peşinde,hırsla hevesle koşmayacağız, doğanın bize verdiği mesajları idrak edeceğiz , itaat ederek saçmalamadan , barış içinde doğa ile uyumlu yaşayacağız ama olmuyor.






13 Şubat 2010 Cumartesi
OTUR OTURDUĞUN YERDE MUSTİ..

Enis Batur konuya falsolu vurmuş,topu aşırmış,sözcükleri bizim bahçeye kaçırmış,iki velet saksıları devirmiş.Usta şair,çalışkan yazar,yenilikçi,ilerletici düşünür ,'Yapılacak,yapılası formel 'yenilik' mi kaldı? Maleviç,Duchamp,Dada'nın ötesinde ne 'yenilik' yapılabilir' diye soruyor.

Biz ise başından beri hem altını ,hem de üstünü çizerek şunu diyoruz : Ademoğlunun cüretkar,kirli ve amaçsız hikayesindeki 'tutarsızlık', vazgeçtik siyaseti,ne bilimin,ne de sanatın ilgi alanına girmiştir.Bu ciddi işte,ilerleme kuyruğunda, biraz ironi ama daha çok dram vardır ; artık biraz da durup düşünelim...



Enis Batur bu hafta Cumhuriyet Kitap'ta (Sayı 1043, 11 Şubat 2010) 'Pervasız Pertavsız' sayfasında 'Yenilik Edebiyatı' başlıklı bir yazı yazmış.
"Şiirde,denemede,sonra da nesirde yeni bir edebiyat kurduğuma inandığımı söylemem cüretkar,ola ki ölçüsüz bulunabilir ; suskun ve ikiyüzlü alçakgönüllülüğe yeğlerim. 'Onaylanması gerekir' denilecektir,doğru. Şu var ama: Onaylanmasa da olur. (..) İki tür yenilik formu olduğunu unutmamalıyız. Devrimci kopuş noktasını simgeleyen,dönüştürücü yapıtlar ortaya koyanlar ilk kümede yer alıyor. (..)Duchamp ve benzerleri.İkinci kümedeki yenilikçilerse evrimci,ilerici,taşıyıcı,hamleci yapıtlar kurmuşlardır. (..)öyle ya Maleviç'in siyah kare'sinden sonra ne yapılabilirdi? Dada'dan sonra ?" diyor.

DUCHAMP'LA BAŞLAMIŞTIR KÖTÜ GİDİŞ ;YENİLİK İLERLEMEDİR..

Gerçi Maleviç, 'siyah kare' gibi uğraş isteyen bir eylemden sonra ,daha az çalışarak fırçayla dokunduğu siyah noktasını üretti.Dada'dan sonra hastembel Duchamp,saat kulesine bakanları aidata bağladı.

İnsanoğlu Maleviç,Duchamp'ın yaptığını tekrar etti;daha az çalışarak,daha büyük etki alanlarının,aklın/akılların efendisi olmak istedi.Hırsıyla ilerledi;ilerleyerek tüketti;tükettikçe kendini yeniledi.Aslında her yenileniş sahte/kar bir derlenişti.

Muallim teslim olurken,Yahuda İskariyot akıl yürütüyordu.
'Karşılıklı Yardımlaşma'da İsa gibi düşünüyor ama akılla davranıyordu ; çıkarını,önünü sonunu biliyordu. 'Her insanın varlığıyla yekvucut olma bilinciyle davranması için' çağrı yapmıştı yüz yıl önce Pyotr.

Modernizm/post-modernizm derken,tavan yaptık.Şahikaya vardık,postu kaptırdık. Sarkastik eleştiri, devranın muhteşem gıcırtısı,menteşelerin pası,doğal afetler,ekonomik ,siyasal,sanatsal,kişisel krizler,çöküşler paralellik oluşturdu ;gölgemizin peşinde koşuyorduk. Sokakta çalışan kadın gibiydi, bedel ödemek gerekiyordu ; kirli ve riskliydi ama muhteşem bir cazibesi vardı. İnsanoğlunun peşinde koştuğu ve hergün yeniden aradığı,kaptırmamak için yalana dahi başvurduğu olurdu. 'Başarı'nın ismi güzel,bedeli yüksekti insana. Ademoğlunun cüretkar,kirli ve amaçsız hikayesindeki 'tutarsızlık' vazgeçtik siyaseti,ne bilimin,ne de sanatın ilgi alanına giriyordu.Bu ciddi işte, biraz ironi ama daha çok dram vardı: Ama biz usta yazarın güzel kitabı Söz/lük'ten emanet aldığımız paragrafıyla,Duchamp,Maleviçler'le duhul olduğumuz konuya geri dönüp, sürdürelim ; ekşi sözde toplumsal saçmalamaya merhem ararken,Woody Allen'ın Chancy Gardener misali eleştir(m)en Musti'ye rastladık kitapta: devam edelim. Enis Batur Söz/lük kitabının 97.sayfasında şöyle diyor;tırnak içindeki ona ait ,devamı benim :
"Ama edebiyat adamı olarak sınır çizmeyin ilgi alanıma :Dilediğim konuya girerim ben,neden vize alayım?(..)Maydanoz olma konusunda daha önceden dokundurmuştu bana:Öyle sanıyorum ki,bu konuda kendisine de kızıyor,ama çuvaldızı bende denemek istiyor.Ben öyle yapmıyorum: Sık sık 'maydanoz'luğuma öfkelenip kendime batırıyorum.
Musti sen de öyle yap bence,kimse yüzünü buruşturduğunu görmez"

MUSTİ'Yİ SÖYLE YÜZÜNÜ BURUŞTURMAYA DEVAM ETSİN ÜSTAD.

Yeise gerek yok,adamı boş bırakmazlar.Hayat çok bacaklı bir örümcek gibi ilerler. Münadi haykırır, davetini yapar.Kimse istese de geri kalamaz. Bu toplu paranoya,insanoğlunu toplu ölüme,muhteşem sona götürmektedir .

Hergün yeni bir gün olduğuna göre 'yenilik' adına daha yapılabilirin iradi sınırı,sonu hiç yoktur.Yeter ki sen iste! Ama bana sorarsan,hiç isteme 'üstad'; eski köye 'yeni' adet getirme.

12 bin yıl oldu. Mübaşir çağırdı,mahkeme kuruldu,suçluyla güçlü,sanıkla tanık ,yeniyle eski tanıştı/karıştı zaten;
sen de işleri daha fazla karıştırma.

Cüretkar yenilikler,devrimci kopuşlar,dönüştürücü yapıtlar sonumuzu getirdi dostum ; dost acı söyler.

İlerlemeyelim artık söyle Musti'ye,otur oturduğun yerde ; hatta gerilememiz bile ademoğlunun hayati tabiati itibariyle bizi ileriye götürecektir.

İnsanoğlu artık doğaya maydanoz olmaktan vazgeçsin;sürekli memnuniyetsizliğini gösteren icatlar çıkarmasın,oynasın gülsün,avlansın.

Caddelerde hüdainabit,ayrıksı otlar,nebatat çoğalsın,evleri eşyaları tozlar kaplasın,demirden gemiler ,otomobiller, üreten makinalar,çekiç,tornavida kerpetenler,çiviler,mülkiyet sahibinin kilitleri paslansın. Taş devrine geri dönelim. Mütelzim,müstelzim işsiz kalsın.Toplayıp biriktirmekten, belleklerden/flash belleklerden,çok bilme isteğinden vazgeç,nesiller boyunca devam eden aydınlanma,ilerleme ahlakından kurtul;herkes ihtiyacı kadar avlansın,ölmeyecek kadar öldürsün.

Hep doğaya başkaldırma;biraz da tevekkülle boyun eğ;uyum içinde,yıkmadan/kemirmeden,değiştirmeden yaşa.Daha hayvanca,bitkicedir ama insanca değildir,kabul:Doğanın bizden beklediği de tam budur.
Nesli sürdürmek istiyorsan,illa ki 'düşünmek' de istiyorsan bir de bunu düşün .

Aklın, eğer kullanabiliyorsan işe yarar;sonuca bakarak sen karar ver.

İkinci kümedeki yenilikçiler,evrimci,ilerici,taşıyıcılar,
hamleciler yapacağını yaptılar;geldik Saraçoğlu'na burdan çıkış yok Kazimir.

Yenilik sevdanı bırak ; artık deniz bitti.
Bu gidiş hayra alamet değil.
Duralım,düşünelim ama sakın bir adım bile ilerlemeyelim,bilge dostum ; gözünü/sözünü seveyim artık ilerlemeyelim : Uçurumun kenarına geldik.
Bizlere örnek gösterdiğin Maleviçler,Duchamplar lazım değil değerli hocam,güzel kardeşim ;
kötü ruhları kovmaya mağara ressamları,şamanlar yeter.
Bu yenilik edebiyatın,ilerleyiş aşkın,yaratıcılık ihtirasın bizi öldürecek.

Yenilenmeden,ilerlemeden önemli olan ,hayatta kalmaktır.Doğa yalnız insanla değil,insansız da yoluna devam edecektir.İlerleyerek tükettiklerimizin yerine koyduğumuz 'uygarlık' ,doğa için sence ne ifade ediyor ustam?

Bir şair demiş ya "ilim ilmi bilmektir/ilim kendini bilmektir/sen kendini bilmiyorsan/bu nice olmaktır"
Burda bir yanlış var ama ,'yanlış nerede öğretmenim?' diye soracak yetiştirdiğin çocuklar : Cevabını hazırla !

Söyle Musti'ye , sahte peygamber Marchel'in türbesini yıksınlar. Artık kimse kıpırdamasın,bu kötü gidişe birileri 'dur' desin üstad.

Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme: Ah Proudhon ahh!

OKUR İÇİN DÜZELTME
İki kişiyken yeniydik/yetmeydik,durduk yerde gurbetteydik.
ah pro-udhon ah.
"Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme: Ah Proudhon ahh!" dedik ; okurlar olmadı,ne işi var bu adamın bu cümlede dediler.
Ya imgedir,eskiyi redediyor,3.yeninin vaftiz babası,eski masalların itirazcıbaşı olduğu için yazdık ,kadima-enigma metafor,mecaz,incesaz,hi-caz falan..Olmadı;kabul etmediler.
O zaman bir de bu ceketi deneyelim dedik, şöyle yazdık;olmazsa almak şart değil;

Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme : Ah cetvel düşmanı ,ah .
Borges'in dini,yeraltının münzevi keşişi,okurun gizli duası,gözünün nefesi;firavunun mimar başı,Musa'sının asası,anamın isyankar oğlu ahh!

Amerikasız,gemisiz göle sıkışmış bir türKristof Kolomb'u (1451-1506) ah.

EÇG





12 Şubat 2010 Cuma
ÇOK DOSTU OLDUĞUMU,DÜŞÜNCELERİNE BÜTÜNÜYLE KATILDIĞIMI SÖYLEYEMEM ; AMA BÜYÜKTÜR : ELEŞTİRİ YAZARKEN HEP, 'ACABA O NE DER' DİYE ÖNCE DÜŞÜNÜRÜM. ARAP'DA FELSEFECİ SOĞUKANLILIĞI YOKTUR; HEP BİR TELAŞ İÇİNDEDİR.


Van Gogh'la aynı tarihte Londra'nın ünlü Oxford Caddesi'ni arşınlarlar. Karşılaşmışlar mıdır bilinmez ama bilinen şey şudur ki,ikisi de aynı günlerde,aynı şehirde,caddede aç ve kızgın dolaşmışlardır ;ceplerinde bir sterlin yoktur. Kimseyi umursamaz kaba,sert ve mücadeleci bir adamdır. Babasını çok sever,resmini ölene kadar yanında taşımıştır. Aile arasındaki lakabıyla 'Arap', kabul etsek de etmesek de bir büyük akıl,sıradışı bir yetenektir ;hatta dahidir. Musevi isimleri taşıyan büyük büyük dedesi Samuel Postelburg,oğlu Mordechai Hallevi'yle ve torunuyla niye aynı soyadı taşımaz? ; ayrı ve uzun bir konudur. Ama 'Arap', ile babası Heinrich, aynı soyadını alır. İsimleri ve soyadları Yahudi değil Alman'dır. Yahudi olmasına rağmen ırkına/halkına büyük tepki duyar. Gerçi Yahudiler mazlum ve dışlanmış,acılar çekmiş bir halktır;dışlanmışlıkları ve zekaları onları para ticaretine itmiştir ; ama insanlar zorunlu şartları farklı algılarlar. Bu konuda "Yahudilerin dünyevi kültü hangisidir? Bezirgan. Onun dünyevi tanrısı nedir? Para,işte! Bezirganlardan ve paradan kurtuluş,yani pratikte reel Yahudilikten kurtuluş,zamanımızın kendini güdümden kurtarma hareketi olurdu" diyecek kadar karşı cephede yer alır ; Yahudi karşıtı,aşırı radikal düşünceler geliştirir.(1) Geleneklerine tepki duyar,Avrupa kültüründen beslenir;evlerinde Shakespeare bir çeşit 'tanrı' kabul edilir.(2) Arap,yalnız içinden çıktığı halka değil,kendisini yetiştiren ailesine de tepkilidir. Kızı Tussy, babaannesi hakkında ',Hollandaca-Yidiş karışımı bir dil konuşan ,dünyaya dokuz çocuk getirmiş ve Yahudi kökleriyle bağını hiç koparmamış bu basit kadından utanıyor gibidir' der babası için. Yidiş dili zor ve coğrafyanın belirlediği bir dildir ama Türk olan Hazar Yahudileri'yle taşınıp, Balkanlar,Polonya üstünden Almanya'ya göç eden halkın yöredeki Almanlar'la karışımından oluşmuş karma bir dil olduğu da söylenmektedir. Ünlü yazar Arthur Koestler,13.Kabile adlı araştırmasının 178.sayfasında Arap'ın Avrupa'daki ataları için "Ortaçağ'da Yahudi dinine inanların büyük çoğunluğunun 'Hazarlar' olduğu anlaşılmaktadır. Hazarlar, dünya Yahudilerinin de çoğunluğunu teşkil etmeyi sürdürmüşlerdir" demektedir.
Fiziki yapısı,güçlü gövdesi,geniş,esmer yüzü,kıvırcık saçları Kafkaslar'dan göç eden halkın karakter özelliklerini taşımaktadır.

Arap,yüksek öğrenim görmüş önce babası gibi hukukçu olmak istemiş,sonra felsefe ve sosyolojiye meyletmiştir. Almanya'da iyi bir eğitim almış,ama para getiren hedefleri hiç olmamıştır. Yazarlıkla ekmeğini sağlar, ama kitap alamaz,bütün günü şehir kütüphanelerinde geçer. Yaşamı boyunca kalabalık ailesiyle ülkeden ülkeye savrulur. Göçlerle bilenen direnciyle bir masa iki iskemleli zorlu hayat şartlarında, ürettikçe üretir. Çocuğu Edgar,esas olarak parasızlığın getirdiği sorunlarla Londra'da göçmen barınaklarında 9 yaşında ölür. Ölen oğlu Edgar dışında 4 kızı olur;karısı Jenny'ye gönülden bağlıdır. Buna rağmen hizmetçi Helena Domuth'dan bir çocuğu olur;kendisiyle birlikte anılan yakın dostu Engels'in ismini koyar.(3) Ne ki kadim dostuna 'çocuklarım olmasa intihar ederdim ' yazacak kadar da ailesine bağlıdır.(4) Kendisi değil ama ölümünden sonra iki kızı babalarının boşluğunun yarattığı sıkıntıyla intihar ederler.

FELSEFESİ ÖNEMLİDİR AMA MÜCADELESİ DAHA ÖNEMLİDİR.
Kavgacıdır;felsefesini yüzyüze dövüşerek kabul ettirmiştir. Yaşam pratiğini/değerleri ,diğer felsefecilerden farklı ele almış ve ortaya attığı 'Praksis' kavramıyla derinleştirmiştir. Felsefeye uygulanabilirliği ölçüde değer vermiş,insan bilincinin nesnel bir gerçekliğe ulaşmasının, teorik,düşünerek/konuşarak ulaşılan bir sorun olmadığını savunarak felsefecilerin palavralar peşinde koşmaması gerektiğini vazetmiştir. Bilgiyi oluşturan bilincin düşünerek değil,yaşayarak şekilleneceğini söyler : 'Hayatı belirleyen bilinç değil,bilinci belirleyen hayattır'(5) şeklinde düşüncelerini özetler. Bunu vurgularken "Eleştiri artık,kendi başına bir amaç değil,sadece bir araçtır:asli duygusu öfke,asli etkinliği de hedef göstermektir(..) Bu içerikteki eleştiri ,yumruk yumruğa dövüşdeki eleştiridir.(6)" der.

Şahsen çok dostu olduğumu,fikirlerini bütünüyle benimsediğimi,düşüncelerine tartışmasız katıldığımı,teorisini paradigma kabul ettiğimi söyleyemem. Gene de uzaktan akrabayızdır ; büyüktür,düşünceleri önemlidir.
Eleştiri yazarken hep,'acaba o ne der?' diye önce düşünürüm.

Arap'ta felsefeci soğukkanlılığı yoktur,hep bir telaş içindedir.Değiştirmek istediği koca bir dünya vardır;ondan öğrendiğim, bize kalan en sağlam miras ,öfkedir.

Emin Çetin



(1,2,3)Tussy,babasının kızı/ Eva Weissweiler Çit.Yay.s114,143,15
(4) K&Jenny, Pierre Durand / Logos s60
(5)Alman ideolojisi Sol Y. s 45
(6)M.Özgürlük Etiği Ayrıntı Yay. s 29



KUTSAL KİTAPLAR VE TEVRAT
Türkler Tevrat'ın kutsiyetini kabul ederler ve çocuklarına isim olarak verirler.
Tevrat, Tora veya Pentateuk, (Arapça :تورة tawrah, İbranice : תורה Torah, Yunanca: Pentateuch), Tanah ve Eski Ahit'in ilk beş kitabına verilen isim. Musa'nın Beş Kitabı olarak da bilinir. Orijinal olarak İbranice yazılmıştır. Tanrı tarafından Musa'ya indirildiğine inanılan beş kitaptan oluşur.

İslam öğretisinde Museviliğin kutsal kitabının Tevrat olduğu görüşü egemen olmuştur. Oysa Tevrat, Musevi Kutsal Kitabını (Tanah) oluşturan 39 kutsal metnin sadece ilk beşinden ibarettir.

Tevrat adı, İbranice Torah sözcüğünün Arapça biçiminin Türkçe'ye uyarlanışıdır. İbranice "öğretme, gösterme, yönlendirme, öğreti, yasa" anlamına gelir.

Tevrat'ı oluşturan kitapların İngilizce ve bazı diğer Batı dillerinde kullanılan adları, Tevrat'ın 2. yüzyılda yapılmış Yunanca çevirisinden gelmiştir. Yunanca ismi olan Pentateuch, penta (beş) ve teukhos (kitap) sözcüklerinin birleşiminden oluşur.

Hıristiyanlık, Tevrat'ı ve Tanah'ın diğer kitaplarını kutsal kabul eder, ancak Tanrı'nın İsa vasıtasıyla yeni bir ahit getirdiğini kabul eder. Bu nedenle Musevi Kutsal Kitabını Eski Ahit olarak adlandırır. Yahudilik İsa'yı ve Yeni Ahit'i kabul etmediği için Tanah'ın Eski Ahit olarak adlandırılmasını uygun bulmaz.






.

12 Şubat 2010 Cuma

Eleştiri yazarken önce 'Arap' ne der diye düşünürüm

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..





12 Şubat 2010 Cuma
ÇOK DOSTU OLDUĞUMU,DÜŞÜNCELERİNE BÜTÜNÜYLE KATILDIĞIMI SÖYLEYEMEM ; AMA BÜYÜKTÜR : ELEŞTİRİ YAZARKEN HEP, 'ACABA O NE DER' DİYE ÖNCE DÜŞÜNÜRÜM. ARAP'DA FELSEFECİ SOĞUKANLILIĞI YOKTUR; HEP BİR TELAŞ İÇİNDEDİR.


Van Gogh'la aynı tarihte Londra'nın ünlü Oxford Caddesi'ni arşınlarlar. Karşılaşmışlar mıdır bilinmez ama bilinen şey şudur ki,ikisi de aynı günlerde,aynı şehirde, caddede aç ve kızgın dolaşmışlardır. Ceplerinde bir sterlin yoktur. Kimseyi umursamaz kaba,sert ve mücadeleci bir adamdır. Babasını çok sever,resmini ölene kadar yanında taşır. Aile arasındaki lakabıyla 'Arap', kabul etsek de etmesek de bir büyük akıl,sıradışı bir yetenek, hatta dahidir. Musevi isimleri taşıyan büyük büyük dedesi Samuel Postelburg'un, oğlu Mordechai Hallevi'yle ve torunuyla niye aynı soyadı taşımadığı ayrı ve uzun bir konudur. Ama 'Arap' ile babası Heinrich, aynı soyadını alır. İsimleri ve soyadları Yahudi değil Alman'dır. Yahudi olmasına rağmen ırkına/halkına büyük tepki duyar. Gerçi Yahudiler mazlum ve dışlanmış,acılar çekmiş bir halktır. Dışlanmışlıkları ve zekaları onları para ticaretine itmiştir ; ama insanlar zorunlu şartları farklı algılarlar. Bu konuda "Yahudilerin dünyevi kültü hangisidir? Bezirgan. Onun dünyevi tanrısı nedir? Para,işte! Bezirganlardan ve paradan kurtuluş,yani pratikte reel Yahudilikten kurtuluş,zamanımızın kendini güdümden kurtarma hareketi olurdu" diyecek kadar karşı cephede yer alır. Yahudi karşıtı,aşırı radikal düşünceler geliştirir.(1) Geleneklerine tepki duyar. Avrupa kültüründen beslenir. Evlerinde Shakespeare bir çeşit 'tanrı' kabul edilir.(2) Arap,yalnız içinden çıktığı halka değil, kendisini yetiştiren ailesine de tepkilidir. Kızı Tussy, babaannesi hakkında 'Hollandaca-Yidiş karışımı bir dil konuşan ,dünyaya dokuz çocuk getirmiş ve Yahudi kökleriyle bağını hiç koparmamış bu basit kadından utanıyor gibidir' der babası için. Yidiş dili zor ve coğrafyanın belirlediği bir dildir ama Türk olan Hazar Yahudileri'yle taşınıp, Balkanlar,Polonya üstünden Almanya'ya göç eden halkın yöredeki Almanlar'la karışımından oluşmuş karma bir dil olduğu da söylenmektedir. Ünlü yazar Arthur Koestler, 13.Kabile adlı araştırmasının 178.sayfasında Arap'ın Avrupa'daki ataları için "Ortaçağ'da Yahudi dinine inanların büyük çoğunluğunun 'Hazarlar' olduğu anlaşılmaktadır. Hazarlar, dünya Yahudilerinin de çoğunluğunu teşkil etmeyi sürdürmüşlerdir" demektedir.
Fiziki yapısı,güçlü gövdesi,geniş,esmer yüzü,kıvırcık saçları Kafkaslar'dan göç eden halkın karakter özelliklerini taşımaktadır.

Arap,yüksek öğrenim görmüş önce babası gibi hukukçu olmak istemiş,sonra felsefe ve sosyolojiye meyletmiştir. Almanya'da iyi bir eğitim alır ama para getiren hedefleri hiç olmaz. Yazarlıkla ekmeğini sağlar, ama kitap alamaz,bütün günü şehir kütüphanelerinde geçirir. Yaşamı boyunca kalabalık ailesiyle ülkeden ülkeye savrulur. Göçlerle bilenen direnciyle bir masa iki iskemleli zorlu hayat şartlarında, ürettikçe üretir. Çocuğu Edgar,esas olarak parasızlığın getirdiği sorunlarla Londra'da göçmen barınaklarında 9 yaşında ölür. Ölen oğlu Edgar dışında 4 kızı olur; karısı Jenny'ye gönülden bağlıdır. Buna rağmen hizmetçi Helena Domuth'dan bir çocuğu olur; kendisiyle birlikte anılan yakın dostu Engels'in ismini koyar.(3) Ne ki kadim dostuna 'çocuklarım olmasa intihar ederdim ' yazacak kadar da ailesine bağlıdır.(4)
Kendisi değil ama ölümünden sonra iki kızı babalarının boşluğunun yarattığı sıkıntıyla intihar ederler.



FELSEFESİ ÖNEMLİDİR AMA MÜCADELESİ DAHA ÖNEMLİDİR.

Kavgacıdır;felsefesini yüzyüze dövüşerek kabul ettirmiştir.
Yaşam pratiğini/değerleri ,diğer felsefecilerden farklı ele almış ve ortaya attığı 'Praksis' kavramıyla derinleştirmiştir. Felsefeye uygulanabilirlik ölçütünde değer vermiş, insan bilincinin nesnel bir gerçekliğe ulaşmasının, teorik, düşünerek/konuşarak ulaşılan bir sorun olmadığını savunarak felsefecilerin palavralar peşinde koşmaması gerektiğini vazetmiştir. Bilgiyi oluşturan bilincin düşünerek değil,yaşayarak şekilleneceğini söyler : 'Hayatı belirleyen bilinç değil,bilinci belirleyen hayattır'(5) şeklinde düşüncelerini özetler. Bunu vurgularken "Eleştiri artık,kendi başına bir amaç değil,sadece bir araçtır:asli duygusu öfke,asli etkinliği de hedef göstermektir(..) Bu içerikteki eleştiri ,yumruk yumruğa dövüşdeki eleştiridir.(6)" der.

Onu dünyada bir kişinin anladığını, onun da yanlış anladığını şaka yollu söylerler.
Arap'ın ise 'benimki yalnızca bir öneriydi, işi fazla büyüttünüz' dediği de rivayet olunur. Ne olursa olsun, dünyada yazdığı kelimeleri ayetlere dönüştüren inananları
her zaman olmuştur/olacaktır.
Zaman ise herkes gibi mutlaka onu da yıpratıp eskitecek ve unutturacaktır.

Şahsen çok dostu olduğumu, fikirlerini bütünüyle benimsediğimi,düşüncelerine tartışmasız katıldığımı,teorisini paradigma kabul ettiğimi söyleyemem.
Gene de uzaktan akrabayızdır ; büyüktür,düşünceleri önemlidir.
Tartışmada göz ondadır; aklı kaybetmeden kavgada,eşsiz mantık kurmada yol gösterir.
Eleştiri yazarken hep, 'acaba o ne der?' diye önce düşünürüm.

Arap'ta felsefeci soğukkanlılığı yoktur,hep bir telaş içindedir.
Değiştirmek istediği koca bir dünya vardır; ondan öğrendiğim, bize kalan en sağlam miras öfkedir.

Emin Çetin Girgin



.

11 Şubat 2010 Perşembe

PARALAKS ve PRAKSİS

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..


SANAT ELEŞTİRİSİNİN İŞİNE YARAYAN İKİ SÖZCÜK :
PARALAKS VE PRAKSİS


Zizek'in aynı adı taşıyan kitabı dolaysıyla popüler olsa da hem felsefede,hem de siyasi litaratürde çok kullanılan amacı dışında önem kazanmış bir sözcüktür Paralaks. Aslında kullanılış amacıyla bize nisbeten yakın yıldızların uzaklığını ölçme metodudur.
Konunun uzmanları olayı şu şekilde tarif ederler : Bu yöntemde yakın bir yıldızın fotoğrafı alınır, altı ay beklenir. Bu altı ay süresince Dünya, yörüngesi üzerinde yarı yolu kat etmiş olur. Altı ay sonunda aynı yıldızın bir fotoğrafı daha alınır. Böylelikle söz konusu yıldıza, Dünya yörüngesinin çapı kadar bir tabandan bakılmış olur. Elde edilen, gök yüzünde belirli bir alanın, uzayda farklı iki bölgeden çekilmiş iki fotoğrafıdır. Bu iki fotoğraf incelendiğinde, söz konusu yakın yıldızın her iki fotoğrafta da tıpatıp aynı yerde olmadığı, zemindeki uzak yıldızlara göre bir miktar yer değiştirmiş olduğu tespit edilir. Yıldızın konumundaki bu görünen kaymaya, 'paralaks' denir.
Kelime Eski Yunanca'da Karşı anlamındaki 'para' ile, Öteki anlamındaki 'allos' ekinin yanyana getirilmesiyle türemiştir. Siyasi olarak birinin yerini ötekinin alması şekline dönüştürülmüş , kültürel terminolojiye farklı kullanışlarla,zaman zaman da anlam/amacı dışında girmiştir. Aslen, gözlemleyenin yerinin değişmesiyle ,gözlemlenenin yer değiştirmesidir. Zamanın yer değiştirmesiyle ,sosyal durumlar/oluşumların/karşılıkların siyasi olarak güncelleştirilmeleridir.

PARALAKS VE ZİZEK
Radikal Kitap'ta yer alan tanıtım yazısında şunlar yazıyor:
"Son yıllar felsefe sahnesinin en ilginç düşünürlerinden biridir Sloven Marksist filozof, sosyolog ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek. İşte bu orijinal düşünürün ‘en temel eserim’ dediği Paralaks yayımlanışından hemen iki yıl sonra dilimize kazandırıldı. Filozof, bu kitabında da Hegel-Marx-Lacan çizgisini koruyor ve daha da ayrıntılandırarak geliştiriyor. Popüler kültürü, toplumun ‘bilinçdışını’ okumayı ‘yamuk bakarak’ başarabilen ender filozoflardan biridir Zizek.

Paralaks, gözlemleyenin gözlem konumunda yaptığı değişiklikle ortaya çıkan nesnedeki yer değiştirme olarak tanımlanabilir. Yani gözlem yapılan konum değiştikçe, nesnenin görünümleri de değişir. Bununla gerçekliği ancak farklı konumlardan bakarak bir yap-boz gibi tamamlayabileceğimizi ima eder gibidir Zizek. Panoramik ve deşici bir bakış gerekir bütünsel bir resim elde edebilmek için.

Kuantum fiziğinde dalga-zerreciklerinin ikiliğinden Freudcu psikanalizde bilinçdışı paralaksa kadar farklı paralakslar bulunur. Zizek bu kitabında özellikle üç ana paralaksa odaklanıyor: Gerçeklikle ilişkimizi belirleyen en önemli paralaks olan ontolojik fark; gerçekliğin fenomenal deneyimi ve onun bilimsel açıklaması arasındaki indirgenemez farka ilişkin bilimsel fark ve son olarak politik paralaks, ortak paydaya izin vermeyen toplumsal antagonizma.

Hemen hemen her şey üzerine yazar Zizek: köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çokkültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock bunlardan sadece birkaçı.

Zizek bu çalışmalarında Marksizm ile Lacan’ı bağdaştırmaya, Marksizm’le dünyaya, topluma ve kültüre bakarken, Lacan ile arka planına ışık tutmaktadır. Lacan’ın “Dil, bilinçdışının koşuludur” demesi gibi Zizek de “Kültür, toplumun bilinçdışıdır,” demektedir sanki. Zizek’in dilimizde yayımlanan bu son kitabı Paralaks şimdiye kadarki en derin ontolojik yorumlama çalışmasıdır. Zizek ontolojinin farklı yüzlerinin idealist ve materyalist anlamlandırmalar açısından karşılaştırmalarını yapmaktadır. İdealizm ve materyalizm arasında bu anlamdaki karşılaştırmalardan biri, idealizmin Her Şeyi kuramsallaştırdığına dair iddia edilen yeteneği ile materyalizmin görünüşte Her Şeyin gerçekte Her Şey Olmayan olduğu şeklindeki anlamlandırmasının arasında Lacancı terimlerle ifade edilir.

Zizek, Batı toplumlarının ve düşüncesini bilinçdışını okurken, eğlenceli ve girift üslubuyla okuyucunun bir felsefe kitabı değil de, bir bulmaca kitabı okuyor gibi hissetmesini sağlıyor. Toplumsal göstergelerin arka planını deşifre ederken, onlara farklı açılardan nasıl yaklaşabileceğimizi gösteriyor. “Marksist teolog” olarak nitelenmesine neden olan düşüncelerini bu kitapta daha da ayrıntılı olarak işliyor.
Sabri Gürses’in çevirisiyle şimdiye kadar ağırlıklı olarak Zizek kitapları yayımlamış olan Encore Yayınları’ndan çıkan bu kitap önümüzde yeni düşüne patikaları açıyor. "(1)



PRAKSİS İSE FARKLI
Felsefenin önemli ve kült sözcüklerindendir. Marx, evrimin getirdiği yerdeki değişim,dönüşümü "Praxis" sözcüğüyle ile ifade eder. Yazılı metinle uygulamanın farklılığı, emeğin pratik etkenliği gibi bir mana da yüklenir sözcük. Aksiyon, pratik/uygulama anlamına gelen Praksis, tüm düzlemlerdeki sosyal jestleri, sınıfın davranış ve sonuçlarını kapsar. Felsefede 'Praksis', sosyal yapının,yaşayan/soluyan organizmanın zeminini dönüştürmeyi amaçlayan bir kelime olarak sözlüklerde yerini alır. Marx felsefesinin kurucu metini kabul edilen ve gençlik eseri sayılan aldığı notlar kapsamında değerlendirilmesi gereken "Feuerbach üzerine Tezlerin II. sinde, 'filozoflar şimdiye kadar dünyayı çeşitli şekillerde yorumlamaktan başka bir şey yapmadılar. Artık onu değiştirmek bir zarurettir der ki, bu kendi adıyla anılan felsefenin asıl iskeletini oluşturur.
Praksis kavramı, Marks felsefesinde önemli bir değişimin köşe taşıdır. 'Onu toplumların dönüşmesinde ve dolayısıyla tarihin gidişinde üretimin gelişmesinin belirleyici önemini kavramaya götüren bu çözümleme'(2) daha önce yaptığı tespit olan 'yabancılaşmanın' edilgen karakterinin terkedilmesi anlamını taşır.. Yabacılaşma'nın ileri dönem eserlerinde kesintiye uğramasıyla, olgunluk döneminden itibaren felsefi karşılığını aşar ; Praksis/İnsan Etkinliği kelimesi Edilgen yapısını Etken olarak değiştirir ve sınıfsal bir tavır yüklenir.


(1) Zizek Kitabı O.ÇAKMAKÇI Radikal Kitap 23/05/2008
(2) 1844 Elyazmaları, sayfa 292 devamında Praksis kavramının felsefi detaylandırılmasını görebiliriz.


***

7 Şubat 2010 Pazar

İstanbul'da Galeri Nev/M.Berg'te 'pas' kavramıyla 'ölüm' hüküm sürerken, Ekavart Galeri'de Metin Güçlü, yaratılmış 'boşluk'u dolduran öznel gerçekte 'yaşam'ı filizlendiriyor.

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


Kavramlar canlıdır;hareket ederler. Düşünce oluşturur, devinim/dönüşüm yaratır, sosyal titreşim sağlarlar. İnsanı,toplumu,doğayı,uygarlığı şekillendirirler. Felsefe, düşünce üretir;sanat düşünce yaratır.Ardımızda sürekli izler bırakarak 'geçmiş zamanı' oluşturur;
kıpırdayarak 'şimdi'yi,
talep ederek 'geleceği' şekillendiririz.

İnsan ihtirastır,zaman ilerlemedir; peki bunlar 'kozmos' için çok gerekli midir?
Düşünerek, bularak, icat ederek, değiştirerek,baskılayarak,provoke ederek sürekli 'bilim' ile ilerliyoruz. Tefekkürle ulaştığımız ilahi iştiraktan,'cogito ergo sum'la ayrı mı düşüyoruz.
Duranı/bekleyeni,atıl durumda olanı tozla/nemle/pasla tüketen bir doğa içinde ilerlemeden 'var' olmak mümkün mü?
İzleyeni pişman edercesine,sanatçılar paradoksları hazırlayıp sanat objesi olarak sergi salonuna yerleştirmişler...





Sonraki Zizek'ten ama önce Deleuze'dan bir alıntı:... "Leibniz'in görkemli bir açıklaması vardır: 'Bu şeyleri oturttuktan sonra limana vardığımı sanıyordum ki, ruhla beden birliği hakkında yeniden düşünmeye koyulduğumda, kendimi yeniden denizin ortasına fırlamış buldum. Düşünürlere (düşünce kuran/kıran tüm yaratıcılara, oyunculara/kolektif şamanlara ) üstün bir tutarlılık veren de budur; çizgiyi kırma, yön değiştirme, kendini yeniden denizin ortasında bulma, yani keşfetme, icat etme yeteneğidir"(1)
Evren sonsuz yaratıcının suretinden izler/deliller taşır. Göktekini kavramak, yerdekini anlamakla/ olur. Türkiye'ye gelmeden çok önceleri söylemişti, İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde şöyle der "Bir şeyin doğruluğu,o şeye dolaysız özkimliği içinde ulaşamadığımız için ortaya çıkar(..)görünüşün, görünüş ile özün arasındaki yarığın, özün kendisine içsel bir kanal olması değildir sadece; can alıcı nokta şudur ki, 'öz'ün kendisi görünüşün kendi kendine açtığı yarıktan, gedikten başka şey değildir."(2)

SARMALA ALINAN ÖLÜMLÜ BEDENLER

Tasavvuf'un idrakı,tasavvuru ,bilinen anlamıyla dinselden çok farklı ve derindir.Bütün kitapların bağlı olduğu kökle birleşir;algısı insan'ın başlangıç tarihine uzanır.Dünyaya inen ruh,zamana tutsak olur.Cenneten kovulan insan dünyada gariptir ;yalnızlığı,yoksunluğu tadar. İlahi eda,işve ancak sözden kesileni/inzivaya çekileni bulur ;sukunet içindekine fısıldar.Unutsa da meleklerin secde ettiği uluhiyetin sahibidir, esma-ı hüsnadan sıfatlar/izler taşır . Ne var ki insan, nisyanla maluldür. Günün cangılında yaban kalsa da ünsiyet sahibi derviş, meşakkatli dünya tarlasında şefkat/ülfet eden ve edilendir. Dün Metin Güçlü'ye ait oluşumda, canlı performans/kuddüsi müzik eşliğinde, başta hor ve hakir yaratılan 'acz' içindeki insanın öyküsünü gördük. Derviş arar,ney inler; kelam neyi arıyorsan o'sundur der. Gökteki kayyum, yeryüzündeki suretini işinde/gücünde, iradesi ve kaderiyle ,'iste benden' diyerek yeniden yaratır; her an yaratan,yaratılanda kendini yeniden bulur.İnsan insanın suretinde yaratanı arar. Onu halife kılan,kul'un,özgür iradeyi,yani tanrısal olanı, bedene çakılan ruhunda taşımanın sonsuz onuru/sorumluluğu/idrakiyle, yeryüzüne inmeden önce verilmiş taahhüdünde karşılamasıdır .Her dervişin muhabbetinde,her tekkenin kitabında yazılı bu minvalde açıklanması zor tasavvuf sorularına kapı açan Güçlü'nün sergisine katıldım.
Herşey karşıtıyla vardır. Kötülük,kötüdür ama luzumsuz değildir.İyilerin ışıması için bir vesiledir. Ölüm,varlığıyla yaşamı değer/li/siz kılar. Öncesinde Mike Berg'in 'son'landırmak temalı, mühürle gelen 'ölüm'ün işlendiği bir başka sergi için, evvelden görmediğim Galeri Nev'in Mısır Apartman'ındaki yerine gittim.
Biliyorduk ama ne şahsen ne de fotoğraf üstünden tanıyorduk; ünlü 18.Tezde dile getirilen benzeri bir ilerleme kavramıyla, 'insanlığın boş oluşturulmuş bir zaman içinde durmadan yol aldığı tasavvurundan ayrıştırılamaz yakıştırmasının haklılığında' ne zamandır, zaten takip edilmese de bilinen bir etki alanı içinde şartlanmalar oluşturmuştu şahsımızda.
Nev projesine, Leibniz'in dediği mesafeden yeniden baktık; eskimiş, eprimiş/yıpranmış yüzlerde hep olduğunca, içsel/dışsal 'zaman'ın yeniden değerlendirmesi vahametiyle karşı karşıya kaldık. Mahir'in söylediği gibi zemin ayaklarımızın altından kayıyordu.
En büyük sorun her zaman sıkıntılı, savruk/aylak yapımızdan kaynaklanmıştır. Bugüne kadar, ne bir romanı/filmi ne de bir işi sonuna kadar götürmek mümkün oldu. Cumhuriyet'de çalışıyorduk. Galeri Nev Nişantaşı'nda yaklaşık 25 yıl önce açıldığında çağırmışlardı gitmiştik. Gidiş o gidiş; ertesi ay her gün önünden geçtiğim Nev'e komşu sayılan evden taşındık, araya göçebelikler/firarlar girdi. Ne galeriyi açan gençlerle ne de Nev'le bir daha yolumuz kesişmedi. Ne ki 'zaman' engelleri aşarak tek çizgi üstünde ilerleyenleri kazançlı çıkarttı. Sistemler ve organizasyonlar, kolaylık ve zaman tasarrufu sağlar; her camianın, mekanın koruyuculuğunu/kavramasını, kuşatma sanıp kazma sallayan zihniyet bugüne kadar kimseyle uyum sağlamamıştır. Netice itibariyle Galeri Nev bugün bir markadır ve yöneticileri Türkiye standartlarında önemli işler yapıp olmazı başarmıştır. 25 yıldan sonra, ilk defa galeri Nev'e yolumuz düştüğünde fiziksel suretler de olduğu kadar konseptte de önemli değişiklikler vardı.

ACINASI YALNIZLIĞINDA, İKİ PARANTEZ ARASINA SIKIŞMIŞ 'İNSAN'

1800'lerden beri Türk sanatı hep söylediğimiz gibi 'evrim' geçirmiş değil, krizlerle hareket etmiş, ayar tutturmuş bir düşünce yapısına sahiptir. Bundan dolayı sanatın esas güncel veya nihai amacını sorgularken 'yerel' sorunlarla boğuşmak, evrenseli parantez içine alarak stabilize etmeyi gerektiriyor. (O zaten hep koyduğumuz yerde,ansiklopedik bilgi kabul edilmişliğinde kusursuzca duruyor!) İki galeride, birbirinden bağımsız iki sanatçının, çapraz sorgulamalarla metaforlarla gitmekte/çürümekte olan ile gelen/doğan ışıyanı farklı bağlamlarda, farklı galerilerde sorgulamaları, izleyicide güncel/görsel kavramsal bir paralellik oluşturdu. 'ölüm/yaşam' insanın varlık nedenidir. İki olgu/iki parantez arasındaki boşlukta kendini oluşturur/şekillendirir. Biri nedeniyle ötekinin nedenselliğinin ayrıcalığı öncellik kazanır. İkisi de tekil olarak birbirlerinin nedenidir.

İNSANLIK, 'VAR'EDEREK DEĞİL 'YOK'EDEREK İLERLİYOR.

Söylediklerimi özelden genele katmanlar/tabakalarla çerçevelendirmeden 'lucky' adı verilen ilk insansı primatlardan günümüze taşırken içsel hezeyanların, korkuların, doğa önünde çaresizlikle tutunuşların 'depresif' yansıması olarak sanatın söz/çığlık/yardım/çıkış kapısından, önermelere, yol göstermelere ve disiplinler arası sosyolojik yol göstericiliklere geçmesi yapısal olarak mümkün müdür? Sorusuyla karşılaşıyoruz. Daha basit bir örnekle durumu açıklayalım. Yazının icadı için -3200 tarihlemesi yapılırken, sözün, ünlemden kavrama geçişi/geçmişi büyük ihtimalle ilk tohumun toprağa ekilmesiyle oluşan ağaç/tarla/köy/şehir devletleriyle yani -12 binlerle tarihlendirilebilir. Yaratılış itibariyle bir 'uzuv' görevselliğine sahip dil'in işlevsel yapısının farklılaşması,'söz'/anlatım gibi bir organın gelişim evreleri, yani kısaca edinilen ve yaratılan 'kültür', uygarlığın yüklediği değerler ve sorumluluklarla amacının ötesinde bir üretim gerçekleştirerek, doğayı bil/dikçe baskılayarak 'farklılaşmak' zannı, bizim dışımızda makro düzeyde devam eden evrimleşmenin yolunu kesen bir handikap mıdır? Daha önce yazmıştım, biraz tekrar olacak ama Galeri Nev'deki Mike Berg, Ekavart'da Metin Güçlü bir dizi sorunsalı sınırları muğlak bir ortamda masaya yatırarak bir tartışma başlatıyorlar ki; konuyu getiriş şekli geçen ay Kant yazısında işlediğimiz problematiği kurcalayarak, yine aynı şeyleri düşünmemize neden oldu.

KURNAZLIK YETSE,TİLKİNİN SONU KÜRKCÜ DÜKKANI OLMAZDI

'Akıl' tek başına kurnazlıkla özdeşleşmez.Önce ayakta kalma, soyu sürdürme,bilgi,deney aktarma temrini/becerisi,disiplini,sonra da organize olma yetisi oluşturduğu müddetçe nesillere intikal eden uygarlıklar oluşabilir.Güdüler,seziler insani aklın dışında hayvani ilkel duyarlılıklar olarak günümüzde tartılır/ölçülür veriler sunmadığı için kaale alınmazlar.
Şimdi, kimsenin peşine takılmadan, ezbersel retoriklerin tuzağına düşmeden verilecek cevaplara hasret, bir yazar olarak soruyorum. Diyorum ki : 'amaç', sınırlı/süreli tarihi oluşturan yasaları, şifreleri ve payandaları anlayarak, insana sunulan değiştirilemez temel programdaki döngüyle uyum içinde boyun eğerek/şükrederek titreşmekse, insani 'akıl' ne işe yarar. Tartışılır olan ise, böyle bir amacın hedefine kurgulanabilir/değiştirilebilir, yeniden oluşturulabilir bir 'yazgı' olarak monte edilen 'akıl' ile kullanılan,'soyut düşünme'/'biriktirilebilir bilgi'/'yaratıcı ama ölümlü bellek' gibi donanımlar, kosmosdaki evrimleşmeyi hızlandıran bireysel tekamül, sosyal hasadın g/ereği midir? Sorgulamayı başlatan Berg ve Güçlü'nün sorularıdır. Gerçi sözcükler tarafıma ait de olsa, her zaman sorulan bu soruyu ilk sürdüren veya reddeden ben değilim. Descartes'ın olayı tetikleyen 'Discours sur la méthode' (1637) kitabında yer alan 'Cogito ergo sum'/düşünüyorum öyleyse varım'dan sonra oluşan süreçte 'sorun' Proudhon'un yamağı Bakunin'le tavan yapan bir reddiyeye dönüşmüştür. 1846'da yayımladığı Ekonomik Çelişkiler kitabında usta 'Yıkacağım ve yapacağım' demekle işe başlamıştır ama çırak 'Yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur' diyerek aldığı bilgiyi işleyip/geliştirmiştir. Süreç Kant, Hegel, Ficher'i falan teğet geçerek Dada'ya ordan da R.Mutt imzalı Pisuardan günümüz elektronik ortamda ikonoklazmaya ulaşmıştır. Proudhon'un gibi olsa,yani 'yapmak için yıkmak' hafriyatından çıkacak ediminin filizleri 'başka'yı yaratacak/yaşatacaktır. Gene de bütünlüğü olan bu yapının tüm safhalarının iki ucu/kutbu vardır. Lakin her durum, kendi karşıtını davet etmiştir. Kuruluş şemasıyla 'bütün' ,insanı ve doğanın hedefini tartışmaya açarken, "toplum-dışı toplumsallık" olarak ifadesini bulan antagonizmik yapı içine 'homosapien'i kadir/kuddüs olarak merkeze yerleştirir. İki taşın birbirine çarpmasıyla oluşan 'ışık' gibi, aydınlanma/ilerleme de bu çelişkinin doğasında saklıdır.'Antagonizm', insanın kenetlenerek ve işbölüşümüyle evrilerek, barış, uyum/disiplin içinde ve hukukuyla toplum halinde birlik olma, oluşturma/dönüştürme/ 'kurma' eğilimini de 'yaşamın itici gücü' olarak içinde taşır. Karşıtlıkların yarattığı sosyal oluşumlar, ideolojik tasarımlarda, feodal/liberal/faşist/devletçi komünist vd her türlü sistemde 'insan', sahavet/cömertlikle sömürülen istatiksel/aritmetiksel ve sanatsal/kültürel karşılığı olan 'ekonomik' hayvan olarak işlem görür. “Arzunun önündeki engelleri” yok etme ve nihayet çıkış (exodus) önerileriyle ego'nun önünü kesen ütopyalar iş yapmamış,ekonominin kanserleşerek/yok ederek ilerleyen tarihinde kendine münhasır bir yol oluşmuştur. Diğer taraftan 'kurgusal kolektif', toplumsal birliği baskılayarak/bozarak ,sağ veya sol ama mutlaka manipüle ederek,bireysel,ve karakteri itibariyle rakipleşerek ilerleten artı değerin toplanması ekonomik krizler, mikrobiyolojide/tıpta gelişme, makrobiyolojik yapıda arayış/ evreni yönlendirme, doğayla rekabet, mülkiyet/toplayıcılık şehveti, siyasi iktidar, tahakküm/yönetme arzusu, sanatta gard/avandgarde ve moda/modernizm/ilerleme gibi 'taleplerin' ekonomik kabuklar içinde doğmasına neden olur. Yani insan 'söz'ün icadının ardından gelen süreçte bir türevsel/istatiksel bir 'ekonomikkabuklu' olur çıkar. Ekonomikkabuklu olarak 'insan' kartezyen, bilimsel bir çizgi üzerinde arzu/hırs/ihtirasla ilerlerken bencilliğin sınırsız gücünden, torkundan yararlanır.İnsanın makro biyolojik yapısı olarak devlet bu verilerle kurulur.İnsan organizması Arzu/hırs/ihtiras, toplumsal ilerlemenin başlangıç değerleri olarak tinsel/ruhsal organizma içinde mutlaklaşır. Zevk, akıl ile uyum içinde rekabet ortamlarının yarattığı mümbit pazar ekonomisinden beslenir. Tüketim olanaklarının genişlemesi,mallar,inançlar,ideolojiler insanı özgürleştirmez. Tüketimin 'zevk'e dönüşmesiyle kapitalizm,yapay/suni demokrasiyle arzulara tutsak edilen bireyi, bencilliği/ego'yu ve kötülüğü başat kılar.
Özgürleşme ise,bize bugüne kadar dikte ve ezber ettirilen içeriğin görünümünden bile özgürleşmektir.Konuya Karl Marks'ı katarsak, usta, muzdarip/ızdırablı olduğu makus ilerlemenin hümaniteyle ilgisi bağlamında şunları söyleyerek bize yardım eder:
"Ancak egoist insanın özgürlüğü ve bu özgürlüğün tanınışı,daha çok,onun yaşam içeriğini oluşturan tinsel ve maddi ögelerin dizginsiz deviniminin tanınışıdır.
İnsan bu yüzden inançtan kurtulmuş olmaz,inanç özgürlüğü kazanır,mülkiyetten kurtulmuş olmaz,mülk sahibi olmanın özgürüğünü kazanır,işten kurtulmuş olmaz,üretme/yaratma özgürlüğünü kazanır.(3)


UYGARLIK ADI VERİLEN OYUNDA KURALDIŞILIK..

Postmodernizm, bir anlamda katmanların eşzamanlı paralelliğinde yol alır. Kendi imgelerini 'var'etmek, görünür kılmak adına tüm zamanları talan eder; ganimetler oluşturur. İmgeleri, sembolleri kullanım değerinden kopartarak, onları 'gerçek' kılan kullanım değerlerini yok sayarak salt 'arzu nesneleri olarak heybesine atarak toplama alanlarına taşır. Dünyada müzeler kolonyalizmle,galeriler post-kolonyalizmle birlikte gelişmişlerdir; bizde ise zemberekli aydın/tüccar kırması bir muğlaklığın içinde bedenlenmişlerdir. Şirketleşen/şirretleşen kültür,bohemliği bitirmiş,organize/kurumsallaşma içinde paryalaşan sanatçı,sirayet edeni benimsediği nisbette varlığını sürdürebilmiştir.İthal rolmodel hibritlerin mahiyetinde/hakimiyetinde 'pazar' kurulmuştur. Müzelerden evrilen çağdaş galerilerin gündemleri, varlık nedenleri derin aidiyetleri, cemaatleri, sanatçılarda iştiyak/arzu yaratan mekanları, iştirakleri, müşteri profilleriyle her birinin kişiye özel/butik ideolojileri, önemli portföyleri yönetme/yönlendirme, geliştirmekte/oluşturmakta benzersiz başarıları, toplumsal oyun kurucu olarak tartışılır berraklıkta sosyal konumları vardır.
Bir tilkilikler uygarlığıdır yaşadığımız/yarattığımız dünya. Kabuklarımız hem koruyucu hem de rakipleşerek karşıtlıklar içinde, tasnifleyici speratörler/renkler oluşturmuşlardır. Pek muhteşem bu görüntünün altında 'ego'nun yarattığı fiziksel bedene mıhlanmış muhteris bir canavar, Oğuz Atay'ın deyimiyle 'kifayetsiz muktedir' tüketim toplumunun istatiksel bireyi, 'modern insan' vardır. Kabuklar/renkler/tenler/deriler/kültürler istekler çarpıştıkça, ilerleyen tarihle birlikte içinde sanatın da yer aldığı tüm ekonomik yapılanmalar, ilkel toplumlardan "global devlete/merkeze" doğru evrilir. Bireyin başkalarıyla birlikte yetiştirilmesi toplumsal belekle birlikte kültürel kabukların, ortak gübreleme alanlarından beslenmesini getirir/ortak çıkarsal hafıza oluşur. Kötünün iyisi sanatsal evrimleşme bile bize böyle bir öykü oluşturur. Bu durum sapkın etiğin, teorik meşrulaştırma ya da birbirine benzeyen sosyal/sanatsal normların eşleştirilmesi/eleştirilerek çoğaltılması gibi birini diğerinin yerine geçirme anlamında 'praksis' biçiminde 'kutsal'larıyla eşlenerek/eşleştirilerek yeni arzu ve kullanım değerleri oluştururlar.
Descartes'da 'Cogito' ile başlamış, önermeyi oluşturmakta, herkesten çok, Hegel'in önceli Kant belirleyici olmuştur. Arada kazmayla girişen Bakuninseverler olsa da Marks, Freud/Lacan dahil herkes teze bir cümle, kabuğa bir hücre/inşaaya bir tuğla eklemiştir. Peki sonuç olarak, 'evrim' yerine,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde çeşitli sosyal/ asimetrik kabuklar oluşturarak ve rakipleşerek ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ?..

YÜZEYLER TOZLANIR/TOPARLANIR, YÜZLER EPRİR/SARKAR..

Dünya tarihi bize ispatlamıştır ki,devletler düşmanlıkla,insanlar dostlukla nesillere intikal etme becerisi kazanmıştır.Ne var ki tekil veya çoğul tüm sosyal varlık olan bedenler,sürelidir.
Artık demir almak günü gelmişse zaman önce durur bekler, içteki sukut bulur, dış yüzeyde hareketlenme başlar. Pas demiri, nem insanı, toz tüm varlıkları önce sarar, sonra kaplar, içine alır ve sonsuzluğa hediye eder. 'Toz' dünya ile uyum içinde var olmanın sonsuzluğa doğru devinimidir; kullanılmayanı gözden silmesidir ama 'pas' Bakunin'deki gibi varlığın kendini yok edişidir. Haldun Dostoğlu'nun ima ettiği üzre 'zaman' yalnız karşımdakini yıpratan bir 'zan' mıdır.
1958 Doğumlu Metin Güçlü ve 48 Doğumlu İstanbul'da yaşayan Amerikalı sanatçı Mike Berg'de İslami geleneğin farklı tezahürlerini görüyoruz.Berg 2003 katalogunda 'Gerçek anlamda soyut sanatın ilk büyük sanatkarları İslam sanatçıları' diyerek abartılmaması gereken bir tutarlılıkla geleneğe şekilsel bir rampa veriyor.
'Zaman' şahsiyeti,plan programı,çıkarlar/hinlikleri olan bir özne midir? Mike Berg, bir kere daha soruyor ve bir ekleme yapıyor zamana : Arzularının küçük evinde, rakipleşerek değil de 'pas' kaplayarak aşınıp çürür/erirken doğal süreçte bir yandan varlığını başka var olan üzerine ikame ederek 'yok' olurken, bir yandan da mühür/bezeme/damgaların bronz tarafından zaptedilmesiyle durdurduğun ve flashbacklerle işlettiğin ve asıl olarak toplumsal bellekten emanet aldığın imgelerle sürekli 'inkar' ederek yeniden 'var'etmenin paradoksal yapısı içinde şekillenen nedir? Ölümle birlikte ortaya çıkan yeni bir hayat mı?

YAPIBOZUCULUK VE TEKRARA GİREN AYKIRILIKLAR

'Şimdi'ye dalından/toprağından kopartılarak taşınan nedensiz 'gerçek' ile 'imgesel' arasında bu zamana taşınarak aşılan sınır, artık denetlenmesi hiç mümkün olmayan yeni hayatlar/formlar/meşrulaşmalar oluşturur. Zamanında işlevsel olan, otoritenin mührü/hükmü, fermanı olan 'sembol',mülkünden kaçırılan çocuk gibi boynu bükük yabansıl, aldatılmış bir 'imge' olarak topluma hadım edilerek yeniden hediye edilir.
Eksikliğin yüceltilmesiyle,eksik,işlevsiz yapılar kurulur.
Modern sanatla, tarihsel mirasın değerleri, toplumsal etiği, sanatı ve zamanı parçalara ayırarak/parçalayarak/parçalandırarak yeni bilgi nesneleri icat etmişlerdir. Postmodern yeniden anlamlandırma/yapılandırma,kavramlarla gelen bu nesneleri uygar toplumun oyunhazırlıyıcıları/düşünürleri vaftiz etse de, bu eklemlendirme çabalarının bolca çıkmaz sokakları/labirentleri olduğunu,aslında izleyenin yabancılaşması ve bu adlandırma/anlamlandırmanın kapitalist ekonominin yeni hiyerarşiler oluşturma misyonu doğrultusunda hareket ettiğini görmüşüzdür. Postmodernizmin serencamı, insanlığın bilgi hazinesini, ganimete çevirdikten sonra başlar. Unutmayalım ki, kişisel kifayet/iktidar, güncel belleğin şekillendirmesiyle korkularımızı kuşanarak, sınırlama/yasaklama/bastırarak içselleştirerek/formlaştırarak, derimizin rengine, işimizin/üretimimizin ruhuna bürünmesi/maasolması anlamına gelmez yalnızca. Derinin olduğu kadar söz'ün de rengini oluşturan yaşanılan coğrafyadır. Sanatçının kişisel iktidarı denildiğinde, ülkenin etki alanıyla geçmişiyle/ufkuyla birlikte hareketlenen kişisel oluşum gerçeği, varlıkbedeni/kültürbedeni/toplumbedeni üzerinden ironisi/kurgusu/eleştirisi samimi üretimi/sözüyle de esas/gerçek/hakikat olur. Kimsenin yapmadığını/söylemediğini, sözün söylenmemiş olanın makbul olduğu şartlanmasına girmeyelim. Herkesin realitesinin parçası olduğu müddetçe bütün bunları biriktiren kendi 'sanatbedeni' orijinaldir/çekim gücüne sahiptir. Toplumdan/tarihten emanet aldığı değerlerin nesne çekim alanlarını, doğruluk ritüellerine medet olur diye başvurmak olabilir de/ olmazsa da niye/nedeni çok da önem taşımaz. Yapıbozuculuğun ritüelleştirilmesi yüceltici/doksolojik doktoriner inşaya dönüşmesi, kuraldışılığın totaliterliği, anarşinin cezbesine sokar ki, bundan süreli veya sürekli bir verimlilik alınması mümkün olmaz. Her zaman söylediğimiz gibi sanatçının haşyet uyandıran önemi, üretiminin kendi tarihinde evrimleşerek bir sivil/şahsi ve dayatmaya karşı alternatif kişisel 'gerçek' üzerinden hareketi/devinimi yakalayabilme namusu/becerisidir. Tesadüflere bağlı kuraldışılık ve taşınan göçebe gerçekler üzerinden anlam katılmaya çalışılan temsili postmodernist paranoyalar değil.

KAVRAMLAR HER ZAMAN ZORLU PARADOKSLAR OLUŞTURUR..

Mike Berg de, Metin Güçlü de bir konu çerçevesinde adlandırma/manalandırmalarla sergigezeri belli nitelikli ve keyifli görsel alışverişlere sokuyor. Ne ki kullanılan materyallerin somut durumlar oluşturma ereği, tarihsel geçmişinde göründüğü gibi tekrar eden ritüllerin çeperiyle sınırlıdır. 'Anlam'a delalet eden nesneler ancak merak uyandırdığı ve büründüğü çağırışımın taşıyıcısı olarak yüklenilen kavramlarla birlikte devinirler. Kerameti kendinden menkul hırka/kavuk/tabut/mezar/mühür gibi özdeşleşmeyi/örtüşmeyi sağlayan objeler soruyu soranla, soruyu oluşturanın arasına girer. Bu nesneler üzerinden yapılacak tafsilat/teferruat/ayrıntılı aramalar, kullandığı/geri çağırdığı değerleri katlayarak çoğaltan, sarsan/ileri taşıyan sallayıcı/çarpıcı/sismik nüfus alanlarını burada olduğu gibi Güçlü'de olumlayıp, Berg'de provoke edercesine sorarak/zorlayarak yeniden/yeniden yaratabilirler. Ne var ki, sanatçıların yazılı açıklamalarını okumadan önce böyle bir beklentiye cevap oluşturmak sanrıdır. Burada Berg ve Güçlü'nün sözel anlatımlara yüklediği mesajlar konunun uzağında olanların kafalarını/işi biraz karıştırıyor diyoruz. Yönlendiricilikte her zaman konuşmak/yazmak iyi değil; bazen sukut altın oluyor. İzleyiciyi yönlendirmeden tek başına bağımsız düşünce alanlarını özgür bırakmak da zaman zaman yaratıcı olabilir. Kavram'larla çalışmak/oynamak yararlı olduğu kadar izleyicide beklentileri artırabiliyor.Veya izleyicinin imgesel yaratıcılığı sınırlanabiliyor. Şayet 'eski' konsept/kavramlar ,kullanım değerleri dışında düşünsel/iletişimsel artı değer üretiyorsa, yaratıcı hatta devrimci/dönüştürücü olabilirler. Berg ve Güçlü'yle ilgili değil, genel olarak söylüyorum: Bunun dışında belirsiz imge alanını yere indirerek semboller üzerinden yapılan göndermeler,sembolün alındığı tarihsel oluşum üzerinden güncele saldırı,farklı kesimlerin kutsalına,istihza/alay ve sarkastik eleştiri vd.içerebileceği gibi,oynamak,izleyiciyi oyalamak veya yalnızca oyalanmak/kullanmak/kullanılmak/gevezeliği kışkırtan bir kolaj, basit bir kanı ve tutarsız/yapay sahte kanıt olmanın ötesinde bir hoş'luk oluşturmayabilir. Mış gibiler üzerinden tevil edilen davranışların teatral/şamanik cezbesi vardır. 'Gerçek' sorunlarla karşılaşmadan oluşmuşsa, içi pişmeden dışı kavrulmuş demektir…
Şayet oluşturmuş olsalardı yine de her kavramın aynı zamanda bir paradoks olduğu gerçeği içinde savrulacaklardı. Etik, iyi işler yapma, ahlakî yargılarda bu­lunma yetisini 'edinme' ihtiyacını ortaya koyar. Bu kadar laftan sonra sanatçıların başvurduğu, bu kavramlar, yaratıcı (poetik) disiplinlerdir. Poetik disiplinlerin hedefi ,ruhun titreşimlerini,toplumun sedasıyla yeniden devşirerek ses yaratmak/ sosyal moral değerler üretmektir. Sorgulamanın pratikteki hedefi kazanılmış, ahlakî yeterlik üzerinden akıllıca kurgulanabilir/kullanılabilir dav­ranış modellerini ortaya koymak veya hiç olmazsa yorumlamaktır. Sanatçılar, büyük ölçüde, 'tasavvuf/hat veya damga/pas gibi tek başına öznel sorgulamaların oluşturduğu/açtığı ara parantezlerle/ önermelerle iletişimsel ilerlemelerle yetinmeyip, an­cak katılımla mümkün olan ve yaşayarak sınanan ve kayıt altına alınan 'davranışsal bil­gi'nin var ettiği güçle sanatsal objeyi ve kavramı oluşturabilirler.
Şimdi ise Berg kavramları pas'landırarak, Metin Güçlü, tasavvuf gibi özgün bir inanç kavramının şekilsel ve dolaylı mantığını 'kavram'ın karşılaştığı sorunların uzağında yüzleşmeden/yüzleştirmeden/güncellemeden yorumlarken tarzlarında tutarlılığı olan bütünlüğü yalın/rafine/biçimsel olarak yakalamışlardır dersek hata yapmış olmayız; amaç buysa olmuştur.
Sonuç olarak kavramlarla davranmak, doğal yapısıyla paradoks doğurur dedik.
Her birey için farklılık yaratabileceğini peşinen kabul ettiğimiz bu eleştirel süreçte, sanat objesi üzerinden bir düşünce temrini yaratmayı başarmış olan Mike Berg ve Metin Güçlü, herşeyin yanısıra amaçlarıyla örtüşen sorgulamalar oluşturdukları için hedeflerine varmışlardır diyebiliriz.


İstanbul'da Galeri Nev/M.Berg'te 'pas' kavramıyla 'ölüm' hüküm sürerken, Ekavart Galeri'de Metin Güçlü, yaratılmış 'boşluk'u dolduran öznel gerçekte 'yaşam'ı filizlendiriyor. Yazdıklarımızı netleştirmek için sergigezerin bu iki, tesadüfi/eşzamanlı, çapraz sergiyi 'birlikte', geç kalmadan izlemesini öneririz ; Güçlü'nün sergisi yeni açıldı,devam ediyor ; Berg'in sergisi hafta sonu kapanacak.


EMİN ÇETİN GİRGİN
.

Deleuze, Müzakereler/Norgunk s 118-119
Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi /Metis s 227
Karl Marks,Y.Sorunu / Sol s 35

.