ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin /Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..
28 Ocak 2010 Perşembe
UFUK SUÇSUZER MUHTEŞEM ILLUSTRASYONLARINI 'ENGELS' USTA İLE SÜRDÜRÜYOR. PEK BİLİNİP DEŞİLMESE DE AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİNİN BAŞLANGIÇ ÇİZGİSİNDE 'ENGELS' DURUR .. KAUTYSKY'Yİ O YARATMIŞ VE BUGÜN RAFLARDA BULUNMAYAN KAPİTALİN TARTIŞMALI 4.CİLDİNİN YAZILMASINA NEDEN OLMUŞTUR.. UFUK'UN ÇİZGİLERİ YENİ BİR KONUYA BAŞLAMAK GEREĞİNİN ALTINI ÇİZİYOR..
YAZIYI YAZANDAN ÇOK, YAZDIRAN ÖZNE ÖNEMLİ..
Ölümünün Yüzüncü Yılında Osman Hamdi Bey dizisi devam ederken başta edebiyat dünyasının önde gelen adları ,sanatçılar, ve kadim okuyucularımız kendi görüşlerini bildirmeye devam ediyorlar; aldığımız olumlu eleştirilerle yazıları sürdürüyoruz...Sevgili okurların düşüncelerinin moral anlamda bizim için önemini belirtirken mutlaka bize yazarak monologu diyaloga çevirin,yazılara 'ruh' ve yön verin diyoruz..Sonuçta bu bir kavram/düşünce yüzleşmesi ve inşasıdır ; birden çok kişiyle sürdürülen bir oluşum, doğrusu/yanlışı tartışmalı farklılılık oluşturan restleşme/paslaşmanın zeminidir..Yazılarımızın akışındaki sıra dışı değinmeler, okuyucu mektuplarına verilen cevapların konu içinde yer almasındandır..Yani bir anlamda yazıların kurgusunu oluşturan katılımcı okuyuculardır denilebilir..
25 Ocak Salı 2010
METİN GÜÇLÜ SERGİSİNE HAZIRLANIYOR. SIK SIK 'KUANTUM' DİYOR . 'NEDİR?' DEDİM , ŞUNLARI YAZDI.....
Hareket iki çeşittir.... /yatay ve dikey....
döngüsel hareket yataydır...
hareketin nasılı farkedilene kadar alandan çıkılmaz...
başka döngüler izler...
gözleri kör eden, kulakları sağır eden...
ego o kadar direnir ki...
hareket gönülden olmazsa yanma gerçekleşmez...
doğada, perişan insan.../maddenin illüzyon dünyası...
çakan şimşek bilincin ışığı!.../sıçrama yapma potansiyeline uyanma...
dikey hareket yanma pahasınadır.../boyut atlatır....
insana ne olduğunu farkettirir...
KUANTUM SIÇRAMA!...
kalp; duygunun mu, kaynakla bağlantının mı merkezidir?...
beyaz ışık.../sevgi ve saflık...
Tasavvuf ve derviş ekseninde yolculuk sürüyor.
Saygı duysak da mistizmle yüklü konuyu tam kavrayabilmek bizim gibiler için zor...
21 Ocak Perşembe
KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK ve İCAT EDİLMİŞ 'UYGARLIK' KAVRAMI ÜSTÜNE..
Öneri önce Yunanistan'ın güzel Kültür Bakanı Melina Mercouri’den geldi. Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsendi. Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilmeye ,kendi uygarlığının doğum yeri kabul ettiği Atina ile başladı.Yıl 1985; Evet oluşturulan bu 'onur'a ilk kez 1985’te Atina sahip edildi.1985-2000 yılları arasında AB’ye üye ülkelerin değişik kentlerine verildi. 2000 yılında alınan kararla ödül/onur verilen ülke sayısı artırıldı;ilk uygulama milenyumda 9 ülkeyle uygulandı.Daha sonra ikişer ülke/şehir sahne aldı.Karar vemek bir rutine girdi dedik ki bu yıl ilk defa üç şehir ile uygulandı.Kendi iç mantığı hangi kavgalarla şekilleniyor çok göremiyoruz.2005'den itibaren Yeni bin yıl nedeniyle, AB adayı olan ülkelerin kentlerine 'teşvik' ve restorasyon amacıyla verilmeye başlandığı söylendi. Bu kapsamda İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu da, 2010'da verilmek üzere sıraya girdi ; uzun bir bekleyiş ve olaylı yönetim anlaşmazlıkları,istifaların ardından beklenen tarih geldi..
TÜRKİYE'NİN YERİNDE TETLİS DENİZİNİN OLDUĞU ZAMAN..YALNIZCA YÜKSEK DAĞLARIN TEPELERİNİN SU ÜSTÜNDE KALDIĞI,EGE DENİZİNDEKİ ADALAR GİBİ YOĞUN ADACIKLARIN OLDUĞU BİR COĞRAFYADA DAHA YAŞAMADIĞIMIZ ZAMANLARIN ARDINDAN ISTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİNE UZANAN SÜREÇ
İstanbul, Essen (Almanya) ve Pécs (Macaristan)'la birlikte bu yıl temsil hakkını paylaştı.Gelecek yıl gene bizi andıran bir isim var 2011 yılında Finlandiya'nın Turku kenti sahnede.
Şimdi biraz değil çok önceye,Türkiye toprağının üstü suyla,Tethys denizi dedikleri suyla kaplı olduğu bir döneme geri dönelim.
Daha ortada uygarlık değil,insan Neandertal hatta beyin hacmi 450 cm3 olan Homo Habilis bile ortada yok.
ANTEP'TEKİ MUHTEŞEM ZEUGMA MOZAİKLERİNDE HEPSİ ANLATILIR
Günümüzden milyonlarca yıl önce, Türkiye diye bir ülke ortada yoktu. Afrika, Arap Yarım Adası ve kuzeydeki Kuzey Anadolu Dağları arasında 'Tetis' (Tethys) Denizi vardı. Günümüzden milyonlarca yıl önce, dünyadaki tek kıta olan Pangea'nın ayrılmaya başlamasıyla birlikte, bu deniz ilk iç deniz olarak ortaya çıktı. Tetis Denizi, tarihi bir denizdir. Yukarıda bulunan Rusya, Avrupa, İskandinavya, zamanla Arap Yarım Adası ve Hindistan'ın bulunduğu kara parçasına yaklaştı. Bu milyonlarca yıl sürdü. Bu darala darala, büyük dağları oluşturdu. Doğu Anadolu Dağları, Alpler, Himalayalar böylece ortaya çıktı..
Dünyasal evrim ise dünyanın gelişimi ve canlıların bedenlenişi aşamasında çeşitli kesimlerde tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Konu siyasallaştığı için çok girmek istemiyorum ama bir de yeni verilere göz atmak ,gelişmeleri takip etmek aydınlatıcı oluyor ki, ilgisiz kalmak mümkün değil.
Son gazete haberlerine göre Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1-4 arasında Neandertal geni taşıdığı, iki insan soyunun Ortadoğu'da karıştığı ortaya çıktı.
Günümüz insan genomunun (kalıtım şifresi) çözülmesinden yalnızca 10 yıl sonra bilimciler, şifremizde soyu tükenmiş bir akrabamızın, Neandertal insanının izlerini saptadılar. Science dergisinin 7 Nisan 2010 tarihli sayısında yayımlanan Neandertal genomu ön taslağının Dünyanın farklı bölgelerinden insanların genomlarıyla karşılaştırılması, Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1 ile 4 arasında değişen oranlarda Neandertal geni taşıdığını ortaya koydu.
Kısa süre öncesine kadar bu iki insan türü arasında döl (dolayısıyla gen) alışverişi olmadığına inanılıyordu.
Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü Evrimsel Genetik Bölümü Direktörü Svante Paabo yönetimindeki ekibin bulgularına göre, modern insanla Neandertaller arasındaki gen karışımı, günümüzden 100.000 ile 50.000 yıl öncesini kaplayan bir aralıkta ve büyük olasılıkla 80.000 yıl önce Ortadoğu’da meydana gelmiş.
Bulgular, gen akışının Neandertaller'den modern insana olduğunu gösteriyor.
Araştırmacılar, Neandertal gen haritasının büyük bölümünü oluşturduktan sonra, aradaki farkları ortaya çıkarmak için bunu, biri Güney Afrikalı, biri Batı Afrikalı, biri Pasifik’teki Papua Yeni Gine yerlisi, biri Çinli biri de Fransız olan beş kişinin, ayrıca da bir şempanzenin genomuyla karşılaştırmışlar.
Sonuçlar, Neandertal genomunun, öteki bölgelerden insanların genomuna Afrikalılardan daha yakın olduğunu ortaya koyuyor. Bunun da anlamı, modern insanın Afrika’dan Dünya’ya yayılırken Mezopotamya ya da Bereketli Hilal diye de tanınan bölgede Neandertallerle karşılaştıkları ve onlardan aldıkları genleri daha sonra yayıldıkları dünyanın öteki bölgelerine taşımış olmaları.
Araştırmacılar gen akışının Neandertallerden modern insana olduğunu kaydediyorlar.
Kısa süre önce Amerikalı antropologlar da çeşitli coğrafyalardan yaklaşık 2000 kişiden alınan DNA örnekleriyle yürüttükleri çalışmalar sonucu, modern insanların da bir miktar Neandertal geni taşıdığı ve iki tür arasında biri Ortadoğu’da, biri de Doğu Asya’da olmak üzere en az iki kez cinsel temas olduğunu açıklamışlardı.
Neandertal DNA’sına ait 4 milyara yakın baz çiftini inceleyen Max Planck ekibince açıklanan çarpıcı bir bulgu da Neandertal genomunun modern insan genomuyla yüzde 99,7 şempanze genomuyla da yüzde 98,8 oranında aynı olması. Araştırtmacılar modern insan ve Neandertal genlerince üretilen proteinlerden yalnızca 88’inin farklı olduğunu belirlemişler.
Bilimsel adıyla Homo sapiens neandertalis ile modern insanın (Homo sapiens sapiens) atalarının yaklaşık 440.000 yıl önce Afrika’da ortak bir atadan ayrıldığı düşünülüyor. (İnsanın daha eski atalarının şempanzelerle ortak bir atadan ayrılması ise 6,5 milyon yıl öncesine tarihlendiriliyor.) Fosil kayıtlarına göre Afrika’dan göç edip Avrupa, Güney Sibirya ve Ortadoğu’yu da kapsayan geniş bir alana yayılmış olan Neandertaller 30,000 yıl önce yok oluyorlar.
İnsanın bu en yakın akrabasının Neandertal diye adlandırılmasının nedeni ilk fosilinin Almanya’da Neander adını taşıyan vadide (tal) bulunmuş olması.
Çalışmayı yürüten araştırmacılar, bu bulgulara Hırvatistan, Rusya, İspanya ve Almanya’da bulunan Neandertal kemiklerinden elde edilen 1 milyar DNA “kırıntısını” inceleyerek ulaşmışlar. DNA’nın büyük kısmıysa, Hırvatistan’daki Vindija mağarasında bulunan üç Neandertal kadına ait 38.000 yıllık fosillerden alınan 400 miligramlık kemik tozundan sağlanmış. Fosiller, 40.000 yıla yakın süre üzerlerinde yaşayan bakterilerin DNA’sıyla kirlenmiş olduğundan, Neandertallere ait olan parçacıkları ayıklayabilmek için özel teknikler kullanılmış.
Genom, tüm canlılara fiziksel ve zihinsel özelliklerini veren, hastalıklara eğilimlerini belirleyen genlerin sayısını ve yerlerini belirleyen bir tür haritaya deniyor. Yaşamımız için gerekli proteinlerin şifrelerini taşıyan genler, tüm canlı hücrelerinin çekirdeklerinde bulunan kromozomlar üzerine sarılı olan ve yangın merdivenini andıran sarmal bir yapıda uzun çekirdek asitleri olan DNA molekülleri üzerine dağılmış özel bölgeler. Baz denen küçük moleküllerin farklı özel dizilimlerinden oluşmuş bölgeler. Bu bazları birer harfe benzetecek olursak, genler, rastgele dizilmiş harf çiftleri içinde anlam taşıyan sözcükler oluyor. Sözcüklerin sayısı çok fazla değil. İnsan genomu, herbiri farklı azot fosfat ve şeker gruplarından oluşan küçük moleküllerin ilk harfleri olan A, C, G, T adlarını taşıyan toplam altı milyar bazdan oluşuyor. Birbiri etrafında dolanan iki iplik gibi dizilmiş DNA molekülü, ipliklerden biri üzerindeki bazın, karşı iplikteki bir başka baza yapışmasıyla oluşan baz çiftlerinden meydana geliyor. Bu bazlardan A, yalnızca T ile çift oluşturabiliyor, C ise yalnızca G ile.
İnsan genomundaki 3 milyar çift baz dizilimi üzerinde özel bölgeler oluşturan ve çeşitli proteinlerin kodlanma talimatını taşıyan ve bunları yeni kuşaklara aktaran genlerin sayısı 25,000’in altında.
(1)Tethys ve Pangea konusunda görsel kaynak
http://www.palaeos.com
http://www.zeugmaweb.com
21 Ocak 2010 ; Perşembe
DİPLOMANDAN UTANMADAN,BU YAZIYA NASIL KARŞI ÇIKARSIN.
BU KENDİNİ BİLMEZ PAYTAKLARIN YANINDA,SAKİN OLMAK DEĞİL,BAZEN KENDİMİZE BİLE TAHAMMÜL ETMEK ZOR..
Kim tanır,kim dinler,kime satar Durkheim'e kadar gelebilmiş meslek erbabı,kartvizit sahibi olsa da kimlik sahibi olamayan okumuş, köhne/stabil fikirlerini. Durkheim ,toplumbilimini kendi olguları kendi ön dayanaklarıyla işleyen,ölçülebilir değerleri,tekrarı mümkün yapılanmaları olan bir bilim durumuna getirmiştir;herkes bilir : Ya ötesi..
'Kurt Gödel' dediğimizde açlıktan 29 kiloya inerek ölen adam kimliğinden önce, aritmetiğin tamamlanmamış olduğunu kanıtlayan adam kimliği akla gelir.
Gödel'in hiçbir zaman tamamalanamayan aritmetik değerlendirmesi,toplum biliminde farklı disiplinlerin paralel akışlarını/akışkan paralellikleri ve beraber oluşturdukları üstüste basan kalın paralelerin,ileri geri serbest oluşum çizgilerini ve biricik tamamlanamaz benzemezliklerini de beraberinde getirerek sosyolojiyi tek bir disiplinin gövdesi içine hapsolunmaktan çıkarmıştır.
Levinas'ın söylediği gibi gövdesine çivilenmiş ruhu özgür bırakmıştır.
Bedri'yi bir parçasıyla analiz ettiğim 'karakafa' yazısında Edward Said ile aynı zaman diliminde farklı coğrafyalardan gelip, Batı'nın ırkçı 'oryantalizm' ideolojisine eylemsel karşı çıkışın pratiğinin değerlendirmesi ve betimlemesi vardı.
Bu yazı birilerini rahatsız etti.
Arkadaş olamayacak,yolda rastlaşmayacak,yakın çevremize sokmayacağımız birileri uzaktan/ dostlar üzerinden ahkam kesmiş.
Tanımam bilmem,hiç görmediğim,hiç tanımadığım bir dergi yöneticisi ,bir sosyolog var sahnede. Operacının detonesinden,yazarın imla özürlüsünden,sinemacının hareket,politikacının ironi yoksunundan,felsefecinin eblehinden,sosyologun ise alan çalışması yapmamışından tanrı bizi korusun.
Bunlardan eleştiriyi kanıtsız,ezbere yapanlara sinirlenmemek mümkün değil ; çünkü metni anlayıp/ algılayıp,sonucunda idrak etmemişlerdir...
Kendini oluşturan yazarından/ressamından/sanatçısından bu kadar kopuk,dahası kendi insanını/ülkesini tanımayan ve küçümseyen,olaylara/olgulara 'arayüzlerler'le bakan başka zemberekli bir 'aydın' tipi daha var mıdır dünya üstünde?
Bedri aradı ismini vermeden 'sosyolog' denen adamın ve tüccar olduğunu tahmin ettiğim galericinin söylediklerini anlattı..
Kelime kelime eleştirsinler. Argümanlarını/kanıtlarını ortaya koysunlar;ne dedikleri anlaşılsın dedim. 'Kavram' olarak yanlışsa örtüştüremediği/ paralellik kuramadığı 'zamanlar'ı,belgeleri/dokümanları koysun cebine gelsinler dedim. Kinlerini,hınçlarını,aba altından sopa göstererek 'yok' sayarak yapmaya çalışıyorlar.
Adam, 'Maymunların Resim Yapma Hakkı' diye kitap yazmış,Edward Said'le aynı zamanlarda Amerika'da bir dizi protesto gerçekleştirmiş.Bu kitap, hakkı teslim edilmemiş önemli bir sanat manifestosudur. Bu kitapta anlattıklarını Türkiye'de yapmıyor, bunu azgelişmiş kabul ettikleri 'Türkiye' adına en önemli müzelerin önünde Amerika'da Avrupa'da sömürgeciliğin merkezlerinde adamların yüzlerine karşı,'metne karşı metinlerle savaşmak' başlığıyla yapmış.Fotografları tanıkları var ; kitabına yazmış, belgelemiş. 1984'de MUCOS Sendromu adını verdiği teorik yapılanmasına uygun davranış biçimleri geliştirmiş.Çok kültürlülüğün Öz Kaynak Sendromunun İngilizcesinin baş harflerinden oluşan 'MUCOS' başlıbaşına Batı'nın sanatsal faaliyetlerinin Bedri'nin kaburgası/omurgasıyla oluşturduğu bir düşünsel 'kült'dür.Batı kolonyalizminin acımasız bir eleştirisi,yüzleşmesi,suretine ayna tutuştur..Yaptıkları tesadüfi değil ; 25 yaşından beri Avrupalı Amerikalı'ya kardeşim bizi 'maymun' yerine koyamazsınız diyor.Eylemiyle,mağrur mütekebbirin yüzüne 'mağdur' olana tutulan bu 'ayna'nın kültürel birikimine haiz bir adamdır Bedri;söyledikleri,yazdıları işleri ortadadır. Artık niye harcamaya çalışırsın, sosyolog diplomandan utanmadan 'kavram' olarak yanlış dediğinde söylediklerinin içini nasıl doldurursun ; belli değil. Bazı kültür/sanat eşkiyaları, beni de kendilerine uydurdular, Allah kahretsin! Eski okurların tanıdığı o eski 'Emin' oluyoruz zaman zaman. Aklımı yitirip,dilimi kontrol edemediğim zamanlar çok değil ama oluyor.Aksi,lanet, kaba,‘negatif' kırıcı bir herif oldum gene; en iyisi kimseyle karşılaşmamak bugünlerde..
Hem bizden,hem de Batı'dan gelen kolonyalistin,ırkçı sömürgecinin ağzıyla konuşan müstemleke aydınlarını görünce tepkilerinin nedenlerinin,bozulan ezberleri,bir hayat verdikleri formatları/formasyonları olduğunu görüyoruz.
Alçaklığın ideolojik matrisini oluşturmaya çalışıyor,'kavram'lara su katıyor,angaje/kaypak/kopyala yapıştır düşüncelerine diplomayı 'kapak' yapmaya çalışıyorlar. Tepkilerinin nedeni budur.
Unutmayalım ki diploma cehaleti alır,eşeklik baki kalır..
ÖZNESİ AMERİKA OLAN BİR FIKRA
Bir Amerikalı, bir İngiliz ve bir Iraklı kahvede oturmuş çay içiyorlar.
Amerikalı çayını bitirince bardağı havaya fırlatmış,
silahını çıkarıp bardağa ateş edip parçalamış:
'Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz
Amerika'da aynı bardakla iki kere çay içmeyiz'
Ingiliz de bunun uzerine çayını bitirip bardağı havaya fırlatmış
ve ateş ederek bardağı parçalamış:
'Bizim İngiliz kumsallarında bardak yapacak cam için
o kadar çok kumsal vardır ki, aynı bardakla iki kere çay içmeyiz'
Bunun üzerine Iraklı da çayını bitirmiş, bardağı havaya fırlatmış,
silahını çekip Amerikalı ve Ingilizi vurup öldürmüş...
'Bağdat'ta bu Ingiliz ve Amerikalılardan o kadar çok var ki,
biz aynı adamlarla oturup iki kere çay içmeyiz...
***
Sağolasın Ufuk
CARLOS İŞİN EMEKÇİSİ,FUTBOLUN AĞIR İŞÇİSİYDİ.SÖYLEDİKLERİ FENERLİLERİN HİÇ HOŞUNA GİTMEDİ..
180 DERECELİK DÖNÜŞ!
33 yaşında Türkiye’ye geldi, 2.5 yıl boyunca el üstünde tutuldu, yıllık 4.2 milyon Euro’yu cebine koydu, Türkiye’den ayrılırken her şey toz pembeydi! Ancak Fenerbahçe yönetiminin “Güle güle Fenerli Carlos Usta” diye uğurladığı Roberto Carlos’un pembe demeçleri, Brezilya’ya gidince 180 derece döndü. Sao Paulo kentinde yayın yapan O Estado gazetesine konuşan deneyimli futbolcu, kariyerini neden Türkiye’de noktalamadığını sert ifadelerle anlattı.
SANTOS İŞARETİ
“Futbol hayatımı F.Bahçe’de bitirmedim. Neden mi?” diye söze giren Carlos, “Çünkü sandığım kadar organize, büyük bir kulüp değildi. Ödemeler hiçbir zaman gününde yapılmadı. Fenerbahçe’nin antrenman yapacak doğru düzgün tesisleri yoktu. Türkiye dışında hiçbir kariyeri olmayan bir takımda tüm dünyayı aldatmaya devam edemezdim” diye konuştu. Tecrübeli futbolcu, Andre Santos’la ilgili de açıklamalarda bulunurken, “O geldiği gün F.Bahçe için bittiğimi anladım. ” dedi.
Peki bunlar yalan mı?.
Türkiye'yi Fenerliler ve Antifenerliler olarak ikiye böldünüz. Adamın dilinde kemik yok ki;gerçeği apansız insanın yüzüne böyle çarparlar.
Olmayan bir gerçek üstünden 'efsane' yarattınız.
Başta lafım sana kültür sanat adamı FB'yi sergi salonlarına taşıyan Bedri kardeşim..
Editör 'Özür dileriz bay Marks,yetenekleriniz bizim taleplerimizi karşılamıyor' diyor..
20 Ocak 2010 Çarşamba
HERKES BİR DÜŞÜNÜRDEN TALEPLERİNE UYGUN PARALELLİK BEKLER.GÜNÜN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERDİĞİ ÖLÇÜDE BAZI DÜŞÜNÜRLER ZAMAN ZAMAN ÖNE ÇIKAR.
DÜNYADA ADALETSİZLİK OLDUKÇA MARKS,YAZDIKLARI İLE OLMASA BİLE,VARLIĞIYLA BİR 'İKON' OLARAK GÖREV YAPMAYA DEVAM EDECEK GÖRÜNÜYOR..
19 Ocak 2010 Salı
GERÇİ PİCASSO PEŞİNEN, "İŞİME YARAYAN HERŞEYİ RESMİME ALIRIM" DİYOR AMA...
Canan Elçioğlu,Picasso'nun Guernica'sına dikkat çekiyor ve söyledikleri ilginç. Daha önce bu konuya değinen bir yazı hatırlamıyorum. Özgün,kişisel bir bakış bu. Şöyle diyor uzun söyleşisinin bir bölümünde Elçioğlu,

"Vatikan Müzesi’ndeki, Masumların Öldürülmesi isimli büyük halı (574×365 cm) 16. yy’da Raphael okulunun öğrencileri tarafından çizilen kartonların, Brüksel’de Pieter Van Aeist atölyesinde mükemmel bir şekilde dokunup Roma’ya gönderilmesi ile ancak 1531 yılından sonra Vatikan’da sergilenmişler. Hepsinin konusu İncil’den, İsa Peygamberin hayatından sahneler olan bu büyük halılar gerçekten mükemmel. Müzede, halıların ne zaman sipariş edildiği ve bu güçlü desenlerin kimin tarafından çizilmiş olduğu konusunda kesin cevaplar vermektense, tahminen Raphael öğrencilerinden Giulio Romano tarafından çizilmiş olabilir diyorlar.(..)Mesela ilk bakışta, ortadaki ışıklı üçgeni her iki resimde de görürüz (..)En başta söylenmesi gereken, bu iki eserin fiziksel benzerliklerinden önce, ruhen bir benzerlik de taşıdığı.Diğer benzerlikler de açıkca görülür. Bu kadar çok sayıda paralellik tesadüf olamaz sanıyorum." diyor.. Yazının devamı http://www.sanatlog.com/etiket/guernica/
adresinden okunabilir.
18 oCAK 2010 Pazartesi
ARTIK KİMSEYE KIZMIYORUM; ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ, GİDENİ VE GELMEKTE OLANI ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM..
En iyisinden, kötüsüne kültür medyasının durumu ortada.Yeni yer tutmuş genç arkadaşların yanısıra,şekil değiştirmiş dinazorları da yirmibeşyıl aradan sonra anlamaya çalışıyorum.Bir 'gerçek' üstünden yapılan etkinlik var. Herhalde onlar haklı;değişmesi gereken biziz.
Bir sayfa editörü olan sayın Sibel Sezer'in yazısını yayınlıyorum.
Yazı http://www.bizkadiniz.com/yazar/haber.php?yazi_id=185 adresinden alınmıştır.
Hem Sibel'in olduğu gibi tabii/doğal halinden,hem de gençlerden,gençlerin ve Türkiye'nin gerçeğinden öğrenecek çok şeyimiz var...
Sağolasın Sibel Sezer..
Gizli saklı değil,entel/dantel dedikleri gazetelerin kıyısından köşesinden,arka kapak tanıtımı,sergi broşürü,basın bülteninden,ansiklopedilerden derinleştirdikleri birikimleri veya kültür mafyasının İstanbul konsolosları üzerinden verilen kullanma talimatlarıyla manipule edilen camianın olması gereken gerçek durumuna,yol haritası veriyor.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol sayın 'müstemleke aydını' diyor..
Durumu,pazarlıksız/olduğu gibi gözler önüne serdiği için,bir kere daha ellerine sağlık Sibel...
'Mış' gibi yapmadan,kendilerini ortaya atan monşerlerimize kapak olsun ; böyle yazıları tirajı geniş kitleleri kucaklayan entellektüel basınımızdan da bekliyoruz.
Biraz dürüst olsalar daha güzellerini de yazacaklarına inanıyorum..
Entelim, Dantelim, Kültürlüyüm
SİBEL SEZER
"Sitenin kültür-sanat bölümünü hazırlamaya başladığımdan bu yana öyle bir kültür kumkuması oldum ki, sormayın gitsin.
Her şeyden haberim var.
Hangi film ne zaman vizyona girecek, nerede sergi var, tiyatroların konuları ne, rolleri kim paylaşıyor, yeni çıkan kitaplar neler, fuarlar, yarışmalar…
Millet önce etkinliğe gider, sonra iki parmağını çenesinin altına koyar, oturur yazısını yazar. Ben de tam tersi.
Önce araştırıp, basın bültenlerini okuyorum, yorumlara bakıyorum, sanatçının özgeçmişini öğreniyorum, sonra bilgileri harmanlayıp başlıyorum yazmaya.
İşin komik tarafı, kendi yazdıklarımdan etkilenip, ya sergiye gidiyorum ya filme, ya da kitapçıya kitap almaya.
Haftalık sosyal programımı kendi hazırladığım bölüm doğrultusunda yapıyorum. Kendim pişiriyorum, Özgür’le birlikte yiyoruz. O, arada kaytarıp beni ekse de hiç önemli değil, sevgili arkadaşım Evrim, benim bu konuda en güvenilir yandaşım.
Gerçi geçen gün Pera Sanat Müzesi’nde Marc Chagall’ın sergisini gezerken sıkıntıdan birbirimizin gırtlağına basacaktık ama olsun. Severiz birbirimizi.(!)
En son yazdığım bir etkinlikten etkilenip ilk defa duyduğum bir ressamın santralistanbul’daki sergisine gitmek üzere beş takla atıp sevgilimi kandırdım.
Kaç zamandır santralistanbul’un bahçesindeki Otto Santral İstanbul’da da yemek yemek istiyorduk bir taşla iki kuş…
Alibeyköy’ü 3 kere turlayıp girişi ancak bulduğumda serginin kapanışına yaklaşık 1 saat kalmıştı.
Özgür’ü beklemeden sergiye daldım. Zannediyorum ki giriş ücretsiz. Cepte 5 kuruş yok, Özgür de ortalarda yok. Gişedeki adam halime acıdı da sergiye para vermeden girdim.
Ressamın resimlerine bayıldım. Adam egsantrik bir adam. Eserlerinde kullandığı boyalar doğal. Yapay boyalardan nefret ediyor. Ay! Bu adam beni görse kesin bayılır, tam ona göre hıyar kıvamında doğal bir şahsiyetim.
Sidikten, kana her türlü doğalı kullanıyor. Hatta nasıl yapıldığını da anlatıyor; bütün doğal malzemeleri karıştırıyorsun, ocağa koyuyorsun, karışıma son olarak da işedin mi işlem tamamlanıyor.
Ressamın ne tür boyalar kullandığını öğrendiğimizde biraz kararsız kaldık.
Önce yemek mi yiyelim, sonra sergiye mi gidelim, yoksa önce sergiye gidelim sonra yemek mi yiyelim? Bir iğrenç durum yaratmayalım.
Gerçi hiçbir zaman iğrenç şeyler benim iştahımı kaçırmamıştır.
Hatta bir gün solucanların başrolde olduğu vıcır vıcır bir korku filmi seyrederken bir yandan da iştahla spagettimi yiyordum.
O nedenle adam neyle boyarsa boyasın bana etki etmez.
Eh baktım Özgür’de benim kafada biz iki sevgili yemeklerimizi sonraya bıraktık önce sergiyi gezdik. Ha bu arada giriş parasını Özgür geldiğinde ödemiş.
Yemeğimizi, Otto Santral’da ve hemen karşısında ki Tamirhane’de yedik.
Uzun zamandan beri sitenin kültür- sanat kısmına mekânda yazmak istiyordum. Çok iyi oldu iki mekânım oldu..."
http://www.bizkadiniz.com/yazar/haber.php?yazi_id=185
18 Ocak 2010 Pazartesi
BİLİM, 'EVRİM' KURAMINI TEORİDE KABUL,PRATİKTE 'RED' EDEREK, BASKILAYARAK, ÇATIŞARAK,GERİLİM ÜSTÜNDE İLERLER ; VAR OLAN HERŞEYİN DOĞASINDAKİ DEVİNİMİN NEDENİ OLAN 'ÇELİŞKİ'DEN KURAMSAL ANLAMIYLA İLK SÖZÜ AÇAN, 1724 DOGUMLU FELSEFECİ IMMANUEL KANT' OLMUŞTUR...
Heidegger,bilimin
hesapladığını ama
düşünmediğini söyler.* Sıkıntılı,eşitsiz hiç de adil olmayan, defolu bir dünyayı,ben burada,siz orada 'durarak' paylaşıyoruz. Hepimiz kendi adına mutlaka katkıda bulunuyor ve dönüştürüyoruz. Bu kusurlu dünyaya her 'canlı' kendi cürmü kadar 'katalizör' görevi yaparak,bir darbe indiriyor. Ne inançlar,ne iyilik/kötülük ,siyasi tercihler bu toplu paranoyanın önünde engel. Yasal, vicdani fiske veya darbeleri indirerek uygarlık yolunda hep birlikte ilerliyoruz.Kimse bunun dışında değil. Defolar ortada; açlık,işgal,yoksulluk,eğitimsizlik,hastalık,ekolojik çürüme tüm acımasızlığıyla ,gözler önünde duruyor. Milyonlarca insan bırakalım eğitimi,asgari yaşam standartını,inanç hakkını,temiz içme suyu hakkını bile elde edememiş. Getirisi büyük kendi küçük bir mutlu azınlık,kitlelere rüşvet/pay/boncuk dağıtarak kendi silikon vadilerinde toplu 'son'u hazırlıyorlar. Yaşam biçimleri ,yıkıcı iklim değişikliklerini göz göre göre getiriyor: Teknoloji iki yanı keskin kılıç...
Lafı uzatmayalım,okuyucuyu yormayalım; şunu soruyorum : Lafta kabul,pratikte red edilen 'evrim' yerine konulan,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde bir ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ? 'Bilim' aynı zamanda 'inkar' mı demektir : İnsanoğlu, bindiği dalı mı kesmektedir?
DİSİPLİNLER ve 'İNKAR'
Amaç,tarihi oluşturan yasaları,şifreleri ve payandaları anlayarak,insana sunulan değiştirilemez temel programdaki döngüyle uyum içinde titreşmektir. Gene de bütünlüğü olan bu yapının iki ucu/kutbu vardır.Lakin her durum,kendi karşıtını davet etmiştir .Kuruluş şemasıyla 'bütün',insanı ve doğanın hedefini tartışmaya açarken , "toplum-dışı toplumsallık" olarak ifadesini bulan antagonizmik yapı içine 'homosapien'i kadir/kuddus olarak yerleştirir..İki taşın birbirine çarpmasıyla oluşan 'ışık' gibi ,aydınlanma/ilerleme de bu çelişkinin doğasında saklıdır.'Antagonizm', insanın kenetlenerek ve işbölüşümüyle,barış,uyum/disiplin içinde ve hukukuyla toplum halinde birlik olma,oluşturma/dönüştürme/ 'kurma' eğilimini de 'yaşamın itici gücü' olarak içinde taşır.Diğer taraftan 'kurgusal kolektif', toplumsal birliği baskılayarak/bozarak ,sağ veya sol ama mutlaka manipüle ederek ,ekonomik ilerleme,uzayda/tıpta gelişme, mikro/makro evreni yönlendirme ,doğayla rekabet,mülkiyet isteği ,siyasi iktidar,yönetme arzusu gibi bireysel,ve karakteri itibariyle rakipleşerek ilerleten 'taleplerin' doğmasına neden olur.İstekler çarpıştıkça ,ilerleyen tarihle birlikte ekonomi, ilkel toplumlardan "Dünya Devleti"ne doğru evrilir.Önermeyi oluşturmakta,herkesten çok,Hegelin önceli Kant belirleyici olmuştur;Marks dahil herkes teze bir tuğla eklemiştir.Peki sonuç olarak, 'evrim' yerine,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde bir ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ?..
*Heidegger/aktaran Levinas ,Sonsuz Tanıklık s 270
3 Ocak 2010-Pazartesi- KONUMUZ 'ÇAĞDAŞ SANAT' AMA...
Türk resminde 'oryantalizm'i yazarken,Marks'dan yaptığımız alıntılar,bu konuda inanç sahibi çeşitli farklı grup ve kişilerin tüylerini diken diken etti.
Gene de istisnasız yazan tüm arkadaşlara,inançlarından gelen samiyetleriyle konuya katılarak,değerlendirmeye çalışanların hepsine teşekkür ederim.
Tartışmaların teorik düzeyde olmasını tercih ederdik,teolojik düzeyde kaldı ; keşke fikir üreterek,kavramlar/ metinler üzerinden ilerleyerek yeni sentaks/sözdizimleri,kantitatif/elle tutulur özgün analizler,dinamik optimizasyonlar/doğrusal olmayan hareketli düşünceler oluşturabilseydik; olmadı.
Bu konuda söyleyecek çok şey var ama konumuz çağdaş sanat;şimdilik bu kadar yeter..
'Oryantalizm,Avrupa'nın uydurması değildir:O,birkaç neslin birlikte çalışarak uzun yatırımlarla meydana getirdiği önemli bir doktrinler ve uygulama paketidir(..)bir cins öğreti,yönetim ve hükmetme biçimidir.Kısaca Batı'nın üstünlük sürdürme taktiği,Doğu üzerindeki otorite kurma çabasıdır.' diye başladığımız Türk resminde oryantalizm yazısında,Batı'nın kolonyalist bakışını özetlerken Marks'ın yazılarına değindik ki,kıyamet koptu.
Aldığımız postaların ancak bir kısmına cevap verebildik.
Kısaca tekrarlamakta yarar var; 'Kominist Manifesto' ve 'Doğu Sorunu/Türkiye' kitapları,yaptığımız alıntıların referansıdır.
Gerçi amacımız Marksizmi tartışmak değildi.Ne var ki, bizim gibi imansız kitapsızların zaman zaman globalizme gönül vermiş,inançlı yoldaşları, konu 'vatan' olunca rahatsız etmek gibi bir alışkanlığımız vardır.
Ama bu defa aşağılanan 'ayaktakımı' denilerek içinde yer aldığımız halka yapılan,Avrupa'nın tarihsel önyargılarının taşındığı metinlerin küçük bir analiziydi.
Nerede yer aldığımız soran arkadaşlara verdiğimiz cevaplarda,
Mustafa Kemallerden,İsmet İnönülere Sultan Galiyevlerden,Kronstadt denizcilerine,Palmiro Togliattilere,Emma Goldman,Oğuz Atay,Cemil Meriçlerden Kemal Tahirlere kadar öz kimliğini,sesini nefesini yani insan olarak/halk olarak varlığını sürdürebilmenin mücadelesini veren insanlarla kan bağımız olduğunu belirtiyoruz;bir kere daha yenileyelim.
Tarih ezenler ile ezilenlerin mücadelesidir.Bu da Marks ile değil,ilk 'insan' ile başlar.
Bu mücadelede, senin 'insan' olarak nerede yer aldığın en önemli cevaptır.
İlerleme,aydınlanma,Avrupa medeniyeti,sol,sağ vs vs ,hep tevatürdür.
Bir daha yüksek sesle tekrar edelim,"ezenle ,ezilenin mücadelesinde sen neredesin?"
Osmanlı'ya karşı neden ne olursa olsun İngiltere ve Rusya'yı haklı görenler,1968'de Çekoslvakya'ya karşı,Sovyet işgalini mazur kabul edenler,İran Filistin'e karşı İsrail ve Amerika'yı destekleyenler doğru yapmamışlardır.
Ki bu,aynı zamanda dikte edilen ezberleri sorgulayabilmek demektir.
Avrupa toplumunun ve bu toplumun içinde yer alan herhangi bireyin ,simgesel evrenini düzenleyen kartezyen aklın çıkarlarını ırk'i ve coğrafi bir tanım olan 'Avrupa uygarlığı'na hapsetmeleri ve buna karşıt/antagonizmik 'Doğu barbarlığı' teriminin içine tüm Doğu halkları ve Türkler'i yerleştirmeleri beni rahatsız ettiği gibi,"bu ülkenin ruhu,bu ideolojinin neresinde gizli" sorusunu arayan herkesi de derinden ilgilendirdiğini görmek,okuyucu mektuplarına yansıdığı ölçüde sevincimizi artırmaktadır.
Bilimsel olması için teorik düzeyde de olsa matrislerin determinantlarının tam ve uygulanabilir olması gerekir.İnsanoğlunun kültürel katmanlarında bilginin serpilip gelişmesi/genişlemesi ile yanlışların ayıklanması,bağlı olarak seçici bir biriktirmeyi beraberinde getirir.Geçersiz bilgiyi silip atma,ayıklama,yeniden düzenleme,negasyonların/değil'lemelerin,inanca bağlı olmadan, singüler/biricik ısrar sürecini gerektirir.Oryantalizm gibi bir bilginin meşruluğu ,önsel/apriori olarak onu vucuda getiren otoritenin ,onu kurma biçiminin algılanmasıyla/analizini ve buna bağlı itirazlarımızı beraberinde getirmektedir.
Marks'a gönül veren arkadaşların bana akıl vereceklerine,burada yazılanların doğruluğunu inançla değil,akılla tartışmalarını, burada da çıkış bulamazlarsa,New York Daily Tribune'de bir kısmı imzasız yayınlanan ama kızı ve damadı tarafından derlendiği için 150 yıldır 'sahih' kabul edilen bu yazıların ontolojik kaynaklarına eğilmeleri daha doğru olur;benden söylemesi..
Ayrıca kitapçıdan bir adet Sol Yayınlarından 2008 baskısı yazarı Marks/Engels,'Doğu Sorunu/Türkiye' kitabını almadan konuyu tartışmaya çalışan kişiler de var; bunları ise anlamak hiç mümkün değil.
Yeri geldiğinde farklı konularda,terminolojik eleştirilerimiz olacak;bunları da paylaşacağız..
Bir de şunu önemle hatırlatalım:Biz Marks bütünüyle yanlış filan demiyoruz :'Doğu Sorunu' konusundaki tavrını ve Türkiye açısından durumun kabul edilemezliğini sorguluyoruz.
Ve bu topraklarda yaşayan,havasından suyundan ekmeğinden nemalanan her yurtseverin aynı doğal refleksi göstermesini bekliyoruz.
Fakat,herkesin 'yurtsever' olma durumu da tabii ki yoktur;bu tercihtir.
Şayet bu tepkiyi göstermeyip,sınıfsal olmayan Marks'ın bu tespitine katılıp,Doğu Barbarlığını içlerine sindiriyorlarsa da hesabı kendi vicdanlarına verirler ; söyleyecek lafımız ve stoktan yakıştırma ve ucuz suçlamalarımız yoktur,belirtiriz.
Ne ki,ilk önce Marksist arkadaşlarımızın okumasalar bile Marks/Engels külliyatını kitaplıklarında bulundurmaları gerekir;bunlar olmadan laf yetiştirmeye çalışanlara cevap vermemiz anlamsız/fuzili yazışmalara neden oluyor;bize de kendilerine de yazık!
Bükeoğlu'nun cümleleriyle devam edersek,“Bu bir eldir” önermesi dil içinde bir çerçeve oluşturmak ve dünyaya bir anlam yaratmaktan başka bir şey değildir. Ve Wittgenstein’a göre, bu tür önermeler zaten şüphe altında olmamalıdır. Çünkü Moore’a yanıt olarak “burada bir el olup olmadığını bilmiyorum” denmesinin anlamı yoktur; yanıt sadece “daha yakından bak!” olabilir."
Gene de istisnasız yazan tüm arkadaşlara,inançlarından gelen samiyetleriyle konuya katılarak,değerlendirmeye çalışanların hepsine teşekkür ederim.
Tartışmaların teorik düzeyde olmasını tercih ederdik,teolojik düzeyde kaldı ; keşke fikir üreterek,kavramlar/ metinler üzerinden ilerleyerek yeni sentaks/sözdizimleri,afaki olmayan kantitatif özgün analizler,dinamik optimizasyonlar/doğrusal olmayan hareketli düşünceler oluşturabilseydik; olmadı.
Bu konuda söyleyecek çok şey var ama konumuz çağdaş sanat;şimdilik bu kadar yeter..
'ORYANTALİZM', BATI SÖMÜRGECİLİĞİNİN YEKPARE İDEOLOJİSİDİR /
KOMPRODORU,İŞÇİSİ EMEKÇİSİ AYDINI DAHİL,AVRUPA'NIN BÜTÜN SINIFLARI,DÜNYANIN TER VE KAN'INDAN BİRLİKTE BESLENİRLER...
VE TABİİ Kİ,ORTAK ÇIKARLAR,GENETİK HAFIZANIN KAYITİÇİ GÜDÜLERİYLE AYAKTA TUTULUR.
FMV Işık Lisesi,Teşvikiye Galerisi'ndeki 'Oryantalizm' konulu resim sergisi nedeniyle Cumartesi söylediklerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz..
"Oryantalizm,Avrupa'nın uydurması değildir:O,birkaç neslin birlikte çalışarak uzun yatırımlarla meydana getirdiği önemli bir doktrinler ve uygulama paketidir(..)bir cins öğreti,yönetim ve hükmetme biçimidir.
Kısaca Batı'nın üstünlük sürdürme taktiği,Doğu üzerindeki otorite kurma çabasıdır."diyor Şarkiyatçılık Yazıları'nda Edward Said.
BENCE İSE 'UZUV'DUR /
'ORYANTALİZM' AVRUPALININ SONRADAN EDİNDİĞİ BİR UZVUDUR,BEŞ DUYU ORGANININ ALTINCISIDIR DERİM..
BAZEN MAĞDURU OYNAYANA YARDIM EDEN KOLTUK DEĞNEĞİ,BAZEN STATÜ GÖSTEREN BASTON, BAZEN DİNSEL ASA ; AMA HER ZAMAN SONUÇTA MEDENİYET GÖTÜREN BİR KAMÇI...
Omuzları üzerinde bir Avrupalı kafası taşıyan herkesin beynine yüklenmiş hazır temel programın digital karşılığı,emperyal genişlemenin sayısal idolojisidir.
Kültürel karşılığı olan,politik bir varlık olduğuna göre arşiv/tarama kaynakları olan istirahatgahında ne yazık ki,rahat bırakılmıyor.
Oryantalist 'arzu' başlangıçtır ; yeni heyecanlar,keşifler ve açılımlar yaratır.
Nemalandıklarını ,köleleştirdiği oranda 'zevk'i ganimet olarak kültürel bakımdan içselleştirir. Beyninin derinliklerindeki fetişlerini,genetik benliğine ve sömürgeci Avrupa'nın ortak hafızasına aktarır ; olağanlaştırır.
Bu normalleştirme sürecinin yasal zemini oluşturan teşhircilikle,meşrulaştırdığı sapkın ahlakını tekrar tekrar nedenli/nedensiz sergiler ; yeni kimlik verdiği 'öteki' kitleleri tepkisizleştirir ; ortak ludus/oyunun parçası olduğuna inandırır. Bunları yaparken Marks'da göreceğimiz gibi kendisinin yaratılıştan gelen hakkaniyeti çevresinde sorgulamadan,yerleşik ortak benliklerinden ,tarihsel ontolojileri/varlıkbilimlerinin devamlılığı içinde ele alır. Batılı hükümetleri,'Avrupa uygarlığının çıkarlarını (sultana karşı-eçg.) korumadaki güçsüzlük 'diye eleştiren Marks (s/94),ne yazık ki,- kesinlikle sınıfsal olmayan - hiyerarşik bir coğrafi bir parçanın çıkarlarının seslendiriciliğini yapmaktadır.
FMV,Galeri Işık'daki 'Batılının Doğu Sevdası' sergisi dolayısıyla yazdığı yazıda Erol Makzume,P.Scott'dan alıntıyla "Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu'nun başındaki Türk'lerin fazla bilinmeyen egzotik kültürüne hayranlık duymaya başlamıştı. Bu modanın unsurları arasında lokum, tütün, nargile, çubuk, hamam, havlu/peşkir, kavuk (serpuş), lale ve nar figürü, kahve, kruasan, “sorbet” olarak adlandırdıkları şerbet, sofa ve divan, gümüş kemer, takunya, Ankaratiftik keçisinden elde edilen “mohair” (angora) yünü, minyatür portrecilik, İznik seramikleri, Osmanlı çadır, köşk ve şadırvanları, ahşap Edirnekâri Türk enteryörleri, oryantal çiçek motifli Bursa çatma, ipek kumaşçılığı da bulunuyordu" demektedir.
Bu tür tanımlar müstemlekecinin, görünen ideolojiyi perdeleyen arzlardır.
Zizek'le ise ;'Faşizm psikanalizden niye korktuğu açıktır. Psikanaliz bu biçimsel edinimde müstehcen bir keyfin işbaşında olduğunu görmemizi sağlar.'demektedir.
İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde yazarın belirttiği üzre,Descartes, 1976/64'sayılı metninde,köleleştirmeyi erek edinmiş ideolojinin elindeki gizli kartları açmaktadır. İdeolojinin gerçek amacı,talep ettiği tavırdır;ideolojik biçimin tutarlılığıdır. Daima aynı yöne doğru ,elimizden geldiği kadar dosdoğru yüremeyi sürdürmemizi sağlık verir demeye getirmektedir.
Oryantalist ideolojinin itaat talebini gerçekleştirmek için sunduğu pozitif nedenler,bu nedenlerle arzu nesnesine dönüştürdüğü dünyaya ait gündeme ilişkin olguları perdeler.
'Hangi gündeme ait olguyu?' diye sorarsanız ,Oryantalizmin şahikasındaki 1853 yılına giderek Marks'ın omuzlarının üstündeki Avrupalı kafasıyla ürettiği,New York Daily Tribun yazılarına bir göz atalım.;
İSTANBUL'UN İŞGALİ TARİHSEL ZORUNLULUKTUR..
Şöyle diyor Marks "..İstanbul ebedi kent,Doğu Roma;Eski Rum imparatorlar yönetiminde Batı uygarlığı,Doğu barbarlığıyla,Türkler yönetiminde ise Doğu barbarlığı, Batı uygarlığıyla(..) kaynaştı..
Doğu Sorunu S/99
İşte tarihi misyonu ve işgalci atgözlükleriyle protip Avrupalı bakışı budur; Marks'da olsa farketmez. Tarih öncesinden (eski Rum İmparatorlar dediği mö 600'lerden başlar),günümüze kadar 'Batı uygarlığı','Doğu barbarlığı' terimleriyle sabitleniyor..Bu dönem içinde Emeviler'den,Abbasiler'e ,Osmanlı'dan Hint Babür'e onlarca Doğu imparatorluğu 'Barbar' olarak adlandırırken ,yekpare Avrupa,'Batı Uygarlığı' olarak tanımlanmaktadır.Hem de kimin tarafından;uygar Avrupa'nın devrimini bekleyen Marks tarafından.Devam edelim
"(..)Avrupa Türkiye'si denilen yarımadanın Güney Slav ırkının doğal mirası olduğu yadsınamaz(..)uzun zamandan beri her türlü ilerlemeye karşı koymuş olan Türk(..)barbarlardır s/44.- devam ediyoruz;
"Rus İmparatorluğu'nun kuruluşundan kısa süre sonra Rurik hanedanı,Bizansa yakın olabilmek için ,başkentlerini Novagrad'dan Kiev'e taşıdı.11 yüzyılda Kiev,her yönüyle İstanbul'u taklit etti ve Rusya'nın ezeli emelini ifade etmek üzere ikinci İstanbul diye adlandırdı.Rusya'nın dini ve uygarlığı,Bizans'ın ürünüdür.Osmanlı İmparatorluğu'nun(..)fethetmeyi amaçlamış olamaları doğaldı(r).
Bu durumda Rus siyasetinnin amaçlarında birlik sağlayan şey,onun tarihsel geçmişi,coğrafi koşullarıdır.Avrupa'da üstünlüğü sağlamak istiyorlarsa(..) takımadalarda (Ege'de) açık deniz limanları elde etmesi zorunlu(..)dur.s/98*
Yani Rusya'nın İstanbul'u mesken tutması, tarihsel bir zorunluluktur!...
TÜRKLER'İN ÇARELERİNE BAKILMALIDIR
"Genel uygarlıkta gelişme konusuna gelince,Avrupa Türkiye'sinin her yanında bu ilerlemeyi yürütenler kimlerdir? Türkler değil,çünkü onlar sayıca azdır ve seyrektirler.(..)Ülkeye etkin biçimde ne tür uygarlık ne tür uygarlık getirilmişse,onun gerçek destekçileri tüm kentlerdeki ve ticaret merkezlerindeki Rum ve Slav orta sınıftır.Nufusun bu kesimi,zenginlik ve etkinlikte sürekli olarak gelişiyor,Türkler ise her geçen gün daha gerilere itiliyor.Yönetsel ve askeri güç onların tekelinde olmasaydı,kısa süre içinde ortadan silinirlerdi.Ama bu tekel ,gelecek için olanaksızdır ve Türklerin gücü ,ilerleme yoluna engeller koymanın dışında,güçsüzlüğe dönüşmüştür.
Gerçek şu ki,çarelerine bakılmalıdır.." s/41*
Deisraeli,Winston Churchill,Sarkozy'den örnekler versek normal karşılanabilirdi;ama Avrupa'lının Doğu hakkındaki ırkçı yaklaşımlarını, "Batı uygarlığı/Doğu barbarlığı" tanımlarını, sahibi Marks'la örneklemek, Avrupa'nın kolektif bilinci,ortak zihniyetleri paydasını sergilemek açısından daha verimlidir.
Demek ki Edward Said haklı* : Sadece Antropoloji değil,dilbilim ve tarih değil,Darwin'in 'hayatta kalma mücadelesi ve doğanın yaptığı ayıklama' konulu tezleri ,ilaveten 'yüksel kültürel insanseverlik' konulu nutuklar,bu zıtlaşmaya tuz biber ekmiştir.
Renan ve Arnold gibi yazarlara 'ırk' hakkındaki o genellemelerde bulunmak selahiyetini veren şey,(sömürgecinin tarih yazıcısı.antropologu olmak gibi) resmi bir hüviyettir...
BU YAZIYI YAZDIKTAN SONRA SAYIN ERDEĞER'İN YAZISINA RASTLADIM;BANA YARDIM EDİYORDU.NE DİYOR BİRLİKTE BAKALIM
"Tüm dünya halklarına ‘kurtuluş’u vaad eden, enternasyonalizm söylemi ile evrensel bir mesaj iddiasında olan Marksizm, anlam dünyasında ‘Batılı beyaz adam’ın ilerlemeci, modernist, Vahşi[!] üçüncü dünya halklarını evcilleştirici bilinçaltını paylaşmaktadır. Marx’ın Avrupa merkezli bakışı, oryantalist tavrı, eserlerine yansımış daha sonra bu sömürgeci algılayış Lenin ve Stalin eliyle Kafkas halklarına, Orta Asya halklarına uygulanan politikalarla sosyalist pratiğe[!] de yansımıştır. Örneğin, Marx Hindistan’ı işgal eden emperyalist İngilizleri “Hint feodal yapısını değiştirmesinden dolayı, sorun İngilizlerin vahşi çıkarları değil sorun, Asya’nın toplumsal durumunda köklü bir devrim olmadan insanoğlunun yazgısını yerine getirip getirmeyeceğidir.
Getirmezse, cinayetleri ne olursa olsun İngiltere bu devrime neden olmakla, tarihin bilinçsiz bir aleti olmuştur.”1 diyerek düşünsel saflarını ortaya koyar. Marx, İngiliz emperyalizmini, “İngiliz burjuvazisinin ektiği yeni toplum öğelerinin meyveleri” olarak tanımlayacaktır.2
Yine Marx, Manifesto’da “Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızla iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanlarını bile uygarlığın içine çekiyor… Kırı nasıl kente bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı barbar ülkeleri de uygar olanlara bağımlı kıldı.”3 diyerek beyaz adamlığı içselleştirmiş görünmektedir. Aynı Marx, 1848 yılında ABD, Kaliforniya’yı işgal edince bu olayı desteklemiş, “Bunlar, kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri gerek. “4 demiş ve şöyle yazmıştı; “Şiddet olmasaydı, tarihte hiçbir şey olmazdı. Kaliforniya’nın ellerinde duracak olsa ne yapacaklarını bilemeyen şu tembel Meksikalıların elinden çekip alınmasını kötü bir şey olarak düşünebilir miyiz?”5
Nitekim, Marksizm, sömürgeciliğin ve emperyalizmin ideolojik-kültürel planda yaptığı tahribatı dikkate almadı. Bu durum bir rastlantı sonucu değildi. Marksist Sol da ilerleme, modernleşme vb. konusunda Avrupa merkezli hâkim paradigmayı paylaşıyordu.6(..)"
Katılmamak mümkün mü?
Dipnotlar:
1-2- Marx, Karl; Engels, Frederich; “Kominist Parti Manifestosu”; Sol yay.; Ankara 1998; s. 15.,
Marx Karl,Engels Frederich; “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”; Çev. Mihri Belli, Sol yay.; Ankara 1977; s. 108-118. 48 - A.g.e.;s.118.
3- Bkz. Marx, Karl; “Louis Bonaparte’nin Brumaire’i”; Sol yay.; Ankara.
4- Bulaç, Ali; “Bir Aydın Sapması”; İz yay.; İst.1995, s. 84.
5- Başkaya, Fikret; “Avrupa Merkezcilik, Resmi İdeoloji, Bilim ve Sosyalizm”; Ütopya yay.;Ank. 1999; s. 26.
6- Lafouche, S.; “Dünyanın Batılılaşması”; Ayrıntı yay.; İst. 1993; s. 71.
* Edward Said / Oryantalizm
*K.Marks/F.Engels New York Daily Tribun yazıları/Doğu Sorunu Sol Yay / 2.Baskı 2008
4 Ocak 2010 Pazartesi
Doğru söylerim 'Halk' razı değil, eğri söylerim 'Hak' razı değil.
Politik çizgi roman konusu epeydir işlenmeyi bekleyen konuların başında geliyor.Şimdi elimizde farklı bir karşı koyucu/anlam bozucu/imajmaker var;Deli Gücük..
Editöryel yayıncı/çizgi romancı,reel dünyanın metaforlar/mecaz ile anlatımı,günlük hayattaki edilgen özne ile dikte eden 'öteki' arasındaki ilişkiyi anlatırken ,tarihi yazılan,efendi/köle veya kendi/öteki gibi diyalektik karşıtlıkları tersine çevirerek yeniden anlamlandırıyor.
Deli Gücük,anlatısı kadar,yapı/bozma üzerine kurgulanan mağdur/mağrur dünyasına bakışıyla da özgün farklındalıklar oluşturuyor.
'Biraz da içinde bulunduğumuz durumla benzerlik kurduğumuz bir çizgi roman olan 'Deli Gücük'ü ilgiyle izliyoruz.
SÖMÜRGECİ SÖYLEMİN AKLINI KARIŞTIRAN,MAKSADI AŞAN CÜRETKARLIK VE
SIKI OKURLARI AYHAN SAVRAN İLE OKAY GÖNENSİN'İN DEĞERLENDİRMELERİ...
"Kahraman elbette önemli ama Deli Gücük’teki hikâyeler kahramanın ekseninde gelişmiyor. Hatta kimi zaman Deli Gücük sadece adıyla var oluyor, oradan geçen bir yabancı oluyor.
Hikayeler dönemin insanlarının hayata karşı duruşunu, var oluşunu ve ilişki biçimlerini yansıtan fotoğraflara dönüşüyor. Öte yandan yazarlar hikâye başındaki epigraflarla Paul Auster’dan Kemal Tahir’e, Mehmet Akif’ten Marqueze kadar birçok edebiyatçının metinlerine, fantastik ve korku edebiyatına referanslarla; dini, mitolojik, masalsı inanışları harmanlayarak katmanlı okumalara imkan tanıyor. Basbayağı edebi bir tat oluşuyor. Çizerlerin kendi tarz ve yorumlarıyla resmettiği karelerle görselleşen anlatı okurlar için her sayfada sürpriz detaylar vaat ediyor" Sıkı okurlardan Ayhan Savman böyle derken Okay Gönensin ise Deli Gücük için şunları söylüyor;
" Hikâyelerdeki Deli Gücükler, Osmanlı taşrasında yaşayan zalimlerin üzerine gidiyor; kötü kalpli aç gözlüleri, kadınlara kötü davrananları cezalandırıyor. Deli Gücük hikâyelerinin çoğu başarılı çizgi-romanlar olarak işlenmiş. Birkaçı da desenlerle zenginleştirilmiş, az çizgili hikâyeler halinde. Bütün bu hikâyeler, yazarları ve çizerleriyle Türk çizgi-romancılığının en güzel örnekleri olarak kalacak niteliktedir. "
Deli Gücük, ilk kez Tam Macera dergisinden yayınlanan bir çizgi roman (2007). Coşkun Kuzgun'un çizip Aziz Tuna C.'nin yazdığı çalışma geç dönem Osmanlı taşrasında geçiyor.
Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikâyeleri adıyla yayınlanan ilk albümü 2009 Nisan ayında çıktı. Levent Cantek'in editörlüğündeki albüme Aziz Tuna C., Murat Başekim ve Özgür Kurtuluş senaryo ve hikâyeleriyle; Coşkun Kuzgun, Ozan Küçükusta, Murat Gürdal Akkoç, Uğur B.Sertçelik, Emre Yüce, Koray Kuranel, Korkut M.Öztekin ve Melike Acar çizgileriyle katkıda bulundular. Yıldıray Çınar ve Mahmud A.Asrar çalışma için birer ilüstrasyon çizdiler. Albüm, Kamra Yayıncılık tarafından yayınlandı.
2010 Ocak'ta çıkacak ikinci albüm ise Alacakaranlık Zamanlar adını taşıyor.
.