28 Ocak 2010 Perşembe

Vinyetler

****




Yazışma adresi ecg.okur@gmail.com
Not: Bu blogda yer alan yazı ve yapılan eleştirilerin amacı kültürel faaliyetle sınırlıdır. Basın yayın hukuku ve kişilik hak ve etiğine saygılıdır. İçerik hukuk müşavirliğinin denetimi altındadır. İstemeden kişi ve kurumları rencide eden, eleştiri sınırlarını aştığı düşünülen yazılar hakkında mantık kuralları çerçevesinde görüş bildirilmesi yeterlidir.. Dediğimiz gibi yaptığımız yalnızca bir toplumsal gözlem ve sistem eleştirisidir; kişilerle ilgili huzursuz bir ortam yaratmak amaç değildir..


BLOG ADRESİNE SAYFALARINDAN LİNK VERENLER AŞAĞIDAKİ İKONLARI KULLANABİLİRLER

























Çağdaş Eleştiri / Emin Çetin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com

27 Ocak 2010 Çarşamba

ÖLÜMÜNÜN 100.YILINDA OSMAN HAMDİ / DİZİ YAZI 3

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




24 ŞUBAT OSMAN HAMDİ BEYİN 100.ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
Şubat Ayı ölümünün 100.yılında Osman Hamdi'nin tüm kültürel medya mecralarında ,üniversitelerde,toplantı/yazı,bildirilerle anılarak,sırt sıvanarak,alkışlanarak içi boşaltılmış bir 'kült' olarak değerlendirileceği ay olacak muhtemelen.
Biz ise yazılmış/yazılmamış sanat tarihimizin ve güncel sanatın 'evrimleşmenin ürünü' olmadığına inandığımızı ,Osman Hamdi konusunda da farklı düşündüğümüzü yeri geldikçe belirtiyoruz..
100 yıldır uyutulup/uyuşturularak çarpık zihinlerin şekillenmiş doğrularına balans ayarı yapabilecek miyiz zaman gösterecek.
Düşündüğümüzü yazarak yeni tartışma alanları oluştururken,direnme duvarları çoğu zaman önümüzü kesti. Şimdi, 100 yıldır ilk defa bu konuyu yazan kişi olarak,huzurlu çevreleri rahatsız ettiğimizi de görüyoruz.
Osman Hamdi'nin vesile olduğu bu dizide,konuya dinsel/mistik metaforun düşünsel morfolojik boyutuyla sanattaki yansımasını -iyi/kötünün dışında- değerlendirirken, Batı'lı kolonyalistin (aşağılık bir kavram olan) tehlikeli ideolijisi 'oryantalizm'i ,güler yüzlü maskeyi yüzünden sıyırarak/soyuttan somuta dönüştürüp anlaşılır kılmaya çalışacağız.
Tartışırken/yazarken,okurken Osman Hamdi'nin,Akademi'nin ve Türkiye'deki sanat eğitiminin sömürgecinin ana ideolojisini anlamak adına yapılan çalışmalarda deşilmesi gereken önemli ve verimli bir kaynak olduğunu göreceğiz..


Ölümünün Yüzüncü Yılında Osman Hamdi Bey dizisi devam ederken başta edebiyat dünyasının önde gelen adları ,sanatçılar, ve kadim okuyucularımız kendi görüşlerini bildirmeye devam ediyorlar; aldığımız olumlu eleştirilerle yazıları sürdürüyoruz...Sevgili okurların düşüncelerinin moral anlamda bizim için önemini belirtirken mutlaka bize yazarak monologu diyaloga çevirin,yazılara 'ruh' ve yön verin diyoruz..Sonuçta bu bir kavram/düşünce yüzleşmesi ve inşasıdır ; birden çok kişiyle sürdürülen bir oluşum, doğrusu/yanlışı tartışmalı farklılılık oluşturan restleşme/paslaşmanın zeminidir..Yazılarımızın akışındaki sıra dışı değinmeler, okuyucu mektuplarına verilen cevapların konu içinde yer almasındandır..Yani bir anlamda yazıların kurgusunu oluşturan katılımcı okuyuculardır denilebilir..

SANAT/MİSTİZM 'VAROLUŞ'FELSEFESİ VE YARATANDA YOK/OLUŞ ÜSTÜNE
Marksizmin eleştiri tahtasındadır ama söyledikleriyle insan düşüncesinde yeni bir kanal oluşturmuştur. Haksız mıdır?
Doğru kabul ettiğimiz ezberler vardır. Karanlıkta ıslık çalmak deriz. Bir anlam oluşturmaz. Şayet karanlıkta göz kırpmak ve gürültüde ıslık çalmak dersek,söylemek istediğimizle,söylediğimiz cümlenin içi dolar. 'Varoluşçuluk' hayatın dikenlerini gösterir,uzmanlık alanı olarak anlamsızlaştırılan felsefenin de yöntemini ve rutinini bozar çünkü başlıbaşına bir aykırılıktır. Kierkegaard,' Ahlak iyiyi görme değil,karar verme sorunudur' derken,tartışılır sözcükleri birbirine bağlayarak bir cümle oluşturmasına rağmen,tutarlı bir yapı kuramamıştır. Çünkü 'ahlak',ya ondan yana,ya ona rağmen veya ona karşı olmak bağlamında vardır. Yani 'o' esastır.Düşüncenin omurgasını oluşturan 'o' ise,tanrı inancını oluşturan Hristiyanlıktır ve Avrupa'yı üçe bölmüştür..

VAROLUŞÇU FELSEFEYİ LUTHER'LE BAŞLATMAK GEREKİR;ÇÜNKÜ..

Bizdeki adı Ibn Arabi olur,Ömer Hayyam veya Hallacı Mansur olur;ama yapılanın her coğrafyada farklı bir karşılığı mutlaka bulunur. Çağ önemlidir; günlük yaşam pratiğini olduğu kadar,toplumsal yasaları da belirleyen dinsel öğretidir. Marks'ın belirttiği  'artık değer'  yalnızca para ekonomisinde ortaya çıkmaz. Her topluluğun çeşitli faaliyetlerinde değişik artan/toplanan/parsalanan güncel değerler 'artık değer'e tevil edilebilir. Dönüştürülülebilir 'artık değer' başlıbaşına yeni bir kavram olarak burada önümüze işlenmek üzere çıkmaktadır..Artık değer ,iktidarı tutanlar tarafından kontrol edildikçe bundan nemalanan hiyerarşik yapılar yeni kurumlar/kavramlar/yasalar oluşturmaktadırlar.
1483'de Almanya'nın Eisleben şehrinde doğdu; 1507 yılında papaz oldu. 1508 yılında yeni kurulan Wittenberg Üniversitesi'nde felsefe konferansları verdi. 1510 yılında Roma'ya gitti. Burada yüksek mevkilerde gördüğü yolsuzluklar, kiliseyle çatışmasının temellerini oluşturdu. Bundan yedi yıl sonra 1 Kasım 1517'de teoloji profesörü olarak, Wittenberg Üniversitesi'nin kapısına kilisenin parayla günahlarını affetme yetkisine karşı çıkan doksan beş maddelik tezini astı. Lutherin karşı çıktığı, Kilisenin günahları affetme yetkisi değil, endülüjans adı altında dinin bir ticari araç haline gelmesiydi. Görüşlerini savunmaya ve tezini daha da geliştirmeye devam etti;Kutsal Kitap'ın Latinceden Almancaya çevirisini tamamladı. Yazılarında, dinsel törenlerin yolsuzluğu, manastır yaşantısının zorlukları ve günah çıkarmanın saçmalığını anlattı.
Martin Luther, 1546 yılında altmış üç yaşında öldü; dinde devrimin en büyük kişisi ve ortaçağ dünyasını çağdaş uygarlığa ilerleten en büyük harekete yol gösterici oldu.

Varoluşçu felsefeyi düşünsel anlamda Luther'le başlatmaktan tarafım çünkü Protestanlık 'birey'in kiliseye başkaldırısıdır. Ezberleri sorgularken pratikte akla/us'a dayanmıştır.Ama yeter mi? Pratikte uygulamalar karşı çıkan,tutarlılık arayan Luther,işi inanç düzeyine taşıdığında 'Hristiyan olmak isteyen kimse gözlerini aklından çekip kopartmalıdır. Us'tan ayrılmalı,onunla ilgili hiçbir şey bilmemelisiniz;dahası onu öldürmelisiniz.Yoksa tanrının cennetine giremezsiniz.Us bir fahişedir'(1) demektedir.

Peki hristiyanlık üstünden konuya girdiğimiz anlayış diğer inanışlarda farklı mıdır.

Varoluşçu felsefenin buruk bireyi,ilk sınır taşı Danimarkalı Soren Aabye Kierkegaard (1813-1855),eleştirisinin yapısını, büyük ölçüde “filozofları ortaya koydukları düşünsel yaratılarla değil yaşamlarıyla değerlendirmek gerekir” yollu Eski Yunan savsözü üstüne kurmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Kierkegaard’a göre Hıristiyan ülküsü paradigma olarak belirir. Bireyin bütün varoluşu bir yaratı olarak tanrı tarafından değerlendirilecektir. Kuşkusuz bir felsefecinin ortaya koyduğu anıt,onun 'var' oluşunun nedenidir. Ne var ki Kierkegaard açısından bu onun bütün varoluşunu tüketmez; ancak belli bir bölümüne karşılık gelir; çünkü bir de günlük pratik içinde 'var'oluş(u) sürdürüş vardır.

Günlük uygulamadaki edinim nasıl Luther'i farklı kılmışsa, her bireyi 'benzemez' kılan görünmez 'rüzgar' Kierkegaar'ı da farklı yıpratmış, 'biricik' 'var'etmiştir.

Kierkegaard yazılarında ironi/parodi/taşlamaya sıkça başvurarak ezber bozarken, 'estetik/etik/Hristiyanlık olarak üç katagorinin içine özgür bireyi yerleştirip yeni kalıplar oluşturmakta yeis görmez.

Varoluşçuluk, Cemil Meriç'in bizim Dosto tanımlamasının altındaki derinlikte ,yani 'madun'un karakterinde yaşamın içine taşınarak Dostyovski'yle sürer.

Jaspers,Nietzsche,Heidegger Camus ve Sartre ile şekillenir.

Bütün bunları niye mi yazıyorum?

Da Vinci'nin Şifresi, Umberto Eco/Gülün Adı gibi veya bizden çok sayıda mistik esinti taşıyan anlatılara zaman zaman teğet geçerek,konuya Osman Hamdi'yle girdik. Yalnız Türkiye'nin değil, dünyada da varlık/ontolojik paradigması olarak 'dinsel tını'larla vazgeçilmez karşılaşmalarla binlerce yıldır sürdürülen bir etki alanının kısmi sorgulamasını Batı'nın yarım zamanlı rahle-i tedrisatından geçerek ülkemizdeki eğitim kurumlaşmasını bildiği/öğrendiği doğrular üzerinden yapan Osman Hamdi'nin 100. ölüm yıldönümü nedeniyle yapacağız.. Roman kahramanı gibi bu yazı da, çoğu zaman kendi mecrasında ilerleyerek 'fiziki suretini' kendi oluşturmaya devam edecek görünüyor..
Konuya dinsel/mistik metaforun düşünsel morfolojik boyutuyla sanattaki yansımasını -iyi/kötünün dışında- değerlendirirken, Batı'lı kolonyalistin (aşağılık bir kavram olan) tehlikeli ideolijisi 'oryantalizm'i de güler yüzlü maskeyi yüzünden sıyırarak/soyuttan somuta dönüştürüp anlaşılır kılmaya çalışacağız.
Bu konuda Osman Hamdi'nin ve Akademi'nin verimli bir kaynak olduğunu göreceğiz..

EMİN ÇETİN GİRGİN


1) Aktaran Walter Kaufmann, Kierkgaard S18
.

26 Ocak 2010 Salı

ÖLÜMÜNÜN 100.YILINDA OSMAN HAMDİ/ DİZİ YAZI 2

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..




KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ DİYE BİR MESLEK VAR MIDIR?..

Osmanlı can çekişmekte, debelenmektedir. Emperyalistler Osmanlı'nın gümrük gelirlerine el koymuşlardır. Padişaha ödettikleri parayla Mimar Valeri'ye yaptırdıkları bugün İstanbul Erkek Lisesi olarak bilinen muhteşem binayı kurmuşlar,devlet bütçesinden maaşları ödenen binlerce memur ile Osmanlı'nın borçlarını tahsil etmektedirler. Bir sanat adamının, talanın hesabının envanterini oluşturan kolonyalistle ilişkide, masada hangi sıfatını sergilemek üzere oturduğunu anlamak mümkün değildir. Osman Hamdi kurulda, İstanbul aksanıyla 'kararlara hiç bir dahlim olamoyo' diyerek Bab-ı Ali temsilcisi olarak görev yapmaktadır. Bir yandan da boyu 2 metre 23 cm olan yeni bir resme başlar. Tablonun yapıldığı dönem Osmanlı'nın içte ve dışta sıkıntıdan sıkıntıya savrulduğu ve tarihçiler tarafından tahrifatlı öyküsüyle bilinen Kızıl Sultan'ın iktidarının son yıllarıdır. Yalnızca bir yüzüyle eksik değerlendirilen modernist padişah Sultan Abdülhamid, bir yanda batılaşma hareketlerine önayak olurken bir yandan da içeride koyu bir istibdat uygulamaktadır. Kaynaklar , Padişahın kadrolu ressamı Şeker Ahmet Paşa'nın ölüm yılını takip eden yılda resmin bittiğini söyler. 'Kaplumbağa Terbiyecisi' adını vererek kendini resmettiği tablonun bitişinin ertesi senesinde kurumlar düzeyinde Osmanlı'da modernleşmenin öncüsü olan Sultan Abdülhamit, 2. Meşrutiyet'in ilanıyla tahttan indirilir ; tarih 1908'dir..

Tablo bittikten sonra Paris ve Berlin'e doğru yola çıkar..

Gerçi tablo Batı'da da beğeni toplamış ve ressam tarafından 2. nüshası kısmi değişiklikle tekrar yapılmıştır;bu konunun da az bilinir farklı bir öyküsü vardır...



Bundan önce böyle bir meslek var mıdır,Batılı oryantalistlerin hülyalı uydurmalarından biri midir bilmiyorum. Görsel litaratüre, L. Crépon tarafından bir Japon gravüründen bakarak çizildiği söylenen, Charmeur de tortues (Kaplumbağa Terbiyecisi) resmiyle girmiştir. Genel kanı, Osman Hamdi Bey, 'Tour du Monde' isimli Fransızca bir derginin 1869 tarihli nüshalarından birinde gördüğü bir illustrasyondan etkilenerek bu tabloyu oluşturduğudur. Resimde, Osman Hamdi Bey'in tablosundaki terbiyeciye benzer şekilde giyinmiş yaşlı bir terbiyeci, elindeki ufak davulu tıngırtadarak 6 kaplumbağanın bir masanın üzerine çıkmasını sağlamaya çalışmaktadır. "Bana yollamış olduğunuz Tour du Monde'u okudum" der Osman Hamdi, 13 Temmuz 1869'da Plevne kahramanı Mithat Paşa'nın yardımcılığını yaptığı Bağdat'tan ailesine postaladığı mektubunda. Muhtemelen görsel kaynak budur.
Bugüne kadar bilinen ve yayınlanan Osmanlı kaynaklarında 'kaplumbağ terbiyeciliği' diye bir meslek geçmemektedir.Yılan,Fil ve onlarca hayvanın eğitmenliğinden bahsedildiğini gözönüne alırsak ve babasına yazdığı mektubundaki etkilenmeyi görmezden gelmezsek,böyle bir formasyonun bulunduğumuz coğrafyanın dışında olabilirliğinin yanısıra bir fantazi de kurulabileceğini düşünülebilir.
Osman Hamdi 1910 yılında ölür ; tablo kaybolur.
Birçok yerde yazılmış,konu gazetelerde defalarca yayımlanmıştır ;
Resmi ilk edinen kimdir bilinmez ama daha sonrası Mustafa Hoca'nın ağızından basına şöyle yansır..

KAPLUMBAĞA'LAR BİR METRUK EVDE BULUNUR..
1960'ların başında, Profesör olan Mustafa Cezar, bir araştırma sırasında, Şişli'de mühürlenmiş bir evde beş Osman Hamdi tablosu olduğunu öğrenir. Tabloların fotoğrafını çekmek için mahkemeye başvurur.. Hakim ona önce köşkün ve tabloların sahibinden izin alması gerektiğini söyler.Köşkün sahibi Süleyman Saim Birkök, sanatsever bir tersane sahibidir, hapistedir ve ağır kanser hastasıdır. Evlenmediği için çocuğu yoktur. Askerlik arkadaşının kendi adını verdiği oğlunu evlat edinir, onu yetiştirmeye çalışır. Okuması için İsviçre'ye gönderir, bütün servetini ve sahibi olduğu tersaneyi ileride ona bırakmayı düşünmektedir. Ancak evlatlığı Saim, vefalı bir evlat olmaz. Ve ne yazık ki 1959 yılında, Balat'taki tersanede çıkan bir tartışma sırasında, Birkök manevi oğlunu tek kurşunla öldürür. O günlerde yaşı seksen olan Saim Birkök ağır kanser hastasıdır. Prof. Mustafa Cezar onu Sultanahmet Cezaevi'nde ziyaret ettiğinde, kanserle boğuşmaktadır, profesörün istediği izni verir.
Prof. Cezar, mahkeme hakimi, zabıt katibi, avukat ve köşkün bekçisiyle birlikte, balmumu mühürü sökerek içeri girer. Kapı aralanıp ışıklar yanınca, toz toprak arasında inanılmaz bir hazine çıkar ortaya: Biri Kaplumbağa Terbiyecisi olmak üzere beşi Osman Hamdi'ye ait, 200'den fazla Türk resmi vardır içeride. Fotoğraflar çekilir, zabıtlar tutulur, kapı tekrar mühürlenir.
Mustafa Cezar'ın basılan kitabını götürmesi, cezaevindeki Saim Birkök'ü çok memnun eder. Ancak çok hastadır, bu ağır durumda hapishanede kalmasının mümkün olmadığı gerekçesi ile geçici olarak tedavi olması için tahliye edilir, fakat bir daha geri dönemez kısa bir süre sonra, 1961'de ölür. Kaplumbağa Terbiyecisi'nin uzun ve meşakkatli serüveni de böylece başlar.
Birkök, daha önce yazdığı bir vasiyette mal varlığını kurulacak vakfa bırakır. Ancak ölümünden sonra yaklaşık 40-50 varisi ortaya çıkar ; vasiyetin iptali için açılan davalar uzar. Vakıf, ancak 20 yıl desteklerle sonra kurulabilir. Bu arada tablolar yeddi emin sayılan Resim Heykel Müzesi'ne teslim edilir.
Teslim makbuzunu görmedim,dökümlü müdür bilmiyorum.
Bilirkişi heyeti köşkteki tabloların envanterini çıkardığında, sadece 38 tablo vardır,
Osman Hamdi'nin resminin yanısıra diğer 37 tablo kayıtlara geçer.
Kayıpların envanteri hakkında ipucu elde etmek mümkün mü günün tutanakları bugün nerededir bilinmez..
Bunlar iyi olduğu için dikkat çekeceğinden dolayı çalınmayan tablolar mıdır,aksi midir birşey söylemek mümkün değil..
Artık bu olayın şahidi olan Mustafa Cezar hocamıza sormak olanağımız da yok ; biliyorsunuz hocayı geçen sene bu zamanlar yolcu ettik.
Kalan 200 küsur tablonun nereye gittiği,akıbeti bugüne kadar bulunamaz.
Tabloyu yasal süreç sonunda İnan Kıraç satın alır.
Bugün, İstanbul Tepebaşında, Pera Müzesi'nde kuvvetli ışıklar altında sergilenmesi eleştiri nedeni de olsa ,atmosferine uygun huzurlu bir ortamda bulunmaktadır..
Saim Birkök'ün vefatından sonra kırka yakın mirasçısı ortaya çıkar. Mirasını bırakacak hiç kimsesi olmayan Birkök'ün ortaya çıkan mirasçıları da belge gösteremeyince bütün servet, Birkökler Vakfına kalır.

Burada tabi asıl iz sürmeyi engelleyen konuların başında yazılı kaynaklar/dokümanter bilginin her zaman çok az oluşudur.
Süleyman Saim Birkök'e resimleri satan dükkancı,galerici kimdir belli değil.
Ayrıca Birkök'ün yazılı arşivi hesapları ,makbuzları,notları ajandası geride bıraktığı izler de belki birgün bir eskicide/sahafta bulunursa bu konuda daha fazla fikir yürütmek mümkün olur..
Sıkıntı belleksiz ve umursamaz göçebe yapımızdan kaynaklanıyor ; bunun için derler ya ne varsa suyun öteki tarafında var diye...

EMİN ÇETİN GİRGİN

Bu yazıyı yayımladıktan sonra olayın şahidi, o günlerde genç bir sanatçı olan Yusuf Taktak'tan bir posta aldık; şöyle yazıyordu..

"SEVGİLİ EMİN ÇETİN MERHABA,

OSMAN HAMDİ'YLE İLGİLİ YAZINI OKUDUM. ANCAK İKİ KONUDA SENİ BİLGİLENDİRMEK İSTİYORUM.
SAİM BİRKÖK TEREKESİ, YEDDİ EMİNİ BENDİM. İRHM GÖREVLİSİ İKEN BÖYLE BİR İŞ ÖNERİLİNCE ADETA UÇARAK GİTTİM. MÜZEDEN HADEMELER VE BİR KAMYONLA BİRLİKTE ŞİŞLİ'DEKİ KÖŞKÜN ÖNÜNDEYDİK. MAHKEME HEYETİNİ BEKLEDİK. BEN MEMURLUĞUN BAŞINDA TOY BİR MÜZE ÇALIŞANI OLARAK HEYECANLIYDIM. SONRA HAKİM BEY ETRAFIYLA BİRLİKTE GELİP, MÜHRÜ AÇIP İÇERİ GİRDİK. RESİMLERİ TOZLAR İÇİNDE GÖRÜNCE ; SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLARINI GÖRDÜĞÜM GÖRKEMLİ YAPITLAR KARŞIMDAYDI. HAKİM BEY, RESİMLERİ SAYARAK BİZE VERDİ. İMZALAR EŞLİĞİNDE KAMYONA ÖZENLE YERLEŞTİRDİM. ÖNEMLİ BİR AYRINTI; HERHANGİ BİR TERSLİK OLMASIN DİYE KAMYONUN İÇİNDE RESİMLER, BEN VE HADEMELER BİRLİKTE BEŞİKTAŞ'A YOLLANDIK. GİTMEDEN ÖNCE HAKİM BEYİN NASİHATINI HİÇ UNUTMUYORUM :”BAK OĞLUM BEN YAŞLI EMEKLİLİĞİ GELMİŞ BİR MEMURUM, SENSE BU GÖREVİN BAŞINDASIN SİZİN YETKİLİLERE SÖYLE, BİRAZCIK ÇABA GÖSTERİRLERSE BU RESİMLERİN TÜMÜNÜ DE MÜZENİN MALI YAPARIM; AMA BİRAZCIK ÇABA... GİDERAYAK BU MİLLETE BİR İYİLİĞİM OLSUN” BEN DE BU DUYGUSAL SÖZLERİ YETKİLİLERE AYNEN İLETTİM VE TESLİM ALDIĞIM RESİMLERİ DE HİÇ BİR SORUN OLMAKSIZIN MÜZE YETKİLİSİNE TESLİM ETTİM. HATTA KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ ADLI RESMİ OSMAN HAMDİ'NİN DİĞER RESİMLERİYLE BİRLİKTE MÜZE DUVARLARINDA SERGİLEDİM. BEN MÜZEDEN İSTİFA ETTİKTEN SONRA, RESMİN ÖZEL KESİMİN ELİNE GEÇTİĞİNİ ÖĞRENDİĞİMDE, AĞLADIM !

İKİNCİ NOKTA İSE; OSMAN HAMDİ’NİN 100. ÖLÜM YILI ELBETTE UNUTULMAMIŞTIR. MÜZENİN(İRHM) DANIŞMANLIĞINI YAPIYORUM ÜNİVERSİTE, MÜZE HATTA KÜLTÜR BAKANLIĞI ORTAKLAŞA BİR ANMA YAPACAKLAR. ANCAK AYRINTISINI VERMEK BENİM GÖREVİM DEĞİL. ÇALIŞMALAR NETLEŞMEK ÜZERE, SANIRIM SADECE İSTANBUL’DA DEĞİL DİĞER KENTLERDE DE BİR SERGİLEME BİÇİMİYLE, KİTABIYLA, SEMİNERLERİYE ETKİNLİKLER OLACAK.

PROGRAM OLUŞTUĞUNDA SENİ ,ELBETTE, BİLGİLENDİRMEK İSTERİM.

SEVGİ VE SELAMLARIMLA
YUSUF TAKTAK "

Yusuf'un anlattıkları Türk Resim tarihine geçecek önemde bir arşiv belgesidir; araştırmacıların bir kenara not almasını öneririm..Ne de olsa blogların ömrü kısadır genellikle..

Bu arada 2010 mart ayında güzel bir raslantı sonucu Osman Hamdi Bey’in kayıp iki tablosu ABD’de Pensilvanya Müzesi arşivlerinde bulundu. Osman Hamdi Bey’in tabloları Amerikalı bir arkadaşına hediye ettiği sanılıyor.

Osman Hamdi Bey, 19. yüzyılda yaşamış Türkiye’nin en ünlü ressamı.
Resimde modernleşme ve Batılılaşma akımının öncülerinden.
Radikal Avrupa akılıcılığına göndermeler yapan resimleriyle ayrı bir çözümlemeyi gerektiren çağının modernist ressamı Osman Hamdi'nin en ünlü tablosu 'Kaplumbağa Terbiyecisi'..

Bu eserin çeşitli versiyonları var. Halen Pera Müzesi’nde sergilenen tablo, 15 milyon TL’lik değeri ile Türkiye’nin en pahalı tablosu ünvanını taşıyor.

Bu arada 2010 mart ayında güzel bir raslantı sonucu Osman Hamdi Bey’in kayıp iki tablosu ABD’de Pensilvanya Müzesi arşivlerinde bulundu. Osman Hamdi Bey’in tabloları Amerikalı bir arkadaşına hediye ettiği sanılıyor.



Ancak daha ilginç bir konu var: Osman Hamdi Bey’in en ünlü, en tartışmalı ve en provokatif tablolarından birisi kayıp. Bu tablo’nun adı “Mihrab”.

Tablo’da Osman Hamdi Bey’in eşi olduğu öne sürülen bir kadın camide, sırta mihraba dönük, üstüne geleneksel olarak Kuran’ın konulduğu rahlenin üstünde oturuyor.

Rahlede durması gereken Kuran ve parçaları ise aşağıda paramparça şekilde kadının ayakları altında dağılmış olarak duruyor. Bu tablo ile ilgili olarak 100 yıldır günümüze kadar çok çeşitli tartışmalar yapıldı ve halen yapılıyor.

Osman Hamdi Bey’in bu tabloyu niye yaptığı ve ne mesajı vermek istediği tıpkı ‘Kaplumbağa Terbiyiecisi’nde olduğu gibi gizemini koruyor.

Ancak asıl gizemli olan tablonun kendisi.

Tablo kayıp.

Türkiye’de mi, yoksa yurtdışında mı olduğu bilinmiyor.

Son olarak tasfiye edilen Demirbank’ın arşivlerinde kayıtlı görünüyordu.

Ancak TMSF’ye yapılan devir teslim sırasında ortaya çıkmadı ve kayıtlara geçmedi.

Türk basını ise olayın üstüne gitmedi.

Bu yüzden tablo halen esrarını koruyor.

Bakalım Osman Hamdi’nin 100. yılında “Mihrab” tablosunun peşine düşen çıkacak mı?

Aşağıda, Osman Hamdi Bey’in kayıp iki tablosunun bulunma haberini ve 10 Mayıs 2010'da Hürriyet’te yer alan Osman Hamdi Bey’in Paris’teki 100. yıl sempozyumu bilgilerini sunuyoruz:

Osman Hamdi Bey’in iki kayıp tablosu bulundu ...

Pensilvanya Arkeoloji Müzesi arşivlerinde ortaya çıkan tabloları Osman Hamdi’nin arkadaşı Dr. Hilprecht’e hediye ettiği sanılıyor.

Osman Hamdi Bey hakkında araştırmalar yapan Dr. Wm. Mc Rae büyük rastlantı sonucunda, kayıp tablolarına ulaştı. Dünyanın farklı yerlerinde yüzlerce arşive girerek Osman Hamdi Bey hakkında bilgiler toplamaya çalışan araştırmacı Mc Rae hayatının en heyecanlı anlarından birini Philadelphia’da bir müzede yaşadı. 5 yıldır üzerinde çalıştığı büyük keşfini Antik A.Ş. Müzayede Evi’nin kültür yayını Antik Dekor’un Nisan sayısında açıkladı.

“Bir araştırmacının en büyük hayalinin gerçeğe dönüştü an” olarak tanımladığı buluşunu Dr. Mc Rae şöyle açıklıyor: “2005 yılında Amerikan arşivleri üzerinde çalışmalarım devam ediyordu. Her geçen gün Osman Hamdi Bey hakkında daha çok bilgiye ulaşıyordum. Philedelphia’da yer alan Pensilvanya Arkeoloji Müzesi’nin arşivlerinde rutin çalışmamı tamamlamış çıkıyordum ki, arşiv sorumlusuna görmediğim başka bir şey var mı diye sordum. Bir şeyler olabilir, getireyim dedi ve büyük bir rulo ile geri geldi. Yılların yorgunluğu olan tozlu tuval açılırken içinden ne çıkacağını hissetmiştim. Kitaplarda siyah beyaz olarak yer alan, kimsenin nerede olduğunu bilmediği Cami Kapısı adlı tablo karşımdaydı.”

Tabloların Osman Hamdi Bey tarafından Nippur kazıları sırasında arkadaş oldukları Amerikalı Asurbilimci Hermann Von Hilprecht’e hediye edildiği sanılıyor.

Antik AŞ. Müzayede Evi yöneticisi Olgaç Artam, 2004’te Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 5 milyon, 2008 yılında ise Bir İstanbul Hanımefendisi’nin de 7.5 milyon liradan alıcı bulduğunu belirterek bu tabloların bugün müzayedeye çıkması durumunda 10-15 milyon lira arasında başlangıç fiyatlarının olacağını söyledi.

'Osman Hamdi Bey Paris’te anılıyor'

UNESCO daimi temsilcimiz büyükelçi Gürcan Türkoğlu’nun çalışmaları ve UNESCO’nun kararları doğrultusunda, bugün Paris’te Osman Hamdi Sempozyumu gerçekleştiriliyor.

UNESCO 35. Genel Konferansı (Ekim 2009), Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın önerisi üzerine, müzeci, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey’in 100. ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenecek uluslararası anma etkinliklerine UNESCO’nun katılması yolunda bir karar almıştı.

UNESCO nezdindeki Türkiye Daimi Temsilciliği, bu karar doğrultusunda 10 Mayıs 2010 tarihinde UNESCO Merkezi’nde “Kültürel Mirasın Korunmasında Bir Öncü: Osman Hamdi Bey (1842-1910): Sanatçı, Arkeolog ve Müzeci” konulu bir panel düzenliyor. "


Görüldüğü gibi, Osman Hamdi konusunda Arkeoloji Müzesi ve Paris'deki panel dışında şu ana kadar, Türkiye'de kurduğu kurumlarca önemli ve kalıcı bir aktivite gerçekleşmedi. Dediğimiz şimdilik doğru çıktı, Daha senenin bitmesine dört ay var. Umut kesilmez,hala bekliyoruz. 27 Ağustos 2010 / E.Ç.G






.

ÖLÜMÜNÜN 100.YILINDA OSMAN HAMDİ / DİZİ YAZI 1

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



25 Ocak 2010 Pazartesi
NİYETLERİMİZİN ÖTESİNDE SORUMLULUK TAŞIRIZ.

Yeni varlıkbilimin asıl katkısı,klasik entellektüelizme olan karşıtlığında görülebilir.
Aleti anlamak/idrak etmek,ayırdına varmak,onu görmek değil,işlevselliğini çözmek ve kullanmak ve değişime sağladığı katkıya katılmakla,katılabilmek olanak/olasılığıyla olur.

"Komedi,en yalın hareketlerimizle başlar.Hareketlerimizin tümü kaçınılmaz bir biçimde sakarlık barındırırlar.Bir sandalye çekmek için elimi uzattığımda,ceketimi buruşturdum,parkeyi çizdim,sigaramın külünü yere düşürdüm.Yapmak istediğim şeyi yaparken,istemediğim bir sürü şey de yapmış oldum.Edimim,saf bir edim olmaktan uzaktı.Ardımda bir sürü iz bıraktım.Bu izleri silerken,başka izler bıraktım.Sherlock Holmes,ilmini,her bir girişiminin taşıdığı bu önüne geçilmez kabalığa uygalayacaktır..Bunun sonucunda komedi bir trajediye dönüşebilir.Edimin sakarlığı,peşinde olunan amacın aleyhine döndüğünde,tümüyle trajik bir durum(..) olur.Laios,uğursuz kehanetlerin gerçekleşmesini engellemek isterken,tam da bunların gerçekleşmesi için,gerekenleri yapmaya girişir.Oidupus başarılı olurken,kendi felaketine yol açar.Bir av hayvanının,karla kaplı ovada avcıların gürültüsünden kaçarken,peşisıra yakalanmasına neden olacak izleri bırakması gibi.
Demek ki,niyetlerimizden ötesinden sorumluyuz" der Sonsuza Tanıklık kitabının 78.sayfasında Emmanuel Levinas



23 Ocak 2010 Cumartesi
GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ HAZIR MI? BİRKAÇ GÜN SONRA 24 ŞUBAT ;OSMAN HAMDİ'NİN ÖLÜMÜNÜN 100.YILI...
NE BASINDA NE DE ÜNİVERSİTELERDE HENÜZ SES VAR..
ADNAN HOCA EMEKLİ OLDUĞUNA GÖRE UNUTMALARI DA MUHTEMEL..
ŞİMDİ ŞUNU TARTIŞMAMIZ LAZIM; TAMAM TÜRKİYE'DE İLK AKADEMİK SANAT EĞİTİMİNİ BAŞLATMIŞ,ARKEOLOJİDE ÖNEMLİ HİZMETLERDE BULUNMUŞTUR ; AMA RESSAM OLARAK OSMAN HAMDİ,BİR DEĞER MİDİR?
İLK ÇIKIŞI,BATILI SÖMÜRGECİNİN İDEOLOJİSİ 'ORYANTALİZM',AKIMI İÇİNDE YER ALAN OSMAN HAMDİ'Yİ NE KADAR GERÇEK ANLAMDA İLK 'TÜRK' RESSAMI KILAR..
AYRICA BİR DE NİCELİK/NİTELİK SORUNU DA VARDIR Kİ UCU KENDİLERİNE VE TÜRKİYEDEKİ GÜZEL SANATLAR EĞİTİMİNE DOKUNDUĞU İÇİN BU KONUYU BİLİR ÇEVRELER HEP TEĞET GEÇMİŞLERDİR..
BİRAZ DA,DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLARI TARTIŞACAĞIZ OSMAN HAMDİ ÜZERİNDEN ŞUBAT AYI BOYUNCA..


Bilinen bir fıkradır: Yeniçeri,bir Musevi'yi yakalamış kafasını uçuracak.Musevi soruyor 'Ne yaptım ben kuzum?',yeniçeri 'Hz.İsa'yı öldürmüşsünüz bre gafil;peygamberi öldürenin cezası ölümdür, son duanı et'.Musevi şaşkın 'o ikibin yıl önce oldu'diyor .Yeniçeri'nin cevabı : 'Olsun,ben yeni duydum'..

Zamanı gelmişti,Emre Caner'in 'Kaplumbağ Terbiyecisi' raflardaki sıcaklığını koruyordu.Başta kısa süre önce kaybettiğimiz Mustafa Cezar olmak üzere,eski kitapları gözden geçiriyordum.
Engin Ardıç'ın Aralık ayında çıkan yazısını bir arkadaşımız bana göndermiş.
Üstünden epey zaman geçti, ama ben yeni gördüm.
Gerçi Engin Ardıç,haddini aşan üslupla,her zamanki gibi saygısız,ukala bir yorum yapmış.
Bu yazıya,konunun tarafı/taraftarı olsaydık ağır bir cevap verirdik ama lafı uzatmayalım; Engin Ardıç bozuk saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi,bu defa haklı ..
Önce ne demiş ona bakalım.
5 Aralık tarihli yazıda şunları yazmış:

Osman Hamdi Bey büyük bir ressam mıdır?

Artık piyasada Osman Hamdi Bey tablosu bulmak, deveye hendek atlatmaktan daha zor... Ünlü müzayedeci, sevgili dostum Raffi Portakal, "neredeyse bir Da Vinci bulmak kadar zor" demiş, ben azıcık lafı ucuzlattım.
Bu müzayede işi de öyle boyutlara varmış ki, Orhan Pamuk'un "son romanının elyazma bir sayfası" bile açık arttırmaya çıktı... (Doğrudan bilgisayarda yazanların günahı nedir?)
Yeni zenginlerimiz "burjuvalaştıkça", kolleksiyon zevki de yayılıyor, fiyatlar da artıyor. Bu arada tombak, sini, mangal, sahan kapağı, duvar saati, çiçek vazosu, kapı kilidi, tükürük hokkası, ibrik, lazımlık, ne verirsen gidiyor piyasaya... "Engin Ardıç'ın kullandığı kültablası" diye sallasam, vallahi ona da para veren çıkar (enayilik etmeyin, üç liraya aldım.)
Artıyor dedik, kibarlık ettik, fiyatlar uçtu!
Bir Burhan Doğançay iki milyon liradan fazlaya gitti geçenlerde...
"Solcular" da Nuri İyem'in toplam beş yüz adet kadar ürettiği "ablak suratlı köylü kadını" tablolarını severler, onlar hem daha ucuz, hem daha kolay bulunabiliyor, hem de sosyal içerikli miçerikli...
Bu gelişmeler herkesi memnun ediyor. Ressamı da, tablonun sahibini de, galericiyi de, müzayedeciyi de, gazetelerin kültür-sanat servislerinde çalışan arkadaşları da...
Ancak, gerçek değerleri bunlar mıdır, yoksa fiyatlar "balon" mu yapmıştır?
Bu işte "gerçek değer" aramak abestir tabii, tutturabildiğine gider... Kim en fazla kaç para verdiyse o tablo o kadar eder demektir... Ama ben "tablo değerinden" değil "resim değerinden" sözediyorum.
Yani bunlar "büyük ressamlar" mıdır? Yoksa, tablolarının fiyatları gibi onlar da ressam olarak balon mu yapmışlardır?
Oturdum, Osman Hamdi Bey "röprodüksiyonlarına" yeniden baktım. Şeker Ahmet Paşa'ya da baktım, Avni Lifij'e de baktım, Hoca Ali Rıza'ya da, İbrahim Çallı'ya da, şuna da buna da...
Hayır. Hiçbirine "büyük" ressam denemez, hiçbirine.
Bunlar "orta halli" sanatçılar. Kimileri düpedüz dandik.
Osman Hamdi Bey'in özelliği "ilk Türk ressamı" sayılmasıdır. Yani "tarihi" değeri sanat değerinin önüne geçmiştir. Tıpkı, Nobel kazanan ilk Türk yazarı Orhan Pamuk'un da bizi mutlu etmesi, göğsümüzü kabartması ama "büyük bir yazar" olmaması gibi...
Osman Hamdi Bey'i, ben koysam koysam, on dokuzuncu yüzyılın "ikinci küme" sayılan "akademik" ressamları arasına koyarım. Yani bir Winterhalter, bir Sheffer, bir Thimonier, bir Canella, bir Guerard falan gibi...
Gustav Klimt'in en büyük rakibi ve düşmanı sayılan Hans Makart bile daha önemlidir yahu...
Gene "ikinci küme" sayılan Jean Beraud, Edouard Cortes, Carlo Brancaccio falan, daha iyi ressamlardır. Bir Gustave Caillebotte bile, bir James Tissot bile, bizimkilerin toplamından daha önemlidir.
Osman Hamdi Bey'in "büyük hizmetini" asla küçümsemiyorum, alan alsın, satan satsın, herkes sevinsin, milletçe iftihar edelim. Ama sanat açısından neyin ne olduğunu da bilelim. (Besteciler için de aynı şey geçerli değil midir? "Türk beşleri", Adnan Saygun, Hasan Ferit, Ulvi Cemal, Necil Kâzım falan, batı müziğine ilk sıvandıkları, "yol açtıkları" için çok önemlidirler ama "büyük besteci" olduklarını söyleyene herkes güler.)
Kızan kızacak, bozulan bozulacaktır ama bu görüşünün "plastik sanatlar çevrelerinde", hele Mimar Sinan Üniversitesi'nde tartışılması da bu satırların yazarını mutlu edecektir.
Arkadaşlar sözünü ettiğim ressamları tanıyorlarsa tabii...

ENGİN ARDIÇ'A 'HADDİNİ AŞMA DİYEMEDİK' NEDEN?

Önce bir hatırlatma yapalım.Osman Hamdi Bey 30 Aralık 1842'de doğuyor ve 24 Şubat 1810'da ölüyor.
Kurduğu okul Sanayi-i Nefise Mektebi Ali, yani daha sonra DGSA ve günümüzde MSÜ Güzel Sanatlar Akademisi, birkaç gün sonra Osman Hamdi'nin ölümünün 100 yılını idrak edecekler.Daha henüz yetkilerde çıt yok.
Bu işler bütün dünyada 3 gün önce değil,yılbaşında başlar,bir yıl devam eder.
Adnan Hoca'da emekli olduğuna göre unuturlar falan,bizden şimdiden hatırlatması;bir zahmet basın duyurusu yazsınlar unutmadan artık.
Şimdi gelelim Osman Hamdi kimdir;ne yapmıştır,önemli midir/ önemsiz midir? konusuna .
Genç Osman Hamdi Nisan 1860'da Paris'e gider; 18 yaşındadır.
Babası devletin Maarif ve Hariciye Nazırı İbrahim Edhem,imparatorluğun yurtdışına eğitim için gönderdiği ilk dört öğrenciden biridir.
Oğlunu Hukuk eğitimi almak için Paris'e gödermiştir.Ama Osman Hamdi haylazlık yapmış,ne Hukuk ne de Güzel Sanatlar diploması alabilmiştir.
Misafir öğrenci olarak Ecole des Beauux Arts'ta devam eder,Gustave Boulanger ve oryantalist ressam Leon Gerome'nin öğrencisi olur, babasının parasıyla 9 yıl kaldığı Paris'ten iyi Fransızca,bir Fransız eş ve çocukla birlikte
tiğı teber/şahı merdan memelekete avdet eder..
Öyle bir dönemdir ki,Delacroix yeni ölmüş,Osmanlı kadınlarına meraklı İngres iyice yaşlanmış ama Manet,Renoir,Seraut,Singac,Degas,Cezanne gibi genç ressamlar dünya sanat tarihini tam da o anda yeniden yazmaktadırlar. Osman Hamdi tüm bu oluşumları farketmez/ayırdına varamaz.
Doğru zamanda doğru yerdedir ama durumu görecek/değerlendirecek ne birikimi ne de çevresi vardır.
Aynı zamanda ama farklı kulvarlarda çok da gelişmelerden farkında olmaksızın dolaşmaktadır.
Engin Ardıç, "Hayır. Hiçbirine "büyük" ressam denemez, hiçbirine.Bunlar "orta halli" sanatçılar. Kimileri düpedüz dandik.Osman Hamdi Bey'in özelliği "ilk Türk ressamı" sayılmasıdır. Yani "tarihi" değeri sanat değerinin önüne geçmiştir. Tıpkı, Nobel kazanan ilk Türk yazarı Orhan Pamuk'un da bizi mutlu etmesi, göğsümüzü kabartması ama "büyük bir yazar" olmaması gibi...
Osman Hamdi Bey'i, ben koysam koysam, on dokuzuncu yüzyılın "ikinci küme" sayılan "akademik" ressamları arasına koyarım." derken görüldüğü gibi,söyledikleri can yaksa da, pek de haksız sayılmaz ..

EMİN ÇETİN GİRGİN
.

Tutunamayanlar Ansiklopedisi

Hiçbir şeyim yoktu benim, herşeyimi aldılar!

Son Kişot: Şair Cenk Koyuncu..

Haydar Ergülen/Radikal Gazetesi 17/05/2006
'Bu ayrılık bize ölümden beter/ Geçti dost kervanı eyleme beni' diyor o siyah türkü. Rengini göçten, ayrılık ve ölümden alan bütün türküler gibi, geçmiyor, dilde kalıyor. Her an siyah gözyaşlarına eşlik etmek üzere dilden dökülecek siyah kelimelerin toplandığı kopkoyu bir keder olarak. Olmasaydı. Geçen dost kervanı, siyah makamında bir göç kervanı oldu çok zamandır. O kervanın göçüne Atıf Yılmaz ve Erdal Öz'ün ardından Cenk Koyuncu da katıldı. 'Tutunamayan' kardeşim daha 38 yaşındaydı. Daha...
Şimdi siyah bir ırmak gibi akıyor hatıralar. Kara geceden çıplak gündüzlere, puslu yalnızlıklardan 'sona veda'ya. Hepsi çağrılmış gibi alesta duran, hafızayla alay edercesine bir işgal ordusu gibi dört koldan sökün eden hatıralar. Gidin biraz demenin yararı yok. Gitmezler, gözyaşlarıyla beslenen yaratıklar gibi paylarına düşeni almak isterler. Doymak bilmeyen oburların masayı beklediği gibi, hatıralar da birer kelimeden fazlası olmak için yazıyı bekliyorlar. Kırık dökük, dalgın, dargın bir yazıya girerlerse, belki o zaman rahat bırakırlar beni. Yazmayacağım sizi hatıralar, öyle çoksunuz ki! Yitik zamanın güzelliğinde Cenk'le başbaşa bırakın beni.
Kaç kişinin farkında olduğunu umursamadan, kendini tümüyle şiire adamış hayatlar vardır. Eskinin, yani vefa ve bağlılığın örnekleri olarak, bir 'fedai' kimliğinde adanmanın soyluluğunu, erdemini ve güzelliğini yaşatırlar şiire. Kendilerine değil, başkalarına adanmış bu yaşamların bize umutsuzca öğretmeye çalıştıkları bir tek şey vardır: Saygı duymak. 'Fedai'ler azdır ama, onların yaşamları ve yapıtları, kadri bilinmemiş neler varsa bu hayatta, onların bir saygı geleneği içinde kuşaktan kuşağa geçmesini sağlarlar. Gittikçe artsa da yalnızlığımız, kimsesizlerin kimsesi olmayı üstlenenler bir bir çekilse de bu oyundan, belki onların yaptığına ihtiyacı olan ve artık bir azınlığa dönüşmüş bulunan 'ihtiyaç sahipleri'ne ulaşırlar. Sevilsinler, anlaşılsınlar, takdir edilsinler kaygısıyla değil elbette, sadece kendilerine emanet edildiğini hissettikleri bazı değerleri birkaç 'başka'sına aktarmak kaygısıyla üstlenirler bu ağır ve yorucu görevi.
Cenk Koyuncu da bir 'vazifeli'ydi. Vazifesi 'diğerkâm' olmaktı, yeni dille 'özgeci' olmak. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve bu uğurda yaşamaktan başka bir işi olmayanlardan yani. Tüm yaşamını şiire adamak biraz da böyle bir şey değil midir? Başka insanlara, başka şiirlere adanmak. Cenk Koyuncu'nun bütün şiirleri, her ne kadar ilk şiir kitabının adı ironik bir biçimde 'Otoben' olsa da, kendini 'hiç'e saymanın farklılığını taşıyan şiirlerle doludur. Bir de erken ölümü çağıran şiirlerle: "Yalnızlar garında öleceğim, üzerime/ bir bulut örtsünler istiyorum, yeni/ yerlere giden trenin düdüğü çalarken/ benim veda marşım olsun, diliyorum!"
Hayata tırnaklarını geçirip 'tutunmak' isteyenlerden, onu büyük bir 'dünya nimeti' olarak sonsuz bir iştahla tüketmek isteyenlerden olmadı hiç Cenk. YKY'nin kuruluş yıllarındaki düzenli işinin ardından bu 'edebiyat piyasası' onu görmezden geldi. Doğrusu onun da, uzun boyu, uzun güzel sakalları, kederi de bakışları kadar güzel olan gözleriyle 'görülmesi' bir yana, kendini göstermek gibi bir derdi de olmadı hiç. Turgay Kantürk'le çıkardıkları unutulmaz dergileri 'Eski'z'den sonra, dokuz sayılık 'Son Kişot' dergisini olağanüstü çabalarla yayımladı. Bu süreçte yanında, onu sevgisi ve merhametiyle hep koruyan karısı Rodos vardı. Bu iyi yürekli kızı geçen yıl kaybetti. Cenazede en şık ve yakışıklı olan da Cenk'ti. Rodos'la söz vermişlerdi birbirlerine. Kim daha önce ölürse, geride kalan en şık giysilerini giyerek uğurlayacaktı onu. Canım kardeşim, sevgili karısını, acıyan içiyle ama en şık biçimde uğurladı. Sonrası uzun hikâye demek istesem de diyemem.
5-6 ay önce eski arkadaşının yanına Antalya'ya taşındı, 1.5 ay önce hastalandı. Anneler Günü'nde de sevgili annesine ve sevgili Rodos'una kavuştu.
Çarpışacak adamlardan değildi, çekilmesini bilenlerdendi. Dilindeki güzel pelteklik bile bunun bir işareti gibi gelirdi bana. Umutsuzluğuyla da 'Son Kişot'tu. Cenk Koyuncu'yu özetleyen bir dizesi vardır: "Hiçbir şeyim yoktu benim her şeyimi aldılar." Ruhu da, adamlığı da, şiiri de kendisi gibi yakışıklı olan sevgili kardeşimi saygıyla uğurluyorum. Onun vedasıyla çölümüz iyice kimsesiz kalmıştır.


***


Çağdaş Eleştiri/ Emin Çetin Yazışma Adresi ecg.abone@gmail.com

25 Ocak 2010 Pazartesi

ÖMER ULUÇ ÖLDÜ

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



Bugün 28 Ocak 2010,sabah ölüm haberini erken saatlerde dostlar arası postalarla aldık..
RESSAM ÖMER ULUÇ ÖLDÜ / RESMİNDE,'ESTETİK' KAPI DIŞARI EDİLİRKEN,KAVRAMLAR ÖNE ÇIKTI..


Başka çevrelerin insanıyızdır.Sosyete yazarı Adalet Cingöz'ün yazılarında yaşayışı fazlasıyla yer bulmuştur.
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/adalet_cingoz/2010/03/14/omer_bey_kirkinda_kahkahasiyla_geldi adresinden ve yakın çevrenin dost yazarlarından, dışarıdan değerlendirmenin dışlayıcı cazibesini ekarte eden, Nietzsche 'nin tanımıyla 'Amorfabi/Kaderiyle Yaşamak' sözünü doğrulayan bu serüvenin günlüklerini okumanızı öneririm.
Bu durum ,belki de/birazda Nietzsche 'den bir yalnızca maceracı bir 'Che' çıkartma niyetidir; kimsenin duruma itirazı /mecali yoktur ki devam edelim.
'Sevmek' eylemi ve 'sevgi' kavramı çepeçevre kuşatan bir 'değer' olur ve meta olarak önemli bir dönüşümün etki alanlarını işgüzarlık ve kadirşinaslıkla oluşturabilir;'gerçek' ise pazılın farklı birleştirmeleriyle zümre,camiya,cemaat ve sivil toplum muhabetleri klanlarınca değişik&değişik anlamlı/anlamsız kurulabilir.
Hakikatin her zaman kişiselleştirilerek boşalttığı bir boş/rezerv alan vardır ki,merkezsiz bir oluşumda,sempatik bir mevcudiyetin varlığı 'gerçek'le çok kolay yer değiştirebilir
Bize düşen ,uzlaşmaların geçici ve çürük olduklarını bilmek,faydalarını kabul etmektir.Doğu/Batı ikileminin arasında falan kalmamıştı.Cemil Meriç'i doğrularcasına O,daha çok,günlük hayat pratiklerinde değerlendirdiği güncelleştirilmiş aforizmalarla/epizotlarla idare eden çağdaş bir 'birey'di. Derin entellektüel savruluşlardan çok,Picasso gibi işine yarayanı alan zeki bir seçmecilikle davranıyordu..İyidir/kötüdür ama, sistem adamı değildi.
Plan/program,söylediklerinde süreklilik aramamak gereğini ifade eder ve 'Sanat çizgisel bir ilerleme göstermez.Aydının yapamadığını,sanatçı yapar.Ben bilgiden çok, sezgilerimle konuşuyorum.'derdi.Ressam olarak doğduğu için değil ,seçtiği için ressam olanlardandı...



İMGE İLE SİMGE ARASINDAKİ İLİŞKİ
Yaptı/yapamadı/tahammül edemedi sonunda buraya geri geldi;haklı nedenleri vardı ; ama sonuç itibariyle Batı'yla olduğu kadar 'Doğu' ile de başa çıkamadığı sorunları,fiziksel olduğu kadar düşünsel varlığını da,belli belirsiz sıkıştırdı. Kendi deyişiyle "Buhari'den Levni'ye, Praksiteles'in bir heykelinden Mısır kedisine" kadar farklı katmanlarda önce düşünsel sonra da görsel kopuşlar/ayrılışlar/derlenişlerle, kültürel/ruhsal yolculukları oldu. Özdeşleştiği/üst benliğindeki 'imge' ile aktardığı 'simge' arasındaki boşlukları/parantezleri,nokta noktaları ancak ‘Heves Kuşu Durmaz Döner’ adlı, monologlarını toplayan yapıtta “Ben hep değiştim. Hep yaşadığım bir hayat ve yaptığım bir iş var, birbirlerinin içinden geçiyorlar, ayrıldıkları ve buluştukları oluyor, ikisi de değişiyor” cümlelerinde buluruz.
Ömer Uluç'un metaforlarını anlamak için,Heves Kuşu Durmaz Döner'i mutlaka iyi okumak/çözmek gerekir.

'Var'oluşu, 'var'lıktan ayırarak sorgulamaya çalışıyordu. 'İnsan'ın evrenin bütününe karşı duran 'varlık' tanımlamasında görsel paralellik 'nasıl kurulur?' günün yaşam pratiğine 'nasıl uygulanır?'ın peşindeydi. Entellektüel ayıklamaya girdiği soyutlamalarda görsel ve renkli/parıldayan çok kişisel bir topografyaya sahipti.. Kendi şahsına münhasır bahçesinde 'kavramını' boyutlandırmaya, kendi ağacını yeşertmeye/oluşturmaya olan inancı tamdı ; kendi dünyasının kahramanıydı, yapıbozucuydu ve şahsi kavgasını veriyordu..Ve tabii ki bir kısım takipçisi her zaman oldu..
'Parçalanmanın Kimyası' ve 'Sağ El, Sol El Desenleri',Beylerbeyi Cinleri' son dönemdeki ironikleşen bir 'acaba' ile karışık masalımsı bir mistik dünyanın esintilerini taşıyordu..


DOĞU/BATI ARASINDA KALMADAN YAŞADI

Bunca sorgulamaları yaparken ve adaşı Ömer Hayyam'a atıflarda bulunurken Doğu ile Batı arasında falan kalmamıştı. Gerçi Cemil Meriç "Kadim ilahlar,mücerret mefhumlarda yaşıyor,yani izm'lerde.Eski kavgaları sürüp gidiyor.Politikalar da ,dinler de insanların yaşamasına yardım eden birer uzlaşma.
Tezatları,çatışmaları,antagonizmleri yok edemeyiz.
Bize düşen ,uzlaşmaların geçici ve çürük olduklarını bilmek,faydalarını kabul etmek" dedikten sonra sanki lafı Doğu/Batı eksenine getirir de 'bir çelişki,başka çelişkinin çözümü olamaz' diye ekler.
Uluç'ta da 'bir çelişki,başka çelişkinin çözümü olamaz' mantığı vardır. Onda,Ömer Hayyam'la Sokrates ayrı uçlarda kendileri gibi var olurlar. Gene sanki,Uluç bütün oluşumları izler,söyleşi konuşma ropörtajlarında bahseder ama günlük yaşam uygulamasına birkaç son dönem çalışmasının dışında çok da katmaz/sentezlemez..
Doğu/Batı ve kavramlar dünyası ve başta Yunan olmak üzere düşünsel oluşumun izini sürmesi onu derinliği olan bir kültür adamı yapıyor mu; bu konuda 'evet' diyecek köklü argümanlara ne yazık ki sahip değiliz.
O,daha çok,günlük hayat pratiklerinde değerlendirdiği güncelleştirilmiş aforizmalarla/epizotlarla idare eden çağdaş bir 'birey'di; derin entellektüel savruluşlardan çok,Picasso gibi işine yarayanı alan bir seçmecilikle davranıyordu.

BÜTÜN BUNLARA RAĞMEN,ÖMER ULUÇ ÖNCE DÜŞÜNÜR SONRA ÇİZERDİR ; FİGÜRDEN ÖNCE GELEN SİMGEGRAFİSİ VARDIR..

Ömer Uluç birkaç saat önce öldü.Bekeniyordu; hastaydı,tedavi görüyordu.

Resmi büyük bir anlatma ve 'kavram' olarak boyut yaratma mücadelesidir.Yani ressamdan çok derinliğine olmasa da enlemesine bilgisi ve sezgisiyle kurguladığı amaçlarına uygun bilgileri toplamış/derlemiş düşünür bir sanatçıdır denilebilir;farklı disiplinlerden etkilenmiş/etkilemiştir.
En azından sonuçtan başa dönerek bu tespiti yapmak durumu teyit eder.
Zaman zaman sanatsal istikameti ve biçemi/tarzı,yarattığı kavramların kişisel olup olmadığı , polemiklere neden olmuşsa da saldırılara karşı kendisini şöyle savunmuştur.

"50 yıldır resim yapıyorum, New York ve Paris'in en önemli galerileriyle çalıştım. Beni bunları anlatmaya mecbur bırakıyorlar. Ben yıllarca dışarda kaldım, inanılmaz zahmetlere girdim. Sonra geldim, adamlar kalkıp 'Türk resmi kopya,' diyorlar. İnanılır gibi değil. Bunları söyleyen adamların söz sahibi olduğu bir ülkede, resim olması bile mucize. Bu kişilerin bir kısmının sanatla uzaktan yakından alakası yok. Son derece cahiller. Bazıları da yarı cahil, bir şeyler biliyor ama meseleyi anlamıyorlar. Orijinallikten falan bahsetmek için 40 fırın ekmek yemek lazım. Buradaki iddialar çok uç! 'Bütün ressamların birebir karşılığı var dışarıda,' diyorlar. O zaman söylesinler Cihat Burak, Fikret Andoğlu resimlerini kimden almıştır? Ben resmimi kimden almışım? 'Arkadaş sen şu adama benziyorsun,' desinler esir olacağım, ömrümün sonuna kadar bunu bulan adamın kapısında resim yapacağım,"

HEVES KUŞU DURMAZ DÖNER YA,YAŞAM BİR TASARIMDIR... MÜHENDİSTİ; 'BENİM İŞİM HAREKETLE' DERDİ

1931 yılında İstanbul'da doğdu. 1953 yılında Robert Koleji bitirdikten sonra 1953-1957 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde önce mühendislik sonra resim eğitimi gördü. 1953 yılında Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan "Tavan arası Ressamları" olarak adlandırılan grupta yer aldı 1965’te bir yıl süreyle Londra ve Paris'te, 1972-1973'de ABD ve Meksika'da, 1973-1977 arası Nijerya'da bulundu. 1983'ten beri Paris'te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul'da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere çok sayıda yurtdışı ve yurtiçinde sergi açtı.

79 yaşındaydı Uluç, mühendislik eğitimi görmüştü ama tercihi farklıydı,1950'lerin sonundan itibaren resim çevrelerinin önde gelen isimlerinden biri oldu.. 'Benim meselem hareketle' diyen sanatçı, kendine özgü bir figür/sembol dünyası geliştirmişti.

Ne yaptıysa bireysel bir hırs/azim ile gerçekleştirmiş sanatta söz sahibi olmak için dünyadaki arz/talep sisteminin akışı içinde yer almanın gerekliliğine inanmıştı.

İnsanlar Venedik Bienali'nin yolunu bilmezken 1969 'da kişisel çabalarla Sao Paolo Bienali'ne katılmış,uzun yıllar yurt dışında bohem bir hayat yaşamış ama esas olarak pazar/piyasa bularak ekmek yediği yer aynı macerayı yaşayan onlarca Türk ressamı gibi ülkesi olmuştur.

Ömer Uluç, uzun süredir mücadele ettiği kansere rağmen çalışmalarına hiç ara vermedi; son sergisini bir kaç ay önce Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde açtı

Sezer Tansuğ'ın verdiği güçlü destekle,o yıllarda akademiden çıkmayanı ressam kabul etmedikleri dönemde çıkış yaptı. Resmi tartışılır bir resimdi. Hep semboller/simgeler/allegorileri olmuş;kavramlar koymuştu ; altını doldurması gerekirdi..Estetik, sanatta ve gerçeklikte güzellik bilimi diye hala kitaplar çıkıyor . Avner Ziss'ten 'Estetik : Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi ' yeni yayımlandı. Bu düşünce çoktan tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı ama editörler çok farkında değil hala .İşte örnek Ömer Uluç. Aykırı çıkışının hoşgörüyle kabul edilmesinde, içinde bulunduğu entellektüel çevrenin bir bireyi olmasının yanısıra, sosyal kişiliğinin de payı büyüktür. Ankara Kazan'ın köyündeki yetenekli ressam Ayfer Bozkurt'un şansı var mıdır sorusunun cevabıdır Uluç. İlk eşi Türk edebiyatının deli/dahi,renkli kalemlerinden Sevim Burak'tı . Olanakları genişti, önce Robert Kolej,sonrasında Amerika'da okudu; Paris'e yerleşti. İnananları ve imkanları vardı.
Son dönem resimlerini teknolojik gelişimin paralelinde oluşturuyordu. Atölyesi Tünel'de Galip Dede Türbesi,Mevlevi Dergahı'nın yanındaydı. Polysterle çalışıyordu. Ressam Metin Güçlü sık sık bahsederdi. "Ne zaman gitsem burası tiner ve polyester kokuyor, 'bu ortam adamı kanser yapar Ömer abi' diyordum,ama anlatamıyordum"...

VERDİĞİ BİR ROPÖRTAJDA ŞUNLARI SÖYLÜYORDU

"Bakın, sosyal ve politik meselelerde tabii gibi görünen karşı çıkma niye sanatta tabii ve ideolojik olmasın diyeceksiniz. Olmaz çünkü sanat, toplumsal gelişmelerin aynası filan değildir. Onu ya önceden göstermiştir ya da sonradan sonuçlarını gösterecektir... Dolayısıyla ideolojiktir ama aydınların anlamak istediği anlamda değil. Louise Bourgeois, 1950 tarihli Duchamp'la yaptığı bir konuşmada sanat yapıtının yaradılışını tartışıyor ve sanat yapıtının genesisine ilişkin iki aşamadan bahsediyor. Birinci aşama, yaratım eyleminden önceki durum, sosyolojik ve kişisel açılardan oluşuyor. Yaratım esnasını ise şöyle sıralıyor: yaratma eylemini içeren deneyim, size kullandığınız aracın direnmesi, bir mülk olarak da aracın kendisini sahiplenmek...

Sanatçı, doğrucu olmak zorunda değildir. Çelişkilerden de uzak değildir. Zaten de politiktir. Bu noktada aydın ve sanatçı ayrımı var. Bir aydın için bu bir ana program olabilir.
Ama sanatçı, aydının girmeye korktuğu yerlerde dolaşır..."(1)

ÖMER ULUÇ'UN YAPTIKLARININ TEŞVİKÇİSİ MİYİZ?

Cengiz Çandar'ın 1 Ocak tarihli 'Ömer Uluç' yazısını okuyun; göreceksiniz ki, sanat yanlız perfeksiyon/ bilek gücü değildir..Çevresi olan sanatçı,kozasını ören ipekböceği gibidir.Koruyan,kollayan,inanan çevre, sanatçılar için doğal bir koruyuculuk işlevi görür.
Bugün basında çıkan yazılar gibi 1 Ocak tarihli ölümünden önce yazılan bu yazı da bu karşılıksız sevginin ürünüdür(4)
Ama gerçek Ömer Uluç'un şu sözlerinde saklıdır "ben bilgiden çok,sezgilerimle konuşuyorum"...
Doğru zamanda,doğru yerde,doğru işi yapmak da tek başına yeterli olmuyor.

Kendine ait doğruları kurup, başkalarını ikna edip, kurallarını oluşturduğun oyuna katılımlarını sağlamak ,bunu zamana karşı yenileyerek sürdürebilmek de ayrı bir beceri işi...Karşına güven aşılarken ,sevgi yaratmak, işte işin simyası budur.
Hakikatin her zaman kişiselleştirilerek boşalttığı bir boş/rezerv alan vardır ki,merkezsiz bir oluşumda,sempatik bir mevcudiyetin varlığı 'gerçek'le çok kolay yer değiştirebilir.
Paris kökenli çağdaş kültür adamlarının/sanatçıların çoğunu tanırım,saatler boyu da konuşup tartışmışlığımız çok olmuştur.
Her coğrafyada yaşamak farklı bir deri oluşturur insanda.
Ne Uluç'a ne de yurt dışını mesken tutan diğerlerine çok uzak olduğum Cemil Meriç'ten yakın durduğumu söyleyemem.
Hele Ömer Uluç'un resminin çok uzağında kalmışımdır.
Yazdığım yüzlerce yazı içinde Uluç'un konu başlığı olduğu tek yazı da budur.Bu bağlamda soran okuyuculara teşekkür ettikten sonra, cevap olmak üzere şunları söyleyebiliriz.
Ömer Uluç'un yaptıklarına katılıyor muyuz; teşvikçisi miyiz? Hiç önemli değildi ; arkasına dönüp bakmazdı kim ne diyor diye..
İnandığını yaptı;inandığı gibi yaşadı.Kararı tarih verecek.
Mühendisti,ressamlığı seçti.Bu kapasitede bir adam yaptığı her işte muvaffak olacaktı. Bu bir seçimdi ve kendi tercihiydi;düşünürde olabilirdi,ticaret de yapabilir,mühendisliğe de devam edebilirdi.Hiçbirinde yadırganmazdı.
Ressam olarak doğduğu için değil ,seçtiği için ressam olanlardandı.
İmkanları,çevresi ve sosyal yetenekleri ve beyinsel kapasitesiyle,farklı bir alan da seçebilirdi;başarı kader değildi/son günkü total aynı çıkardı.

Sonuçta ressam doğmak değil, resim okuyup veya okumadan yapmak da değil, insan olarak zorla/zorlamayla,renkli bir sesle,başta kendine inanç ve kavgayla 'var'olduktan sonra yokluğa yelken açmak;işte tam da budur şu anda yaptığı Ömer Uluç'un

EMİN ÇETİN GİRGİN

(1) Sürrelaist Sanat Sitesi Ropörtajı/gönderen M.Güçlü
(2) Parçalanmanın Kimyası YKY
(3) ''Heves Kuşu Durmaz Döner/Bird Of Desire Circles Without End.Çevirmen Leyla Tiryakioğlu-Editör Mine Haydaroğlu YKY

(4) Radikal Gazetesi 1 Ocak 2010 Cengiz Çandar ve ölümünün ertesi günü Cumhuriyet,Radikal,Hürriyet 29-30 Ocak tarihli Zeynep Oral, Atılgan Bayar,İsmet Berkan,Cem Erciyes,Ahu Antmen, Ayşegül Yüksel,D.Hızlan, B.Baykam yazıları vd.

24 Ocak 2010 Pazar

Dil Yanlışları,Oku Baban Gibi,

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..



Bugün, bu yanlışları zorunlu ve sıkça yapan bir yazar olarak fiili vaziyetin, hukuku aştığı bir durumdan bahseden eleştiriyi blogumuza aldık; Dil Yanlışları, Oku Baban Gibi,..

Kural diye yanlışlar üreten bilim adamlarıyla, bilim kurumlarıyla son zamanlarda virgülün de başı dertte. TDK kılavuzunu incelediğiniz zaman, bu işaretle ilgili akıl almaz yanlışlar göreceksiniz; bir değil, hem de pek çok yanlış...




Dil Hurafeleri adlı kitabımda sözünü ettiğim, toplumun büyük bir çoğunluğunun, hatta dil profesörlerinin de inandığı dil hurafelerinin sayısı onun üstündeydi. Yazık ki bu hurafelerin sonu gelmeyecek, daha da artacak gibi görünüyor. Kitabımda sözünü ettiğim yanlışların eksiği var, fazlası yok. Üstelik bu efsaneleri başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, dille ilgili kurumların yaygınlaştırması düşündürücü geliyor bana. Ayrıca bu durumu görmeyen, göremeyen ya da sesini çıkarmayan yazarların, aydınların durumu daha da düşündürücü değil mi?
Kural diye yanlışlar üreten bilim adamlarıyla, bilim kurumlarıyla son zamanlarda virgülün de başı dertte. TDK kılavuzunu incelediğiniz zaman, bu işaretle ilgili akıl almaz yanlışlar göreceksiniz; bir değil, hem de pek çok yanlış...
Daha ilkokuldayken bize bu işaretin önemini, “Oku baban gibi eşek olma...” cümlesiyle ne güzel öğretmişlerdi. Virgülün cümledeki yerine göre, karşınızdaki ‘adam’ da olabiliyor, ‘eşek’ de... Böylesine önemli bir işaret...
Son birkaç yıldan beri virgül konusunda dille ilgili kurumların koyduğu kurallar akıl alacak gibi değil ve uyulacak gibi de değil. Bir zamanlar düzeltme işaretiyle, bileşik sözcüklerle, kesme işaretiyle vb. uğraşarak ortalığı karıştırdıktan sonra, gene eskiye dönen uzmanlar, şimdi kendilerini bir de virgülde sınamak istiyorlar. İşte önüne geçmemiz gereken yanlışlardan biri, TDK kılavuzunda (2005) şöyle anlatılıyor:
“Şart ekinden sonra virgül konmaz” (s. 36)
Yanlış bir kural bu, şart ekinden sonra virgül konabilir de, konmayabilir de... Şu örneklerde virgül doğru kullanılmıyor mu?
Melek’i bu konuda eğitmenin bir yolu olarak onun giydiği şeyleri geri almaktansa, her seferinde ona hediye etti Nihal.
(M. Mungan, Kadından Kentler)
Benim bir değerim yoksa, ancak dayak atılacak kişi isem, yazımı niçin alırlar ?
(Nurullah Ataç, Günce)
TDK kılavuzundan virgülle ilgili başka bir yanlış daha:
“Metin içinde zarf-fiil ekleriyle oluşturulmuş kelimelerden sonra virgül konmaz” (s. 36)
Bu da yanlış, çünkü zarf-fiil (ulaç) eki almış sözcüklerden sonra virgül konabilir de, konmayabilir de...
Yürüdükçe, kurumuş ekin kokusunu içine çektikçe, ağır ağır kendine geliyor.
(Yaşar Kemal, Ölmez Otu)
Sırtını kamburlaştırarak, başını havaya kaldırarak, ağzını iyice açarak, uzun uzun esnedi.
(E. Bener, Böcek)
Kılavuzdaki yanlışların sonu gelmiyor:
“Metin içinde tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz: Ne kız verir ne dünür küstürür. (s. 35)
Edebiyatımız iyi incelenirse, bu tür cümlelerde virgül koyabileceğimiz yüzlerce örnek bulabiliriz:
Ne duvarlarda, büfe üstünde, ne ona gösterilen albümlerde... (M. Mungan, Kadından Kentler)
Ne oyun, ne şaka, ne de en küçük bir gürültü... (N. Cumalı, Makedonya 1900)
Artık ne elleri titreyecek, ne de bedeni çözülecekti. (Yaşar Kemal, Ölmez Otu)
Kılavuza göre Orhan Kemal’in “ya... ya...” bağlacıyla kurduğu aşağıdaki cümlenin imlası da yanlış:
Her gelişinde ya bir altın bilezik, ya zümrüt kakmalı zarif bir kolye, ya da elmas taşlı bir çift kolye götürdüğü halde... (Kanlı Topraklar)
Onca uzmanın elinden geçmiş bir yazım kılavuzunda, bir virgülü anlatırken bile bu kadar yanlış nasıl yapılır, gerçekten şaşmamak elde değil:
“Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da/de bağlacından sonra virgül konmaz”. (s. 35)
Böyle bir kural da olamaz, çünkü bu bağlaçtan sonra virgül koyabileceğimiz cümleler de var , koyamayacağımız cümleler de...
Bu arada Mete de, Erdoğan’la Cebbar’ın barakasına taşındı. (İ. Tarus, Duru Göl)
Düşünüyordu da, Nihal Abla’nın tekinsiz bir yanı olmuştu hep. (M. Mungan, Kadından Kentler)
Bu roman, sonradan araya çocuklar, torunlar girse de, uyumlu bir karı koca arasında geçen... (A. Binyazar, Cumhuriyet, 25.7.1010)
Görülüyor ki bu üç ünlü gramer arasında terim bakımından da, anlayış ve anlatış bakımından da ayrılıklar kendini göstermektedir. (T. N. Gencan, Dil Bilgisi Soruları)
TDK’nin kılavuzunda virgülle ilgili yanlışlar işte böyle sürüp gidiyor. Zarf görevinde kullanılan ‘mi’den sonra da virgül koymamız istenmiyor. Onlara göre şu cümlenin imlası da yanlış:
Gene de, kış ayları geldi mi, içim diliyor kar görmeyi. (N. Ataç, Günce)
TDK’nin yeni koyduğu bu kurallara bakılırsa, şimdiye kadar bütün yazarlarımız; Reşat Nuri, Tanpınar, O. Kemal, Yaşar Kemal, E. Bener, İ. Tarus, S. İleri, D. Aksan, A. Binyazar, T. Yücel, M. Mungan, aklınıza gelebilecek bütün yazarlar, biz hepimiz virgülü yanlış kullanmışız. Bu durumda yazdıklarımızın hepsinin, binlerce kitabın ilk fırsatta yeniden düzeltilmesi gerekiyor.
Söylemeye dilim, yazmaya elim varmasa da, TDK’nin virgülle ilgili akıl almaz yanlışlarından Dil Derneği kılavuzu (Cumhuriyet Kitapları, 2008) da etkilenmiş görünüyor.
İşi biraz temelden kavramak için gene dil-kural ilişkisine dönmek istiyorum: Dil kurallardan değil, kurallar dilden çıkar. Dilin göz ardı edilmemesi gereken önemli yasasıdır bu. İkinci olarak dikkat edilmesi gereken yöntem, kafamızdaki önyargılara uygun düşen sınırlı örneklerle yetinmek yerine, geniş bir derleme ve tarama çalışması yapmak gerekir. Noktalama kuralları, öyle birden nur topu gibi bir evladın oldu, der gibi ortaya çıkmaz. Usta edebiyatçıların elinde demlene demlene yerleşir, olağanlaşır, gelenekselleşir. Kılavuzların virgülle ilgili koymak istediği kurallara uymayan usta yazarlarımızın elinden çıkmış binlerce örnek cümle var elimizde. Kural koymak isteyen uzmanlara önce bu yazarları ‘okuyun’ diyeceğim. Bol bol romanlar, öyküler, deneme kitapları okuyun. Bir virgülü doğru kavramak bile iyi bir okuma alışkanlığı istiyor. Bu işareti çocukluğumuzda bize öğretirlerken, “Oku baban gibi...” demeleri boşa değilmiş.

KEMAL ATEŞ

Kaynak, Radikal Gazetesi Kitap Eki; 20/08/2010




.

17 Ocak 2010 Pazar

Not Defteri / 1-30 Ocak 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin /Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..





28 Ocak 2010 Perşembe


UFUK SUÇSUZER MUHTEŞEM ILLUSTRASYONLARINI 'ENGELS' USTA İLE SÜRDÜRÜYOR. PEK BİLİNİP DEŞİLMESE DE AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİNİN BAŞLANGIÇ ÇİZGİSİNDE 'ENGELS' DURUR .. KAUTYSKY'Yİ O YARATMIŞ VE BUGÜN RAFLARDA BULUNMAYAN KAPİTALİN TARTIŞMALI 4.CİLDİNİN YAZILMASINA NEDEN OLMUŞTUR.. UFUK'UN ÇİZGİLERİ YENİ BİR KONUYA BAŞLAMAK GEREĞİNİN ALTINI ÇİZİYOR..

YAZIYI YAZANDAN ÇOK, YAZDIRAN ÖZNE ÖNEMLİ..
Ölümünün Yüzüncü Yılında Osman Hamdi Bey dizisi devam ederken başta edebiyat dünyasının önde gelen adları ,sanatçılar, ve kadim okuyucularımız kendi görüşlerini bildirmeye devam ediyorlar; aldığımız olumlu eleştirilerle yazıları sürdürüyoruz...Sevgili okurların düşüncelerinin moral anlamda bizim için önemini belirtirken mutlaka bize yazarak monologu diyaloga çevirin,yazılara 'ruh' ve yön verin diyoruz..Sonuçta bu bir kavram/düşünce yüzleşmesi ve inşasıdır ; birden çok kişiyle sürdürülen bir oluşum, doğrusu/yanlışı tartışmalı farklılılık oluşturan restleşme/paslaşmanın zeminidir..Yazılarımızın akışındaki sıra dışı değinmeler, okuyucu mektuplarına verilen cevapların konu içinde yer almasındandır..Yani bir anlamda yazıların kurgusunu oluşturan katılımcı okuyuculardır denilebilir..


25 Ocak Salı 2010
METİN GÜÇLÜ SERGİSİNE HAZIRLANIYOR. SIK SIK 'KUANTUM' DİYOR . 'NEDİR?' DEDİM , ŞUNLARI YAZDI.....


Hareket iki çeşittir.... /yatay ve dikey....
döngüsel hareket yataydır...
hareketin nasılı farkedilene kadar alandan çıkılmaz...
başka döngüler izler...
gözleri kör eden, kulakları sağır eden...
ego o kadar direnir ki...
hareket gönülden olmazsa yanma gerçekleşmez...
doğada, perişan insan.../maddenin illüzyon dünyası...
çakan şimşek bilincin ışığı!.../sıçrama yapma potansiyeline uyanma...
dikey hareket yanma pahasınadır.../boyut atlatır....
insana ne olduğunu farkettirir...
KUANTUM SIÇRAMA!...
kalp; duygunun mu, kaynakla bağlantının mı merkezidir?...
beyaz ışık.../sevgi ve saflık...
Tasavvuf ve derviş ekseninde yolculuk sürüyor.
Saygı duysak da mistizmle yüklü konuyu tam kavrayabilmek bizim gibiler için zor...


21 Ocak Perşembe
KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK ve İCAT EDİLMİŞ 'UYGARLIK' KAVRAMI ÜSTÜNE..


Öneri önce Yunanistan'ın güzel Kültür Bakanı Melina Mercouri’den geldi. Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından benimsendi. Avrupa kültürüne değer katan, Avrupa’ya katkı sağlayan kentlere verilmeye ,kendi uygarlığının doğum yeri kabul ettiği Atina ile başladı.Yıl 1985; Evet oluşturulan bu 'onur'a ilk kez 1985’te Atina sahip edildi.1985-2000 yılları arasında AB’ye üye ülkelerin değişik kentlerine verildi. 2000 yılında alınan kararla ödül/onur verilen ülke sayısı artırıldı;ilk uygulama milenyumda 9 ülkeyle uygulandı.Daha sonra ikişer ülke/şehir sahne aldı.Karar vemek bir rutine girdi dedik ki bu yıl ilk defa üç şehir ile uygulandı.Kendi iç mantığı hangi kavgalarla şekilleniyor çok göremiyoruz.2005'den itibaren Yeni bin yıl nedeniyle, AB adayı olan ülkelerin kentlerine 'teşvik' ve restorasyon amacıyla verilmeye başlandığı söylendi. Bu kapsamda İstanbul’un, Avrupa Kültür Başkenti yolculuğu da, 2010'da verilmek üzere sıraya girdi ; uzun bir bekleyiş ve olaylı yönetim anlaşmazlıkları,istifaların ardından beklenen tarih geldi..

TÜRKİYE'NİN YERİNDE TETLİS DENİZİNİN OLDUĞU ZAMAN..YALNIZCA YÜKSEK DAĞLARIN TEPELERİNİN SU ÜSTÜNDE KALDIĞI,EGE DENİZİNDEKİ ADALAR GİBİ YOĞUN ADACIKLARIN OLDUĞU BİR COĞRAFYADA DAHA YAŞAMADIĞIMIZ ZAMANLARIN ARDINDAN ISTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİNE UZANAN SÜREÇ

İstanbul, Essen (Almanya) ve Pécs (Macaristan)'la birlikte bu yıl temsil hakkını paylaştı.Gelecek yıl gene bizi andıran bir isim var 2011 yılında Finlandiya'nın Turku kenti sahnede.
Şimdi biraz değil çok önceye,Türkiye toprağının üstü suyla,Tethys denizi dedikleri suyla kaplı olduğu bir döneme geri dönelim.
Daha ortada uygarlık değil,insan Neandertal hatta beyin hacmi 450 cm3 olan Homo Habilis bile ortada yok.

ANTEP'TEKİ MUHTEŞEM ZEUGMA MOZAİKLERİNDE HEPSİ ANLATILIR

Günümüzden milyonlarca yıl önce, Türkiye diye bir ülke ortada yoktu. Afrika, Arap Yarım Adası ve kuzeydeki Kuzey Anadolu Dağları arasında 'Tetis' (Tethys) Denizi vardı. Günümüzden milyonlarca yıl önce, dünyadaki tek kıta olan Pangea'nın ayrılmaya başlamasıyla birlikte, bu deniz ilk iç deniz olarak ortaya çıktı. Tetis Denizi, tarihi bir denizdir. Yukarıda bulunan Rusya, Avrupa, İskandinavya, zamanla Arap Yarım Adası ve Hindistan'ın bulunduğu kara parçasına yaklaştı. Bu milyonlarca yıl sürdü. Bu darala darala, büyük dağları oluşturdu. Doğu Anadolu Dağları, Alpler, Himalayalar böylece ortaya çıktı..

Dünyasal evrim ise dünyanın gelişimi ve canlıların bedenlenişi aşamasında çeşitli kesimlerde tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Konu siyasallaştığı için çok girmek istemiyorum ama bir de yeni verilere göz atmak ,gelişmeleri takip etmek aydınlatıcı oluyor ki, ilgisiz kalmak mümkün değil.

Son gazete haberlerine göre Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1-4 arasında Neandertal geni taşıdığı, iki insan soyunun Ortadoğu'da karıştığı ortaya çıktı.
Günümüz insan genomunun (kalıtım şifresi) çözülmesinden yalnızca 10 yıl sonra bilimciler, şifremizde soyu tükenmiş bir akrabamızın, Neandertal insanının izlerini saptadılar. Science dergisinin 7 Nisan 2010 tarihli sayısında yayımlanan Neandertal genomu ön taslağının Dünyanın farklı bölgelerinden insanların genomlarıyla karşılaştırılması, Afrikalılar dışında tüm insanların yüzde 1 ile 4 arasında değişen oranlarda Neandertal geni taşıdığını ortaya koydu.
Kısa süre öncesine kadar bu iki insan türü arasında döl (dolayısıyla gen) alışverişi olmadığına inanılıyordu.

Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü Evrimsel Genetik Bölümü Direktörü Svante Paabo yönetimindeki ekibin bulgularına göre, modern insanla Neandertaller arasındaki gen karışımı, günümüzden 100.000 ile 50.000 yıl öncesini kaplayan bir aralıkta ve büyük olasılıkla 80.000 yıl önce Ortadoğu’da meydana gelmiş.
Bulgular, gen akışının Neandertaller'den modern insana olduğunu gösteriyor.
Araştırmacılar, Neandertal gen haritasının büyük bölümünü oluşturduktan sonra, aradaki farkları ortaya çıkarmak için bunu, biri Güney Afrikalı, biri Batı Afrikalı, biri Pasifik’teki Papua Yeni Gine yerlisi, biri Çinli biri de Fransız olan beş kişinin, ayrıca da bir şempanzenin genomuyla karşılaştırmışlar.
Sonuçlar, Neandertal genomunun, öteki bölgelerden insanların genomuna Afrikalılardan daha yakın olduğunu ortaya koyuyor. Bunun da anlamı, modern insanın Afrika’dan Dünya’ya yayılırken Mezopotamya ya da Bereketli Hilal diye de tanınan bölgede Neandertallerle karşılaştıkları ve onlardan aldıkları genleri daha sonra yayıldıkları dünyanın öteki bölgelerine taşımış olmaları.

Araştırmacılar gen akışının Neandertallerden modern insana olduğunu kaydediyorlar.
Kısa süre önce Amerikalı antropologlar da çeşitli coğrafyalardan yaklaşık 2000 kişiden alınan DNA örnekleriyle yürüttükleri çalışmalar sonucu, modern insanların da bir miktar Neandertal geni taşıdığı ve iki tür arasında biri Ortadoğu’da, biri de Doğu Asya’da olmak üzere en az iki kez cinsel temas olduğunu açıklamışlardı.

Neandertal DNA’sına ait 4 milyara yakın baz çiftini inceleyen Max Planck ekibince açıklanan çarpıcı bir bulgu da Neandertal genomunun modern insan genomuyla yüzde 99,7 şempanze genomuyla da yüzde 98,8 oranında aynı olması. Araştırtmacılar modern insan ve Neandertal genlerince üretilen proteinlerden yalnızca 88’inin farklı olduğunu belirlemişler.

Bilimsel adıyla Homo sapiens neandertalis ile modern insanın (Homo sapiens sapiens) atalarının yaklaşık 440.000 yıl önce Afrika’da ortak bir atadan ayrıldığı düşünülüyor. (İnsanın daha eski atalarının şempanzelerle ortak bir atadan ayrılması ise 6,5 milyon yıl öncesine tarihlendiriliyor.) Fosil kayıtlarına göre Afrika’dan göç edip Avrupa, Güney Sibirya ve Ortadoğu’yu da kapsayan geniş bir alana yayılmış olan Neandertaller 30,000 yıl önce yok oluyorlar.

İnsanın bu en yakın akrabasının Neandertal diye adlandırılmasının nedeni ilk fosilinin Almanya’da Neander adını taşıyan vadide (tal) bulunmuş olması.

Çalışmayı yürüten araştırmacılar, bu bulgulara Hırvatistan, Rusya, İspanya ve Almanya’da bulunan Neandertal kemiklerinden elde edilen 1 milyar DNA “kırıntısını” inceleyerek ulaşmışlar. DNA’nın büyük kısmıysa, Hırvatistan’daki Vindija mağarasında bulunan üç Neandertal kadına ait 38.000 yıllık fosillerden alınan 400 miligramlık kemik tozundan sağlanmış. Fosiller, 40.000 yıla yakın süre üzerlerinde yaşayan bakterilerin DNA’sıyla kirlenmiş olduğundan, Neandertallere ait olan parçacıkları ayıklayabilmek için özel teknikler kullanılmış.

Genom, tüm canlılara fiziksel ve zihinsel özelliklerini veren, hastalıklara eğilimlerini belirleyen genlerin sayısını ve yerlerini belirleyen bir tür haritaya deniyor. Yaşamımız için gerekli proteinlerin şifrelerini taşıyan genler, tüm canlı hücrelerinin çekirdeklerinde bulunan kromozomlar üzerine sarılı olan ve yangın merdivenini andıran sarmal bir yapıda uzun çekirdek asitleri olan DNA molekülleri üzerine dağılmış özel bölgeler. Baz denen küçük moleküllerin farklı özel dizilimlerinden oluşmuş bölgeler. Bu bazları birer harfe benzetecek olursak, genler, rastgele dizilmiş harf çiftleri içinde anlam taşıyan sözcükler oluyor. Sözcüklerin sayısı çok fazla değil. İnsan genomu, herbiri farklı azot fosfat ve şeker gruplarından oluşan küçük moleküllerin ilk harfleri olan A, C, G, T adlarını taşıyan toplam altı milyar bazdan oluşuyor. Birbiri etrafında dolanan iki iplik gibi dizilmiş DNA molekülü, ipliklerden biri üzerindeki bazın, karşı iplikteki bir başka baza yapışmasıyla oluşan baz çiftlerinden meydana geliyor. Bu bazlardan A, yalnızca T ile çift oluşturabiliyor, C ise yalnızca G ile.

İnsan genomundaki 3 milyar çift baz dizilimi üzerinde özel bölgeler oluşturan ve çeşitli proteinlerin kodlanma talimatını taşıyan ve bunları yeni kuşaklara aktaran genlerin sayısı 25,000’in altında.

(1)Tethys ve Pangea konusunda görsel kaynak
http://www.palaeos.com
http://www.zeugmaweb.com



21 Ocak 2010 ; Perşembe
DİPLOMANDAN UTANMADAN,BU YAZIYA NASIL KARŞI ÇIKARSIN.
BU KENDİNİ BİLMEZ PAYTAKLARIN YANINDA,SAKİN OLMAK DEĞİL,BAZEN KENDİMİZE BİLE TAHAMMÜL ETMEK ZOR..


Kim tanır,kim dinler,kime satar Durkheim'e kadar gelebilmiş meslek erbabı,kartvizit sahibi olsa da kimlik sahibi olamayan okumuş, köhne/stabil fikirlerini. Durkheim ,toplumbilimini kendi olguları kendi ön dayanaklarıyla işleyen,ölçülebilir değerleri,tekrarı mümkün yapılanmaları olan bir bilim durumuna getirmiştir;herkes bilir : Ya ötesi..
'Kurt Gödel' dediğimizde açlıktan 29 kiloya inerek ölen adam kimliğinden önce, aritmetiğin tamamlanmamış olduğunu kanıtlayan adam kimliği akla gelir.
Gödel'in hiçbir zaman tamamalanamayan aritmetik değerlendirmesi,toplum biliminde farklı disiplinlerin paralel akışlarını/akışkan paralellikleri ve beraber oluşturdukları üstüste basan kalın paralelerin,ileri geri serbest oluşum çizgilerini ve biricik tamamlanamaz benzemezliklerini de beraberinde getirerek sosyolojiyi tek bir disiplinin gövdesi içine hapsolunmaktan çıkarmıştır.
Levinas'ın söylediği gibi gövdesine çivilenmiş ruhu özgür bırakmıştır.
Bedri'yi bir parçasıyla analiz ettiğim 'karakafa' yazısında Edward Said ile aynı zaman diliminde farklı coğrafyalardan gelip, Batı'nın ırkçı 'oryantalizm' ideolojisine eylemsel karşı çıkışın pratiğinin değerlendirmesi ve betimlemesi vardı.
Bu yazı birilerini rahatsız etti.
Arkadaş olamayacak,yolda rastlaşmayacak,yakın çevremize sokmayacağımız birileri uzaktan/ dostlar üzerinden ahkam kesmiş.
Tanımam bilmem,hiç görmediğim,hiç tanımadığım bir dergi yöneticisi ,bir sosyolog var sahnede. Operacının detonesinden,yazarın imla özürlüsünden,sinemacının hareket,politikacının ironi yoksunundan,felsefecinin eblehinden,sosyologun ise alan çalışması yapmamışından tanrı bizi korusun.
Bunlardan eleştiriyi kanıtsız,ezbere yapanlara sinirlenmemek mümkün değil ; çünkü metni anlayıp/ algılayıp,sonucunda idrak etmemişlerdir...
Kendini oluşturan yazarından/ressamından/sanatçısından bu kadar kopuk,dahası kendi insanını/ülkesini tanımayan ve küçümseyen,olaylara/olgulara 'arayüzlerler'le bakan başka zemberekli bir 'aydın' tipi daha var mıdır dünya üstünde?

Bedri aradı ismini vermeden 'sosyolog' denen adamın ve tüccar olduğunu tahmin ettiğim galericinin söylediklerini anlattı..
Kelime kelime eleştirsinler. Argümanlarını/kanıtlarını ortaya koysunlar;ne dedikleri anlaşılsın dedim. 'Kavram' olarak yanlışsa örtüştüremediği/ paralellik kuramadığı 'zamanlar'ı,belgeleri/dokümanları koysun cebine gelsinler dedim. Kinlerini,hınçlarını,aba altından sopa göstererek 'yok' sayarak yapmaya çalışıyorlar.
Adam, 'Maymunların Resim Yapma Hakkı' diye kitap yazmış,Edward Said'le aynı zamanlarda Amerika'da bir dizi protesto gerçekleştirmiş.Bu kitap, hakkı teslim edilmemiş önemli bir sanat manifestosudur. Bu kitapta anlattıklarını Türkiye'de yapmıyor, bunu azgelişmiş kabul ettikleri 'Türkiye' adına en önemli müzelerin önünde Amerika'da Avrupa'da sömürgeciliğin merkezlerinde adamların yüzlerine karşı,'metne karşı metinlerle savaşmak' başlığıyla yapmış.Fotografları tanıkları var ; kitabına yazmış, belgelemiş. 1984'de MUCOS Sendromu adını verdiği teorik yapılanmasına uygun davranış biçimleri geliştirmiş.Çok kültürlülüğün Öz Kaynak Sendromunun İngilizcesinin baş harflerinden oluşan 'MUCOS' başlıbaşına Batı'nın sanatsal faaliyetlerinin Bedri'nin kaburgası/omurgasıyla oluşturduğu bir düşünsel 'kült'dür.Batı kolonyalizminin acımasız bir eleştirisi,yüzleşmesi,suretine ayna tutuştur..Yaptıkları tesadüfi değil ; 25 yaşından beri Avrupalı Amerikalı'ya kardeşim bizi 'maymun' yerine koyamazsınız diyor.Eylemiyle,mağrur mütekebbirin yüzüne 'mağdur' olana tutulan bu 'ayna'nın kültürel birikimine haiz bir adamdır Bedri;söyledikleri,yazdıları işleri ortadadır. Artık niye harcamaya çalışırsın, sosyolog diplomandan utanmadan 'kavram' olarak yanlış dediğinde söylediklerinin içini nasıl doldurursun ; belli değil. Bazı kültür/sanat eşkiyaları, beni de kendilerine uydurdular, Allah kahretsin! Eski okurların tanıdığı o eski 'Emin' oluyoruz zaman zaman. Aklımı yitirip,dilimi kontrol edemediğim zamanlar çok değil ama oluyor.Aksi,lanet, kaba,‘negatif' kırıcı bir herif oldum gene; en iyisi kimseyle karşılaşmamak bugünlerde..
Hem bizden,hem de Batı'dan gelen kolonyalistin,ırkçı sömürgecinin ağzıyla konuşan müstemleke aydınlarını görünce tepkilerinin nedenlerinin,bozulan ezberleri,bir hayat verdikleri formatları/formasyonları olduğunu görüyoruz.
Alçaklığın ideolojik matrisini oluşturmaya çalışıyor,'kavram'lara su katıyor,angaje/kaypak/kopyala yapıştır düşüncelerine diplomayı 'kapak' yapmaya çalışıyorlar. Tepkilerinin nedeni budur.
Unutmayalım ki diploma cehaleti alır,eşeklik baki kalır..



ÖZNESİ AMERİKA OLAN BİR FIKRA

Bir Amerikalı, bir İngiliz ve bir Iraklı kahvede oturmuş çay içiyorlar.
Amerikalı çayını bitirince bardağı havaya fırlatmış,
silahını çıkarıp bardağa ateş edip parçalamış:
'Bizde bardaklar o kadar ucuzdur ki biz
Amerika'da aynı bardakla iki kere çay içmeyiz'
Ingiliz de bunun uzerine çayını bitirip bardağı havaya fırlatmış
ve ateş ederek bardağı parçalamış:
'Bizim İngiliz kumsallarında bardak yapacak cam için
o kadar çok kumsal vardır ki, aynı bardakla iki kere çay içmeyiz'
Bunun üzerine Iraklı da çayını bitirmiş, bardağı havaya fırlatmış,
silahını çekip Amerikalı ve Ingilizi vurup öldürmüş...
'Bağdat'ta bu Ingiliz ve Amerikalılardan o kadar çok var ki,
biz aynı adamlarla oturup iki kere çay içmeyiz...
***
Sağolasın Ufuk

CARLOS İŞİN EMEKÇİSİ,FUTBOLUN AĞIR İŞÇİSİYDİ.SÖYLEDİKLERİ FENERLİLERİN HİÇ HOŞUNA GİTMEDİ..

180 DERECELİK DÖNÜŞ!
33 yaşında Türkiye’ye geldi, 2.5 yıl boyunca el üstünde tutuldu, yıllık 4.2 milyon Euro’yu cebine koydu, Türkiye’den ayrılırken her şey toz pembeydi! Ancak Fenerbahçe yönetiminin “Güle güle Fenerli Carlos Usta” diye uğurladığı Roberto Carlos’un pembe demeçleri, Brezilya’ya gidince 180 derece döndü. Sao Paulo kentinde yayın yapan O Estado gazetesine konuşan deneyimli futbolcu, kariyerini neden Türkiye’de noktalamadığını sert ifadelerle anlattı.

SANTOS İŞARETİ
“Futbol hayatımı F.Bahçe’de bitirmedim. Neden mi?” diye söze giren Carlos, “Çünkü sandığım kadar organize, büyük bir kulüp değildi. Ödemeler hiçbir zaman gününde yapılmadı. Fenerbahçe’nin antrenman yapacak doğru düzgün tesisleri yoktu. Türkiye dışında hiçbir kariyeri olmayan bir takımda tüm dünyayı aldatmaya devam edemezdim” diye konuştu. Tecrübeli futbolcu, Andre Santos’la ilgili de açıklamalarda bulunurken, “O geldiği gün F.Bahçe için bittiğimi anladım. ” dedi.
Peki bunlar yalan mı?.
Türkiye'yi Fenerliler ve Antifenerliler olarak ikiye böldünüz. Adamın dilinde kemik yok ki;gerçeği apansız insanın yüzüne böyle çarparlar.
Olmayan bir gerçek üstünden 'efsane' yarattınız.
Başta lafım sana kültür sanat adamı FB'yi sergi salonlarına taşıyan Bedri kardeşim..



Editör 'Özür dileriz bay Marks,yetenekleriniz bizim taleplerimizi karşılamıyor' diyor..



20 Ocak 2010 Çarşamba
HERKES BİR DÜŞÜNÜRDEN TALEPLERİNE UYGUN PARALELLİK BEKLER.GÜNÜN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERDİĞİ ÖLÇÜDE BAZI DÜŞÜNÜRLER ZAMAN ZAMAN ÖNE ÇIKAR.
DÜNYADA ADALETSİZLİK OLDUKÇA MARKS,YAZDIKLARI İLE OLMASA BİLE,VARLIĞIYLA BİR 'İKON' OLARAK GÖREV YAPMAYA DEVAM EDECEK GÖRÜNÜYOR..

19 Ocak 2010 Salı


GERÇİ PİCASSO PEŞİNEN, "İŞİME YARAYAN HERŞEYİ RESMİME ALIRIM" DİYOR AMA...


Canan Elçioğlu,Picasso'nun Guernica'sına dikkat çekiyor ve söyledikleri ilginç. Daha önce bu konuya değinen bir yazı hatırlamıyorum. Özgün,kişisel bir bakış bu. Şöyle diyor uzun söyleşisinin bir bölümünde Elçioğlu,





"Vatikan Müzesi’ndeki, Masumların Öldürülmesi isimli büyük halı (574×365 cm) 16. yy’da Raphael okulunun öğrencileri tarafından çizilen kartonların, Brüksel’de Pieter Van Aeist atölyesinde mükemmel bir şekilde dokunup Roma’ya gönderilmesi ile ancak 1531 yılından sonra Vatikan’da sergilenmişler. Hepsinin konusu İncil’den, İsa Peygamberin hayatından sahneler olan bu büyük halılar gerçekten mükemmel. Müzede, halıların ne zaman sipariş edildiği ve bu güçlü desenlerin kimin tarafından çizilmiş olduğu konusunda kesin cevaplar vermektense, tahminen Raphael öğrencilerinden Giulio Romano tarafından çizilmiş olabilir diyorlar.(..)Mesela ilk bakışta, ortadaki ışıklı üçgeni her iki resimde de görürüz (..)En başta söylenmesi gereken, bu iki eserin fiziksel benzerliklerinden önce, ruhen bir benzerlik de taşıdığı.Diğer benzerlikler de açıkca görülür. Bu kadar çok sayıda paralellik tesadüf olamaz sanıyorum." diyor.. Yazının devamı http://www.sanatlog.com/etiket/guernica/
adresinden okunabilir.



18 oCAK 2010 Pazartesi
ARTIK KİMSEYE KIZMIYORUM; ŞAİRİN DEDİĞİ GİBİ, GİDENİ VE GELMEKTE OLANI ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM..


En iyisinden, kötüsüne kültür medyasının durumu ortada.Yeni yer tutmuş genç arkadaşların yanısıra,şekil değiştirmiş dinazorları da yirmibeşyıl aradan sonra anlamaya çalışıyorum.Bir 'gerçek' üstünden yapılan etkinlik var. Herhalde onlar haklı;değişmesi gereken biziz.
Bir sayfa editörü olan sayın Sibel Sezer'in yazısını yayınlıyorum.
Yazı http://www.bizkadiniz.com/yazar/haber.php?yazi_id=185 adresinden alınmıştır.
Hem Sibel'in olduğu gibi tabii/doğal halinden,hem de gençlerden,gençlerin ve Türkiye'nin gerçeğinden öğrenecek çok şeyimiz var...
Sağolasın Sibel Sezer..

Gizli saklı değil,entel/dantel dedikleri gazetelerin kıyısından köşesinden,arka kapak tanıtımı,sergi broşürü,basın bülteninden,ansiklopedilerden derinleştirdikleri birikimleri veya kültür mafyasının İstanbul konsolosları üzerinden verilen kullanma talimatlarıyla manipule edilen camianın olması gereken gerçek durumuna,yol haritası veriyor.
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol sayın 'müstemleke aydını' diyor..
Durumu,pazarlıksız/olduğu gibi gözler önüne serdiği için,bir kere daha ellerine sağlık Sibel...
'Mış' gibi yapmadan,kendilerini ortaya atan monşerlerimize kapak olsun ; böyle yazıları tirajı geniş kitleleri kucaklayan entellektüel basınımızdan da bekliyoruz.
Biraz dürüst olsalar daha güzellerini de yazacaklarına inanıyorum..



Entelim, Dantelim, Kültürlüyüm

SİBEL SEZER

"Sitenin kültür-sanat bölümünü hazırlamaya başladığımdan bu yana öyle bir kültür kumkuması oldum ki, sormayın gitsin.
Her şeyden haberim var.
Hangi film ne zaman vizyona girecek, nerede sergi var, tiyatroların konuları ne, rolleri kim paylaşıyor, yeni çıkan kitaplar neler, fuarlar, yarışmalar…
Millet önce etkinliğe gider, sonra iki parmağını çenesinin altına koyar, oturur yazısını yazar. Ben de tam tersi.
Önce araştırıp, basın bültenlerini okuyorum, yorumlara bakıyorum, sanatçının özgeçmişini öğreniyorum, sonra bilgileri harmanlayıp başlıyorum yazmaya.
İşin komik tarafı, kendi yazdıklarımdan etkilenip, ya sergiye gidiyorum ya filme, ya da kitapçıya kitap almaya.
Haftalık sosyal programımı kendi hazırladığım bölüm doğrultusunda yapıyorum. Kendim pişiriyorum, Özgür’le birlikte yiyoruz. O, arada kaytarıp beni ekse de hiç önemli değil, sevgili arkadaşım Evrim, benim bu konuda en güvenilir yandaşım.
Gerçi geçen gün Pera Sanat Müzesi’nde Marc Chagall’ın sergisini gezerken sıkıntıdan birbirimizin gırtlağına basacaktık ama olsun. Severiz birbirimizi.(!)
En son yazdığım bir etkinlikten etkilenip ilk defa duyduğum bir ressamın santralistanbul’daki sergisine gitmek üzere beş takla atıp sevgilimi kandırdım.
Kaç zamandır santralistanbul’un bahçesindeki Otto Santral İstanbul’da da yemek yemek istiyorduk bir taşla iki kuş…
Alibeyköy’ü 3 kere turlayıp girişi ancak bulduğumda serginin kapanışına yaklaşık 1 saat kalmıştı.
Özgür’ü beklemeden sergiye daldım. Zannediyorum ki giriş ücretsiz. Cepte 5 kuruş yok, Özgür de ortalarda yok. Gişedeki adam halime acıdı da sergiye para vermeden girdim.
Ressamın resimlerine bayıldım. Adam egsantrik bir adam. Eserlerinde kullandığı boyalar doğal. Yapay boyalardan nefret ediyor. Ay! Bu adam beni görse kesin bayılır, tam ona göre hıyar kıvamında doğal bir şahsiyetim.
Sidikten, kana her türlü doğalı kullanıyor. Hatta nasıl yapıldığını da anlatıyor; bütün doğal malzemeleri karıştırıyorsun, ocağa koyuyorsun, karışıma son olarak da işedin mi işlem tamamlanıyor.
Ressamın ne tür boyalar kullandığını öğrendiğimizde biraz kararsız kaldık.
Önce yemek mi yiyelim, sonra sergiye mi gidelim, yoksa önce sergiye gidelim sonra yemek mi yiyelim? Bir iğrenç durum yaratmayalım.

Gerçi hiçbir zaman iğrenç şeyler benim iştahımı kaçırmamıştır.
Hatta bir gün solucanların başrolde olduğu vıcır vıcır bir korku filmi seyrederken bir yandan da iştahla spagettimi yiyordum.
O nedenle adam neyle boyarsa boyasın bana etki etmez.
Eh baktım Özgür’de benim kafada biz iki sevgili yemeklerimizi sonraya bıraktık önce sergiyi gezdik. Ha bu arada giriş parasını Özgür geldiğinde ödemiş.
Yemeğimizi, Otto Santral’da ve hemen karşısında ki Tamirhane’de yedik.
Uzun zamandan beri sitenin kültür- sanat kısmına mekânda yazmak istiyordum. Çok iyi oldu iki mekânım oldu..."
http://www.bizkadiniz.com/yazar/haber.php?yazi_id=185






18 Ocak 2010 Pazartesi
BİLİM, 'EVRİM' KURAMINI TEORİDE KABUL,PRATİKTE 'RED' EDEREK, BASKILAYARAK, ÇATIŞARAK,GERİLİM ÜSTÜNDE İLERLER ; VAR OLAN HERŞEYİN DOĞASINDAKİ DEVİNİMİN NEDENİ OLAN 'ÇELİŞKİ'DEN KURAMSAL ANLAMIYLA İLK SÖZÜ AÇAN, 1724 DOGUMLU FELSEFECİ IMMANUEL KANT' OLMUŞTUR...


Heidegger,bilimin hesapladığını ama düşünmediğini söyler.* Sıkıntılı,eşitsiz hiç de adil olmayan, defolu bir dünyayı,ben burada,siz orada 'durarak' paylaşıyoruz. Hepimiz kendi adına mutlaka katkıda bulunuyor ve dönüştürüyoruz. Bu kusurlu dünyaya her 'canlı' kendi cürmü kadar 'katalizör' görevi yaparak,bir darbe indiriyor. Ne inançlar,ne iyilik/kötülük ,siyasi tercihler bu toplu paranoyanın önünde engel. Yasal, vicdani fiske veya darbeleri indirerek uygarlık yolunda hep birlikte ilerliyoruz.Kimse bunun dışında değil. Defolar ortada; açlık,işgal,yoksulluk,eğitimsizlik,hastalık,ekolojik çürüme tüm acımasızlığıyla ,gözler önünde duruyor. Milyonlarca insan bırakalım eğitimi,asgari yaşam standartını,inanç hakkını,temiz içme suyu hakkını bile elde edememiş. Getirisi büyük kendi küçük bir mutlu azınlık,kitlelere rüşvet/pay/boncuk dağıtarak kendi silikon vadilerinde toplu 'son'u hazırlıyorlar. Yaşam biçimleri ,yıkıcı iklim değişikliklerini göz göre göre getiriyor: Teknoloji iki yanı keskin kılıç...
Lafı uzatmayalım,okuyucuyu yormayalım; şunu soruyorum : Lafta kabul,pratikte red edilen 'evrim' yerine konulan,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde bir ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ? 'Bilim' aynı zamanda 'inkar' mı demektir : İnsanoğlu, bindiği dalı mı kesmektedir?


DİSİPLİNLER ve 'İNKAR'


Amaç,tarihi oluşturan yasaları,şifreleri ve payandaları anlayarak,insana sunulan değiştirilemez temel programdaki döngüyle uyum içinde titreşmektir. Gene de bütünlüğü olan bu yapının iki ucu/kutbu vardır.Lakin her durum,kendi karşıtını davet etmiştir .Kuruluş şemasıyla 'bütün',insanı ve doğanın hedefini tartışmaya açarken , "toplum-dışı toplumsallık" olarak ifadesini bulan antagonizmik yapı içine 'homosapien'i kadir/kuddus olarak yerleştirir..İki taşın birbirine çarpmasıyla oluşan 'ışık' gibi ,aydınlanma/ilerleme de bu çelişkinin doğasında saklıdır.'Antagonizm', insanın kenetlenerek ve işbölüşümüyle,barış,uyum/disiplin içinde ve hukukuyla toplum halinde birlik olma,oluşturma/dönüştürme/ 'kurma' eğilimini de 'yaşamın itici gücü' olarak içinde taşır.Diğer taraftan 'kurgusal kolektif', toplumsal birliği baskılayarak/bozarak ,sağ veya sol ama mutlaka manipüle ederek ,ekonomik ilerleme,uzayda/tıpta gelişme, mikro/makro evreni yönlendirme ,doğayla rekabet,mülkiyet isteği ,siyasi iktidar,yönetme arzusu gibi bireysel,ve karakteri itibariyle rakipleşerek ilerleten 'taleplerin' doğmasına neden olur.İstekler çarpıştıkça ,ilerleyen tarihle birlikte ekonomi, ilkel toplumlardan "Dünya Devleti"ne doğru evrilir.Önermeyi oluşturmakta,herkesten çok,Hegelin önceli Kant belirleyici olmuştur;Marks dahil herkes teze bir tuğla eklemiştir.Peki sonuç olarak, 'evrim' yerine,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde bir ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ?..

*Heidegger/aktaran Levinas ,Sonsuz Tanıklık s 270





3 Ocak 2010-Pazartesi- KONUMUZ 'ÇAĞDAŞ SANAT' AMA...


Türk resminde 'oryantalizm'i yazarken,Marks'dan yaptığımız alıntılar,bu konuda inanç sahibi çeşitli farklı grup ve kişilerin tüylerini diken diken etti.
Gene de istisnasız yazan tüm arkadaşlara,inançlarından gelen samiyetleriyle konuya katılarak,değerlendirmeye çalışanların hepsine teşekkür ederim.
Tartışmaların teorik düzeyde olmasını tercih ederdik,teolojik düzeyde kaldı ; keşke fikir üreterek,kavramlar/ metinler üzerinden ilerleyerek yeni sentaks/sözdizimleri,kantitatif/elle tutulur özgün analizler,dinamik optimizasyonlar/doğrusal olmayan hareketli düşünceler oluşturabilseydik; olmadı.
Bu konuda söyleyecek çok şey var ama konumuz çağdaş sanat;şimdilik bu kadar yeter..

'Oryantalizm,Avrupa'nın uydurması değildir:O,birkaç neslin birlikte çalışarak uzun yatırımlarla meydana getirdiği önemli bir doktrinler ve uygulama paketidir(..)bir cins öğreti,yönetim ve hükmetme biçimidir.Kısaca Batı'nın üstünlük sürdürme taktiği,Doğu üzerindeki otorite kurma çabasıdır.' diye başladığımız Türk resminde oryantalizm yazısında,Batı'nın kolonyalist bakışını özetlerken Marks'ın yazılarına değindik ki,kıyamet koptu.
Aldığımız postaların ancak bir kısmına cevap verebildik.
Kısaca tekrarlamakta yarar var; 'Kominist Manifesto' ve 'Doğu Sorunu/Türkiye' kitapları,yaptığımız alıntıların referansıdır.
Gerçi amacımız Marksizmi tartışmak değildi.Ne var ki, bizim gibi imansız kitapsızların zaman zaman globalizme gönül vermiş,inançlı yoldaşları, konu 'vatan' olunca rahatsız etmek gibi bir alışkanlığımız vardır.
Ama bu defa aşağılanan 'ayaktakımı' denilerek içinde yer aldığımız halka yapılan,Avrupa'nın tarihsel önyargılarının taşındığı metinlerin küçük bir analiziydi.
Nerede yer aldığımız soran arkadaşlara verdiğimiz cevaplarda,
Mustafa Kemallerden,İsmet İnönülere Sultan Galiyevlerden,Kronstadt denizcilerine,Palmiro Togliattilere,Emma Goldman,Oğuz Atay,Cemil Meriçlerden Kemal Tahirlere kadar öz kimliğini,sesini nefesini yani insan olarak/halk olarak varlığını sürdürebilmenin mücadelesini veren insanlarla kan bağımız olduğunu belirtiyoruz;bir kere daha yenileyelim.
Tarih ezenler ile ezilenlerin mücadelesidir.Bu da Marks ile değil,ilk 'insan' ile başlar.
Bu mücadelede, senin 'insan' olarak nerede yer aldığın en önemli cevaptır.
İlerleme,aydınlanma,Avrupa medeniyeti,sol,sağ vs vs ,hep tevatürdür.
Bir daha yüksek sesle tekrar edelim,"ezenle ,ezilenin mücadelesinde sen neredesin?"
Osmanlı'ya karşı neden ne olursa olsun İngiltere ve Rusya'yı haklı görenler,1968'de Çekoslvakya'ya karşı,Sovyet işgalini mazur kabul edenler,İran Filistin'e karşı İsrail ve Amerika'yı destekleyenler doğru yapmamışlardır.
Ki bu,aynı zamanda dikte edilen ezberleri sorgulayabilmek demektir.
Avrupa toplumunun ve bu toplumun içinde yer alan herhangi bireyin ,simgesel evrenini düzenleyen kartezyen aklın çıkarlarını ırk'i ve coğrafi bir tanım olan 'Avrupa uygarlığı'na hapsetmeleri ve buna karşıt/antagonizmik 'Doğu barbarlığı' teriminin içine tüm Doğu halkları ve Türkler'i yerleştirmeleri beni rahatsız ettiği gibi,"bu ülkenin ruhu,bu ideolojinin neresinde gizli" sorusunu arayan herkesi de derinden ilgilendirdiğini görmek,okuyucu mektuplarına yansıdığı ölçüde sevincimizi artırmaktadır.
Bilimsel olması için teorik düzeyde de olsa matrislerin determinantlarının tam ve uygulanabilir olması gerekir.İnsanoğlunun kültürel katmanlarında bilginin serpilip gelişmesi/genişlemesi ile yanlışların ayıklanması,bağlı olarak seçici bir biriktirmeyi beraberinde getirir.Geçersiz bilgiyi silip atma,ayıklama,yeniden düzenleme,negasyonların/değil'lemelerin,inanca bağlı olmadan, singüler/biricik ısrar sürecini gerektirir.Oryantalizm gibi bir bilginin meşruluğu ,önsel/apriori olarak onu vucuda getiren otoritenin ,onu kurma biçiminin algılanmasıyla/analizini ve buna bağlı itirazlarımızı beraberinde getirmektedir.
Marks'a gönül veren arkadaşların bana akıl vereceklerine,burada yazılanların doğruluğunu inançla değil,akılla tartışmalarını, burada da çıkış bulamazlarsa,New York Daily Tribune'de bir kısmı imzasız yayınlanan ama kızı ve damadı tarafından derlendiği için 150 yıldır 'sahih' kabul edilen bu yazıların ontolojik kaynaklarına eğilmeleri daha doğru olur;benden söylemesi..
Ayrıca kitapçıdan bir adet Sol Yayınlarından 2008 baskısı yazarı Marks/Engels,'Doğu Sorunu/Türkiye' kitabını almadan konuyu tartışmaya çalışan kişiler de var; bunları ise anlamak hiç mümkün değil.
Yeri geldiğinde farklı konularda,terminolojik eleştirilerimiz olacak;bunları da paylaşacağız..
Bir de şunu önemle hatırlatalım:Biz Marks bütünüyle yanlış filan demiyoruz :'Doğu Sorunu' konusundaki tavrını ve Türkiye açısından durumun kabul edilemezliğini sorguluyoruz.
Ve bu topraklarda yaşayan,havasından suyundan ekmeğinden nemalanan her yurtseverin aynı doğal refleksi göstermesini bekliyoruz.
Fakat,herkesin 'yurtsever' olma durumu da tabii ki yoktur;bu tercihtir.
Şayet bu tepkiyi göstermeyip,sınıfsal olmayan Marks'ın bu tespitine katılıp,Doğu Barbarlığını içlerine sindiriyorlarsa da hesabı kendi vicdanlarına verirler ; söyleyecek lafımız ve stoktan yakıştırma ve ucuz suçlamalarımız yoktur,belirtiriz.
Ne ki,ilk önce Marksist arkadaşlarımızın okumasalar bile Marks/Engels külliyatını kitaplıklarında bulundurmaları gerekir;bunlar olmadan laf yetiştirmeye çalışanlara cevap vermemiz anlamsız/fuzili yazışmalara neden oluyor;bize de kendilerine de yazık!
Bükeoğlu'nun cümleleriyle devam edersek,“Bu bir eldir” önermesi dil içinde bir çerçeve oluşturmak ve dünyaya bir anlam yaratmaktan başka bir şey değildir. Ve Wittgenstein’a göre, bu tür önermeler zaten şüphe altında olmamalıdır. Çünkü Moore’a yanıt olarak “burada bir el olup olmadığını bilmiyorum” denmesinin anlamı yoktur; yanıt sadece “daha yakından bak!” olabilir."
Gene de istisnasız yazan tüm arkadaşlara,inançlarından gelen samiyetleriyle konuya katılarak,değerlendirmeye çalışanların hepsine teşekkür ederim.
Tartışmaların teorik düzeyde olmasını tercih ederdik,teolojik düzeyde kaldı ; keşke fikir üreterek,kavramlar/ metinler üzerinden ilerleyerek yeni sentaks/sözdizimleri,afaki olmayan kantitatif özgün analizler,dinamik optimizasyonlar/doğrusal olmayan hareketli düşünceler oluşturabilseydik; olmadı.
Bu konuda söyleyecek çok şey var ama konumuz çağdaş sanat;şimdilik bu kadar yeter..




'ORYANTALİZM', BATI SÖMÜRGECİLİĞİNİN YEKPARE İDEOLOJİSİDİR /
KOMPRODORU,İŞÇİSİ EMEKÇİSİ AYDINI DAHİL,AVRUPA'NIN BÜTÜN SINIFLARI,DÜNYANIN TER VE KAN'INDAN BİRLİKTE BESLENİRLER...
VE TABİİ Kİ,ORTAK ÇIKARLAR,GENETİK HAFIZANIN KAYITİÇİ GÜDÜLERİYLE AYAKTA TUTULUR.

FMV Işık Lisesi,Teşvikiye Galerisi'ndeki 'Oryantalizm' konulu resim sergisi nedeniyle Cumartesi söylediklerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz..


"Oryantalizm,Avrupa'nın uydurması değildir:O,birkaç neslin birlikte çalışarak uzun yatırımlarla meydana getirdiği önemli bir doktrinler ve uygulama paketidir(..)bir cins öğreti,yönetim ve hükmetme biçimidir.
Kısaca Batı'nın üstünlük sürdürme taktiği,Doğu üzerindeki otorite kurma çabasıdır."diyor Şarkiyatçılık Yazıları'nda Edward Said.

BENCE İSE 'UZUV'DUR /
'ORYANTALİZM' AVRUPALININ SONRADAN EDİNDİĞİ BİR UZVUDUR,BEŞ DUYU ORGANININ ALTINCISIDIR DERİM..
BAZEN MAĞDURU OYNAYANA YARDIM EDEN KOLTUK DEĞNEĞİ,BAZEN STATÜ GÖSTEREN BASTON, BAZEN DİNSEL ASA ; AMA HER ZAMAN SONUÇTA MEDENİYET GÖTÜREN BİR KAMÇI...
Omuzları üzerinde bir Avrupalı kafası taşıyan herkesin beynine yüklenmiş hazır temel programın digital karşılığı,emperyal genişlemenin sayısal idolojisidir.
Kültürel karşılığı olan,politik bir varlık olduğuna göre arşiv/tarama kaynakları olan istirahatgahında ne yazık ki,rahat bırakılmıyor.
Oryantalist 'arzu' başlangıçtır ; yeni heyecanlar,keşifler ve açılımlar yaratır.
Nemalandıklarını ,köleleştirdiği oranda 'zevk'i ganimet olarak kültürel bakımdan içselleştirir. Beyninin derinliklerindeki fetişlerini,genetik benliğine ve sömürgeci Avrupa'nın ortak hafızasına aktarır ; olağanlaştırır.
Bu normalleştirme sürecinin yasal zemini oluşturan teşhircilikle,meşrulaştırdığı sapkın ahlakını tekrar tekrar nedenli/nedensiz sergiler ; yeni kimlik verdiği 'öteki' kitleleri tepkisizleştirir ; ortak ludus/oyunun parçası olduğuna inandırır. Bunları yaparken Marks'da göreceğimiz gibi kendisinin yaratılıştan gelen hakkaniyeti çevresinde sorgulamadan,yerleşik ortak benliklerinden ,tarihsel ontolojileri/varlıkbilimlerinin devamlılığı içinde ele alır. Batılı hükümetleri,'Avrupa uygarlığının çıkarlarını (sultana karşı-eçg.) korumadaki güçsüzlük 'diye eleştiren Marks (s/94),ne yazık ki,- kesinlikle sınıfsal olmayan - hiyerarşik bir coğrafi bir parçanın çıkarlarının seslendiriciliğini yapmaktadır.
FMV,Galeri Işık'daki 'Batılının Doğu Sevdası' sergisi dolayısıyla yazdığı yazıda Erol Makzume,P.Scott'dan alıntıyla "Batılı ülkeler Osmanlı İmparatorluğu'nun başındaki Türk'lerin fazla bilinmeyen egzotik kültürüne hayranlık duymaya başlamıştı. Bu modanın unsurları arasında lokum, tütün, nargile, çubuk, hamam, havlu/peşkir, kavuk (serpuş), lale ve nar figürü, kahve, kruasan, “sorbet” olarak adlandırdıkları şerbet, sofa ve divan, gümüş kemer, takunya, Ankaratiftik keçisinden elde edilen “mohair” (angora) yünü, minyatür portrecilik, İznik seramikleri, Osmanlı çadır, köşk ve şadırvanları, ahşap Edirnekâri Türk enteryörleri, oryantal çiçek motifli Bursa çatma, ipek kumaşçılığı da bulunuyordu" demektedir.
Bu tür tanımlar müstemlekecinin, görünen ideolojiyi perdeleyen arzlardır.
Zizek'le ise ;'Faşizm psikanalizden niye korktuğu açıktır. Psikanaliz bu biçimsel edinimde müstehcen bir keyfin işbaşında olduğunu görmemizi sağlar.'demektedir.
İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde yazarın belirttiği üzre,Descartes, 1976/64'sayılı metninde,köleleştirmeyi erek edinmiş ideolojinin elindeki gizli kartları açmaktadır. İdeolojinin gerçek amacı,talep ettiği tavırdır;ideolojik biçimin tutarlılığıdır. Daima aynı yöne doğru ,elimizden geldiği kadar dosdoğru yüremeyi sürdürmemizi sağlık verir demeye getirmektedir.
Oryantalist ideolojinin itaat talebini gerçekleştirmek için sunduğu pozitif nedenler,bu nedenlerle arzu nesnesine dönüştürdüğü dünyaya ait gündeme ilişkin olguları perdeler.
'Hangi gündeme ait olguyu?' diye sorarsanız ,Oryantalizmin şahikasındaki 1853 yılına giderek Marks'ın omuzlarının üstündeki Avrupalı kafasıyla ürettiği,New York Daily Tribun yazılarına bir göz atalım.;




İSTANBUL'UN İŞGALİ TARİHSEL ZORUNLULUKTUR..


Şöyle diyor Marks "..İstanbul ebedi kent,Doğu Roma;Eski Rum imparatorlar yönetiminde Batı uygarlığı,Doğu barbarlığıyla,Türkler yönetiminde ise Doğu barbarlığı, Batı uygarlığıyla(..) kaynaştı..
Doğu Sorunu S/99
İşte tarihi misyonu ve işgalci atgözlükleriyle protip Avrupalı bakışı budur; Marks'da olsa farketmez. Tarih öncesinden (eski Rum İmparatorlar dediği mö 600'lerden başlar),günümüze kadar 'Batı uygarlığı','Doğu barbarlığı' terimleriyle sabitleniyor..Bu dönem içinde Emeviler'den,Abbasiler'e ,Osmanlı'dan Hint Babür'e onlarca Doğu imparatorluğu 'Barbar' olarak adlandırırken ,yekpare Avrupa,'Batı Uygarlığı' olarak tanımlanmaktadır.Hem de kimin tarafından;uygar Avrupa'nın devrimini bekleyen Marks tarafından.Devam edelim
"(..)Avrupa Türkiye'si denilen yarımadanın Güney Slav ırkının doğal mirası olduğu yadsınamaz(..)uzun zamandan beri her türlü ilerlemeye karşı koymuş olan Türk(..)barbarlardır s/44.- devam ediyoruz;

"Rus İmparatorluğu'nun kuruluşundan kısa süre sonra Rurik hanedanı,Bizansa yakın olabilmek için ,başkentlerini Novagrad'dan Kiev'e taşıdı.11 yüzyılda Kiev,her yönüyle İstanbul'u taklit etti ve Rusya'nın ezeli emelini ifade etmek üzere ikinci İstanbul diye adlandırdı.Rusya'nın dini ve uygarlığı,Bizans'ın ürünüdür.Osmanlı İmparatorluğu'nun(..)fethetmeyi amaçlamış olamaları doğaldı(r).
Bu durumda Rus siyasetinnin amaçlarında birlik sağlayan şey,onun tarihsel geçmişi,coğrafi koşullarıdır.Avrupa'da üstünlüğü sağlamak istiyorlarsa(..) takımadalarda (Ege'de) açık deniz limanları elde etmesi zorunlu(..)dur.s/98*

Yani Rusya'nın İstanbul'u mesken tutması, tarihsel bir zorunluluktur!...




TÜRKLER'İN ÇARELERİNE BAKILMALIDIR


"Genel uygarlıkta gelişme konusuna gelince,Avrupa Türkiye'sinin her yanında bu ilerlemeyi yürütenler kimlerdir? Türkler değil,çünkü onlar sayıca azdır ve seyrektirler.(..)Ülkeye etkin biçimde ne tür uygarlık ne tür uygarlık getirilmişse,onun gerçek destekçileri tüm kentlerdeki ve ticaret merkezlerindeki Rum ve Slav orta sınıftır.Nufusun bu kesimi,zenginlik ve etkinlikte sürekli olarak gelişiyor,Türkler ise her geçen gün daha gerilere itiliyor.Yönetsel ve askeri güç onların tekelinde olmasaydı,kısa süre içinde ortadan silinirlerdi.Ama bu tekel ,gelecek için olanaksızdır ve Türklerin gücü ,ilerleme yoluna engeller koymanın dışında,güçsüzlüğe dönüşmüştür.

Gerçek şu ki,çarelerine bakılmalıdır.." s/41*

Deisraeli,Winston Churchill,Sarkozy'den örnekler versek normal karşılanabilirdi;ama Avrupa'lının Doğu hakkındaki ırkçı yaklaşımlarını, "Batı uygarlığı/Doğu barbarlığı" tanımlarını, sahibi Marks'la örneklemek, Avrupa'nın kolektif bilinci,ortak zihniyetleri paydasını sergilemek açısından daha verimlidir.

Demek ki Edward Said haklı* : Sadece Antropoloji değil,dilbilim ve tarih değil,Darwin'in 'hayatta kalma mücadelesi ve doğanın yaptığı ayıklama' konulu tezleri ,ilaveten 'yüksel kültürel insanseverlik' konulu nutuklar,bu zıtlaşmaya tuz biber ekmiştir.
Renan ve Arnold gibi yazarlara 'ırk' hakkındaki o genellemelerde bulunmak selahiyetini veren şey,(sömürgecinin tarih yazıcısı.antropologu olmak gibi) resmi bir hüviyettir...




BU YAZIYI YAZDIKTAN SONRA SAYIN ERDEĞER'İN YAZISINA RASTLADIM;BANA YARDIM EDİYORDU.NE DİYOR BİRLİKTE BAKALIM


"Tüm dünya halklarına ‘kurtuluş’u vaad eden, enternasyonalizm söylemi ile evrensel bir mesaj iddiasında olan Marksizm, anlam dünyasında ‘Batılı beyaz adam’ın ilerlemeci, modernist, Vahşi[!] üçüncü dünya halklarını evcilleştirici bilinçaltını paylaşmaktadır. Marx’ın Avrupa merkezli bakışı, oryantalist tavrı, eserlerine yansımış daha sonra bu sömürgeci algılayış Lenin ve Stalin eliyle Kafkas halklarına, Orta Asya halklarına uygulanan politikalarla sosyalist pratiğe[!] de yansımıştır. Örneğin, Marx Hindistan’ı işgal eden emperyalist İngilizleri “Hint feodal yapısını değiştirmesinden dolayı, sorun İngilizlerin vahşi çıkarları değil sorun, Asya’nın toplumsal durumunda köklü bir devrim olmadan insanoğlunun yazgısını yerine getirip getirmeyeceğidir.
Getirmezse, cinayetleri ne olursa olsun İngiltere bu devrime neden olmakla, tarihin bilinçsiz bir aleti olmuştur.”1 diyerek düşünsel saflarını ortaya koyar. Marx, İngiliz emperyalizmini, “İngiliz burjuvazisinin ektiği yeni toplum öğelerinin meyveleri” olarak tanımlayacaktır.2
Yine Marx, Manifesto’da “Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızla iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanlarını bile uygarlığın içine çekiyor… Kırı nasıl kente bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı barbar ülkeleri de uygar olanlara bağımlı kıldı.”3 diyerek beyaz adamlığı içselleştirmiş görünmektedir. Aynı Marx, 1848 yılında ABD, Kaliforniya’yı işgal edince bu olayı desteklemiş, “Bunlar, kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri gerek. “4 demiş ve şöyle yazmıştı; “Şiddet olmasaydı, tarihte hiçbir şey olmazdı. Kaliforniya’nın ellerinde duracak olsa ne yapacaklarını bilemeyen şu tembel Meksikalıların elinden çekip alınmasını kötü bir şey olarak düşünebilir miyiz?”5
Nitekim, Marksizm, sömürgeciliğin ve emperyalizmin ideolojik-kültürel planda yaptığı tahribatı dikkate almadı. Bu durum bir rastlantı sonucu değildi. Marksist Sol da ilerleme, modernleşme vb. konusunda Avrupa merkezli hâkim paradigmayı paylaşıyordu.6(..)"

Katılmamak mümkün mü?

Dipnotlar:
1-2- Marx, Karl; Engels, Frederich; “Kominist Parti Manifestosu”; Sol yay.; Ankara 1998; s. 15.,
Marx Karl,Engels Frederich; “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri”; Çev. Mihri Belli, Sol yay.; Ankara 1977; s. 108-118. 48 - A.g.e.;s.118.
3- Bkz. Marx, Karl; “Louis Bonaparte’nin Brumaire’i”; Sol yay.; Ankara.
4- Bulaç, Ali; “Bir Aydın Sapması”; İz yay.; İst.1995, s. 84.
5- Başkaya, Fikret; “Avrupa Merkezcilik, Resmi İdeoloji, Bilim ve Sosyalizm”; Ütopya yay.;Ank. 1999; s. 26.
6- Lafouche, S.; “Dünyanın Batılılaşması”; Ayrıntı yay.; İst. 1993; s. 71.
* Edward Said / Oryantalizm
*K.Marks/F.Engels New York Daily Tribun yazıları/Doğu Sorunu Sol Yay / 2.Baskı 2008





4 Ocak 2010 Pazartesi
Doğru söylerim 'Halk' razı değil, eğri söylerim 'Hak' razı değil
.

Politik çizgi roman konusu epeydir işlenmeyi bekleyen konuların başında geliyor.Şimdi elimizde farklı bir karşı koyucu/anlam bozucu/imajmaker var;Deli Gücük..
Editöryel yayıncı/çizgi romancı,reel dünyanın metaforlar/mecaz ile anlatımı,günlük hayattaki edilgen özne ile dikte eden 'öteki' arasındaki ilişkiyi anlatırken ,tarihi yazılan,efendi/köle veya kendi/öteki gibi diyalektik karşıtlıkları tersine çevirerek yeniden anlamlandırıyor.
Deli Gücük,anlatısı kadar,yapı/bozma üzerine kurgulanan mağdur/mağrur dünyasına bakışıyla da özgün farklındalıklar oluşturuyor.
'Biraz da içinde bulunduğumuz durumla benzerlik kurduğumuz bir çizgi roman olan 'Deli Gücük'ü ilgiyle izliyoruz.


SÖMÜRGECİ SÖYLEMİN AKLINI KARIŞTIRAN,MAKSADI AŞAN CÜRETKARLIK VE
SIKI OKURLARI AYHAN SAVRAN İLE OKAY GÖNENSİN'İN DEĞERLENDİRMELERİ...


"Kahraman elbette önemli ama Deli Gücük’teki hikâyeler kahramanın ekseninde gelişmiyor. Hatta kimi zaman Deli Gücük sadece adıyla var oluyor, oradan geçen bir yabancı oluyor.
Hikayeler dönemin insanlarının hayata karşı duruşunu, var oluşunu ve ilişki biçimlerini yansıtan fotoğraflara dönüşüyor. Öte yandan yazarlar hikâye başındaki epigraflarla Paul Auster’dan Kemal Tahir’e, Mehmet Akif’ten Marqueze kadar birçok edebiyatçının metinlerine, fantastik ve korku edebiyatına referanslarla; dini, mitolojik, masalsı inanışları harmanlayarak katmanlı okumalara imkan tanıyor. Basbayağı edebi bir tat oluşuyor. Çizerlerin kendi tarz ve yorumlarıyla resmettiği karelerle görselleşen anlatı okurlar için her sayfada sürpriz detaylar vaat ediyor" Sıkı okurlardan Ayhan Savman böyle derken Okay Gönensin ise Deli Gücük için şunları söylüyor;
" Hikâyelerdeki Deli Gücükler, Osmanlı taşrasında yaşayan zalimlerin üzerine gidiyor; kötü kalpli aç gözlüleri, kadınlara kötü davrananları cezalandırıyor. Deli Gücük hikâyelerinin çoğu başarılı çizgi-romanlar olarak işlenmiş. Birkaçı da desenlerle zenginleştirilmiş, az çizgili hikâyeler halinde. Bütün bu hikâyeler, yazarları ve çizerleriyle Türk çizgi-romancılığının en güzel örnekleri olarak kalacak niteliktedir. "

Deli Gücük, ilk kez Tam Macera dergisinden yayınlanan bir çizgi roman (2007). Coşkun Kuzgun'un çizip Aziz Tuna C.'nin yazdığı çalışma geç dönem Osmanlı taşrasında geçiyor.
Deli Gücük, Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikâyeleri adıyla yayınlanan ilk albümü 2009 Nisan ayında çıktı. Levent Cantek'in editörlüğündeki albüme Aziz Tuna C., Murat Başekim ve Özgür Kurtuluş senaryo ve hikâyeleriyle; Coşkun Kuzgun, Ozan Küçükusta, Murat Gürdal Akkoç, Uğur B.Sertçelik, Emre Yüce, Koray Kuranel, Korkut M.Öztekin ve Melike Acar çizgileriyle katkıda bulundular. Yıldıray Çınar ve Mahmud A.Asrar çalışma için birer ilüstrasyon çizdiler. Albüm, Kamra Yayıncılık tarafından yayınlandı.

2010 Ocak'ta çıkacak ikinci albüm ise Alacakaranlık Zamanlar adını taşıyor.





.