14 Aralık 2010; Salı
Hegel'in anladığını, 170 yıl sonra biz idrak edebiliyor muyuz?
Batı toplumu, ikonografiden,somuttan soyuta, kavrama doğru ilerlerken, Doğu toplumu soyut bir ilahi düzenden, mülksüz bir teslimiyetten, somut bir dünya/mülkiyet anlamlandırmasına doğru evrimleşmektedir. Hegel, sorunu teşhis/teşhir etse de 170 yıldır, kitapta kalan konu tartışılmaz..
Zamanın Ruhu/Zeitgeist, palanga/vinçle kıpırdayan, mülkiyet sahibi bağışlanmış özgürlük, karartılmış aydın'lıktır.
Biliyoruz ki ezber, zihni tutsak eder.
Oryantalizm'i 'ilerleme' zanneden aydının durumu esef verir.
Halk filozofu Sakallı Celal 'bu kadar cehalet, ancak tahsil ile olur' diyor..
Hegel'in bakışı doğrudur ; Batı, tüm düşünce şekillerinde Hristiyan imgelimine gönderme yapar. Roma'dan devreden paganist miras, 'teslis' ile sürer. 'Bir emir eksik olacağına on emir fazla olsun' diyen Ferisi işi sulandırır. Tarsus'dan taşınıp İtalya merkezli kara Avrupasına aktarılan dinin Petros'dan Pavrus'a geçen kısmı kurumlaşır; kültürde tasnifleme biçim değiştirir. Tanrı Baba'dır, Oğul doğadır, Kutsal Ruh ise öz/tin /cevherdir. Modernist çağda Devlet/Baba, Birey/Oğul, Kapitalizm/Kutsal Ruh'tur. Ortak bilinci oluşturan , tanrısal düzeni somutlaştıran ritüel/kurgudur. Hegel 'Tarihte Akıl' kitabında şöyle der : 'Tarihin gidişinde bir halkın, devletin, yaşama düzeninin korunması önemli bir ögedir. Bireyler kendi etkinlikleriyle ortak yapıya katılırlar. Özel katkılarıyla onu meydana getirler. Törel yaşam böylece kılınır/korunur.'

Hegel burada sosyal bedenin, bireylerin kendi etkinlikleri çevresinde toplumu evrimleştireceğini, yani diyalektiği ve yaşamı yaratanın öz yaşam deneyimi olduğunu ifade eder.. Deneyim, bireysel kabullenmeler ve toplumsal ritüellerle hareketlenip öznitelikleri yaratır, ortak değerlerini oluşturur.
Hegel, Berlin'de 1822-1831 arası verdiği derslerde ise şunu söyler 'Sanatın yarattığı biçimlerin bizim için her türlü koşulun üstünde bir doğruluğu yoktur. Bunlar saltık olanın görünme biçimleri değildirler. Sanatın gösterdiği biçimler sonlu şeylerdir. Sergilenmesi gereken sonlu içeriğe uymazlar. Bilimler, en çok dine yaklaşırlar (..) Dinde tasarımların canlı ilişkisi olarak kavranan şey, bilimde kavramların diline dökülüyor. Yani aynı içerik en yüksek, en canlı, en uygun biçimiyle ele alınıyor. Böylece halk doğrunun bilincine en yetkin biçimde varıyor. Tini saltık olarak gerçekleştiriyor. Bu nedenle görsel sanatların dünya tarihi içinde durumu neyse, felsefenin durumu da odur. Somut felsefe yalnız Yunan ve Hristiyanlarda olabilir. Soyut felsefeyi ise Doğulularda buluyoruz. Ama bu felsefe sonlu olan ile tanrısal olanın birliğine varmıyor.'(1)
Buradaysa Hegel, son derece doğru bir bilgi aktarıyor ve toplumsal düşünme şekilleri arasındaki farkı ortaya koyuyor. Hristiyanlık, Baba/Oğul/Kutsal Ruh ile hatta pratik seremonilerde buna eklenecek 'Meryem' ile dünyevileşir. Resimde,tiyatroda vd. tüm mimesis/taklit, bu ilişkinin tasviri üzerine canlanır; Batı sanatları, felsefesi düşünme ve idari kurumlarıyla Batı üslubu bir nedene istinaden doğar, törensellik idraka şekil verir. Bugünkü Batı uygarlığının temelinde ikonografik somutlaştırma eyleminden soyutlayarak kavramlaştırma sürecine geçilir ; özünde Hegel'in aynı toprağa basan eşitsizleri 'efendi/köle diyalogu' ve Platon'un 'mağara' betimlemesi,öyküsü bulunur.
İslam'da tanrı/Allah ise, insandan münezzeh/bağımsız, kendisi olarak vardır ve Hegel'in söylediği gibi soyuttur. Bk. İhlas Sr.
Hegel, Muhammedi/İsevi düşünme tarzlarının farklı toplumları bedenlendirdiğini söyler..
'Hegel, Felsefenin Dizgesi'nde Ön Asyalılarla Avrupalıları ayırır ve asıl ayrım çizgisinin Muhammetçiler (Müslümanlar) ile Hristiyanlar arasında olduğunu öne sürer. Hegel'e göre, Muhammed yandaşları Müslümanlar, Musevilerin dar görüşlü ilkesini, genelliğe ulaştırarak aşmışlardır. Müslümanlarda Tanrı'nın dolaysız ve ve duyusal bir biçimde var olduğu kabul edilmez. Onlarda Tanrı, dünyanın her türlü çokluğunun üstüne çıkmış, sonsuz bir güçtür. Bu nedenle diye sürdürür Hegel belirlemelerini, Muhammedin dini, sözcüğün gerçek anlamıyla yüceliğin,ululuğun dinidir. Ön Asyalıların -Türklerin- dini özyapıları bu dinle tam bir uyum içersindedir'(2)
Haman'a karşı verilen ortak cevap, insanlığın ayrılmış dilleri için çeviri işlemine tabii tutulmayı bekler. Kant'la başlayan Aydınlanma Nedir? sorusuna verdiği cevabın her toplumsal yapıda farkına dikkat çeken Hegel'i doğru ve kendi toplumuna rakipleşmeden okuyabilmek önemlidir..
Batı toplumu ikonografiden,somuttan soyuta, kavrama doğru ilerlerken, doğu toplumu soyut bir ilahi düzenden, mülksüz bir teslimiyetten, somut bir dünya/mülkiyet anlamlandırmasına doğru evrimleşmektedir.
Köpekler gibi insanoğlu da av sahasını sınır çizerek oluşturur. Kuşatılmış alanın mülkiyetini savunmak gücün organizasyonunu gerektirir. Sınırları genişletmekle kalmaz ; dünyayı bir emperyal alan olarak kuşatan kapitalizmin kültürel eşitlemesi iyilik, modernite, aydınlanma değil, bir gerekliliktir.
Globalizm, toplumlar arasındaki evrimleşme sürecinin farklı evrelerini küreyip, preslemektedir. Modernite, üniform bir yapı kurararak, türdeş/homojen bir insanlık,ilerleme ideali yaratır; üretim şekilleri/kültürler,toplumları ileri/geri diye sınıflandırır. Kötü olan, önemli bir zenginlik kaynağını, toplumların arasındaki farklı düşünme şekilleri arasındaki çeşitliliği/polifoniği görmemek yönünde azami çabayı gösteren şartlanmış ve yetiştirilmiş aydın kitlesinin oluşturduğu bariyerdir. Bu palangalı,ağırlıkları ve mülkiyeti olan özgürlük, karartılmış aydın'lıktır. Zaten yaşadığımız çağda işçi sınıfının da zincirlerinden başka kaybedecek imkanları oluşmuştur ki, aydınların global kapitalist kurumsal yapıdan beslenerek ilerlemeleri, ortak bir doğanın iklimini yeşertir..
Biliyoruz ki öğretiler maksadını aşar; coğrafya değiştiren ezber, zihni tutsak eder.
68 gençlik olaylarıyla Marks'ı yeniden keşfedenlerin önderi Michael Foucault,
'Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır.' der. Kişi özniteliklerine yabancılaşan Doğuludur. Batının asli hesabı, değiştirmek istediği, dün Osmanlı topraklarında, bugün Irak, Afganistan'da peşinde olduğu bilinç budur. Tüm kötülüklerin kaynağı bu özniteliktir.
Münasebet, intisap/katılımı uyumlu kılar veya reddeder. Ya da farklı bir psiko/valörle tanzim edilen şahsiyet, tanzimatçı nüfuzla yapıya/organizmaya katıldıktan sonra sen, senlik/kimlik dumura uğrar. Ötekileşmezsin bile; 'o' ile 'sen', aynı potada tek bir / yekpare ekonomi ve üretim şekli, mübadele değeri oluşturur. Ötekinin çağrısı erir/şeffaflaşır. Oryantalizm, Marksizm gibi kelimeler artar; ortak bir sözlük, bir hafıza, beraber hareketlenen bilinç oluşur.
Bugünkü notlar, bundan önce yazdığımız Aralık ayı günlükleriyle -Oryantalizm, Osman Hamdi Bey, Ömer Laçiner vd.- bağlamında devam ettiğimiz bir konu olarak görülmelidir.
(1) Tarihte Akıl ,F.Hegel, Kabalcı,Çev. Önay Sözer, s135-136
(2)Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi/Onur Bilge Kula, T.İş Bankası s129
***
11 Aralık Cumartesi ; 2010
Ahmet Kaya, Şafak Türküsü'nde 'ölmek ne garip duygu anne' diyor..
Siyasetlerin melankolisi, halkın ezilmişlik duygusu, biçarelik eşiği mutlaka aşılmalıdır; yaşam tüm alanlarıyla kutsanmalıdır..
Solun taleplerile, liberalizmin özgürlükler vaadleri arasına sıkışmış bireyin,toplumun,ülkenin kendi geleceğini tayin etme hakkını çok tartışmak gerekir..
Metis Yayınları'ndan yeni bir kitap yayımladı:Wendy Brown'nun Tarihten Çıkan Siyaset
Özgün adı: Politics out of History /Çevirisini Emine Ayhan yapmış
'Tarihten Çıkan Siyaset, bir kriz durumunun ve bu krizi gereğince kavrayıp değerlendirememenin sol siyaseti içine sürüklediği problemleri inceliyor. Krizle kastedilen, tarihin "çığrından çıkması"; belli bir amacı ve doğrultusu olan, "içinde ikamet ettiğimiz, bizi ileri iten veya belirleyen şey olmaktan" çıkması.
Modernliğin geleneksel pusulalarının,
en başta da aşamacı ilerleme kavramının
içinin boşluğunun gittikçe daha fazla hissedilmesinin dile getirilmesi bir memnuniyetsizliği yansıtıyor ki, Türk aydını daha bunları tartışmaya başlamadı..'İlerleme' hala kutsal bir sözcük; karşısında 'gericilik' var.. Ama bu sayfalarda defalarca dile getirdiğimiz asıl sorun, klişenin 'zırt' noktası bu kelime..
Felsefede ilk kez Nietzsche'nin, Sol'da ise Walter Benjamin'in saptadığı bu tarihsellik krizi, uzun yıllar böyle bir sorun yokmuş gibi davranan sol siyasetler tarafından bile ağır bir biçimde hissediliyor artık. Brown işte bu görmezden gelme tavrının siyasi tahayyülde yarattığı felç edici semptomları araştırıyor: "Sol melankoli", siyasetin ahlakçılıkla ikame edilmesi, kendi etkisizliğinin nedenleriyle hesaplaşamamaktan gelen derin vicdan azabı, siyasetin aktörlerini "kurban" veya mağdur rollerinin ötesinde tasavvur edememe aczi, alternatif geliştirmekte beceriksizlik, "fetiş haline gelmiş ve donmuş nesnelere duyulan yaslı, muhafazakâr bağlılık", teori ve siyaset arasında, her ikisinin özerkliklerine de hakkını veren yaratıcı ilişkiler kurmakta başarısızlık...
Ama hepsi bu değil: Brown, siyasetin önünü açacak alternatif bir tarih anlayışı da geliştiriyor. Nietzsche ve Foucault'nun "soykütüksel tarih" anlayışlarını, Derrida'nın hayalet ve adalet kavramları etrafında geliştirdiği tarihsellik stratejilerini ve Benjamin'in geçmişteki kayıpları şimdi'nin siyasi kışkırtmaları olarak gören heterodoks tarih kavrayışını işleyerek, bambaşka bir tarih tasavvurunun ve böyle bir tarihten çıkan etkili bir sol siyasetin imkânlarını gösteriyor.'
Wendy Brown, gerçek anlamda düşünüyor; bu çok konuşan, içi boş kavramlarla tartışılan entellektüel dünyada hakikatı aramak babında önemlidir;
Batı'da Benjamin ve Nietzche'den ,bizde İdris Küçükömer, Kemal Tahir Kıvılcımlı, Cemil Meriç, Oğuz Atay'dan devreden bir miras; içi doldurulmamış bir gelenek..
***
10 Aralık Cuma ; 2010
Tüm ideolojilerde önce ütopya yazılır , sonra politik mücadele gelir.
Peki Ömer Laçiner ne diyor?
Sokrates'in öğrencisi Platon'un Devlet adlı eseri bir organizasyon şeması çıkarır. Bu elimizde olan ilk ütopyadır dersek yanlış olur. Çünkü mö 300'lerde yazılan Devlet'e karşı İncil değil ama Tevrat çok daha eski bir kaynaktır. Cennet, insanlar için adil ve mutlu yaşanacak yer olarak, yol haritası ve talimatları takip ederek ulaşacağımız ütopik bir mekan olarak vaad olunur.
Peki günahkar insana yeryüzünde cenneti yaratmak için örgütlenen ideolojilere jenerik işlevi gören ütopyalar iyi tasarlanmış mıdır?
Herkesin politikaları şiddetle tartıştığı ortamda, politikaları yaratan ütopyalar niye konuşulmaz?..
Ömer Laçiner'de insanlık tarihi kadar eski olan sömürüye karşı vicdani direnişin misyonu yerine, baş rolde Karl Marks'ın olduğu bir dünyada sosyalizmi tartışmaya açıyor; bu bile taşa tutulması için yeterli sebep..
Avrupa aydınının çıkış kaynağı -dine eleştiri/aydınlanma veya muhafazakar olsa da- nirengi noktası,tutunma menşei,menteşesi Hristiyanlıktır; gelenekleri ve üretim ilişkileri çerçevesinde zulümle,vicdanla hesaplaşır, yeni bir iklim/ütopya önerirken , yerel argümanlarını kullanır; ya biz?
Sevdiğimiz bir arkadaşımız , sosyalizm üzerine teorik düşünceler geliştirmeye çalışırken çok eleştiri alan Ömer Laçiner hakkında yazı ve söyleşileri zaman zaman bizimle paylaşır. Son gelen postada Laçiner,bir söyleşisinde şunları söylüyor :
'Sosyalizm dediğimiz şey, aslında bütün bilimler gibi, bilimlerin de bir varsayımı vardır, tam bir ispatı mümkün değildir, onu öyle varsaymak zorundasındır. Tıpkı geometride iki doğru sonsuza kadar kesişmez ve bu yüzden paralelin kesişmeyeceğini söylersin. Öyle kabul etmek zorundasın. Sosyalizmin de temelinde şöyle bir inanç vardır: İnsanlar kapasite olarak eşittirler, eş değerdirler ve buna inanmak zorundasınız. Bu inanç olmadan sosyalizm bir politikaya döner. Dünya ve insan görüşüdür sosyalizm. Temelinde bu olmak zorundadır. İçinde yaşadığımız dünyanın insan ilişkilerinin bütün olumsuz görünümlerine rağmen buna inanmaya devam ediyorsunuz. Dine inanmak gibi, tanrıyı görmezsiniz ama var olduğuna inanırsınız. '
(Devam Edecek)
***
9 Aralık Perşembe; 2010
UPSD/Piramid'in yaptığı toplantıda Osman Hamdi'yi Semra Germaner ve sevenleri, ana şefkatiyle bağırlarına bastılar; ama gerçek ne?
Oryantalizm, tüm kurumlarıyla, Batı'nın Doğu üstündeki sömürüsünün nezafetini halayıklar,köleler,yaşam şekilleriyle cezbeden emperyal olguları kutsar. Tasarımıyla, istilalara meşruiyet kazandıran, müdahaleci misyoner yardımlarına kamuoyu yaratan, kültürlerarası hiyerarşiyi mutlaklaştırıp mağrur/mağdur ilişkisini yasallaştıran bir işgal ideolojisidir.
Teşhir edilmesi gereken bu oryantalist ideolojiyi içselleştiren sanat tarihçilerinin durumu ise garabettir. Düşmanını sevme/Stockholm Sendromu bir acz olarak psikiyatri/ psikanaliz, bilim kitaplarında zaten yerini almıştır; okunmasında yarar vardır.
Tanzimatçı kimliğiyle Osman Hamdi, Batı'nın iştahını kabartan, dişine uygun kullanılabilir oryantalist bir ressamdır..
Akıllara ziyan bir konuyu mümkün olduğunca en yumuşak üslup ve kimseyi kırmadan yazma becerisi için biraz zamana ihtiyaç var dedik devam edelim..
Gerçi, piyasanın ederiyle ilgilendiği, Osman Hamdi'nin değerini tartışabileceğimiz bir ortam yok. Sanat tarihçilerinin ve meraklıların 'Oryantalizm' kelimesinin iyi bir şey ifade ediyor sanmaları esef verici. Mustafa Cezar'ın biyografik çalışmasını ezberleyen taraftarlarını aşan eleştirel ortam yaratılabilirse, toplu bir uzlaşma, makro bakışla Osman Hamdi'yi yerine oturtabiliriz. Sanatını bir kenara bırakıp kurumsal kimliğini tartışacaksak Mithad Paşa, Abdülhamid ve Tanzimatçı aydınları reddetmemek gerekir; bunları kabul etmeyip Osman Hamdi'yi dönemin birlikte hareket eden figürlerinden ayrı tekil olarak onaylamak mümkün değildir. Toplantıda ifade ettiğimiz Avrupa'nın sarsıldığı, Enternasyonel toplantılarının yapılıp sanayi devriminin modernizmin bütün bereketinin sergilendiği bu çalkantılı dönemi anlamak için yan bilgilere ihtiyaç var. Fransa'da 3. Napolyon'la 2. Cumhuriyetin kurulduğu, Darwin'in teorisini, Marks'ın Kapitali yayımladığı yılda Osman Hamdi Paris'te dünyadan bihaber, hiçbir entellektüel bilgisi, sosyal birikimi olmayan şaşkın, redingotlu bir Osmanlı rantiyesidir. On seneye yakın Fransa'da yaşaması, sanat ile zanaat arasındaki farkı,kavram yaratan çağı, ekonomik/sosyolojik değişimi, Prusya, Fransa,İngiltere savaşlarının ve kültürel zenginliğin nedeni sömürgelerin önemini, kapitalizmin anatomisini,felsefi/entellektüel yargı ve dönüşümü görmesine vesile olmaz. Bakmak ile görmek farklıdır; idrakı, soyutlamadan çok şöleni algılar. İstanbul'a geldikten bir yıl sonra 1871 Paris Komün ayaklanması olmuştur; 30 bin ölüdür sonucu. Yani böyle bir fırtınadan önce sessizlik ortamında sosyalist önder Louis Auguste Blanqui,Mikael Bakunin'le ,Proudhon'la aynı entellektüel ortamı solur, tartışılan konulardan habersizdir. Eugène Delacroix,Paul Cézanne,Édouard Manet,Degas,Pierre Auguste Renoir ve sayısız ressamla birarada yaşar ama onların varlığını bile farketmez. Jean-Léon Gérôme ve Boulanger gibi ikinci sınıf,piyasanın tüccarı Fransız oryantalist ressamları usta olarak seçer.
Sosyalist felsefenin önderi, ezilen proleterlerin dostu Karl Marks/F.Engels 'Doğu Sorunu' kitabında şöyle söylerler 'Kuşkusuz , er ya da geç, Avrupa kıtasının en güzel parçaları, bu ayaktakımının egemenliğinden kurtulacaktır', 'Türklerin gücü, ilerleme yoluna engeller koymanın dışında, güçsüzlüğe dönüşmüştür. Gerçek şu ki, çarelerine bakılmalıdır.'* Avrupa kültüründeki 'Türk' imgesi böylesine nefret edilen bir ırktır. Eşitliğe inanan Marks/ Engels bunları söylerse, diğerlerinin ne söylediğini tahmin etmek güç değildir.
Oryantalizm'in kökündeki 'izm' ekini görmezden gelemeyiz.
Bu, Avrupalının ortak bilincini yansıtan ortak bir ideolojidir..
Osman Hamdi örneğinde olduğu gibi, sanat tarihçinin tablonun yüzeyini sahiplenirken, resmin çağrısını, emperyalist etik yazılımı/kurulumu görememesi, derinlik eksikliğinin ötesidir. Aydının iradesi kırılmış, otonimisi iğdiş edilmiştir.
Oryantalist kültür tüm kurumlarıyla, Batı'nın Doğu üstündeki sömürüsünün nezafetini halayıkları,köleleri,yaşam şekilleriyle cezbeden emperyal olguları kutsayıp, işgallere meşruiyet kazandıran, sapkın heveslere alan yaratıp, görselleştiren, müdahaleci misyoner yardımı, sınıfsal hiyerarşiyi mutlaklaştırıp egemen kılan bir yapılanmadır. Gördüğümüz örneklerle sanat tarihçileri Osman Hamdi'nin niceliğini değerlendirirken -Sezer Tansuğ'u tenzih etmek gerekir- niteliğini , yaratıcılığın ederini görmemektedirler.. Yusuf Taktak'ın toplantıda söylediği 'İbrahim Çallı, Osman Hamdi'den tabela ressamı olmazdı dermiş, Nurullah Berk söylerdi' cümlesinin ne anlama geldiğini okumak gerekir. Fransız akademisine kabul edilmemiş, misafir öğrenci olmuştur. Özgün,serbest bir yaratıcı gücü yoktur. Yalnızca tüm fiziksel ve sanatsal eylemleriyle Tanzimat aydınlarının diğer örneklerinde olduğu gibi yapılanı büyük bir iştahla, kolonyalist Batının görmek istediği şekliyle taklit etmeye çalışır. Fotograflardan çalışması, bir kaplumbağa terbiyecisi illüstrasyonundan faydalanması hiç sorun değildir; ama yaptığı resimde serbest fırça/tuşe ustalığı ya da konulardaki Osmanlı insanına biçtiği rol, Avrupalı bir seyyah edasıyla halka yaban/cılaşmış bakış tartışılmalıdır. 'Osman Hamdi resminin ütopyası nedir?' diye sorsak, verilecek dürüst bir cevabın olamayacağını görürüz. Bu toplantıda gördüğümüz gibi sevenlerin, aile üyesinin görmezliği içinde Osman Hamdi'ye sahip çıkış şekli, konuyu duygusallaştırıp, tarihsel sürecin tartışılmasını engelliyor. İdeolojik bilgisi ve bilinen ezberlerin ötesine geçecek anlamda yaratıcı düşüncesi olan sanat tarihçilerini zaman yaratacaktır.
Yüksek sesli eleştirimiz, ortam uygun birikimini ve taraflarını doğurana kadar bir kıyıda beklesin diyoruz..
*Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi/Onur Bilge Kula, T.İş Bankası s157
Marks Engels,Doğu Sorunu,Sol Yay.Çev. Yurdakul Fincancı s41
***
İlginin kitleselleşmediği bu ortamda, eleştiri de hükümsüzleşir..
Bu arada toplantıyı düzenleyen UPSD ve Piramid Sanat'ın özverili ekibini anmamak mümkün değil. Her şeye rağmen, sayısız devlet kurumunun yaratıcısı Osman Hamdi'nin sahipsizliği gerçekten üzüntü vericidir. 100. ölüm yıldönümünde böyle tarihe doğru/yanlış malolmuş bir adamı Batı 365 gün anar. Bizde ise, işten çıkmak için saat dört olmasını bekleyerek hayatlarını anlamlandıran kültür kurumlarının sessiz ortamında çalışan devlet memurlarıyla neyi, ne kadar yapabiliriz? Sormak bile abes.. Bu ortamda ona sahip çıkan bir avuç insanı eleştirmek konuyu çok zorlaştırıyor. Özellikle Bedri Baykam'ı ve çalışkan asistanları Tuba Kurtulmuş, Betsy Levi, Ceyda Akın'la birlikte sahne gerisinin sessiz kahramanlarını, Engin ile Erdal'ı ve diğer isimleri bu ve organize ettikleri diğer etkinlikler için kutlamak gerekir.
Ayrıca çocukların atölyesinde eğitmenlik yapan usta ressam Safiye Mine Erdurak, geleceğin sanatçılarını yetiştiriyor ki burada bir parantezle Piramit Sanat'ın etkinlikleri içinde bunun gibi yarınlara ait bir konsept olduğunu da not düşelim..
Osman Hamdi için yapılacak diğer bir etkinliği anarak konuyu bitirelim. Umut Hacıfevzioğlu, Osman Hamdi Bey'in hayatını Emre Caner'in Kaplumbağa Terbiyecisi isimli biyografik romanından yola çıkarak, belgesel film olarak hazırladı.
35 Dakikalık belgesel'in yönetmen yardımcısı Hakan Tolga Polat. Görüntü yönetmeni Cihan Emre Zengin, Müzik Ercüment Doymaz, Ses Volkan Donkel, İletişim Kültür Sanat Ajansı, www.kultursanatajansi.com
Film Piramid Sanat'ta 20 Ocak 2010, Perşembe saat 18'de gösterilecek.
Toplantıda sanat tarihçisi Semra Germener , Emre Caner'in Kaplumbağa Terbiyecisi için 'Ama o bir roman' deyişine karşı, ben 'bir romanın ötesinde gerçeği hareketlendiren, ara noktaları dolduran bir temaşa' diyorum. Osman Hamdi kültünü gerçek anlamda canlandırırsak, eleştirisini de çevresiyle irtibatlandırarak daha kolay yaparız. Filmi bu anlamda da izlemek gerekir...
***

8 Aralık 2010; Çarşamba
Arter Sanat/İkinci Sergi, Second Exhibition
tutarlı bir etkinlik.
Sanatçı, bostan korkuluğu gibi kendini göstermek, eseri pazarlamak, emperyalizme,sömürüye koltuk değneği, densiz bir itaatçi, zengin maskarası,kral soytarısı olmaktan çok, dünyadaki adaletsizliklere bir meydan okuyucu, özgürlük tiradı seslendiricisi, kamusal bir aktör olmak zorundadır...
Marks, 'en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, binasını kurmadan önce tasarlaması, onu hayalinde kurabilmesidir' der. Ütopyasını,düşlerini sırtlanan sanat yaratıcısı/düşün adamı, parsellerin satıldığı insan soyunun mutluluklar coğrafyasında yeni icad çıkardığı, taşları yerinden oynattığı için tabidir ki sevilmez. Yoksul yaşayıp, aç ölen Mikael Bakunin, Van Gogh, Pierre Joseph Proudhon, cenazesini 11 kişinin kaldırdığı Karl Marks, aykırı ses Jean Paul Sartre sevildi mi? Ortalarda dolaşan ödüllü zengin maskarası, aranan kral soytarısı sevimli bir seçkin olacağına dokuz köyden kovulan kamusal bıçkın olmak bir tercihtir. Dili kesilmiş, kolu bağlanmış, kölleştirilmiş yığınlar adına, Spartaküs adanmışlığı ya da peygamber edası seçkin olamasa da saygındır; bu onun omuzlarına yüklenen mesleki bir misyondur. Hesabi aydın, contemporary modeli ise farklı..
Yunanca 'phileo' sevgi demek. Bilgi/bilgelik anlamına gelen 'sophia' ile birleşiyor. Sevgi ile bitişen bilgi, Philosophia/Filozofi kelimesini oluşturuyor.
İki sözcüğün birlikteliğinden türeyen kuvvetlendirilmiş bir eylem; terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet,disiplin ve kurcalama. Felsefe önce, 'nedir?' kelimesinin karşılığını arar. Nedir'in önüne gerçek değil ama, öncesinin yansıması,gölgesi,yanılgısı, paralaksı düşer. Gerçek bilindiği an, zaten felsefe olmaktan çıkar, bilgi/bilim olur. Nedir'in önüne 'sanat' sözcüğü geldiğinde, fayda talep eden Proudhon, bir pragmatist/yararcıdır. Yıl 1850'ler aydınlanma masallarıyla modernizmin doğuş yılları. Sanayi devrimiyle gerici bir sınıf haline gelen burjuvazi, 1900'lerin başlarında Dada türü başkaldırılarla, Duchampvari bunalımlarla emperyalizm merkezlerinde siyasal başkaldırıyı sulandırır, muhalefeti bulandırır. Günümüzde Duchampvari aidiyetsiz soyutlamalara, amaçsız kronoloji dışı tekil saçmalıkların çekim alanına set koyabilmek düşünsel berraklık ister. Gerçi Marks, sermayenin uygarlaştırıcı etkisinden bahseder Grundrisse'de ; 20.yüzyıla taşınan ise evsafını kaybeden ideolojinin çürümesidir. Yıl 1860'lar. Modernist ressam dedikleri Osman Hamdi yıllardır, Proudhon'la, Marks'la, Manet'yle Paris'in aynı kaldırım taşlarını,kırmızı sokaklarını arşınlar. Ne ki, kafalardaki 'insan' olgusu çağa ait sorular bambaşkadır. Prudhon, 'Tanrı insana yeryüzünü bahşettiyse, benim hakkımı kim gasbetti?' der. Bu basit bir soru değildir; ardında bir buzdağı vardır. Kant'la başlayan süreç, felsefenin temel kavramı 'töz/cevher'i, kimliğini soran özneye, Hegel, Feuerbach, Max Stirner derken Proudhon ve Marks'la hakkını arayan bireye dönüştürür. Modern felsefe sorularını sormaya, siyasasını kurmaya başlar. Marks'ın 'Feuerbach üstüne 11 Tez'i bu dönem yazılan ve daha sonra başta Avrupa demokrasisine ve günümüz dünyasına yön verecek, geç algılanan temel metindir. Gerçi Rusya'da 1917 devrimini yaptıklarında ne bu metni okumuşlardır, ne de içlerinde şahıs olarak Marks'la yüzyüze konuşmuş, tartışmış bir kişi vardır. Devrim felsefi değil, mecrasını aşmış bir taşkın bir siyasi oluşuma dönüşür. Emma Goldman'ın, Sultan Galiyev'in, Kautsky'lerin itirazları birbirinden çok farklıdır, Walter Benjamin,Adorna, Althusser, Chomsky'ye uzanan süreçte sosyalizmin ütopik cevheri öne çıkar. Konuyu çatallandırmadan, sanatla devam edelim.. Zevatı haramın mütalaalarına cevap oluşturan ne dediği belirgin kavramsal sanatın siyasallaşması, Proudhon'un demin söylediğimiz gasp edilen mülkiyet talebine güzel bir katkı olarak günümüzde belirir. Çağdaş sanatın, idrak şaşkınlığı yaratan sermayenin contemporay fuarları/bienal örgütlenmelerine karşı, gerçek sanat, Proudhon'un talebinine politik bir yakınlık oluşturur; kendi sahici işlevsel bedenini yaratır. Yorgun/bezgin sanatçı kavramının işlevsizliğine karşı, hayata artı diyen sanat ışıldar. Bu anlamda ekstra mücadele (bize göre yanlış olsa da) bir gerçek olarak, sahi bir durumun yorum farkı olarak diğerlerinden ayrışır. Bu türü anlamlı kılan bir yol her dönemde açıktır aslında. Arter'in ikinci sergisinde bu tür politik söylemlere şahit oluyoruz. Volkan Arslan'ın gençlik hareketleriyle ilgili foto performansı, Vahap Avşar'ın kırmızı taşıyan plastik bidonları, Ahmet Öğüt'ün Kara Elmas'ı küratör Emre Baykal tarafından, üçgen alanda paslaşmalarla ustalıkla politik bir paragrafa dönüştürülmüş.. Devrimci, milliyetçi,anarşist ya da islamcı her yeni söylem, yeni bir dünya önerisiyle moralite aşılar, olmadık (uçuk/kaçık değil) gerçek sorular sorar ki, sanatın yaraya merhem olan amaçlarından biri budur. -Normal, anomaliye dönmediği sürece- Sanatçıysa bostan korkuluğu gibi kendini göstermek, eseri pazarlamak, emperyalizme,sömürüye koltuk değneği, densiz bir itaatçi, zengin maskarası,kral soytarısı olmaktan çok, dünyadaki adaletsizliklere bir meydan okuyucu, özgürlük tiradı seslendiricisi, kamusal bir aktör rolündedir.
Tüm sergiyi bütün olarak yorumlamak, parçaları değerlendirmekse ayrı bir yazı konusu..
***
7 Aralık 2010; Salı
7 Başlı ejderha ile başa çıkmak için, kör dövüşünü bırakmak gerekir..
Wikileaks sızıntısında Guantanamo, Merrill Lynch,Lehman Brothers, Blackwater, Pentagon Belgeleri henüz yok; Bağdat Alasad Havaalanı'na iniş sırasında infilak eden 29 Türk işçinin öldüğü Antonov 26 tipi nakliye uçağının düşme nedenlerini, George W. Bush'un başlarına çuval geçirdiği Türk Birliğinin durumunu boş yere arıyoruz.. Ortadoğu'yu karıştırdıktan sonra şükran gösterip, gündemi değiştirenlere katılmıyoruz..
Onun tehdidi karşısında, sergilenecek tüm uzlaşmayan çelişkiler yumuşar/sulanır.
Günlük ahlak, felsefi etiğin önünü keser; Şükran gününün müellifi/ telifin esas sahibi, oyuncunun suflörü Amerikan emperyalizmi olur. Sorunlar perdelenir; yeni sudan gündem maddeleri icat edilir..
***
6 Aralık 2010; Pazartesi
Sen zâtını bu âleme elzem ,herkesi kör, milleti sersem mi sanırsın?
Kişinin kim ve nasıl olduğunu öğrenmesi, bilmesi şaşkınlığı ve kayboluşu önlüyormuş!

Bugün adı 'contemporary' olup rol çaldı. Geçen yüzyılda modernleşme diyorlardı, yerlerinde duramadılar post modernizmi icat ettiler. Fransızca ingilizceye dönüştü. Ne ki hepsinin Türkçe'de tek bir karşılığı var : 'Çağdaş/lık'
Peki dünyanın eksenini yerinden oynatan bu tanım, ne anlama geliyor?.. Kültürünü sömürü üzerine kuran emperyalist sapkın Batı ile sürekli kanı emilen, uygarlığa hammadde işlevi gören halklar için ortak bir anlam, ütopik bir ideal oluşturuyor mu?
Önce modernizmin ne olduğuna bakalım: Kültürel bağlamda modernizm, Batı Avrupa yayılmacılığına eklemlenen istilayla anlam kazanır. Saldırgan kültürün kılıfı olarak gündelik yaşamın tüketim taleplerine arz oluşturup dışa açılmasıyla teorize edilir. 19. yüzyılda geleneksel anlamdaki edebi, sanatsal, sosyal organizasyon ve gündelik yaşamın geçerliliğini yitirdiği fikri çerçevesinde şekillenir..
Devamlı söylediğimiz gibi Kant'la başlayan sürecin başında 1789 Fransız Devrimi vardır. Felsefi gücünü 18.yüzyıl Aydınlanma felsefesi'nden alan modernite, aklı ve insanı merkez olarak belirlediğini söyler. Batı tipolojisi içinde aile/devlet kurumunu çözerek, toplumsal yaşamı yeniden rasyonalize eder. Dini toplumsal yaşamda arka plana iter ve laikliği/sivilleşmeyi ilke olarak benimser. Anarşizmden liberasyon/hürriyet, liberalizm fikrine sıçrar. Öznenin ve özgürlük fikrinin yaygınlaşıp güçlenmesi ve bunların tüm siyasal ve felsefi düşüncenin merkezi durumuna gelmesini amaçlar; olmadı tava gelmemiş ülkelerde, Irak'daki gibi 'amaç' icat edilir. Ayrıca terimin gelişen anlamlarının, 18. ve 19. yüzyılların keşifleri ve buluşlarıyla da ilişkili olarak boyut kazanmış olsa da günlük politik yaşam içinde kelimeler farklılaşır. Özet olarak modernite, düşünsel olarak Aydınlanma Çağı'na, politik olarak İngiliz Cromwell ticari evrimine, Fransız Devrimi'ne ve ekonomik olarak da Sanayi Devrimi, uzay teknolojilerine bağlanmaya çalışılır ; emperyalist teorinin kullanışlı bir yalanı olarak günümüzde binbir kılık içinde arzı endam edip, isim değiştirerek yürümeye devam eder..
Günlük hayattan kültüre, müflis esnafın vitrine boş kutuları dizmesi gibi içi boşaltılmış kılıflarla işi götürmenin yolu açılmıştır. Tüm katagorilerde, disipliler adı altında mitolojik müfredatlar yaratılır. İnsana okuspokusla, tava getirmeyle işi götüreceği tanrısal bir alan açılır. Sözlük anlamını boş verip, bilim inkara, fizik metafiziğe, kimya simyaya, rakamlar temaşaya, sanat ise kundakçılığa elbirliğiyle dönüştürülür.
Modernist hareketin 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıktığında mutabakat vardır. Kabaca 1800'lerden Birinci Dünya Savaşı bitimine kadar hüküm sürdüğü kabul edilse de, bu tarihleme 'oryantalizm' ile kesişir. Ana söylem şekliyle muhafazakar kurumlara karşı, değişmek, değiştirmek isteğidir. Geleneksel duruş, sanatsal ifade şekilleri, toplumsal organizasyon, aile toplum ilişkilerinde özne yeniden tanımlanır. Birey tüketim alışkanlık ve akışkanlıklarını arırarak sınırlarını özgürleştirirken, Batı, evrimleşerek kendi dinamikleriyle yayılan kangren genişleme tarihini yazar. Köleleştiren üretim ilişkileri, kullanım değeriyle değil, değişim değeriyle metalaşan bir kültür yaratır. Kişisel zaaflar, ekonominin, siyasanın, zümrelerin mazrufunu/biçimini, kişiye göre talepler zincirini yaratır ;kategorize eder. Modernizm, hayatın her alan ve anlamını yeniden tüketim ideolojisinin arz ve talepleriyle yeniden şekillendirir. Marx, sanayalişmenin yarattığı çelişkiler, karşıtlıklarla yeni oluşan bir sınıf olan proleteryanın katalizörlüğünde kurumsal değişimi öne çıkartır. Sosyal olgu olarak sınıflara, antogonist çıkarlar yükler, felsefeyi siyasallaştırır. Durkheim sanayileşme sürecinin sosyolojisini irdelerken, tarihsel süreçte Batı emperyalizminin düşünsel boyutlarını kendi coğrafyası için doğrular. Toplumu tanrısal işlevlerle donatarak kendi felsefesi içinde ekonomik temelinden kopartır. Ekonomik karakterinden ayrı yapılandırdığı bireyleri evrimsel yapısıyla olumlar ve ahlaki, kurumsal vucutlardan, yeni bir özneler topluluğu kurar.. Bolşeviklerin Moskovayı ele geçirdiği gün teorisinin en karanlık günüdür ve konuyla ilgisi olmasa da o gün hakkın rahmetine kavuşur; Durkheim'in felsefi eksiğini Weber tamamlar.
Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlak/Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus'la başlayan kendi sistematiğinda ekonomik sistemleri kültür ve din ile temellendirilmesi, Batı'nın düşünsel nirengi noktalarını görmemiz açısından namuslu, sahih/berrak bir düşünsel üründür.. Nietzsche'den Sartre'a kadar oklar kapitalizme çevrilmiş olmakla birlikte özünde iterek, çekiştirerek bir körler döğüşü olarak Hristiyan diniyle ve bir hesaplaşma olarak modernite yeniden yorumlanır ve yeni tarzı ve isimleriyle bugüne pas edilir; amiyane deyişle renkli demokratik ortama, Batının kopya çıktısı sosyal demokrat ve liberal globalist sazanlar tarafından kullanılmak üzre şutlanır..
hür olmak ister isen olma,
cihanın zevkinde,safasında,gamında kederinde..
ey kudretine olmayan âğâz u tenâhî/ mümkün değil evsâfını idrâk kemâhî
her nesne kılar varlığına hüsn-i şehâdet/her zerre eder vahdetine arz-ı güvâhî der Ziya Paşa devam eder bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenadan başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan ..
Denemecinin Bir Ahtapot Olarak Portresi yazısında 'Kişinin kim ve nasıl olduğunu öğrenmesi, bilmesi şaşkınlığı ve kayboluşu önler' diyormuş Enis Batur.(1)
Haneberduş kitabının tanıtım yazısını kaleme alan Cengiz Alkan'ın yalancısıyım.
Gövdesini doğuya yerleştirip, gözünü batıya, kulağını zatı muhterem ikono-topografyasına çeviren, ülkesinden kaçkınken yurdundan sürgün rolü yapıp bohemleşen ilerlemeci modernist entelijansiyanın içkin mi, görgün mü olmadığına bakmadan tekrar ettiği bir gerçeği dillendirmesinin, kullanım değeri oluşturduğunu burada belirtelim. Düşünce özgürlüğünün, düşünme tembelliğini ihlal etmesi yasaldır. Bağımsızlaşan idrakın filizlenmesi, düşüncenin tohum olmasından evrimleşmesine kadar geçecek süre için yeis yok ; yazdığını idrak bir umut.
Halk filozoflarına aktaracağımız, işe yarar hiçbir pratiğimiz yoktur..
Özetlersek, modernitenin aslında doğu halkları için oryantalizmle eş , ari ırkın dışında kalanların kendi kimliklerini inkar etmesi üzerine kurulu telkâri bir önerme, emperyalist Batı uygarlığının pimi çekilmiş bir dayatması olduğunu söylüyoruz..
Bunun ötesi ise,kimlik kaybı, aidiyet inkarı, seremsepelek bir doğulu olarak batının maskarası olmak ve kitlesel şaşkınlık.. Başta Radikal ve Cumhuriyet Gazeteleri olmak üzere, tüm entellektüel camia, yazar Zeynep Oral'dan komedyen Cem Yılmaz'a ayakta alkışlıyor gelinen noktayı, sanatsal zenginliği.
Peki paralaksın kaynağı, cevherin aynaya düşmeden önceki tutunma noktası neresi? Görüntünün aslı, hakikatı, hilkati nerede?
Cumartesi,Kamondo Merdivenlerinden çıkarken önümde giden iki gençten biri, diğerine 'göründüğüm gibi olmak istemiyorum arkadaş' diyordu. Mevlana mantığı, derviş edebiyatı, bohem sanatçı rolü kesmiyor artık. Hepsi seçkin bir özne, olmasa da zevahiri kurtaran birey , toplumsal yapıdan öşür değil, haraç ve vale hizmeti alan siyah gömlekli olmak istiyor. Faşizm, bireysel kurtuluş için kombine bir ideoloji, sınıfsal nakaratların aksine kendini apaçık sunan bir tercih artık.
Gerçek bu..
Yahşi kardeşime ise hiçbir eleştirim yok; o ve herkes oynanan oyunda, bu yazıda ve çağdaş sanat panayırında idealist bir figür. Kafasına geçirdiği tabloyla güya kapının önüne konulan bir galericiyi oynuyor; yeni gelenlere nazikçe 'istemiyorsanız ben çekilebilirim' diyor. İkiz kulelerle, ortam dinlemeleri WikiLeakslerle gelmekte olan ise siyasetten kültüre, devlet kurumlarından bireysel ahlaki değerlere kadar ortadoğu ve yeni dünya düzeni yapılanması, yeni farklı bir bilinç düzeyi inşası, anomalisi. En büyük sektör silah değil ilaç sanayi. Toplumu hasta edip, nadân olma ihimali olanlara, günün ipucu- navigatör: Mızrağın ucunda yer alması gereken başta batının hınk deyicisi tanzimatçı yerli entelijansiya , şükran gününün müellifi/ telif sahibi Amerikan emperyalizmi..
Konu bitmez ;devam edeceğiz..
(1) Radikal Kitap 4 Aralık Cumartesi 2010
***
5 Aralık Cumartesi; 2010
Hem modernlik deyip, hem de kendi yerel kültürünü, ulusal farklılığını kutsayamazsın..
Ya liberalsindir, kültürde sınır tanımaz, dünyanın tek bir uygarlığa doğru gittiğini savunursun. Ya da yurtsever olarak yaşadığın,ayaklarının yere bastığı coğrafyada,ortak bir kader, hasat edilen bir kültürü taşıyıp yansıtan halkın ile evrimleşerek elde ettiğin değerlerine, öz niteliklerine sahip çıkarsın.
İkisi bir arada olmaz..
Tanzimatçı entelijansiya ve Avrupa lisanında 'Modernizm' ne anlama geliyor?..
Tarih, herkes için farklı sorumluluklar arşivler, kelimeler ise bedeli ödenmiş anlamları sırtlanır ki, ezberle gelinen noktada, kavramlar birbirine dolanır. Ya emperyalistin sıra takip eden aydınlanma yalanlarını içselleştirip tanzimatcı cemaatlar, modern hayatın çakma kahramanlarıyla yola devam edersin, ya da biraz durup düşünür, senin adına başkalarının yazdığı tarihe itiraz edersin. Bu da kiralık akılla, derme çatma muhaliflikle, varoluşçu isyanla olacak şey değildir; topyekun bir duruş gerektirir.
'Önerin nedir?' diye sorarlar adama..
Kristof Kolomb: Bu isim Avrupa emperyalistlerinin sevgilisidir. Avrupa deniz eşkiyalarına Amerika'nın yolunu açan odur. İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya oradaki yağmadan paylarını eşit oranda almışlardır. 'Yerli Amerika'yı yıkarak, silip süpürerek kendi kapitalist kentlerini, emperyalist burjuva kültürlerini kurmuşlardır.
Kozmopolit ilerici kültür ve tekniğiyle bugünkü barış tutkunu Amerika'nın kurulabilmesi için milyonlarca Amerika yerlisinin ve siyah Afrikalı'nın ölmesi gerekmiştir. Şikago'nun , New York'un Avrupalılaşmış daha pek çok Amerikan kentinin , mağrur gökdelenleri, Kızılderililer'in kemikleri, insanlıktan çıkmış toprak ağlarının öldürdükleri siyahların cesetleri ve İnka kentlerinin dumanı tüten yıkıntıları üzerinde yükselmektedir.
Benjamin 'Her uygarlık, aslında bir barbarlıktır' der; contemporary kültüründen beslenenler bunu unutmasın..
Avrupa'nın kahramanı, köle edilen halkların kabusu Kolomb hakkındaki sözleri Mir Sultan Galiyev söylüyor. Tarih, herkes için farklı sorumluluklar arşivler, kelimeler ise bedeli ödenmiş anlamları yüklenir. O, Sovyet devriminin kurucu kadrosundandı.
Gücünü Rusya coğrafyasında yaşayan Türk/Müslüman halkın Çar yönetimine karşı örgütlü önderliğinden alıyordu. Ne ki, 1917 Bolşevizmi, iktidarı ele geçirdikten sonra, o ana kadar savunduğu 'Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı' tezlerini askıya aldı. Rus milliyetçisi bir ulusal devrime dönüştü.'Avrupa proletaryası kendi sömürgeci burjuvasıyla iş birliği yapmıştır. Sömürge kaynaklarını burjuvasıyla ortaklaşa paylaşmıştır. Dolayısı ile Avrupa solu, dünya sosyalizmine öncülük edemez, itici güç olamaz' diyen Galiyev şunları ekliyordu :
'İngiltere'de devrim zafer kazanacak olsa bile, bu proleterya sömürgelerini ezmeye devam edecektir. Bugünkü burjuva hükümetinin politikasını izleyecektir. Çünkü sömürgeciliğini sürdürmeye niyetlidir. Doğu emekçilerinin ezilmesini istemiyorsak, müslüman yığınları özerk bir hareket içinde birleşmelidir.'
1796'da ölen Çariçe II. Katerina'nın başlattığı Rus modernizminin seçkin entelijansiya/ aydınlar topluluğu, diğer yanda imparatorluğun köleleri Türk halkları vardı.
Rosa Luksemburg 'da işlemişti; 1905'de Buharin'in aynı isimli kitabına önsöz yazdı ve konu derinleşti. Hoblen'den alınan teori kayda değerdi. Fransızcadan Türkçeye şair Cemal Süreya çevirdi. Lenin 'Emperyalizm' kitabında ,'ilhak,ulusların kendi kendilerini yönetme hakkının çiğnenmesinden başka şey değildir' diyordu; bu önemliydi. Çar despotizminin pençesinde 900 yıl ızdırap çeken Türkler için, Bolşevik Devrim, sömürüye karşı omuz verilmesi gereken bir sosyal ayaklanmaydı.
Ne var ki, 1917 Devrimiyle iktidar sovyetlere devredilse bile, Rus şovenizmi üzerine kurulu büyük devlet idealleri aynı kaldı.
'Polonya'nın bir toplumsal devrime hazır olup olmadığını süngülerimizle yoklayabildiğimiz oranda, çok az hazır olduğunu söylemeliyiz. Süngüyle yoklamak Polonyalı kır emekçilerine ve Polonya sanayi proletaryasına (Polonya'da kaldığı oranda), doğrudan erişmek anlamına geliyordu.' cümlesi zaten bir niyet önsözüdür.(1)
Lenin, iktidarı ele geçirdikten sonra, 'İşçi sınıfı en büyük devletinden yanadır' diyerek teorisini revize eder.
18 Mart 1919'da toplanan Komünist Parti,Moskova Kongrasi'nde 'Milli komünist örgütlerin ve milli bolşeviklerin tesviye edilmesi' kararı alınır(2) Mustafa Suphi Türkiye'ye gönderilir, Sultan Galiyev, Moskova Üniversitesi'ne rektör olarak atanır. Siyasetten uzaklaştırılmak istenir. Devamını Troçki'nin, Stalin hakkında yazdığı kitaptan okuyalım: '1923'de Halk Komiseri Tatar Konseyi Başkanı Sultan Galiyev'in tutuklanmasını hatırlıyor musun? Bu olay, Stalin'in emriyle ilk defa partinin saygın bir üyesinin tutuklanmasıydı. Ne yazık ki Zinovyev ve ben buna seyirci kaldık' (3)
Sovyet devrimini gerçekleştiren çekirdek kadronun ve sosyalist Bolşevik Türk örgütlenmesinin en önemli ismi Mir Sultan Galiyev, 0n yılı aşan bir tutukluluk süresinin ardından 28 Ocak 1940 sabahı Lefortovo Hapishanesinde, Stalin'in emriyle istihbarat örgütü KGB tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü.. Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990'da aldığı kararla üzerine atılan suçların KGB'nin düzmece belgeleriyle olduğu için Galiyev'in aklanmasına karar verdi.
Unutmuyor, unutturmuyoruz..
Galiyev'in öldürülüşünün 70. yıldönümünde saygıyla anıyoruz.
(1) Kronstadt'tan Parti İçi Muhalefete,V.İ.Lenin,çev Ferit Burak Aydar,Agora Kit.
(2) Sultan Galiyev Davası, Erol Cihangir, Arif Acaloğlu, Doğu Kütüphanesi s 15-17
(3) Lev D. Troçki, J.Stalin eleştirel biyografisi Paris 1957
(4) Lenin, Emperyaizm,Sol Yay. Çeviren Cemal Süreyya,S 136
***
.
