2 Kasım 2010 Salı

Not Defteri / 15-30 Kasım 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / 'Çağdaş Eleştiri' başlığını tıklayın..

ABD, Ortadoğu'daki işbirliğini, kayıtsız esarete dönüştürmek için şantaj yapıyor..



Bir kurşun asker öyküsü bu; tabii ki ,sağol Bradley. Medyaya göre anarşist ruhlu Julian Assange, önemli bir iş yaptı, karaktersiz Amerikan şeytanına pabucunu ters giydirdi; sevinenlere katılmamak mümkün değil. Ne ki, acele etmeyelim, çünkü kurşun asker Bradley Manning'i de, isyankar Julian Assange'ı de yönlendiren, kırdaki Bin Laden'in karşılığını yeniden şehirde yaratan Neo-con sıfatlı iblisler örgütüdür; dikkat diyoruz..
Çünkü bu ikiz kuleler gibi bariz bir Amerikan Devlet tezgahıdır ki, kokusu yakında çıkar..

30 Kasım 2010; Salı
Bu kadar organize ve Amerika'nın istediği anda istediği kadarıyla işin içine katılacağı, bundan sonrada ekleyebileceği belgelerle yön verebileceği bir eylem, kaçarak saklanarak, parasız,mekansız ve yoğun iletişimsiz yapılamaz.
Ortadoğu ve Türkiye'nin merkezde olduğu bu Don Kişot hikayesi, bir Made in Amerika filmidir; aman dikkat..


Wikileaks sitesini kuran, son olarak ABD büyükelçiliklerindeki iç yazışmaları dünyaya ilan edip uluslararası toplumun tepkilerini çeken cesaret örneği Julian Assange'dır kabul ; ama bu gizemli/efsunlu hikayede anlaşılmayan birçok konu var..



Önce kısa bir internet tarihi : 1969 yılında ABD'de ülke çapında bir bilgisayar yapısı oluşturulup bu bağlantı üzerinden veri alışverişi sağlamak amacıyla Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından ARPANET isimli bir proje başlatıldı. 213 kullanıcıyla işe başlayan ARPANET ,1990'da dağıldı, 1991 de Minesota Üniversitesinde GOPHER geliştirildi. Gopher internet üzerinde veriyi bulmak ve almak için hiyerarşik, menü tabanlı bir method sundu. Bu araç sayesinde internete erişim daha da kolaylaştı.
1993 te Avrupa Partikül Fizik Laboratuarı (GERN), Tim Berners-Lee ‘nin geliştirdiği World Wide Web’ i (WWW) çıkarttı.
WWW, HTTP transfer protokolünü HiperText bağlarını kullanarak internette bilginin idare edilmesinin ve sunulmasının yapısını değiştirdi.
Veriler saniyede 45 Milyon bit ,Yaklaşık 1400 sayfa metin hızına ulaştı.
1993-94 de grafiksel web tarayıcıları olan MOSAIC ve NETSCAPE NAVIGATOR ortaya çıktı.Kullanım kolaylığı ve grafik arabirimi sayesinde bu tarayıcılar WWW’ i ve interneti herkes için daha cazip kıldı.
1995 de NFSNET omurgasının yerine VBNS ( yüksek hızlı veri omurga network sistemi) isimli yeni bir ağ mimarisi aldı. Bu mimari ağ servisi sağlayıcılarına (ISS), bölgesel ağlara (LAN) ve NAP ağ erişim noktaları eklendi.

Görüldüğü gibi başlangıçta da bugün de internet teknolojilerinin merkezinde ABD var; tüm bilgilerin depolandığı bir merkez Amerika. Şayet şalteri kapatırsa tüm dünyadaki bilgi aktarım hizmetleri durur; bu askerlikten bankacılığa tüm özel,tüzel kurumlarıyla uygarlığın çökmesi anlamına gelir..

Timsahın Gözyaşları..

Şimdi tüm dünya, WikiLeaks adlı internet sitesine sızan ve onun sızdırdığı Amerikan diplomatik yazışmalarıyla sarsılıyor; Bağdat'ta görev yapan 22 yaşındaki er Bradley Manning ile Serverman Julian Assange tam anlamıyla Robin Hood gibi bir halk kahramanı. WikiLeaks'in yarattığı deprem ise günlerce devam edecek görünüyor..



Ne yazık ki yazılanların aksine WikiLeaks, bir kahraman değildir; işbirliği yapan bir piyondur.. Amerikan propogandasına gerçek anlamda bir zarar vermeyen, belge yerine dedikodu üretip bölgede kaygan yeni bir zemin oluşturan tüm kanıtlar bunu gösteriyor.. Neo-conlar zenci başkan Obama'dan memnun değil; ABD, Ortadoğu'daki işbirliğini kayıtsız esarete dönüştürmek için şantaj yapıyor..

Dünya enerji yollarının kesiştiği yerdeyiz ; savaşların Avrasya bölgesinde olması neo conların planını bariz kılıyor. Hedefte yalnız bizler değil, Amerikan ırksal iktidarına karşı islama nisbeten yakın duran Obama yönetimi de var. WikiLeaks ifşaatından sonra dostluklar bozulup, rejimler devrilebilir, kaskatı koltuğa tutunan liderler değişebilir. Herkes birbirinin suratında riya ve inkarı görmeye hazır. Amerika yapacağını yaptı; düşmanlıklar tırmanıp, güvensizlik ortamı artacak. Ruslarla Türklerle Azerilerle, Araplarla, Almanlarla ve diğerleriyle körüklenen çelişkiler yeni belgelerle daha da derinleştirilecek. Medvedev ile Putin, Lübnan Kralı Abdullahla Filistinliler, Aliyev'le Erdoğan, Gül, Ahmedinecat, Olmart, Peres ve sıradakiler kafa kafaya tokuşturuluyor.. Sınırlı teslimiyet değil, kayıtsız koşulsuz esaret amacı. Amerikaya, İrandan Arabistana yeni bir tür politik söylem etrafında, sıfır sorunlu komşuluk ilşkileri referansına inat -asıl düşman- Amerika, yepyeni jelatininde açılmamış düşmanlıklar imal ediyor..

Bölgede kimsenin kimseye güveni kalmadı; bundan böyle yeni belgeler eşliğinde farklı bir mizan kurulacak görülüyor. Amerika yeni bir böl ve yönet siyasetini uygulamaya soktu ki, hedefte ise herkesten önce zenci başkan Obama ve Hillary Clinton var..

Bu göründüğü kadarıyla ABD merkezi yapısının içinde olduğu bir oyundur. İnternetin tüm aşamalarında kurucu olarak yer aldığı bu şemada , hali hazırda ABD'nin bilgi ve denetimi dışında bir müdahalenin söz konusu olamayacağını aşikardır..

Bugün NTVMSNBC'nin verdiği haberin başlığı şöyle 'Dünyayı sarsan WikiLeaks'in sığınağı! Soğuk savaş döneminde inşa edilen, son halini 2008 yılında alan 'Pionen', Stockholm'ün dışında ve yerin 30 metre altında...', haber devam ediyor:

'İsveç'te başka serverlara da sahip olduğu belirtilen WikiLeaks'in, İzlanda'da da serverları bulunduğu belirtiliyor. Norveçli VG Nett, ABD Dışişleri'ne ait gizli yazışmaları ifşa ederek dünya gündemini değiştiren WikiLeaks adlı internet sitesinin serverlarının bulunduğu sığınağa girdi. Server sağlayıcı özel şirket Bahnhof'a ait olan 'Pionen' Beyaz Dağlar data merkezine ziyaret geçtiğimiz aylarda yapılmış. WikiLekas ise, yerin 30 metre altında bulunan, silahlı kişilerce korunduğu ve her türlü saldırıya karşı güvenli olduğu ileri sürülen merkezden, geçtiğimiz Ağustos ayından itibaren hizmet almaya başlamış.'


Bunlar tek bir kişiyi, amatör gönüllü grup idealizmini aşan görüntüler.
Kısaca oynanan oyun, özgür öznenin eline verilmiş bir oyuncak, işe yaraması beklenen bir Amerikan devlet senaryosudur.
Bilgileri aktaran, istediği gibi yeni belgeler ekleyebilen Assange'in sınırlı anarşizmine yol veren de Amerika Birleşik Devletleri'dir..
Amerika 11 Eylül'ün devamında, dünyadaki yapılanmasını yeni bir prodüksiyonla sahneliyor. Yaydığı şaibeden yarar sağlayarak ve tehdit unsuru olarak istediği belgeleri ilave ederek, düzenine karşı çıkacakları sindireceği bir düzenek kurdu.
Amerika kendi çelik çekirdeği dışında çevresi dahil herkes için kaba bir tehdit oluşturuyor. İstediği anda, karşı çıkan yönetimlerin ipini çekeceği, defterinini düreceğini ilan ediyor; WikiLeaks ise kahraman değil ne yazık ki, işbirliği yapan bir piyon..

Bizden söylemesi; atılan her yeme sazan gibi atlayan medya ve liberal demokratlara dikkat diyoruz..

***


29 Kasım Pazartesi; 2010
Hande Şekerciler'den düşündüren heykeller


Biraz tesadüf oldu. Daha önce görmediğim bir mekan. Çarşamba günü sabah, çalışma masama, Bebek kahveye doğru farklı bir yoldan yürürken Galeri Selvin'le karşılaştım. Belediye Tesisleri'nin arkasında Arnavutköy çarşına doğru giderken hoş ahşap bir binası var. Ne yaptığını bilen, kavramını oluşturmuş bir sunuma sahip. Galeride Hande Şekerciler'in tel ile insani düğüm arasında parallelikler akla getiren heykelleri sergileniyor. Bir çakı ile çocuklukta sık başvurulan doğal biçimlendirme yöntemi, sanatçının elinden farklı bir uyuma, cümlesel ahengi olan bir rezonansa ulaşmış.. Mekana doluluk getiren telkari zenginlik , abartma ve ayartmalardan korunmuş diyebiliriz ama devamını bilmek/görmek gerekli. Broşürüne baktım, sanatçının biyografisini göremedim. Bu yüzden fazla bir şey söylemek mümkün değil. Mekanın mimarisi, tel'in nostaljisine eklenmiş; istencin dışında uyumla bitişmiş, birleşmiş. Göz ile telin teması önce kaba bir görme alanı, daha sonra tele dokunan onlarca yeniden biçimlenen algı serpiştirmesi oluşturuyor. Felsefi olarak derinlemesine girilecek malzeme, yüzey olarak gezinebilecek verimli bir zemin, günlük pratiği içindeki kavramı, işlevle ilişkilendirecek iyi bir kaide mevcut..


28 Kasım 2010 ; Pazar
İnsan, kavram yaratarak doğal zinciri bozar.


Bugün 'kavram' yaratma üzerine kurulan çağdaş sanat, felsefe gibi disiplinlerin, uygarlık şimendiferine kömür taşıyıp kirlilik oluşturdukları gözardı edilmeden yeniden sorgulanmaları gerçek anlamda cesaret ister.
Çizgi roman kahramanına taş çıkartırcasına bu sapkın mülkiyet ilişkisinin paranoyadan adını yazmaktan, basiretsizlikten ismini koymaktan aciz yazar ise, Perec gibi Nietzsche'ye topu atar ya da Deleuze gibi sıkıştıkça Kant'ın arkasına saklanır.. Tekrar edilen ezber ise, kabak tadındadır.

Nesneyi yerinden oynatan, özneyi sürgüne gönderen paralaks'da bilgi/bilim dahil her şey tahrip edilmiş, modern insanın ayakları altındaki eksen kaymıştır. Düş işçileri, duvarı mekanın dışında, amacından kopartarak yükseltmişlerdir. Nietzsche 'Bir budala veya salak tarafından döllendirilen felsefe tanrıçasının bir hilkat garibesi evladı' diyor filozoflar için.. Kendini bilmeyen bilgi, nedenini icat ederek kuran sofistikelojiye bel bağlamıştır. Yanılsamada, gerçeği oluşturan ana hâl, cevherini kaybetmiştir.
'İcat' ile 'buluş' kelimesi sözlükte birbirinin karşılığı olsa da , yeri geldiğinde farklı anlamlar yüklenebilir. İcada insan eli değer, içinde akıl vardır; bulmak ise bir canlının doğal güdüsüdür. Üreterek yaşamak yerine ,doğanın verdiğiyle yetinmek, baş kaldırarak değil, yeryüzünün senkronize titreşimine uyum sağlamak insan soyunu devam ettiren en büyük buluş olacaktır.. İnsanın doğasıyla buluşması için, mantıksal düzlemde birbirini takip eden 'icat' olgusunu terketmek, diğer canlılar gibi gereği kadar tüketerek ve mülkiyetsiz yaşamak esas olmalıdır. Deleuze 'felsefe, kavram yaratma sanatıdır' diyor. Peki ,kavram yaratırken, kaybettiklerimiz nelerdir? Deleuze buna bakmadan Kant'ın eteklerine sarılıyor, şöyle diyor ' Kant der ki, mekan ile zaman alıcı olma halimizin biçimidir. Oysaki kavram, bizim dolaysızlığımızın, kendilendiğimizin halidir; etkinlik, faal olma halimizin biçimidir' (Kant üst.4 ders s 42) Yani mekana uyan zamanı yaratmak için zamanı yeniden yaratmak lazımdır diyor Kant'ın perdelediği dahi feylesof Gilles Deleuze. Haksız değil; insan bunları oluşturmadan, bu birlikteliği oluşturmadan düşünemez. Bir eylem aracı olarak 'düşünce' oluşamaz. Bu defa da biz direkt Kant'ın 'Bizi Düşünmeye Çağıran Nedir?' başlıklı metnine bakalım. Şunu söylüyor Aydınlanma'nin oyun kurucu önder öznesi : "'Düşünmek ne demektir? sorusu öncelikli anlamda düşünülmeyi isteyeni sorar. O bize ne üzerine düşünülecek bir şey, ne de yalnız kendisini sunar; fakat öncelikle bize düşünceyi ve düşünmeyi verir. O bize düşünceyi kendi asli kaderimiz olarak emanet eder ve böylelikle bizi düşünceye bağlar"
Kant, düşünceyi insanın karabasanı olmasa da vazgeçilmez kaderi olarak tanımlarken, üç adım sonrasını doğal olarak kestiremiyor; nasıl kestirsin ki Marks bugüne, ikibinlere aynı çelişkileriyle kapitalizmin ulaşacağını, her ideolojinin vazgeçilmez temel argümanı olarak kendisinin tetikçi katalizör olarak kullanılacağını tahmin eder miydi?
Gelinen noktada Marks ile doğaya karşı mücadeleye devam edip sanayileşmek de var, Marks ile boyun eğip, yeryüzünün sanayileşmiş çehresi değil ama doğal çevresiyle barış yapmak da var; buna ekolojik bilinç diyorlar. Düşünce bu; kendini olduğun gibi kabul etmek de, durumu red edip farklı sosyal bedenlere bürünmek de onun eseri..
Üretimin yüceltilmesi, sınıfsal figürlerin baskınlaşması 20. yüzyıl sanat ve siyasetinin önemli metaforudur. Mahşeri dekupajların bilime eklenerek tarihi materyalizme yön vermesi,ufku ve ütopyası kaybolsa da, yeni bir kader çizgisi icat etmeye çalışan insanoğlunun, kendi yazgısının teorisini oluşturmak arzusu anlaşılır olmasına karşın tarihselliğiyle ironiktir. Sömürünün ve üretimin ideolojileşmesiyle birlikte, en büyük idealler, insana ,tüm canlı yaşama ,yeryüzüne karşı girişilen komplolarla en büyük alçaklıkları maskeleyen birer kamuflaj olmuştur insanoğlunun tarihi boyunca..

Doğanın ise tarihi yoktur..


Proudhon,insanoğlu için 'mülkiyet olanaksızdır, çünkü despotluğun anasıdır' der..
Yanlış tarih, insanın doğasına, doğanın yekpareliğine karşın, istila kültürü içselleştirilerek küstahça yazılmaya başlar.. Toplum ikna edilir ;geçmiş oluşur, gelecek karartılır..


Friedrich Wilhelm Nietzsche 'nin araladığı kapıda doğaya teslimiyet değil, insani aklın, bu durumu yaratan kurumlara duyduğu tepki vardır . Şöyle eleştirir kendini yaratan Hristiyan felsefesini : 'Zayıf ve hasta yapılı olanlar yok olmalıdırlar. Bu, bizim insan sevgimizin ilk kuralıdır. Onlara bu konuda yardım edilmelidir. Bir günahtan daha zararlı ne olabilir? Zayıf ve hasta yapılı olanlar için bir anlayış: "Hristiyanlık!' Bunları Nietzsche'nin ağzından duyduğumuzda acaba doğaya teslim olmak, doğal seleksiyon yoluyla neslin devamını, sağlıklı olanın yaşam mantığıyla savunuyor mu derken karşımıza farklı bir cümle ile ikircikli bakış çıkar. 'Hristiyanlık gibi gerçeklikle ilişkisi olmayan, gerçeklik gelir gelmez uzaklaşmak zorunda olan bir din, doğal olarak dünya hikmeti'nin, yani bilimin düşmanı olacaktır' der.

Bireysel zeminde, bunalan toplum katmanlarınca Nietzsche, Kafka, Camus ne kadar sevilirlerse sevilsinler, topluma önerdikleri doğru bir çözüm önerisi, sağlıklı bir metodolojisi yoktur hiçbirinin. Onların mantığı, kapitalizmin düz mantığıyla birlikte kıpırdar; sonuç ise kaostur..

Doğal düzlem farklı, mantıksal düzlem farklı; birinde sonsuz,uyumlu bir zincir var, diğeri bölük pörçük parçacıklardan oluşuyor..

Claude Levi Strauss kült kitabı Yaban Düşünce'de şöyle söyler ' Doğa kendi başına çelişkin değildir. Ancak içinde yer alan insan etkinliği açısından çelişkin olabilir. Çevrenin özellikleri, şu ya da bu etkinlik türünün tarihsel ve teknik biçimine göre değişik anlamlar kazanır. Öte yandan, kendilerini anlaşılabilir kılacak tek şey olan insan düzeyine yükseldikleri zaman bile, insanın doğal çevreyle ilişkileri birer düşünce nesnesi rolü oynar. İnsan onları edilgin bir biçimde algılamaz hiçbir zaman. Önce birer kavrama indirdikten sonra, onları işlemeye başlar; bunlardan birer dizge çıkakartmaya çalışır. Bu dizge de önceden belirlenmiş birer dizge değildir. Durumun aynı olduğunu varsaysak bile, birçok dizgeleşmeye açıktır. (..) oysa bu olgular söylenenlerin doğal düzlemde değil, mantıksal düzlemde yer alan gerçekleri açıklamak için, araç olarak kullandıkları şeydir...'
İnsanlar var olma araçlarını üretmekle, maddi yaşamlarını üretirken, göz ardı edilen
kapitalizmin bir mitoloji olarak abartılmış üretim performansıyla kendi karşıtına dönüşerek, maddi yaşam alanlarını tüketen dizginlenemez bir kolektif bilinci doğurmuş olmasıdır; olağanüstü hal Benjamin'in dediği gibi kalıcı olmuş ve insan zihnine sinmiştir..
İnsanın bir sıçrama yapıp tüketim olgusunu sorgulaması, üretim araçlarını savaş baltaları gibi toprağa gömmesi ise, şimdilik hiçbir ideolojinin kitabında yazmamaktadır..



27 Kasım 2010 ; Cumartesi
Hiç boyun eğer mi insan? diyor TKP 90 kuruluş yılında.
Ne ki, insanın dünyada tutunup yaşaması için ,yeni bir sıçramaya ihtiyacı vardır ; türü sürdürmek adına asıl devrim bu durumu, doğanın dilini, lisanını anlama siyasetini kurabilmek, ideolojisini yeniden yaratabilmektir.. Bu ise aynı gemide yolculuk eden tüm insanoğlunun ortak paydası, vazgeçilmezi,ütopyası olmalıdır.


İnsanın doğaya boyun eğmemesi yalnız sol değil, tüm siyasi yapıların temelidir. Sanayi devrimiyle birlikte gelen aydınlanma felsefesi, gökyüzünün erkini, yeryüzündeki akıl ile bilim felsefesine bağlamış, konunun devamında her siyasi yapılanma değişik önerilerle kitlelere farklı öneriler sunmuşlardır.

Amaç insanlar için yaşanılacak daha güzel adil bir dünya düzenidir. Bugün, Türkiye Komunist Partisi (TKP) 90. kuruluş yıldönümünü, "Hiç boyun eğer mi İnsan?" temasıyla kutladı. Platon’un , sefiller ,fakirlerin ve avukatların olmadığı çok az yasanın olduğu Devlet'ine, Thomas Morus'un Ütopyasından, henüz sevimli bir devken annesinin kucağından düşerek dünyaya gelen Francois Rabelais'ın Gargantua'sına , William Golding'in Britanya İmparatorluğunun kötü yanlarını atarak ıssız bir adada iyi insanlarıyla düşsel olarak kurduğu Sineklerin Tanrısı'na, Farabi'nin medinetü-l fazıla'sına,Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi'ne, yüzlerce özlenen yönetim örneklemesi vardır. Cennetin yeryüzündeki karşılığının gerçeğini yaratamasa da, düşünü kurmaktan kendini alamaz insanoğlu. Bazen rüyalar kabusa dönse, karabasanlar bütün ağırlığıyla ütopyanın ayaklarını bastığı toposu/topografyasını işgal etse de insani bir durumdur bu, vazgeçilemez.. Ütopyanın karşıtı Distopyadır. Ansiklopediler konuyla ilgili şöyle yazar 'Distopya olumsuz ütopyadır Totaliter ve baskıcı toplumları ifade eder. Devamında şunlar örnek olarak sıralanır : Jack London'nın The Iron Heel’i, George Orwell'in 1984’i; Aldous Huxley'in Brave New World’u; Anthony Burgess's A Clockwork Orange; Alan Moore's V for Vendetta; Margaret Atwood's The Handmaid'ın Tale; Evgenii Zamiatin'nın We’si; Ayn Rand'nin Anthem’i; Lois Lowry'in The Giver’ı; Samuel Butler'ın Erewhon’ı; Chuck Palahniuk'un Rant’ı ; and Cormac McCarthy'ın The Road’ı;Fatih Kerim'in Fetih'i ..Bir başka düzlemde Matrix vd..

Daniel Defoe'nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ve bazılarınca ilk İngilizce roman olarak nitelendirilen kitabı ıssız adadaki Robinson Crusoe ise farklı tekil bir öyküdür..

Hiç boyun eğer mi insan? sorusuna ise bizim şerh koyduğumuzu burada bir kere daha hatırlatalım. Yeryüzünü tüketen 'insani akıl' dır diyoruz. Sol, şayet yeni ve sürdürülebilir öneriler oluşturmak istiyorsa, üretimden doğan gücün haklılığını ve haklarını savunurken, tüketim ideolojisinin de eleştirisini- ezberin üstünü bir kalemde çizerek, ya da hayat ile hayallerin yerini gerçek olanla değiştirip, bilgiyi güncelleştirerek - yepyeni bir zeminde yapmalıdır..

İnsanlığı sürdürmek, üretim araçlarını ele geçirerek değil, üretim araçlarından özgürleşip, doğal olmayan tüketimi yok ederek ancak mümkün olacaktır..
Bilinen ezberin aksine ne Homo Erectus, ne de Neanderthal evrimleşerek Homo Sapiens olmamıştır. Modern İnsan, türevleri içinde bir sıçrama gerçekleştirerek 75 bin yıl önce doğmuştur. Yaşaması için de yeni bilinç sıçramalarına ihtiyacı vardır ki türü sürdürmek adına asıl devrim bu durumu anlamaktır..
Doğaya boyun eğmek ise, uyum demektir..


25 Kasım Perşembe; 2010
Hayat karşıtlıkları, çelişkileri, düşmanlıklarıyla anlamlı, uzlaşmazlıklarıyla değerlidir.
Yaşamın diyalektiği insanı, yeni zamanlara bunlar varsa taşır..
Patronlar olur, işçiler ortaya çıkar; 'o, meta değişimi konusundaki ebedi yasalar uyarınca hareket eder' der Marks( Kap. 1/209)
Bu hayatın şifresidir; aksi ise, akıldan uzak mistizmdir.


Koleksiyon/erler..

Walter Benjamin 'erkenden uyanıp güneşin doğuşunu elbiselerini giymiş halde karşılayan insanlar, gün boyunca başlarının üzerinde bir hâre taşırlar' der. Sanatın dünyayı değiştirme, yaşanılır bir yer kılma amacı, araçsal varlığının taşıyıcıları/arayüzler, koruyucular olmadan gerçekleşemez...


Yapısalcı açıdan bir okuma parçası olarak resim yüzeyi (veya sanat nesnesi) kendi ekonomik edinimi/itilimi olarak ancak kendinin tecimsel yorumuyla çevrelenir. Esere statü kazandıran toplumsal düzendir ; şalter, kilit ve marjları taşıyan ikonografi, hiyerarşik yapıyı güdümleyen göstergeler panosudur . Edinim, belli mekanlara/kasra ihtiyaç duysa , kast'ın elinde olsa da, sanat eseri, tecride kadar sürede kendi etki alanını oluşturur. Görsellik , üretim, sınıfsız/zümresiz bir toplumun hizmetindedir. Gerçi sanatın değiştirmek istediği kocaman bir dünya vardır. Ancak gücü ,-(ekonomik veya ideolojik)-katılımı, ihtimaliyle sınırlıdır. Yani sanat nesnesi ancak ,satın alınabildiği, değişim değerinin bedeliyle kanlandığı oranda yaşar/solur, vardır ve güçlüdür. Bunun için kanallar,mecralar,arayüzlere, dört koldan tanıtım gerekir. Dört kollu, tahteravan da olabilir, tabut da. Adamı vezir de, rezil de yapan bir anomalik mimari, açılan paragraflar eşliğinde kurulan kapan, çirkef bir düzen vardır. Ne ki, spekülatör ile müzeci, galerici, koleksiyonerler birbirinden çok farklı ahlaki pozisyonları ve misyonları olan toplumsal yargı odaklarıdır..
**
Burada bir arayüz belirmeye başlar ;şekillenir. Yaratılışı itibariyle sanal olan sanatın mütemmimi/tamamlayıcısı, fizyolojik/ontolojik varlığının yüklenicisi/kavuşturucusu, hamilenin ceninden insana giden öyküdeki taşıyıcısı, sanatçının ruh ikizi olarak toplayıcı/toparlayıcı olan 'koleksiyoner' bedenlenir. Zorunluluklar bir misyonu var eder/yaratır. Keynes'in görünmez eli devreye girer.


Koleksiyonerler, dünyada sesini duyurmaya çalışan,var olma savaşı veren sanatçıların yol arkadaşları,inanmış yoldaşları olarak sanatla birlikte vücûd bulurlar..


Sanatçı/koleksiyonerin doğumu birlikte olur. Geçen yazımızda bahsettiğimiz üzere, toplaycıların , seçtikleri resim bazında olduğu kadar , yoldaşlık yaptıkları sanatçıyla da anılacak birliktelikleri , sanat tarihinde dipnot olarak kayıtlara geçer.

Spinoza Etika'da fikirlerden (idea) ve buna tekabül eden bedenler ve cisimlerden (corpora) bahseder. Tutkularla gerçekleşebilecek her şeyin akıl yoluyla da gerçekleşebileceğini söyler.
Bedenler isteği temsil ettiği kadar 'aklı' da simgeler; cisimler ise aklın üstünde dolaşan arzu nesneleri,tutkun olunan farazi gerçek,düşsel paranoya,yani gönül verilen sanat eseriyle eşleşebilen kurgular oluşturabilir.
Eski dönemlerde mezarlıklar şehrin, koleksiyonlar yaşayanların sınırlarını gösterirdi. Kitap ve oyuncak koleksiyoncusu Scholem'ü unutmadan, Eduard Fuchs üstüne yazdığı metne bakarak Benjamin'de şöyle bir pasaja rastlarız : 'Sanat, bütün esasi öğeleriyle verili bir sosyal durumun idealize edilmiş maskesidir. Çünkü her baskın siyasi ve sosyal durumun, varlığını gerçeklendirebilmek için kendini idealize etmeye zorlanması ebedi yasadır.' Yani boy aynası her gönül evinin özne-nesne birlikteliğinin tercümanıdır ki, malikanenin varlığının değersel zenginliğinin ölçü karşılığı kültürdür.
Yatırım yapan koleksiyoncular,müzeleriyle bellek oluşturan,çağdaş Türk sanatının koruyucuları , kurdukları,inşa ettikleri çağdaş sanat tapınakları,ibadethaneleriyle Türkiye'nin görsel kültürünün yaşayan tanıkları ,olayların birebir şahitleri olarak ulusal tarihimizi işte şimdi,tam da bu anda yazmaktadırlar.


Gelecek kuşaklara aktarılacak bu uzun romanda yer alan sanatçısı, galericisi,yayıncısı, koleksiyoneriyle hepsinin ortak hikayesidir bugün yazılan. Onlar dünyamızın aynı zaman dilimini birlikte yaşamış, kavgalarını vermiş, birlikte tarihlerini ve kutsallarını oluşturmuşlardır. Saklı olan değil ama yazılan, kayıtlara geçen 'sanat tarihi', sanatçıdan çok, ona yön veren koleksiyonerlerin eseridir.

Gerçi sanat 'red' ederek ilerler; akademik eğilimler ve müzeler bu reddiyeleri biriktirerek, kabul ederek toplumsal bilinci oluştururlar.
Ortaya çıkan çelişki, insanlığın kuruluş,gelişim şemasıyla ilgilidir.
Bu şema,işçi/patron, köy/şehir,bilgi/inanç, uyku/uyanıklık, ruh/beden gibi karşıt/antagonistik ama mutlaka biri varsa, öteki de olan bir dengenin taraflarını belirler.

Bu toplumun içindeyken, çelişkileri kuşbakışı görmek mümkün değildir. Ancak zaman/mesafe an'a anlam verir. Benjamin'e dönersek şöyle der : ' Doğal olarak ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir toplum, bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen şudur : Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılabilir nitelik kazanmıştır.'

Sanat camiamız, dünyadaki sanayileşmenin evrime bağlı sosyolojik yapılanmasının kültür endüstrisiyle üretimsel bağını/paralelliğini umursamamış ve (toplumcu sanatın değinmeleri dışında) bu birlikteliği çoğu zaman kuramamıştır.
Ne var ki buna rağmen, Türkiye'nin yerel eşrafı tarafından yaratılan mizansen ve senaryoda ,ulusal kültür endüstrisinin biraz da takıntılar ve ancak denildiği gibi gıpta ederek/özenerek/taklit ederek ve buna bağlı rakipleşerek üretebilmenin paradoksunda, yerel değerlerini eşsizce yeniden kurgulamış, özgün davranış kalıplarıyla, diğer ülkelerdeki meslektaşlarının zihin coğrafyalarına pek de benzemez kolektif bir bilinç üretebilmiştir.

Aynı Fransız,İngiliz,Amerikan veya Rus piyasasının biricik ve özgünlüğü gibi bu , Türkiye ekonomisinin farklı meşrep ve taklit/montaj kültürünün dünyadaki doldurduğu boşluk kadar önemli bir rezerve neden olarak/doldurarak, eleştirilemeyecek birikim/farklılık ve faydaya neden olmuştur.
Enerji yollarının kesiştiği, siyasi istikrara dünyada Türkiye açısından her zamankinden çok ihtiyaç duyulduğu bu zamanda ekonomideki verimlilik sanat piyasasına da yansımış, kambur heykelci ile Davut'un öyküsündeki gibi ürettiğinin ses vermesini, seda uyandırmasını bekleyenler olarak koleksiyonerler ve galericiler artık sonunda bu pazarda derinden de olsa bir ses, uğultu duymaya başlamışlardır.


Marifet iltifata tabidir. İltifatsız marifet zayidir. Ya da Doğançaylar'dan Baraz, Eczacıbaşı, Muammer Kırdök ve diğerlerine ; çarmıhı sırtlanan mesenlerin/mesih ve inananların önemi üzerine..


Yerel toplayacılarımız, koleksiyonerler, Sotheby,Christie's ve diğer müzayede salonlarında milyon dolarlarla alıcı bulan sanatçıların koşuya ilk başladıklarında yanıbaşlarında,omuz hizalarında apoletleri,madalyaları,ünvan/şan şöhretleri,kimseleri yokken, hem işveren hem dost ve suflör olarak bu yerel piyasanın önce akıllı ,sonra inanmış müteşebbisleri olarak yer almışlardır.

Tanrının halifesi,yeniden yaratanı olan sanatçının inanmışları,mesenleri,bazen karanlıktaki gözü veya iz sürücüleriydiler .
Bir üretici olan sanatçı ile 'müşterisiz eşya nafiledir' diyen piyasa ekonomisi arasındaki zorunlu ilişkinin sonucuydu bu birliktelik.
Sonuç itibariyle dinsel metinlerde belirtildiği gibi 'insan acz içinde ve muhtaçtır; 'esfel-i safilin'e çakılmıştır.
Yani tüm bireyler, bir taraftan tüketirken bir yandan da (sanatçıda da olduğu gibi) üreterek tekamülünü sürdürmek zorundadır . Bu da, iş/işçi/işveren ilişkisini tüm toplum kademelerinde vazgeçilmez kılar.

Karl Marks Kapital'in 1. cildinde bu karşılıklı bağımlılığı şöyle tarif eder; "Kapitalist üretimin büyük güzelliği şuradadır;(..) emeğin arz ve talep yasası doğru çizgi üzerinde tutturulur,ücret salınımları(..) doyurucu sınırlar içine alınır, emekçinin kapitaliste toplumsal bağımlılığı, bu vazgeçilmez koşul güvenceye alınmış olur" 1/788


Koleksiyon/erler olmasa, sanat yapıtı dünyada cürmü kadar yer tutar..


İsimleri bazen Ambroise Vollard, D.H. Kahnweiler veya Leo Castelli, Peggy Guggenheim, Mary Boone, Daniel Tamplon veya Bülent Eczacıbaşı, Murat Ülker, Yahşi Baraz, Nahit Kabakçı da olsa heyecanları, yaşamları ve tutkuları benzer,misyonları aynıdır ; kaderleri, inandıkları sanatçılarla paralellikler gösterir ve sanatın, sanatçının yaşayacağı havayı, üstünde duracağı toprağı/binayı bu eşsiz oyun kurucular inşa ederler.

Açık pazarlama yöntemi ile fiyatı yükselten spaülatörle inanmış koleksiyonerler arasındaki fark ise dağlar kadardır ve şimdilik bu yazının konusu değildir. Son yıllarda Türkiye'yi etkisi altına alan kitchleşmiş globalizmin performans görüntüleriyle başta Sotheby's, Christie'nin manipülasyonunda yaratılmaya çalışılan Türk sanatını dünyaya açma girişimleri ,önemli handikaplar içermektedir.

Bizim anlattığımız öykünün bir tarafını sanatçılar oluştururken, bir tarafını da bu dengeyi oluşturan 'toplayıcılar' yani koleksiyon/erler dengeler.


Bunlara eklenebilecek büyüğünden küçüğüne yüzlerce toplayıcı, koleksiyoner, entellektüel daha vardır; biliriz.


Bugün basında gördüğümüz bazı isimler öne çıkmaktadır. Kemal Bilginsoy, Emel Orhan Karadoğan,Suna Erdoğan Tanaltay, Nezih Barut, İbrahim İper, Erdoğan Demirören, Sema Barbaros Çağa, Demet Cengiz Çetindoğan, Leyla Cengiz Akıncı, Yunus Büyükkuşcuoğlu, Lucien Arkas, Ömer Koç, Ebru Özdemir, Dr.Vural Solok, Mustafa Taviloğlu, Muammer Kırdök, İpek Ahmet Merey, Dr.Bülent Karadağ ve diğerleri.. Türkiye sanatının geleceğe taşınan inşa sürecinin temel taşlarına eklenecek yüzlerce ad daha vardır...

'En büyük hayalim çağdaş sanat merkezi kurmak' diyen koleksiyoner Ebru Özdemir ilave ediyor : 'Esas anahtar kelime emek. Emek olmadan hayatın hiçbir alanında gelişim olmuyor.' Özdemir ,işin sırrı, halvetin hikmeti, bereketin şifresini çözmüş ; gerisi teferruat..

Toplumsal işbölümü içinde herkes kendi gerçeğini, rolünü, öyküsünü yaşamaktadır.

Bu birlikte oynanan bir oyundur. Onların isimleri dünya sanat tarihinde ,doğrusu yanlışıyla sanatına inandığı sanatçılarla yanyana hatırlanacaktır.


***


22 Kasım Pazartesi; 2010
Avrupalı olmak ya da sarı saçlı zenci gibi durmak..






Mimari fotografın büyük ustası Julius Shulman'ın yüzüncü yaşı

On ekim 1910'da doğan Julius Shulman,tanrının şanslı kullarındandı; iyi ve uzun bir ömür yaşadı. 99 yaşında 15 Temmuz 2009'da öldüğünde dünya fotograf tarihine geride iyi anılarla dolu renkli bir sayfa bıraktı.
Modern mimarinin çizgileri onunla sevimli kılınmıştır da diyebiliriz..
İlk kamerasını aldığında 23 yaşındadır. 26 yaşında mimar Richard Neutra ile çalışmaya başlar. Makina seçimini nisbeten daha az iddialı bir kamera olan Eastman Kodak yönünde kullanır. Shulman, 70 yıldan fazla sürecek olan kariyerini bir mimari belgeselci olarak sürdürmüştür dersek de bu eksik bir tanımdır. Ama ne mimari baheneydi onun için, ne de fotograf. İki parça arasına konulan bağlantı elemanı gibi Shulmanla birlikte tamamlanan estetik zincir, dünyanın Amerikan lüksüne öykünme dönemine denk gelmiştir. Şanslı kullardandı dedik; iletişimin Avrupa'yı aşıp okyanus ötesindeki moderniteye eklemlenen yaşam tarzından doğan bu yeni oluşumdan, kıskanılan kavramdan, türdeşleri arasından sıyrılıp özgün stilini dünyaya gösterme olanağını buldu..
Fotoğraflarıyla çeşitli ödüller kazanan Shulman, ayrıca Amerikan Mimarlık Enstitüsü’nün ömür boyu onur üyesi olan tek fotoğrafçı üyesi olarak bilinir.

Bu Avrupalılar rezil ırkçı önyargılara sahip, ortalığı karıştırıp, sütten çıkmış ak kaşık gibi kenarda öğüt vermeyi seven adamlardır. İstisnaları var mıdır ; bana rastlamadı. Julius Shulman, ırkî durumundan nasiplenen bir öncelikle kendini gösterme imkanı bulmuştur. Mimari yapıların Haman'ı, yeryüzü meslek tanrılarının en çok müridi olanı Le Corbusier ise, Julius Shulman'ın doğduğu yıl İstanbul'a yaptığı ziyarette Türkiye'yi 'Sinsi saldırılar ve fesatlar ülkesi' olarak(1) tanımlıyordu.


Avrupalı farklı olanı sevmez; 'demokrasi' yalnızca lügatta bir sözcüktür. Bir başkasında kendi örfi/dini,kültürel suretini bulmak ister; kendinden kabul edebilmesi için, köpekler gibi iz sürer, ırkının kokusunu arar. Kendinden'leştiremezse ısırır,hırlar,taciz ve rencide eder. Rönesans'ın İtalyan mimarları Floransalı Filippo Brunelleschi, Donato Bramante, Andrea Palladio önemlidir ama Doğulu Mimar Sinan ona bir şey ifade etmez. Corbusier devam ediyor : "Sayılamayacak kadar çok kervansarayla yüz kadar camii yapmış olan o adamın elinden çıkmış bu heybetli camii" (de dahil oluyor e.ç.g) "Bursa Camii dışında ,Osmanlı ülkesindeki bütün camiler iğrenç, tiksinti veren ve isyan ettiren boyalı bir bezeme tarzının darbesini yemiş gibiler. Bu camileri sevmek için hem çok çalışmak, hem de sevmeyi istemek gerekiyor(2)"


Julius Shulman'ı sevmek için de Avrupa'yı anlamak, Amerikan hayat tarzına hayran olmak belki de gerekir. Ama bu konuları bizler o kadar ılık suda haşlanan kurbağa gibi içselleştirdik ki, artık bir başka şekilde düşünme becerimizi kaybettik; Le Corbusier'yi, İstanbul'u şimdilik bırakıp Shulman'la devam edeilim..
Özellikle siyah beyazda, mimari yapının görsel dinamiklerini yeniden yaratmış, farklı bir tür oluşturmuştur . Çekmiş olduğu fotoğraflarıyla mimari fotoğrafçılığa yeniden hayat veren, bağımsız görüntülerin ayrı bir kategoride değerlendirilip farklı bir fotoğraf dalı olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Çağın Le Corbusier'le başlıyan inşalaşma sürecinde beton ve çeliğe ruh verme mücadelesinin girdabında modern mimarinin çizgilerini, kıvrım kıvrım hatlarını ortaya koyarken ,Amerikan yaşam tarzının vizyonunu farklı bir duyarlılıkla bu sürece ekledi..

Shulman’ın kişisel portfolyosunda Rudolf M. Schindler, Gregory Ain, Frank Lloyd Wright, Charles Eames, Raphael S. Soriano, John Lautner, Eero Saarinen, Albert Frey, Pierre Koenig ve Harwell Haris gibi çağdaş Batının önde gelen mimarlarının eserlerinden fotoğraflar bulunur.

Shulman’ın herkes tarafından kabul gören bir eseri de 1960 yılına tarihlenen 'Case House Study'dir. Fotografta geri planda Los Angeles’ın karanlığı delen ışıklarının mimari mekanla karıştığı teras odada iki kadın görünür. Akvaryum ve kadın imgesiyle bu fotoğraf, şehir, uygarlık, yükselen değerler , yeni dünya gibi metaforlara zemin oluşturur..


(1-2) Le Corbusier, Şark Seyahati, İstanbul 1911 İş Bankası Yayın.Çev. Alp Tümertekin, Sayfa 77,81,113
***



Impermanence / Süreksizlik
Arslan Ahmedov, Haner Pamukçu,
Jean Christophe Sartoris, Veneta Zaharieva
2 Aralık- 29 Aralık 2010


DAİRE, iki Fransız ve iki Bulgar fotoğraf sanatçısının bir araya gelerek hazırladıkları “Impermanence” adlı sergiye Cihangir galerisinde 2-29 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor.
Sergide Veneta Zaharieva, Arslan Ahmedov, Jean Christophe Sartoris ve Haner Pamukçu fotoğraflarıyla süreksizliğin ve "kalamayışın" kaçınımazlığıyla yüzleşiyorlar. Gerçeğin düşe imrendiği, varoluşun hiçliğe öykündüğü bu geçiş serüveninde labirentin giriş ve çıkış kapılarını aynılaştırırken sanatçılar tozlu raflardaki küf kokulu geleneksel fotoğraf tekniklerini kullanarak “tutunamayışı” değil de, artık “tutunmayışı” öykülendiriyorlar.
2, 3 ve 4 Aralık tarihlerinde ise Veneta Zaharieva, sadece randevu ve sipariş üzerine, bu sergi için galeri içinde geçici olarak inşa edilen stüdyosunda collodion tekniğiyle portre çekimleri gerçekleştirecek. Collodion ilk kez 1851 yılında Frederic Scott Archer tarafından kullanılmış fotoğraf literatürüne “wet plate” adıyla geçmiş ve genellikle aluminyum plaka üzerine çeşitli kimyasallarla baskı yoluyla üretilen bir fotoğraf tekniği. Dileyenler gün ısığında bu plakaların üzerinde yavaş yavaş beliren portrelerinin bu sihirli oluşum sürecini ve collodion banyo tekniklerini izleyebilirler. Örneklerini sanatçının web sitesinde daha önce üstünde çalıştığı “Bulgaliens” projesi linkinde görebilirsiniz.
Katılan sanatçılar hakkında detaylı bilgi için:
www.venetazaharieva.com
arslanahmedov.blogspot.com
www.jcsartoris.com
www.hanerpamukcu.com

“Impermanence”, 2 - 29 Aralık 2010 tarihleri arasında Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Cihangir'de görülebilir.
Program:
Yer: DAİRE Cihangir
Adres: Akarsu Cad. Şimşirci Sok. Santral Apt. No: 11/1 Cihangir Beyoğlu İstanbul
Sergi: Impermanence
Sanatçılar: Veneta Zaharieva, Arslan Ahmedov, Jean Christophe Sartoris, Haner Pamukçu
Tarih: 2 - 29 Aralık/ 2 - 29 December
İletişim: 0212 244 12 68 ve 252 52 59

***


2o Kasım Pazar; 2010
Necmiye Gönenli'den 30 Yıllık bir portre


Hiçbir şeyim yoktu, her şeyimi aldılar diyor şair. Resmi, nedendir bilinmez kaybetmişim. Kurşini çelik mavisi ; 12 Eylül günleri. Tünel'deki taş binada soba başında oturmuşuz Avni Arbaş, Hayati Asılyazıcı, Şahap Balcıoğlu ile yeni çıkan Yazko'nun Somut Gazetesi elimizde, oturmuş tartışıyoruz. Ufuk Suçsuzer'le Murat Bardakçı sobanın başında ayakta; ellerini ısıtıyor. Taş bina; korlaşmış kömür dışında her yer ayaz. Kenan Evren Polonyalı ressamın tablosuna bakıp , 'bu resmi ben de yaparım' demiş. Nereden bileceğiz generalin sahiden söylediğini. Asılyazıcı genel yayın yönetmeni, Balcıoğlu ile ben Somut'un yazarıyız. O ara içeri Necmiye girdi. Elinde yukarıdaki resim. Uzun yıllar masamın kenarında durdu.
20'li yaşlarında bir filiz, mavilik içindeki bir siluetti Necmiye ; 12 Eylül karanlığında yüzü aydınlık, tebessümü meltem, duruşu onur, çizgileri umuttu.. 'Bu resimde görünen suretin ötesindeki siret anlatma çabasıydı' diyor yıllar sonra ; ekliyor ' gördüm ki, benim ruhumdan böyle yansımış.' Menevişli alacakaranlık; caddelerde adım başı kimlik soruyor askerler.. Kargadan başka kuş, yeşilden başka renk olmadığı, asmayalım da besleyelim mi dönemi.. Süleyman hep başbakan gitmiş; Özal, cuntanın kurtarıcısı. Henric İbsen, 'çoğunluk her zaman haksızdır' diyor.
Geçende fotografını yolladı; gençlikle birlikte kaybolan resim yandaki gibiydi..
Hey gidi Necmiye hey; 12 Eylülün puslu günlerinin, serinlik veren ressamı. Hasdal Cezaevi'nde bir ay yattı sebepsiz yere: Daha sonra Selimiye Askeri Mahkemesi'nde aklandı.. Yıl 1982'nin Ocak ayı, soba başında toplanmış, resme bakıyoruz..
Cızırdayan kasette Konstantinos Kavafis'in dizeleri yükseliyor..
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın./Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,/aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına./Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-/Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.. umutla dolaştırdığın gövdeni...



21 Kasım Pazar; 2010
Bir sanat eserinde alıntı, çalıntı mıdır? İntihal nedir?


Fransa'nın ulusal Nobel'i olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü kazandı.
'Fransızlar, sert ifadeleri sever.'diyor. Biz de sevdiğine göre Michel Houellebecq için, istediği dilden bir ikram gerçekleştirelim..


18 Kasım'da Taraf Gazetesi yazıyor ; "İslam için gerizekalıca diyen Houellebecq, Paris Review’un son sayısına verdiği röportajda muhabirin sorusu üzerine bu konu hakkında da bir şeyler söyledi. Muhabirin “Bir komedyen gibi dönemin hassas konularını kurnazca ele alıyorsunuz ve sonra da gerçekle bağdaşmayan bir aşağılama noktasına geliyorsunuz. Çok komik. Bu sizi şaşkınlıktan güldürüyor mu?” sorusuna: “Gülüyorsunuz, çünkü aşağılama yalnızca açık olanı belirtmek iddiasındadır. Bu edebiyatta biraz alışılmadık olabilir, fakat özel hayatta böyle değil. Mesela İslam’ın gerizekâlıca olduğu, özel hayatta kolayca söylenebilecek bir şey. Bu biraz olsun, bence, savunulabilir ifadeler, Fransız kültürünün bir parçası gibi geliyor bana" diyor ekliyor; 'Fransızların sert ifadeleri sever.'
Biz de sevdiğine göre Michel Houellebecq'e istediği dilden bir ikram gerçekleştirelim..


Sokakta görsem yere tüküreceğim bir adamdır Michel Houellebecq. Kendim adıma değil, ırkçılığı bir toplumsal kolektif olarak içselleştirmesi,İslamı ezilenlerin dini olarak alaya almasıyla. İçerden baktığımız durum, dışarıyla parelel değil, bu konuda tanzimatçı şartlanmaları kırmak, liberal yamalara prim vermemek gerekir. Annesi de bizim gibi düşünüyor olmalı ;oğluyla ilişkisini kesmiş ve müslümanlığı seçmiş. Bizlerin tepkisi, bir inanç savunuşu denilemese de, mağduriyetin öfkesiyle Batı'nın solcu, sağcısıyla farketmeyen ortak egosantrik hafızasına duyulan tepkidir. Tavrı, aslında Avrupa'nın kuyruk acısını gösteriyor ki, sonunda iltifat ve 10 Euro sadakayı hak etti büyük patrondan. Le Monde 'Umarız bu yıl artık Houellebecq ve Goncourt birbirini bulur, biz de kurtuluruz' diyordu. Michel Houellebecq, geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Nobeli olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü 'La Carte et Le Territoire'la kazandı.

Michel Houellebecq , 26 Şubat 1958'de Réunion adasında doğmuş bir Fransız yazarıdır ve gerçek ismi Michel Thomas'tır. Les Particules élémentaires/Temel Parçacıklar ve Platform romanları ile tartışmalı bir uluslararası şöhret kazanmıştır. En olumsuz eleştirilerin yanı sıra, onu yeni Fransız edebiyatının cevheri olarak gören değerlendirmeler de bulunmaktadır. Gerçi bundan sonra 'sırada Nobel var' diyenlere bir hazırlık olarak da görülebilir bu seneki 2010 Goncourt ödülü.


1903 'de ilki John Antoine Nau'ya verilen, devamında araya sıkışan meşhurlardan 1919 Marcel Proust,1954'de Simone de Beauvoir, 1970'de Michel Tournier 1956'da Romain Gary kendi 1975'te ise Emile Ajar takma adıyla aldığı Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülleri Fransa'nın en önemli edebiyat pazarlamasıdır. 2006'da 100. kez sahibini bulan ödül alanlar içinde diğer ismi hatırlananları ancak frankologlar bilir..


Bir önceki romanı Les Particules élémentaires -Temel parçacıklar-, isim vererek saldırdığı tanınmış kişiler, yazarın mensup olduğu edebiyat dergisi Perpendiculaire'den 'şaibeli görüşler' suçlaması ile uzaklaştırılması ve Houellebecq'in tepkileri nedeniyle medyatik bir boyut kazanmış, çoksatanlar listesine girmiş ve İngilizce çevirisi 2002 IMPAC ödülünü kazanmıştı. Bu roman ile Houellebecq Fransa içinde ve dışında gazetelerin ve edebiyat dergilerinin aranan bir yazarı konumuna gelmişti ki, bugüne gelişin adım adım hazırlanması demekti bu.. Avrupanın sollu sağlı aristokrasisi, liberal burjuvazisi, seçkinci demokrasisi söyleyemediklerini, Houellebecq'e pervasız, patavatsızca söyletmekte yeis görmüyordu. Eleştiri sınırlarını aşan nefrete varan İslam dünyası düşmanlığı Temel Parçacıklar romanında da kendini göstermişti; bu durumun Avrupa'nın temel tavrı ile bağını görmezden gelmek saflık olur. -Bu arada oğlu ile temasını kesmiş bulunan- annesinin ise Müslümanlığı kabul etmiş bulunduğunu da ayrıca belirtmek gerekir.
Michel Houellebecq, geçtiğimiz günlerde Fransa'nın nobeli olan 'Goncourt' edebiyat ödülünü kazandı.

Bu sayfaya Houellebecq' almamızın nedeni ne aldığı ödül, ne de Avrupa ortak bilincinin esir tüccarı hafızası, duvar yazılarına taş çıkartan itirafları. Aristokrat soysuzların söyleyemediklerini söyleyen vantrilok olması da değil; İslam düşmanlığının ödüllendirmesi, ödüllü kuklaların, paravan teşkil eden kullanılabilir, ready made/hazır nesne,nazır özne yazarlar olması ve diğer. Neden başka:

Michel Houellebecq, yazılarının önemli bir kısmını internet üzerinden yayımlanmış bilgi,makalelerden ,özellikle Wikipedia sitesinden kes/yapıştır mantığıyla alarak/çalarak yazıyor.
Kopya iddialarına karşılık 'Bir pasajı olduğu gibi alsanız bile,amacınız onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' diyerek cevaplıyor.
Baştan aşağı yanlış ve argo sözlüğündeki bütün olumsuz sözcükleri hakeden bir yazar görünümündeki Michel Houellebecq'in tek katıldığımız cümlesi ise bu 'onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' ifadesidir.
Bu konudaki görüşlerimizin devamı 'intihal nedir?' yazımızda okunabilir..


***


19 Kasım Cuma ; 2010
Sen anti- sanat yapabilir misin abidin?
ya da mâsanat; ama yaptığın an, sanat olur be usta..



Nesnenin suskunca özneleşmeye meyletmesi gibi; kavramın/imgenin, aslının yerine geçme hali, ama o 'kalakalma' durumu. Farkedilemeyen bir olağanlık/durağanlık.
Var olup da olmama, yok sayılma, kaale alınmama, esamesinin okunmama durumu.
Moda olan sözcükler vardır; son yıllarda 'madun'da bunlardan biri. Maduniyet/ Subalternity: Eşikte Olma Hali diyorlar. Ferit Develioğlu,Osmanlıca/Türkçe Sözlük'de 'mâ'dun,alt,aşağı derecede,emir itibariyle aşağıda-fels.fr.subliminal' diye yazıyor.
İş ondan başlıyor; Marks, yanında evrimci kalır. 1937'de ölen Antonio Gramsci, bu kişilere mâdun (subaltern) adını vermiştir. Felsefe boş durmamış, kişi,hâle dönüşmüş, durum/kavram yaratmıştır. İtalya'dan yola çıkan sözcük, dünyayı dolaşıp bize ulaştığında 'madun' oluyor. Hindistan'da bir topluluk olduğunu söyledikleri madunlar'ın yok sayılması, kelimenin de bu anlamda 'yok' demek, diğer anlamıyla yok sayılan ötekine bağlanması işgüzarlık demeyelim de, bizler tarafından yapılan yeterinden fazla çapraşık bir katkı oluyor. Edward Said, Levinasların konuya girmesi kelimeyi mağdur'a yaklaştırıyor. İsrail,Filistinliler, Kürtler, Tamiller sıraya giriyor. Örneklemeleri çoğalttıkça kavramlaşan kelimede arap saçına dönüyor, entellektüel zırvalama açısından mümbit bir sözcük oluyor. Ezilen halklar susmuş bir köşede.. Kelime benzerliği olan dünya lugatlarından derle koy sepete; uydur uydur söyle..
Neyse konumuz ne Fransızca Subalternity'e karşılık yaratılan 'madun', ne de temsil gücü,kudreti olmayan ezilmişler üzerinden düşünce geliştirmek.
Bilindiği gibi mâ yokluk eki. dûn ise, dünya/yerkürenin kökü. Kelime anlamıyla dûn, aşağısı,altta olan,alçak anlamına geliyor. Madunum, dediği an, maduniyet hali sona eriyor, ses çıkıyor, öteki oluyorsun, proleter veya bir ezilen topluluk oluyorsun, ama artık madun olmuyorsun; paradokssal bir durum.. Onun için eşikte olma, çizgiyi aşmama hali diyorlar. Bir adım ötesi, ezilen olmak. Ama madun, ezilen bile değil, çünkü bir 'yok' hali.. 'Ah' dediğin an farkedilecek ve tasniflenecek, sınıf,zümre mücadelesine, insan mübadelesine, gireceksin. Bir ekonomi ve sosyal güç oluşturacaksın..
İsteyenler bu konuda çokca üretilmiş fikre,esere ulaşabilir;
ama bizim konumuz bu da değil.
Ma ekinden yola çıkıp, ademe ve evrime, Darwin'inin şahit olamadıklarına, din eksenli bakışın, okuyup da gözardı ettiklerine göz atacağız;
Madun'dan adama, maduma, yok ve var oluşa sıçrayacağız; evrimin bazı yerlerinde olduğu gibi..
Gelecek bir hafta boyunca; olursa..


17 Kasım Çarşamba; 2010
Kant'a Descartes'a yeryüzünün ihtiyacı var mıdır? Ya da Bilgi nedir?



Kant'a Descartes'a yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?

Doğayı da, hayvanları da, gücü yettiği ölçüde insanları da 'mülk' olarak görme anlayışındadır; zihni varlığını, her varlığın önüne/üstüne koyup kutsayan, paranoyanın esir aldığı habis bir tümör tarafından ele geçirilmiştir sanki.
İnsanın sosyoloji,teoloji,ekoloji, sanat ve ekonomisi ya da lime lime edip hepsine bir kavram bina ettiği kağıttan ideolojisi, mutlak sonsözü budur kısaca..


Habilis,becerikli/yetenekli anlamına geliyor. Dünyada ilk insanımsı örnekler olan Homo Habilis atalarımızdan kalan iskeletler 1.8 milyon yıl önceye tarihleniyor. Doğu Tanzanya'daki Olduvai Gorge Vadisi'ndeki bulunan habilise benzeyen Koobi Fora/ Kenya'lı Rudolfensis türünde de beyin hacmi 650 cm3'e çıkıyor. Lucy, Eractus derken alet/silah kullanan Neanderthal insana ve 1500 cm3'e ulaşıyor beyin hacmi. Bu modern insanın 1350 cm3 beyninden daha büyük bir kapasite demek. Ama orada da kalmıyor; büyük beyin kurtarmıyor; Neandarthal insan bilinmeyen bir nedenden dolayı tür olarak bütünüyle dünyadan siliniyor.

Büyük beyin, fazla akıl, değişen iklim şartlarında hayatta kalmaya yetmiyor;28 bin yıl önce Neandarthal ortadan kayboluyor diğer türler gibi.


40 bin yıl önce Neandarthal'le birarada yaşayan yeni bir oluşum olan 1350 cm3'lük beyin hacmiyle Homosapiens insan ırkının varlığını görüyoruz..

Birlikte 12 bin geçirdikten sonra , bir insan ırkının iklim değişikliği, cinsi etkileyen bir virüs ya da ırklar arası savaş gibi bir nedenden aniden tarihe gömülmesi, öteki ırk olan günümüz insanı Homosapiens için de doğada süreli yaratılan her canlının kaderi gibi bir durumun beklendiğinin göstergesidir.

Kısaca insan, süreli yaratılmış, evrimini tamamlayınca yok olacak bir canlı türüdür.
Buna rağmen modern insan, evrimleşmenin bilgisine ulaşsa bile, idrakına ulaşamamıştır.
Bilgi'nin bilmekle sınırlandığı, idrak bağlamında insan'ı doğaya/doğasına iade etmediği, aksine ayrılığını pekiştirdiği bir gerçektir...
Ala-ı vâlâ ile insanı kozmosun merkezine oturtan Kant şöyle demektedir : 'Evrende bulunduğumuz noktadan, her ne kadar oluşumu tamamlamış görünen bir dünya ve sistematik bağlantı içindeki sayısız dünyalar önümüze seriliyorsa da; gerçekte, sadece tüm doğanın merkezi olan ve kaostan sıyrılıp kendini geliştirerek kusursuzluğa erişmiş bulunan noktanın yakınındaki bir yerdeyiz'

Yani özetle Immanuel Kant, Evrensel Doğa Tarihi Ve Gökler Kuramı (breh,breh) kitabının 133. sayfasının mealen diyor ki, insan biraz daha çalışırsa kainatın merkezini mülk olarak tutacaktır. Bu Nasrettin Hoca'ya 'dünyanın merkezi neresidir hoca? ' diye sormalarına verdiği cevapla eş anlamlıdır. Hoca, soruya 'burası' diye cevap verir. 'Niye?', derler. Hoca'nın cevabı Kant'ı doğrular niteliktedir. 'Çünkü ben buradayım'
Bu düşünme problematiği yalnız dinsel imgelerde, teolojinin 'eşref i mahlukat' anlayışında değil, batı felsefesinin merkezi yapısındaki cümlede 'cogito ergo sum/düşünüyorum öyleyse varım' anlayışında da vardır. Merkezde ben varım, benden ötesi ise tufandır anlayışıdır bu. Doğayı da, hayvanları da, gücün yettiği insanları da 'mülk' olarak görme anlayışıdır; sosyoloji,teoloji,ekoloji, sanat,ekonomi ya da insanların lime lime edip hepsine bir kavram bina ettiği mutlak ideolojisi, sonsözü budur kısaca..
İnsan merkezli yaratılış/yorumlama sorunu, post modern özne olarak, herşeyi yapma iktidarı, yaşamın bütün alanlarını istila etme egosuyla dolu insanı var etmiştir.

Söylediklerimizi anlamanın felsefe açısından oluru yoktur; yaşamını 'uzlaşma' değil, başkaldırmak üzerine kurmuştur. Bilim ise,iş işten geçtikten sonra, koşullara bakıp, durumu tersyüz ederek doğrularına kavuşur. Şu an söylediklerimizi bu akıl cenderesininde anlamanın, teori ve pratik açısından anlamlandırmanın şartları ne yazık ki mevcut değil. Ama biz gene tarafsız okuyucuya sormadan edemiyoruz:

Kant haklı mıdır?


Peki, uygarlıkların,felsefenin,teknolojinin temeli,
ideolojilerin ya da inanışların şifresi,
her insanın ekmeği/azığı olan bilgiye,
yeryüzünün ihtiyacı var mıdır?




***