Selçuk Demirel'den bir şölen: Gösteri.
Paris'te yaşayan dünyaca ünlü çizer Selçuk Demirel'in “göz” teması üzerine yaptığı çalışmalar Gösteri’de biraraya gelmiş. Göz’ün bütün halleri var bu çizimlerde: açgözlüler, salyangözler, gözfenerleri vb. İnsanlık hallerine farklı bir “göz”den bakış diye tanıtılıyor kitap..
Evet, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan resimlemelerinin adı Gösteri. 1973'de onun ilk Karikatürcüler Derneği'ne kayıt olduğu günü , gençlik heyecanını ve ilk dönem karınca misali çalışmalarını bilen biri olarak bu kitabın adının 'Göz-Teri' olmasını öneririm..
Hiçbir başarı tesadüfi değildir. Selçuk ,ufak şerit ihlalleri olsa da yolun hakkını vermiştir..
***
12 Ağustos 2010 Perşembe
Siyasetin uzantısında doğanın/doğamızın kirliliğini sorgularken soruyoruz...Maskaralık edip,iaşe kabilinden kapı önüne konulan çanaklarla değil, gerçek anlamda düzenden beslenenlerin, sisteme köklü itirazları olabilir mi? Sözüm ona eleştirenlerden/bu işi meslek edinen sosyologlardan/psikologlardan,toplum mühendisi eleştirmenlerden öğrenilecek/beklenecek işe yarar bir şey var mıdır? Bu konuda kendi inşaatını şehrin meydanına diken Oğuz Atay, bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynaktır..
Bugün şehirlerin kuşatması/uygarlığın baskısı altında olan, yalnız Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da bahsettiği roman kahramanı Turgut Özben ve intihar eden arkadaşı Selim Işık’da gösterilen, uyumsuz/sıra dışı,bunalan birey,kuşatılmış özne,'insan' değildir; Egosantrik özbenlik ve içimizi/dışımızı yakan ışığımızın felsefesi emperyalizmin kuşatması altındaki 'Aydınlanma'nın ardındaki yaşamdan kopartan 'derinlik' ve 'karanlık' da ürkütücüdür. Gizleri delik deşik/sırları dökük, yüzümüze tutulan bir aynanın eziyetidir söz konusu olan.. Düşünürseniz göreceksiniz ki, Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nde binlerce madde oluşturacak kadar çok mahsun ve masum 'tutunamayan' her türden canlı vardır bu yeryüzünde..
Günümüz eleştirmenlerinin bol bol kopya çektiği, kiralık akılları etkileyen en verimli kaynak olan Walter Benjamin, hem Brecht hem de Adorna'nın yakın arkadaşıdır. Nesneler onun için canlıdır, 'eleştiri yapıtları kurtarma sanatıdır.'der.Kabul etmek kolay değil; Benjamin'in gölgesinde palazlanıp piyasayı ellerinde bulunduran, vakıflardan/cemaatlerden, zenginliklerden beslenenleri yadırgıyoruz. İster sol gösterip sağ vuran Frankfurt okulunun yetiştirmeleriyle, ister Amerikan kültürünü yaratan Clement Greenberg'le başlayıp yapay ayrılıklarla Peter Bürgerlerle devam edenlerle olsun ; bu isimlerin ardına/peşine,devamına bir dizi Türkçe ismi ekleyeceğimiz hizmet erbabı yerli/yersiz eleştirmenlerle aynı kanıyı ve düzlemi paylaşmıyoruz. Eleştiri, sanat yapıtını kurtarma sanatı değil, istisnasız tüm hükmeden kavramlardan, toplumu özgürleştirme, ökselenmiş düşünceyi mülksüzleştirme görevidir diyoruz. Evet gösterdiğimiz tepki devrimci/özgürlükçü insani bir reflekstir. Yalnız burjuva eleştirmenlerle değil, farklı disiplinlerden gelmiş sosyolog,siyaset bilimci, sanat tarihci ve toplumu yönlendirici akademik seçkinlerle araçlar ve amaçlarımız çok farklılık gösteriyor. Bu sayfaların okuyucuları ne demek istediğimizi, kolayca anlayacaklardır. Başat sorunumuz tüketimden ziyade dünyayı bitiren 'üretim'in ve insanın herşeyi kendi yararına/kendisine bağlıyan mülkiyetinin algılanmasındaki farka dikkat çekiyoruz. İkiyüzlü burjuva kanunlarına/kurallarına, kendilerini cilalayıp ortaya süren sosyal pazarın meddahlarına, gitme vakti gelmiş ama hala ayak sürüyen mondenlere tepkimizi izleyenler bilirler. Tarihin çöplüğüne doğru yolculuğa direnen kavramlara/ezbere alınmış hiyerarşiye ve değişmez sandıkları değer yargılarına, entelijansiyanın adam harcama mekanizmalarına, kimsenin tavuğuna 'kış' demeyen ilişkileri düzenleyen görünmez yasalara, sömürüyü sürdüren şeytan ayetlerine, bunlara çıkarsal ortak olan/içine sindiren kişilerin şartlanmışlığına, soysuz menfaatler üstüne kurulmuş ilişkilere,yaşam biçimlerine.. Düşünce hımbıllarına kimlik, komprador hırsızlara statü sağlayan beslenme/semirme mekanlarına ya da topluma şekil veren/beyin yıkayan,vicdanları parlatan şirket/holding kurumlarına... ; listeyi uzatabiliriz..
Bizse arı kovanına çomak sokup, tavuklara 'kış' diyor,ırkına ihanet eden köpeklere tekme atıyoruz.
Eleştirilerimizin temelinde 'sanat' değil, çürümüş burjuva ahlakı yer alıyor.. Kişiler değil asıl konumuz; dünyayı hiyerarşik bir arenaya çeviren seçkin/elitist ahlak..Hangi ideoloji olursa olsun,başa geçen 'sömüren seçkin' olmaya talip.. Yani özne ile değil, insani 'öz' ile ilgili etik kaygılarımız var. Marks, 'Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramaktır; ama insan için kök, insanın kendisidir. der, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'nde. İnsana ,içindeki öz, kendinine ihanet etmeyen vicdana güvenmek gerekir..
Siz hiç amele pazarına düşmüş yoksulun bir gününü izlediniz mi? Ya da mezbahane de danaların kafalarının uçurulmalarını; veya tavuk çiftliklerinde hayvanlara yapılan muammeleyi,endüstriyel gıda terörünün öznesi acı çeken canları. Preslerle onar onar ezilerek öldürülen domuzların elekrtikli testereyle doğranmasını. Çinlilelerin kedileri canlı canlı kaynar suya daldırıp çıkartıp, ayağının ucundan bıçağın sivri ucunu takıp derisini yüzerken haykırışlarını; ki bütün bu işler toplam bir dakika sürüyor; bu akıl almaz gösteriye şahit oldunuz mu? Kavrulan meşeleri, sedirleri, servileri, testereyle biçilen ağaçları, buldozerlerle talan edilen ormanları. Yanan kuşları, üzerindeki kabuğu ateş topuna dönen kaplumbağları.. Ormanın sonsuzluğu ve mücadelesinde yaşaması gerekirken, tüm hayatı boyunca 4 metrekare kafeslere hapsedilen aslanları, tilkileri, tavşanları, sincapları..
Bunları yapan kim? Niye yapıyorlar? Bu süregiden nevrozun bizlerle/yaşam şeklimizle ,biricik uygarlığımız/kültürümüzle, imal ettiğimiz vicdanımızı kullanma talimatlarımızla, banka hesaplarımız, yaşam alışkanlıklarımız, düşünme metodumuz ve peşinden gittiğimiz bilgelerle/günlük hayatımızın kahramanlarıyla hiç ilgisi yok mu ?
Su kaynaklarımızı, tüm canlı yaşamın boyun eğişini, suskunluğunu, ızdırabını, eşitliğini/mülkiyetsizliğini algılayamayan, dünyamızı üretimiyle tüketen, insanın ahlakını, canlı yaşamın DNA'sını değiştiren 'yaban kapitalizm' ve dünyamızın sonunu hazırlayan işbirlikçileri esas eleştiri konumuz.. Evo Morales'in söylediği gibi , ya kapitalizm kazanacak, ya da toprak ana..
Herkes okyanustaki kirliliğin sorumlusu olarak BP'yi suçluyor ama petrol üretiminin doğurduğu kazanımları/yaşam şekillerini,iki ayaklı primattan günümüze yaratılan postmodern özneyi sorgulayan yok. Ne gıda terörü, ne endüstride tüketilen hayvanların durumu, ne aşırı üretimle dünyayı bitiren zihniyet ne de insanın doğaya karşı iktidar olma hırsı gerçek eleştiri konusu..; deli saçması takıntıları aklından bile geçirmek 'dışlanmak' nedeni.Bu gelinen çizgide üretim araçlarının mülkiyetini elde etmek sıkınıyı çözer mi? Adam Smith,Ricardo,Marks veya Mill üretimin yaşam hakkını tüketen doğasından hiç bahsettiler mi? Genel beğeniye /hakim söyleme göre topluma ayak uyduramayanlar, bir yere tutunamayanlar, modern sosyal yaşama yabancılaşmış 'yalnız insanlar' dır. Modern yaşama yabancılaşan yalnız insanlar mıdır? 'Yalnızlar' azınlık mıdır, yoksa azınlık içinde gerçek yaşamı talep eden yeryüzü örtüsü/sessiz çoğunluk mu acaba?
***
'Gerçek tutunamayanlara saygım büyüktür.' diyor. 'Onları bir ansiklopedide toplamak isterdim. Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi. On iki fasikül bir cilt. On iki ciltte tamamlanacaktır. Üç fasikül bir harf, üç harf bir kelime, üç korner bir penaltı... Benden sonra bu işi yapacak çıkmaz. Gençlik şimdi somut sorunlarla ilgili. Hemen işe girişmeliyim.' bu kelimeler Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar' kitabından.
Bugün şehirlerin kuşatması/uygarlığın baskısı altında olan, yalnız Oğuz Atay'ın bahsettiği sıra dışı 'insan' tutunamayanlar değil. Düşünürseniz göreceksiniz ki, Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nde binlerce madde oluşturacak kadar çok mahsun ve masum 'tutunamayan' her türden canlı vardır bu dünyada..
Aydınlanmanın tehditinden dem vurur;kullanılan/yıpratılan cüz'lere baktığımızda doğrudur. İlerleme, yolun sonunu getireceğinden geçmişin/geleceğin kurtuluşu zihinsel dönüşümdür. Kopya çekenler değil ama, meta fetişizmin egemen olduğu bu çıfıt çarşısında , nesnelerin tüketim maddesine dönüştüğü günümüz kültür pazarında radikal eleştirisini sergileyen Benjamin bu söyledikleriyle bir miktar haklıdır. Sömürenin duasını bozup, cilasının çizmiştir.. Ne de olsa Tevrat'ta Bünyamin, Mısır'ın hazindarı,ilahi kelâmın aktarıcısı Yusuf'un kardeşidir. Rüya ilmine ve dünya malına dürüst bir bekçidir. Bu anlamda hayalle gerçeği harmanlayan sanatta, okunabilir nesnelerle kurduğu ilişkide verimli ve büyülü bir sözlük oluşturur Walter Benjamin. Ama onun yaşadığı terkediş ve kaçışları,tiksintiyi yaşamadan yalnızca biçim üstünden söz söyleyen toplumu yönlendiren sanatçıların peşine takılanların, sisteme itirazları kabul edilebilir mi? Bu anlamda dünya sanatını yön veren Clement Greeenberg türevi kültür adamlarından, veya taklit eden yerli/yersiz eleştirmenlerden öğrenilecek/beklenecek işe yarar bir şey bulunabilir mi?
Şehre sokulmayan , girse de tutsak kabul edilen binlerce sükût içindeki can ile birlikte belki azınlıktayız. Ama biliyoruz ki, doğanın her türden/sınıftan kimlikleri ellerinden alınmış,fiziksel mülkiyetlerine,yaşama haklarına el konulmuş sessiz çoğunluğun içinde hiç de yalnız değiliz..Tüm canlı yaşama yapılan eziyetin ise elbette bir kırılma noktası vardır..
10 Ağustos 2010 Salı
BİR ŞAİR ÖLMÜŞ DÖRT YIL ÖNCE; SELÇUK ALTUN'DAN DUYDUK
Erken öleceğim ciğerlerime sindirdim
son nefesime kadar doldurdum gövdemi
bazen hoyrat tüketip kendimi azdım,
son sözümdür: Elimden geleni yazdım!
Hayata tırnaklarını geçirip 'tutunmak' isteyenlerden, onu büyük bir 'dünya nimeti' olarak sonsuz bir iştahla tüketmek isteyenlerden olmadı hiç Cenk.
Geçen hafta Cumhuriyet Kitap'ta Selçuk Altun, şair Cenk Koyuncu'dan bahsediyordu.İnternet'te baktım Haydar Ergülen'in yazısına rastladım . Şöyle yazmış Haydar; "'Tutunamayan' kardeşim daha 38 yaşındaydı.Kaç kişinin farkında olduğunu umursamadan, kendini tümüyle şiire adamış hayatlar vardır. Eskinin, yani vefa ve bağlılığın örnekleri olarak, bir 'fedai' kimliğinde adanmanın soyluluğunu, erdemini ve güzelliğini yaşatırlar şiire. Kendilerine değil, başkalarına adanmış bu yaşamların bize umutsuzca öğretmeye çalıştıkları bir tek şey vardır: Saygı duymak. 'Fedai'ler azdır ama, onların yaşamları ve yapıtları, kadri bilinmemiş neler varsa bu hayatta, onların bir saygı geleneği içinde kuşaktan kuşağa geçmesini sağlarlar. Gittikçe artsa da yalnızlığımız, kimsesizlerin kimsesi olmayı üstlenenler bir bir çekilse de bu oyundan, belki onların yaptığına ihtiyacı olan ve artık bir azınlığa dönüşmüş bulunan 'ihtiyaç sahipleri'ne ulaşırlar. Sevilsinler, anlaşılsınlar, takdir edilsinler kaygısıyla değil elbette, sadece kendilerine emanet edildiğini hissettikleri bazı değerleri birkaç 'başka'sına aktarmak kaygısıyla üstlenirler bu ağır ve yorucu görevi.
Turgay Kantürk'le çıkardıkları unutulmaz dergileri 'Eski'z'den sonra, dokuz sayılık 'Son Kişot' dergisini olağanüstü çabalarla yayımladı. Bu süreçte yanında, onu sevgisi ve merhametiyle hep koruyan karısı Rodos vardı. Bu iyi yürekli kızı geçen yıl kaybetti. Cenazede en şık ve yakışıklı olan da Cenk'ti. Rodos'la söz vermişlerdi birbirlerine. Kim daha önce ölürse, geride kalan en şık giysilerini giyerek uğurlayacaktı onu. Canım kardeşim, sevgili karısını, acıyan içiyle ama en şık biçimde uğurladı. Sonrası uzun hikâye demek istesem de diyemem.
5-6 ay önce eski arkadaşının yanına Antalya'ya taşındı, 1.5 ay önce hastalandı. Anneler Günü'nde de sevgili annesine ve sevgili Rodos'una kavuştu.
Çarpışacak adamlardan değildi, çekilmesini bilenlerdendi. Dilindeki güzel pelteklik bile bunun bir işareti gibi gelirdi bana. Umutsuzluğuyla da 'Son Kişot'tu. Cenk Koyuncu'yu özetleyen bir dizesi vardır: "Hiçbir şeyim yoktu benim her şeyimi aldılar." Ruhu da, adamlığı da, şiiri de kendisi gibi olan sevgili kardeşimi saygıyla uğurluyorum. Onun vedasıyla çölümüz iyice kimsesiz kalmıştır."
Sinan Keskin'in Tutunamayanlar Ansiklopedisine ölümsüz bir madde,son kişot olsa da, yeni tanıyanlar için Cenk Koyuncu doğduğu gün ölmüş, 39 yıl yaşamıştı. "Hiçbir şeyim yoktu benim, her şeyimi aldılar." dizesi unutulacak gibi değil..Selçuk Altun sağolsun..
11 Ağustos 2010 Çarşamba
SORUN HÜSEYİN ÇAĞLAYAN'DA DEĞİL..SOSYAL BEDENE BİÇİLEN DEĞER/
İSTANBUL MODERN
13 Aralık 1797'de doğan Heinrich Heine ,Karl Marks'ın en sevdiği şairdir.
Şöyle söyler döneminde Alman sömürü düzeninin kan emicilerine,dokuma işçilerinin ağızından;
Bir damla yaş yok karanlık gözlerinde
Dişlerini gıcırdata gıcırdata oturuyorlar tezgahta,
Acıyı,açlığı çektik yeterince,
Sana kefen örüyoruz ey Almanya
Bir örüp,üç küfür sallıyoruz,
Örüyoruz,örüyoruz..
Karl Marks'ın ,'Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor' diye başlayan Manifesto'sunu ortaya çıkartan birliğin kuruluşu 1836'da Londra'da kurulan 'Adalet Birliği'ne dayanır. Adalet Birliğinin çoğunluğunu ise terziler teşkil ediyordu. Kapital'in anlattığı ve mercek altına aldığı sektör ise 'dokuma'ydı. 'Kumaş ve terzi' bu anlamda sol litaratürde silinmez izler bırakmıştır. Ki bizim için de ''Hüseyin Çağlayan: 1994-2010'' sergisi verimli bir düşünce temrini oluşturdu. Hüseyin Çağlayan'dan sonra benzer bir isim İstanbul Modern'de yer alacakmış. Çağlayan yazısının ikinci bölümünü şimdilik erteledik. Sorun dokuma/giysi veya moda değil yalnızca. Kapitalist piyasanın enstürmanı olarak 'özne', ya da söyledikleri gibi 'tüketici' olarak biz kendi temel sorunlarımızı çözmeden bu tür handikaplarla her zaman yüzleşeceğiz. Sistemin bizi biçtiği kefenle istediği gibi absorbe edebilmesi,hallaç misali kendi içinde eritebilmesi, mezesine katık ya da asimile edebileceği bir şey olarak görmemesini bizim yeni oluşturacağımız davranış modelleri şekillendirecektir. Moda dergisi Vogue'un İtalya edisyonu bu ayki sayısında Meksika Körfezi'ndeki çevre felaketinden ilham almış. Petrole bulanmış çekimler demek ki, pazar açısından bir önem arzediyor. Sonuçda hepimiz bu geminin yolcusuyuz; bu tavır da bir şeydir. Hüseyin Çağlayan ve diğerleri için de iyi bir sosyal sorumluluk mesajı oluşturuyor..
Burada bir kere daha belirtelim. Konu Hüseyin Çağlayan/İstanbul Modern değil. Siyasasının/kavramının dışında sanatla ilgimiz yok desek yeridir. Eleştiri olarak kimin nasıl çalıştığı değil, ne dediğini/neden dediğini, amacını önemsiyoruz.Yüzeye değil, cevherin nasıl kullanıldığına bakıyoruz. Eleştirmenlik ise farklı bir sosyal ilişkiler ağı ; hizmet erbabının işi zor zanaat. Bizimse hiç işimiz olmaz.
***
"Yemin Edebilirdim" / "I Could Have Sworn I"
10 Ağustos - 4 Eylül 2010
Yeni Zelanda'dan Yeni Sanatçılar
Conor Clarke * Trenton Garratt * Mark Henley * Veronica Manchego * Cam O'Connell
Daire Sanat, Ağustos’ta yurtdışında yaşayan ve çalışan Yeni Zelandalı genç sanatçıları ağırlıyor.
Berlin, New York ve İstanbul’daki çalışmaların sonucu olarak ortaya çıkan “Yemin Edebilirdim”, gerçek ve gerçeğin belleği arasındaki tutarsızlıkları keşfeden bir multimedya sergisi. Sergide yer alan sanatçılar, coğrafi olarak izole bir konumda bulunan Yeni Zelanda’nın çağdaş sanat üretim merkezlerine odaklanmış, genişleyen uluslararası bakış açısına sahip. Aynı zamanda kendi özgün küresel perspektiflerini de temsil etmeyi başarıyorlar.
“Yemin Edebilirdim”, 10 Ağustos - 4 Eylül 2010 tarihlerinde Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası Daire Sanat'ta görülebilir.
Program:
Yer: Daire Sanat
Sergi: “Yemin Edebilirdim”
Sanatçılar: Conor Clarke * Trenton Garratt * Mark Henley * Veronica Manchego * Cam O'Connell
Tarih: 10 Ağustos - 4 Eylül // 10 August - 4 September
İletişim: +90 212 244 12 68
www.dairesanat.com
info@dairesanat.com
Akarsu Cad. Şimşirci Sok. Santral Apt. No: 11/1
Cihangir Beyoğlu Istanbul Türkiye
+90 212 244 1268
Hayvanlar İçin Bir Kap Su Ağustos Sıcağında ..
Caddelere, sokaklara, kapınızın önüne,evlerin balkonuna kuşlar,kediler,köpekler ve tüm hayvanlar için bir kap su; ağustos sıcağında ..
Yalnız Ayvalık değil, Cunda'da kahvedeki masa üstündeki bilgisayar ve boyası dökülmüş ahşap iskemleler ve dibine kıvrılan kediler de değil, tüm Türkiye sıcaktan kavruluyor. Paylaşımcı ve soyu devam ettirmek isteyen kadınlar her zaman bu konuda daha duyarlıdır; bakın ne yazmışlar: ..
"Kapınızın önüne bir tas su koyun. Çöpe atacağınız yemek artıklarını koyun. Dışardaki aç hayvanlar yesin. Susuz kaldığınız bir günü hatırlayın. Aç kaldığınız bir günü. Tekrar yaşamak istemezsiniz değil mi? O zaman dostlarımız da yaşamasın. Merak etmeyin kapınızın önü pislenmez yemek artığı koyduğunuz için. Çünkü hepsi aç ve koyduğunuz artıklar onlar için 'yemek'; Hemen yiyeceklerdir. İnanın sizde çok mutlu olacaksınız. Hayvan sevmenize gerek yok. Hatta korkuyor bile olabilirsiniz. Ama bu nefreti gerektirmez. Onlardan merhametinizi sakınmayın."
Böyle diyor bugün gelen e postada bir duyarlı arkadaşımız ..
Hiç bir canlı için, bu Ağustos sıcağında su'dan önemlisi yok; paylaşıyoruz..
9 Ağustos 2010 Pazartesi
BİR MÜTHİŞ BAHTİYARLIK...
1869'da Rusya İmparatorluğu topraklarındaki Simbirsk/Ulyanovsk'ta İlya Nikolayeviç ile Maria Aleksandrovna oğlu olarak doğan Vladimir Ulyanov Lenin'i bu sayfaların okurlarından duymayan yoktur sanırım. Ama aynı yıl Edirne'de doğan Rıza Tevfik için bunu söylemek zordur. Bilenler bilir; Sevr'i imzalayan heyette bulunduğu için 150'likler listesine alınmış ve 1943 yılına kadar yurt dışında sürgün yaşamıştır. Felsefe Defterlerinin yazarı ve Marksist düşüncenin uygulayıcısı Lenin'e ne kadar felsefeci dersek, hakkında bu ünvanla yazılmış bir dizi kitabı bulunan Feylozof Rıza'ya da o kadar felsefeci demek gerekir. Bunu söylemekle ne bir disiplin olarak felsefeyi ne de Lenin ile Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın felsefe dostu olduklarını inkar ediyoruz. Yalnızca, felsefenin herkesin kendi temel metodları çerçevesinde kullanılabilir bir edevat/aparat olduğunu söylüyoruz. Lenin felsefeyi materyalizm için Rıza Tevfik ise, tasavvuf ve yaratan sevgisiyle dolu şiirleri dolayısıyla kullanmışlardır.İkisi de halkı tarafından çok sevilmiş,ne dedikleri çok anlaşılamasalar da takdir edilmişlerdir. Rıza Bey şiirinde şöyle söylüyor. Şiirin adı Sorma Hocam : Bana sual sorma,cevap müşküldür/Her sırrı ben sana açamam hocam/ Hakk'ın hazinesi darı değildir/Cami avlusunda saçamam hocam.-Şarabı men etme,o değil hüner/Aşıkım badesiz,pek başım döner/Gönlümde muhabbet ateşi söner/Özrüm var,sade su içemem hocam.-Feylosof Rıza'yım dinsiz anlama/Dini ben öğrettim kendi babama/Her ipte oynadım,cambazım ama/Sırat köprüsünden geçemem hocam.. Evet ,bu şiiri 1921'de İstanbul,Arnavutköy'deki evinden yazıyor,İngiliz işgal gemilerinin şehri terketmesinin ardından 1922'de de Cumhuriyet'i kuracak kadrolarla ters düşerek, şehri terkediyor..Ne yaratan sevgisi, ne felsefe aşkı geleni anlamak için yeterli olmuyor. Nazım diyor ya 'yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık, anlamak gideni ve gelmekte olanı...
4 Ağustos Cuma 2010
İnsan bilincimizi oluşturan nedir?
Marks'ın söylediği gibi 'yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine,bilinci belirleyen yaşam' ise, bu kıstırılmış/kuşatılmış, her şeyi kendisine hak ve mubah gören gövdelerin, nevrotik yaşamları evlatlarına aktarması, paranoyalarını yaşadığı hemcinslerine şırınga etmesi, bu yaşam şeklinin ürettiği güruhların, güvenlik korkuları/tüketici histerileri/yapay düşmanlıklarla toplumu sarsması, doğayı tarumar etmesi kendi normali değil midir ?
3 Ağustos Cuma
Zihinsel Engelli Aileleri
Türkiye’de resmi kayıtlarda yer alan, yaklaşık 8,5 milyon zihinsel - bedensel- işitsel - görme engelli insan olduğu bilinmekte. Engelliler doğumundan başlayan zorlu hayatın içinde birçok sorunla karşılaşmaktadırlar. Bu “engel” kategorilerinin içinde zihinsel engellilerin aileye bağımlılık oranları daha yüksek sayılabilir. Bebekliğinden eğitim çağına kadar çocuklarımızın / kardeşlerimizin, hayatta yalnız kalmalarının kaygısını her geçen gün çok daha fazla hissetmekteyiz.
Merkezi hükümet kurumları ve yerel kurumların çözümleri - politikaları, medyanın yaygın olarak ‘sorunu’ ele alış biçimi yalnızlığımızı artırıcı ve daha biçare - çözümsüz hissetmemizi yoğunlaştırıcı niteliktedir. Aileler olarak bizlerin neredeyse, çocuğunun “engelinden” utanır durumda hissetmemize neden olacak düzeydedir.
Çözüm bir yanıyla ‘engellinin kendi bağımsız varlığını hissedebileceği’ yaklaşımı esas alan ve ailelerin taleplerini anlamaya çalışmaksa, diğer yanı da daha köklü ve süreklilik arz eden çözümlerin hayatiyet kazanmasıdır. Bu anlamda, zihinsel engellilerin eğitim sorunu ülkemizde henüz yeni gelişmekte olan eğitim kurumları hem nitelikli eğitim vermekten uzak hem de farklı zihinsel engele sahip olan çocukları kapsayıcı bir eğitimi sağlayamamaktadır. Zaten 8 yıllık zorunlu eğitimden sonra, eğitim hayatı parası yok ise biten bir durumla karşı karşıyalar. Parası olsa bile 8 yıldan sonra engeli ağır olanların eğitimini sürdürme olanaklarını karşılayacak bir kurum ne yazık ki yok. Dolayısıyla, 8 yıllık eğitime katılabilme olanağına kavuşmuş olsa da sonrası yoktur. Yaş ilerledikçe, eğitim kurumlarının ihtiyacı daha da artmakta iken ve çok açık bilinmekte iken çözüm yoktur. Maddi olanağı olan ailelerin daha özel - kişisel çözümler yaratması dahi çözüm olmamaktadır.
Günümüzde rehabilitasyon ve uygulama merkezleri ile sağlanmaya çalışılan bu eğitim bir yandan özel sektörün eline bırakılmıştır. SGK’ nın çok kısıtlı bir biçimde karşıladığı bu kurumlardaki bireysel eğitim formu yetersiz kalmaktadır.
Aileye ya da birine bağımlı olarak yaşamak zorunda olan zihinsel engelli insanlarımızın, kendilerine refakat eden yakınlarını kaybettiklerinde yaşamlarını sürdürebilecek donanıma sahip mekanlar, kurumlar yoktur. Tabiri caizse, sokakta kalmaya mahkum ve sonsuz bir karanlık beklemektedir.
Ailelerin kendi canları olarak belledikleri yakınlarına ayırdıkları zaman ve emekleri görevleri olarak değil sevgilerindendir. Lakin çağdaş – demokratik - sosyal hukuk devleti olmanın gereği, aileleriyle engellinin arasındaki ilişkide, yaratacağı sosyal - maddi çözümlerle birbirine bağımlı hayatlar halini azaltabilmesinden geçmektedir.
· 8 yıllık eğitimin ulaşılabilir - yaygın ve etkin hale getirilmesi. Bu eğitimin engellilerin ailelerine dönük bilinçlendirme etkinliğinin arttırılması.
· 8 yıllık eğitim sonrasında ve süreklilik arz eden ‘ruhsal – düşünsel - bedensel’ ihtiyaçlarının öngörüsünü insani olarak da öngörebilen donanıma sahip kurumların oluşturularak, devamlılığın sağlanması.
· Yatılı, ara zamanlı devam edilebilen esnekliklere sahip kurumsal işleyiş olanaklarının arttırılması.
Zihinsel Engelli Aileleri
2 Ağustos Perşembe 2010
BP'nin Meksika Körfezi'nde okyanusu kirletmesinde, o petrolün müşterisi olan bizlerin kabahati/günahı hiç yok mu? ..
1 Ağustos Çarşamba 2010
ALAKIR ÖZGÜR AKSIN
ALAKIR VADİSİNDE 'HES' KATLİAMI
Nazım'ın söylediği gibi artık 'su başında' duramıyoruz. Önce kediler gitti.kayboldu suda sureti./ Sonra çınar gitti,kayboldu suda sureti./sonra ben gideceğim. Kaybolacak suda suretim.Sonra su gidecek/güneş kalacak, sonra o da gidecek..Günler yakın..
Antalya’nın Kumluca ilçesine bağlı Kuzca(Söğütcuması) köyü sınırları içerisinde yürütülen hidroelektrik santrali(HES) çalışmalarında onbinlerce kızılçam ağacı yok edildi! Dahası; bu çalışmaların sonucunda elektrik üretimi niyetiyle Toros Dağları’nın yaşam can damarlarından biri olan Alakır nehri tamamen borulara hapsedilecek ve doğal yatağından çalınarak kurutulacak!
Ve böylece 60 km uzunluğundaki bakir doğa harikası Alakır vadisinin can damarı kesilmiş olacak!
Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Beydağları'nın yamacındaki Dereköy köyündeki kaynaklardan başlayıp,Büyükalan Köyü'nün Karaağaç mahallesindeki kaynakların oluşturduğu şelalelerle buluşup,Kuzca ve Karacaören köylerinden geçerek,Kumluca ile Finike'nin oluşturduğu ilçe sınırlarından Akdenizle kavuşan,tertemiz suyuyla,tüm bölgenin en önemli can damarıdır.
Kaynağından sahile kadar, üzerinde yapılması öngörülen ve bir kısmınında yapımına başlanan 7 adet 'hidroelektrik santrali' ile (HES) (Alakır 1 HES,Alakır 2 HES,Kürce HES,Dereköy HES,Kuzdere HES,Balıklar HES,Çayağzı HES) ile milyonlarca yıldır özgür akan Alakır Nehri, köleleştirilerek içinde bulunduğu 70 km.uzunluğundaki Alakır Vadisi'ndeki sayısız flora ve fauna çeşitliliği tamamen yok edilmek istenilmektedir. Konu yalnız çevreci olmakla sınırlı değildir.'Alakır Özgür Aksın 'diyenlerin ve yöre köylüsünün sesine kulak vermek gerekir..
'en son ağaç kesildiğinde
en son nehir çekildiğinde
paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız'.
diyen kızılderilinin çığlığını duymak gerekir; bu insanlığın yola devem etme ya da edememe sorunuyla ilgilidir..
BUGÜNLERE NASIL GELDİK?/ İNSANLIĞIN KISA TARİHİ..
M.Ö. 3200 tarihli olduğu varsayılan ,Sümer ülkesinde/Uruk kentinin büyük tapınağında bulunan ilk yazılı tabletler,yazma/çizme ve saklamanın bir ihtiyaç üzere oluştuğunu bize göstermektedir.Bu tabletlerde tahıl stoku ve büyük baş hayvan muhasebesini gösteren piktogram/şekil yazılarıdır Bir öküz/öküz başıyla,dağlar/pubis üçgeniyle,anlatılırdı. Bu şekiller daha çok belleğe yardımcı olan ,hatırlama amaçlı resimlerdir.Bu piktogramlar bir araya getirilince zaman içinde idoegramlara (düşünce yazılarına) dönüşmeye başladılar. İnsanı insan yapan soyut düşünme yeteneği piktogram/resim yazılarından,ideogram/düşünce yazılarına geçişte sıçrama yapar. Bu, M.Ö. 2900'lerde gerçekleşmiştir ve insanoğlunun ayağa dikildiği 75 bin yıllık geçmişinde, zamanımıza çok yakın bir dönemdir.. insanoğlu'nun kayıt altına alınan tarihi ve kutsal metinler, peşisıra başlar.
Sanat tarihinde ise sanatçı tarafından yaratılan 'eser' ilk önceleri durumu anlatma, sonra kavramları soyutlayıp,metaforlar ,semboller ekleyerek geliştirme ,günümüzde ise zamanın ruhunu yakalama ve oluşturma düzleminde gelişmektedir. İçinde zaaflar oluştursa da insanoğlu için toplayıcılık/biriktirmecilik,toplumsal hafızayı oluşturmada tarih yazıcısına büyük destek sağlamaktadır. Misyonu itibariyle savaş artığı ganimetlerle beslenen koleksiyoner,binlerce yıllık geçmişin izini sürenlere aynı zamanda 'şeytani/günahkar' bir 'flash bellek' sunmaktadır.
İnsanoğlunun tufanlar ve yıkımların ardından dünyada yeniden tutunabildiği son yirmibeşbin yıllık makus tarihinin ancak en son beşbin yıllık kısmı biraz anlaşılabilir ve bölük pörçük kayıt altındadır.Yazının icadı M.Ö. 3200 ve ilk uygarlık Sümerler'in Mezopotamya, Altın Hilal'de ortaya çıkışı dersek, daha önceye ait biraz çanak çömlek,kılıç,mızrak taş,ziynet ne yazık ki güçlü bir toplumsal kayıt oluşturmaktan uzaktır. Gerçi bilimsel tahminler 230 bin yıl önce Avrupa'da Neanderthal , Afrika'da ise 250 bin yıl önce Modern İnsan/ Homo Sapiens'in dört ayaklı varlık olarak ortaya çıktığını söylüyor. Her iki tür de,bundan 40bin yıl önce Avrupa'ya göç ederek , ortak bir coğrafyayı kullanılıyor olsa da, bir müddet sonra bu ortaklık bitiyor ve Modern İnsan , Neanderthal insanı tartışmalı bir şekilde ortadan kaldırıyor/tüketiyor. M.Ö. 28 binde olduğu söylenen bu kıyım veya salgın sonrasında insanoğlu daha 16 bin yıl mülkiyetsiz avcılar olarak komünal/göçer düzenlerini sürdürüyorlar.
Bundan 14 bin yıl önce insan( bu tarihlemeler her an değişebilir ) , bir tohumu toprağa ekiyor ki, bir kısmı yazılmış, büyük bir kısmı ise henüz yazılmamış bütün asıl öykü/tarih o an başlıyor.
İlk önce ektiği tohumun başında nöbet tutan insan ürününü, daha sonra ürünün olduğu alanı/toprağı korur/sahiplenir.
Sonrasında, yaptığından çok yıkarak/bozarak,tahrif ederek,ürettiğinden fazlasını tüketerek yol aldığı bir keşif serüvenine girişiyor. İhtiyacı için avlanan insan, egosu içinde tutsak olduğu ,sürekli acılarla genişlettiği, ilerlerken gerileyen, kendine ve doğaya düşman, cefa dolu sanal bir uygarlığa yelken açıyor.
Ürün/tarla/ derken mağara barınağa,barınak eve ; ev,evlere,köye /köylere/şehire/ ;
topluluk kavme,aşirete,millete /yurt, ülkeye dönüşüyor. İlk devlet Sümerler'in çıkışı M.Ö. 3200 dedik. Yazının ortaya çıkışıyla çakışan bir tarihleme sözkonusu burada.
Sümer ülkesinde, Uruk kentinin büyük tapınağında bulunan ilk yazılı tabletler, yazma/çizme ve saklamanın bir ihtiyaç üzere oluştuğunu bize göstermektedir. Bu tabletlerde tahıl stoku ve büyük baş hayvan muhasebesini gösteren piktogram/şekil yazılarıdır. Bir öküz/öküz başıyla,dağlar/pubis üçgeniyle, yabancı kadınlar/bu üçgene eklenen bir işaretle anlatılırdı.Bu şekiller daha çok belleğe yardımcı olan ,hatırlama amaçlı resimlerdi.Bu piktogramlar bir araya getirilince zaman içinde ideogramlara/düşünce yazılarına dönüşmeye başladılar. İnsanı insan yapan özellik, soyut düşünme yeteneğinin piktogram/resim yazılarından, ideogram/düşünce yazılarına geçişi M.Ö. 2900'lerde gerçekleşmiştir. Adı geçen dönem ,Latince'de 'çivi' anlamına gelen 'cuncus' kökünden türüyen cuneiforme/çiviyazısı dönemi diye anılır ve insanoğlu'nun kayıt altına alınan tarihi ilk kutsal metinlerde görülür. Tevrat ilk önemli kaynaktır.
Yerleşik düzendeki ilk kovuk evlerle birlikte avcılık,toplayıcılığa, oradan da biriktiriciliğe giden insanlığın tarihinde uzun bir maraton, bireyin giderek merkeze doğru sürüklendiği farklı macera başlar..
.
