26 Ağustos 2010 Perşembe

Not Defteri/ 15-30 Ağustos 2010

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi yazısını tıklayın..



28 Ağustos 2010 Cumartesi
Bu Greenpeace Örgütü Haklı mı?
Artık hiçbir haritaya bakamıyorum; tüm yeryüzü yanık et kokuyor..


Greenpeace, bir ülkede kağıt torbalar yaptırmış. Bir maymun 'elini ver bana' diye insana sesleniyor. Bizce doğru olan maymunun elini vermesi değil, insanoğlunun maymundan, şempanzeden, kurttan kuştan,aslandan, ormandan,kendisinin denetimine aldığı tüm doğadan elini çekmesidir.İşgal kalkmadan huzur gelmeyecektir. Bu ise tabiatın hiyerarşiden arınmış eşit bir parçası olarak yaşamayı ,insanın sömürgeci zihniyetinde devrim yaratacak bir dönüşümü gerekli kılar..

Geçenlerde İstanbul'a yeni gelmişim; Tünel'den çıktım Galatasaray'dan sağa döneceğim. Bir genç kız ile arkadaşı yolumu kesti. 'Ne var?' dedim ; 'Greenpeace'i tanıyor musunuz? dediler. Yola devam ettim, aynı gün değişik caddelerde iki defa daha Greenpeace gönüllüleriyle karşılaştım: Aynı soruyu sordular. Bu defa ciddi ciddi düşünmeye başladım ; Greenpeace' i tanıyor muyuz?

Greenpeace, 1971 yılında Kanada'nın Vancouver şehrinde doğmuş. Bu tarihte birkaç kişi, kiraladıkları kırık dökük bir tekne ile nükleer denemeleri protesto etmek için ABD'nin Alaska eyaletinden, Amchitka'daki nükleer deneme sahasına gitmişler. Bu milat kabul edilmiş; eylem,kuruluş tarihi olmuş.. Çalışmalarını bağımsız olarak sürdürmek için devletlerden, şirketlerden ya da siyasî partilerden bağış veya sponsorluk kâbul etmiyorlar.. Tüm çalışmalarının kaynağı, sadece bireylerden aldığı maddî ve manevî desteklerden oluşuyor. Merkezi Amsterdam'da bulunan örgütün, 45 ülkede 28 bölge ofisi var. 2008 itibariyle üye sayısı 3 milyon, yıllık cirosu ise 200 bin euro.

Peki Greenpeace'in tüm dediklerini yapsak, tüm istedikleri yaşama geçirilse bu dünya daha yaşanılır olur mu? Yoksa konu daha derin, çelişkiler uzlaşmaz mı?

Biz 'Kant'a inanmayın bize inanın' dedik biraz şaka yollu. Ama hem Kant için hem de Greenpeace'e daha söyleyeceklerimiz var. Kant'ın en büyük teşvikçisi/yakın dostunun adı 'Haman'. Ondan üçbin yıl önce, Musa ve kavmini Mısır'dan süren Firavun'un gözlem kulesi Zigurat'ı yapan mimar başının adı da 'Haman'. Uygarlığı kuran bir otorite; Prusya, Mısır veya Amerika. Yanıbaşında 'Haman' adlı bir güvenilir aklı temsil eden bir dost. Peki insani akılla ,iradi eylemlerle, doğanın itirazlarını dindirebiliyor muyuz? Yoksa uyum sağlar gibi yapıp, insanoğlu kısmi revizyonlarla gene bildiğini mi okuyor? Greenpeace'cilerin daha derin düşünmesi lazım. Mülkiyet Nedir? üstüne kült kitaplar var. Bizlerin doğaya yabancılaşmamıza neden olan da, doğanın mülk, etrafın çevre olarak adlandırıldığı insanın benmerkezci nörolojik metaformozu. Greenpeace eylemleriyle özel mülkiyet alanlarına el atıyor; laf dinlemeyen yaramaz çocuk gibi büyüklerin özel alanlarına destursuz giriyor. Eylemleri popüler, renkli olabilir ama bir oyun görüntüsünden kurtarılmalı,talepler, insanların barış içinde tartışacakları yasal zemine oturtulmalıdır. Hukuki/siyasi/ekonomik/felsefi çerçeveye alınması gereken bu mücadelenin hatlarının belirlenmesi, bir gençlik eyleminden sıyrılıp, kitleselleşerek olgunlaşmasını beraberinde getirecektir..

Çevresel suçu ,gücü olan ,güçlü olan işliyor. Greenpeace, suçlunun iyi eğitim almış, yufka yürekli evladı. Olay aile içinde bir tartışma. Bu görüntü bir nebze Greenpeace Türkiye ile kırılmış. Şiddet ise küresel felaketlere gebe..

Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur ; araştırma konusuysa 15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır.

Alışkanlıklarımız önce hissedilmeyecek kadar belirsizdir, sonra kırılmayacak kadar belirginleşir,güçlenir, vazgeçilmez olur.Önce zihnimizi, sonra biyolojimiz, fiziğimizi, daha sonra da çevremizi değiştirmeye başlar. Ama kendi evrilme mantığına sahip yeryüzüne bunu kabul ettirmek zordur. Bugün, geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor, doğa burnundan soluyor. Kant’ın 'kategorik mecburiyeti' duyarlı vicdan sahibi insanın mahcubiyetine dönüştü. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini bırakmadan, kolundan bir kenarda tutarak şunu diyoruz ; 'susun!', en mağdurun sesini duyun, sur'a üflendi, doğa birşeyler söylüyor ; ki esas konu budur.


Ne ki, Bolivya'nın çevreci lideri Evo Morales bağırıyor ; 'Ya kapitalizm ölecek, ya tabiat ana '.. Bütün bu söylediklerimize rağmen, akıl işe yarasa, tilkinin sonu kürkcü dükkanı olmazdı da denilebilir. Hep söylüyoruz, çarkı düzeltmek çok mümkün görünmüyor; çünkü bu sistem sorunu..Uygarlığımız tüketim değerleriyle gelişmişlik düzeylerini belirliyor. Toprağı, denizleri, tüm hayvanları önce köleleştirip ,sonra rezervleştirerek ,makyajlayıp tüketiyoruz. Biyolojik prosedürümüzde referanslarımız, yaratılış ve evrimle ilişkili algılarımız değişiyor. İlkçağlardaki kurban ritüellerini benliklerimizin negatiflerine işleyip güncelleştirmişiz. İnsani değerler dediğimiz kavramlar ölçüt olmaktan çıktığından beri, insanın elinde 'ölçü' kalmadı ; bu kör dövüşte herşey demokrasi adına karşıtıyla birlikte mübah.

Dünyanın kadastrosunu çıkartıp, üstündekilerle birlikte mülkiyetini ele geçirmişiz. Sürekli yıkıyor, talan ediyor, binlerce türü katlediyoruz. Elias Canetti ' Artık hiçbir haritaya bakamıyorum ; kentler yanık et kokuyor' diyor.

Zenginler kulübünün eğitimli çocuklarının isyanından, dünyanın kırsalındaki fakirlerin adalet isteğine kadar, üretilenin yapısal karakterini sorgulamıyoruz aslında. Daha 'iyi'nin olabilmesi için güçsüze 'el' vermek, dünyayı kirletmeden üretmek,sonuçlara karşı çıkarken, ilk nedenleri olduğu gibi muhafaza etmek olağan geliyor. Ama öyle değil. İnsanoğlunun herşey kendisi için yaratıldığı mantığını, başta kendi soyunu sürdürebilmesi için terketmesi gerekiyor.

***



26 Ağustos Perşembe; 2010
KAPLUMBAĞ TERBİYECİSİNİN ÖYKÜSÜ;
OSMAN HAMDİ'NİN TABLOLARININ NASIL BULUNDUĞUNU,
BU ÜNLÜ RESMİN SERÜVENİNİ YAŞAYAN EN YAKIN TANIK,
YUSUF TAKTAK ANLATIYOR..


1960'ların başında, Profesör olan Mustafa Cezar, bir araştırma sırasında, Şişli'de mühürlenmiş bir evde beş Osman Hamdi tablosu olduğunu öğrenir. Tabloların fotoğrafını çekmek için mahkemeye başvurur.. Hakim ona önce köşkün ve tabloların sahibinden izin alması gerektiğini söyler. Köşkün sahibi Süleyman Saim Birkök, sanatsever bir tersane sahibidir, hapistedir ve ağır kanser hastasıdır. Bu öyküyü, bu sayfalardaki 'Osman Hamdi Bey Yazı Dizisinin ikincisinde okuyabilirsiniz. Bu yazı yayımladıktan sonra olayın yaşayan en önemli şahidi, o günlerde genç bir sanatçı olan Yusuf Taktak'tan muhteşem bir tanıklık öyküsü geldi ki, sizlerle paylaşmaya değer..

"SEVGİLİ EMİN ÇETİN MERHABA,

OSMAN HAMDİ'YLE İLGİLİ YAZINI OKUDUM. ANCAK İKİ KONUDA SENİ BİLGİLENDİRMEK İSTİYORUM.
SAİM BİRKÖK TEREKESİ, YEDDİ EMİNİ BENDİM. İRHM GÖREVLİSİ İKEN BÖYLE BİR İŞ ÖNERİLİNCE ADETA UÇARAK GİTTİM. MÜZEDEN HADEMELER VE BİR KAMYONLA BİRLİKTE ŞİŞLİ'DEKİ KÖŞKÜN ÖNÜNDEYDİK. MAHKEME HEYETİNİ BEKLEDİK. BEN MEMURLUĞUN BAŞINDA TOY BİR MÜZE ÇALIŞANI OLARAK HEYECANLIYDIM. SONRA HAKİM BEY ETRAFIYLA BİRLİKTE GELİP, MÜHRÜ AÇIP İÇERİ GİRDİK. RESİMLERİ TOZLAR İÇİNDE GÖRÜNCE ; SİYAH-BEYAZ FOTOĞRAFLARINI GÖRDÜĞÜM GÖRKEMLİ YAPITLAR KARŞIMDAYDI. HAKİM BEY, RESİMLERİ SAYARAK BİZE VERDİ. İMZALAR EŞLİĞİNDE KAMYONA ÖZENLE YERLEŞTİRDİM. ÖNEMLİ BİR AYRINTI; HERHANGİ BİR TERSLİK OLMASIN DİYE KAMYONUN İÇİNDE RESİMLER, BEN VE HADEMELER BİRLİKTE BEŞİKTAŞ'A YOLLANDIK. GİTMEDEN ÖNCE HAKİM BEYİN NASİHATINI HİÇ UNUTMUYORUM :”BAK OĞLUM BEN YAŞLI EMEKLİLİĞİ GELMİŞ BİR MEMURUM, SENSE BU GÖREVİN BAŞINDASIN SİZİN YETKİLİLERE SÖYLE, BİRAZCIK ÇABA GÖSTERİRLERSE BU RESİMLERİN TÜMÜNÜ DE MÜZENİN MALI YAPARIM; AMA BİRAZCIK ÇABA... GİDERAYAK BU MİLLETE BİR İYİLİĞİM OLSUN” BEN DE BU DUYGUSAL SÖZLERİ YETKİLİLERE AYNEN İLETTİM VE TESLİM ALDIĞIM RESİMLERİ DE HİÇ BİR SORUN OLMAKSIZIN MÜZE YETKİLİSİNE TESLİM ETTİM. HATTA KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ ADLI RESMİ OSMAN HAMDİ'NİN DİĞER RESİMLERİYLE BİRLİKTE MÜZE DUVARLARINDA SERGİLEDİM. BEN MÜZEDEN İSTİFA ETTİKTEN SONRA, RESMİN ÖZEL KESİMİN ELİNE GEÇTİĞİNİ ÖĞRENDİĞİMDE, AĞLADIM ! "

Mektup elime geçtikten sonra yayın izni istedim. 29 Mayıs tarihinda Taktak'ın verdiği cevap bu konuya gösterdiği samimi yaklaşımın devamıydı. Şöyle yazıyordu. Osman Hamdiyle ilgili gerçekten eşi bulunmaz bir anı, benim için... eğer uygun görüyorsan yayınlamasında bir sakıncası yok .

Yusuf'un anlattıkları Türk Resim tarihine geçecek önemde bir arşiv belgesidir; araştırmacıların bir kenara not almasını öneririm..Ne de olsa blogların ömrü kısadır genellikle..

***

22 Ağustos Pazar; 2010
Emperyalizmin günümüze aktardığı iki temel değerden biri 'kültür ihracı',
öteki ise bunun devamında ortaya çıkan 'yabancılaşma' kavramıdır.
İslami gelenekden gelen bir yazar Bizans ikonu üstüne güzelleme yazmış;
biz bunun neresini düzeltelim?..




Hegel'de yabancılaşma, 'öteki varlık'tır. Feuerbach ise, yaratanı kendine göre biçimlendiren insan 'yabancılaşma'yla başkalaşır. Marks ,ustalarından aldığı bu kavramı, emeginin ürettiği nesneye ve bağlamında özüne/doğasına yabancılaşan insanın başkaldırma nedeni olarak ele alır. İlk defa 26 yaşında '1844 Elyazmaları'nda kullanır. En son kullandığı tarih ise 1857'dir. Kapital'in 3 cilt 24. bölümünde bu tanım meta fetişizmi ile yer değiştirir. Daha sonra yabancılaşma 'praksis'e dönüşür.
Felsefede 'Praksis', sosyal yapının,yaşayan/soluyan organizmanın zeminini dönüştürmeyi amaçlayan bir kelime olarak sözlüklerde yerini alır. Cündioğlu'nun ikon üstünden yabancılaşması/başkalaşması, bir kültür dönüşümcüsünün ürünü olarak bu yazıyla praksise kolaylıkla bağlanabilir. Zizek'in 'Kültür , toplumun bilinçdışıdır ' deyişini unutmamak gerekir..





* * *
Malumatfuruşluk değil diyor bir yazısında; devam ediyor " Hayır! Otuz yıldır muhatablarımın seviyesini gözetmeyi becerememiş bir adamım ben. Muhatabın mukteza-yı hâliyle değil, bilâkis kendi mukteza-yı hâlimle meşgulüm. Daimî serhoşum. Geleni yazıyorum. Zihnime, gönlüme, dilime geleni..." Bu bilgiyi kendisinden aldıktan sonra Sarkis'in 'Bir İkona' sergisini geziyoruz, daha sonra aşağıda yazdığı yazıyı bir kere daha okuyoruz. İki bakışın,iki kişinin bitiştiği noktayı anlamayı, adlandırabilmeyi istemek beyhude çaba, azap veren bir yorgunluğun ötesine ulaşamıyor. Vehamet, sanı, sancı, tutku; belki de hepsi. Herhalde Marks'ın gençlik eseri 'Yabancılaşma' ile Lacan'ın aynasını tutmak gereken bir başka halin ara yerinde,çatlağında açan nadide bir cevher var gibi; anlatıyor. Vuslat ile şefkat aynı ummanda iki ayrı deniz. Hisssiyat derin; cüzde kalan bakiye, gözden akan kül, bir başına anlaşılamanın hüznü ; 5. Arrondissement'deki Paris Cami'inde Camus'ya rahmet okutur..Üstat şöyle yazıyor:


"Peki ikonalar? İkonalar iki boyutlu. Üçüncü boyuttan yoksun. Derinlikten. Dolayısıyla güzellikten. Batılı göz nezdinde böyle. Ratio nezdinde.
Eksik bulunan o üçüncü boyutun nerede arandığı önemli. Pavel Florenski, okurlarına, derinliğin arkaplanda değil, önplanda aranmasını önerir. İkonanın önünde diz çökeni de içine alacak bir hacimden.
İkonalar sade seyirlik objeler olarak yapılmazdı. Estetik algının değil, vecdin nesnesiydi. Ritus'un. Hayâlin. Yani gözün değil, kalbin.
İşlevi vardı, hâlâ da var. Bu nedenle Kant'ın 'güzel'in o ünlü faydadan, yani işlevden âri oluş (ohne-zweckmässigkeit) ilkesini çiğnemeyi inatla sürdürürler.
İkonanın önündeki mümin kendini seyreden değil, seyredilen olarak idrak eder. Bakan değil, bakılandır. Fayda uman. İsteyen. Dua eden.
İkonanın içinde değil, önünde yer alır. Diz çöken mümini olmaksızın her ikona eksiktir.
Herşey mabedde tamamlanıp kemâline erer. Dua sırasında.
Duaya ihtiyaç olmasaydı, ne ikonaya ne, mümine ihtiyaç olurdu.
İkisini bir bütün kılan duadır. Eylemin kendisi yani."


Hüznün yoksa niçin kendini aç bırakıyorsun, müminsen niye ikona ihtiyaç duyuyorsun?

İnancın karşı çıktığı sapkın değerler/Hristiyan ve öncekilerin metrukesi, Gnostik teori ya da misyoner uygarlığın aydınımıza hoş gelen materyalleri değil eleştiri konumuz; günümüz kültür endüstrisinde ikon'un kullanım değeri, biçimsel sureti. Bu ara rastgeldiğimiz bir provokatif bir yazı düşünceyi kışkırtıyor, ikon konusunda yeni bir sayfa açıyor kitabımızda..


Dücane Cündioğlu adlı yazar, bugün Yeni Şafak Gazetesi'nde 'ikon' üstüne yazmış.. Yazdıklarına islam inancı sahipleri kadar, mensubu olduğu kurum, daha sonra da bizim gibi işin biçimsel yanına bakan teknisyenlerin köklü itirazları mutlaka olacaktır. Enis Batur Cumhuriyet Kitap'da ya da bir başkası Agos'da, Birikim, Antik Dekor, P, Yasak Meyva, Varlık, Radikal 2 'de yazsalar bakıp geçerdik. Burada ise farklı: Çünkü önemli yanlışlar mı diyelim, bakış açısındaki uyuşmazlıklar mı diyelim, şaşırtan bir yerleşme problemi var yazının mecrasında. Yalnız bizde değil, Hristiyan toplumda bile ikon kavramına duyulan kısmi reddiyede sonuçlanmamış, doğruluğu tartışmalı, şüpheli kavramlara nezafet katılarak sözün şehavetine durum meze yapılmış gibi görünüyor. Ne kadarı içselleştirilmiş konusu ise, yazarın diğer söylediklerini, bağlantılarını okumayı gerektirir. Sözel olmasa da uygulamada yazıyı doğrulayan tavırları görürüz her dinde; ama buradaki gibi kimse 'temsil' kavramını şeklen inanç düzeyinin kullanılabilir gerekli pratik nesnelerine, olmazsa olmazlarına açık açık dönüştürmez; çünkü İslam dünyasında 'ikon' bir tapınma eşyası olarak kabul edil(e)mez. Burada yanlış anlaşılmasın, biçimsel bir tartışmada taşların yerine oturmamışlığını yazıyoruz; kimsenin inancı bizi ilgilendirmez. Ama burada yargı ve önerme var. Çekingen veya şeklen bir rampa,ilişkilenme, aidiyetine ,içinde yer aldığı kültüre rağmen karşı-bezeme, anti teze girişilmiş. Ayrı bir kulvarda koşturma, varlık nedenine yabancılaşma, eleştirdiğin düşünsel konsept/kavrama duhul,girme/benzeme, psikolojinin lisanıyla Stockholm Sendromu var. 'Hiçbir din sembollerinden vazgeçemez bu yüzden. Varlık sebebinden. Muhayyileden.' diyor 30 Mayıs tarihli yazısında. Lafı dolaştırarak, 'ben onu demek istemedim, kastettiğim budur' dese bile, burada yazılanların Bizans ikonuyla yadsınamaz bir edebi hemhal olma , biçimsel de olsa içselleştirme taşıyan kelimeler olduğunu görmezden gelmek mümkün değildir. Hele 'Duaya ihtiyaç olmasaydı, ne ikonaya ne, mümine ihtiyaç olurdu. İkisini bir bütün kılan duadır. Eylemin kendisi yani' cümlesi , taşları yerinden oynatacak şiddettedir. Aldığı eğitim nedeniyle yüzlercesini görmüş bir kişi olarak, nasıl bir ikonun , hangi tasvirin kendisine bu yazıyı yazdırdığını , 'Muhayyileden' dedirtebildiğini anlayamadık. Yazarın geçmişine göz atıp, hangi etkileşimlerden bu düşünceleri süzdüğünü ayrı bir konu olarak kenarda tutuyoruz. İkonda yer alan resimler, konu itibariyle yüklendiği mistik anlam ,diyalektik materyalist bakış veya mütedeyyin tavır/insani akılla kolaylıkla eleştirilecek 'zan' ürünleridir. 'Üçüncü boyuttan yoksun. Derinlikten. Dolayısıyla güzellikten. Batılı göz nezdinde böyle. Ratio nezdinde' cümlesini ise neye göre oluşturmuş belli değil,'ratio' yu 'oran' ya da 'gerçek' anlamında kullanıyorsa -bir gazete makalesinde ratio demek, anlamsızdır, çok bilmişliğin ötesine gitmez- güzeli tanımlamada teorik mesnedi yok; bu kadar basit değil..

İncili yazan Aziz Lucas'dan beri, Bizans ikonanın ve İstanbul’un başkentidir. Yazarın etkilenmek için köklü nedenleri olabilir. Ama aynı zamanda ikona karşıtlığının da merkezidir Vatikan'a karşı bu şehir. Yaşadığı en ilginç dönemlerden biri de ikonaklazma ya da tasvir kırıcılık dönemidir. Bu duruş ve karşı vuruşun İstanbul dışına taşması, yayılması hızlı olmuştur. 726-843 yıllarına damgasını vurmuş, İslam'ın yükselme ve tasvirciliğe karşı çıkma eğilimiyle birleşerek sağlam bir duruş sergilemiştir.. Yalın mümin inanışına göre ,Allah’ın görünmeyen huzuruyla insan arasında hiç bir şey bulunmayacaktır. Burada resimden değil, resmin bir tapınma enstürmanı olmasından bahsediyoruz. Yazarın methiyesi de bu malzemeye olduğu kadar tahayyül ve müracaata olduğuna göre, alegori ve metaforu neden simgeleme ve mecaz olarak okumak lazım geldiğini, mecrasını aşan yabancılaşan sözün anlamının doğru kavranacağını umuyoruz..

Kalkedon'dan girip, bilgisayar ekranındaki ikon'dan çıksak bile, bütün olumsuz özelliklerine rağmen Cundioğlu'nun yazısı konu itibariyle bizi düşünmeye itecek çalıştıracak, iyi/verimli bir metin, provokatif bir karşı söylem olma özelliğini taşıyor. Ama neresinden tutup, hangi kelimesinden başlamalı? Çok zor; en iyisi 'ikona ve fetiş felsefesi, yardığı/vardığı uğraklar, demir attığı duraklar,kullandığı ulaklar, duadan vuslata/ niyetten nedamete günümüze taşan post-ikon kavramlar nedir?' diye silbaştan bir inceleme yazmak gerekiyor..Yazar yazısının başında Kant'tan söz ediyor. Kendisine bir nebze kaynak olabilecek torunu Feuerbach ise şöyle söylüyor 'İnsan kendi zenginliğini Tanrıda dışlaştırmış ve Tanrıyı ne kadar zenginleştirmişse kendini o kadar yoksullaştırmıştır. İnsanın gerçek özü, Tanrıya aktarmış olduğu özdür. İnsan, kendini ancak kendi nesneleri ile tanır. ' Bu taşıdığı/bitiştirdiği kavramlarla tartışacağımız ne Cündioğlu olacak, ne de bize bazı muğlak sözcükler, kendinden hareketli/hareketlenen cümleler sunan yaklaşımı; çünkü bu yazarın bu noktaya hangi derinliklerden geldiği, nelerin böyle söylettiği sorununu getirir ki, bir Google aramasında tesadüfen denk gelen konu olarak bu bizim uzmanlığımız değildir. Biz sanat tarihi/sosyoloji,eleştiri bağlamında görselliğin etki alanlarında 'ikon' kavramının izini sürerek, tapınma nesnelerinin tarihsel evrimini, biraz da Marks'ın deyimiyle devinimini/dönüşümünü, bu ihtiyacı duyan öznenin 2010 tarihi itibariyle durumunu güncelleştireceğiz. Yani yazarın aksine bütünüyle 'teknik' bir faydalanma , güncel hayatın kullanılan değeri olarak bir şekil değiştirmenin,morfozun daha sonra da amorf olan tüketme/tüketim değeri olarak el değiştiren kıymet, 'meta'nın peşinden gideceğiz.
Hegel'in çömezi Feuerbach, 'insanın kendi kendisiyle barışması, yabancılaşmanın onarılmasıyla (reprise) olacaktır' diyor.
Kültür endüstrisi üstünden fetişist tapınmada 'nesne' nin etki alanı, Adorna'dan Veblen' e günümüz kültür ideollerinin dönüştürücü karakterinden, tüketim toplumunda sanata; söyleyecek çok şey var. Eylül ayında..

***

Bu yazıyı yazdıktan sonra Dücane Cündioğlu kimdir diye internette baktım. Yazarın Yeni Şafak Gazetesi'nde başka yazılarını da gördüm. Tam da bizim anlattığımız konuyu Van Gogh'un hapishane tablosu üstüne de bir güzelleme yazmış.
Şöyle diyor 8 Ağustos tarihli 'Van Gogh gibi değil, Şems gibi' makalesinde yazar:

"Hapishane Avlusu (1890).

Van Gogh'un en müstesna tablolarından birinin adı.

Geçen hafta Moskova'da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nde karşımdaydı.

Hayret içinde seyrettim. Hüzünle. Acıyla. Huşûyla. Önünden ayrılamadım. Şaşmış, şaşakalmıştım.

Van Gogh'un hapishane deneyimi yoktur. Fakat bir duygu bu kadar mı yaşanmışcasına anlatılır, bu kadar mı içten, bu kadar mı sahici?

Esaret duygusu. Özgürlük duygusunun yitimi. Dört duvarla yolları kesilen adamların içine düştüğü o fasid daire. Bir türlü içinden çıkılamayan o lânet olası kısır döngü. İnsanı kuşatan çember. Nefesini daraltan pranga. Hapishane avlusu.

Duvarlarla yolu biçilen, süngerlerle beyni içilen otuzyedi adam.

VE o kasvetli dünyanın içinden göğe yükselen iki beyaz kelebek.

Bu tabloyu yaptıktan bir süre sonra Van Gogh tabancasını göğsüne sıkacaktır. Tam da 37 yaşında.

Resmi yaptığında St. Remy Kliniği'nde tedavi altındadır ve ağır buhranlar içindedir."

Yazarın bu kadar huşu içinde anlattığı tablonun bir başka öyküsünü aşağıda göreceksiniz. İkonlar veya Van Gogh resmi; Uğur Mumcu 'Bir konuda fikrimizin oluşması için, o konudaki bilgi' meselesine gelirdi ki, haklıdır.
Farklı bilgiler ,farklı yorumlara neden olabiliyor.


19 Ağustos Perşembe ; 2010
FOTOGRAF SANATININ İNKARCI USTASI




ARA GÜLER 82YAŞINDA


" Ara Güler: ben sana bir şey söyleyeyim mi ben Türkiye'de doğmaktan Türkiye'de yaşlanmaktan çok memnunum, çünkü ben düşün bir de Almanya'da doğmuş olsaydım n'olurdu? Okan Bayülgen: n'olurdu?
Ara Güler: hıı hiçbir bok olmazdım ;çünkü ben Roma, Hitit medeniyetinin içine doğmuşum. Onun katkısı bizi böyle yapıyor. Fotografçı çok dolu olmalı; resim bilecek, müzik bilecek, tiyatrodan anlayacak,çok okuyacak,anında karar verecek: Yani çok zeki olacak.."


Fotografın tarihinde Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, Yousuf Karsh, David Seymour, Alberto Korda gibi adlarla birlikte anılacaktır. O siyah beyazın İstanbullu fotograf muhabiri Ara Güler'dir. Yaptılarıyla enine/boyuna/soyuna İstanbulludur. Bu şehir ve emekçileriyle büyümüş, içinde olduğu gerçeği resmettiği ölçüde 'usta/maestro' deyişini hak etmiştir.
Kariyerinde zirve gibi görünen, geniş açının kolay avlayan albenisiyle Picasso/Dali,Dustin Hofman vd. şöhret fotoğrafları ününe nezafet katar. Ne ki, bunlar dünyada kolay eşleri bulunan, olayın öznesiyle itibar kazanan işlerdir ve ayrı kategoride tutulmalıdır. Renklide, dijital ile analog, negatif veya slaydla çalışmak arasında dağlar vardır; savaşlar,kitlesel/sosyal olaylar, hareketli görüntülerde renkli negatiflerin kullanıldığı analog döneminde Magnum Ajansı'ndan Ernst Haas, bize göre kısmi bir başarı yakalamıştır. Siyah beyaza gönül vermiş onun ve diğer ustaların renkli karelere geçişlerinde aynı mahareti gösterdiklerini söylemek güçtür. İşçi/emekçileri anlattığı fotoğraflardaki zekası, çöken iki imparatorluğun bir başkentinde yaşamışlığın getirdiği birikimi ise eşsizdir.









BU KADAR SİYAH BEYAZ TUTKUNU OLAN , HERHALDE BEŞİKTAŞLIDIR

"Galatasaraydaki ofisini ararsınız "foto muaabiri ara güyleriyyyn offiysi" diye çok tatlı bir aksan ve inanılmaz tatlı bir üstatla konuşursunuz. Sözünü sakınmaz. Ve asla kırılamazsınız. Bir yerden bir yere dialarını yollayacak olursa üstünde muhakkak şu not vardır; 'Dikkat!! !grafiker, resim seçici, redaksiyon, matbaa işlemlerinde çalışanlara mühim nottur. Elinizdekiler birer ara güler fotoğrafıdır. Bu fotoğraflar işlemde iken çay, kahve, gazoz, fanta ve benzeri meşrubatlarla fotoğraflara yaklaşılmaz, fotoğrafların civarında yemek yenmez ve içki içilemez, fotoğraflar ıslak veya sıcak yere, örneğin vantilatör veya kalorifer üzerine konulamaz, üzerine öksürülemez, ıslak veya pis ellerle tutulamaz, yakınında sigara içilemez ve yüksek sesle konuşulamaz....' Ayrıca Türkiye'de içinde hiç insan olmayan manzara resimleri, cami resimleri yerine bu temaya insanı da katarak fotoğraf çekmeyi daha doğru bulmuş ve uygulamış ilk sanatçıdır." diyor Ekşi Sözlük yazarı Öztokyolu

Ara Güler'i dünyanın büyük ustalarından kılan, emekçilerin renksiz 1950'li dünyasıdır. Bir yanda başka bir dünyanın ünlüleri, diğer tarafta sınıfların en alt katmanında yer alan proleterler vardır. Birbirlerinden haberi/irtibatı alıp verecek hiçbir şeyleri olmayan her iki dünyada da Ara Güler rahatlık ve aynı dostca kabulleniş içinde dolaşır/yer alır. Yaratılmış tesadüflerin kararlı/pervasız,davetsiz bir misafiridir o. Sıradan tüm konularla, arabacının,marabanın, yoksul işçinin, köyden gelen işsizin herhangi bir anını, o andaki gizem ve kaderi yakalayarak insani vicdanlarda sıradışı ufuklar açar . 1950'lerin İstanbul'undaki küçük/sevimli dünyasından, bir foto muhabiri olarak küresel dünyanın iletişim araçlarında, medyanın görsellerinde yer/söz edinebilmesi, yalıtılmış/nedensiz zorlamalarla zindan kılınmış o günün zorlu şartlarının hüküm sürdüğü Türkiye'de az insanın gösterdiği büyük bir başarıdır.



DEVİR DEĞİŞTİ; TOPLUM;BİREYLERE BÖLÜNDÜ, DAVETSİZ MİSAFİRLERE ENGEL VAR..
Usta,bu günlerde bir sıkıntısını dile getiriyor..Fotograf çekerken artık izin almak gerekiyormuş. Biz de bilmiyorduk, kendisi 82. yaş gününde şöyle söylüyor. Şimdi iki kişi oyun oynuyor, onu çekeceksin; 'Müsaade eder misiniz oyun oynarken?’ dersen hiç oynamaz yahut da sahte oynar, doğallığı kaybolur. Böyle bir kanun çıkardılar şimdi, Birleşmiş Milletler’de dört tane salak avukat bozuntusu karar alıyor, insan haklarına bilmem ne. E, o zaman dünyanın en büyük fotoğrafçısı Cartier Bresson’un çektiği bütün resimler habersizdir. O zaman biz insansız dünya mı çekeceğiz? Herkesten izin alarak resim mi çekilirmiş be!'



"Ara Güler 16 Ağustos 1928'de İstanbul’da doğdu.muhabirdir. Ermeni asıllı eczacı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukken sinemadan çok etkilendi. 1951 yılında Getronagan Lisesi’nden mezun oldu. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı. Muhsin Ertuğrul'un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi almaya başladı. Amacı rejisör veya oyun yazarı olmaktı. 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlandı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne devam ediyordu. Ancak fotoğrafçı ve gazeteci olmaya karar verdi. 1961 yılına kadar Hayat dergisinde fotoğraf bölümü şefi olarak çalıştı. 1961’de İngiltere’de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) kabul edildi ve bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında fotoğrafları kullanıldı, kendisinden bahsedildi. ABD’de, Almanya’da, Paris’te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russel, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekti, röportajlar yaptı. 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülünü aldı. 1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından kitap haline getirildi. 1986’da Hürriyet Vakfı'nca basılan, Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı Mimar Sinan kitabını fotoğrafladı. Bu kitap 1987de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989'da Hil Yayınları Ara Güler’in Sinemacıları kitabını yayınladı. Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları, 1992'de Fransa’da Edition Arthaud, ABD ve İngiltere'de Thomas and Hudson, Singapur'da Archipelago Press tarafından Turkish Style başlığıyla, Fransa'da ise Albin Michel yayınevi tarafından Demeures Ottomanes de Turquie adıyla yayınlandı. Dünya Şirketler Grubu 1994'te Eski İstanbul Anıları, 1995'te Yitirilmiş Renkler kitabını yayınladı. Ana Yayıncılık ise 1994'te Bir Devir Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun ve 1995'te Yüzlerinde Yeryüzü adlı kitapları yayınladı. Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Fransa, ABD ve Almanya'da çeşitli müzelerde sergilenmekledir. Fotoğraflarında Leica makinasını kullanmıştır. Fotoğrafın sanat dalı olmadığını düşünmektedir. "

BEETHOVEN'İ KÖPEK, TRUVA'YI VİRÜS, MICHELANGELO'YU KAPLUMBAĞI TÜRÜ, GOOGLE'LU ARAMA MOTORU SANAN DİJİTALLEŞMİŞ BİR KUŞAK İÇİNDE, NEGATİF RULOLARIN VE KÜLTÜRÜN BÜYÜK USTASININ İŞİ ZOR...



Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nde bir haber var. Arka sayfadaki haberin başlığı 'Beethoven'i Köpek Sanıyorlar.'Şöyle yazıyor haberde: 'ABD'de Beloit Üniversitesi'nde iki akademisyen tarafından her yıl hazırlanan listedeki verilere göre, üniversiteye bu yıl başlayan öğrencilerin el yazısı ile yazamadıkları, Beethoven'i köpek, Michelangelo'yu bilgisayar virüsü sandıkları belirlendi. 2014 yılında mezun olacak öğrencilerin, eskiden Çekoslovakya diye bir ülke olduğunu bilmemeleri de listedeki veriler arasında.'

Bu haberi okuyunca Ara Güler'in Roma İmparatorluğu'na ait, tarihi M.Ö. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kentini nasıl keşfettiğinin hazin,içburkan hikayesi aklımıza geldi..

Ünlü fotoğrafçı, yolunu kaybetmesi sonucu tesadüfen bulduğu kentin ilginç hikayesini ve keşfediş serüveni..

Ara Güler’in Oradaydım Belgeseli'nde anlattıkları şöyle; "Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!
Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…
Baktım ki taşların içinden suratlar bana bakıyor. Hemen aklıma röportajın adı geldi; Aphrodisias çığlığı…
O taşlar bana bakıyor ve “beni buradan kurtar!” diye çığlık atıyor."

Roma İmparatorluğu'na ait, tarihi M.Ö. 500’li yıllara dayanan ve ismini tanrıça Afrodit’ten alan Aphrodisias antik kenti böylece bulunur, kazılar başlar, tarihin unutulmuş bir sayfası su yüzüne çıkar.

Yaşar Kemal'in de Akdamar Kilisesi'ni nasıl kurtardığı, bir kulesini yıkan işçileri nasıl bekletip kültür bakanına ulaştığı bunun gibi ayrı bir hikayedir.

Bu ustalar,bütün bunları daha 30 yaşına girmeden yapmışlardır. Şimdiki gençler bırakın ikibin yıl önceki Ahdamar, Aphrodisias kültürlerini bilmeyi on yıl önceki Çekoslovakya'yı bilememeleri bu günümüzün kültürünün suya yazılan bir uygarlık olarak kalıcı değerleri oluşturamayacağını, aslında dijital modernleşme denilen üretimin , bir kirlilik/çöp yığınları uygarlığı yaratacağını çok açık işaret ediyor..



OSMANLIDAN BERİ AZINLIKLAR BU ÜLKENİN DİREKLERİDİR...


Düşünüyorum da, 1930,40'lar, 50'ler 60'larda her şeyin siyah beyaz olduğu bir ortamda kötü fotograf çekmek mümkün müydü? Bakıyorum baştaki kasketlerden ,golf pantolonlar, albatros traşlar, denizci kıyafetleri, kadınlarda 1950’li yıllarda 'Cigarette' olarak adlandırılan dar pantolonlar, çiçek motifli ‘top’lar, dar ve kısacık ceketler, 1946/47’de parlak mavi janjanlı renklerde renkli meyve, çiçek, ateş kadın desenli Hawaii ve Carisca gömlekler, daha sonra mini etekler 'baby doll' tarzı bluzlar,Yves Saint Laurent,Chanel, Christian Dior, BB, Zsa Zsa Gabor, Rita Hayworthlar, Belgin Doruk,Yılmaz Güney'ler.. Kodak makinalar,Zeiss mercekler..Herşey fotograf için hazırlanmış/tasarlanmış bir mizansen diye düşünüyor insan . Bu güne baktığımızda bu kadar renk, imkan, anti-estetik görüntüler, sersem eden çeşitlilik içinde fotoğraf sanatçısının şimdi işi daha zor sanki.. Geçelim bunları, yazıya devam ediyoruz..

Osmanlı öncesi ve sonrası Anadolu'da Ermeniler teba olarak hep zeki/uyanıktırlar.
Her zaman kuyumcu titizliği içinde icra ettikleri meslekleriyle toplum katmanlarında bilgi ve irfanın taşıyıcıları olmuşlardır. Engels 1888 tarihli İngiltere basımı için Manifesto'nun önsözünde, 'Birkaç ay önce, İstanbul'da yayımlanması gereken bir Ermenice çevirisi günışığına çıkamadı. Çünkü bana söylendiğine göre,yayıncı üzerinde Marks'ın adı bulunan bir kitap çıkartmaktan korkmuş, çevirmen de kitabın kendi yapıtıymış gibi gösterilmesini kabul etmemiş' diye yazar. Demek ki, Marks daha yaşarken İstanbul'da ismi biliniyordu, yabancı dilden kitapları okunuyordu başta Ermeniler arasında. Balyan ,Zilciyan,Gülbekyan aileleri derken, William Saroyan,Elia Kazan,Jak/Vartan İhmalyanlardan, Yusuf Karslara, Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan fotoğrafçılığımızın kurucuları Kevork ve Viçen Abdullah Biraderlere, Sarkis Zabunyanlara, boksta ilk İstiklal Marşı’mızı çaldıran, bayrağımızı göndere çektiren sporcumuz demir yumruk Garbis Zakaryana benzeri bir dizi insanın,bu toprakların doğurduğu birbirine benzemez farklı hikayesinden biridir kendisi. İlhan Seçuk'un bir kitabı vardı; adı 'Çirkin Amerikalı'. Ara Güler'i anlatan bir kitap yazsak herhalde ismi 'Güzel Ermeni' olurdu. Çok yaşa sen Ara Usta..
Nice yıllara..







18 Ağustos Çarşamba ; 2010
Casa Dell'Arte'de Sezonun Son Sergisi; Sema Maşkılı-Mizaç
..



Casa Dell'Arte' Galeri'de Sema Maşkılı-Mizaç Sergisi/Temperament Sergisi
18 Ağustos-15 Eylül 2010
İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, No 163Kat 3 Daire 10 Beyoğlu
Tel 0212 251 12 14


17 Ağustos Salı ; 2010
UTKU VARLIK ESKİ BİR ANIYI HATIRLATIYOR..






O da bizim kan kardeşimiz. Paris'te veya İstanbul'da aynı duyarlılıkla aynı sıkıntıları paylaşıyor. Bu sayfalar için yazdıkları bir kitap olacak yakında; verdiği moral destek yürüdüğümüz yolda yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Bu kıraç ortamda umut aşılıyor.. Utku Varlık aşağıdaki notla, üstteki 25 sene önce kendisiyle konuştuğumuz Cumhuriyet Gazetesi küpürünü yolladı, şöyle yazmış : Dostum Emin Çetin, Ne garip; çok sevdiğim Özlem ve Oğuz biraz önce bu 'mail'i yolladı. Demek ki 25 sene önce konuştuklarımız hala taze, umut hala geçerli.. Yara hala kanıyor..
Ne diyelim haklısın Utku Hoca; her yerde sesimizi kestiler,Sedat Simavi'nin dediği gibi yeri geldi kendi kalemimizi kendimiz kırdık yıllarca sustuk. Senin gibi unutmayan birkaç kişinin varlığı sevinç verici..Bundan sonra ise 'su' üstüne yazıyoruz. Umudu kesip saklayan Özlem ile Oğuzlara artık rastlamak mümkün değil..






16 Ağustos Pazartesi ; 2010

Aşağıdaki fotograf, Murat Germen'in Zonguldak madenlerinde çektiği bir çalışmasıdır. Konuyla ilintisi ,yapılan kazılarla aranan 'cevher'dir . Bu 'görüntü', demek istediklerimizi, -hem görsel üretimlerde, hem de artık kendine çeki/düzen vermesi gereken kültür/sanat eleştirilerinde- anlatmak istediklerimizi kuvvetlendiren metaforik bir materyaldir. Seçkin bir görsel olarak da yazıyla bağlamında bu sayfada, kendi değerinin üzerinde bir artı 'değer' oluşturmaktadır...


Burada 'fotograf' için söylediklerimiz, küçük değişikliklerle diğer görsel sanatlar ürünleri için de geçerlidir..

Fotograf sanatçısıyla,
izleyicisinin arasında bir yüzeysel nesne olarak kavram üretme değerine sahip fotograf karesi durur. Araçsal nesne olarak velud/kendini yeniden doğuran, orada sabit duran nesnenin gerçeğinden ayrılarak başka bir mekanda yoluna devam eden fotografın/ zaman zincirinden koparttığı resmin, üreten kişinin amaçlarının bütününe ulaşması için, yeniden üretmeye çalıştığı o fiilin zaman kiplerinin/eklerinin okunabilmesi, hayatta tutunduğu nirengi noktalarını izleyicinin iyi bilmesi/ anlaması,kavrayabilmesi gerekir; burada sanatçının bilgisini/bilgeliğini oluşturan fotografın/yerleştirme,heykel vd. -her neyse- 'kavram'ın yaratılma hikayesine, yardımcı metinlere /konuşmalara, iç sesleri duyabilmeye,sosyal ağı, sabitlenen karenin dışını görebilmeye ihtiyaç vardır..Bunlar yoksa fotograf yüzeyine kitlenen, görüntüyle yetinen kişi dümdüz bir hatta ilerleyemez, filtrelere, sembollere,metaforlara takılır,etrafından dolaşmaya başlar; kendine yeni çıkış kapıları açar.. Kant, 'sağ el ile sol eli örtüşteremezsiniz' der. Sanatçının kalben amacı ,özneyi/nesneyi durağanlaştırarak görüntüde yeni bir çatal açmak, 'şey'in hareket haliyle, zihinsel kavramanın alışkanlıklar/temayül üzere işaret ettiği yoldan ilerlerken, deklanşöre/zamana damgasını basarak bakışın en yoğunlaştığı o an'dan yeniden medet ummaktır.O'nu kendi hakikati dışına alarak yeniden üretmektir. Fotografın gerçeği, görüntüyü stabilize ederek/taraf olarak yeni hakikatler türetmenin sorumluluğudur.Burada amaç şekilleniyor. Ama Kant'a vurgu yaparsak, içinden kopartarak çıkarttığımız 'gerçek' ile, fotograftaki donan makyajlı 'gerçek' farklıdır.

Fotografta veya herhangi bir sanat yapıtında olması gerekenleri grafik, renk, ışık, denge,hacim,kompozisyon,ritm vd.ezberler olarak açıklamayı yeterli sayan arkadaşlarımıza, fotografın dışında o günkü senin öykün ve nihai amacın, makyajlayarak pazarladığın siyasetin önemlidir diyoruz. İçi boşaltılan kavramlar oluşturulup, bakanı aptal ya da abdal yerine koyan ve izleyiciye yol haritası vermeyen tüm sergileme eylemleri eksiktir.

Bunları Türkiye'nin çeşitli yerlerinde açılan ,yakında gördüğümüz Borusan'daki küratörlüğünü Richard Castelli’nin yaptığı MADDE-IŞIK / MATIERE-LUMIERE / MATTER-LIGHT (ki Borusan Kültür Sanat web sayfasından bile konuyla ilgili yeterli bilgilere ulaşamıyoruz) gibi kavramsal ve başta fotoğraf olmak üzere tüm sergiler için yazıyoruz..Bu sergiler uzmanına hitap eden, yüksek değerler, ufki mesajlar veren aktiviteler değillerdir. Sıradan izleyicinin, normal algı düzeyindeki bireyin, sergi salonuna giren her insanın anlayabileceği saydamlıkta olması gereken çalışmalardır. Çünkü 'mesaj' bu bu kişilere sunulmaktadır. Gelen kişilerle iletişime geçemeyen, soyutluğun arkasına sığınan çalışmalar ise, yüksek kültürlerinden veya seyircinin kara cahilliğinden değil, anlatıcının beceriksizliğinden amaçlarına ulaşamazlar. Tabii sokaktan gelen izleyiciyi aşağılayıp, gizli/karanlık mekanlarda psikolojik sömürüyü sürdürmek, akıllı zenginlere seçkin bir kültür yaratmak asıl amaç değilse.. Ama biliyoruz ki, bunların devamında 'contemporary art' fuarları, halkı dışlayan sosyete mekanları,arî ırkın kavuran hiyerarşisi ve sonsuz bir pazar ekonomisi geliyor..






15 Ağustos Pazar ; 2010
Değerli okuruların sorularını cevaplandırıyoruz..





Havayı/suyu,toprağı,ömrümüzü ve geride kalan herşeyi talan ediyorlar. Kimliklerimizi,ellerindeki barkodlarla değiştiriyorlar..Bunları yapan kim? Niye yapıyorlar? Bu süregiden nevrozun bizlerle/yaşam şeklimizle ,biricik uygarlığımız/kültürümüzle, imal ettiğimiz vicdanımızı kullanma talimatlarımızla, banka hesaplarımız, beslenme şeklimiz, yaşam alışkanlıklarımız, düşünme metodumuz ve peşinden gittiğimiz bilgelerle/günlük hayatımızın kağıttan kahramanlarıyla hiç mi ilgisi yok ?


Su kaynaklarımızı, tüm canlı yaşamın boyun eğişini, suskunluğunu, ızdırabını, eşitliğini/mülkiyetsizliğini algılayamayan, dünyamızı üretimiyle tüketen, insanın ahlakını, canlı yaşamın DNA'sını değiştiren 'yaban kapitalizm' ve dünyamızın sonunu hazırlayan işbirlikçileri esas eleştiri konumuz..

Evo Morales'in söylediği gibi , ya kapitalizm kazanacak, ya da toprak ana..dedik ve Marks'ın ,Feuerbach Üzerine Tezlerinden bahsettik. 'Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar; sorun onu değiştirmektir..' diye yazdıklarını belirttik.. Değerli okurlar soruyor ,nerede geçiyor bu cümle/Feuerbach Üstüne Tezler Nedir?. Kısaca bu konudaki kaynaklara göz atarak bilgileri derleyelim ve konuyu açıklayalım..

FEUERBACH ÜZERİNE 11 TEZ..
Marks, kendinden on yaş büyük olan Prusya Sarayı müşaviri Herr Anselm'in oğlu, doğal yaşamın materyalist filozofu Ludwig Feuerbach' a , Hegel'e olduğu gibi çok yaklaşıp, sonra ayrılmıştır. Feuerbach'ın 'İnsandan insana,toplumsal ilişkiyi kuramın temel ilkesi durumuna getirerek, gerçek maddecilik ve gerçek bilimi kurmuş' olduğunu söyler.(Elyaz.1844/214).
Alman İdeolojisi ise (1845) Karl Marx ve Friedrich Engels'in Brüksel'de 1845 Mart'ında şekillenen 1846 Nisan'a kadar her ikisinin üzerinde çalıştığı yazıları/notlarıdır.
Marx ve Engels bu notları bir yayımcı bulamadıklarından 'farelerin kemirici eleştirisine' terkeder ve kitaplaştırıp yayımlayamazlar. Bu çalışma ilk defa 1932 tarihinde David Riazanov`un Moskova`da bulunan Marx-Engels Enstitüsü adına yaptığı araştırmada ortaya çıkar. İki ciltten oluşur Birincisi Hegel sonrası felsefenin, ikici bölüm hakiki sosyalizmin eleştirisi.


Bu dönemdeki bu önemli müsvetteler, daha 1842'de girişilen bir eleştirel gidişin başlangıç noktası olarak, 1848'de yazılan Manifesto'dan sonrasını etkileyen ilk dönem gençlik ürünleri olmasının yanısıra, daha sonra ortaya serilecek yekpare bir felsefenin eğitbilimsel/pedagojik hazırlama notları olarak da kabul edilebilir. 1843'de yazdığı 'Yahudi Sorunu', devamında gelen Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi ve Marx'ın 1844 yılında Paris'te kaleme aldığı Elyazmaları kadar didiklenmiş, öylesine çeşitli yorumlara konu olmuş, öylesine tartışmalara yol açmış bir başka metin yoktur.. Bu metinler içindeki en temel çalışma 1845'in ilkbaharında Brüksel'de yazdığı Feuerbach Üzerine Tezler'dir.
Engels'e göre bu 'yeni dünyanın anlayışının dahiyane tohumunun atıldığı ilk belge'idi. ( L.Feuerbach/Engels, Sol Yay. 1992 s/9) Tezler ,Marks'ın 1844-47 tarihli ve 'Feuerbach'a ilişkin 'Not Defterleri'nde yer almaktadır. Engels, bu tezleri Marks'ın ölümünden beş yıl sonra üzerinde bazı değişiklikler yaparak 1888'de yayıma hazır hale getirse de basılamamıştır. Bu metin, daha sonra 1932'de keşfedilerek yayımlanmış ve başta Alman Frankfurt Okulu filozoflarına kaynak teşkil etmiştir. Avrupa sosyalizmi kendini bir taraftan Karl Kautsky ve Bernstein'a bağlarken, bir yandan da Marksizm adına asıl argümanlar kabul ettiği bu temel metinlerle düşüncesini irtibalatlandırmıştır. Çoğu zaman bu notlarda Marx'ın düşüncesinin özü görülmek istenmemiş, ya da olgunluk yapıtları ile çeliştiği için önemi yadsınarak yeni tartışma noktaları oluşturulmuştur. Devamında ortaya çıkan 1844 Elyazmaları ise, karşımıza bitmiş bir yapıt olarak çıkmaz. Her şeyden önce bu yazılar, bütünlüğü içinde diğer külliyatı okumadan değerlendirilemez. Bu yüzden Avrupa'nın hümanist solcularının/derin entellektüellerinin bu metinlerden, ayrı karakterde bir Marks yaratmaları hoş görülemez. Elyazmalardan önemli sayfalar eksiktir; bir bölümü yitip gitmiştir. Notların temel karakternin olarak doğası itibariyle ,çeşitli bölümler bağdaşıklıktan yoksundurlar. Birinci elyazması, çok büyük bir bölümü bakımından, iktisadi okumaların birleşiminden başka bir şey değildir; oysa yabancılaşmış emek üzerindeki açındırmadan başlayarak, Hegel felsefesinin bir eleştirisine varmak üzere Marx, kendi görüşlerini bu arada pişirir/hazırlar, kitaplaştığı eserlerinde okuyucuya eksiksiz servis yapar. Öyleyse,1844 yazıları okuru/yazarı hazırlayan düşünce taslaklarıdır diyebiliriz; bir plana göre kaleme alınmış bir yapıttan çok, bir düşünce (méditation) metni sözkonusudur. Ama her ne kadar bitmiş bir yapıt oluşturmazsa da, elyazmaları bir dizi gelişigüzel notlar da değildir. Çıkış noktası, ekonomi politiktir; Marx, ekonomi politiğin özsel kavramlarını çözümler ve ona bu bilimin temel kusuru olarak görünen şeye varır: Bilim, emekteki yabancılaşmayı görememiştir. Düşüncelerinin dizisi, bu ilk sonuca göre düzenlenir. 1844 Elyazmaları'nın temel kavramı, söz götürmez bir biçimde 'yabancılaşma' kavramıdır.. Bunun içerik bakımından zengin felsefi bir kavram olduğundan kuşku yoktur. Bu, onu tüm modern felsefenin temel kavramı/yazarı durumuna getirmiştir.. Gene de bu kavramın Marx'ın sözlüğünden çabucak yok olduğunu görmek gerekir. Çünkü Marks, yabancılaşma kavramında kalarak varoluşçulara/metropollerde bunalan/yalnızlaşan içe dönük bireye salt verimli bir kaynak teşkil etmemiş, aksine bu tanımın bireyde yarattığı tahribatı, insan doğasına verdiği zararların ekonomi politiğini sorgulayarak derinleştirmiştir. Çünkü 'İnsanlar,kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler (..)Bireylerin ne oldukları, üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.'(1) Feuerbach Üstüne Tezler'i okurken, özetle yukarıda yazdıklarımızın gözönüne alınmasında yarar vardır..

Feuerbach üzerine tezler

1. Şimdiye kadar ki bütün materyalizmin (Feuerbach'inki dahil) başlıca kusuru, nesnenin, gerçekliğin, duyumluluğun; duyumsal insan faaliyeti, 'pratik' olarak değil, öznel olarak değil; yalnızca nesne ya da sezgi biçiminde kavramasıdir. Bunun içindir ki etkin yön, soyut olarak, materyalizmin tersine,gerçek duyumsal faaliyeti bu biçimiyle doğal olarak tanımayan- idealizm tarafindan geliştirilmiştir. Feurbach, duyumsal nesneler -düşünsel nesnelerden gerçekten ayrı nesneler- ister: ama insan faaliyetinin kendisini nesnel faaliyet olarak kavramaz. Bunun içindir ki, Hristiyanlığın özü'nde, yalnızca teorik tutum, hakiki insan tutumu olarak görülür, pratik ise ancak iğrenç Yahudice görünümüyle kavranır ve sabitleştirilir. O nedenle de 'devrimci', 'pratik eleştirel' faaliyetin önemini anlamaz.

2. Nesnel hakikatin insan düsüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorunu bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdir. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamiyle skolastik bir sorundur.

3. Koşullarin değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. O nedenle, toplumu -biri diğerinin üstünde yer alacak biçimde- iki kısma ayırmak durumunda kalır.
Koşullarin değişmesi ile insan faaliyetinin ya da insanın kendisinin değişmesinin örtüşmesi, ancak devrimci pratik biçiminde kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir.

4. Feuerbach, dinsel kendine yabancilaşma olgusundan, dünyanın biri dinsel dünya, öteki cismani dünya olmak üzere ikileşmesi olgusundan hareket eder. Onun uğraşı, dinsel dünyayi, cismani temeline oturtmaktan ibarettir. Ama cismani temelin kendi kendinden koparak, özerk bir krallık gibi bulutlara yerleşmesi, ancak bu cismani temelin içsel çekişmesi ve iç çelişkisiyle açıklanabilir. Öyleyse bu da, hem kendi içinde, hem iç çelişki olarak anlaşılarak, pratik içinde devrimcileştirilmelidir. Demek ki, örneğin, dünyevi ailenin, kutsal ailenin 'gizi' oldugu bir kez keşfedilince, bu kez de bu birincisinin teorik ve pratik olarak sorgulanması (..) gerekir.

5. Soyut düşünceyle tatmin olmayan Feuerbach, sezgi ister. Ama duyumluluğu/duyumsal-insanin pratik faaliyeti olarak kavrayamaz.

6. Feuerbach, dinsel özü, insan özüne indirger. Ama insan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler bütünüdür. Gerçek özün eleştirisine girmeyen Feuerbach, dolayısıyla:
1. tarihsel akıştan koparak dinsel duyguyu kendi içinde sabitleştirmek ve soyut -yalıtılmış- bir insan bireyini öncülleştirmek zorunda kalır.
2. O nedenle, bu öz, olsa olsa, 'tür' olarak, birçok bireyi doğal biçimde birbirine bağlayan içsel ve dilsiz genellik olarak kavranabilir.

7. İşte bu nedenledir ki, Feuerbach 'dinsel duygu'nun kendisinin bir toplumsal ürün oldugunu ve tahlil ettiği soyut bireyin, belirli bir toplumsal biçime ait oldugunu görmez.

8. Her toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe götüren bütün gizler, akılsal/ussal çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulurlar.

9. Sezgisel materyalizmin, yani duyumluluğu pratik faaliyet olarak kavramayan materyalizmin vardığı en üst nokta, tek tek bireylerin ve 'sivil toplum'un sezgisidir.

10. Eski materyalizmin bakış açısı, sivil toplumdur. Yeni materyalizmin bakış açısı ise 'insan toplumu' ya da 'toplumsal insanlık'tır.

11. Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar; sorun onu değiştirmektir.



Kaynak olarak şuralardan yararlandık; Karl Marks,1844 Elyazmaları,Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin Eleştirisi,Alman İdeolojisi Ve Feuerbach Üzerine Tezler ve E. Bottigelli'nin ve Jacques Milhau'nun sunuş yazıları,giriş /notlar bölümleri,Ayrıca Ludwig Feuerbach,Hristiyanlığın Özü,Say Yayınları 2008




14 Ağustos Cumartesi ; 2010
Almanca bildiğimden değil,cümlenin orjinaline duyduğum saygıdan aynen aldım. Karl Marx, 27 yaşındadır ve not defterine şunları yazar; tarih 1845'dir.. "die philosophen haben die welt nur verschieden interpretiert; es kömmt drauf an, sie zu verändern."


(1) Alman İdeolojisi s 39
Sol Yayınları'nden çıkan Alman İdeolojisi/Feuerbach Üzerine Tezler'in 11. maddesidir bu cümle .-Kitabın 21.Sayfasında- Sevim Belli'nin çevirisiyle Türkçesi şudur: "filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir" .. Bu can alıcı cümle, dünyayı kendi malı, tüketmeyi ise tanrısal bir hak gören uygar/hunhar insanın, zihniyet değiştirmesi gerektiğini ifade ettiğimiz çarşamba günkü yazımızın devamına eklenebilir.. Bu konuyu kısmen Alman Felsefesi başlıklı yazıda işlemiştik,devam edeceğiz..


ÖRSELENMEK BAŞKA, ÖKSELENMEK BAŞKA
Günlük hayatta daha çok kullanılan kelime 'örselenmek'; hırpalanmak,yıpranmak anlamı taşıyor. Bizimse daha çok kullandığımız 'ökselenmek' kelimesi. Dikkatli okuyucu 'acaba yanlış mı kullandığımızı?' soruyor. Ökselenmek, ökse otuyla ilintili.'1950'lere kadar en çok ökseyle kuş tutulurdu. Ökseotu (Viscum album) ağaçların dal ve gövdelerinde biten ve üzerinde bulunduğu ağacın özsuyunu emerek beslenen, çalı biçiminde asalak bir bitkidir. Ökseotunun tohumlarının kaynatılmasıyla elde edilen son derece yapışkan maddeye de ökse denir. Ökseyle kuş tutmak için önce ökse, kuru kızılcık çubuklarına sürülür. Çubuğun etrafına, kafesler içinde yakalanmak istenen türden 3-4 kuş yerleştirilir. Güz ve kış aylarında sürüler halinde yaşayan sakakuşu ve benzerleri sürünün toplu halde hareket etmesi sırasında dağılmamasını sağlamak için sürekli olarak kısa bir ötüşle birbirleriyle haberleşirler. Çubuğun etrafına yerleştirilen ve "çığırtkan" denen bu kuşlar uzaktan yaklaşan sürüyü işitince öterek hemcinslerine cevap vermeye başlarlar. Bunu duyan sürü de güvenli bir yer olduğunu zannederek dikseye iner. Yalnız çığırtkanların insana alışmış 'eski' kuşlar olmaları gerekir; eğer henüz insana alışmamış kuşlar kullanılırsa bunlar uyarı ötüşü vererek sürüyü kaçırırlar. Kuşlar dikseye kondukdan sonra bir bölümü ökseli çubuklara yakalanır. Ökseye tutulan kuş başaşağı döner. Kuşçular da ökseyi tükürükle veya suyla çözerek kuşları birer birer toplarlar.'

Yani demek istediğimiz türüne/sınıfına/cinsine ihanet eden insanın ,ökselenerek çığırtkanca başkalarınca kullanılması. Örselenmekle ökselenmenin bir ilgisi yok. İkisi de farklı anlamları olan iki sözcük. Bizim de yararlandığımız ökse ve kuşçuluk için daha geniş bilgiyi http://www.selimsomcag.org adresinden bulabilirsiniz..