22 Temmuz 2010 Perşembe

Veblen ve Aylak Sınıfın Teorisi

Aylaklık Hakkı İçin! 

Tasarlanan her toplum modeli, kavramsallaştırılan her ideolojinin vitrinindedir. İlk bakışta içe işleyen adalet/özgürlük veya insanlık, devrimcilik ya da milliyetçilik gibi her düşüncenin öncesinde bizi peşine takan romantik bir başlangıç cümlesi mutlaka vardır. İdealin ilk kıvılcımıdır. Büyük tasarımın nüvesini ortaya seren, 'olmaz' denilemeyecek pırıltılı, cazip bir ana fikir hep olagelmiştir; çünkü özne, yürek paralayan zengin/yoksul hikayelerini, ucu açık adalet ve eşitlik taleplerini sever! 



Akşamüstü eleştiri yapmak hakkı / 'Bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canınız istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak' ister misiniz? Şayet isterseniz bu durumu aylak aylak gezmek olarak mı tanımlarsınız? Böyle derseniz hata etmiş olursunuz. Çünkü uğrunda milyonların öldüğü sosyalizmin hedefi bu durumu yaratmaktır. Böyle bir hayat için başta insanın üretim/tüketim ve sorumlulukta ahlaki bir dönüşüme uğraması, bilinç düzeyinde bir sıçrama yapması gerekmektedir. Çünkü Karl Marks, 'Alman İdeolojisi' kitabının 60. sayfasında sınıfsız sömürüsüz, işbölümü (dolayısıyla meslekler) olmayan komünist toplumun yaşam tarzını böyle tanımlar..


Veblen'i tanır mısınız?


Mevcuttan yemedi, sosyalist teorilerden beslenmedi; gözlemledi, peşine düştü. İneklerden süt sağdı, tavuklardan yumurta topladı, toprağı ekti. Alanda çalışarak ve sonuçlarına dokunarak yazdı. İnsan ne kadar uygarlaşırsa uygarlaşsın, içimizdeki hayvanın, ekonominin belirleyicisi olduğunu söyledi. Garip, şakacı ve çocukça sadistti; bir keresinde yoldan geçen bir çiftçiden ödünç bir çuval alıp içine eşek arıları koyup, ertesinde çuvalı iade etmişti. Amerika'ya göç eden Norveçli, hayvancılık ve çiftçilik yapan, kıtanın kırsalında yaşayan, gerçek anlamda köylü bir ailenin üyesiydi. Babasının isteği üzerine papaz olmayı, dine inanmayı, 'evet' demeyi, evine telefon almayı reddetmişti. Kütüphanesi yoktu; kitapları boş bir duvarın önünde üstüste yığılı dururdu. Keçeden yapılmış çuval gibi bir ceket ve ütüyle tanışmamış pantolonuyla üniversitede ders verirken tek bir olgunun peşindeydi; çalışmadan yaşayan bir sınıfı toplumun iç dinamikleri nasıl yaratmıştı? Birilerinin katakulliyle birilerini ranttan beslediği bu sosyal toplum, 'insan' denilen üçkağıtçı, aylak primadın muhteşem icadıydı. Ve yaban hayattaki diğer örneklerde ve ilkel kavimlerinde böyle bir örnek yoktu. Kızılderilileri, Aborjinleri ve pasifik yerlilerini, köylü toplumların ekonomilerini, tüketim alışkanlıklarını inceledi. İlk kitabı 'The Theory of Leisure Class'ı yayımladığında 42 yaşındaydı. Kitabında az çalışan, çok tüketen, aylak ama hakim zenginler sınıfına gözlerini dikmişti. 'Daha pahalı/daha iyidir'i kışkırtan bu sınıfın toplumsal dönüştürücülüğünden söz etti. Çünkü bu aylak sınıfa (Leisure Class) öykünen garipler, onların kullandığı giysileri vd. kullanmakla sınıf atladıklarını düşünüyorlardı. Literatüre 'Veblen malları parakdosu' olarak geçen kavram, çakma görüntüsel bir sınıfın, hareler halinde genişleyen ekonomisini ve paradoksunu kuramlaştırarak görünür kıldı. Günümüzde benzer durumu, Tahtakale'den Londra Shotby'ye uzanan bir ekonomik yüzey ve figürlerinin öykülerini defalarca yazdık. Geçmişte faklı örnekleri de olsa bugün, MAXXİ Roma veya MoMo ya da İstanbul sanat galeri ve yazarlarında güncellenen bir manipülasyondu; o günün şartlarında vakitsizce anlattı.. Veblen'in gümüş takımlarla örneklediği, özellikle sanat eserlerinin bu mantıkla yarattığı bir piyasanın varlığını ve eylemlerini bugün müzayedelerde ve kültür sayfalarında bolca görürsünüz. Adorna'nın 'Kültür Endüstrisi' ile Veblen'in 'Haz Sınıfı' koşutluk gösterir. Bu düşünme şeklinin yarattığı ve beslediği asalaklar zümresine ve hempaların/züppelerin, güncel lisanla tiki'lerin doğuş nedenlerine baktı. Çalışmadan yaşayan aylak sınıfın gizli kuramını, saklı öğretisini ortaya döktü .. Bunları yaparken ideolojik değildi; yalnızca gözlem gücünü çalıştıran Amerikalı bir ekonomistti. 1917 Sovyet Devrimi'nin ideallerinin gerçekleşmeyeceğini yazdı; sosyal uyanık insan tabiatı, böyle ütopik hedeflere izin vermezdi.. 1929'da ölmeden önce kapitalizmi büyük bir krizin vuracağını söyledi. Ölümünden altı ay sonra Amerika, tarihinin en büyük buhranı ile sarsıldı ..



Geçen hafta yayımladığımız Alman Felsefesi yazımızda lafı uzattık. Konu aslında Genç Karl Marks'ın gazete yazarlığından sonra iktisatla ilgilenmeye başlayan ilk ciddi metin çalışması olan 'Hegel'in Hukuk Felsefesi Eleştirisi' yazılarının kuruluş şemasıyla devlet/toplum ve insan olarak betimlenen medeni Alman'a çizilen kavramsal çerçeveyle yeni bir aşamaya ulaştı. O dönemden günümüze toplumunun aydınlanma inancının tüm canlı türlerini baskılamayı insanın kendinde doğal bir hak olarak görmesi sorunsalında Ludwig Feuerbach'a bir kere daha dikkat çektik. Köle/efendi diyalektiğine Marks'ın getirdiği çözüme, insan doğası bağlamında yaklaştık.


Bu sayfanın okuyucuları bilir; bizce temel çelişki/asıl sorun insanın temel düşünme modelindeki morfozdur. İnsanoğluna atfedilen önem, -uygarlık bilincinin tabiatı ele geçirme/değiştirme iradesi, bizatihi yeryüzünde yapay hiyerarşi yaratarak doğal süreci/evrimi baskılayıp/köleleştirerek değiştirmeyi şahsına mahsus doğal bir hak olarak görmesi-, tüm canlı yaşamı tehdit etmektedir. Biliyoruz ki öykünün ilerleyen sayfalarında 'Ya tabiat ana ölecek ya kapitalizm' seçimi önümüze gelecektir ..


Bilmenin Bir nedeni, insanın doğasından gelen ele geçirme tutkusu ve bilgiyi gelecek nesillerine aktarabilme becerisidir. Sonuç, oğullarından katiller, soyundan tiranlar yaratma güdüsüdür. İnsanın 'ölümsüzlük' isteği, morfozun vurduğu toplu bilinçte 'standart' deformasyon, gezegenin kendi gerçeği ve yaşamın evrim planındaysa uzlaşmaz çelişkiler yaratmıştır .


Fransız ihtilalinin ardından, 1803'de ölen Alman felsefeci Immanuel Kant'ın 'Aydınlanma nedir?' sorusu ile başlayan dönem çağımızı şekillendirir. Sanayileşme devriminin yarattığı yeni/prototip tüketici bir uygarlıktır doğan. Deforme üretim ilişkilerinin çelişkileriden doğan yeni bir tür 'insan' vardır. Sınıfsal karekteriyle farklı amaçları olan bu 'insan', ahlakı dinsel ögelerden soyutlayarak, amaç aynı kalmak koşuluyla, diyalektiği işlevsel bir alet, pratikte getirisi olan ideolojik aygıt, endüstriyel bir edavat olarak kullanarak yaşamı, organize büyüyen toplumsal işbölüşümü içinde 'taraf' olarak yeniden yorumlar. Din yargılanırken, kendi mantığını kuran kartezyen 'bilim', inanç düzeyinde paranoid korkular/arzusal koordinasyonlarla, doğanın mütemmimi, yeryüzünün fiziksel parçası, yararsal/uyumlu/işbirlikçi/barışçı aklın yerini alır . Radikalizm ise mutlaktır.


Newton fiziği anlaşılmaz bir kavram değil, aynı zamanda şekillendirici kolektif sistematiğin materyalidir. Çağın yeni bir ivme kazanması, insanoğlunun üzerinde yaşadığı dünyanın hızla 'bitiş' noktasına doğru gitmesine gösterdiği umursamaz tavır, bilimsel tutarlılıkla(!) kesintisiz sürdürülen aymazlık ve bu durumu kısmen görüp, alternatif çözüm öneren kişiler yazımızda ayrıca önem kazanmaktadır.


Yazılarmızda yine 'insan doğası' ile 'yeryüzü bilinci'nin birarada barış içinde yaşaması mümkün müdür?' sorusunun peşine düşeceğiz. Türdeş metin ve kişilerden kavramlara köprüler yapıp, memnuniyetsizlerden referanslar arayacağız . 


Marks’ın daha doğrudan insan doğasını tartıştığı iki metin James S. Mill üzerine Yorumlar ve '1844 Ekonomik ve Felsefe Elyazıları' içinde yer alan 'Uzaklaşmış Emek' yazılarına başka yazılarımızda göz gezdireceğiz.. Her iki parçanın da 1843 Nisanında Ren Gazetesi başyazarlığında ayrılan Genç Marks tarafından çekildiği inziva sürecinde ve evlenip, Paris'e yerleştiği 1844 yılı içinde yazdığını ve bunun öyküsünü 'Alman Felsefesi' yazımızda aktardığımızı bir kere daha hatırlayalım. 1845'te yazdığı Feuerbach Üstüne Tezler ve 1846'da Engels'le yazdığı Alman İdeolojisi'nden alıntılar yapacağız. Jürgen Habermas, Louis Althusser, Adorna, Chomsky vd sol eğilimli düşünürlerin bu devir eserlerinin peşinden gitmiştir. Marks'ın sonraki dönem eserlerinden gençlik eserlerinin düşünce olarak oldukça farklı olduğunu, Marks'ın vasiyeti ve Etnoloji Defterleriyle toparlamaya çalışarak Engels' vasiyet ettiği konu, Marksizm ideolojisini tepetaklak edecek görüşlere sahiptir ; yeri geldiğinde açar tartışırız. Şayet bu görüşleri izleyicileri gün gelir tozlu yapraklar arasında keşfedilebilirse takipçileri arasında epistomolojik bir kopuş yaşanacağı kehanet olmaz! Marks'ın mesihvariliği orada okurunu bekler!


Görüyoruz ki, hiyerarşinin yarattığı sömürüyü, ulusal bağnazlık ve bireysel egodan kaynaklanan problemi çözmek için ne Marks ne de ardılları yeteri kadar teori üretebilmişlerdir. Kavramları, sistemin tilkilikleri hızında güncellemek ise mümkün olmamıştır. Tek başına mülkiyet'i baz alarak, insanın fiziksel taşıma kapasitesi ile 'edinme/sahip olma' iradesinin sorgulanması mümkün olmasına rağmen, mülkiyet/üretim kardeşliğinin yarattığı açmazlar görülmemiş, 'mülkiyet/üretim kimin olacak?' sarmalında sosyalist düşünce tıkanmıştır. 1845 tarihli Feuerbach'ın 'Başlangıçtaki Tarihsel İlişkiler' ve 'Bireylerin Rekabeti, Sınıfların Oluşması' bölümlerindeki gelecek sınıfsız toplum tasavvurundaki tamamlanmamış düşüncelerle, birbiriyle çatışan cümlelere ileriki yazılarda birlikte göz atacağız. Sonuçta uğruna ömürler tüketildiği ütopyalarda da tutarlılık aramak günümüz aydının doğal hakkıdır.


Marx, Ludwig Feuerbach’ın 'yabancılaşma' düşüncesini genişletip ideolojisinin temeline mesnet yapmıştır. Diyalektik ise Hegel'in katkılarıyla esas formülasyonuna ulaşmıştır. Marks, Hegel'deki 'devlet' ile  Spinoza'dan esinli 'sivil toplum'un yerini değiştirerek yeni, müteharrik sınıfsal bir bakış getirmiştir. Artı Değer, Sınıf, tanımı kullandığı temel araçlar Ricardo'dan, Praksis ise Bauer ile hocası Ciezkowsky'nin Prolegomena'sından devreder. Bu yazıda aynı enstürmanları kullanarak başka sınıfsal gözlemlere ve alternatiflere göz gezdiren, sıkıntıyı başka yerlerde arayan bir gerçekten topluma yabancılaşmış bir düşünüre kulak vereceğiz . Başlıktaki soruyu yineleyelim. Veblen'i tanır mısınız?



John Kenneth Galbraith, onun için 'Veblen' okuyan bir okur, ekonomik dünyayı bir daha aynı gözlükle, Veblen'i okumadan önceki halindeki 'saftorik' gözle görmez der. Thorstein Bunde Veblen ve Aylak Sınıfın Teorisi..


Thorstein Bunde Veblen, çok garip bir adamdı . Görünürde bir köylü, aslı itibariyle Norveçli bir çiftçiydi. Burada üst kısmını yayımladığımız fotoğrafında olduğu gibi, peri masallarındaki cücelerinkine benzer bir kafada ortadan ikiye ayrılmış dar ve çıkık bir alın üzerine ters V şeklinde inen uzun ve düz saçları görülmektedir . Kurnaz cin fikirli köylü gözler, küt bir burunun arkasından fıldır fıldır bakmaktadır .. Darmadağınık bir bıyık ağzını, kısa ve çarpık sakal çenesini örtmektedir. Kalın ütüsüz keçemsi ceketle , şalvarımsı ütüsüz bir pantolon giyer . Yeleğinin cebinde kalın kopçalı iğneyle iliştirilmiş bir köstekli saat taşır.
Bu tuhaf görünüşün arkasında, daha tuhaf bir kişilik gizlidir. Veblen'in temel yaşam felsefesi olan toplumdan uzak durmanın yaban izdüşümü bu fotoğrafa sinmiştir sanki.
Neredeyse tamamen tecrit edilmiş bir karakteri vardı. Hayatın içinde, sanki bir başka dünyadan gelmiş gibi yürürdü. Adam Smith, Karl Marks dahil tüm toplumu eleştiren insanlar, aslında gizli bir hayranlıkla izledikleri bu içinde yaşadığımız büyük sosyal makinenin ayrılmaz bir parçasıydılar. Ama Veblen, o yaşadığı topluma bütünüyle uzak, ona karışmayan, umarsamaz ve iflah olmaz, medeniyete tepkili bir kasabalıydı .

Dünyanın geldiği bu ekonomik/psikolojik kirlilikte,  ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra bile bugün de 'ben haklıydım ama siz kazandınız' diyen ters bir çift nevrotik göz hala bizi uzaktan izlemektedir sanki; bunu hissederiz! ...



2005'de Babil Yayıncılık tarafından yayımlanan 'Aylak Sınıfın Teorisi' kitabı bilebildiğimiz kadarıyla şu ana kadar çıkmış Türkiye'deki tek kitabi yayındır ve önemli bilgiler vardır.


Coşkun Can Aktan-Tarık Vural , konuyla ilgili derledikleri bilgide şunları yazmaktalar: 'Yirminci yüzyılın başında neoklasik teoriye şiddetle karşı çıkan ve Marksist olmayan heteredoks iktisatçıların başında Thorstein B. Veblen gelir. ( Heterodox kelimesi, "farklı/değişik" anlamındaki "heteros" ile "öğreti" anlamındaki "doxa" kelimelerinden üretilmiştir. Redhose Sözlük'de "heterodox" , "kabul edilmiş dini esaslara aykırı olan", "heterodoxy" ise "kabul edilegelen dini doktrinlere muhalefet" olarak tanımlanmış. Bu kelime günümüzde dinsel kabuğunu terkederek,genellikle sistem içinde kabul edilen genel eğilime karşı alternatif görüş sunan ikinci/farklı/muhallif tez/görüş için kullanılır olmuştur. eçg ) Veblen’in düşünceleri, daha sonraki heteredoks iktisatçılar üzerinde çok etkili olmuş ve Kurumsal İktisat olarak adlandırılan iktisadi düşüncenin kurucusu sayılmıştır (Savaş,2000:648). Genel anlamda evrimci bir toplum görüşüne dayanan düşünceleri çerçevesinde geleneksel iktisat anlayışının katı bir eleştirisini dile getiren Veblen, yaşadığı dönemin Amerikan kapitalizminin olumsuzluklarına da karşı çıkmıştır (Tekeoğlu, 1993:176). Veblen, eserlerinde daima eleştirel bir yaklaşım sergilemiş, hatta onun için “Amerikanın yetiştirdiği en iyi Amerika eleştirmeni” sıfatı yakıştırılmıştır (Demir,1996:88).

Veblen’e göre iktisadın konusu, Ortodoks teoriden çok farklı olmalıydı . Ortodoks iktisat teorisinin konusunu kıt üretim faktörlerinin alternatif üretim olanakları arasında nasıl dağıtılması gerektiği oluşturuyordu. Veblen ise iktisadın konusunu kurumsal yapının gelişmesini incelemek olarak belirlemişti. Veblen kurum kavramını 'toplumun çoğunluğu tarafından kabul görmüş düşünce alışkanlıkları' olarak tanımlamış, bir toplumda belli bir zamanda var olan kültürün ancak evrimci bir yaklaşımla açıklanabileceğini, çünkü bir kültürün ancak kendinden önceki kültürler yardımıyla anlaşılacağını savunmuştur .

Veblen, kurumsal yapının iktisadi faaliyetler üzerindeki etkilerini, bunun yanında sosyal kurumların temelini ve gelişim seyirlerini detaylı bir şekilde incelemiştir. İnsan davranışlarının şekillenmesinde kurumsal yapının önemi ve rolü üzerinde araştırmalar yapmış, bireysel davranış güdüsü olarak kişisel çıkarın gösterilmesine karşı çıkmıştır (Ersoy,1990:269; Kazgan,2002:188).

Veblen, çalışmalarında insan davranışlarını etkileyen baskın faktörün ne olduğu sorusunun cevabını bulmaya çalışmaktadır. Ona göre insan davranışlarının gerisinde düşünce alışkanlıkları, düşünce alışkanlıklarının gerisinde ise içgüdüler bulunmaktadır. Veblen’in burada insan davranışlarının gerisinde yatan neden olarak gösterdiği düşünce alışkanlıkları kurumlardan başka şey değildir. Yani insan davranışlarını kurumlar yönlendirmektedir . Veblen’in bundan sonra sorduğu ikinci soru ise düşünce alışkanlıkları dediği kurumların gerisinde neyin yattığıdır . Bu sorunun cevabı ise içgüdülerdir. Ona göre bu içgüdülerden ilki ustalık içgüdüsüdür. Ustalık içgüdüsü insan doğasında icat yapma, çalışma ve üretme duyguları olduğunu varsaymaktadır. İkincisi, ebeveynlik içgüdüsüdür. Buna göre insanlar hiçbir karşılık beklemeden gelecek kuşakları koruma çabası içindedirler. Son olarak ise insanlarda merak içgüsüdü bulunmaktadır. İnsanda bulunan merak onu yeni bilgiler peşinde koşmaya ve ustalık içgüdüsü ile birleştiğinde yeni teoriler üretmeye itmektedir .. (Demir,1996:95).

Veblen’e göre temel sosyal kurumların başında mülkiyet ve teknolojik yöntemler gelmektedir. Esasen teknolojik yöntem ve gelişmelerin herkese açık ve herkesin hizmetinde olduğu savunulmaktadır . Fakat sanayileşmeye bağlı olarak teknolojinin kullanımı mülk sahiplerinin eline ve kontrolüne geçmiştir. Sanayileşme ile birlikte gücün para sahibi kişilerin kontrolüne geçmesi ve makineleşme toplumun yararına değildir. Şöyle ki, para sahibi kişiler makinelerini işbaşında olmadan idare etmekte, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Zenginler, mülkiyetin sağladığı ayrıcalıktan yararlanarak üretimi kısarak ve fiyatları arttırarak karlarını yükseltirler. Veblen, bu zengin para sahibi kişileri “aylak sınıf” olarak nitelemiş ve toplumu oluşturan çalışan sınıfla bu aylak sınıf arasında çıkar çatışması olduğunu ifade etmiştir.

Veblen, 1899 yılında yayımlanan “Aylak Sınıf Teorisi” adlı eserinde kurumsal yapının iktisadi faaliyetleri nasıl etkilediğini açıklamaya çalışmıştır . Geçmişte yönetici sınıf, ortaçağda feodal beyleri, İngiliz asilzadeleri, Hindistan’daki üstün kast ve çağımızın sermaye sahibi zenginleri mevcut statülerinden yararlanarak çalışmadıkları halde çalışanların ürettiklerinin önemli bir kısmına el koymaktadırlar . Bu sınıf aylak olduğu halde çalışan sınıftan daha çok gelir elde etmektedirler . Veblen’e göre aylak sınıf ya doğrudan (ilk ve orta çağda olduğu gibi) ya da dolaylı yoldan toplumun geri kalan kısmını sömürmektedir ."




Şişli'de bir apartıman/yoksa eğer halin yaman/nikel-kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar/iki tane otomobil/biri açık, biri değil/aşçı, uşak, hizmetçiler/dolu mutfak, dolu kiler/hanım gider, sen gidersin/gündüzleri çaydan çaya/gece olur, davetlisin/ya dineye ya baloya/yaz gelince adadasın/ mayo giymiş kumlardasın/etrafında güzel kızlar/canın çeker, burnun sızlar/sen de kendi hesabına/topla akşam etrafına / sarıları, esmerleri/kır şampanya kadehleri/hey lüküs hayat, lüküs hayat /bak keyfine yan gel de yat/ne güzel şey, oh ne rahat, yoktur eşin lüküs hayat.." ..
Bu dizelerde anlatılan Veblen'in işaret ettiği durumu, Türkiye panoramasından görebiliyoruz. 1924 İzmir İktisat Kongresinin ardından devlet eliyle oluşturulan, eski rantiyeci ticaret burjuvazisinin yerini dolduran ,gücünü üretimden alan bir sınıf filizlenmektedir. Yeni oluşan burjuvanın yaşam şekli ile ekaliyetten devam eden Avrupa görmüş zümrenin sosyal içtihatları çok farklıdır. İştah kabartan bir yaşam şeklinin, 'ah ben de olsam' denilen, sınıfları yargılayıcı/yok edici ideolojik dönüşümü, dünyadaki diğer örneklerdeki gibi bizde kesin bir devrimle gerçekleşmemiştir . Oysa Marks, Istanbul'u modern dünyada Sermayenin ilk ortaya çıktığı kentler arasında sayar.* 1934 Trakya, daha sonra İstanbul 'Kanlı Pazar' olayları azınlıklar burjuvazisinin meşruiyetini, kesin olarak sonlandıran son nokta vuruşlardır. Rum, Ermeni tüccarlarla trampa edilen Türk işbirlikçi yeni burjuvazinin, eski rantiyeci azınlıklar sınıfının yeri ve özlemlerini alarak farklılaşması ise ancak 1980'lerden sonra gerçek anlamda mümkün olmuştur.


http://www.youtube.com/watch?v=Wct024YxIzg

"Aylak sınıf üretimin zorluklarına katlanmadan çok gelir elde ettiğinden harcamasını da rastgele yapmaktadır. Bu sınıf faydası tartışılan hobilerle hem boş vakit geçirir, hem de başkası tarafından kazanılan geliri harcar. Gösteriş yapmak için pahalı eşyalar satın alır. Moda değişikliği bahanesi ile sık sık gösteriş için yüksek fiyatlarla değişik elbiselerin alınması da bu sınıfın gösteriş duygusunun tatminini yansıtmaktadır.

Aylak sınıfın bu şekilde davranması toplumun geri kalan kısmının yoksullaşmasına ve buna bağlı olarak kendisini iyi yetiştirememesine neden olmaktadır. Bu durum ise sosyal gelişmeyi olumsuz yönde etkilemektedir.


Geçmişte aylak sınıf, siyasi statüsünden yararlanarak çalışmadan gelir elde ederken, günümüz toplumunda para sahibi kişiler yasal ve sosyal kurumların sağladıkları avantajlar sayesinde yüksek gelirler elde etmektedirler.


Kısaca özetlemek gerekirse, Veblen eserlerinde genellikle mevcut kurumsal yapıyı eleştirmiş daha çok insan davranışlarının arkasında yatan baskın unsuru bulmaya çalışmıştır. İnsan davranışlarını arkasında yatan baskın unsur ise Veblen’in “düşünce alışkanlıkları” olarak nitelendirdiği kurumlardır. Düşünce alışkanlıkları ise Veblen tarafından içgüdülere dayandırılmaktadır. Bunlar ustalık içgüdüsü, ebeveynlik içgüdüsü ve merak içgüdüsüdür."



Veblen Marks'a hem çok yakın hem de ideolojik anlamda çok mesafelidir. 


Veblen ile Marks'ın ortak eleştirisi, kapitalizmin içler yakan,köleleştirilen emekçinin kanından beslenen mutlak sömürüsüdür. Özel mülkiyetin, sınıfları yarattığı konusunda hemfikir olsalar da çözümleri konusunda aralarında dağlar vardır. Veblen, 'Kültürel evrimin bir sonucu olarak aylak sınıfın ortaya çıkışı,mülkiyetin ortaya çıkışıyla çakışır' der.(1a) Her ikisi de özel mülkiyete dayanan korumacı kapitalist hukukun emekçilerin yaşam olanaklarını ortadan kaldırdığını savunmaktadır. Çünkü 'emekçi, daha kendisini sermayeye satmadan önce de, sermayeye aittir' der Marks(1). Emekçinin önünde ya açlıktan ölmek ya da sermayeye köle olmak dışında öncesi/sonrasıyla başka bir çözüm yoktur. Marks gibi o da, her ikisi de, sayısal olarak küçük ve asalak bir mülk sahibi sınıfın gerçek üretici güçleri sömürdüğünü- Ricardo'nun toprak mülkiyetine sahip, çalışmadan rant edenleri gibi- asalak ,veya üretimin üstüne kene gibi yapışmış sömüren kesimin, kapitalizmin doğası gereği taşıdığı yükler ve riskler nedeniyle krizlerinin kaçınılmaz olduğu söyler. Kapitalizmin tarihsel olarak nadir ve geçici bir olgu (burasının altını bir kere daha çizelim) -kapitalizm geçici bir sistemdir, daha iyisi bulunana, önerilene değil,uygulanana kadar- olduğunu; benzer terimlerle işçilerin güçsüzleştiğini dile getirirler. Marks Kapitalin 1. cildinin 586. sayfasında 'işçi, üretim sürecine bir servet kaynağı olarak girdiği halde, süreci, kendisinin de zenginliğin kaynağı olabilecek bütün araçlardan yoksun olarak terketmektedir' demektedir. Bütün benzerliklere rağmen Veblen'in sol kuramcılar arasında yer almaması, sosyalist dünya tarafından dışlanması hayali, uçuk düşüncelerinden midir, yoksa sosyalistlerin önerilerini aşan ,insanın doğasının merkezde olduğu komünel sistemin gerçek payandası olabilecek doğru analiz yeteneğinin yarattığı , doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar tespitlerinden midir?; söylemek zordur.

Veblen’in tüm Marks dahil yaptığı tüm kaynak/kök sosyalist metin analizlerine rağmen 1917'leri yakından izlediği halde, sosyalizmin geleceği konusunda kötümserliğini koruması, onun sosyal adalet isteyen bir düşünür olduğunu veya aksini söylemeyi zor kılar; çünkü analizlerini yapmasına rağmen, çözüm önermez. İdeolojik hırsı yoktur, siyasal tercihleri konusunda ise ketumdur...

Onu farklı kılan yalnızca kaba çuldan köylü giysileri değildi. Köylü bilgeliğiyle (ya da kurnazlığı da diyebiliriz belki) yaptığı gözlemlerdi. İnsanın Yaban yaşamın disiplini,insan ırkının varoluş tarihi içindaki bütün kültürel aşamaların en uzunu ve muhtemelen en çok çaba gerektireni olmuştur der. Öyleki ,insan doğası kalıtsal olarak ,hala yaban doğasıdır ve sonsuza kadar öyle kalmaya mecburdur.

Toplumu bir arada tutan gücün, rasyonel olarak hesaplanan 'özçıkar' olduğundan hiç emin değildi. Çalışmamanın kendi içinde tercih edilebilir olduğuna inanmazdı. Amerika Kızılderililerini, Japon Ainularını, Nilgiri Dağları'ndaki Todalar ve Avustralya Aborjinler'inin yaşam biçimini incelemişti. Bu insanlar, kendi basit ekonomilerinde asalak/çalışmayan bir sınıftan yoksundular. Bu küçük ekonomilerin işleyişini belirleyen kâr/zarar kaygıları değil, doğal bir başarma gururu, ana baba olarak gelecek kuşaklara verilen hesap verme bilinci, toplumsal sorumluluktu. Vahşiler, günlük çalışma sürelerinde birbirleriyle yarışıyor, boş zaman yasaklanmasa da, toplumsal ahlak tarafından kınanıyordu.

Roland Boer, Cennetin Eleştirisi dipnot s 465'te Adorno'nun 'Veblen'in gözündeki toz tanesi, mutluluk görüntülerinde bile adaletsizliğin kanlı izlerini algılamanın bir aracı olmaktadır' dediğini yazar. Ekonomi hakkında kafa yoranlar mutlaka yerli yersiz bir sayfada Veblen'le karşılaşırlar ; olağan şeyleri dile getirirken okurlarına hüzünlü bir ufuk açmak, abes olanı paranteze almadan, sıradanlığıyla şaşırtmak onun karakteridir..


Ekşi Sözlük yazarları onu tartışırken şu satırları yazmışlar ;' T. Veblen, salt bir iktisatçıdan çok, “toplumsal bilimci” sıfatını hak eden bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. kanımızca Veblen’in bu sıfatı almasının nedenini; metodolojik duruşunu, yerleşik iktisadın benimsediği Newtoncu yaklaşım içinde değil de, Darwinci bir yaklaşım içinde konumlandırmasında bulabiliriz. bu özelliği Veblen’i, pozitivist cenderede sıkışıp kalmaktan kurtarmış ve onu tarihten, sosyolojiden ve hatta antropolojiden beslenen bir düşünce sistematiği içerisine yerleştirmiştir. Veblen'e göre bilim anlamını kesinlikte (certanity) değil, değişimde; özellikle de evrimde (evolution) bulur.


Veblen'in üzerinde durduğu diğer bir önemli konu mübadele-arz ilişkisidir. Buna göre Veblen iki temel dürtüden bahseder: 'çalışma dürtüsü' ve 'yağma dürtüsü' . Veblen'e göre her insanda bu iki temel dürtü de değişik oranlarda vardır. Çalışma dürtüsü insanları çalışmaya, üretmeye sevk eder ve sanayinin kaynağı bu dürtüdür. İş hayatının kaynağı ise yağma dürtüsüdür. Çünkü iş hayatında temel saik kardır ve işadamının işçileri sömürme eğilimi vardır. Sanayi, bu işçilik dürtüsünce daha fazla üretmeyi amaçlarken, iş hayatı üretimi baltalamaya çalışır; daha az üretip yüksek fiyata satarak daha çok kar almak ister. Yani iş hayatı, bilinçli olarak verimliliğin düşürülmesine gayret gösterir.

Veblen iki tür kurum tespit etmiştir: 'resmi kurum' ve 'faal teknolojik kurum' . Bu iki kurumsal yapı arasında her daim ihtilaf olduğunu söyler Veblen. Resmi kurum mülkiyet hakkını savunur, toplumsal yapıların muhafaza edilmesini ister vs. vs. Hülasa resmi kurumlar duruktur ve değişime karşı dururlar. faal teknolojik kurum ise 'merak' üzerinde yükselir; icatların, keşiflerin vs. dünyasını imler, değişimcidir. Gelecekte hangi kurumsal yapının diğerine üstünlük göstereceği hakkında fikir belirtmemişse de, Veblen'in gönlü biraz daha faal teknolojik kurumlardan yanadır diyebiliriz. Marx'ın altyapı-üstyapı ilişkisine benzer bu iki kurumun tespiti fakat Veblen, Marx'ın belirlenimciliğine karşı olduğu için bu iki yeni kavramı önerme ihtiyacı hissetmiştir.

Biraz da, Veblen'in toplumu nasıl gördüğüne bakalım ve bazı özelliklerine kısaca değinelim. Esasen vahşi kabileler vardı, diyor Veblen. Ne zaman ki, artık değer tek bir elde toplanmaya başladı, o zaman aylak sınıflar (üretim sürecine dahil olmayan, zamanını eglenceyle geçiren insanlar) zuhur etti. Genel olarak kötümser bir düşünürdür. Artık küçük buhranlar olmayacak; çok büyük ölçekli buhranlar olacak demiştir. Nitekim, ölümünden hemen sonra, büyük 29 buhranını yaşadı dünya, Veblen bu buhranı öngörebilmiş sayılı insanlardan biridir. Evrimsel görüş yanlısıdır, zaten yukarıda yazdıklarımdan bunu çıkarmak çok da zor değil; işçilik dürtüsü, faal teknolojik kurum vs. hep evrimden yana yontulan düşüncelerdir. Klasikler gibi, ağırlık noktası iktisadın üretim veçhesidir. üretimin yarattığı alımgücü çok kötü şekilde dağıtılıyorsa, anlamsız şeyler anlamsız fiyatlara alınır der (marjinalistleri eleştirirken temel dayanak noktası budur). Bu arada, marjinalistler için 'neoklasik' kavramını ilk kullanan da Veblendir, bunu da söylemeden geçmeyeyim.


Veblen, tümdengelimsel mantığın yerine tümevarımsal deneyselci genellemeler kullanmıştır. Tarihsel okuldan etkilenmesine rağmen, tutarlılık açısından ve yöntembilimsel olarak ingiliz tarihselcilerin epey ilerisindedir. tarihsel okuldan etkilenmiştir Veblen, fakat tarihsel okuldan farkı, betimleyici değil, kuramsal yaklaşımı benimsemiş olmasıdır. Yani neoklasiklere karşı, kuramsal olma savını da muhafaza ederek yeni bir yöntembilimsel seçenek öneriyor ki yukarıda da değindiğimiz gibi Veblen'i asıl önemli kılan da budur. İşte bunu yaparken insanbilimden faydalanmıştır Veblen. Bunun çok basit bir gerekçesi vardır: Veblen Amerikalıdır ve yazık ki, Amerika'nın bir tarihi yoktur. O da mecburen, alan çalışması yapan insanbilimcilerin sunduğu bilgileri değerlendirmiştir. Çok da iyi yapmıştır; helal olsundur---"


26 Ekim 2004'de başlayıp, bir yıl sonra 29 Ekim 2005'de tamamladığı yazısında Ekşi Sözlük yazarı 'Zifir' böyle söylüyor..


Kaldığımız yerden devam edersek..


Marks, 'tarih dışında insanın özü olmadığı'nı söyleyip Alman İdeolojisi'nin 74. sayfasında, 'Feuerbach göre, her seferinde dış doğaya, insanların henüz efendisi olmadıkları doğaya sığınır' (2) Tarihi maddeciğin özü, maddeyi her anlamıyla ele geçiren insanın, en büyük madde, kozmos üzerindeki hakimiyetinin tesisidir. Maddecilik ve Ampriyokritisizm'de Lenin vülger bir nazarla, "madde olmayan hiçbir şey yoktur" der. Marksizmin hiperrealizmine karşı, insan doğasından parçalarla, gerçek bir 'bilim' yaratmaya çalışanlar arasında burada çeşitli kaynaklardan düşüncelerini özetlediğimiz ekonomist Thorstein B. Veblen'e ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra yeniden dönüyoruz. İnsan doğasını anlamadan, ekonomik hareket yasalarını anlamlandırmanın çok mümkün olmadığını belirtiyoruz..



'Aylak Adam' adlı hikayenin unutulmaz yazarı Yusuf Atılgan, "Şimdi tıkır tıkır işleyen saatların arasında saatçının canı sıkılıyordur. (Ben de sıkıntılıyım burda.) Gözlüğünü çıkarmış, gözüne büyütkeni yerleştirmiş, bir saatın bozuk yerini arıyordur. Saatların tıkırtısıyla içinin sıkıntısı arasında bir ilgi vardır sanki. Bu durmayan tıkırtı dünyanın düzeni gibi bir şeydir. Değişmez. Dursa sıkıntısı geçecek belki. Oysa bu sıkıntıyı yaratan kendisidir. Her sabah dükkâna girdi mi ilk işi birer birer bu saatları kurmaktır. İğrene iğrene yapar bu işi. Kurmayıverse olmaz mı? Olmaz? O zaman kendi kendisi olmaktan, saatçı olmaktan çıkar. Zorunludur bu." diye yazıyor.



Zorunludur insanoğlu hergün saatleri kurmaya. Ya kurmazsa, sorumsuz davranırsa, kurmayı redderse ya da aylakça davranır işini yapmazsa ne olur?. Sosyalist literatürde aylaklık üzerine bir dizi eser vardır. Bertrand Russel'in Aylaklığa Övgüsün'den, Karl Marks'ın damadı Paul Lafargue'nın Tembellik Hakkına, Max Steiner'den Proudhon'a oradan Karl Marks'ın iş seçme ya da çalışmadan ortak hazineden beslenen komünal düşler yazılarına kadar bir dizi metinle karşılaşabiliriz. Alman İdeolojisi'nin 60. sayfasında böyle bir yaşam tarzını şöyle anlatır Marks; " bugün bu işi, yarın başka işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır'..(..)

Şiddetin yeni bir toplum doğurabileceğine inananlar modernist komünistlerle faşistlerden ibaret değildir. Seçilmiş bir ölüm türü olarak şehitlik anlayışı modern batı felsefesine dayanır. Bunun karşıtı dünya nimetlerinden , hazlarından alabildiğine yararlanmak, Sade'dan, Stirner'e kadar insanın keyfiyetinin sınırlarını bulanıklaştıran onlarca düşünür de Batı'ya aittir. Toplumda her söylemin kendine özgü bir başlangıç ivmesi ve aykırı düşüncenin kategorik olduğu kadar ekonomik bir göstergesi vardır. Aylak Sınıf, debdebeli yaşam ve düşkün ahlakı ile değerleri olan sosyal yapıyı, ezberleri olan geleneksel toplumu hem yoksunlaştırmakta hem de yoksullaştırmaktadır.. Bunu yaparken ürettiği artı değer yalnızca düşmanlık değil, düşmanlara gittikçe iyileşen bir yaşam imkanı da doğurur..




Marks devam eder "İşbölümü sayesinde, faaliyet ile maddi faaliyetin, keyif çatma ile çalışmanın, üretim ile tüketimin farklı farklı bireylerin payına düşme olasılığı, hatta olgusu ortaya çıkar. Ve bunların birbirleriyle çelişkiye düşmemelerinin tek yolu, bizzat işbölümünün kendisinin tekrar ortadan kaldırılmasıdır."(4)

Gerçi Marks aynı eserin 103 sayfasında sınıfların ve ezen/ezilen çelişkisinin olmadığı ileri toplum aşamasındaki yeryüzünde, 'kominizmin örgütlenmesi esas olarak ekonomiktir' demesine rağmen, 66 ve 98. sayfada 'bizzat çalışmanın ortadan kalkmasıyla işbölümünün ortadan kalkacağını söylemesi' ile çelişir görünse de ahlaki bir dönüşümle gelen sorumluluktur kastedilen. Bu durumun Veblen'in Aylak Sınıfın Teorisi'yle farkı, insanın dönüşmesi beklenen ahlaki dönüşü ve biliçte yaratılması gereken güdüsel değişimdir. Marks buna inanır, Veblen ise insanın egosunu yaban hayattan devraldığı miras olarak görür ve uygarlığın bu rantiyeci zihniyet üzerine kurulu olmasının ahlaken vazgeçilmezliğinin tespitini yapar. Çok yerde etik ve ahlak birbirinin aynısı sözcükler olarak kullanılır. Aslında 'etik', bu fenomeni ele alan, ahlak görüşlerini, öğretilerini irdeleyip sınıflandıran, aralarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koyan, bunları karıştırıp eleştiren (Doğan Özlem) felsefi disiplinin adıdır. Yani dememiz odur ki, insanın içsel ahlakını, aşkın hukuk kuramı kılmadan 'etik' başlığı adı altında felsefi disiplin konu hakkında büyük bir külliyat oluşturmuşsa da , insanın özünde sorumluluktan doğan böyle bir isteğe bağlı çalışma ahlakı içkin olarak oluşmamıştır. Ama aylaklık, çalışmadan rant elde etmek sağ/sol, dini/uhrevi dünyevi ideolojik tanımına bakılmaksızın her toplumda, zümreler/sınıflar ve kadrolar tarafından ustalıkla ve kitabına uydurularak geliştirilmiştir..


Dikkat çeken bir nokta daha vardır. İnsanın kısmen uygarlaşmış bir barbar olarak kabul edilmesi, çalışmayan bir sınıfın varlığını ve gösterişin bir harcama biçimi olarak kabulünü açıklamaktan daha fazlasını yapar. Doğrudan toplumsal uyumun niteliği hakkında ipucu verir. Çünkü ilk iktisatçılar kendisini sınıfların güçlü çıkar farklılıkları karşısında toplumu bir arada tutan şeyi açıklamakta çok başarılı olamamışlardır. Örneğin, Marks'ın görüşü doğru ve kanı emilen proleterya uzlaşmaz bir şekilde ve ve tamamen kapitaliste/patrona karşı ise, devrimin hemen patlamasını engelleyen siyasi bilince çok da ihtiyaç yoktur. Devrim için 'ortada fiziki bir zorunluluk var' dememiz gerekir. Devrimin böyle fiziki sıkışmadan, ekonomik bir zorunluluktan olmadığını Veblen söyler..


Alt sınıflar, üst sınıflarla birbirlerine güçlü,çelik bağlarla sarmalayan ekonomik/ çıkarsal bir durum içindedirler. İşçiler, yöneticileri devirmek istemez. İş ve aş için patrona ihtiyaç duyar. Onun imkanlarına özenir, onun gibi olmak ister. İnsan olarak güdüsel amacı, sistemi yıkmak değil, sistemden daha çok pay almak, daha zengin/imkanlı olmaktır. Amacı yüksek sınıftan kurtulmak değil, kendisinin yüksek sınıf olması, tırmanarak yükseleceği durumun yaratılmasıdır.


Marks'ın, 'İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler' demesini yok sayan akademik dünya Vebleni çok sevmemiştir ; o, bir oyun(u)bozandır! 




Marksist düşünce diyalektiki Hegel'den, materyalizmi ise Feuerbach'dan devir almıştır. Marks bu borcu 1844 Yazıları'nda 'Feuerbach, insandan insana, toplumsal ilişkiyi kuramın temel ilkesi durumuna getirerek, gerçek maddecilik ve gerçek bilimi kurmuştur' diyerek ödüyordu.(s 214) Diyalektik Marksizm, geçmişin devamından şekillense de söylem olarak ideolojik bir süreç yaratmış, sınıfsal gerçeğiyle felsefi durumdan, siyasal bir hareket olarak farklılaşmıştır. Onun mücadelesi ise, ne toplumsal öfke yaratabilmiş ne de grup oluşturabilmiştir. Müstehzi bir ilginin ötesine geçememiş, kendini bilmeyen bilginin ehillerince sıradan bir ansiklopedik madde olarak işlem görmüştür. Düşünceleri doğru/yanlış kullanılmış , kimliği gibi, öğretisi de yaban kalmıştır. Akademik dünya tarafından her dönemde Veblen'e gösterilen ilgi, ideolojik ayrışmaların buhran dönemlerinde, yöntemi üzerinden farklı değerlendirmelerin odağına taşınsa, gözlemleri pratiğe uyarlanıp sınansa da önerileri bir ekol-okul ve tarzı, izleyicisini yaratamamıştır.
'Thorstein B. Veblen’in İktisat Düşüncesinde Metafizik Değer Yargılarının İzleri' yazısıyla akademik dünyadan Dr. Ertuğrul Kızılkaya'nın ne dediğine bir bakalım: 'Thorstein Veblen yerleşik iktisadın kabul ettiği homo economicus tipolojisini reddetmiştir. 'Bunun yerine, düşünce alışkanlıkları çerçevesinde davranışlar sergileyen bireyin varlığından bahsetmektedir. Bu insan tipolojisi, topluma zararlı davranışlarda bulunmaktadır. Bu bağlamda, Veblen’in düşüncesinde metafizik inançların önemli yer tuttuğu söylenebilir. Ancak, reelde yaşanan sorunların çözümünde bir kilitlenme yaşanması halinde metafizik fikirler yararlı olacaktır. Yine de metafizik fikirlerin kullanımında rasyonellikten uzaklaşılmaması gerekmektedir.' demektedir. Burada metafizik dediği kavramı aşağıda ''animizm' olarak sürdürür. Animizm, tabiata ait olan her şeyde, şuurlu bir yaşayış bulunduğunu ileri süren doktrindir. Yazısının devamında göreceğimiz gibi Veblen'in, metafizik bu kavramla bir alış/verişi vardır. Şöyle yazıyor Kızılkaya, '(..) Veblen’in yönelttiği eleştirilerden ilk nasibini alan Fizyokrasi Okulu’dur. Bu düşüncenin esas itibarıyla iki noktada eleştirilebileceğini (..) İkincisi, Fizyokrasi düşüncesinin arka plânında, Veblen’in metafizik animizm olarak adlandırdığı bir inanç yatmaktadır. Bu normatif tavır ile fizyokratlar iktisadî olayları bireyin maddî refahını yükseltecek teleolojik (olayları anlamak icin amacı anlamamiz gerektigini one suren felsefi yaklasım- eçg) gerçekleşmeler olarak görmektedirler. Veblen, iktisadın babası A. Smith’in görüşlerinde de örtük bir animizm bulmaktadır. Özellikle “görünmez el” metaforu, mutlak bir yaratıcı gücün insan yararına bir nedensellik zinciri yaratmasını sembolize etmektedir. Üstelik söz konusu iktisadî yaklaşım, yine metafizik karakter taşıyan “normal denge” inancını da içinde barındırmaktadır.Bu kurgunun içine 'laissez faire' yaklaşımının katılmasıyla birlikte, Veblen’in yerleşik iktisadı topyekûn reddetmesine yol açan metafizik animizm tamamlanmaktadır."  Böyle diyor Doktor Kızılkaya. Bu tanımlamalar ve yerleştirildiği uhrevi/meczup platform, Veblen'e yapılan büyük bir haksızlıktır.


Sanat eleştirmeni olarak bizim, sanat piyasasının davranış şifrelerini, toplayıcının psikolojisini okurken Freud'a inat Veblen'den öğrendiğimiz çok şey vardır . Mühendisler, kurmaylar rejiminin diktasını alkışlamakta diğer tarafta akademik dünya ise Veblen'i salt bir 'ekonomist' olarak algılamakta ve dışlamaktadır. Edebiyatçı, düşgezgini, toplum bilimci, köyün yaşlı arşivi.. Alanındaki uzman kadrolar, onun içindeki aylak psikologla işgüzar sosyologu, Gaudy'e selam çakan, Haman'a dil çıkaran kaçık mimarı görememektedirler.
Marks'ın belirttiği, 'yemeklerden sonra eleştiri yapan' bilge, kapitalist piyasanın beklentileriyle işbölüşümünün yarattığı handikapa kurban gitmiştir! Hayal bilgisi, kaburgalı eşrafın akademik ilgisinden değerli  midir? ;  yaşadığımız zaman ortaya attığı incelikleri hoyratça kullanmayı sürdürecektir ; evet, ucu açık soru böyle.. Cevap, Veblen'e nereden baktığınıza bağlı!


Kızılkaya'ya, bu kavramların materyalist düşünürlere de -dönemin argümanlarını kullandıkça- sirayet ettiğini belirtelim. Karl Marks Kapital'in 1. cildinde 'Oysa metanın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir' der. 19.yüzyılın sonunda Veblen'de bu telojik süslerin arasında normal olarak kalır; düşünceleri gölgelenir. Ama Marks'a gene kulak verirsek, bunun atılması süreçtir. 'Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz.'(6)

Burada Marks'ın kastettiği inovasyon, dilde/anlayışta, üretim sürecinde matematiksel bilinç, toplumda reel örgütlemedir. Bu sürecin kurucularından Veblen gibi bir dini inancı olmayan ekonomist için, neye dayanarak 'düşüncesinde metafizik inançların önemli yer tuttuğu söylenebilir?' demesi çok anlaşılmamaktadır. Marks, 'sentez olmayı arzular, oysa bileşik bir yanılgıdan ibarettir. Bilim adamı olarak hem burjuva metafizikçilerin, hem de proleterlerin kıstırılmış üretim sürecinin üzerinden süzülerek uçmayı arzular; ama yalnızca bir küçük burjuva düşüdür bu' diyor benzer bir durum için. Dr. Kızılkakaya'nın burada metafizik bulduğu sonuç belki de Veblen'in, 'kapitalist ekonomide hiçbir güvenlik mekanizması mevcut değildir' sözüdür. İşimiz tanrıya kaldı, bu da metafizik bir önermedir sonucuna ulaşıyor herhalde; anlamak zor. Veblen'in amaçsal/ereksel düşünme, saf toplum modellerini, güdüsel davranışları izleme tarzının metafizikle ilintilenmesi ilk değildir. . Mülkiyet ilişkilerini temelden sorgulayan Proudhon bile 'mülkiyetin kökeninde mistik ve esrarlı bir şey bulunmaktadır' der kitabında. Veblenin kullandığı dökümanları içselleştirdini söylemek güçtür. Kızılkaya'nın zannettiği teslimiyetçi metafizik tespitler ise Marks'ın gene Kapital'de söylediği gibi 'Metaların bütün gizemi ve çevresini saran büyü / sihir üretim sürecinde yok olur.'

Korkacak bir metafizik büyü ne hayatın kendisinde ne de Veblen'in düşünde / düşüncesinde vardır. Lacan'ın toplumun ortak hafızasında gizli, dürtüsel ilkel modellerin yaratılmasında tabii ki Veblen'in rolü olmuştur. Bunun ötesi ise, yaratıcılığa kapalı akademik dünyanın ezberini bozan, fotografın büyüğünün dinamiklerini anlayamamaktan kaynaklanan teşhislerdir. Veblen'in alan çalışmasında edinerek kullandığı insanın doğasına ait tespitler, metafizik değil ama yabandan gelen primatın üretim sürecinden ve değiş/tokuş, alış/verişin tabiatındaki şeytani dürtüden tetiklenen haller, psikolojik refleksler, satırlara yansıyan derin gözlem gücünün pratiğinden süzülerek, 'gerçek' olarak topluma geri dönmüştür. 'Veblen’in yerleşik iktisadı topyekûn reddetmesi' ise bütünüyle Dr. Ertuğrul Kızılkaya'nın anlayamadığımız bir tespitidir. Ne 'Aylak Sınıfın Teorisi/Leisure Class'da ne de Teori of Busines Enterprise'da böyle bir reddiye, ne de kaleme aldığı çok bilinen yazılarında böyle bir tepme ya da manifesto görmedik. Gene de konunun uzmanı olması hasebiyle daha geniş bir kaynak çalışması yapan doktorun, ortak kullanımdaki değerlerin / rejimin adamı Veblen'in yerleşik iktisadı bütünüyle reddediğini hangi yazısında açıkladığını, bundan sonraki araştırmalarında kaynak belirterek yazmasını dileriz. Bu aşırı ve mesnetsiz bir kanıdır. Veblen, insanın uygarlaşmış bir barbar, aslından ilerleyerek ayrılan bir iki ayaklı olduğunu söylüyordu; bunun metafizik neresindedir? Çalışmayan, aylak, rantiyeci bir sınıfın varlığı ve gösteriş için harcama yapan zümrenin yabancılaşması Freudyen, 'acaba' denilecek afaki bir tespit midir?

Bütün bilim adamları Dr. Kızılkaya gibi düşünmüyor; hatta dikkate değer buluyor. 'Uygar Barbarlık’ adlı çalışmasında Amerikalı araştırmacı/toplum bilimci Stjepan G. Mestrovic, izini sürerek Veblen'e hak veriyor ve 'İnsanın ümit edebileceği en iyi şey refahın, yeteneklerin ve prestijin gerektiğince, zorlanmadan, engellenmeden, serbest pazarın doğallığı içinde bölüşümüdür; çünkü toplumsal tabakalaşma hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır' diyor..


Veblen, toplumdaki 'Kitch' dönüşümü, içinde bulunduğu akademik dünyadan önce görüp anlamladırmıştır. Toplumun aurosu zannedilip metafiziğe bağlanan ekonomik-sosyal bedenin üzerine düşen ilk ışık oyunlarını, kapitalist sahne produksiyonunun biletleri açığa kesilmiş bir gösterisi/şovu olduğunun bilincine ulaşmıştı. Bugün bize pratikte kullandığımız tüketici davranışlarını değerlendirirken sunduğu argümanlar, altın değerindedir ; çünkü hayatı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşadığımız hayattır. Bunları akademik dünyanın hala yorumlayamaması, teşevvüş halinden, olagelen bilinç kırılmasından ; ezberine almış olduğu Veblen görüntüsünü değiştirmek istememesindendir. Bu anlamda onun bilimsel bilgiye, sezgileriyle erken ulaşmış bir ahir zaman peygamberi olduğu bile iddia edilebilir.
Dokuz köyden kovulmasını açıklayacak başka söz yoktur..



(..) Daha önce vurguladığımız gibi, akan-zaman için kullanılabilecek bir yöntem olan verstehen, aynı zamanda Veblen gibi düşünürleri kavramakta da önemli bir araç olabilir. Veblen’in fikirlerini ortaya atarken bir model geliştirmemiş olması, çok farklı düşünsel kaynakların etkilerini izah etmemizi olanaksız kılmaktadır. Dolayısıyla, naturewissenschaften’in açıklamaya dayanan ve objektif bilgiyi hedefleyen yönteminin bu bağlamdaki yetersizliği,sübjektif bilgiyi anlamaya çalışan yöntem ile ikame edilmelidir. Bu çerçevede, metafizik bir tavır ile Veblen’in fikirlerini izlemek, savunmak veya geliştirmeye çalışmak yerine, onun fikirlerinin hangi bağlamlarda anlamlı olabileceğini düşünmek daha yararlı olacaktır. Unutmamak gerekir ki, metafizik tavır insan düşüncesinin kaçınılmaz bir görünümüdür. Ve insan ancak basit (irrasyonel, hurafeye dayanan) metafizik ile sofistike (rasyonalize edilmiş) metafizik arasında seçim yapabilmektedir." (..)Toplumsal anlamdaki refahı maddî üretimin artması biçiminde tanımlayan Veblen açısından, ne zaman çalışma içgüdüsü bastırılırsa, o zaman barbar bir dönem yaşanmaktadır. Bu çerçevede çıkış yolu, çalışma içgüdüsüne hayat alanı bırakmak, teknolojinin ve onun ustalarının toplumdaki yerlerini yükseltmek biçiminde tanımlanmaktadır. (7)


Yazarın bunları söylemesinin nedeni Veblen'in Amerika'nın Kızılderili, Avusturya Aborjinleri, Japon Ainuları, Nilgiri Dağları'ndaki Todo adı verien doğayla barışık, çalışmayanın aforoz edildiği doğa ile barışık toplumlar üzerine yaptıkları gözlemlerdi. -Aynı şoku Marks, Morgan'ın 'Eski Toplum'unu okuduktan sonra yaşamıştır- Bu toplulukların önemli kısmı göçebeydi ve tarım/üretim yapmıyorlardı. Veblen'in önerisi yoktu; yazımızın başında belirttiğimiz gibi insan doğasına aykırı bu rantiyeci sınıfı uygarlığın hangi morfozu yaratmıştı?

Kısaca özetle söyleyeceğimiz geçmişte de bugün de akademik dünya tarafından ne Veblen, ne de Ludwig Feuerbach anlaşılmıştır. İkisi de doğasına yabancılaşan insanın, davranış olasılıklarının ne kadar belirlenebilir, ne kadar gelecek risklere gebe olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü modern toplumda herkes, sadece muhatabıyla şiddetli bir üstünlük yarışına girmiyor, aynı zamanda içgüdüsel olarak, yaşamını yağmacı olmayan bir iş tutup kazanmakla bağlantılı bir aşağılanmayı da iliklerine kadar hissediyordu. Veblen'in mühendisler ve teknokratlar ordusu ve makinalaşmak düşü, rantiyeci, işe yaramayan kompradorun sistem dışına atılması için kendine göre bir çözümdü. Burada Veblen'in ilgisi olmadığı metafizikle eşleştirilmesi gerçekten vakit kaybıdır. Marks'ın söylediği gibi işçi de, patron da ilerleme için gereklidir. Toplumsal devinimde, Hegel'de ifade edildiği gibi köle/efendi diyalektiğinin yeryüzünün uygarlık merhaleleriyle bağlantısını temellendiremediği, makinalara ve teknokratlardan beklentileri için Veblen yüzeysel değil, derinlemesine de eleştirilebilir. Ama Kızılkaya'nın yazısı, konuyu çok uzatacağımız için bizi bu hak ve tatdan mahrum bırakmıştır. 'Dolayısıyla, Schopenhauer’in Aydınlanma karşıtı fikirlerinin benzerlerinin Veblen’in düşüncesinde de var olduğunu kabul edersek, söz konusu durumun Veblen’in metafizik dünyasının önemli yapı taşlarından biri olduğunu iddia edebiliriz' cümlesini ise okuyucunun insafına ve sınamasına bırakıyoruz..

'İlerleme' ile birlikte esas olarak uygar zamanların vahşetini içselleştirdik. Kantçı aydınlanma felsefesi, sermaye ve üretim çağının vanalarını açarak , yeni bir 'tüketici' olgusu ideolojisi ve her bedene uygun, renkli/türlü/çeşitli, başkaldırı kavramlarını yarattı. Suç barajının kapakları, endüstri devrimiyle birlikte açıldı. Veblen’in haz düşkünü zümresi , seçkin /ekonomik bir azınlık değildir. Etki alanları büyüyerek, günümüz dünyasında içinde yer aldığımız ahlakımızı şekillendirmiştir. Arabesk yaşam tarzlarının, lumpen proleteryanın ahlaki çözülmesinin, varoş evlatlarının suç oranlarının, borsaya , semt pazarına veya trafik terörüne ya da azgelişmiş ülkelere götürülen demokrasilere yansıyan yüzüyle yağmacı/barbarlık alışkanlıklarının kurumsallaşmasıdır söz konusu olan. Modern zamanların, aydınlanma felsefesiyle bağını araştırırken, Veblen gibi işe yarar bir bilgeden, metafizik bir meczup yaratılmak istenmesi ise gerçekten can sıkıcıdır.



Görüldüğü gibi Türkiye'den örneklediğimiz durumda da Veblen'e akademik dünyanın yaklaşımı şüpheli/ikirciliklidir. Veblen aynı sıkıntıları yaşadığı dönemde de, içinde bulunduğu akademik dünyada yoğun olarak yaşamıştır. Bu özgün olmanın cezası, toplumun şüpheci tedirgin yanı, akademik dünyanın hata yapmaktan korkması, renkli olamaması ve yere sağlam basma isteğinin kaçınılmaz tereddütüdür. Tabii asıl sıkıntı her zaman bedeli ne olursa olsun 'ilerleme' düşüncesidir. Boyun eğip doğa ile birlikte, insanın kendi doğasına başkaldırmadan uyum içinde yaşaması bilimin ilgi alanı içersinde hiç olmamıştır. Bu konuda Jürgen Habermas'ın  'Ben Kendim de Doğanın Bir Parçasıyım' yazısını akademik dünyaya öneririm. Bir başka düşünme şekli de var ki, belki görebilirler. Cogito'dan yayımlandı; arayan bulabilir!


Bizce kapitalist sistemin ve iktisat sosyolojinin hareketlerini anlamaya çalışırken, sanayi sonrası üretim/tüketimin doğasını ve reflekslerini değerlendirirken, onu gelenekci/akademik kuramcılar ile gelecekçi,memnuniyetsiz, öfkeli düşünürler arasına bir parantez açarak yerleştirmek gerekir. Bütün uçukluğuna karşın gözlemleri/söyledikleriyle Veblen, sisteme entegre olmuş sofistike ekonomistlerden ve radikal düşünürlerden daha özgün, akademik dünyadaki muadillerinden orjinal ve dönemindeki sosyalistlerin yoksun olduğu muzipliğe nazaran daha zekidir. Beki acelecidir, tarihe yayılacak diyalektik gelişmeyi görememiştir denilebilir. Ama, aynı sözcükler radikal düşünürlere yöneltilen eleştiri için de geçerli olabilir. Hiç olmazsa son yüz yıllık öyküyü sondan başa doğru okuduğumuzda Veblen'in daha idealist veya doğru değil ama, zamanın ruhunu yakamakta daha 'gerçek' bir başarı elde ettiğini, piyasa tarafından günlük pratikte kullanılan yararlı/zararlı teorik kırpıntıların müellifi olduğunu söyleyebiliriz...



*Marks/Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, SY. s112

(1a)Aylak Sınıfın Teorisi, T.Veblen, çev. Z.Gültekin/C.Atay,Babil Yayıncılık 2005 s31
(1-2) Karl Marks, Kapital, Sol Yayınları sayfa; 593,74,
(3) Veblen için yararlanılan kaynakça , İktisat Düşünürleri,
Robert L.Heilbroner, Çev.Ali Tartanoğlu 2003 Dost Yay.
(4) Alman İdeolojisi, Sol Yay.Çev Sevim Belli 2004 s 57 ve 59,60
(5) Sosyal Bilimler Dergisi 2003/2Thorstein B. Veblen’in İktisat Düşüncesinde
(6) Karl Marks, Kapital, Sol Yayınları sayfa; mistik tül 86-91 arası
(7) Metafizik Değer Yargılarının İzleri, Dr. Ertuğrul Kızılkaya, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi 2003/2
(8) Karl Marks, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay. 1979, s 134




.