14 Temmuz Perşembe; 2010
AKM konusunda muhafazakarlık yapanlarla,
radikal bir çözüm, yeni bir bina çözümünü tartışmaya hazırız..
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, Atatürk Kültür Merkezi'nin (AKM) tadilat çalışmasının gecikmesine yönelik gelen eleştirilere ilişkin, "Koruma kararının durdurulması için başvuru yapan kurumlar, şimdi protesto ediyorlar" diyor..AKM ise bekliyor. Bizce AKM için kökten dönüşüm ihtiyaçlara uygun yeni bir projenin hayata geçmesi daha yerinde olur; isteyenlerle detayları tartışmaya hazırız..
13 Temmuz Çarşamba; 2010..
Woody Allen gibi okursanız eğer bu sayfalarda görsel sanatlar eleştirisi var dersiniz; ama sayfanın sürekli okuyucuları bilirler ki öyle değildir. Asıl yapmaya çalıştığımız sosyal çözümleme, toplumsal eleştiridir..Tez,sentez,hipotez, kanıtlar/deliller ve belgelere dayanır.
Sayfalara yalnızca göz atarak, bu sayfalar görsel sanatlar eleştirisi diyen okurlara,Woody Allen’ın cevabını hatırlatalım,
'Üstad hızlı okuma kursları hakkında ne düşünüyorsun?'
'Ah evet, demişti usta yönetmen, gençliğimde o kurslardan birine ben de katıldım. Çok da yararını gördüm. Savaş ve Barış diye bir kitap okudum. Olay galiba Rusya’da geçiyordu.'
Bu kadar basit mi?..

12 Temmuz 2010; Salı
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti,
Kentsel Projeler Direktörlüğü’nün yaptıkları

Ayasofya'yı imar eden mühendisler İsidoros ile Anthemios, Süleymaniye'nin mimarı Sinan, Sultanahmet'in mimarı Sedefkar Mehmet Ağa ve şehre emek vermiş tüm mimarlar şimdi daha mutlu; İstanbul'u ifade eden tüm eserler yeniden canlanıyor, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Kentsel Projeler Direktörlüğü büyük işler başarıyor..
Adam Mickiewickz müze evinin acil bakım ve onarımının yapılması mesela (Adam Mickiewickz, Polonya’nın siyasi bağımsızlığı için uğraşmış olan ünlü bir şairi. Polonya asıllı Sadık Paşa komutasında kurulacak ve Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı savaşacak olan Polonya taburunu toplamak için İstanbul’a gelmiş ve sonra da İstanbul’da ölmüş. Müze ev Kasımpaşa’da)... Topkapı Sarayı Müzesi Çin ve Japon porselenleri koleksiyonu depo rehabilitasyonu için plastik kutu alımı ( öncesinde ciddi bir koleksiyon, içler acısı biçimde öylece terkedilmiş duruyormuş)..

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın Kentsel Projeler Direktörlüğü’nün tamamladığı işler arasında Topkapı Sarayı 1. avlu ve münferit duvar onarımlarından, Matba-i Amire binasının onarım teşhir ve tanziminin yapılmasına... Ayasofya ana kubbe kuzeydoğu çeyreği çelik iskelenin sökülmesi ve depolanması işinden, Aya İrini anıtı kurşun örtüsünün yenilenmesi işine... Galata Mevlevihanesi Halet Efendi Kütüphanesi, Halet Efendi Türbesi, Şeyh Galip Dede Türbesi restorasyonundan, Fatih Kadınlar Pazarı ve yakın çevresi cephe rehabilitasyonuna yüzü aşkın eser ya tamamlanmış ya sıra bekliyor...
Sözleşmesi imzalanmış, devam eden projeler ise şunlar: Ayasofya Müzesi kandillikleri ve hat levhalarının restorasyonu, konservasyonu ve acil onarımının yapılması, Darüşşifa binası restorasyonu, Yedikule Hisarı küçük kapı acil onarım işleri, Topkapı Saray Mutfaklar Bölümü, Şerbethane ve Helvahane’nin deprem performansının derlendirilmesi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi dış duvar temizliği, Sultanahmet Meydanı zemin kaplaması bakım onarım inşaatı, Nazperver Kalfa Sıbyan Mektebi restorasyonu, Hasköy Mayor Sinagogu rölöve, restitüsyon, restorasyon, inşaat elektrik ve makine mühendisliği projelerinin hazırlanması...
İstanbul'u ifade eden tüm eserler yeniden canlanıyor dedik; İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Kentsel Projeler Direktörlüğü'nün yaptığı işleri anlatabilmesi içinse medyanın desteğine ihtiyaç var..
11 Temmuz 2010 ;Pazartesi
Ahtamar Adası ya da Akdamar Adası; ne dersek diyelim, Yaşar Kemal'in ve kültür sorumluluğuna sahip o, Yüzbaşı Operatör Dr. Cavit Bey adlı değerli subayın ve bir gurup vefakâr aydının bu topraklara hediyesidir..
Ahtamar Adası'nda 19 Eylül'de Ermeniler büyük ayinlerini yapacaklar.
MS 951'de Ermenilerin ünlü kralı 1. Gagik tarafından yaptırıldığında dönemin en görkemli yapılarından biri oldu bu kilise. Yüzyıllar içinde çeşitli medeniyetler arasında el değiştirse ve savaşlardan etkilense de görkeminden bir şey kaybetmedi. Önce bağrını açtığı ada halkı, daha sonra da kendisini adadığı keşişler tarafından özenle korundu. Ancak takvimler önce 1895'i, sonra da 1915'i gösterdiğinde yıllar süren bir vefasızlığa ve unutulmuşluğa terk edildi. Sonsuz maviliğin içinde altın gibi parlasa da, Ermeni taş ustalarınca iğne oyası gibi işlenen duvarları delindi, şapelleri kazıldı, mermilere hedef oldu, define avcılarının kör hırslarına kurban edildi. Ama vurulan hiçbir darbe, gövdesine inen hiçbir kazma onun bin yıla meydan okuyan ihtişamını eksiltmedi. Adını aldığı söylenen aşk masalı gibi, bir masal olarak kaldı Anadolu halklarının hafızalarında. Adına kimileri Ahtamar diyor oranın, kimileriyse Akdamar. Yıllar sonra bir gün ülkesinin en büyük yazarı olacak genç bir gazetecinin vefasıyla başladı Akdamar'ın hikâyesi. 1951'de dönemin hükümeti tarafından yıkılması kararlaştırılan kilise, o zaman Cumhuriyet gazetesinde gencecik bir muhabirinin kişisel çabalarıyla hayatta kaldı. Yıl 1951. Günlerden 25 Haziran. Bu tarih ünlü Akdamar Kilisesi'nin balyoz darbelerine kurban gitmekten son anda kurtulduğu tarih. Daha sonra bu hikaye , o genç muhabirin yaşlılığında yazdığı bir kitapta anlatılır.

Özetle kitaptaki olay şöyle geçiyor, kişiler şunlar; Başta Van'ın bilge adamı İlyas Kitapçı, Yüzbaşı Operatör Dr. Cavit Bey, dünya çapındaki yazarımız Yaşar Kemal ve Cumhuriyet Gazetesi'nin sahibi ve Başyazarı Nadir Nadi. Bu ilginç öyküyü gazeteci Azer Bortacina yeni kitabı "Cömert Toprakların Masalı: Doğu Anadolu" da Yaşar Kemal'in ağızından bir kere daha şöyle anlatır: "Tatvan'dan vapura bindim Van'a gidiyorum. Geminin güvertesinde bir subayla tanıştım. Yüzbaşı 'şu talihe bakın iyi ki sizinle karşılaştık. Burada Akdamar Adası'nda Ermenilerden kalma bir kilise var. Bir yapı başeseri. Bugünlerde bunu yıkıyorlar. Yarın sizi oraya götüreceğim. Bu kilise bu toprakların eseri, kim yaparsa yapsın. Bana ve ülkemize yardım edebilir misiniz?'
'Çok yeni bir gazeteciyim, elimden ne gelir ki..'
...Akdamar adasına doğru yola çıktık. Kiliseye daha sıra gelmemişti ya, kilisenin yanındaki küçük şapeli hemen hemen yıkmışlardı. Yüzbaşı: 'Ben gelinceye kadar, bu kiliseye bir kazma bile vurmayacaksınız. Ben Valiye gidiyorum' diye buyurdu. İşçiler hazırola durdular, işçilerin başı 'başüstüne komutanım'dedi.
Van'a geldik. Cumhuriyet Van temsilcisi İlyas Kitapçı ile gazeteye telefon açtık. Birkaç saat sonra Nadir Bey karşımdaydı. Olayı anlattım. Nadir Bey:
'Üzülmeyin' dedi. Avni Bey bu işi halleder. Onu iyi tanıyorum uygar bir kişidir.' Avni Başman o yıl Milli Eğitim Bakanı'ydı. iki gün sonra İlyas Kitapçı, Yüzbaşı Dr. Operatör Cavit Beyle otelime geldiler. Sevinç içindeydiler. Avni Başman, Vali'ye yıkımı durdurmaları için telgraf çekmiş. Bunun için Akdamar Kilisesi'nin kurtuluş günü 25 Haziran 1951 günüdür."
Ve gün geldi, o hafıza beşiklik ettiği medeniyetlerin emanetine sahip çıktı ve kilise önce aslına uygun olarak restore edildi. En sonunda da bütün ırkçı karşı koyuşlara rağmen olmaz denilen oldu, Akdamar Kilisesi yıllar sonra 19 Eylül'de yine cemaatiyle buluşmaya, Vanlılarsa şehirlerini dolduracak konuklarını karşılamaya hazırlanıyor.

Akdamar Kilisesi'nin açılışında yaklaşık 5 bin Ermeni'yi ağırlayan Vanlılar, ayin için gelen konuklarını mağdur etmemek için Vali Münir Karaloğlu başkanlığında bir komisyon oluşturdu. Komisyon, Van'ın misafirlerini ağırlamak için her ayrıntıyı ince ince planlamış. Kentte kamu misafirhaneleri ve yurtlar dahil her yer dolu. Bu yüzden Şehr-i Van ve Van Times gazeteleri Van halkına gelen konukları evlerinde misafir etmeleri çağrısında bulundu. Kampanyaya şaşırtıcı bir ilgi gösteren Vanlılar, telefonlarla ve bizzat başvurarak evlerini Ermenilere açtı. Şu ana kadar 3 bin kişi, yaklaşık 6 bin kişiyi konuk etmek için başvurmuş durumda.

BAKU,ERİVAN,İSTANBUL OTOYOLU KARDEŞLİĞE KÖPRÜ OLACAKTIR..
"Karadeniz Çevre Karayolu" ismini taşıyan 12 ülke ve 24 şehirden geçecek ,Kafkaslar Balkanlar'a bağlanacak büyük yol projesi değil söylediğimiz..Daha kısa ve çabuk, uygulanmasında vakit kaybedilmeyecek bir proje öneriyoruz; Bakü, Erivan,İstanbul dostluk köprüsü, Barış Otoyolu..
Bütün bunlar halklar arası kardeşliğe köprü olacak dostane çabalar ki, takdir etmemek elde değil. Yolun Bunun bir adım ötesi,vizelerin kaldırılıp,üç ülkede de sınırların açıldığı Bakü,Erivan-İstanbul otoyolunun yapımı ki, üç ülkeyi de ekonomik,siyasi ve kültürel düzeyde ortak çıkarlara bağlayıp barışı sürekli kılacak bir proje olarak uygulanmasında yarar vardır.Dünya hiç olmadığı kadar berrak/şeffaf,ulaşılabilir bir çağda yaşıyor; karşılıklı bağımlılıklar ise artmış durumda. Kimsenin ilkelerinden konuşarak taviz vermediği bir radikalizmde bu otoyol projesi, zorunlu bir kardeşlik sözleşmesi olarak ortaya çıkacaktır. Fiili ticari alışveriş, sözlü tartışmanın yumuşak zeminini, karşılıklı çıkarların korunmasını sağlar. Türkiye,Ermenistan ,Azerbeycan arasında sözlü görüşmelerin gerçekleştiremediği bu hassas ortamda, sınırların şeffaflaşarak dostlukların ve evliliklerin gerçekleşip yeni doğruların oluşacağı ayrı bir kulvar yaratılacaktır. Üç ülkeyi birleştiren otoyolla birlikte, üç ülke insanına tektip pasaport ve merkezi bir kimlik kayıt belgesi, ekonomik kazançlarla işbirliğini artıracak, halkların birbirleriyle kaynaşmasını sağlayan kültürel dönüşümü, yeni bir sosyal bedeni inşa edecektir..Sorunlar ise zaman içinde kendiliğinden eriyip kaybolacaktır. 12 Ülkeli uzun bir projeden önce, üç ülkeyi kapsayan kısa başlangıç daha uygulanabilir/pratik bir başlangıçtır.. Tabii insani akılla yeni engeller oluşturmazsak ve hepsinde önce Rusya, bu projeye engel çıkartmazsa..
10 Temmuz 2010; Cumartesi
Doğayla girdiği mücadelede herhalde 'insan' kazanan olmayacaktır..
Bütün hayvanlar kendi türlerinin imgesine duyarlıdır. Bu mutlak olarak esaslı bir husustur. Ve yaşayan yaratıkların bütününün sınırsız bir sefahat alemi olmaması bunun sayesindedir. Fakat insan varlığı kendi imgesiyle özel bir ilişki içindedir –bir eksiklik/yarık ilişkisi, yabancılaştırıcı bir gerilim ilişkisi. Burası, varlık ve yokluk düzeni olanağının, sembolik düzenin ortaya çıktığı yerdir” (The Seminar of Jacques Lacan, Book II, The Ego in Freud’s Theory and in the Technique of Psychoanalysis 1954-1955, edited by Jacques-Alain Miller, W.W. Norton&Company,1988, Çev/Aktaran Erdoğan Özmen).
Lacan'ın söylediği ,buradaki 'yabancılaştırıcı gerilim ilişkisini' biz, insanın doğayla girdiği mücadeledeki zıtlaşma, ölümüne döğüş diye ele alıyoruz. Bunun nihai kazananı ise tüm kozmosu bıraksalar köleleştirme güdüsünde olan 'insan' herhalde olmayacaktır..

2 milyon ağaç için 2 milyon İstanbullu...
9 Temmuz Cuma; 2010
Ağaçlara kıymayın efendiler:
3. Köprü için 900 bin ağaç kesildi,
1.600 daha kesilecek...
Üçüncü köprünün güzergahı İstanbul'un kuzey kuşağındaki son kalan ormanlarının tam da ortasından geçiyor. Yeşiller Partisi, üçüncü köprüyle ilgili çok önemli bir belgeyi ele geçirmişti. Bugüne kadar köprü yapılırsa kaç ağaç kesileceği hep tahmin boyutundaydı. Ancak İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü'nün Çevre ve Orman Bakanlığı'na sunmak için hazırladığı belge kıyımın boyutunu ortaya koyuyor. Şu ana kadar yapılan çalışmalarla kesilen ağaç sayısı 900 bin, kesilecek ağaçların sayısı ise 1.6 milyon. Yani toplamda 2 milyondan fazla ağaç kesilecek.
Yeşiller, üçüncü köprü karşı çeşitli kampanyalar düzenliyor. Son kampanyanın adı '2 milyon ağaç için 2 milyon İstanbullu.' Her kesilen ağaç için bir İstanbullu'nun hedeflendiği kampanyanın ilk toplantısı 2 Eylül'de yani haftaya yapılacak. Kampanyaya Aylin Aslım, Mehmet Ali Alabora, Pelin Batu, Nejat Yavaşoğulları ve Atiye gibi ünlüler de destek veriyor. Kampanyanın en büyük eylemi ise 2 Ekim'de gerçekleşecek. İstanbul'un önemli merkezlerinde 2 Ekim saat 20.00'da buluşacak kent sakinleri, bir saat boyunca mum yakacak ve 3. Köprü'ye karşı olduklarını haykıracak. '2 milyon ağaca kıymayın' diyecek.
Üçüncü köprü kampanyasının proje koordinatörü Yeşiller'den Serkan Köybaşı Yeşil Hafiye'ye şu bilgileri aktardı: "2 milyon ağaç yok olacak. 2 milyon İstanbullu da kesilecek ağaçları korusun istiyoruz. Ortak bir tepkiyi dile getireceğiz. Bizim ele geçirdiğimiz belgeye herhangi bir yalanlama gelmedi. 900 bin ağaç kesilmiş durumda. Kesilecek olanlar ise 1 milyon 600 bin. Biz bu sayının 2 milyonu bulacağını tahmin ediyoruz. Çünük Orman Bölge Müdürlüğü uydudan 10 metrekareye bir ağaç diye düşünmüş. Oradaki ağaç yapısı daha yoğun. Bun nedenle 2 milyon ağacı korumak için böyle bir kampanya başlattık. Ortak tepki göstermeye davet ediyoruz. Bu kampanyanın devamı da gelecek. Herkesin katılacağı çatı bir eylem olacak."
***

7 Temmuz Çarşamba; 2010
Lynndie England adını hatırlar mısınız?
Bu fotoğraf çekildiğinde henüz 21 yaşındaydı. Yani genç bir kızdı. Buna rağmen yaptıklarıyla dünyanın kanını dondurdu. Dünyanın lanetlediği kadın Lynndie England şimdi yine ortaya çıktı. Bu kez, hayat hikayesini anlatan otobiyografik kitabıyla.
İngiliz Daily Mail gazetesi, David Jones imzalı haberde, England'ın 6 yıl sonra, tek bir pişmanlık sözcüğü söylemediğini vurgulayarak, Bağdat'taki Ebu Garib cezaevinde Iraklılar'a yaptıkları konusunda duyguları sorulunca "Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı" sözleriyle, en az o fotoğraflarla şoke ettiği kadar yeniden şoke etti ve bir kadının bu denli sadist duygulara sahip olması bir kez daha şaşırttı. O fotoğrafları "hatıra" olsun diye çektiklerini de söyleyen England "Elimde 800 tane daha var" dedi. Ama o tek örnek değildi.
Lynndie England adını hatırlar mısınız? Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci, Seymour Hersh, Ebu Garib'de yaşanan rezilliği ortaya çıkarana kadar o dünyadan habersiz, dünya ondan habersizdi. Amerikan askerlerinin ne denli sapkın olabileceklerini ortaya koyan işkence fotoğraflarını yayımlamıştı. O fotoğraflar, dönemin başkanı Bush'un "demokrasi ve özgürlük götürüyoruz" söylemlerini de en ağır biçimde yalanlamış, Amerika ve Amerikan askerlerine karşı nefreti körüklemişti.
Lynndie England tek örnek değil..
Amerikalı kadın asker Sabrina Harman, Bağdat`taki Ebu Garip cezaevinde Iraklı mahpuslara kötü muameleden tutuklandı . Askeri sözcü, Harman`ın Fort Hood`da yargılandığı askeri mahkemede, mahpuslara kötü davranmak, suça ortak olmak ve görevini yerine getirmemekten suçlu bulunduğunu açıkladı. Sözcü, kadın askerin en fazla 5,5 yıl hapis cezasına çarptırılabileceğini söyledi. Ebu Garip davasında, Charles Graner adlı çavuş elebaşı olarak geçen Ocak`ta 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, suçlarını itiraf eden 5 Amerikalı asker de 8 yıla kadar hapis cezalarıyla mahkum edilmişti. Ebu Garip`te mahkumlara yapılan işkenceleri gösteren fotoğraflarının 2004 baharında basına yansıması, dünyada infial uyandırarak Amerikan hükümetini zora sokmuştu.
***
5 Temmuz 2010 ; Pazartesi
Biz demiyoruz; sözüne/yüzüne 'yarabbi şükür' dedikleri Jean Baudrillard söylüyor..
F.Gaillard çanak tutuyor: 'Gerçekten de hiçbir şey söylenemeyecek, hiçbir yapılamayacak eserler görmek kimseyi şaşırtmıyor artık.' Baudrillard devam ediyor: ' Herkes suç ortağı. Aslında bunun ritüel bir evre olduğunu,ritüelleşmiş,ritüelleşmeci bir evre olduğunu söylüyorum. Bu hükümsüzlük üzerine tamamen basmakalıp bir söylemin parçası olan inkar tarzı.. Yalnızca para ya da çıkar mekanizmalarıyla hareket etmeyen bu insanları kolektif bir mazoşizm ve özsavunma düşüncesiyle içine katabildiğinden sanat dünyasının ritüelini değiştirmeyen bulantı verici bir yüceltme..'
Ritüelin ardında kilisenin 1400 yıllık geleneğinin olduğunu ise biz söylüyoruz ki, herkesin bildiğini yüksek sesle söylemenin hükümsüzleştirici bir etkisi olmuyor..
Aradaki 600 yıl, ritüel değil mavra ile geçmiş zaman dilimi; sorun Saul'dan Pavluslaşanda değil, beklenen normatif bu. 3. kez öten horozun ardından İsa'dan aldığı müjdeyi sırtlanan Petrus'da ki, izini Kitabı Mukaddes'te Anadolu'da Kayzer'in şehrinde kaybettim; görünen o ki, bulan da olmamış.. Dünyevileşen mesaj mülkiyetini zenginlerini , saltanatını, ritüel ve post-simülatörlerini acımadan oluşturmuş..
İnananlar ise her zamanki gibi azınlık; bedenin olsa da ruhun yalanı yok..
Pavlus dünyevi örgütlenmeyi kiliseyi,ritüeli ve düşmanları olan bir uygarlık modelini, Petrus eziyeti,inancı ,tek bir insanlığı, rakipleşmeyen hümaniteyi temsil ediyor.. Avrupanın yarattığı, dünyayı mülkleştiren, yaratılan her şeyi teslim alan din ile, teslim olan İsa öğretisini ayırmak lazım.

Hayata ait bir kavram, pazara ait etiketle tanımlanıp/tanıtılmaktadır.
Mercek ustası Spinoza ve Freiburg Üniversitesi'nde Katolik ilahiyatı okuyan 'Varoluşçu' Heideegger'la uygarlık bilincini ve şirket kültürünün kurumlaşmasıyla tüketim değerlerine nesne yaratıp, özneyi bu ideolojinin önüne koşan ,kurban eden çağdaş sanat manipülasyonunu eleştirmeye devam edeceğiz..
***
1 Temmuz 2010 ; Cumartesi
Muhtar, 'Avrupa diye bir kraliçe varmış' der;
öyle duymasa da, öyle anlamıştır..
Yakup Kadri, Yaban adlı romanında kitaba adını veren , cihan savaşında bir kolunu kaybetmiş zabiti konuşturur :

' Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.'
***
2010 AĞUSTOS AYI SAYFASI DEVAM...............

19 Ağustos Perşembe
Oruç kardaş, yoksulluktan son orucunu açamadı..
Doğan Haber Ajansı, mahreçli bugün yayımlanan bir haberi ve ekteki fotografını okuyucuyla paylaşıyoruz. Haberde, ciltler dolusu kitabın anlatamadığı bir gerçek var ki, sömürü dediğimiz, açlık/yoksulluk, düşkünlük diye sayfalar tükettiğimiz bir durumla, okuyanı yüzleştiriyor. Ne yazık ki hiçbir dönemde hiçbir siyaset, hiçbir ideoloji, ne de din,iman yoksulluğa ve sefalete çare olmadı. Bu insanlar binlerce yıldır isimleri,aidiyetleri,milliyetleri,inandığı değerler değişse de, öyküleri değişmeden aynı acıyı yaşıyorlar.Tarihte terazinin bir kefesinde zenginler, bir kefesinde de yoksullar hep oldu..Söylenen yalanlar, vaadolunan hayali cennetler ise zulmü,sefalet ve rezaleti artırmaktan öte bir şey ifade etmedi..Zannediyoruz ki, yoksul Oruç'la birlikte vicdanlarda açtığı yara da kapanıp gitti. Öyle değil, şu an binlerce oruç bozamayan yoksul, daimi oruçlarını insanın sömürüsünün başladığı ilk günden beri tutuyor..Çünkü yoksulun adı siyasetler üstü; varlığı ise 'yok' hükmünde..
...
Haber kaynağı Mehmet TÜRK /Bayram BULUT/Deniz YILMAZ, SİLVAN - Diyarbakır - DHA..DİYARBAKIR'ın Silvan İlçesi'nde iftar saatinde geldiği evinde eşinin, "Yemek yapacak birşey yoktu, yemek yok" sözleri üzerine bunalıma girip intihar eden Hacı Örüç'ün (40) evinde büyük üzüntü yaşanıyor.
ÖLDÜKTEN SONRA YARDIM GELDİ
Hacı Örüç'ün dramının DHA'nın haberiyle gündeme gelmesinin ardından Silvan Belediyesi tarafından aileye şeker, zeytin, makarna, margarin ve un gibi kuru gıda yardımında bulunuldu. Türkiye'nin dört bir yanından arayan yardımseverler de Örüç ailesine yardım etmek için girişimde bulundu.
Örüç, ailesinin yaşadığı Bağlar Mahallesi sakinleri de aralarında topladıkarı 1500 TL'lik yardımı Hediye Örüç'e teslim etti.
Eşinin intiharının ardından aylık 100 TL kira ödedikleri evde çocukları ilköğretim okulu 4'üncü sınıf öğrencisi Sadaka (11), bu yıl okula başlayacak Ayşe (7), Ahmet (5) ve Abdulhamit (1) ile başbaşa kalan Hediye Örüç (37), büyük üzüntü yaşıyor.
Türkçe bilmeyen anne Örüç, eşinin son 1 yıl içinde para kazanamadığını anlattı. Komşularının verdikleri yemeklerle karınlarını doyurduklarını söyleyen Örüç, "Komşularımız bize zaman zaman para, bazen yemek, bazen de çocuklarının giymediği giysileri getiriyordu. Bu yardımlarla geçiniyorduk. Eşim hem hasta, hem de güçsüzdü. Burnundan 3 kez ameliyat oldu. Ama yine de iyileşmedi. Mesleği de yoktu. Günübirlik işlere giderdi" dedi.
BİRLİKTE İNTİHARI DÜŞÜNMÜŞLER
Anne Örüç, yaşadıkları çaresizliği anlatırken, 15 gün önce eşi ile birlikte intihar etmekten bahsettiklerini söyledi. Çocukların uyuduğu sırada intihar konuştuklarını anlatan Örüç, "O akşam yine yemek bulamamıştık. Eşimle oturup ne yapabileceğimizi konuştuk. Ben intihar edeceğimi söyledim. Eşim de, 'Sen etme,ben çocuklara bakamam: Ben intihar edeceğim' demişti. Uyuyan çocuklarımıza bakarak birlikte ağladık ve intihardan vazgeçmiştik" dedi.
ÇOCUKLAR EVE GİRMEYE KORKUYOR
Eşinin ipe asılı halini çocuklarıyla birlikte gördüklerini ve bu yüzden korkudan eve giremediklerini anlatan Edibe Örüç, şunları söyledi:
"İftar saatinde eşimi iple tavana asılı halde bulduk. Ben ve 4 çocuğum bunları gördük. Yanımızda kimse yoktu. Şimdi de yanımızda kimse yok ve hem ben hem çocuklarım içeri girmeye korkuyoruz. Çocuklarım içeri girdiklerinde bağırıyorlar. Babalarının ipe asılmış halini gördüklerini söylüyorlar. Ben de aynı şeyleri görüyorum. Kimim kimsem yok. 4 çocuğumla ortada kaldım. Eşimden bana kalan tek hatıra duvardaki fotoğrafı oldu."
***
.
